Çok Katmanlı Bir Oluşum Tarihi
Alevilik
Ne Zaman Doğdu?
İlk bakışta kolay bir soru gibi görünüyor. Ama biraz
araştırınca iş karışıyor. Çünkü bu soruya 7. yüzyıl, 11. yüzyıl, 13. yüzyıl,
hatta 16. yüzyıl diye farklı cevaplar vermek mümkün. Daha da ilginci, bu
cevapların hiçbirinin bütünüyle yanlış olmaması.
Hz. Ali’yi merkeze alırsanız 7. yüzyıla gitmeniz gerekiyor.
Ebu’l-Vefa ve Vefai geleneğini merkeze alırsanız 11. yüzyıla, Babaileri ve
Anadolu dervişlerini dikkate alırsanız 13. yüzyıla, Kızılbaş kimliğinin ortaya
çıkışını esas alırsanız 15. ve 16. yüzyıllara geliyorsunuz. İsimden yürürseniz
19. yüzyıla bile varabilirsiniz; çünkü bu toplulukların ortak adı olarak “Alevi”
kelimesinin yaygınlaşması oldukça yenidir.
Sanırım sorun da burada. Aleviliğin bir gün, bir yerde, bir
kişi tarafından kurulmuş olduğunu varsayıyoruz. Oysa tarih bize daha farklı bir
hikaye anlatıyor. Alevilik kurulmuş olmaktan çok oluşmuş bir inanç ve
topluluk yapısıdır. (Oluşmuş, yani bütün dinler gibi farklı kaynaklardan
beslenerek biçimlenmiş.) Üstelik bu oluşum birkaç on yılda değil, yüzyıllar
içinde gerçekleşmiştir ve bugün de sürmektedir.
Bu makale dört soruya cevap arıyor. Birincisi, bugün
Alevilik dediğimiz yapı tarihsel olarak nasıl oluştu? İkincisi, bu yapı
nelerden oluşuyor; yani Alevilik nedir, inancı, ahlakı, kurumları ve kutsal
şahsiyetleri nelerdir? Üçüncüsü, Alevilik ne değildir; komşu ve akraba
geleneklerden nasıl ayrılır, kökenine dair yaygın spekülasyonlar ne kadar
dayanıklıdır? Dördüncüsü, Kızılbaş köylerinden bugünün cemevlerine
uzanan yolda neler değişti?
Metin bu sırayla ilerliyor. Önce kavramları ve yöntemi
netleştiriyorum (I. Bölüm). Sonra Aleviliğin üzerinde oluştuğu derviş
dünyasını, Kerbela’dan 15. yüzyıl Anadolu’suna kadar izliyorum (II. Bölüm).
Ardından bu dünyanın Safevi hareketiyle nasıl bir “yol”a dönüştüğünü ve
kurumlarını nasıl kazandığını anlatıyorum (III. Bölüm). Dördüncü bölümde bu
tarihin ürettiği inanç, ahlak ve hafıza dünyasını, yani Aleviliğin içeriden
nasıl yaşandığını ele alıyorum. Beşinci bölümde Aleviliği başka geleneklerle
karşılaştırıyor ve köken spekülasyonlarını tartıyorum. Altıncı bölüm ise
Kızılbaşlıktan bugünkü Aleviliğe uzanan modern dönüşümü anlatıyor. Sonuçta
başlangıçtaki soruya geri dönüyorum.
I. BÖLÜM: KAVRAMLAR VE YÖNTEM
Önce
Kavramları Ayıralım
Bugün Alevilik dediğimizde çoğu zaman Alevilik, Kızılbaşlık
ve Bektaşiliği aynı şeymiş gibi kullanıyoruz. Bunlara zaman zaman Şiilik de
ekleniyor. Oysa bunların hiçbiri tam olarak aynı şey değildir.
Şiilik, Hz. Muhammed’in ardından İslam toplumunun
liderliğinin Hz. Ali ve onun soyundan gelenlere ait olması gerektiği
düşüncesinden doğan çok geniş bir İslam geleneğidir. Bugün en yaygın kolu, İran
ve Irak’ta kurumsallaşmış On İki İmam Şiiliğidir (Caferilik).
Bektaşilik, 13. yüzyılda yaşamış Hacı Bektaş Veli’nin
manevi mirası çevresinde, özellikle 16. yüzyıldan itibaren kurumsallaşan bir
tasavvuf tarikatıdır.
Kızılbaşlık, 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren
Erdebil’deki Safevi şeyhlerinin etrafında örgütlenen ve Anadolu’daki çok sayıda
Türkmen, Kürt ve başka topluluğun katıldığı dini-siyasi hareketin ve onun
mirasçısı toplulukların adıdır.
Alevilik ise bugün bunlardan daha geniş bir kimliği
ifade eder. Tarihsel Kızılbaş topluluklarının büyük bölümü bugün kendilerini
Alevi olarak tanımlar. Bektaşilikle de çok geniş bir ortak inanç, sembol ve
erenler dünyası paylaşırlar. “Alevi” adının bu topluluklar için nasıl ve ne
zaman yaygınlaştığını VI. Bölümde ayrıntılı olarak ele alacağım.
Ama bu kavramları geçmişe doğru olduğu gibi taşımamak
gerekir. Örneğin 13. yüzyılda yaşayan Baba İlyas için doğrudan “Aleviydi”
demek sorunludur. Hacı Bektaş Veli için de aynı durum geçerlidir. Çünkü
bugün kullandığımız anlamıyla Alevilik de, Kızılbaşlık da henüz ortaya
çıkmamıştı. Bu isimleri Aleviliği oluşturacak tarihsel damarların
temsilcileri olarak görmek daha doğru olur.
(Bu makale boyunca 16. ve 17. yüzyıllardaki topluluklar için
mümkün olduğunca dönemin kendi kavramı olan “Kızılbaş”ı, bugünkü
topluluklar için “Alevi”yi kullanacağım.)
Alevilik
İslam’ın İçinde mi?
Burada başka bir tartışmayı da tarihsel köken tartışmasından
ayırmak gerekir. Günümüzde Aleviliğin İslam’ın bir yorumu mu, kendine özgü
bağımsız bir inanç mı, yoksa aynı zamanda kültürel ve felsefi bir kimlik mi
olduğu konusunda Alevilerin kendi içinde de tek bir görüş yoktur.
Bazı Aleviler kendilerini açık biçimde Müslüman olarak
tanımlar ve Aleviliği İslam’ın Ehl-i Beyt merkezli, batıni ve tasavvufi bir
yorumu olarak görür. Bazıları ise Aleviliğin İslam’dan önceki inançlardan da
beslendiğini vurgulayarak onu daha bağımsız bir inanç sistemi olarak tanımlar.
Bir başka kesim için Alevilik dini kimliğin yanında, hatta zaman zaman ondan
daha fazla, bir kültür, ahlak ve yaşam biçimidir.
Bu tanımların bir kısmı yalnızca bugünkü kimliğe dair değil,
Aleviliğin geçmişine dair iddialar da içerir: Aleviliğin özünün İslam öncesine
ait olduğu, ya da tam tersine asıl İslam’ın Alevilik olduğu gibi. Bu tarihsel
iddiaları V. Bölümde, diğer köken tezleriyle aynı ölçütle tartışacağım.
Bu makalenin amacı bu tartışmada taraf tutmak değil. Burada
sorduğum soru “Alevilik ne sayılmalıdır?” değil, “Bugün Alevilik
dediğimiz tarihsel yapı nasıl oluşmuştur?” sorusudur. İkisi aynı soru
değildir. Bir inancın “asıl” ya da “doğru” olup olmadığına tarihçi/araştırmacı
karar veremez; ama o inancı taşıyan toplulukların, kurumların ve metinlerin
nasıl ortaya çıktığını araştırabilir.
İnançsal
Köken Başka, Tarihsel Köken Başka
Aleviliğin kökenini anlamanın en iyi yollarından biri iki
ayrı tarihi birbirinden ayırmaktır.
•
Birincisi inançsal soy kütüğüdür. Bu
tarih Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Kerbela ve On
İki İmam üzerinden ilerler. Alevilerin kendi kutsal hafızası bu çizgiyi takip
eder.
•
İkincisi toplumsal ve kurumsal tarihtir.
Burada Vefailik, Babailer, Türkmen dervişleri, Anadolu abdalları, Hacı Bektaş
çevresi, Safeviler, Kızılbaşlar ve Alevi ocakları karşımıza çıkar.
Bu iki tarih birbirinden bağımsız değildir ama aynı şey de
değildir. Aleviliğin kutsal hafızası İslam’ın ilk yüzyılına kadar giderken,
bugün bildiğimiz toplumsal ve ritüel yapısının şekillenmesi çok daha sonraki
yüzyıllarda gerçekleşmiştir.
Yöntem:
Benzerlik, Etkileşim, Soy Bağı
Aleviliğin kökeni tartışıldığında Anadolu ve çevresinde
yaşamış neredeyse her eski din ya da toplulukla bir bağ kurulduğunu görmek
mümkün. Bu iddiaları tartabilmek için makalenin başında bir yöntem belirlemek
istiyorum. Bu yöntemi metnin sonuna kadar, kendi tezim dahil, bütün iddialara
aynı biçimde uygulayacağım.
İlk ayrım şu: Benzerlik başka şeydir, etkileşim başka
şeydir, soy bağı başka şeydir.
İki gelenekte benzer bir ritüelin bulunması, birinin
diğerinden geldiğini kanıtlamaz; aynı insan zihni, benzer koşullarda benzer
çözümleri birbirinden habersiz üretebilir. Aynı coğrafyada yaşamış olmak temas
ihtimalini artırır ama aktarımı göstermez. Temas gerçekleşmiş olsa bile, bir
unsurun ödünç alınması bütün bir geleneğin o kaynaktan doğduğu anlamına gelmez.
“Alevilik aslında şu eski dinin devamıdır” diyebilmek için aradaki
yüzyılları birbirine bağlayan insanlar, metinler, kurumlar ya da belgeler
gerekir.
Bu yüzden her köken iddiasına dört soru sormak gerekir:
1.
Kim taşıdı?
2.
Ne zaman taşıdı?
3.
Nereden nereye taşıdı?
4.
Bunu gösteren bir metin, kişi, kurum ya da
topluluk var mı?
Bu sorulara cevap veremediğimiz yerde elimizde ilginç bir
benzerlik vardır; tarihsel bir soy kütüğü değil.
Bu yöntemin bir sınırı olduğunu da baştan söylemeliyim. Dört
soru, kurumsal aktarımı, yani kimin kime el verdiğini, hangi şeyhin hangi ocağa
bağlandığını ölçmek için iyi çalışır; çünkü bu tür aktarımlar icazetname,
şecere ve menakıbname bırakır. Ama bir ritüelin biçiminin, bir deyişteki
imgenin ya da bir halk inancının nereden geldiğini aynı kesinlikle gösteremez;
çünkü sözlü kültür belge bırakmaz. Bu yüzden ileride “belgeli” dediğim şey çoğu
zaman silsiledir, içerik değil. Belgesiz kalan bir kültürel katmanın var
olmadığı sonucu çıkmaz buradan; sadece onun hakkında “olası” demekten öteye
gidemediğimiz sonucu çıkar. Bu ayrımı V. Bölümde köken tezlerini
tartarken de koruyacağım.
İkinci bir yöntem kuralı daha var. Bir bilimsel tez,
ortaya çıktığı dönemin siyasi ya da toplumsal ihtiyaçlarına alışılmadık ölçüde
iyi uyuyorsa, onu bir kez daha gözden geçirmek gerekir. Bu, tezi otomatik
olarak yanlışlamaz; bazen ihtiyaç ile gerçek çakışır. Ama teze gösterilen
rağbetin ne kadarının delilden, ne kadarının kullanışlılıktan geldiğini sormayı
zorunlu kılar.
Bu kuralı yalnızca başkalarına değil, bu makaleye de
uygulamak gerekiyor. Çünkü burada savunduğum görüş, yani Aleviliğin başka
bir şeyin kalıntısı değil, yüzyıllar içinde kendi kurumlarını üreten bir
gelenek olduğu fikri de bugünün bir ihtiyacına, Alevilerin tanınma ve
kendini tanımlama talebine çok iyi uyuyor. Bu yüzden okurun bu tezi de aynı
dört soruyla sınaması gerekir. Ben de metin boyunca belgelere dayanan
kısımlarla yorum ve tahmin olan kısımları ayırmaya çalışacağım.
Nereden
Biliyoruz? Alevi Tarihinin Kaynakları
Yukarıda bir ölçüt koydum: her köken iddiasına dört soru
soracağım ve bunların cevabını gösteren bir metin, kişi, kurum ya da topluluk
arayacağım. Ama bu ölçütü uygulayabilmek için elimizde ne olduğunu bilmek
gerekir. Alevilik hakkında konuşurken hangi kaynaklara dayanıyoruz, bu
kaynaklar neyi söyleyebilir ve neyi söyleyemez? Makalenin geri kalanında “belgeli”,
“tartışmalı” ya da “olası” dediğim zaman neyi kastettiğim buradan anlaşılacak.
Ocak arşivleri. Alevi tarihinin son yıllardaki en
büyük buluşu, dede ailelerinin sandıklarında kuşaktan kuşağa saklanmış
belgelerin ortaya çıkmasıdır. Bunların başlıcaları icazetnameler (bir şeyhin
bir başkasına verdiği yetki belgesi), şecereler ve seyyidlik belgeleri (Ehl-i
Beyt soyundan gelişi kanıtlayan kayıtlar), ziyaretnameler ve vakıf
kayıtlarıdır. Bu belgeler sahici, tarihli ve çoğu zaman mühürlüdür. Bize bir
ocağın hangi silsileye bağlandığını, hangi merkeze kaydolduğunu, hangi yüzyılda
hangi adla anıldığını söylerler. Söylemedikleri şey ise şudur: o ocağın
mensuplarının neye inandığı, cemlerini nasıl yürüttüğü, günlük hayatlarının
nasıl geçtiği. Bir icazetname bir bağlılığın belgesidir, bir inancın değil. Bu
yüzden ileride “belgeli” dediğim şey neredeyse her zaman silsiledir.
Menakıbnameler ve vilayetnameler. Hacı Bektaş’ın
Vilayetnamesi, Elvan Çelebi’nin Menakıbü’l-Kudsiyye’si, Eflaki’nin
Menakıbü’l-Arifin’i, Saltukname ve benzerleri. Bunlar olayların değil,
hafızanın kaynaklarıdır. Bir menkıbede anlatılan olayın gerçekten yaşandığını
varsayamayız; ama o menkıbeyi derleyen topluluğun, derlendiği tarihte neyi
hatırlamak istediğini öğrenebiliriz. Çoğu, anlattıkları olaylardan bir ya da
iki yüzyıl sonra yazıya geçirilmiştir. Bu makalede menkıbeleri sık sık
kullanacağım; ama her defasında ne zaman yazıya geçtiklerini sormaya
çalışacağım.
Buyruklar. Alevi-Kızılbaş geleneğinin yola, erkana ve
ahlaka dair yazılı metinleridir. Bilinen nüshalar 16. yüzyıla ve sonrasına
tarihlenir. Birbirinden farklı pek çok nüsha vardır ve hiçbiri resmi bir kanon
değildir. Bu yüzden Buyruklar bize 16. yüzyıldan itibaren yolun nasıl
anlatıldığını gösterir; ama daha önceki yüzyıllar için sessizdirler.
Deyişler ve nefesler. Alevi inancının asıl
taşıyıcısıdır ve bu yüzden hem en zengin hem en zor kaynaktır. Zor olmasının
nedeni şu: bir deyişin sonundaki mahlas, onun o kişi tarafından yazıldığını
kesin olarak göstermez. Sevilen bir ozanın adı, yüzyıllar boyunca başka şairlerin
söylediği şiirlerin de altına konmuştur. Üstelik sözlü aktarımda dizeler
değişir. Bu makalede Sıtkı Baba örneğinde göreceğimiz gibi, bugün herkesin
bildiği bir dize, özgün metinde başka türlü olabilir. Deyişler bize bir
topluluğun duygu ve düşünce dünyasını verir; tarih vermez.
Osmanlı arşivi. Mühimme defterleri, tahrir
defterleri, şikayet kayıtları, fetvalar ve sürgün emirleri. Bu kaynakların
büyük avantajı tarihli, yerli ve somut olmalarıdır: hangi köyde, hangi yılda,
kaç kişi hakkında ne yapıldığını okuyabilirsiniz. Büyük dezavantajı ise bakış
açısıdır. Bunlar topluluğun kendi sesi değil, onu takip eden devletin sesidir.
Bir fetva Kızılbaşların ne yaptığını değil, Osmanlı ulemasının onların ne
yaptığını düşündüğünü anlatır. İkisi aynı şey değildir ve bu ayrımı kaybeden
bir okuma, iftirayı belge sanır.
Batılı gözlemciler. 19. yüzyıldan itibaren Amerikan
misyonerleri, İngiliz konsolosları ve Avrupalı seyyahlar Kızılbaş köyleri
hakkında notlar tuttular. Bunlar, topluluğu dışarıdan ama yakından gözleyen ilk
sistemli metinlerdir ve bu yüzden değerlidir. Ama onların da bir amacı vardı ve
gördüklerini kendi beklentilerine göre yorumladılar. Bu raporlar Alevilik
hakkında bilgi verdiği kadar, Batılı gözlemcinin zihni hakkında da bilgi verir.
Taş, yapı ve vakfiye. Mezar taşları, türbeler, zaviye
vakfiyeleri ve kitabeler. Bu kaynakların en büyük değeri tarihli ve sahte
olmaya en dirençli olmalarıdır: Amasya Taşova’daki 1257 tarihli vakfiye, orada
o tarihte bir Rifai zaviyesinin bulunduğunu tartışmasız gösterir. Ama taş,
inanç hakkında konuşmaz. Bir zaviyenin varlığını kanıtlar, içinde ne
yapıldığını değil.
Bu listede en çok dikkat çeken şey, orada olmayan şeydir:
19. yüzyıldan önce sıradan bir Alevinin kendi kaleminden çıkmış neredeyse
hiçbir metin yoktur. Elimizde dedelerin resmi belgeleri var, devletin kayıtları
var, dışarıdan gözlemler var, bir de kimin söylediği belirsiz şiirler var. Bir
köylünün ne düşündüğünü, bir ananın cemde ne hissettiğini, bir talibin dedesine
neyi sorduğunu anlatan bir günlük, bir mektup ya da bir dilekçe yok denecek
kadar azdır.
Bu boşluk tesadüf değil. Yazısı olmayan, takip altında
yaşayan ve bilgisini sır sayan bir topluluk arşiv bırakmaz. Ama bu boşluğun iki
sonucu var ve ikisini de baştan kabul etmek gerekiyor. Birincisi, Alevi
tarihini büyük ölçüde başkalarının bıraktığı kayıtlardan okumak zorundayız.
İkincisi ve daha önemlisi: belgenin olmaması, olayın olmadığı anlamına gelmez.
Bir kültürel katmanın izi belgeye geçmemişse, onun hakkında “yoktur”
diyemeyiz; ancak “gösteremiyoruz” diyebiliriz. Bu makale boyunca bu iki
cümleyi birbirine karıştırmamaya çalışacağım.
II. BÖLÜM: TARİHSEL OLUŞUM (DERVİŞLER DÜNYASI)
İlk
Katman: Ali, Ehl-i Beyt ve Kerbela
Aleviliğin İslam içindeki en güçlü kökü kuşkusuz Hz. Ali ve
Ehl-i Beyt’tir. Hz. Muhammed’in 632 yılında ölümünden sonra ortaya çıkan
halifelik tartışmaları zamanla İslam dünyasının en büyük ayrışmalarından birine
dönüştü. Hz. Ali dördüncü halife oldu; ancak onun dönemindeki iç savaşlar,
ardından Muaviye’nin iktidarı ele geçirmesi ve özellikle Hz. Hüseyin’in 680
yılında Kerbela’da öldürülmesi İslam tarihinde çok büyük bir kırılma yarattı.
Kerbela yalnızca siyasi bir çatışma olarak kalmadı. Adalet
ile zulüm arasındaki mücadelenin sembolüne dönüştü. Bu hafıza Aleviliğin
dünya görüşünde son derece güçlüdür. Muharrem orucu, matem, Yezid’e lanet ve “Hüseyin’in
yası” bugün de Alevi dini yaşamının merkezindedir.
Emevi iktidarına karşı biriken öfke 750’de Abbasi devrimiyle
Emevilerin yıkılmasına kadar vardı. Bu devrimin Horasan’daki önderi Ebu
Müslim, yüzyıllar sonra Anadolu Kızılbaşları arasında Ehl-i Beyt’in öcünü
alan bir kahraman olarak anılacaktı. Bu hafızanın nasıl oluştuğuna IV. Bölümde
döneceğim.
Hz. Ali sevgisi, Ehl-i Beyt’e bağlılık, Kerbela ve On İki
İmam Aleviliğin merkezi sembollerindendir. Ama buradan “Alevilik 680 yılında
doğdu” sonucu çıkarılamaz. Çünkü o dönemde cem yoktu, bugünkü anlamıyla
dede-talip ilişkisi yoktu, Alevi ocakları yoktu, Kızılbaşlık yoktu.
Daha doğru ifade şu olabilir: Aleviliğin ileride üzerine
kurulacağı kutsal hafızanın en önemli bölümü İslam’ın ilk yüzyılında oluştu.
Horasan
Neden Bu Kadar Önemli?
Anadolu’daki dervişlerin hayatlarını araştırırken karşımıza
sürekli aynı yer çıkıyor: Horasan. Hacı Bektaş Veli, Baba İlyas,
bazı Türkmen babaları ve daha pek çok eren, kaynaklarda veya menkıbelerde
Horasan’la ilişkilendiriliyor. Alevi-Bektaşi geleneğinde de “Horasan
erenleri” ifadesinin özel bir yeri var. Peki, Horasan neden bu kadar
önemli? Gerçekten Anadolu’daki bütün bu dervişler aynı yerden mi geldiler? Aynı
inancı mı taşıyorlardı?
Öncelikle Horasan’ın neresi olduğunu açıklamak gerekiyor.
Horasan bir şehir veya devlet değil, tarih boyunca sınırları değişmiş geniş bir
coğrafyanın adıdır. Bugünkü İran’ın kuzeydoğusunu, Afganistan’ın kuzey ve batı
kesimlerini ve Türkmenistan’ın güneyindeki bazı bölgeleri kapsayan tarihsel bir
havzadır. Nişabur, Merv, Herat ve Belh gibi önemli şehirler bu coğrafyanın
içindeydi. Üstelik Horasan yalnızca Türklerin yaşadığı bir bölge değildi.
Farslar, Türkler ve başka toplulukların bir arada bulunduğu, farklı dillerin,
kültürlerin ve inançların karşılaştığı bir dünyaydı.
Horasan’ın önemi, İslam dünyasının ilk yüzyıllarından
itibaren büyük bir ilim, kültür ve tasavvuf merkezi haline gelmesinden
kaynaklanıyordu. 8. ve 9. yüzyıllardan itibaren bu bölgede züht, yani
dünya nimetlerinden uzak durma ve manevi arınma düşüncesi güçlendi. İbrahim
bin Edhem, Bayezid-i Bistami ve Hamdun el-Kassar gibi
mutasavvıflar bu geniş coğrafyanın dini düşünce tarihinde önemli izler
bıraktılar. İleride ayrıca ele alacağım Melamilik de 9. yüzyılda Horasan’ın
Nişabur şehrinde ortaya çıkmıştı. Sonraki yüzyıllarda Kalenderilik ve
Haydarilik gibi farklı dervişlik gelenekleri de bu geniş kültür havzasında
gelişti.
Horasan’ı Anadolu bakımından önemli kılan bir başka gelişme
ise Türklerin çoğunlukla burada İslamlaşması ve buradan batıya doğru
göçleridir. Özellikle 11. yüzyılda Selçukluların Anadolu’ya yönelmesiyle
başlayan hareketlilik, 13. yüzyıldaki Moğol istilaları sırasında daha da
büyüdü. Horasan ve çevresinden Anadolu’ya yalnızca savaşçılar ve göçebe Türkmen
toplulukları gelmedi. Alimler, şeyhler, dervişler, esnaflar ve zanaatkarlar da
geldiler. Bu insanlar beraberlerinde farklı tasavvuf anlayışlarını,
menkıbeleri, ritüelleri ve toplumsal örgütlenme biçimlerini taşıdılar. Anadolu’daki
dini ve kültürel hayatın şekillenmesinde bu göçlerin önemli rolü oldu.
Burada Ahmed Yesevi’den de söz etmek gerekiyor. 12.
yüzyılda bugünkü Kazakistan’ın güneyindeki Yesi (Türkistan) şehrinde yaşayan
Ahmed Yesevi, Türkçe konuşan topluluklar arasında tasavvufun yayılmasında
önemli bir isimdi. Onun adıyla anılan Yesevilik, özellikle Orta Asya
Türklerinin dini tarihinde güçlü bir etki bıraktı. Ancak önemli bir ayrım
yapmalıyız: Horasan bir coğrafya, Yesevilik ise belirli bir tasavvuf
geleneğidir. Horasan’dan gelen her derviş Yesevi değildi. Üstelik Ahmed Yesevi’nin
faaliyet gösterdiği Yesi şehri de tarihsel Horasan’ın değil, Türkistan’ın bir
parçasıydı.
Alevi-Bektaşi geleneğinde Hacı Bektaş Veli’nin Ahmed
Yesevi tarafından yetiştirildiği ve Anadolu’ya gönderildiği anlatılır. Bu
anlatının tarihsel değerini Hacı Bektaş’ı ele aldığım bölümde tartışacağım;
burada şu kadarını söyleyeyim: Ahmed Yesevi 1166’da ölmüştür, Hacı Bektaş ise
13. yüzyılın insanıdır. Bununla birlikte Yesevi ve Haydari çevreleri arasındaki
tarihsel etkileşimler, bu menkıbelerin ortaya çıktığı kültürel ortamı anlamamız
açısından önemlidir.
Peki, Anadolu’daki bu kadar çok erenin neden Horasan’a
bağlandığını nasıl açıklayacağız? Burada coğrafi kökenle manevi kökeni
birbirinden ayırmak gerekiyor. Bazı dervişlerin gerçekten Horasan’dan geldiğini
biliyoruz. Bazıları ise Horasan’la ilişkilendirilen tasavvuf geleneklerinden
yetişmiş olabilir. Ancak bir erenin menkıbesinde Horasanlı olarak gösterilmesi,
onun mutlaka orada doğduğunu veya oradan geldiğini kanıtlamaz. Zaman içerisinde
Horasan, yalnızca bir bölgenin adı olmaktan çıkarak tasavvufi bilginin, manevi
olgunluğun ve erenliğin sembolüne de dönüşmüştür. Bir dervişin Horasan’a
bağlanması, onun manevi itibarı ve silsilesi hakkında da bir şey söylemektedir.
Bütün bunlardan “Alevilik Horasan’da doğdu ve Anadolu’ya
getirildi” sonucunu çıkarabilir miyiz? Bence hayır. Çünkü Horasan’dan
gelen dervişlerin hepsi aynı inançları taşımıyordu. İçlerinde Sünni tasavvuf
geleneklerine bağlı olanlar da vardı, Kalenderi ve Haydari çevrelerinden
gelenler de. Üstelik Aleviliğin tarihsel oluşumunda önemli yer tuttuğunu
gördüğümüz Vefailik, Horasan’da değil, 11. yüzyıl Irak’ında, Sünni tasavvuf
çevrelerinin içinde ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla Horasan’ı Aleviliğin tek doğum
yeri olarak göstermek, bu makale boyunca eleştirdiğim türden bir basitleştirme
olur.
Horasan’ın asıl önemi başka bir yerde. Bu coğrafya, Anadolu’ya
taşınan farklı tasavvuf düşüncelerinin geliştiği ve birbirleriyle karşılaştığı
önemli merkezlerden biriydi. Bu düşünceler Anadolu’ya geldikten sonra da
değişmeye, yerel geleneklerle etkileşmeye ve yeni biçimler kazanmaya devam
etti. Yani Anadolu’daki dervişlik dünyası Horasan’ın olduğu gibi taşınmış bir
kopyası değildi. Horasan, Orta Asya, İran, Irak ve Anadolu arasındaki uzun
tarihsel ilişkilerin sonucunda oluşmuş yeni bir dünyaydı.
Tasavvuf:
Anadolu’daki Dervişleri Birbirine Bağlayan Dünya
Aleviliğin tarihsel kökenlerini araştırırken tasavvufu,
yani sufiliği göz ardı etmek mümkün değil. Çünkü bu makalede ele
aldığımız Vefailik, Kalenderilik, Haydarilik, Bektaşilik ve Safeviyye,
birbirlerinden farklı da olsalar geniş İslam tasavvuf dünyasının içinden çıkmış
hareketlerdi. Peki, tasavvuf neydi? İslam’ın ilk yüzyıllarında gelişmeye
başlayan tasavvuf, insanın yalnızca dini kurallara uymasını değil, manevi
olarak olgunlaşmasını, nefsini terbiye etmesini ve Allah’a yakınlaşmasını
önemseyen bir anlayıştı. Tasavvufta dinin görünen kuralları kadar iç anlamı,
yani batını da önemliydi. Bu nedenle ahlak, sevgi, alçakgönüllülük, manevi
eğitim ve insanın kendi kusurlarıyla mücadele etmesi öne çıkıyordu.
Tasavvuf zamanla farklı düşüncelere ve uygulamalara sahip
tarikatların doğmasına yol açtı. Bu tarikatlarda şeyh veya mürşit adı verilen
manevi önderler, kendilerine bağlanan müritleri eğitiyor; öğretiler silsileler
aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarılıyordu. Zikir, sema, ikrar, nefis terbiyesi
ve manevi olgunlaşma gibi kavramlar bu dünyanın önemli unsurlarıydı. Ancak
bütün sufiler aynı inançları paylaşmıyor, aynı biçimde ibadet etmiyor ve aynı
siyasi hedefleri benimsemiyordu. Bazıları Sünni dini kurallara sıkı sıkıya
bağlıyken bazıları bu kuralların dış görünüşünden çok manevi anlamlarına önem
veriyordu. Kimi tarikatlar devlet yöneticileriyle yakın ilişkiler kurarken
kimileri de siyasi iktidarlarla çatışabiliyordu. Dolayısıyla tasavvufu tek bir
mezhep veya egemen dini anlayışa karşı kurulmuş ortak bir muhalefet hareketi
olarak değerlendirmek doğru olmaz.
Peki, tasavvufun Aleviliğin oluşumundaki yeri neydi?
Alevi-Bektaşi geleneğindeki pir, mürşit, talip, ikrar, dört kapı kırk makam,
nefis terbiyesi, erenlik ve velayet gibi kavramların tasavvuf dünyasıyla güçlü
ilişkileri vardır. Üstelik burada yalnızca düşünsel benzerliklerden söz
etmiyoruz. Vefai derviş ağları, Babai çevreleri, Rum abdalları ve Safeviyye ile
sonraki Kızılbaş-Alevi toplulukları arasında tarihsel olarak izlenebilen
bağlantılar da bulunuyor. Ancak bu bağlantılar, Aleviliğin tek bir sufi tarikatından
doğduğu anlamına gelmez. Anadolu Aleviliği, farklı dervişlik geleneklerinin
Ehl-i Beyt hafızası, Türkmen ve diğer yerel toplulukların kültürleri, siyasi
mücadeleler ve toplumsal dayanışmalarla etkileşmesi sonucunda şekillendi. Tasavvuf
Aleviliğin oluşumunu anlamak için vazgeçilmez bir tarihsel damardır; fakat
bütün sufiler Aleviliğin öncüsü olmadığı gibi, Alevilik de yalnızca tasavvuftan
ibaret değildir.
Şimdi anlatacağım üç dervişlik geleneği için baştan bir şey
söyleyeyim. Bunların hiçbiri Aleviliğin doğrudan atası değildir ve aralarında
kesintisiz bir tarikat silsilesi de yoktur. Burada anlatılan şey bir soy ağacı
değil, Anadolu’ya gelen dervişlerin içinden çıktığı düşünce ortamıdır. Bu
nedenle her bölümün sonunda aynı uyarıyı tekrarlamayacağım.
Melamilik:
Gösterişçi Dindarlığa İtiraz
Yukarıda anlattığım Horasan havzasına bu kez belirli bir
gelenek için dönelim. Çünkü 9. yüzyılda bu coğrafyada ortaya çıkan Melamilik,
sonraki yüzyıllarda İslam tasavvufunu etkileyecek farklı bir dindarlık anlayışı
geliştirmişti. Sünni çevrelerin içinde doğmuş, ama dindarlığın ölçüsünü
fıkıhtan çok insanın içine çeviren bir anlayıştı bu.
Melamilik, Arapça kınamak, ayıplamak anlamına gelen melamet
kelimesinden türemiştir. Bu anlayışın önde gelen ilk temsilcilerinden biri, 884
yılında ölen Hamdun el-Kassar’dır. Horasan’ın özellikle Nişabur şehrinde
gelişen Melami düşünce, insanın manevi olgunlaşmasının önündeki en büyük
engellerden birinin yine kendisi, daha doğrusu kendi nefsi olduğu görüşüne
dayanıyordu.
Melamilere göre insanın dindar olması kadar, dindarlığıyla
övünmemesi de önemliydi. İbadetlerini, iyiliklerini, bilgisini veya erdemini
başkalarının takdirini kazanmak için sergileyen kişi, farkında olmadan nefsine
hizmet ediyor olabilirdi. Bu nedenle Melamiler, insanın yaptığı iyiliklerle
övünmemesini, kendi kusurlarını ise görerek onlarla yüzleşmesini
öğütlüyorlardı. Önemli olan insanların gözünde iyi görünmek değil, gerçekten
iyi olmaktı.
Bu yaklaşım, dönemin bazı tasavvuf çevrelerinde görülen özel
kıyafetlere, manevi makamlarla övünmeye, keramet gösterilerine ve dini kimliğin
toplumsal ayrıcalık haline getirilmesine yönelik bir eleştiri de içeriyordu.
Melami kişi, toplumun içinde sıradan bir insan gibi yaşamalı, mümkünse kendi
emeğiyle geçinmeli, manevi üstünlüğünü başkalarına göstermeye çalışmamalıydı.
Bir esnaf, çiftçi veya zanaatkarın Melami olduğunu çevresindekiler hiç
bilmeyebilirdi.
Burada ilginç bir düşünceyle karşılaşıyoruz. İnsan,
başkalarının kendisini ayıplamasından korktuğu kadar övmesinden de
sakınmalıydı. Çünkü sürekli takdir edilmek, kişiyi kendisinin gerçekten erdemli
olduğuna inandırabilir ve manevi gelişimini durdurabilirdi.
Melamilik başlangıçta kuralları ve kurumları belirlenmiş bir
tarikattan çok, bir tasavvuf anlayışıydı. Zamanla başka tarikatları etkiledi.
Anadolu’da 15. yüzyılda Hacı Bayram Veli’nin çevresinden gelişen Bayrami
Melamiliği ve 19. yüzyılda Muhammed Nuru’l-Arabi ile ilişkilendirilen
Melamilik, bu anlayışın daha sonraki tarihsel biçimleridir. Ancak bunları 9.
yüzyıldaki Horasan Melametiliğiyle tamamen aynı yapı olarak değerlendirmek
doğru olmaz.
Peki, Melamiliğin Aleviliğin kökenleriyle ne ilgisi var?
Bu soruya dikkatli cevap vermek gerekiyor. Melamiliği
doğrudan Aleviliğin kurucu tarikatlarından biri olarak gösteremeyiz. Vefailikle
bazı Alevi ocakları arasında bulabildiğimiz türden belgelenmiş bir tarihsel
devamlılık burada aynı açıklıkta yoktur. Üstelik Melamiliğin bazı dönemleri,
daha sonraki Alevi-Bektaşi çevrelerinden oldukça farklı inanç ve örgütlenme
özelliklerine sahipti.
Ama Melamilik bize önemli bir şey gösteriyor: Horasan ve
çevresinde, dini hayatı yalnızca ibadetlerin dış görünüşüyle değerlendirmeyen,
insanın iç dünyasına ve manevi samimiyetine önem veren güçlü bir tasavvuf
ortamı vardı.
Bu ortamda gelişen düşüncelerin bazıları, sonraki
yüzyıllarda ortaya çıkan Kalenderilik gibi hareketlerde de karşımıza
çıkacaktır. Fakat bu benzerliklerden doğrudan bir tarikat silsilesi çıkarmamak
gerekir. Melamilikle Kalenderilik arasındaki tarihsel ilişki ve etkileşimin
derecesi tartışmalıdır. Ama ben Kalenderiliğin doğuşuna katkı yaptığını
düşündüğüm için Melamiliği etraflıca sizlere anlatmak istedim.
Kalenderilik:
Toplumun Kalıplarına Sığmayan Dervişler
Melamilerin gösterişçi dindarlığa karşı geliştirdikleri
düşünceleri anlattım. Şimdi benzer kaygıları oldukça farklı bir hayat tarzına
dönüştüren başka bir dervişlik geleneğine bakalım: Kalenderilik.
Bugün Türkçede kalender insan dediğimizde
alçakgönüllü, hoşgörülü, dünyaya fazla önem vermeyen birini kastederiz. Oysa
Orta Çağ’da Kalenderi olarak anılan dervişlerin bazıları, yaşadıkları toplumun
alışkanlıklarına açıkça meydan okuyan, oldukça sıra dışı insanlardı.
Kalenderilik, Horasan, İran ve çevresindeki tasavvuf
ortamında gelişti. Farklı Kalenderi eğilimleri daha önce mevcut olmakla
birlikte, hareketin 13. yüzyılda belirgin bir tarikat yapısı kazanmasında Cemaleddin-i
Savi’nin (ö. 1232-1233) önemli rolü oldu. Onun çevresinde oluşan topluluk
Cevlekıyye adıyla da biliniyordu.
Kalenderi dervişleri dünyevi zenginlikten, makamdan, mülk
edinme arzusundan ve toplumsal itibardan uzak durmayı savunuyorlardı. Bir kısmı
evlenmeden ve belirli bir yere yerleşmeden şehirden şehre dolaşıyor,
geçimlerini sadakalarla sağlıyordu. Bazıları saçlarını, sakallarını,
bıyıklarını ve kaşlarını tamamen tıraş ediyor, alışılmadık kıyafetler giyiyor,
boyunlarında halkalar taşıyordu. Bu tıraş uygulaması çardarb olarak
adlandırılıyordu.
Bunlar yalnızca dikkat çekmek için mi yapılıyordu?
Kalenderilerin kendi anlayışlarına göre hayır. Bu davranışlar, insanın
güzelliğine, bedenine, toplumdaki itibarına ve dünyevi varlığına duyduğu
bağlılığı kırmanın yollarıydı. İnsan başkalarının beğenisini kazanmak için
yaşamamalıydı. Hatta toplumun kendisini ayıplamasından bile korkmamalıydı.
Tarihçi Ahmet T. Karamustafa, bu sıra dışı dervişlik
dünyasını incelediği çalışmasında onları “Tanrı’nın Kuralsız Kulları” olarak
adlandırır. Osmanlı kaynaklarında bu çevrelerden bazılarına “Işık” veya “Işık
taifesi” de deniyordu. Bu adlandırmayı ileride, Aleviliğin Luvi kökenli olduğu
yönündeki iddiaları değerlendirirken yeniden hatırlayacağız.
Ancak burada Melamilikle önemli bir ayrım ortaya çıkıyor.
Melami kişi manevi kimliğini gizleyerek sıradan görünmeye çalışırken, Kalenderi
kişi bazı durumlarda toplumun alışkanlıklarına ters düşen görünüşüyle dikkat
çekiyordu. Birinin gizlemeye çalıştığı farklılığı, diğeri yaşam biçiminin
parçası haline getirebiliyordu.
Kalenderilerin dini kurallara yaklaşımı da tartışmalıydı.
Bazı gruplar ibadetlerin dış biçimlerine ve yerleşik dini kurallara fazla önem
vermemekle eleştirildi. Bu nedenle dönemin bazı Sünni din alimleri tarafından
sapkınlıkla suçlandılar. Ancak bütün Kalenderileri ibadete karşı veya din dışı
kişiler olarak değerlendirmek yanlış olur. Örneğin Kalenderi çevresiyle
ilişkili Barak Baba’nın namaza büyük önem verdiğini anlatan tarihsel
kaynaklar da vardır.
Kalenderilik zamanla İran, Irak, Suriye, Anadolu ve
Hindistan’a kadar yayıldı. Özellikle 13. yüzyılda Moğol istilalarının yol
açtığı göçlerle birlikte Anadolu’ya gelen dervişler arasında Kalenderiler de
bulunuyordu.
Burada Anadolu’nun dini tarihinde önemli bir dönemece
geliyoruz. Çünkü Kalenderiler yalnızca dolaşan münzevi dervişler değildi.
Bazıları Türkmen toplulukları arasında manevi önderlik üstleniyor, bazıları
zaviyeler kuruyor, bazıları da dönemin siyasal ve toplumsal olaylarında rol
oynuyordu.
Barak Baba, Otman Baba, Koyun Baba ve Şücaeddin
Veli gibi isimler, Anadolu’daki geniş Kalenderi dervişlik dünyasıyla
ilişkilendirilen önemli şahsiyetlerdir. Rumeli’ye uzanan Sarı Saltuk
geleneğinde de bu gezgin dervişlik dünyasının izleri görülür. Fakat bu
kişilerin hepsinin aynı tarikata bağlı olduğunu veya aynı inançları taşıdığını
düşünmemek gerekir.
Kalenderiliğin Aleviliğin oluşumu açısından önemi de burada
ortaya çıkıyor. Anadolu’da Kalenderi, Vefai, Babai ve başka derviş çevreleri
birbirlerinden tamamen yalıtılmış topluluklar değildi. Aralarında kişiler,
menkıbeler, manevi ilişkiler ve davranış biçimleri üzerinden etkileşimler
bulunuyordu. Bu çevrelerden bazılarının sonraki yüzyıllarda Bektaşilik içinde
yer aldığını biliyoruz.
Özellikle 15. ve 16. yüzyıllarda Bektaşiliğin şekillenmesi
sırasında Kalenderi dervişlik kültürünün bazı unsurları bu yeni tarikat
yapısına taşındı. Abdal geleneği, gezgin dervişlik, dünyadan el çekme, bazı
kıyafet ve davranış sembolleri bu bağlamda değerlendirilebilir. Ancak bunların
her birinin yalnızca Kalenderilikten geldiğini söylemek de doğru değildir.
17. yüzyıla gelindiğinde Anadolu’daki bağımsız Kalenderi
gruplarının önemli bir bölümü Bektaşilik içinde erimişti.
Haydarilik:
Horasan’dan Anadolu’ya Bir Başka Dervişlik Yolu
Kalenderiliği anlattıktan sonra Haydarilikten de bahsetmek
gerekiyor. Çünkü Orta Çağ Anadolu’sunda bu iki dervişlik geleneğini birbirinden
tamamen ayırmak pek mümkün değil. Üstelik Haydarilik, Anadolu’daki Türkmen
babaları, Rum abdalları ve daha sonra Bektaşilik etrafında oluşan dervişlik
dünyasıyla ilişkili önemli hareketlerden biridir.
Haydarilik, Horasan’da yaşamış Kutbüddin Haydar’a (ö.
1221 civarı) bağlanan bir tasavvuf geleneğidir. Bugünkü İran’da bulunan Zave
bölgesinde faaliyet gösteren Kutbüddin Haydar’ın hayatı hakkında kesin
bilgilerimiz sınırlıdır. Ancak çevresinde çok sayıda müridin toplandığını ve
ölümünden sonra onun adına bağlı bir dervişlik geleneğinin geliştiğini
biliyoruz.
Bazı menkıbelerde Kutbüddin Haydar’ın Ahmed Yesevi ile
ilişkili olduğu anlatılır. Hatta onun Yesevi tarafından yetiştirildiğini
söyleyen rivayetler vardır. Fakat bu bağlantının doğrudan ve kesin biçimde
belgelenmiş bir öğretmen-öğrenci ilişkisi olduğunu söylemek güçtür. Hacı Bektaş’ın
Yesevi’ye bağlandığı menkıbelerde olduğu gibi, burada da sonraki kuşakların
kurduğu manevi silsilelerle tarihsel ilişkileri birbirinden ayırmak gerekir.
Haydarilerin yaşam biçimleri Kalenderilere oldukça
benziyordu. Bir kısmı yerleşik hayattan uzak duruyor, gezgin dervişler olarak
yaşıyor, dünyevi zenginliğe ve toplumsal itibara önem vermiyordu. Ancak onları
diğer Kalenderilerden ayıran bazı özellikleri vardı.
Haydari dervişleri genellikle sakallarını tıraş ediyor fakat
bıyıklarını uzatıyorlardı. Bazıları boyunlarında, kulaklarında, bileklerinde ve
ayaklarında demir halkalar taşıyordu. Keçeden yapılmış giysiler giyiyor,
yalınayak dolaşıyorlardı. Bu halkaların ve kıyafetlerin manevi anlamları vardı.
Örneğin boyunlarına taktıkları tavk-ı Haydari, manevi bağlılığın sembolü
sayılıyordu.
Bazı Haydari gruplarının bedenlerine halkalar takarak cinsel
perhizi simgelediği de anlatılır. Dönemin kaynaklarında uyuşturucu kullanımı
gibi uygulamalara ilişkin anlatılar da vardır. Ancak özellikle bu tür olumsuz
tasvirlerin bazılarının, Haydarilere mesafeli duran yazarlar tarafından kaleme
alındığını dikkate almak gerekir. Bir grubun bazı mensuplarında görülen
davranışları bütün bir tarikatın değişmez özelliği gibi sunmak doğru olmaz.
Haydarilikle Kalenderilik arasındaki ilişki oldukça
yakındır. İki hareket yaklaşık aynı dönemlerde ve birbirine yakın coğrafyalarda
gelişmiştir. Ancak Haydariliği doğrudan Cemaleddin-i Savi’nin kurduğu
Kalenderi tarikatından doğmuş bir kol olarak göstermek tarihsel açıdan isabetli
değildir. Kutbüddin Haydar ile Cemaleddin-i Savi ayrı şahsiyetlerdi. Benzer
yaşam biçimleri nedeniyle sonraki kaynaklarda aynı geniş Kalenderi dervişlik
dünyasının temsilcileri olarak değerlendirilmişlerdir.
Haydarilik zamanla İran’dan Orta Asya’ya, Hindistan’a ve
Anadolu’ya kadar yayıldı. Anadolu Selçukluları döneminde de Haydari
dervişlerinin varlığını görüyoruz. Konya’da faaliyet gösteren Hacı Mübarek
Haydar gibi şahsiyetlerin Mevlana’nın çevresiyle ilişkileri, dönemin farklı
tasavvuf topluluklarının birbirlerinden tamamen kopuk olmadığını gösteriyor.
Haydariliğin Anadolu’nun inanç tarihi bakımından dikkat
çekici bir başka bağlantısı ise Tapduk Emre’dir. Tapduk Emre, bazı tarih
araştırmalarında Babai-Haydari çevresiyle ilişkilendirilir. Tapduk Emre
üzerinden öğrencisi Yunus Emre de bazı çevrelerce Haydarilikle
ilişkilendirilir.
Ancak burada yine dikkatli olmalıyız. Bu şahsiyetlerin
birbirlerini tanımış olmaları veya aynı manevi çevreyle ilişkilendirilmeleri,
aralarında eksiksiz biçimde belgelenmiş bir tarikat silsilesi bulunduğunu
göstermez. Yunus Emre’yi kesin biçimde Haydari olarak tanımlamak yerine, onun
yetiştiği Anadolu tasavvuf ortamında Babai, Kalenderi ve Haydari etkilerinin
bulunduğunu söylemek daha isabetlidir.
Haydariliğin sonraki tarihindeki en önemli gelişmelerden
biri, Anadolu’daki bağımsız Haydari topluluklarının zamanla başka derviş
çevreleriyle bütünleşmesidir. Özellikle Rum abdalları ve Bektaşilik geleneği
içinde Haydariliğin bazı izleri yaşamaya devam etti.
Not: Burada bir isim benzerliğini de açıklamak
gerekiyor. Kızılbaş kimliğinin oluşumunda önemli rol oynayan Safevi Şeyh
Haydar ile Haydariliğin kurucusu Kutbüddin Haydar aynı kişi değildir.
Aralarında yaklaşık iki buçuk yüzyıl vardır.
Peki,
bütün bunların Aleviliğin oluşumuyla ilgisi nedir?
Haydarilik, doğrudan Kızılbaşlığa veya bugünkü Aleviliğe
dönüşmüş bir tarikat değildir. Fakat Anadolu’da daha sonra Alevi-Bektaşi
kültürünün oluşumuna katılan dervişlik çevreleri üzerinde etkileri bulunan
geleneklerden biridir.
Bu üç hareketi birlikte değerlendirdiğimizde ilginç bir
tablo ortaya çıkıyor. Melamiler dindarlığın gösterişe dönüşmesine karşı
çıkıyor, Kalenderiler dünyevi değerlere ve toplumsal alışkanlıklara meydan
okuyabiliyor, Haydariler ise bu dünyadan uzaklaşma düşüncesini belirgin
kıyafetler, semboller ve bedensel disiplin uygulamalarıyla yaşıyorlardı.
Hepsi aynı şey değildi. Aynı inançları paylaşmıyor, aynı
biçimde örgütlenmiyor ve aynı tarihsel yolu izlemiyorlardı. Ancak bu
hareketlerin ortaya çıktığı tasavvuf dünyası, 13. yüzyılda Anadolu’ya gelen
dervişlerin düşünsel ve kültürel arka planını anlamamıza yardımcı oluyor.
Dolayısıyla Aleviliğin tarihini araştırırken yalnızca
Safevilere, yalnızca Vefailere veya yalnızca eski Türk inançlarına bakmak
yetmiyor. Anadolu’nun bu farklı dervişlik gelenekleri arasındaki ilişkileri de
hesaba katmak gerekiyor. Melamiliğin katkısı daha çok genel düşünsel ortam
düzeyinde görünürken, Kalenderi ve Haydari çevrelerinin sonraki Bektaşilik ve
abdal gelenekleriyle bağlantılarını daha somut olarak izleyebiliyoruz.
Şimdi bu dünyanın bir başka önemli kaynağına, Horasan’ın
biraz daha batısına, 11. yüzyıl Irak’ına uzanalım. Çünkü Aleviliğin bazı önemli
ocaklarının tarihsel köklerini araştırdığımızda karşımıza bu kez Ebu’l-Vefa
el-Bağdadi ve Vefailik çıkıyor.
Hikaye
Irak’a Uzanıyor: Ebu’l-Vefa ve Vefailik
Yaklaşık 1026’da doğan ve 1107’de ölen Ebu’l-Vefa el-Bağdadi,
Irak’ta yaşamış bir mutasavvıftır. Bazı kaynaklar onun Kürt asıllı olduğunu
belirtir; “Tacü’l-Arifin” (ariflerin tacı) lakabıyla da anılır. Onun çevresinde
gelişen tasavvuf geleneği daha sonra Vefaiyye adıyla anıldı.
Ebu’l-Vefa el-Bağdadi, fıkıh ve ilme verdiği önemle bilinen,
harama ve şüpheli kazanca karşı son derece katı bir zühd anlayışına sahip,
yöneticiler karşısında dahi vakur ve tavizsiz duruşuyla tanınan saygın bir
tasavvuf önderidir. Takipçilerine şekilsel ibadetlerin ötesinde derin bir içsel
disiplin öğütleyen Ebu’l-Vefa; müridlerinin nefislerini daima kusurlu, halkı
ise mazur görmelerini, insanların ayıplarıyla uğraşmak yerine kendi kusurlarını
gidermeye çalışmalarını ve dünyevi hırslardan uzak durmalarını nasihat etmiştir
(bu görüşlerinde Melamilikten izler vardır). Tasavvufun şeriat ve Sünnet
sınırları içinde yaşanması gerektiğini savunan bu öğretide, dervişlerin
kavgalardan uzak durması, dostluk ilişkilerinde özenli olması ve kerametlerini
bile gizlemesi esas alınmıştır.
Ebu’l-Vefa’nın dini konumu, bugünkü mezhep kategorilerine
kolayca sığmaz. Yaşadığı dönemde Irak’taki tasavvuf çevreleri genellikle Sünni
fıkıh mezheplerinden biriyle ilişkili görünürdü. Ama Vefai silsilesi, pek çok
tasavvuf silsilesi gibi Cüneyd-i Bağdadi ve Maruf-i Kerhi
üzerinden İmam Ali Rıza’ya ve Hz. Ali’ye bağlanıyordu; Ehl-i Beyt
sevgisi de bu çevrelerde güçlüydü. Bu tür silsilelerin tarihsel gerçeklikten
çok manevi bir aidiyeti ifade ettiğini unutmamak gerekir. Ama yine de bize şunu
söyler: Ebu’l-Vefa’nın dünyasında Ehl-i Beyt’e bağlılık ile Sünni bir çerçevede
yaşamak birbirini dışlamıyordu.
Ebu’l-Vefa’nın yetiştiği coğrafyayı da hatırlamak gerekir.
11. yüzyıl Irak’ı, Bağdat’ın ve Vasıt’ın çevresi, İslam dünyasının en hareketli
düşünce havzalarından biriydi. Ehl-i Beyt’e aşırı anlamlar yükleyen akımlar,
bir asır önce bölgeyi sarsmış olan Karmati hareketi, zahir-batın ayrımına
dayanan yorum gelenekleri ve Hallac-ı Mansur’un idamıyla sonuçlanan tartışmalar
aynı yüzyılların mirasıydı.
Burada anlattığım şey bir soy zinciri değil, bir ortamdır. “Vefailik
şu akımların sentezidir” demek için elimizde kanıt yok; zaten bu makale
boyunca bu tür kestirme zincirleri eleştiriyorum. Ama Ebu’l-Vefa’nın
dünyasının, mezhep sınırlarının keskinleşmediği, batıni yorumun yabancı
olmadığı bir dünya olduğunu bilmek, Vefai geleneğinin Anadolu’da neden bu kadar
esnek biçimler alabildiğini anlamayı kolaylaştırır.
Yine de açıkça söylemek gerekir: Ebu’l-Vefa Aleviliğin
kurucusu değildir. Vefailik de Alevilik değildir. 11. yüzyıl Irak’ındaki
Vefai çevresini bugünkü Alevilikle özdeşleştirmek mümkün değildir. Ancak işler
Anadolu’ya gelince ilginçleşiyor.
Osmanlı ve Alevi tarihi üzerine çalışan tarihçi Ayfer
Karakaya-Stump’ın Alevi dede ailelerinin özel arşivlerinden çıkan
icazetnameler, şecereler ve başka belgeler üzerinde yaptığı çalışmalar,
özellikle Doğu ve İç Anadolu’daki bazı önemli Alevi ocaklarının tarihsel
olarak Vefai derviş ağlarıyla bağlantılı olduğunu göstermektedir. Dede
Garkın, Ağuiçen ve Şah İbrahim Veli gibi ocaklar bu bağlamda
anılır. Üstelik bu bağlantı yalnızca menkıbelere dayanmıyor; elimizde artık
belgeler de bulunuyor.
Bu bulgu önemli bir yön değişikliği anlamına geliyor.
Karakaya-Stump, Anadolu halk İslam’ının soy kütüğünü araştırırken dikkatin
yalnız İslam öncesi Orta Asya’ya değil, Orta Çağ Orta Doğu’sunun oldukça
hareketli tasavvuf dünyasına çevrilmesi gerektiğini savunur. Aleviliğin bazı
önemli tarihsel damarları Orta Asya bozkırlarından değil, Irak ve daha geniş
Orta Doğu’daki tasavvuf çevrelerinden Anadolu’ya gelmiştir.
Ama bu bulguyu da abartmamak gerekiyor. Her Alevi ocağı
Vefai kökenli değildir; bazı ocakların belgeleri Erdebil’deki Safevi merkezine,
bazıları başka derviş çevrelerine işaret eder. Ebu’l-Vefa’yı “Aleviliğin tek ve
asıl kurucusu” ilan etmek, onu uzun süre görmezden gelmek kadar yanlış olur.
Onun yeri, Aleviliği oluşturan köklerden belgelenmesi en güçlü olanlarından
biri olmasıdır.
Vefailik
Anadolu’ya Nasıl Geldi?
Vefai geleneğinin Anadolu’daki önemli isimlerinden biri Dede
Garkındır. Onun çevresinde yetişen en önemli şahsiyetlerden biri ise Baba
İlyastır. Baba İlyas’ın torunu Elvan Çelebi’nin 14. yüzyılda yazdığı
Menakıbü’l-Kudsiyye, bu ilişkiyi anlatan en önemli kaynaklardan biridir.
Kabaca şöyle bir tarihsel hat ortaya çıkıyor: Ebu’l-Vefa
→ Vefai derviş ağları → Dede Garkın → Baba İlyas → Babai çevreleri
Bu zincirin önemli olmasının nedeni, Dede Garkın ve bazı
Vefai bağlantılı ailelerin izlerinin daha sonraki Alevi ocak dünyasında da
görülebilmesidir. TDV İslam Ansiklopedisi de Bektaşiliğin oluşumunu anlatırken
Babai hareketi ile Vefailiği birbirine bağlayan bu tarihsel arka plana dikkat
çekmektedir.
Fakat yine aynı uyarıyı yapmak gerekiyor. Baba İlyas bir
Alevi dedesi değildi. Babailer de bugünkü anlamıyla Alevi değildi. Onlar
daha sonra Aleviliği meydana getirecek dini ve toplumsal dünyanın önemli
öncülleriydi.
Burada bir tarihsel itirazı da göz ardı etmemek gerekiyor.
Bazı araştırmacılar, Baba İlyas ve çevresinin Vefailiğe bağlanmasının, 15.
yüzyılda Aşıkpaşazade ve damadı Seyyid Velayet tarafından oluşturulan veya
güçlendirilen bir aile ve tarikat silsilesine dayandığını ileri sürüyor. Çünkü Aşıkpaşazade'nin
ataları olan Aşık Paşa'nın Garibname'sinde ve Elvan Çelebi'nin Menakıbü'l-Kudsiyye'sinde
Vefailik adı açıkça belirtilmiyor. Peki, böyle önemli bir bağlılık neden
ailenin daha eski metinlerinde yer almıyor? Bu sessizlik tek başına Vefailik
bağlantısını çürütmez; ancak sonraki silsilelerin aileye manevi itibar
kazandırmak amacıyla yeniden düzenlenmiş olabileceği ihtimalini gündeme
getirir. Buna karşılık bazı Alevi ocaklarının arşivlerinde bulunan belgeler de
Vefai bağlantısını destekleyen araştırmalara dayanak oluşturuyor. Dolayısıyla
bu ilişkiyi bütünüyle uydurma saymak da, bütün halkaları kesin biçimde
kanıtlanmış bir soy zinciri olarak görmek de doğru olmaz.
13.
Yüzyıl Anadolu’sunu Bugünün Mezhepleriyle Anlamaya Çalışmayın
Bugün din söz konusu olduğunda insanları net kategorilere
ayırmaya alışığız: Sünni, Şii, Alevi, Caferi… On üçüncü yüzyıl Anadolu’su ise
böyle değildi. Dervişler dolaşıyor, şeyhler farklı topluluklarla ilişki
kuruyor, tarikatların sınırları değişiyor, çeşitli inanç ve ritüeller birbirine
karışıyordu. Vefailer, Kalenderiler, Haydariler, abdallar, Türkmen babaları ve
başka birçok tasavvuf çevresi vardı.
Osmanlı tarihçisi Cemal Kafadar bu ortamı açıklamak için
ilginç bir kavram kullanır: Metadoksi. Yani insanların henüz kendilerini
katı Sünni veya Şii sınırları içinde tanımlamak zorunda olmadığı, bu ayrımlara
kayıtsız kalabildiği veya farklı geleneklerden unsurları aynı anda
taşıyabildiği bir dünya. Özellikle sınır bölgelerinde ve derviş çevrelerinde,
daha sonra kesinleşecek mezhebi sınırlar bugünkü kadar belirgin değildi.
Bu dünyanın bir başka önemli bileşeni de fütüvvet
(yiğitlik, cömertlik) ve ahilik geleneğiydi. Kentlerde esnaf ve
zanaatkarları örgütleyen, Hz. Ali’yi fütüvvetin piri kabul eden, kardeşlik,
cömertlik ve ahlak kuralları etrafında kurulan bu gelenek, ileride Alevilikte
göreceğimiz yol kardeşliği (musahiplik) ve erkan anlayışıyla dikkat çekici
benzerlikler taşır. Araştırmacılar musahiplik kurumunun fütüvvet geleneğindeki “ahiret
kardeşliği” ile ilişkisine sık sık dikkat çekmiştir.
Bu nedenle 13. yüzyıldaki bir dervişin inançlarını bugünkü
mezhep cetveline sokmaya çalışırsanız büyük olasılıkla hata yaparsınız.
Selçuklu
Anadolu’sunun Tasavvuf Haritası
Buraya kadar Vefaiyye, Kalenderiyye ve Haydariyye’yi tek tek
anlattım. Ama bu akımları kendi çağdaşlarından yalıtarak okumak yanıltıcı olur.
13. yüzyıl Anadolu’su kalabalık bir tasavvuf coğrafyasıydı. Aleviliğin köken
damarı bu kalabalığın içinde belirli ve oldukça dar bir yer tutuyordu; o yeri
görmeden ne bu damarın özgüllüğü ne de ona sonradan atfedilen köken
iddialarının zayıflığı anlaşılabilir.
İşe bir kavram düzeltmesiyle başlamak gerekiyor. Bugün “tarikat”
dediğimizde aklımıza gelen şey (yazılı bir silsile, sabit bir erkan, standart
bir ayin, merkezi bir asitane ve ona bağlı halife ağı) Selçuklu Anadolu’sunda
henüz yoktu. O çağda var olan şey tek tek şeyhler, onların etrafında toplanmış
gevşek derviş çevreleri, köy ve kasabalara dağılmış zaviyeler ve yollarda
dolaşan derviş gruplarıydı. Kurumsallaşma hemen her örnekte Selçuklu’dan
sonraya, Beylikler ve erken Osmanlı dönemine düşer.
Bunun en net kanıtı Mevleviliktir. Mevlana hayattayken bir
tarikat kurmadı; ders verdiği medrese küçük bir tekke niteliğindeydi.
Tarikatlaşma Hüsameddin Çelebi (ö. 1284) ile başladı, Sultan Veled’in irşad
makamına geçmesiyle (1292) gelişti, asıl kurumsallaşma oğlu Ulu Arif Çelebi
döneminde oldu; ayin, erkan ve kıyafet bakımından süreç ancak 14. yüzyılın ilk
yarısında tamamlandı. Yani Mevlevilik, Anadolu Selçuklu Devleti fiilen sona
erdikten sonra bir tarikat haline geldi. Aynı şey, daha da belirgin biçimde,
Bektaşilik için de geçerlidir: Hacı Bektaş bir tarikat kurmadı, Bektaşilik bir
tarikat olarak Balım Sultan’la (ö. 1516) kurumsallaştı.
Bu tespit, biraz önce anlattığım metadoksi yaklaşımını
doğrudan destekler. Ortodoksi ile heterodoksiyi birbirinden ayıran şey büyük
ölçüde kurumlardır: medrese, fetva, icazet, silsile, asitane. 13. yüzyıl
Anadolu’sunda bu kurumların hiçbiri inanç alanını baştan sona kaplayacak güçte
değildi. Dolayısıyla o dönemde bir dervişi “sapkın” ya da “sahih” diye ayırmaya
yarayacak sabit bir ölçü de yoktu. Ayrışma sonradan, devletler güçlendikçe ve
kurumlar oturdukça keskinleşti.
Bu kaydı düştükten sonra haritaya bakabiliriz. Selçuklu
Anadolu’sunda üç ayrı tasavvufi sosyoloji iç içe yaşıyordu.
Birincisi: şehirli, medrese kökenli, yönetimle uyumlu
çevre. Bu çevrenin dili ağırlıkla Farsça ve Arapçaydı, mensupları kitap
yazıyordu, saraya yakın duruyordu ve fıkıhla barışıktı. Şehabeddin
es-Sühreverdi 1221’de halifenin menşurunu I. Alaeddin Keykubad’a getirmek üzere
Anadolu’ya geldi; bu yolculukta Malatya’da Necmeddin-i Daye ile, Konya’da
Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled ile görüştü. Moğol istilasından kaçan
Necmeddin-i Daye, Kübrevi geleneğinden gelerek Anadolu’ya sığındı ve Mirsadü’l-ibad’ı
Keykubad’a ithaf etti. İbnü’l-Arabi Konya’ya uğradı; üvey oğlu ve asıl
yorumcusu Sadreddin Konevi ile birlikte vahdet-i vücud düşüncesini
Anadolu’ya taşıyan Ekberi çevreyi oluşturdu. Evhadüddin-i Kirmani (ö. 1238)
Bağdat’ta Şafii fıkhı okumuş, Sühreverdiyye şeyhi Rükneddin-i Sücasi’ye
bağlanmış ve 1204 dolayında Anadolu’ya gelerek esas olarak Kayseri’de
yaşamıştı; Gıyaseddin Keyhusrev’le ilişkileri iyiydi.
İkincisi: fütüvvet ve Ahilik. Halife Nasır-Lidinillah’ın
yeniden örgütlediği fütüvvet teşkilatı Anadolu’ya 13. yüzyıl başında girdi; bu
girişte Selçuklu’nun Bağdat elçisi, Sadreddin Konevi’nin babası Mecdüddin İshak’ın
rolü vardı. Ahi Evran (Şeyh Nasirüddin Mahmud) bu çizginin Anadolu’daki simge
ismidir. Ahilik bir tarikat değildi; esnaf örgütlenmesiyle tasavvufi erkanın
birleştiği melez bir yapıydı ve tam da bu melezliği yüzünden iki dünya arasında
köprü işlevi gördü. Aleviliğin erkan dünyasıyla bağı ciddiye alınmayı hak eder:
ikrar verme, yola girme, yol kardeşliği, düşkünlük gibi kurumların dili bu iki
gelenekte şaşırtıcı ölçüde benzeşir ve Ahilik ile Bektaşilik arasındaki
geçişkenlik Osmanlı döneminde belgelidir.
Üçüncüsü: göçebe, kırsal, kitap-dışı damar. Yazının
asıl konusu olan damar budur. Vefaiyye, Irak’tan Dede Garkın ve Baba İlyas-ı
Horasani eliyle Anadolu kırsalına yayıldı ve 1240 Babailer isyanının örgütsel
zeminini kurdu. Kalenderiler ve onlarla aynı dünyayı paylaşan Haydariler
yollarda dolaşıyor, şeriatın zahiri kurallarını açıkça reddediyor, Barak Baba
gibi figürlerle hem halkın hem devletin dikkatini çekiyordu. Bu çevrenin dili
Türkçeydi, yazısı yoktu ya da çok azdı, iktidardan uzaktı ve göçebe aşiret
yapısının içine yerleşmişti.
Aleviliğin köken damarı bu üçüncü kümededir. Üstelik bu küme
içinde de belirli bir hat üzerindedir: belgeli olan bağ, Elvan Çelebi’nin aktardığı
aile ilişkileri ve sonraki belgeler üzerinden kurulan Vefailik bağlantısıdır. Birinci
kümeyle (Mevlevilikle, Sühreverdiyye ile, Ekberi çevreyle) aynı yüzyılı ve aynı
coğrafyayı paylaşmak dışında ortak bir şey yoktur. Aynı toprakta yaşamak, aynı
kökten gelmek demek değildir.
Bir sınama: Rifailer. Bu ayrımın neden önemli
olduğunu somut bir örnekle göstermek isterim. Rifailiğin Anadolu’da 13. yüzyıl
ortasından itibaren bulunduğunu biliyoruz: Amasya Taşova’daki Rifai zaviyesinin
vakfiyesi Ramazan 655 (Eylül 1257) tarihlidir, Eflaki Mevlana’nın sağlığında
Konya’da Rifailer bulunduğunu kaydeder ve Develi’de 1295-96 tarihli bir Rifai
şeyhine ait mezar taşı vardır. Rifailerin cezbeli, bedensel, kendinden geçmeye
dayalı zikir biçimiyle Kalenderi ve Haydari uygulamaları arasında gözle görülür
benzerlikler de vardır. Buradan “Alevilik Rifailikten doğdu” sonucunu çıkarmak
kolay görünür. Ama yazı boyunca uyguladığım ölçüt burada da aynı cevabı verir:
elimizde temas imkanı ve benzerlik vardır; kimin, ne zaman, nereden nereye
taşıdığını gösteren bir metin, kişi, kurum ya da topluluk yoktur. Aynı yüzyılda
aynı yollarda yürümüş iki cezbeli derviş geleneği, birbirinden etkilenmiş
olabilir, ama biri ötekinin kökeni değildir.
Henüz ortada olmayanlar. Haritanın en öğretici kısmı,
belki de Selçuklu Anadolu’sunda bulunmayan tarikatların listesidir. Çünkü
Aleviliğin kökeni olarak öne sürülen akımların önemli bir bölümü, Alevi
topluluklarının Anadolu’da teşekkül ettiği dönemde henüz kurulmamıştı bile:
•
Kadiriyye Anadolu’ya 15. yüzyılda girdi;
Eşrefoğlu Rumi’nin (ö. 1469-70) İznik’te kurduğu tekke, Osmanlı topraklarındaki
ilk Kadiri dergahıdır.
•
Halvetiyye 14. yüzyılın sonu ile 15.
yüzyılda yayıldı.
•
Zeyniyye ve Nakşibendiyye 15.
yüzyılda geldi.
•
Bayramiyye 15. yüzyılda, Hacı Bayram-ı
Veli (ö. 1430) ile kuruldu.
•
Kübreviyye, Necmeddin-i Daye’nin tekil
varlığı dışında Anadolu’ya hiç yerleşmedi.
•
Safeviyye, Şeyh Safiyyüddin Erdebili’nin
(ö. 1334) ardından biçimlendi; Anadolu üzerindeki asıl etkisi 15. ve 16.
yüzyıllarda görüldü.
Bu liste bize önemli bir şeyi gösteriyor: Aleviliğin
oluşumunda etkili olan bütün dini ve tasavvufi hareketler aynı dönemde ortaya
çıkmadı. Bazıları Anadolu’daki ilk dervişlik çevrelerinin şekillenmesinde rol
oynarken bazıları daha sonraki yüzyıllarda bu çevrelerle buluşarak yeni
inançların, kurumların ve kimliklerin gelişmesine katkıda bulundu. Safeviyye
bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Anadolu’daki Vefai, Babai ve diğer
dervişlik gelenekleri Safeviyye’den önce de vardı. Ancak 15. ve 16. yüzyıllarda
Safevi şeyhlerinin Anadolu’daki topluluklarla kurduğu ilişkiler, Kızılbaş
kimliğinin oluşumunda belirleyici rol oynadı. Dolayısıyla Safevileri Aleviliğin
tek kökeni olarak göstermek ne kadar yanlışsa, sonradan ortaya çıktıkları
gerekçesiyle Aleviliğin oluşum tarihinin dışında bırakmak da o kadar yanlış
olur. Çünkü bu makalenin başından beri savunduğum gibi, Alevilik tek bir
kaynaktan doğmuş değil, farklı dönemlerde ortaya çıkan tarihsel katmanların
birbirleriyle etkileşmesi sonucunda oluşmuştur. Bir ağacın yalnızca ilk
köklerine bakarak bugün nasıl bir ağaç olduğunu açıklayamayız; onu büyüten,
değiştiren ve biçimlendiren sonraki gelişmeleri de hesaba katmamız gerekir. Safeviler
bir köken değil, en belirleyici katmandır; aradaki farkı III. Bölümde
göreceğiz. Ama Safevileri yerli yerinde anlatmak için henüz erken. Önce bu
haritanın üçüncü kümesinde olup biteni, yani Anadolu kırsalında birikmiş olan
gerilimin 1240'ta nasıl patladığını görmek gerekiyor.
Babailer
ve 1239-1240 Ayaklanması
Babaileri yalnızca 1240 yılında Anadolu Selçuklu Devleti’ne
karşı ayaklanan Türkmenler olarak tanımlamak eksik olur. Çünkü bu hareketin
arkasında, isyandan önce oluşmuş güçlü bir dini ve toplumsal bağlılık vardı.
Hareketin manevi önderi Baba İlyas, Amasya çevresinde faaliyet gösteren
ve daha önce anlattığım Vefailik geleneğiyle ilişkili bir Türkmen şeyhiydi.
Onun etrafında toplanan insanlar Baba İlyas’ı yalnızca kendilerine dini öğütler
veren bir kişi olarak görmüyor, olağanüstü manevi güçlere sahip bir veli olarak
da kabul ediyorlardı. Torunlarından Elvan Çelebi’nin 14. yüzyılda
yazdığı Menakıbü’l-Kudsiyye, Baba İlyas ve çevresine atfedilen kerametleri ve
manevi üstünlüğü anlatır. Elbette bu menkıbeleri tarihsel gerçekler olarak
kabul edemeyiz. Ama insanların Baba İlyas’a neden bu kadar güçlü bir bağlılık
duyduğunu anlamamıza yardımcı olurlar. Üstelik bu bağlılık yalnızca dini
değildi. Göçebe ve yarı göçebe Türkmen toplulukları için baba ve dervişler,
manevi rehberliğin yanında toplumsal dayanışmanın ve birlikte hareket etmenin
de merkezinde bulunabiliyordu. Devletin otoritesinin sınırlı kaldığı bölgelerde
böyle bir şeyhin sözü, bazen devlet yöneticilerinin sözünden daha etkili
olabiliyordu.
Babai hareketinin Vefailikle bağlantısı da bu nedenle
önemlidir. Baba İlyas’ın Dede Garkın üzerinden bağlandığı Vefai derviş
ağı, ona yalnızca manevi bir silsile değil, farklı Türkmen topluluklarıyla
ilişki kurabileceği bir çevre de sağlıyordu. Burada dini karizmanın nasıl
siyasal güce dönüşebildiğini görüyoruz. Baba İlyas’a duyulan manevi bağlılık,
ekonomik sıkıntılar, yönetime duyulan hoşnutsuzluk ve toplumsal gerilimlerle
birleştiğinde büyük bir ayaklanmayı harekete geçirebilecek güce ulaştı. Ancak
Babailiği başından itibaren isyan amacıyla kurulmuş bir tarikat olarak düşünmemek
gerekir. Nitekim tarihçi Ahmet Yaşar Ocak, 1240’taki Babai İsyanı ile isyandan
sonra varlığını sürdüren Babai dini-tasavvufi hareketinin birbirinden ayrılması
gerektiğini vurgular. İsyan bastırılıp Baba İlyas öldürüldükten sonra onun
düşünsel ve manevi mirası ortadan kalkmadı. Oğlu Muhlis Paşa, diğer
halifeleri ve sonraki derviş çevreleri aracılığıyla yaşamaya devam etti;
Anadolu abdallarının ve Bektaşiliğin oluşumunu etkileyen tarihsel damarlardan
biri haline geldi. Böylece askeri bakımdan başarısız olmuş bir isyanın
arkasındaki dini ve toplumsal ilişkiler, Anadolu’nun inanç tarihinde
yüzyıllarca yaşayacak bir miras bıraktı.
1239-1240 yıllarındaki Babai ayaklanması Anadolu tarihinin
önemli dönüm noktalarından biridir. Anadolu Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin
Keyhüsrev döneminde başlayan hareket, kısa sürede büyük bir toplumsal
ayaklanmaya dönüştü. Baba İlyas ve halifesi Baba İshak çevresindeki
Türkmen toplulukları bu hareketin merkezindeydi.
Ama Babai hareketini yalnızca dini bir isyan olarak
değerlendirmek doğru değildir. Anadolu’daki hızlı sosyal değişim, göçebe
topluluklarla merkezi yönetim arasındaki sorunlar, vergi yükü, ekonomik ve
siyasi gerilimler de bu hareketin arkasındadır. Ahmet Yaşar Ocak’ın bu
ayaklanma üzerine yazdığı Babailer İsyanı, olayın hem dini hem toplumsal
boyutlarını bir arada ele alan temel çalışmadır.
Hacı
Bektaş Veli Sahneye Çıkıyor
Hacı Bektaş Veli de aynı 13. yüzyıl dünyasının insanıdır.
Elvan Çelebi onu Baba İlyas’ın müritleri arasında sayar. Bugünkü Aleviler
açısından en önemli erenlerden biridir ve Hacı Bektaş dergahı yüzyıllar boyunca
Alevi-Bektaşi dünyasının en önemli merkezlerinden biri olmuştur.
Ancak burada da tarih ile sonraki hafızayı birbirinden
ayırmak gerekiyor. Hacı Bektaş Veli bugünkü Bektaşiliği kurmadı. Bektaşi
tarikatının bildiğimiz biçimde kurumsallaşması daha sonraki yüzyıllarda
gerçekleşmiştir. Kaynaklar Bektaşiliğin 13. yüzyıl Anadolu’sundaki Babai,
Kalenderi ve abdal çevreleri içinde şekillenmeye başladığını, fakat asıl
kurumsallaşmasının 16. yüzyılda olduğunu gösteriyor.
Hacı Bektaş’ın tarihsel kişiliğinin üzerine zaman içinde
büyük bir menkıbe dünyası da inşa edilmiştir. 15. yüzyılda yazıya geçirilen
Vilayetname, onu Horasan’dan Anadolu’ya Ahmet Yesevi’nin gönderdiği bir veli
olarak anlatır. Ahmet Yesevi’nin Alevi-Bektaşi hafızasında “Pir-i Türkistan”
olarak anılması bu anlatıya dayanır. Ancak Yesevi ile Hacı Bektaş arasındaki bu
bağın tarihsel bir öğretmen-öğrenci ilişkisinden çok, sonradan kurulan bir
menkıbevi silsile olduğu genel olarak kabul edilir. Menkıbe tarihsel olarak
doğru olmasa da hafıza açısından çok şey söyler; buna IV. Bölümde
döneceğim.
Not: Yeseviliğin Anadolu’ya doğrudan gelip
Bektaşiliğin kaynağını oluşturduğu tezi, büyük ölçüde Fuat Köprülü’nün
çalışmalarıyla yerleşmiştir. Ne var ki bu tez bugün önemli ölçüde aşılmış
durumdadır. Ahmet Yaşar Ocak’ın Anadolu kaynakları üzerine çalışmaları ve Devin
DeWeese’in Orta Asya kaynakları üzerine araştırmaları, Bektaşilik ile Yesevilik
arasındaki silsilenin 15. ve 16. yüzyıllarda geriye dönük biçimde kurulduğunu
göstermektedir. Belgeli olan bağ Yeseviyye değil Vefaiyye bağıdır; onu Elvan
Çelebi’nin menakıbnamesi, Aşıkpaşazade’nin kaydı ve ocak arşivlerindeki
icazetnameler birlikte taşır (bu bağa yönelik itirazı aşağıda ayrıca
tartışacağım). Burada yine aynı dört soru işe yarar: Yeseviliği Anadolu’ya kim
taşıdı, ne zaman taşıdı, hangi yolla taşıdı ve bunu gösteren bir metin, kişi ya
da kurum var mı? Yeseviyye iddiası bu sorulara net bir cevap veremezken,
Vefaiyye bağı dördüne de verir.
Hacı Bektaş’a atfedilen Makalat, “dört kapı kırk makam”
öğretisini içeren en önemli metindir. Aslı Arapça olduğu kabul edilen bu eser,
15. yüzyılda yapılan Türkçe çevirisiyle yaygınlaşmıştır.
Dolayısıyla yine aynı sonuç çıkıyor: Hacı Bektaş Aleviliğin
başlangıç noktası değil, Aleviliğin oluşumundaki en büyük tarihsel ve
sembolik kavşaklardan biridir. Önemli bir not daha eklemek gerekir: Hacı
Bektaş’ı “Serçeşme” yani ana kaynak olarak gören anlayış özellikle Bektaşi
çevrelerinde ve bu çevreyle yakın ilişkideki ocaklarda güçlüdür. Doğu Anadolu’daki
pek çok Kızılbaş ocağında ise Hacı Bektaş saygın bir eren olmakla birlikte,
ocağın bağlı olduğu merkez değildir.
Anadolu’nun
Diğer Dervişleri: Sarı Saltuk’tan Yunus Emre’ye
13. yüzyıl Anadolu’sunun dervişlik dünyası yalnızca Baba
İlyas ve Hacı Bektaş Veli’den ibaret değildi. Aynı dönemde Anadolu’nun farklı
bölgelerinde faaliyet gösteren, Türkmen toplulukları arasında dolaşan ve bazen
Balkanlar’a kadar uzanan başka dervişler de vardı. Bunların arasında Sarı
Saltuk, Barak Baba, Tapduk Emre ve Yunus Emre
özellikle dikkat çekiyor. Bugün bu isimleri çoğu zaman birbirinden bağımsız
tarihsel şahsiyetler olarak tanıyoruz. Oysa aralarında, dönemin tasavvuf
çevrelerini anlamamıza yardımcı olan manevi ve kültürel bağlantılar bulunuyor.
Sarı Saltuk, 13. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu’dan
Balkanlar’a uzanan dervişlik geleneğinin en önemli temsilcilerinden biridir.
Özellikle Dobruca ve çevresindeki faaliyetleriyle tanınır. Hayatı hakkında
kesin bilgilerimiz sınırlıdır; sonraki yüzyıllarda derlenen Saltukname
adlı eser onu olağanüstü güçlere sahip, farklı dinlerden insanlarla karşılaşan
ve İslam’ı yayan bir gazi-derviş olarak anlatır. Sarı Saltuk’un Kalenderi ve
Haydari çevreleriyle ilişkisi üzerinde duran araştırmalar vardır. Ancak
menkıbelerde anlatılan hayatıyla tarihsel kişiliğini birbirinden ayırmak
gerekir. Onun önemi, Anadolu’daki gezgin dervişlik geleneğinin Balkanlar’a
taşınmasında ve daha sonra Bektaşiler tarafından da sahiplenilen ortak bir
erenler hafızasının oluşmasındadır.
Bu çevreyle ilişkilendirilen bir başka ilginç şahsiyet Barak
Baba’dır. 13. yüzyılın sonları ile 14. yüzyılın başlarında yaşayan Barak Baba,
alışılmadık görünüşü ve davranışlarıyla tanınan bir Türkmen dervişiydi.
Kalenderi-Haydari geleneğiyle ilişkili olduğu kabul edilir. Onun adı, Yunus
Emre’nin mürşidi Tapduk Emre ile birlikte de karşımıza çıkar. Nitekim Yunus
Emre bir şiirinde “Yunus’a Tapdug u Saltug u Barak’tandur nasib” diyerek bu üç
ismi birlikte anar. Bu ifade, aralarında bir manevi ilişki bulunduğunu
düşündürür. Ancak buradan Sarı Saltuk’un Barak Baba’yı, Barak Baba’nın Tapduk
Emre’yi, onun da Yunus Emre’yi yetiştirdiği şeklinde kesintisiz ve belgelenmiş
bir tarikat silsilesi çıkarmak doğru olmaz. Tapduk Emre’nin Babai-Haydari
çevreleriyle ilişkili olabileceği yönündeki görüşler de bu tarihsel ortam
içinde değerlendirilmelidir.
Burada Yunus Emre’nin yeri ayrıca önemlidir. Bugün onu daha
çok sevgi, hoşgörü, insanın değeri ve Allah aşkı üzerine söylediği şiirlerle
tanıyoruz. Oysa Yunus Emre, 13. ve 14. yüzyılların Anadolu’sunda şekillenen bu
hareketli dervişlik dünyasının içinde yetişmişti. Şiirlerinde kullandığı
Türkçe, insanın manevi olgunlaşmasına verdiği önem ve dinin dış görünüşünden
çok iç anlamına yönelen yaklaşımı, dönemin tasavvuf anlayışlarıyla ortak
özellikler taşır. Fakat onu doğrudan Kalenderi, Haydari veya bugünkü anlamıyla
Alevi olarak tanımlamak doğru değildir. Yunus Emre’nin burada anlatılan tarih
açısından önemi, daha sonra Alevi-Bektaşi kültüründe de güçlü biçimde yaşayacak
olan Türkçe tasavvuf şiirinin ve ortak erenler dünyasının erken
temsilcilerinden biri olmasıdır. Sarı Saltuk’tan Barak Baba’ya, Tapduk Emre’den
Yunus Emre’ye uzanan bu ilişkiler bize bir kez daha aynı şeyi hatırlatıyor:
Anadolu’nun inanç tarihi birbirinden kesin sınırlarla ayrılmış tarikatların
değil, sürekli etkileşim halindeki dervişlerin, toplulukların ve geleneklerin
tarihidir.
Aynı
Yüzyıl, İki Ayrı Dünya
Hacı Bektaş’ın Anadolu’da bulunduğu yıllarda, Konya’da bir
başka büyük isim yaşıyordu: Mevlana Celaleddin Rumi. İki adam aynı
yüzyılda, birbirine birkaç günlük mesafede yaşadılar. Ama temsil ettikleri
dünyalar oldukça farklıydı ve sonraki yüzyıllarda bu fark daha da büyüdü.
Mevlana’nın çevresi kentliydi. Eserlerini dönemin yüksek
edebiyat dili olan Farsça yazdı; muhatabı büyük ölçüde okur yazar, şehirli ve
saraya yakın çevrelerdi. Fıkıh ve medrese geleneğiyle arası iyiydi. Nitekim
Mevlevilik sonraki yüzyıllarda Osmanlı’da saray çevresinde güçlenen, estetik ve
edebi yönü ağır basan bir tarikat oldu.
Türkmen babalarının ve abdalların dünyası ise daha çok
kırsal bölgelerde, göçebe ve yarı göçebe topluluklar arasında şekilleniyordu.
Türkçe konuşuyor, göçebe ve yarı göçebe topluluklar arasında dolaşıyor, sözlü
kültürle çalışıyor ve merkezi yönetimle çoğu zaman gergin bir ilişki içinde
yaşıyorlardı. Kalenderi ve Haydari dervişleri ise hem kırsalda hem şehirlerde
faaliyet gösteriyor, farklı toplumsal kesimlerle ilişki kuruyorlardı.
Dönemin menkıbe kitapları bu mesafeyi kaydeder: Mevlevi
çevrenin kaleme aldığı menakıbnamelerde Türkmen babalarına ve gezgin dervişlere
mesafeli, hatta küçümseyici anlatılar bulunur; Bektaşi menkıbelerinde de Konya’ya
karşı benzer bir mesafe görülür. Bu metinlerin tarihsel doğruluğu
tartışmalıdır, ama iki çevrenin birbirini nasıl gördüğünü açıkça gösterirler.
Bu mesafeyi bir inanç kavgası olarak okumamak gerekir. Ayrım
daha çok toplumsaldı: dil, sınıf, yerleşiklik ve devletle kurulan ilişki. Zaten
sınır da sanıldığı kadar keskin değildi. Mevlana’nın hayatını değiştiren Şems-i
Tebrizi, tam da bu makalede anlattığım gezgin ve kuralsız derviş
dünyasından geliyordu.
Yine de sonuç açıktır. Aleviliğin tarihsel oluşumunda
belirleyici olan başlıca toplumsal damarlar, Konya’nın kentli ve saraya yakın
tasavvuf çevrelerinden ziyade Vefai, Babai, Kalenderi ve abdal gelenekleriyle
ilişkili, büyük ölçüde kırsal Türkmen ve diğer yerel topluluklar arasında
gelişmiştir.
Moğol
Hakimiyeti ve İlhanlılar
Babailer ile Safeviler arasındaki iki yüzyılı anlamak için
Anadolu’nun 13. yüzyılın ortasında yaşadığı büyük siyasi kırılmayı hesaba
katmak gerekir. 1243’teki Kösedağ Savaşı’nda Anadolu Selçuklu ordusu Moğollara
yenildi ve Anadolu zamanla İlhanlı denetimine girdi.
Bu sürecin Aleviliğin oluşumu açısından üç sonucu oldu.
Birincisi demografiktir. Moğol ilerleyişi, Horasan ve
Maveraünnehir’den batıya doğru büyük bir göç dalgası yarattı. Türkmen
toplulukları, dervişler ve şeyhler Anadolu’ya sığındı. Bu göç, yukarıda
anlattığım derviş çevrelerinin Anadolu’daki yoğunluğunu artırdı. Alevi-Bektaşi
geleneğinin “Horasan’dan geldik” anlatısının tarihsel arka planında,
kısmen bu dalga vardır.
İkincisi siyasidir. Selçuklu merkezi otoritesinin
çökmesi, kırsaldaki derviş ağlarının ve karizmatik babaların toplumsal
ağırlığını artırdı. Devletin ulaşamadığı yerde, dayanışmayı ve düzeni büyük
ölçüde bu ağlar sağladı. Ocak sisteminin öncüllerinin bu dönemde güçlenmiş
olması şaşırtıcı değildir.
Üçüncüsü ise doğrudan inançla ilgilidir ve çoğu zaman
gözden kaçar. İlhanlı hükümdarı Olcaytu, 1310 civarında On İki İmam
Şiiliğini devletin resmi mezhebi ilan etti; sikkelere On İki İmam’ın adları
kazındı, hutbeler bu adlarla okundu. Yani Anadolu’nun önemli bir bölümü,
Safevilerden yaklaşık iki yüzyıl önce, On İki İmam merkezli bir resmi dini
söylemle tanıştı. Bu söylemin halk arasında ne kadar yer ettiğini belgelerle
gösteremiyoruz; Olcaytu’nun ardından İlhanlı yönetimi de Sünniliğe döndü. Ama
Anadolu’nun bu bölgelerinde On İki İmam adının resmi düzeyde telaffuz edilmiş
olması, iki yüzyıl sonra Safevi propagandasının neden bu kadar hazır bir zemin
bulduğunu anlamaya yardımcı olabilir.
Buradan “Alevilik Moğollardan geldi” gibi bir
sonuç çıkmaz; bu, makale boyunca eleştirdiğim türden bir kestirme olur. Ama şu
söylenebilir: On İki İmam’a bağlılığın Anadolu’da yerleşmesi, tek bir kaynağın
değil, birkaç kanalın ortak sonucudur ve İlhanlı dönemi bu kanallardan biridir.
Aynı
Havzadan Bir İmparatorluk
Buraya kadar anlattığım derviş dünyasının şaşırtıcı bir
sonucu daha var. Aynı havzadan, sonradan Aleviliği oluşturacak ocakların yanı
sıra bir imparatorluk da çıktı.
Osman Bey’in kayınpederi ve akıl hocası olan Şeyh Edebali’nin
Vefai geleneğine mensup olduğu, kaynaklarda tartışmalı olmakla birlikte,
araştırmacıların önemli bir bölümü tarafından kabul edilir. Osman ve Orhan
Beylerin çevresinde Kumral Abdal ve Geyikli Baba gibi, dini
kuralları şekilsel değil batıni yorumlayan dervişlerin bulunduğu erken Osmanlı
kaynaklarında anlatılır. Dahası, en eski Osmanlı kroniklerinden birinin yazarı
olan Aşıkpaşazade, doğrudan Baba İlyas’ın soyundan gelmektedir.
Yani 13. yüzyılın sonunda Vefai ve Babai çevresi, bir yandan
sonraki yüzyıllarda Alevi ocaklarına dönüşecek ağları besliyor, bir yandan da
kuruluş halindeki Osmanlı Beyliği’ne manevi meşruiyet sağlıyordu. Osmanlı
devletleştikçe Ahilik, medrese ve Sünni fıkıh yönünde ilerledi; Kızılbaş
toplulukları ise başka bir yol izledi. İkisi 16. yüzyılda birbirinin karşısına
geçtiğinde, arada üç yüzyıl vardı.
Bu, makalenin en başından beri söylediği şeyin belki de en
çarpıcı kanıtı: 13. yüzyıl Anadolu’sunu bugünün mezhep haritasıyla
okuyamazsınız. O dönemde “Osmanlı Sünniliği” ile “Alevilik” diye iki ayrı kutup
yoktu; sonradan birbirinden ayrışacak olan şeyler, henüz aynı havzanın
içindeydi.
14. ve
15. Yüzyıllar: Abdallar, Hurufiler ve Şeyh Bedreddin
Anadolu’nun inanç tarihini incelerken sık sık
karşılaştığımız bir başka kavram da abdalan-ı Rum yani Anadolu
abdallarıdır. Peki, kimdi bu abdallar? Ayrı bir tarikatın mensupları mıydılar,
yoksa Kalenderi ve Haydari dervişlerinin başka bir adı mıydı? Öncelikle şunu
belirtmek gerekiyor: Rum abdalları tek bir tarikatın mensupları değildi. Bu
adlandırma, 13. yüzyıldan itibaren Anadolu’da faaliyet gösteren farklı tasavvuf
çevrelerinden gezgin dervişleri kapsıyordu. Aralarında Vefai, Kalenderi,
Haydari ve başka geleneklerle ilişkili kişiler bulunuyordu. Bir kısmı
alışılmadık kıyafetler giyiyor, uzun saç veya bıyıklarıyla dikkat çekiyor,
bazen ellerinde baltalar ve keşkül denilen kaplarla dolaşıyordu. Ancak hepsinin
aynı görünüşe veya inançlara sahip olduğunu düşünmemek gerekir. Kalenderilik ve
Haydarilik belirli kurucu şahsiyetlerle ilişkilendirilen tasavvuf
gelenekleriyken, Rum abdallığı Anadolu’daki daha geniş bir dervişler dünyasını
ifade ediyordu. Tarihçi Fuat Köprülü bu toplulukların Babai hareketinin sonraki
kuşaklarıyla ilişkili olduğunu savunur. Ahmet Yaşar Ocak da Rum abdallarının
oluşumunda Babai, Vefai, Kalenderi ve Haydari çevrelerinin rolüne dikkat çeker.
Ancak bu toplulukların hepsini Babailiğin doğrudan devamı saymak da tarihsel
çeşitliliği gözden kaçırmamıza neden olabilir.
Rum abdallarının önemi yalnızca dini faaliyetlerinden
kaynaklanmıyordu. Osmanlı Beyliği’nin kuruluşu ve Batı Anadolu’daki fetihler
sırasında da önemli roller üstlendiler. Osmanlı tarihçisi Aşıkpaşazade, kuruluş
döneminin toplumsal zümreleri arasında gazileri, ahileri, bacıyan-ı Rum’u ve
abdalan-ı Rum’u birlikte sayar. Geyikli Baba, Kumral Abdal, Abdal
Murad ve Abdal Musa gibi dervişler bu dünyanın tanınmış isimleriydi.
Bazıları fetihlere katılıyor, bazıları yeni ele geçirilen bölgelerde zaviyeler
kuruyor, çevrelerinde köylerin ve yerleşimlerin oluşmasına katkıda bulunuyordu.
Osmanlı beyleri de zaman zaman bu dervişlere toprak tahsis ederek veya zaviye
kurmalarını destekleyerek faaliyetlerinden yararlanıyordu. Böylece abdallar,
yalnızca insanlara dini öğütler veren kişiler değil, Anadolu ve Balkanlar’ın
iskanında ve toplumsal hayatının şekillenmesinde rol oynayan aktörler haline
geldiler. Burada ilginç bir durumla karşılaşıyoruz: Sonraki yüzyıllarda Osmanlı
yönetimiyle çatışacak bazı dini çevrelerin tarihsel öncülleri, devletin kuruluş
döneminde Osmanlı beyleriyle yakın ilişkiler kurabiliyordu. Bu da 13. ve 14.
yüzyılların dini dünyasını, daha sonra keskinleşecek Sünni-Kızılbaş ayrımıyla
açıklamaya çalışmanın neden yanıltıcı olduğunu gösteriyor.
Peki, Rum abdallarına daha sonra ne oldu? Bu sorunun cevabı
bizi Bektaşiliğin oluşumuna götürüyor. Hacı Bektaş Veli’nin ölümünden sonra
onun manevi mirasını Anadolu’nun farklı bölgelerine taşıyan dervişler arasında
Rum abdalları önemli bir yer tutuyordu. Özellikle Abdal Musa’nın Osmanlı
fetihleri sırasında Hacı Bektaş geleneğini yayması ve daha sonra Antalya’nın
Elmalı yöresinde bir zaviye kurması, bu ilişkinin dikkat çekici örneklerinden
biridir. Kaygusuz Abdal, Otman Baba, Şücaeddin Veli ve Seyyid
Ali Sultan gibi şahsiyetlerin de içinde bulunduğu geniş dervişlik dünyası,
sonraki Bektaşi geleneğinin oluşumunda etkili oldu. Ancak bu dervişlerin
yaşadıkları dönemde kendilerini bugünkü anlamıyla Bektaşi olarak
tanımladıklarını varsayamayız. Bektaşilik henüz kurumsallaşma sürecindeydi. 15.
ve 16. yüzyıllarda farklı derviş çevrelerinin bir bölümü Hacı Bektaş geleneği
etrafında birleşirken, bazıları bağımsız yapılarını korudu; bazıları ise kırsal
toplulukların inanç dünyasında varlığını sürdürdü. Dolayısıyla Rum abdallarını
doğrudan Aleviliğin veya Bektaşiliğin kurucuları olarak görmek doğru olmaz. Ama
Anadolu’daki farklı tasavvuf gelenekleriyle daha sonra ortaya çıkacak
Alevi-Bektaşi dünyası arasında önemli bir tarihsel köprü oluşturduklarını
söyleyebiliriz. Alevi-Bektaşi deyiş geleneğinin Türkçe dili ve imgelemi büyük
ölçüde bu çevrelerde şekillendi.
Aynı dönemde başka bir düşünce akımı da Anadolu’ya ulaştı: Hurufilik.
14. yüzyılda Fazlullah Esterabadi çevresinde ortaya çıkan, harflere ve
sayıların gizli anlamlarına dayanan bu batıni düşünce sistemi, Esterabadi’nin
1394’te idam edilmesinden sonra müritleri aracılığıyla yayıldı. Hurufi fikirler
özellikle Bektaşi çevrelerini derinden etkiledi. Alevi geleneğinin “yedi ulu
ozan”ından biri olan Seyyid Nesimi de bir Hurufi şairdi ve 1417
civarında Halep’te idam edildi. Dolayısıyla Hurufilik, Alevi-Bektaşi düşünce
tarihinin önemli yan damarlarından biridir.
1416’da ise Osmanlı’yı sarsan bir olay yaşandı. Kadılık ve
kazaskerlik yapmış, medrese eğitimi almış bir alim olan Şeyh Bedreddin’in
müritleri Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal, Ege’de ayaklandılar.
Börklüce’nin Karaburun’daki hareketi, mülkiyette ortaklık ve farklı dinlerden
insanların eşitliği gibi fikirlerle anılır. Ayaklanmalar bastırıldı, Şeyh
Bedreddin 1420’de Serez’de idam edildi. Şeyh Bedreddin, kökeni, eğitimi ve
resmi kariyeri itibarıyla Sünni-Hanefi gelenekten geliyordu; ancak düşünceleri,
tasavvufi yönelimi ve toplumsal görüşleri bakımından bu geleneğin sınırlarını
aşarak heterodoks bir çizgiye evrilmiştir. Bedreddin Alevi silsilesinin bir
parçası değildir; ama modern Alevi hafızasında önemli bir yer edinmiştir. Bu
yerin ne zaman ve nasıl edinildiği ilginç bir hikaye ve onu da IV. Bölümde
anlatacağım.
Yollar
Ayrılıyor: Osmanlı Kendi Dervişlerinden Neden Uzaklaştı?
“Aynı Havzadan Bir İmparatorluk” başlığında kuruluş
dönemindeki ortaklığı anlatmıştım: Şeyh Edebali’nin Vefai bağı, Geyikli Baba ve
Abdal Musa’nın fetihlerdeki yeri, Aşıkpaşazade’nin Baba İlyas soyundan gelmesi.
Peki bu ortaklık nasıl bozuldu? Osmanlı, kuruluşunda omzunda taşıdığı
dervişlere ve Türkmenlere bir gün “sırt mı çevirdi”?
Bu soruya tek bir tarih vererek cevap vermek mümkün değil;
kopuş bir olay değil, yaklaşık yüz elli yıla yayılan bir süreçtir. Ama sürecin
mantığı basit: Osmanlı bir uç beyliğinden merkezi bir devlete dönüştükçe, kayıt
dışı yaşayan her şeyle sorun yaşamaya başladı. Göçebe aşiret, vakfıyla geçinen
zaviye ve kendi başına akın yapan uç beyi, hepsi aynı nedenle merkezin gözünde
sorun haline geldi: Tahrir (kayıt) defterine girmiyor, vergisi düzenli
toplanamıyor ve bağlılığı padişaha değil kendi önderine. Merkezi devlet ise
gelirini kaydedip tımar olarak dağıtmak, ordusunu maaşla beslemek ve dinini
medreseden öğretmek ister. Bu iki dünya uzun vadede bağdaşmaz.
Sürecin dönüm noktalarını sırayla görelim.
İlk adım I. Murad dönemindedir. Devşirme kökenli
kapıkulu (maaşlı) ordusu ve Çandarlı ailesi eliyle kurulan medrese kökenli
bürokrasi, devletin artık gazi-derviş-aşiret koalisyonuna değil, kendi
maaşlı askerine ve kendi kadısına dayanacağını gösteriyordu. Kuruluşta ordunun
omurgası olan Türkmen aşiret savaşçıları ve “yaya-müsellem” adıyla örgütlenen
Türk köylü askerleri 15. yüzyılda geri hizmete, yani yol, köprü, maden ve top
taşıma işlerine kaydırıldı; 16. yüzyılda bu ocaklar büsbütün kaldırıldı. Göçebe
Türkmen artık asker olarak değil, vergi mükellefi olarak görülüyordu.
Alevi hafızasındaki “Osmanlı bizi savaşa götürmez, ganimetten pay vermez
oldu” duygusunun tarihsel karşılığı budur. Ama bunun nedeni Türkmen olmak
değil, kayıt dışı aşiret olmaktı; nitekim Türkmen kökenli akıncı beyleri 16.
yüzyılın sonuna kadar ganimetle yaşayan bir sınıf olarak kaldı.
İkinci adım 1416’dır: Şeyh Bedreddin. Börklüce’nin
Türkmenleri ile Torlak Kemal’in torlakları, yani abdal ve kalenderi tipi
dervişler, ilk kez devlete karşı aynı safta. Kuruluş koalisyonunun artık
devletin karşısına da geçebileceğinin ilk işareti budur.
Asıl kırılma Fatih dönemindedir ve üç gelişme üst
üste gelir. Birincisi, 1453’te Çandarlı Halil’in idamıyla eski
Türk-Müslüman bey ailelerinin yerini Rum Mehmed, Mahmud ve Gedik Ahmed gibi
devşirme ve mühtedi vezirlerin alması. İkincisi ve en önemlisi,
1476-1481 arasında Nişancı Karamani Mehmed Paşa eliyle yürütülen büyük toprak
tasfiyesi: Mülk ve vakıf olarak devletten çıkmış topraklar geri alınıp tımara
çevrildi; dönemin tarihçisi Tursun Bey’e göre yirmi binden fazla köy ve mezra
el değiştirdi. Bu uygulama en çok ulemayı, şeyhleri ve eski bey ailelerini
vurdu; çünkü zaviyeler bu vakıflarla yaşıyordu. Baba İlyas’ın torunu
Aşıkpaşazade’nin tarihinde Fatih’e ve Karamani’ye duyulan öfkenin kaynağı
budur: Kuruluşta devlete omuz vermiş bir Vefai ailesi, devletin kendi
dedelerinin kurduğu düzeni bozduğunu görüyordu. Üçüncüsü, dönemin en etkili
abdal önderi Otman Baba’nın İstanbul’a getirilip ulema önünde
sorgulanması. Menkıbesi Fatih’in sonunda ona saygı gösterdiğini anlatır; ama
olayın kendisi, abdalların artık doğrudan padişahın gündeminde bir sorun
olduğunu gösterir.
II. Bayezid dönemi bu sürecin iki yüzünü bir arada
gösterir. 1492’de Arnavutluk seferinde bir Kalenderi dervişi Bayezid’e suikast
girişiminde bulundu; sorumlu tutulan Otman Baba dervişleri Rumeli’den sürüldü.
Aynı Bayezid, babasının el koyduğu vakıfları sahiplerine iade etti ve 1501
dolayında Dimetoka’daki Kızıldeli dergahından Balım Sultan’ı Hacı Bektaş
dergahının başına getirdi. Yani devlet bir eliyle abdalları uzaklaştırırken
öbür eliyle Bektaşiliği kendine bağlıyordu.
Bu noktada sık sorulan bir soruya cevap vermek gerekiyor:
Osmanlı Türkmenlerle ve abdallarla köprüleri atarken Bektaşilerle neden
kopmadı? Cevap örgütlenmede. Bektaşilik bir aşiret değil, bir tarikattı;
merkezi vardı, atanabilir bir şeyhi vardı, vakfı vardı. Devlet bir aşiretle
anlaşamaz ama bir dergahla anlaşabilir: Şeyhini atar, vakfını zenginleştirir,
karşılığında tarikatın “istenmeyen tutumlardan” uzak durmasını bekler. Balım
Sultan’ın tarikatı Kalenderilikten ayırması ve erkanı düzenlemesi tam da bu
anlaşmanın gereğiydi. Yeniçeri Ocağı’yla kurulan bağ da (gelenek bunu 14.
yüzyıla götürür, belgeler 16. yüzyılın sonunu gösterir) bu ilişkiyi perçinledi.
Böylece Osmanlı, denetleyemediği abdal-kalenderi-Türkmen dünyasının bir
kısmını, denetleyebildiği bir Bektaşilik üzerinden içeride tuttu. 1527’de Hacı
Bektaş soyundan geldiğini söyleyen Kalender Çelebi’nin Kızılbaşlarla
birleşip ayaklanması bu düzenlemenin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi; ama
devlet o zaman bile tarikatı değil, isyancıları cezalandırdı.
Bu hikayeye bazen Timur da eklenir: Osmanlı’nın dışladığı
Türkmenler ve dervişler 1402’de Timur’u mu Anadolu’ya çağırdı? Belgelerde böyle
bir iz yok. Timur’u teşvik edenler Osmanlı’nın topraklarını aldığı beylerdi:
Karamanoğlu, Erzincan emiri Mutahharten, Akkoyunlu Karayülük Osman. Ankara’da
savaş meydanında Timur’un safına geçenler ise Bayezid’in ordusundaki eski
beylik askerleri (kendi eski beylerinin Timur’un yanında olduğunu görünce
geçtiler) ve Timur’la önceden anlaşmış Kara Tatarlardı. Bunlar Türkmendi; ama “Osmanlı’nın
sırt çevirdiği derviş zümreleri” değil, Bayezid’in on yıl önce ilhak ettiği
beyliklerin tebaasıydı. Bu, 1402'de henüz derviş dünyasıyla devlet arasında bir
kopuş olmadığını gösteriyor; kopuş bundan sonraki yüzyılın işidir. Timur’un
hikayedeki asıl yeri başka bir yerdedir ve onu birazdan, Safevileri anlatırken
göreceğiz.
Vefailerin başına gelenler bütün bu sürecin özetidir. Aynı
ağ 15. yüzyılda ikiye yarıldı: Osmanlı’ya bağlanan kolu, Edebali soyu ve
Aşıkpaşazade, Sünni Osmanlı seçkininin parçası oldu; Anadolu kırsalında kalan
kolu, Dede Garkın ve Ağuiçen ocakları, aşağıda anlatacağım Safevi hareketine
katılıp Kızılbaşlaştı. Kopuş bir “ihanet” değil, bir devletin niteliğinin
değişmesiydi; kayda girenler Osmanlı ve Bektaşi oldu, giremeyenler Kızılbaş.
Buraya kadar anlattıklarımı kısaca toparlayayım. Ali
ve Ehl-i Beyt merkezli kutsal hafıza İslam’ın ilk yüzyılında oluştu. Bu
hafızayı taşıyan tasavvuf çevrelerinden biri olan Vefailik, 11. yüzyıl Irak’ından
Anadolu’ya uzandı ve Dede Garkın ile Baba İlyas üzerinden Anadolu’nun derviş
dünyasına karıştı. 13. yüzyılda bu dünya henüz bugünkü mezhep sınırlarını
tanımıyordu; aynı havzadan hem Babai ayaklanması hem de bir imparatorluğun
kuruluş kadrosu çıktı. Ama o imparatorluk merkezileştikçe, kendisini kuran
derviş ve aşiret dünyasından adım adım uzaklaştı; Fatih’in toprak tasfiyesiyle
bu uzaklaşma açık bir kırılmaya dönüştü. Moğol istilası bu havzayı hem yeni
göçlerle besledi hem de merkezi otoriteyi çökerterek derviş ağlarının
ağırlığını artırdı. Yani 15. yüzyılın sonuna geldiğimizde Anadolu’da, Ehl-i
Beyt sevgisiyle yoğrulmuş, kendi kutsal soylarını ve şeyh-mürit ilişkilerini
kurmuş, ama henüz ortak bir ad ve ortak bir merkez etrafında toplanmamış geniş
bir topluluklar dünyası vardı. Şimdi anlatacağım şey, bu dünyanın nasıl tek bir
kimlik altında birleştiğidir.
III. BÖLÜM: SAFEVİ DÖNÜŞÜMÜ VE KURUMSALLAŞMA
Asıl
Büyük Dönüşüm: Safeviler
Hikayenin belki de en önemli dönüm noktasına 15. yüzyılda
geliyoruz. Bugünkü İran’ın kuzeybatısındaki Erdebil’de Şeyh Safiyyüddin’in
(ö. 1334) etrafında ortaya çıkan Safeviyye, başlangıçta Sünni bir
tasavvuf tarikatıydı. Tarikat zamanla değişmeye başladı. Özellikle Şeyh
Cüneyd ve onun ardından Şeyh Haydar dönemlerinde Safevi hareketi hem
siyasallaştı hem de Ali ve Ehl-i Beyt merkezli çok daha kuvvetli bir dini
karakter kazandı.
Şeyh Safiyyüddin’in atalarının 11. yüzyılda bugünkü İran-Irak
bölgesinden (Sencan yöresinden) Erdebil civarına göç eden (kimi tarihçilerce Kürt
veya İrani) bir aile olduğu söylenir. Oğuzların ve Türkmenlerin çoğunlukta
olduğu Erdebil’de zamanla aile Türkleşmiştir. Ailenin soy silsilesi aşağıdaki
gibidir.
Şeyh Safiyyüddin-i Erdebili
(1252 – 1334) Safeviyye Tarikatı’nın kurucusu ve isim babası.
↓ (Oğlu)
Şeyh Sadreddin Musa (1305
– 1391) Tarikatın ikinci piri; postu babasından devraldı.
↓ (Oğlu)
Şeyh Hace Ali (ö. 1429) Emir
Timur dönemi tarikat lideri; Sünni kökenli tarikatın Şii temayüller kazanmaya
başladığı evre.
↓ (Oğlu)
Şeyh İbrahim / Şeyh Şah
(ö. 1447) Erdebil’deki siyasi ve iktisadi nüfuzu genişleten lider.
↓ (Oğlu)
Şeyh Cüneyd (ö. 1460) Tarikatı
askeri ve siyasi bir güce dönüştürdü; Akkoyunlu Uzun Hasan’ın kız kardeşi
Hatice Begüm ile evlendi.
↓ (Oğlu)
Şeyh Haydar (ö. 1488) Müridlerine
kırmızı taç (“Kızılbaş”) giydiren lider; Uzun Hasan ile Trabzon Rum Prensesi
Despina Hatun’un kızı Alemşah Halime Begüm ile evlendi.
↓ (Oğlu)
Şah İsmail (Hatai) (1487 –
1524) Safevi Devleti’nin kurucusu ve ilk şahı.
Şeyh Safiyyüddin’in 14. yüzyılın başlarında Erdebil’de
oluşturduğu yapı, başlangıçta manevi eğitim ve irşat faaliyetleri etrafında
gelişen bir tasavvuf tarikatıydı. Şeyh Safiyyüddin’in ölümünden sonra oğlu Sadreddin
ve sonraki şeyhler döneminde tarikatın etki alanı genişledi. Erdebil’deki
dergah, yalnızca insanların manevi rehberlik almak için ziyaret ettiği bir yer
olmaktan çıktı; Anadolu, İran ve Suriye’deki müritlerin bağlandığı önemli bir
merkeze dönüştü. Farklı bölgelerdeki halifeler aracılığıyla kurulan ilişkiler,
tarikatın giderek büyüyen bir toplumsal ağa sahip olmasını sağladı. Böylece
henüz ortada bir devlet veya ordu yokken, daha sonra siyasi güce dönüşebilecek
bir bağlılık ağı oluşmuştu. Ancak bu gelişmeyi, tarikatın kuruluşundan itibaren
devlet kurmayı amaçladığı şeklinde yorumlamamak gerekir. İlk dönem Safeviyye’sinin
dini anlayışı da Şah İsmail döneminde ortaya çıkacak Kızılbaş kimliğiyle
aynı değildi.
Asıl değişim 15. yüzyılın ortalarında, Şeyh Cüneyd
döneminde hızlandı. Cüneyd’in hikayesi, Anadolu’nun dışlanmış derviş ve Türkmen
dünyasının bir Erdebil şeyhini nasıl kendi önderi olarak benimsediğini
neredeyse adım adım gösterir; bu yüzden biraz ayrıntılı anlatmaya değer.
Önce bir arka plan. Erdebil dergahı Cüneyd’den çok önce
Anadolu’da tanınıyordu. Safevi kaynaklarının anlattığı bir rivayete göre Timur,
Ankara Savaşı’ndan sonra götürdüğü Anadolulu esirleri Cüneyd’in dedesi Hoca
Ali’nin ricasıyla serbest bırakmış, bu insanlar Erdebil çevresine
yerleşerek “Rum sufileri” diye anılan ilk Anadolulu mürit topluluğunu
oluşturmuş ve bağlantılar onların akrabaları üzerinden Anadolu’ya uzanmıştır.
Bu anlatının ne kadarı tarih, ne kadarı dergahın kendi meşruiyet hikayesidir,
bilmiyoruz. Ama şunu biliyoruz: Cüneyd 1440’ların sonunda Anadolu’ya geldiğinde
boş bir alana gelmiyordu; adı bilinen bir ocağın şeyhi olarak geliyordu.
Cüneyd’in babası 1447’de ölünce tarikatın başına amcası
Cafer geçti. Cüneyd, müritlerine dayanarak siyasi güç kurmak isteyen aşırı
fikirleriyle amcasıyla çatıştı; Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah’ın baskısıyla
Erdebil’i terk etmek zorunda kaldı. Yanında taraftarları, önünde ise kendisini
kabul edecek bir yer arayışı vardı.
İlk başvurduğu kapı Osmanlı’ydı. II. Murad’a bir müridi
aracılığıyla seccade, Kur’an ve tesbih gönderip kendisine yerleşecek bir yer
istedi. Murad’ın cevabı ünlüdür: “Bir tahtta iki padişah olmaz.”
Şeyhe iki yüz altın, müritlerine bin akçe verildi ve Osmanlı topraklarını terk
etmeleri söylendi. Osmanlı, bir şeyhin etrafına toplanan silahlı mürit
kalabalığının ne anlama geldiğini Babailerden ve Bedreddin’den biliyordu.
Cüneyd buradan Karaman ülkesine, Konya’ya geçti. Sadreddin
Konevi’nin zaviyesinde ağırlandı, İbn Arabi’nin eserlerini çoğalttırdı
(kopyalattı). Ama Zeyni şeyhi Abdüllatif Kudsi ile yapılan tartışmada
sahabe hakkındaki aşırı Şii görüşlerini açıkça savununca küfürle suçlandı;
Abdüllatif, Karaman beyine Cüneyd’in “evlad-ı resullük” iddiasıyla devlet
kurmak istediğini bildirdi. Cüneyd Konya’yı da terk etti. Dikkat edin: Henüz
tek bir Türkmen boyu ona katılmamıştı; ama Anadolu’nun iki büyük Sünni merkezi,
Osmanlı sarayı ve Konya uleması, onu çoktan dışarı atmıştı. Dışlanmış bir şeyh,
dışlanmışların arasına gidiyordu.
Bundan sonrası Türkmen coğrafyasında geçer. Önce
Toroslardaki Varsak Türkmenlerinin arasına, Taşeli’ne gitti. Oradan Antakya,
Kilis, Antep ve Maraş çevresine, yani Dulkadir ve Halep Türkmenlerinin yaylak
ve kışlaklarına indi; Cebel-i Arus’ta yıkık bir Haçlı kalesini onarıp tekke
yaptı. Buradaki propagandası o kadar etkili oldu ki Şeyh Bedreddin’in dağılmış
müritlerinin bir bölümü ona katıldı. Sünni ulema Memlük sultanına şikayet
mektupları yazdı; Halep valisinin gönderdiği kuvvet Cüneyd’i yendi ve o yine
Türkmenlerin arasına saklandı. Sonra kuzeye, Samsun çevresindeki Canik’e geçti;
burada uzun süre kalıp sadık bir taraftar kitlesi topladı ve 1456’da bu
kuvvetle Trabzon Rum İmparatorluğu’na saldırdı. Şehri kuşattı; ama Trabzon
Osmanlı’ya haraç ödeyen bir devletti ve Fatih, Amasya’daki kuvvetlere Cüneyd’in
üzerine yürüme emri verdi. Cüneyd kuşatmayı kaldırıp bu kez Akkoyunlu Uzun
Hasan’a sığındı. Uzun Hasan onu önce tutukladı, sonra Karakoyunlulara karşı
işine yarayacağını görünce serbest bıraktı ve kız kardeşi Hatice Begüm’le
evlendirdi. Cüneyd 1460’ta Şirvan’da öldürüldüğünde ardında on iki bin silahlı
mürit, Anadolu’nun güneyinden kuzeyine uzanan bir bağlılık ağı ve Akkoyunlu
hanedanıyla akraba bir oğul bırakıyordu: Haydar.
Şimdi asıl soruya gelelim: Nasıl oldu da bu adam, kendisini
tanımayan Türkmenlerin gönlünü on yıl içinde kazandı? Bence beş neden bir araya
geldi.
Birincisi soy iddiasıdır. Cüneyd kendisini Hz. Ali
soyundan, “evlad-ı resul” olarak sunuyordu. Ehl-i Beyt sevgisiyle yoğrulmuş,
dini önderliği kutsal soyla özdeşleştiren bir dünyada bu iddianın karşılığı
büyüktü. Vefai ve Babai çevreleri zaten kendi seyyid soylarına bağlıydı; Cüneyd
onlara bu soyların üstünde bir soy sunuyordu.
İkincisi dildir. Cüneyd Türkmenlerin arasında Türkmen
gibi yaşadı: yaylaklarında konakladı, dilini konuştu, kalede değil çadırda
oturdu. Osmanlı sarayı ve Konya medresesi ona kapıyı kapatmıştı; o da kapısı
kapanmış olanların yanına gitti. Dışlanan şeyh ile dışlanan aşiret arasında
doğal bir yakınlık oluştu.
Üçüncüsü gazadır. Cüneyd müritlerine yalnızca manevi
rehberlik değil, somut bir hedef de sunuyordu: Trabzon’a, Çerkezlere, “kafire”
karşı sefer. Osmanlı’nın artık savaşa götürmediği, ganimetten pay vermediği,
iskana zorladığı göçebe savaşçı için bu, hem kimliğine hem geçimine dönüş
demekti. Cüneyd’in müritleri sufi olduğu kadar gaziydi; kırmızı taç daha
sonra Haydar’ın buluşudur, ama silahlı mürit modeli Cüneyd’in.
Dördüncüsü, zaten var olan ağlardır. Cüneyd’in
gittiği her yerde ona katılan topluluklar sıfırdan örgütlenmiş değildi:
Varsaklar, Dulkadirliler, Halep Türkmenleri, Bedreddin’in kalan müritleri,
Canik’teki Çepniler. Hepsinin kendi babaları, kendi dervişleri, kendi kutsal
soyları vardı. Cüneyd bu ağları kurmadı; birbirine bağladı. Karakaya-Stump’ın
belgelerinin gösterdiği Vefai ocaklarının Safevi hareketine katılması bu
dönemde başlar.
Beşincisi ve en önemlisi, kurtarıcı beklentisidir.
15. yüzyıl Anadolu’sunda, özellikle Fatih’in merkezileşme politikalarının ve
toprak tasfiyesinin vurduğu çevrelerde, bir mehdi ya da kutsal önder beklentisi
güçlüydü. Hurufiler, Bedreddin’in müritleri ve abdallar bu beklentiyi yüzyıl
boyunca canlı tutmuştu. Cüneyd ve ardından Haydar, bu beklentinin üzerine
oturdu. Anadolu’daki bazı müritlerin Cüneyd’in öldüğüne inanmaması ve Tokat
yakınlarında Cüneyd olduğunu iddia eden birinin ortaya çıkması, bu bağlılığın
niteliğini gösterir: Bu insanlar bir şeyhe değil, dönecek bir kurtarıcıya
bağlanmışlardı.
Yani Türkmenler Şah İsmail’e “daha Türk” olduğu için
yönelmediler; o dönemde böyle bir ölçü yoktu. Yöneldiler, çünkü dedesinden
başlayarak Safevi şeyhleri onlara Osmanlı’nın artık vermediği üç şeyi birden
sundu: kutsal bir soy, bir gaza ufku ve kendi dilleriyle konuşan bir önder. Bu
üç şeyin on yıl içinde nasıl bir siyasi güce dönüştüğünü, Cüneyd’in oğlu Haydar’ın
hikayesinde göreceğiz.
Şeyh Cüneyd’in 1460 yılında bir askeri sefer sırasında
öldürülmesinden sonra hareketin başına geçen oğlu Şeyh Haydar, babasının
başlattığı siyasallaşmayı ve askeri örgütlenmeyi daha da ileri taşıdı. Ancak
burada önemli bir ayrıntı var: Safevi hareketine katılan Türkmenler, daha önce
hiçbir dini gelenekleri bulunmayan ve Şeyh Haydar tarafından bir araya
getirilmiş dağınık insan toplulukları değildi. Aralarında Vefai, Babai ve abdal
çevreleriyle ilişkili derviş ağları, seyyid aileleri ve kendilerine özgü manevi
önderleri bulunan topluluklar vardı. Ayfer Karakaya-Stump’ın araştırmalarında
da vurguladığı gibi, Safevi hareketinin başarısını yalnızca Türkmen
aşiretlerinin askeri gücüyle açıklamak eksik olur. Safevi şeyhleri, Anadolu’da
zaten var olan bu dini ve toplumsal ağların önemli bir bölümünü kendi
etraflarında birleştirmeyi başardılar. Böylece farklı geçmişlerden gelen
topluluklar, ortak bir manevi önderliğe ve giderek ortak bir siyasi hedefe
bağlanmaya başladı. Şah İsmail’in 1501 yılında devlet kurmasını mümkün kılan
güç, büyük ölçüde onun babası ve dedesi döneminde oluşan bu dini, toplumsal ve
askeri örgütlenmenin ürünüydü.
Anadolu’daki pek çok Türkmen topluluğu Safevi şeyhlerine
bağlandı. Şeyh Haydar müritlerine on iki dilimli kırmızı bir başlık, “tac-ı
Haydari” giydirdi. Başlığın on iki dilimi On İki İmam’ı simgeliyordu. Bu başlık
yüzünden hem Osmanlı hem Safevi dünyasında bu topluluklara Kızılbaş
denmeye başlandı. Safevi ordusunun belkemiğini oluşturan Ustaçlu, Şamlu, Rumlu,
Tekelü, Afşar, Kaçar gibi boyların adları da çoğu zaman Anadolu’daki yurtlarına
işaret ediyordu.
Şeyh Haydar’ın oğlu Şah İsmail 1501 yılında Tebriz’i ele
geçirerek Safevi Devleti’ni kurdu. Böylece bir tasavvuf hareketi bir
imparatorluğa dönüşmüş oldu.
Safeviler
Aleviliği mi Kurdu?
Hayır. Ama Aleviliğin oluşumunda Safevi hareketinin rolünü
küçümsemek de mümkün değildir.
Safeviler ortaya çıktığında Anadolu’da Vefailer,
Kalenderiler, abdallar, Babai mirasından gelen çevreler, Türkmen dervişleri,
seyyid aileleri ve çeşitli yerel kutsal soylar zaten vardı. Safevi hareketi
bunların önemli bir bölümünü ortak bir dini-siyasi ağın içine çekti.
Karakaya-Stump’ın çalışmaları, bazı Vefai kökenli derviş ve
ocak ağlarının 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Safevi önderliğindeki
Kızılbaş hareketine katıldığını ve zamanla bağımsız tarikat kimliklerini
kaybederek sonraki Alevi ocak sisteminin unsurlarına dönüştüğünü gösteriyor.
Burada dürüst olmak gerekiyor: bu, araştırmacılar arasında
bugün en canlı tartışılan konulardan biri. Karakaya-Stump, ocakların
Safevilerden önceki köklerine ve belgelerine ağırlık verir; Safevileri var olan
bir dünyayı toparlayan güç olarak görür. Rıza Yıldırım ise ağırlığı öte tarafa
koyar: ona göre bugün Alevilik dediğimiz dini sistem, yani Erdebil’in tek
mürşit kabul edilmesi, Buyruklar, musahiplik ve ikrar erkanının
standartlaşması, On İki İmam’ın inancın merkezine yerleşmesi, esas olarak 15.
yüzyılın sonu ile 16. yüzyılda Safevi önderliğinde kurulmuştur; öncesinde
ocakların kökleri vardır ama bugünkü anlamıyla bir “yol” yoktur. İki görüş
birbirini bütünüyle dışlamaz; fark, “köken” kelimesinin nereye konduğundadır.
Ben bu makalede Karakaya-Stump’ın çizgisine daha yakın duruyorum, çünkü
belgeler Safevi öncesi ağların varlığını gösteriyor. Ama Yıldırım’ın
hatırlattığı şeyi de unutmamak gerekir: o ağları bir “yol” haline getiren,
onlara ortak bir erkan ve ortak bir dil veren güç Safevi hareketidir. Bu yüzden
aşağıdaki cümleyi bir uzlaşı gibi değil, bir tartışmanın içinden konuştuğumu
bilerek söylüyorum.
Bence Aleviliğin kökenini anlamak açısından en önemli
cümlelerden biri şu olabilir: Safeviler Aleviliği sıfırdan yaratmadı; daha
önce oluşmuş birçok dini ve toplumsal damarın Kızılbaş kimliği altında
birleşmesini hızlandırdı.
Şah
İsmail Hatayi
Şah İsmail yalnızca bir hükümdar değildi. Aynı zamanda
şairdi ve şiirlerinde Hatayi mahlasını kullanıyordu. Hükümdarların
Farsça yazdığı bir dünyada şiirlerinin büyük bölümünü Türkçe yazdı. Divanındaki
şiirlerin önemli bir kısmı aruz ölçüsüyle yazılmıştır; ama koşma ve deyiş
türündeki şiirlerinde hece ölçüsünü, Anadolu ve Azerbaycan Türkmenlerinin kendi
halk şiiri geleneğini kullandı. Bu bir tesadüf değildi. Safevi hareketinin
tabanı büyük ölçüde Türkmen boylarıydı ve o tabana ulaşmanın yolu resmi
yazışmadan değil, deyişten geçiyordu.
Şah Hatayi bugün Alevi geleneğinde “yedi ulu ozan”
arasında sayılır ve deyişleri hala cemlerde okunur. Osmanlı’nın en büyük siyasi
rakibinin şiirlerinin Osmanlı topraklarında ibadetin parçası haline gelmesi,
Alevi tarihinin en dikkat çekici olaylarından biridir. Bunun ne anlama
geldiğini IV. Bölümde, hafızanın nasıl oluştuğunu tartışırken ele
alacağım.
Bir
Belgenin Anlattığı Büyük Dönüşüm
Karakaya-Stump’ın ortaya çıkardığı Vefai belgelerinden ikisi
bu dönüşümü neredeyse gözümüzün önünde gösteriyor. Karakaya-Stump, 1499 tarihli
Dede Garkın icazetnamesi ile 1582 tarihli Ağuiçen icazetnamesini karşılaştırır.
İlkinde ilk üç halifenin isimleri geçerken, daha geç tarihli ikincisinde bu
isimlerin yerini On İki İmam almıştır.
Bu küçük gibi görünen değişiklik aslında büyük bir tarihsel
dönüşümü yansıtıyor. Bir zamanlar mezhep sınırları daha belirsiz olan bir
tasavvuf çevresi, yaklaşık bir yüzyıl içinde belirgin biçimde Ali ve On İki
İmam merkezli Kızılbaş bir kimliğe yönelmiş görünüyor.
Aleviliğin bir günde doğmadığını anlatmak için bundan daha
güzel bir örnek bulmak zor.
Safeviler
Türkmenlere Osmanlılardan Daha mı Yakındı?
Burada üzerinde durmaya değer bir ihtimal var. 16. yüzyılın
başında Anadolu’daki bazı Türkmen toplulukları Safevileri Osmanlılardan
kültürel bakımdan kendilerine daha yakın görmüş olabilir mi? Sonuçta Osmanlı
hanedanı da Türk kökenliydi. Ama 1500’lere gelindiğinde Osmanlı güçlü bir
merkezi bürokrasiye, kapıkulu ordusuna ve giderek kurumsallaşan bir devlet
düzenine sahipti; devşirme kökenli kadrolar yükselirken Türkmen beylerinin
yönetimdeki ağırlığı azalıyordu. Safevi Devleti’nde ise Şamlu, Ustaçlu, Rumlu
ve Tekelü gibi Anadolu kökenli aşiretlerin reisleri ordunun ve yönetimin
tepesindeydi. Şah İsmail Türkçe deyişler söylüyor, Türkmenlerin dini dünyasına
kendi dilleriyle sesleniyordu.
Burada bugünkü anlamıyla bir Türk milliyetçiliğinden söz
etmiyorum; o dönemde aşiret bağı, dini aidiyet ve hükümdara sadakat, modern
ulusal kimliklerden çok daha belirleyiciydi. Ama kendisini giderek daha fazla
denetlenen ve sınırlanan bir topluluğun üyesi olarak gören bir Türkmen için,
kendi aşiret reislerinin söz sahibi olduğu, kendi dilini konuşan ve manevi
önder saydığı bir şahın devleti daha çekici görünmüş olabilir. Rıza Yıldırım’ın
çalışmaları Kızılbaş kimliğinin oluşumunu tam da bu açıdan, Türkmenlerin
Osmanlı merkezinden uzaklaşırken Safevi şeyhlerine bağlanmaları olarak okur.
Dolayısıyla Şah İsmail’e duyulan yakınlığı yalnızca mezhep
farkıyla ya da Ehl-i Beyt sevgisiyle açıklamak yetmez; dil, kültür, aşiret
ilişkileri ve devlet yönetiminde temsil edilme beklentisi de bu tercihte rol
oynadı. Ama bundan Safevi Devleti’nin Osmanlı’dan “daha Türk” olduğu ya da
bütün Türkmenlerin Şah’ı desteklediği sonucu da çıkmaz. Daha doğru ifade şu
olabilir: Safevi hareketi, kuruluş döneminde bazı Anadolu Türkmenleri için
kendi kültürel dünyalarına Osmanlı yönetiminden daha yakın bir siyasi ve manevi
merkez olarak görünmüş olabilir.
Osmanlı-Safevi
Çatışması ve Mezhep Sınırlarının Keskinleşmesi
Safevilerle Osmanlılar arasındaki mücadele yalnızca iki
devlet arasındaki jeopolitik bir rekabet değildi. Dini kimlikler de giderek bu
mücadelenin parçası haline geldi.
1511’de Teke bölgesinde Şahkulu ayaklanması patlak
verdi. 1514’te Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail Çaldıran’da karşılaştı. Bu
savaştan önce ve sonra Anadolu’daki Kızılbaş toplulukları ağır takibata uğradı.
Osmanlı yönetimi onları yalnızca farklı inançlara sahip tebaa olarak değil,
Safevi şahına bağlı olabilecek bir güvenlik sorunu olarak görüyordu. Kemalpaşazade
ve daha sonra Ebussuud Efendi gibi şeyhülislamların verdiği fetvalar
Kızılbaşları dinden çıkmış sayarak bu takibata dini bir gerekçe kazandırdı.
Mühimme defterleri 16. yüzyıl boyunca süren soruşturmaları, sürgünleri ve
cezaları kaydeder.
Takibat Kızılbaşları büsbütün sindiremedi. 1527’de Hacı
Bektaş soyundan geldiği kabul edilen Kalender Çelebi’nin önderliğinde
büyük bir ayaklanma daha yaşandı. 16. yüzyılda Sivas çevresinde yaşadığı kabul
edilen Pir Sultan Abdal’ın deyişleri de bu dönemin hem Şah’a bağlılığını
hem de Osmanlı idaresine karşı direnişini yansıtır.
Bu ayaklanmaları anlamak için Safevi bağına bakmak yeterli
değildir. Aynı dönemde Osmanlı devletinin kendisi de dönüşüyordu. Bir uç
beyliğinden merkeziyetçi bir imparatorluğa geçiş, Anadolu’nun konar-göçer
Türkmen topluluklarını doğrudan etkiledi. Topraklar tahrir defterlerine
kaydedildi, vergiler düzenli hale geldi, göçebe gruplar iskana zorlandı,
otlaklar ve göç yolları kısıtlandı. Devşirme kökenli kadroların yükselmesiyle
birlikte, kuruluş döneminde devletin omurgasını oluşturan Türkmen beylerinin
yönetimdeki ağırlığı azaldı.
Yani Kızılbaş ayaklanmalarının arkasında hem dini bir
bağlılık hem de çok somut bir toplumsal huzursuzluk vardı. Şah’a duyulan
bağlılık bu huzursuzluğun nedeni değil, ona bir dil ve bir ufuk sağlayan
çerçeveydi. Yukarıda andığım Şahkulu ve Kalender Çelebi ayaklanmalarında
olduğu gibi, 1512’de Nur Ali Halife ve 1526’da Baba Zünnun
önderliğindeki hareketlerde de bu iki boyut iç içedir.
Bunu söylemek, ayaklanmaları dini olmaktan çıkarıp sadece
ekonomik tepkilere indirgemek anlamına gelmez. Makalenin başından beri
söylediğim şey burada da geçerli: insanlar dinlerini toplumsal koşullardan
bağımsız yaşamazlar, ama inançları da yalnızca o koşulların gölgesi değildir.
Bu süreçte Osmanlı devleti kendi Sünni kimliğini daha açık
biçimde kurumsallaştırdı. Safevi devleti de zamanla On İki İmam Şiiliğini,
fıkhı ve ulemasıyla birlikte, devlet mezhebi haline getirdi. Karakaya-Stump bu
süreci yalnızca bir “Sünni-Şii çatışması” olarak değil, iki tarafın da mezhep
sınırlarını giderek keskinleştirdiği bir konfesyonelleşme süreci olarak
değerlendirir.
Bu baskının Alevilik açısından paradoksal bir sonucu oldu.
Kızılbaş toplulukları daha fazla içe kapandılar. Ama tam da bu sayede kendi
dini yapılarını korudular. Üstelik Safevi İran’ında resmi Şiilik fıkıh ve ulema
merkezli bir yapıya dönüşürken, Osmanlı topraklarında kalan Kızılbaşlar bu
dönüşümün dışında kaldı. Anadolu Aleviliği ile İran Şiiliğinin bugünkü
farklılıklarının önemli bir kaynağı budur.
Baskı
Kimliği Nasıl Biçimlendirdi?
Buraya kadar anlattıklarım bir soruyu açıkta bırakıyor.
Vefailer, Babailer, Kalenderiler, Haydariler, Türkmen babaları ve farklı
ocaklara bağlı topluluklar birbirinden farklı geçmişlere sahipti. Nasıl oldu da
zamanla ortak bir Kızılbaş kimliği etrafında birleştiler? Bunu yalnızca inanç
benzerlikleriyle açıklayabilir miyiz?
Bence hayır. İnançlar kendiliğinden dolaşıp birleşmez;
onları taşıyan insanlar vardır. Göç eden, evlenen, ticaret yapan, aynı şeyhe
bağlanan, birlikte savaşan ve birlikte baskı gören insanlar. Safevi hareketi bu
insanlara ortak bir mürşit verdi; Osmanlı takibatı ise ortak bir kader.
Birbirine komşu köylerde yaşayan, aynı göç yollarını kullanan, akrabalık kuran
ve aynı fetvayla “mülhid” sayılan topluluklar, aralarındaki farklılıklara
rağmen birbirine yakınlaştı. Bu yakınlaşma bilinçli ve örgütlü bir ittifak
değildi; ortak yaşamın ve ortak dışlanmanın yavaş yavaş ürettiği bir “biz”
duygusuydu.
Burada bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. İslam’ın
yayıldığı coğrafya baştan beri tek tip bir inanç dünyası değildi; Hristiyanlar,
Yahudiler, Zerdüştler ve pek çok yerel topluluk Müslümanlaşırken eski
alışkanlıklarının bir kısmını yeni hayatlarına taşıdı. İslam’ın kendi içinde de
hilafet, Ehl-i Beyt’in konumu ve kutsal metinlerin yorumu üzerine ayrılıklar
ilk günden vardı. Bugün “ortodoksi” dediğimiz şey, yani egemen ve doğru sayılan
dini anlayış, İslam’ın başından beri değişmeden duran bir yapı değildir;
Sünniliğin kurumsal biçimi de, Şiiliğinki de yüzyıllar içinde oluştu.
Dolayısıyla bütün İslam tarihini katı Sünnilerle onlara karşı çıkan
heterodoksların kavgası gibi anlatmak doğru olmaz. Ama Anadolu’da 16. yüzyılda
ortodoksi bir devletin gücüyle keskinleştiğinde, onun dışında kalan
toplulukların birbirine yaslanması da şaşırtıcı değildir. Burada “heterodoks”
kelimesini bir inancın yanlışlığını belirtmek için değil, dönemin egemen dini
otoritelerinin dışında kalanları tarif etmek için kullanıyorum.
Baskının bu toplulukları yalnızca ezdiğini düşünmek de
yanlış olur. Dışlanma bazı durumlarda bir kimliğin sınırlarını belirginleştirir
ve topluluğun kendi kurumlarını güçlendirmesine yol açar. Osmanlı topraklarında
kalan Kızılbaşların ocak, dede-talip, ikrar, görgü ve topluluk içi dayanışma
ilişkilerini yüzyıllar boyunca korumalarını bu koşullardan bağımsız
düşünemeyiz. Bu kurumların kökleri daha eski tasavvuf geleneklerine uzanır; ama
onları vazgeçilmez kılan, devletin hukukuna gidemeyen bir topluluğun kendi
düzenini kendi içinde kurmak zorunda kalmasıdır.
Bir sınır çizmek gerekiyor. Sünni ortodoksiye muhalefet
etmiş olmak tek başına Aleviliği açıklamaz. Egemen dini anlayışla çatışan her
topluluk Kızılbaş olmadı; Anadolu’daki tasavvuf çevrelerinin bir bölümü Osmanlı
yönetimiyle işbirliği yaptı, bazıları Sünni tarikatlar içinde yaşadı, bazıları
Bektaşilik gibi devletle uzlaşan bir yapıya katıldı. “Sünniliğe karşı olan
herkes birleşti ve Alevilik ortaya çıktı” demek, tarihi fazlasıyla
basitleştirir. Alevilik bir muhalefet hareketinin kalıntısı değil, ortak
koşullar altında yaşayan toplulukların zaman içinde kendi inançlarını,
kurumlarını ve hafızalarını birlikte kurmalarıyla oluşmuş bir gelenektir. Baskı
bu geleneği biçimlendirdi; ama onu yaratan baskı değildi. Bu hipotezin zayıf
yanlarına ve zamanlama sorununa V. Bölümde döneceğim.
Bektaşiliğin
Kurumsallaşması
Kızılbaşlık bu kadar ağır bir takibata uğrarken, Bektaşilik
farklı bir yol izledi. Bu yolun nasıl açıldığını yukarıda, ‘Yollar Ayrılıyor’
başlığında anlatmıştım: Bayezid’in 1501’de Balım Sultan’ı dergahın başına
getirmesi, devletin abdal ve kalenderi dünyasının bir kısmını denetlenebilir
bir tarikat çatısı altında toplama kararıydı. 16. yüzyılın başında Hacı Bektaş
dergahının başına geçen Balım Sultan, tarikatın erkanını düzenledi,
mücerretlik (evlenmeme) kurumunu getirdi ve Bektaşiliği belirli kuralları olan
bir tarikat haline getirdi. Bu yüzden Bektaşi geleneğinde “pir-i sani” (ikinci
pir) olarak anılır.
Bektaşilik Osmanlı düzeni içinde bir yer buldu. Yeniçeri
Ocağı ile kurduğu bağ ona uzun süre koruma sağladı. Balkanlarda da geniş bir
yayılım alanı buldu.
Bektaşilik ile Kızılbaşlık arasındaki farkın özü
örgütlenmedir. Bektaşilik esas olarak bir tarikattı. Bir kişi Bektaşi
tarikatına kendi isteğiyle girebilirdi; Bektaşilik daha çok kentlerde,
tekkelerde ve Balkanlarda güçlüydü. Kızılbaş dünyasında ise toplumsal yapı ocak,
dede ve talip ilişkisine dayanıyordu. Kişi Kızılbaş olmayı seçmez, bir
Kızılbaş ailesinde ve bir ocağın talibi olarak doğardı. Kırsal Kızılbaş
toplulukları uzun süre kendi kapalı yapıları içinde yaşadılar.
Buna rağmen iki gelenek zaman içinde birbirine çok yaklaştı.
Hz. Ali, Hacı Bektaş Veli, On İki İmam, Kerbela, çeşitli erenler, deyişler ve
ritüeller açısından güçlü bir ortak dünya oluştu. Bektaşi dergahı bazı Kızılbaş
toplulukları için bir merkez işlevi gördü. Hacı Bektaş soyundan geldiğini kabul
eden Çelebiler, bu toplulukların bir kısmı için ocak otoritesi haline geldi.
Bektaşilik içinde de zamanla Çelebiler ile mücerret Dedebabalar arasında bir
ayrışma ortaya çıktı.
1826’da II. Mahmud Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdığında (Vaka-i
Hayriye) Bektaşi tekkeleri de kapatıldı, bazı Bektaşi şeyhleri idam edildi ya
da sürüldü, tekkelerin bir kısmı Nakşibendi şeyhlerine devredildi. Bektaşilik
bir süre sonra gayriresmi olarak yeniden toparlandı; ama 1925’te Cumhuriyet’in
tekke ve zaviyeleri kapatan kanunuyla bu kez bütün tarikatlarla birlikte resmen
sona erdi.
Türkiye’de sona erdi, ama Bektaşilik sona ermedi. Dedebabalık
makamı birkaç yıl içinde Arnavutluk’a taşındı; 1930'da Tiran’da kurulan Dünya
Bektaşi Dedebabalığı bugün de oradadır ve Arnavutluk, Bektaşiliği resmen
tanınmış dört dini topluluğundan biri sayar. 2024'te Arnavutluk hükümetinin
Tiran’da Bektaşiler için Vatikan benzeri özerk bir bölge kurma planını
açıklaması da bu tarihin uzantısıdır. Yani Osmanlı’nın Balkanlara taşıdığı
tarikat, Osmanlı’nın merkezinde yasaklanınca Balkanlara geri döndü.
Türkiye’deki Bektaşilik ise, Alevi ocakları gibi, gayriresmi ve içe kapalı
biçimde yaşamaya devam etti.
Bugün “Alevi-Bektaşi” ifadesinin birlikte
kullanılmasının arkasında bu uzun yakınlaşma vardır. Ama yine de tarihsel
olarak aynı yapı değildirler.
Ocaklar:
Aleviliğin Belki de En Önemli Kurumu
Alevilik tarihini yalnızca fikirler üzerinden okumak eksik
kalır. Çünkü Alevilik aynı zamanda bir örgütlenme biçimidir. Bu
örgütlenmenin merkezinde ocaklar vardır.
Ocak, Hz. Ali soyundan geldiğine inanılan (seyyid) ve dini
önderlik yetkisini kuşaktan kuşağa aktaran kutsal soy ailesidir. Dede aileleri
belirli talip topluluklarının dini önderliğini üstlenir. Belirli köyler belirli
ocaklara bağlıdır ve bu bağ doğumla gelir. Dede-talip ilişkisi yalnızca ibadet
anında ortaya çıkmaz. Evlilikten anlaşmazlıkların çözümüne, ahlaki kurallardan
cemlere kadar topluluğun birçok alanını düzenler.
Ocaklar arasında da bir işbölümü vardır. Kızılbaş-Alevi
geleneğinde rehber, pir ve mürşit olmak üzere üç basamaklı
bir manevi otorite yapısı bulunur. Rehber talibi yola hazırlar, pir onun manevi
eğitimini üstlenir, mürşit ise en üst makamdır. Buyruk metinlerinde mürşit
makamı çoğu zaman Erdebil’deki Safevi şeyhi ya da şahıyla ilişkilendirilir. Bu,
rehber-pir-mürşit yapısının bugünkü biçimini Safevi döneminde aldığını
gösterir. Safevi bağı koptuktan sonra mürşit işlevi farklı ocaklarda farklı
biçimlerde yeniden tanımlandı.
Dolayısıyla Alevilikte din önderi yalnızca dua okuyan biri
değildir; topluluğun sosyal düzeniyle de ilgilenir. Karakaya-Stump’ın Alevilik
tarihini ocakların tarihini inceleyerek yeniden kurması bu yüzden son derece
önemlidir. Araştırması, Kızılbaş-Alevi sosyal-dini örgütlenmesinin karizmatik
aile soyları, yani ocaklar çevresinde geliştiğini özellikle vurgular.
Belki de Aleviliğin gerçek kurumsallaşmasını en iyi burada
aramak gerekir.
Buyruklar:
Yazılı Olan Ama Kanon Olmayan
Alevilik anlatılırken en çok tekrarlanan cümlelerden biri
şudur: “Alevilik sözlü bir gelenektir.” Bu cümle büyük ölçüde
doğru. Ama tamamen doğru değil.
Çünkü elimizde yazılı metinler var. Bunlara genel olarak Buyruk
deniyor. Buyruklar; yol, erkan, musahiplik, ikrar, dede-talip ilişkisi,
düşkünlük ve ahlaki kurallar hakkında bilgi veren metinlerdir. Bir kısmı İmam
Cafer es-Sadık’a, bir kısmı Şeyh Safi’ye atfedilir. Bunların yanında
ocak aileleri icazetnameler, şecereler ve cönkler de saklamıştır.
Buyruk metinlerinin bilinen nüshaları 16. yüzyıla ve
sonrasına tarihlenir. Karakaya-Stump’ın çalışmaları, Buyruk külliyatının bir
bölümünün Safevi çevresinde üretilen metinlerin Türkçe versiyonları olduğunu ve
Safevi merkezinden Anadolu’daki Kızılbaş topluluklarına ulaştığını gösterir.
Yani Buyruklar hem Safevi merkezinin Anadolu’daki müritlerine yol ve erkanı
öğretme çabasının, hem de Kızılbaş kimliğinin belirginleştiği bir yüzyılın
ürünüdür.
Burada bence ilginç bir soru var. Herkesin aynı şeyi yaptığı
ve kimsenin sorgulamadığı bir dünyada kuralları yazmaya pek gerek yoktur.
Kurallar genellikle bir topluluğun sınırları belirginleştiğinde, “biz nasıl
yapıyoruz” sorusu sorulabilir hale geldiğinde yazıya geçer. Buyrukların 16.
yüzyılda yaygınlaşması bu açıdan tesadüf olmayabilir. Ama bu bir yorumdur;
metinlerin tarihlendirilmesi üzerine araştırmalar sürüyor ve kesin tarihler
konusunda görüş birliği yok.
Şimdi kritik bir ayrım yapmam gerekiyor. Buyruklar
yazılıdır; ama kutsal kitap değildir, kanon da değildir. Bir kanon tek bir
metindir, merkezi bir otorite tarafından onaylanır, nüshaları birbirinin aynısı
olmalıdır ve ondan sapmak sapkınlık sayılır. Buyruklar bunların hiçbiri değil.
Tek bir Buyruk yok, farklı Buyruk metinleri var. Nüshalar ocaktan ocağa ve
elden ele değişiyor. Safevi merkezinin etkisi zayıfladıktan sonra onları
onaylayan merkezi bir kurum da kalmadı.
Yani Buyruk, geleneği dondurmaz; kaydeder. Bu ayrım
Aleviliğin esnekliğinin kaynaklarından birini gösteriyor. Yol, her ocağın kendi
koşullarında, kendi bölgesinde, kendi diliyle yaşayabildi. Dersim’deki bir
cemle Tokat’taki bir cem birbirinin aynısı olmak zorunda değildi.
Aynı esnekliğin bir bedeli de oldu. Kendini tek bir metne
dayanarak tanımlayamayan, kurumları kapalı ve yerel olan bir topluluk hakkında
dışarıdan çok şey söylendi; bu söylenenlerin önemli bir kısmına da topluluğun
kendi sesiyle cevap vermesi uzun süre mümkün olmadı. Alevilik hakkındaki
iftiraların ve köken spekülasyonlarının (V. Bölüm) bu kadar kolay
yayılabilmesinin bir nedeni de budur.
Ritüeller
Nasıl Şekillendi?
Aleviliğin ritüellerinin bugünkü biçimlerine tam olarak ne
zaman kavuştuğunu söylemek kolay değildir. Cem, musahiplik, ikrar, düşkünlük,
semah, gülbenkler ve dede-talip ilişkisi gibi uygulamaların farklı unsurları
yüzyıllar içinde oluşmuş ve ocaktan ocağa değişen biçimler kazanmıştır.
13. ve 14. yüzyıllardaki derviş çevrelerinin toplu
zikirleri, lokma paylaşımı ve müzikli ayinleri bu ritüel dünyanın tarihsel arka
planının bir bölümünü oluşturmuş olmalıdır. Fütüvvet geleneğinin kardeşlik ve
erkan kuralları da bu arka planın parçasıdır. Ancak elimizde o dönemin
toplantılarının bugünkü cemlerle aynı biçimde yapıldığını gösterecek ayrıntılı
kaynaklar yoktur. Daha açık izleri özellikle Safevi-Kızılbaş döneminden
itibaren, Buyruklar aracılığıyla takip edebiliyoruz.
Osmanlı döneminde Kızılbaş topluluklarının büyük ölçüde
kendi ocakları ve sözlü gelenekleri içinde yaşamaları, bu ritüellerin kuşaktan
kuşağa aktarılmasını sağladı. Ancak bu durum Anadolu’nun her yerinde tek tip
bir Alevilik ortaya çıkarmadı. Aynı temel semboller ve kurumlar paylaşılmasına
rağmen cemlerin yürütülüşü, hizmetlerin adları, kullanılan deyişler, kutsal
mekanlar ve bazı erkan ayrıntıları ocaktan ocağa ve bölgeden bölgeye değişebildi.
Bu nedenle Alevi ritüellerinin tarihini tek bir merkezden
yayılan standart bir ibadet biçiminden çok, zamanla birbirine yaklaşan ama
yerel özelliklerini de koruyan ocak geleneklerinin tarihi olarak düşünmek daha
doğru olur.
Tek Bir
Alevilik Yok: Bölgesel ve Kültürel Katmanlar
Alevilik coğrafi ve etno-kültürel açıdan da homojen, tek tip
bir yapı değildir. Doğu Anadolu (Dersim, Erzincan, Sivas, Malatya ve çevresi)
Aleviliği ile İç ve Batı Anadolu (Çorum, Amasya, Tokat, Hacıbektaş ve çevresi)
Aleviliği arasında belirgin dilsel, kültürel ve ocak örgütlenmesi farkları
bulunur.
Doğu Anadolu’da Kürtçe (Kurmanci) ve Zazaca konuşan Alevi
topluluklarında ocak sistemi, sözlü gelenek ve dede-talip ilişkisi bölgenin
dağlık coğrafyasına özgü kapanma dinamikleriyle şekillenmiş; klamlar, beyitler
ve yerel kutsal mekan (ziyaret) kültü son derece güçlü biçimde korunmuştur. İç
ve Batı Anadolu’da ise Türkçe deyişler, nefesler ve gülbenkler ile Bektaşi
dergahıyla kurulan tarihsel etkileşim daha görünürdür.
Dersim’i biraz daha yakından anlatmak gerekiyor; çünkü bu
makalede izlediğim Vefai-Babai-Safevi hattı ağırlıkla Türkmen dünyasının
hikayesidir ve Dersim’e gelince aynı kesinlikle konuşamıyorum. Bunu açıkça
söylemek, makalenin başında koyduğum ölçütün gereğidir.
Dersim ve çevresinde (Tunceli, Erzincan, Bingöl, Elazığ,
Sivas’ın doğusu) Zazaca ve Kurmanci konuşan Alevi topluluklarının kendi ocak
sistemi vardır: Kureyşan, Baba Mansur, Derviş Cemal, Ağuçan, Sarı Saltık ve
Şeyh Hasan ocakları en bilinenleridir. Bu ocakların bir kısmı birbirinin piri
ya da mürşididir; yani aşiretler arasında olduğu gibi ocaklar arasında da bir
hiyerarşi vardır. Ağuçan (Ağuiçen) ocağının belgeleri, II. Bölümde gördüğümüz
gibi, Vefai silsilesine çıkar. Ama Kureyşan ve Baba Mansur için elimizde böyle
bir belge zinciri yoktur; bu ocakların hafızası kendini doğrudan Horasan’a ve
Ehl-i Beyt’e bağlar, Hacı Bektaş’a ve Erdebil’e değil. Dersim ocaklarında Hacı
Bektaş saygın bir erendir ama “Serçeşme” değildir; Buyruklar bilinir ama
erkanın merkezinde yazılı metin değil, sözlü klamlar ve beyitler vardır.
Dersim Aleviliğinin en belirgin özelliği doğayla kurduğu
ilişkidir. Munzur’un gözeleri, Düzgün Baba dağı, Kutu Deresi gibi yerler
ziyarettir; güneşin doğuşunda dua edilir, ateşe, suya ve ağaca saygı
gösterilir. Topluluk kendi yoluna çoğu zaman Zazaca “Raa Haq” ya da Kurmanci “Rêya
Heq”, yani Hak yolu der. Bu ad “Alevi” adından eskidir ve topluluğun kendini
nasıl gördüğünü daha iyi anlatır.
İşte tam bu özellikler, V. Bölümde ele alacağım
Zerdüştlük ve “Yazdanizm” tezlerinin neden Dersim üzerinden kurulduğunu
açıklıyor. Doğa kültü güçlü, yazılı belge az, Türkmen ocaklarıyla bağ zayıf,
dil Kürtçe ve Zazaca; dolayısıyla “bu Alevilik başka bir kökten gelmiş olmalı”
demek kolay. Ben bu sonuca katılmıyorum ve nedenlerini V. Bölümde
anlatacağım; ama sorunun kendisinin meşru olduğunu kabul ediyorum. Dersim, bu
makalenin ana hattının en az açıkladığı yerdir.
Buna karşılık Dersim’i Anadolu Aleviliğinden ayrı bir din
gibi görmek de yanlış olur. Ocak, dede-talip, musahiplik, ikrar, görgü,
düşkünlük, Muharrem orucu, Kerbela yası, On İki İmam, Hak-Muhammed-Ali:
bunların hepsi Dersim’de de vardır ve Türkmen ocaklarındakiyle aynı mantıkla
işler. Fark kökte değil, vurguda ve tondadır. Aynı yolun bir başka dilde, bir
başka coğrafyada yürünmesidir bu.
Bu çeşitliliğin bir başka boyutu da toplulukların
kendilerine verdikleri ve başkalarının onlara verdiği adlardır. Batı Anadolu’da
ormancılıkla geçinen Tahtacılar, Karadeniz ve İç Anadolu’daki Çepniler,
gezgin Abdallar, Sıraçlar, Balkanlardaki çeşitli Kızılbaş ve
Bektaşi toplulukları bu çeşitliliğin parçalarıdır. Topluluk içinde insanlar
kendilerini çoğu zaman “talip”, “yol oğlu” ya da “can” gibi yola dayanan
adlarla anardı. Bu adlandırmaların tarihine VI. Bölümde döneceğim.
Bu toplulukların bazıları kendi içinde ayrı bir dünya
oluşturur. Örneğin Toroslar’dan Ege’ye uzanan orman bölgelerinde yaşayan
Tahtacılar, adlarını tarihsel meslekleri olan orman işçiliği ve kerestecilikten
alır. Bazı araştırmacılar onları Selçuklu ve Osmanlı kaynaklarında geçen
Ağaççeri Türkmenlerine bağlar; bu bir tez olarak ilgi çekicidir ama kesinleşmiş
değildir. Osmanlı döneminde donanmanın ve sarayın kereste ihtiyacı nedeniyle
orman bölgelerine yerleştirilmeleri, mesleği kuşaktan kuşağa geçen bir yaşam
biçimine dönüştürmüştür.
Tahtacıların dini önderliği başlıca iki ocakta toplanır:
İzmir Narlıdere merkezli Yanyatır Ocağı ve Hacı Emirli Ocağı. İnanç
dünyalarının en dikkat çekici yanı ağaçla kurdukları ilişkidir: ağaç kesmeden
önce ondan izin (destur) istemek, yaş ağacı sebepsiz kesmemek gibi uygulamalar
güçlüdür. Bu tür pratikleri doğrudan İslam öncesi bir dinin kalıntısı saymak, V.
Bölümde eleştireceğim yöntem hatasına düşmek olur; ama ormanla iç içe
yaşayan bir topluluğun inancını ormanla birlikte kurmuş olması son derece
anlaşılırdır.
Dağ köylerindeki kapalı yaşam ve dedelerin yürüttüğü iç
hukuk, Tahtacıların erkanı uzun süre büyük ölçüde korumasını sağlamıştır. Bu
yönüyle Tahtacı örneği, Aleviliğin tek tip olmadığını ve yerel koşulların
erkanı nasıl biçimlendirdiğini gösteren iyi bir örnektir.
Bununla birlikte bu ayrımlar kesin sınırlar oluşturmaz.
Farklı dil ve kültür çevrelerinde yaşayan Alevi toplulukları Ehl-i Beyt,
Kerbela, On İki İmam, ocak ve yol kavramları çevresinde güçlü bir ortak
sembolik dünya paylaşırken; cem erkanı, kutsal mekanlar, sözlü gelenekler ve
bazı inanç yorumlarında önemli yerel farklılıkları da korumuşlardır.
Sessiz
Yüzyıllar: 17. Yüzyıldan 19. Yüzyıla
Alevilik tarihi anlatılırken genellikle 16. yüzyıldan 1826’ya,
oradan da 1925’e atlanır. Sanki arada üç yüz yıl boyunca hiçbir şey olmamış
gibi. Oysa bu üç yüzyıl, Kızılbaş topluluklarının bugün bildiğimiz biçimini
aldıkları dönemdir. Sessizdir; çünkü bu dönemde Kızılbaşlar hakkında konuşan
büyük ölçüde başkalarıdır: kadı sicilleri, mühimme kayıtları, seyyahlar,
misyonerler. Topluluğun kendi sesi deyişlerde ve ocak sandıklarındaki
belgelerde kalmıştır.
17. yüzyılın başında Anadolu, Celali isyanlarıyla sarsıldı.
Bu isyanlar bir Kızılbaş hareketi değildi; arkasında işsiz kalan sekbanlar,
başıbozuk askerler ve toprağını terk eden köylüler vardı. Ama Anadolu kırsalını
boşaltan bu kargaşa, Kızılbaş köylerinin daha da ücra yerlere çekilmesine, dağ
köylerine ve yaylalara yerleşmesine yol açtı. Bugün Alevi köylerinin neden çoğu
zaman yolun bittiği yerde, vadinin en üstünde olduğunu merak eden okur, cevabın
bir kısmını bu yüzyılda bulur.
1639’da imzalanan Kasr-ı Şirin Anlaşması Osmanlı-Safevi
savaşlarına uzun bir ara verdi. Bu, Kızılbaşlar için beklenmedik bir sonuç
doğurdu. İki devlet artık savaşmadığı için Kızılbaşlar bir güvenlik tehdidi
olarak görülmekten yavaş yavaş çıktılar. 16. yüzyılın sistematik takibatı, 17.
yüzyılda yerini daha gevşek bir denetime bıraktı. Devlet bu toplulukları
sevmiyordu, ama onlarla uğraşmayı da büyük ölçüde bırakmıştı. Vergisini ödeyen,
asayiş sorunu çıkarmayan bir köyün içinde ne yapıldığıyla kadı ilgilenmiyordu.
Bu kayıtsızlık, Alevi erkanının iki yüzyıl boyunca neredeyse dokunulmadan
yaşayabilmesinin başlıca nedenlerinden biridir.
Aynı dönemde Erdebil bağı koptu. Safevi İran’ı 17. yüzyılda
artık Kızılbaş mürşitlerinin devleti değil, Şii ulemanın devletiydi ve Anadolu’daki
taliplerle ilgilenmiyordu. Buyruklarda “mürşit” diye anılan makam boşaldı. Bu
boşluğu bazı ocaklar kendi içlerinde doldurdu; bazıları ise Hacıbektaş’taki
Çelebilere bağlandı. Hacı Bektaş dergahının pek çok Orta Anadolu ocağı için
merkez haline gelmesi büyük ölçüde bu yüzyılların işidir. Yani bugün “Alevi-Bektaşi”
dediğimiz birleşik dünya, Safevi merkezi çekildikten sonra kalan boşlukta
kuruldu.
Bu yüzyılları yalnızca devlet ile topluluk arasındaki ilişki
üzerinden anlatmak eksik kalır; çünkü Kızılbaşlar bu üç yüzyılı yalnız devletle
değil, komşularıyla da geçirdi. Pek çok yerde Alevi ve Sünni köyler yan
yanaydı, bazı köyler karmaydı. Aynı pazarda alışveriş edildi, aynı yaylaya
çıkıldı, aynı yatıra adak adandı; Hızır’a ve Hıdrellez’e iki taraf da inandı.
Kirvelik, yani sünnet düğününde kurulan ve ömür boyu süren manevi akrabalık,
Alevi ile Sünni’yi, kimi yerde Müslüman ile Ermeni’yi birbirine bağladı;
kirveler arasında kız alıp vermek yasak olduğu için bu bağ mezhep sınırını
aşabildi. “Yemekleri yenmez” diyen de, Alevi komşusunun sofrasında yemek
yiyen de aynı coğrafyanın insanıydı; damga ile komşuluk yüzyıllarca yan yana
yaşadı. Bu birlikte yaşama sorunsuz değildi; evlilik sınırı korundu, cemler
kapalı kaldı, iftiralar kuşaktan kuşağa aktarıldı. Ama Anadolu’nun Alevi-Sünni
tarihi yalnızca fetvalardan ve isyanlardan ibaret olsaydı, bu iki topluluk
bugün aynı köylerde, aynı mahallelerde yaşıyor olmazdı.
18. yüzyılda devlet konar-göçer toplulukları iskana zorladı;
Rakka’ya, Kıbrıs’a ve Balkanlara sürgünler bu yüzyıldadır. Tahtacıların orman
bölgelerine yerleşmesi, Çepnilerin Karadeniz’e dağılması gibi bugün bildiğimiz
yerleşim haritası bu süreçte sabitlendi. Köyler yerleşikleşince ocak-talip bağı
da coğrafyaya kazındı: hangi köyün hangi ocağa bağlı olduğu artık değişmeyen
bir bilgi haline geldi. Bu bölümde anlattığım “ocak” düzeninin bugün bildiğimiz
katılığı, büyük ölçüde bu yerleşiklikten gelir.
19. yüzyılda ise iki yeni aktör sahneye çıktı ve ikisi de
Kızılbaşları yeniden “görünür” kıldı.
Birincisi misyonerlerdi. 1830’lardan itibaren Anadolu’ya
gelen Amerikan Protestan misyonerleri, Ermeniler arasında çalışırken Kızılbaş
köyleriyle karşılaştılar ve orada beklemedikleri bir şey buldular: kadın erkek
birlikte ibadet eden, cami ve namazla ilgisi olmayan, İsa’dan saygıyla söz
eden, kendilerine kapılarını açan bir topluluk. Misyoner raporları Kızılbaşları
“Hristiyanlığa en yakın Müslümanlar”, hatta “eski Hristiyanların torunları”
olarak anlatmaya başladı. V. Bölümde ele alacağım “gizli Hristiyan”
tezinin doğum yeri bu raporlardır. Misyonerler Kızılbaşları Hristiyan
yapamadılar; ama onlar hakkında yazılan ilk sistemli gözlemleri bıraktılar ve
bu gözlemler Avrupa’da Alevilik üzerine yazılan ilk kitapların kaynağı oldu.
İkinci aktör devletin kendisiydi, ama bu kez farklı bir
devlet. Tanzimat’la birlikte Osmanlı, tebaasını dinine göre sayan ve
sınıflandıran modern bir devlet olmaya başladı. Kızılbaşlar nüfus kayıtlarına
Müslüman olarak yazıldı; bu, kağıt üzerinde eşitlik demekti ama aynı zamanda
görünmezlik demekti. Asıl değişim II. Abdülhamid döneminde geldi. Misyoner
faaliyetinden ve Doğu Anadolu’daki Ermeni hareketinden tedirgin olan devlet,
Kızılbaş köylerini “doğru inanca” döndürmeye karar verdi. Bu politikaya dönemin
belgelerinde “tashih-i akaid”, yani inançların düzeltilmesi deniyordu. Kızılbaş
köylerine camiler yaptırıldı, imamlar ve Sünni öğretmenler gönderildi, Dersim’e
yönelik askeri harekatlar bu dönemde sıklaştı.
Bu politikanın pratikteki sonucu sınırlı kaldı. Pek çok
köyde cami yapıldı ama içine kimse girmedi; bugün bazı Alevi köylerinde hala
duran, kapısı kilitli, minaresi bakımsız camiler Abdülhamid döneminin
mirasıdır. Ama bir şey değişti: devlet Kızılbaşları ilk kez “dönüştürülmesi
gereken bir nüfus” olarak tanımladı. 16. yüzyılın fetvaları onları dışarı
atıyordu; Abdülhamid ise içeri almak istiyordu, ama kendi şartlarıyla. Bu iki
tutum arasındaki gerilim, Cumhuriyet döneminde de, bugün de sürüyor.
Ve tam bu yüzyılın sonunda, kaynaklarda yeni bir kelime
görünmeye başladı. Osmanlı belgelerinde ve Batılı seyyahların notlarında,
Kızılbaş toplulukları için zaman zaman “Alevi” denmeye başlandı. Bu kelimenin
nasıl yaygınlaştığını ve neyi değiştirdiğini VI. Bölümde anlatacağım.
Ama şu kadarını şimdiden söyleyeyim: adın değişmesi, topluluğun kendi başına
yaptığı bir şey değildi. Hakkında konuşanların değişmesiyle başladı.
Buraya kadar Aleviliğin tarihsel olarak nasıl oluştuğunu
anlattım. 19. yüzyılın sonuna geldiğimizde karşımızda, kendi ocakları, erkanı,
Buyrukları ve deyişleriyle oturmuş; dışarıya kapalı, içeride çoğul; devletin
bir dönem düşman, bir dönem kayıtsız, bir dönem de “ıslah etmek” istediği bir
topluluklar dünyası var. Bu dünyanın içinden nasıl yaşandığını, yani Aleviliğin
ne olduğunu, bir sonraki bölümde anlatacağım. Modern dönemde bu dünyaya ne
olduğunu ise VI. Bölüme bırakıyorum.
IV. BÖLÜM: ALEVİLİK NEDİR? YOL, AHLAK VE HAFIZA
Bu bölümde bu tarihin ürettiği inanç ve ahlak dünyasını,
yani Aleviliğin içeriden nasıl yaşandığını ele alıyorum. Burada iki şeye dikkat
etmek istiyorum. Birincisi, anlattıklarım bir tanım ya da reçete değil, bir
betimleme. Hangi ilkenin nasıl yorumlanacağı ocaktan ocağa, bölgeden bölgeye ve
kişiden kişiye değişir. İkincisi, bu kavramların her biri Aleviliğin farklı
tarihsel katmanlarından gelir. Bu yüzden her birinin nereden geldiğini de
mümkün olduğunca belirtmeye çalışacağım.
Aleviliğin
Batıni ve Ezoterik Yönü: Görünenin Ardındaki Anlam
Aleviliğin önemli özelliklerinden biri de batıni, yani dini
öğretilerin görünen anlamlarının ötesinde daha derin anlamlar bulunduğunu kabul
eden bir inanç dünyasına sahip olmasıdır. Burada iki kavramı birbirinden
ayırmak gerekiyor. Zahir, bir dini öğretinin veya ibadetin dışarıdan
görünen anlamını; batın ise onun içsel, manevi anlamını ifade eder. Ezoterizm
ise bazı bilgilerin (sırların) ve öğretilerin herkese aynı biçimde
aktarılmaması, bunların belirli bir manevi eğitim ve olgunlaşma sonucunda
kavranabileceği (veya söylenebileceği) düşüncesidir. Alevi-Bektaşi geleneğinde
bu iki yaklaşımın da izlerini görüyoruz. İbadetlerin yalnızca nasıl yapıldığı
değil, ne anlama geldiği ve insanı nasıl değiştirdiği de önemlidir.
Örneğin dört kapı kırk makam öğretisi, insanın manevi
olgunlaşmasını aşamalı bir yolculuk olarak anlatır. İkrar vermek, yalnızca bir
topluluğa katılmak değil, belirli ahlaki sorumlulukları üstlenmek anlamına
gelir. Pir, mürşit ve rehber ise bu yolculukta insana yol gösteren manevi önderlerdir.
Deyişlerde, nefeslerde ve menkıbelerde karşılaştığımız semboller de çoğu zaman
görünen anlamlarının ötesinde yorumlanır. Hak-Muhammed-Ali, devriye, don
değiştirme ve insan-ı kamil gibi kavramların farklı Alevi-Bektaşi çevrelerinde
çeşitli manevi açıklamaları bulunur. Ancak bütün Alevi topluluklarının bu
kavramları aynı biçimde yorumladığını düşünmemek gerekir.
Bu anlayışın bir başka boyutu olan sır kavramını, iki
ayrı kaynağı olduğu için, aşağıda ayrıca ele alacağım.
Peki, Aleviliğin bu batıni ve ezoterik özellikleri nereden
geliyor? Burada yine tasavvuf dünyasıyla karşılaşıyoruz. Vefailikten
Bektaşiliğe uzanan farklı dervişlik geleneklerinde manevi rehberlik, nefis terbiyesi,
zahir-batın ayrımı ve sembolik yorumlar önemliydi. Şii düşünce çevrelerinde de
dini metinlerin iç anlamlarına yönelik yorumlar gelişmişti. Ancak benzer
anlayışların İsmaililikte, başka tasavvuf geleneklerinde veya daha eski
dinlerde de bulunması, Aleviliğin bunlardan doğrudan türediğini kanıtlamaz. Bu
makalenin başında belirlediğimiz ölçüt burada da geçerli: Benzerlik başka,
etkileşim başka, tarihsel soy bağı başkadır. Aleviliğin batıni yönünü
anlamak, onun yalnızca neye inandığını değil, inançlarına nasıl anlam verdiğini
de anlamaktır. Fakat Aleviliği bütünüyle gizli öğretilerden oluşan ezoterik
bir din olarak tanımlamak da onun ahlakını, toplumsal kurumlarını ve tarihsel
çeşitliliğini göz ardı etmek olur.
Yol ve
Erkan
Alevilikte dindarlığın merkezinde fıkıhtan çok yol
kavramı vardır. Yol, bir insanın manevi olgunlaşma sürecidir; erkan ise
bu yolun kuralları ve ritüelleridir. Geleneğin genel yönelimi, dindarlığı
şekilsel ibadetlerden çok ahlak, içsel arınma ve insan-ı kamil olma
yolculuğuyla tanımlamaktır. “Yolun” bu anlamı, 13. yüzyıldan itibaren Anadolu’daki
derviş çevrelerinin genel tasavvuf anlayışından beslenir; kurumsal çerçevesini
ise ocaklar ve Buyruklar aracılığıyla kazanmıştır.
Sır,
İkrar ve Takiye
Alevi geleneğinde yolun kendisine çoğu zaman “sır”
denir. Yolun bilgisinin herkese değil, yola girmiş olanlara ait olduğu, onu
bilmeyene (nadana) açmamak gerektiği sık tekrarlanan bir öğüttür. Bu anlayışın
iki ayrı kaynağı vardır ve ikisini ayırmak önemlidir.
Birincisi batıni düşüncenin kendisidir. Zahir ile batın
ayrımına göre dinin görünen bir yüzü, bir de ancak yolda ilerledikçe kavranan
iç anlamı vardır. Bu anlayış Şii, İsmaili ve tasavvufi geleneklerin ortak
mirasıdır ve bilginin dereceli olarak, ehline aktarılmasını öngörür. İkincisi
tarihtir. III. Bölümde anlattığım 16. yüzyıl takibatı, Kızılbaş
toplulukları için kapalılığı bir hayatta kalma stratejisine dönüştürdü.
Cemlerin dışarıya kapalı yapılması, yabancıların alınmaması, kapıyı gözleyen
bir gözcü hizmetinin bulunması bu tarihsel koşullarla da ilgilidir.
Kızılbaşlara yönelik “mum söndü” iftirasının tam da bu kapalılıktan beslenmesi
tesadüf değildir: görünmeyen şey hakkında her şey söylenebilir.
Kişinin yola girişi ikrar ile olur. Bir Kızılbaş
ailesinde doğmak kişiyi bir ocağın talibi yapar; ama yola girmek, dede
huzurunda verilen ikrarla, çoğu zaman musahiplikle birlikte gerçekleşir. İkrar
veren kişi yolun kurallarına uyacağına söz verir ve artık bu kurallara göre
sorumlu tutulur. Yılda bir kez yapılan görgü ceminde talipler dedenin ve
topluluğun önünde “görülür”: bir yıl boyunca yolun kurallarına uyup
uymadıkları, aralarında dargınlık olup olmadığı sorulur, sorunlar çözülür.
Baskı dönemlerinde başka bir pratik de devreye girdi: takiye,
yani can güvenliği tehlikedeyken inancını gizlemek. Takiye Şii geleneğinde
köklü bir kavramdır. Kızılbaş toplulukları Osmanlı döneminde ve sonrasında
zaman zaman kendilerini dışarıya karşı Sünni olarak gösterdiler, inançlarını
yalnızca kendi aralarında yaşadılar. Bu durum Alevilerin dışarıdan nasıl
görüldüğünü de etkiledi: kendini gizlemek zorunda kalan bir topluluk hakkındaki
bilgi, çoğu zaman onu gizlenmeye zorlayanlar tarafından üretildi.
Sır, ikrar ve takiye birlikte düşünüldüğünde Aleviliğin
kapalılığının hem inançtan hem tarihten geldiği görülür. Bu ayrım, V. Bölümde
Aleviliğin “İslami bir kabuğun içinde saklanan kadim bir çekirdek”
olduğu tezini değerlendirirken önemli olacak.
Temel
Düstur: “Eline, Beline, Diline Sahip Ol”
Alevi ahlakının en bilinen ve özet niteliğindeki ilkesidir.
Bir kişinin yola kabul edilmesi ve yolda olgunlaşması için bu üç şart temel
kabul edilir.
Eline sahip olmak, hırsızlık yapmamak, başkasının
emeğine ve hakkına el uzatmamak, şiddet uygulamamak demektir. Beline sahip
olmak, zina etmemek, nefsinin arzularına köle olmamak, ailesine ve
toplumsal ilişkilerine sadık kalmaktır. Diline sahip olmak ise yalan
söylememek, gıybet etmemek, kimseyi incitmeyecek bir üslup kullanmak, geleneğin
deyişiyle sözünü “bilip pişirmek”tir.
Benzer ilkeler tasavvuf ve fütüvvet geleneğinde de bulunur;
ama bu üçlü formül Alevi-Bektaşi dünyasında adeta ahlakın özeti haline
gelmiştir.
Dört Kapı
Kırk Makam
Hacı Bektaş Veli’ye atfedilen Makalat’ta yer alan bu öğreti,
insanın manevi ve ahlaki gelişim basamaklarını ifade eder. Dört kapının her
birinde onar makam bulunur.
|
Kapı |
Anlamı |
Olgunlaşmadaki
yeri |
|
Şeriat |
Dışsal kurallar ve toplumsal düzen |
Dinin ve toplumun kurallarını öğrenmek |
|
Tarikat |
Bir rehbere bağlanıp yola girmek |
Nefsi terbiye etmek, toplulukla bütünleşmek |
|
Marifet |
Kendini ve Hakk’ı tanımak |
İçsel bilgiye ulaşmak, ilahi hakikati kavramak |
|
Hakikat |
Hak ile hakikatte bir olmak |
İnsan-ı kamil mertebesi; bütün varlığı bir görmek |

Dört kapı fikri Alevilere özgü değildir; genel tasavvuf
düşüncesinde de yaygındır. Alevilikteki farkı, şeriat kapısını yolun başlangıcı
olarak görmesi ve asıl dindarlığı sonraki kapılarda aramasıdır. Hakikat kapısı,
13. yüzyıldan itibaren İslam dünyasında İbn Arabi’nin düşüncesiyle sistemleşen “varlığın
birliği” (vahdet-i vücud) anlayışıyla da ilişkilendirilir. Alevi ozanlarının
evreni ve insanı anlatırken bu anlayıştan derinden beslendiği görülür.
Devriye,
Don Değiştirme ve Hak-Muhammed-Ali
Alevi inanç dünyasının en ilginç kavramlarından biri devriyedir.
Devriye, varlığın Hak’tan çıkıp maddeye indiği ve yeniden Hakk’a döndüğü bir
çember olarak düşünülmesidir. Bu anlayışa göre ruh, ilahi varlıktan ayrıldıktan
sonra cansızlar, bitkiler ve hayvanlar aleminden geçerek insana ulaşır; insan-ı
kamil olduğunda ise çemberi tamamlayarak kaynağına döner. Alevi-Bektaşi
şiirinde bu adla anılan ayrı bir tür vardır. Ozan bu şiirlerde ruhun
yolculuğunu anlatır, çoğu zaman da kendini tarihin farklı anlarında, farklı
peygamberlerin ve velilerin yanında var olmuş olarak tasvir eder.
Devriye fikri Alevilere özgü değildir. Varlığın Hak’tan
inişi ve Hakk’a dönüşü, İbn Arabi’nin etkisiyle şekillenen tasavvuf
düşüncesinin genel bir temasıdır ve devriye türünde şiirler Sünni tasavvuf
çevrelerinde de yazılmıştır. Alevi geleneğindeki farkı, bu fikrin halk inancına
kadar inmesi ve somut biçimler almasıdır.
Bu somut biçimlerden biri don değiştirmedir. Halk
inancında velilerin kuş ya da başka bir hayvan kılığına girebildiğine dair
anlatılar yaygındır. Vilayetname’de Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya güvercin
donunda geldiğinin anlatılması bunun en bilinen örneğidir. Bazı Alevi
toplulukların inancında ruhun ölümden sonra başka bir bedende dünyaya
gelebileceği fikri de bulunur; ancak bunun ne ölçüde yaygın olduğu ve nasıl
yorumlandığı topluluktan topluluğa değişir.
Aynı batıni dünya görüşünün bir başka unsuru, Hz. Ali’ye
verilen konumdur. Alevi deyişlerinde “Hak-Muhammed-Ali” çoğu zaman birlikte
anılır; Ali, Hakk’ın insanda en kamil biçimde tecelli ettiği varlık olarak
görülür. Bazı deyişlerde bu anlayış Ali’nin ilahi bir varlık olarak
yüceltilmesine kadar varır. İslam düşünce tarihinde Hz. Ali’ye ilahi nitelikler
yükleyen görüşlere gulüv (aşırılık), bu görüşleri taşıyanlara da gulat
denmiştir. Gulüv kavramı yalnızca Sünni ulemanın bir eleştirisi değildir; Şii
ulema da bu tür görüşleri reddetmiştir. Nitekim Safevi İran’ı 16. ve 17.
yüzyıllarda Şii fıkhını devlet mezhebi haline getirirken, devleti kuran
Kızılbaş müritlerin Şah’ı ve Ali’yi ilahi mertebeye yükselten inançları da
giderek bastırıldı. Yani Kızılbaş inancı hem Osmanlı Sünniliğinin hem de Safevi
Şiiliğinin resmi çizgisinin dışında kaldı.
Burada da ocaktan ocağa ve kişiden kişiye büyük farklılıklar
olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Bugün pek çok Alevi, Hak-Muhammed-Ali formülünü
Ali’nin tanrısallığı olarak değil, tek bir hakikatin farklı tecellileri olarak
yorumlar.
İbadet:
Cem, Oruç, Kurban ve Ziyaret
Alevi ibadet hayatının merkezinde cem vardır. Alevi
inancına göre cemin kökeni, Hz. Muhammed’in miraçtan dönerken katıldığına
inanılan Kırklar Meclisidir. Anlatıya göre Hz. Muhammed, içinde Hz. Ali’nin
de bulunduğu kırk kişilik bir meclise girer; orada bir üzüm tanesi kırk kişiye
paylaştırılır ve kırklar birlikte semah döner. Bu anlatı, cemin yalnızca bir
toplanma değil, kutsal bir meclisin yeniden canlandırılması olarak görülmesini
sağlar. Bu yüzden pek çok Alevi cemi kendi namazı, yani toplu ibadeti olarak
görür.
Cemde dedenin yanı sıra “on iki hizmet” adı verilen görevler
bulunur: rehber, zakir (saz eşliğinde deyiş okuyan), gözcü, çerağcı, süpürgeci,
meydancı, lokmacı, sakacı, kurbancı ve diğerleri. Hizmetlerin adları ocaktan
ocağa değişebilir, ama on iki sayısı On İki İmam’a işaret eder. Cemin türleri
de çeşitlidir: görgü cemi, musahiplik cemi, Abdal Musa cemi, Muharrem cemi
gibi.
Alevi geleneğinde en önemli oruç Muharrem orucudur.
Muharrem ayının başında on iki gün tutulur ve aşure ile sona erer. Bu oruç Hz.
Hüseyin’in yasını tutmanın bir biçimidir; bazı toplulukların oruç boyunca su
içmekten de kaçınması Kerbela’da susuz bırakılan Hüseyin’e atıftır. Şubat
ayındaki üç günlük Hızır orucu da yaygındır. Ramazan orucu konusunda ise
Aleviler arasında farklı uygulamalar vardır.
Kurban Alevi ibadetinde önemli bir yer tutar; adak ve
cem kurbanları kesilir ve kurban eti lokma olarak paylaşılır. Lokma,
hakkullah ve musahipler arasındaki dayanışma, geleneğin paylaşım biçimleridir.
Hac konusunda ise Alevi deyişlerinde sık tekrarlanan tema, “asıl Kabe’nin
insanın gönlü” olduğudur. Bunun yanında Hacıbektaş, ocak merkezleri ve yerel
ziyaret yerleri (türbeler, kutsal dağlar, pınarlar) Alevi dini yaşamının önemli
parçalarıdır. Beş vakit namaz ve cami ise geleneksel Alevi ibadetinin
merkezinde yer almaz; bazı Aleviler namaz kılar, ama toplu ibadetin merkezi
cemdir.
Dede ile
Talip Arasında: Görgü, Sorgu ve Yılın Düzeni
Buraya kadar anlattığım ilkelerin hiçbiri havada durmuyordu.
Hepsi, dede ile talip arasındaki somut bir ilişki içinde yaşanıyordu ve o
ilişkinin kendi takvimi, kendi usulü ve kendi yaptırımı vardı. Bu bölümde
anlattığım ahlak dünyasının nasıl ayakta kaldığını anlamak için bu düzene
bakmak gerekiyor.
Geleneksel yapıda her Alevi köyü ya da ailesi belirli bir
ocağın talibiydi. Ocağın dedesi genellikle başka bir köyde, çoğu zaman günlerce
uzaklıkta otururdu. Yılda bir kez, genellikle hasattan sonra, sonbahar ya da
kış aylarında yola çıkar, kendisine bağlı köyleri tek tek dolaşırdı. Buna devir
ya da talip gezmesi denirdi. Dedenin gelişi köy için sıradan bir ziyaret
değildi; yılın en önemli olayıydı.
Çünkü dede geldiğinde görgü cemi yapılırdı. Bölgeden
bölgeye adı değişir (bazı yerlerde görgü, bazı yerlerde sorgu, bazı
yerlerde baş okutma ya da muhasebe cemi denir) ama işlevi hemen
hemen aynıdır: topluluk, geçen bir yılın hesabını birlikte görür.
Usul şöyle işlerdi. Cem başlamadan önce dede, meydandakilere
birbirlerinden razı olup olmadıklarını sorardı. Aralarında dargınlık,
alacak-verecek ya da çözülmemiş bir anlaşmazlık olanlar meydana çıkar, dara
durur, yani meydanın ortasındaki belirli bir noktaya geçerdi. Mesele orada,
herkesin önünde konuşulur; dede ve topluluk birlikte bir karara varırdı. Haksız
bulunan özür diler, zararı öder ya da başka bir biçimde telafi ederdi. Ancak
bütün hesaplar kapandıktan ve herkes birbirinden razı olduktan sonra cem
başlayabilirdi.
Bu usulün ne kadar sıra dışı olduğunu görmek için bir an
durmak gerekiyor. Burada ibadet, bir ön şarta bağlanmıştır: kul hakkı
ödenmeden ibadet başlamaz. Pek çok dini gelenekte ibadet ile ahlak yan yana
durur; burada ahlak, ibadetin kapısında bekçidir. Bir toplulukta yılda bir kez
herkesin herkesle hesaplaşmak zorunda kalması, hem çok ağır bir yük hem de
dağınık bir topluluğu bir arada tutan son derece güçlü bir mekanizmadır.
Hesabını kapatmayan ya da yolun ilkelerine ağır biçimde
aykırı davranan kişi için ise düşkünlük vardı; onu birazdan ayrıca ele
alacağım.
Dede ile talip arasında maddi bir bağ da vardı. Talipler
dedeye hakkullah (bazı yörelerde çıralık) adı verilen bir pay
verirlerdi. Bu, bir hizmet karşılığı ödenen ücret olarak değil, ocağın ve
dedenin ayakta kalmasını sağlayan dayanışma payı olarak anlaşılırdı. Yine de bu
ilişkinin kötüye kullanıldığı, bazı dedelerin bu payı gelir kapısına çevirdiği
eleştirisi, Alevi topluluklarının kendi içinde de yüzyıllardır dile
getirilmiştir. Geleneğin kendisi de bunu bilir: Buyruklarda dedeye talibini
sömürmemesi, talibe de dedesini sorgulamaktan çekinmemesi öğütlenir.
Dede köye yılda bir kez gelebildiği için araya bir halka
daha girerdi: rehber. Rehber genellikle talibin kendi köyünden, yola
girmiş ve güvenilir bulunmuş bir kişiydi. Yeni ikrar verecek olanı hazırlar,
erkanı öğretir, küçük anlaşmazlıkları dede gelmeden çözmeye çalışırdı. Rehber,
pir ve mürşit arasındaki üç basamaklı manevi otorite yapısını yukarıda, ocak
düzenini anlatırken ele almıştım; burada hatırlatmakla yetiniyorum.
Yılın düzeni. Bu ilişkinin bir de takvimi vardı ve bu
takvim Sünni ibadet takviminden belirgin biçimde farklıydı.
Yılın en ağır dönemi Muharrem’dir: on iki gün oruç,
ardından aşure. Bunu yukarıda anlattım. Ama Alevi yılının tek durağı bu
değildir.
Şubat ayında, bölgeye göre değişen tarihlerde Hızır
orucu tutulur. Üç gündür ve ardından Hızır lokması, kavut ya da yöresel
adıyla başka bir paylaşım gelir. Hızır, Alevi inancında darda kalana
yetişen, yolda görünen, kimliğini belli etmeyen bir figürdür; bu orucun duygusu
yastan çok umuttur. Baharda Hıdrellez (6 Mayıs) kutlanır (Hızır ile
İlyas’ın buluştuğuna inanılan gün). Yukarıda, Alevi ve Sünni köylerin ortak
pratiklerinden söz ederken değindiğim gibi, Hızır inancı bu iki topluluğun
paylaştığı en geniş zeminlerden biridir.
Nevruz (21 Mart) Alevi geleneğinde Hz. Ali’nin doğumu
ya da Hz. Ali ile Hz. Fatıma’nın evliliği olarak anılır ve cemle kutlanır.
Sonbaharda, özellikle Batı Anadolu ve Bektaşi çevrelerinde Abdal Musa cemi
yapılır; adına kurban kesilir, lokma dağıtılır.
Bu takvimin kendisi de bir şey söylüyor. Alevi ibadet yılı,
günlük ve haftalık bir ritme değil, mevsimlik ve yıllık bir ritme dayanır. Beş
vakit namaz ile cuma namazının yerini, yılda birkaç kez toplanılan cemler ve
oruçlar alır. Bu, kırsal, dağınık ve dedesini yılda bir kez gören bir
topluluğun yaşayabileceği türden bir ibadet düzenidir. Şehirde, apartmanda,
haftalık mesai düzeninde yaşayan bir topluluk için aynı ritmi sürdürmenin neden
bu kadar zor olduğunu da VI. Bölüm’de göreceğiz.
Rızalık
ve Düşkünlük
Alevi-Kızılbaş geleneğinde ibadetin, toplum düzeninin ve
bireysel ilişkilerin temelinde rızalık ilkesi vardır. Cem başlamadan
önce dede topluluktan rızalık ister. Üzerinde kul hakkı olan, komşusuyla dargın
olan ya da birine zarar vermiş olan kişi, durumunu düzeltip karşı tarafın
rızasını almadan cem ibadetine katılamaz. Cem bu yüzden yalnızca bir ibadet
değil, aynı zamanda topluluğun kendi içindeki anlaşmazlıkları çözdüğü bir
yerdir.
Düşkünlük ise bu düzenin yaptırımıdır. Cinayet,
hırsızlık, zina ya da yol ilkelerine ağır bir aykırılık gibi durumlarda kişi “düşkün”
ilan edilir ve belirli bir süre ya da kalıcı olarak toplumsal ve inançsal
yaşamdan dışlanır. Düşkünlükten kaldırılma da yine belirli bir erkanla, dedenin
ve topluluğun kararıyla olur. Bu, geleneğin kendi kendini denetleme
mekanizmasıdır.
Rızalık ve düşkünlük, Aleviliğin ocak düzenine en sıkı
biçimde bağlı kurumlarıdır. Her ikisi de herkesin birbirini tanıdığı, küçük ve
yerleşik bir topluluk varsayar. Bu varsayımın 20. yüzyılda göçle birlikte nasıl
sarsıldığını VI. Bölümde göreceğiz.
Musahiplik:
Yol Kardeşliği
Musahiplik, Kızılbaş-Alevi örgütlenmesinin en güçlü
toplumsal bağlarından biridir. İki evli çift, dede huzurunda, ölünceye kadar
birbirine maddi ve manevi olarak destek olacağına, birbirinin kusurunu kapatıp
sorumluluğunu üstleneceğine söz verir. Musahip olmak, yola tam olarak girmenin
şartlarından biri sayılır. Musahipler birbirinin sorumluluğunu taşıdığı için,
birinin yoldan sapması diğerini de etkiler.
Daha önce belirttiğim gibi, musahiplik kurumunun fütüvvet
geleneğindeki “ahiret kardeşliği” ile ilişkisine sık sık dikkat çekilmiştir.
Gelenek ise kendi kaynağını Hz. Muhammed’in Medine’de Hz. Ali ile kardeş
olmasına dayandırır.
Cemde
Kadın ve “Ana”
Aleviliği başka İslam yorumlarından ayıran en görünür
özelliklerden biri, kadın ile erkeğin cemde birlikte bulunmasıdır. Cemde kadın
ayrı bir bölmede ya da perdenin arkasında değildir; aynı meydanda oturur, aynı
semahı döner, aynı lokmayı paylaşır ve aynı görgüden geçer. Yola giren kişi “can”dır;
canın cinsiyeti yoktur. Musahiplik de tek tek erkekler arasında değil, iki evli
çift arasında kurulur; kadın bu bağın tarafıdır, eki değil.
Bu eşitliğin bir de sınırı vardır ve onu da söylemek
gerekir. Dedelik soya dayanır ve geleneksel olarak erkekler üzerinden yürür.
Dedenin eşi “ana” olarak anılır ve topluluk içinde büyük saygı görür; cemde ve
topluluk hayatında bilgisiyle, arabuluculuğuyla ve erkana hakimiyetiyle öne
çıkan kadınlar hep olmuştur. Ama anayı cem yürüten bir makam olarak düşünmek
geleneksel yapıya uymaz. Hacı Bektaş menkıbelerinde onun manevi evladı olarak
anılan Kadıncık Ana ve Alevi hafızasında analık kavramının kutsal simgesi olan
Fatma Ana, bu saygın ama dolaylı konumun örnekleridir.
Yani Alevilikte kadının yeri, çağdaşı olan pek çok dini
gelenekten gerçekten farklıdır; ama bunu bugünkü anlamıyla bir cinsiyet
eşitliği olarak okumak, V. Bölümde eleştireceğim anakronizmin bir
biçimidir. Gelenek kadını ibadette eşit kılmış, önderlikte kılmamıştır.
Kadınların cem yürütmesi tartışmasının bugün gündeme gelmesi (VI. Bölüm),
tam da bu iki şey arasındaki boşluğun fark edilmesiyle ilgilidir.
“Yetmiş
İki Millete Bir Nazarla Bakmak”
Alevi-Bektaşi geleneğinde en sık tekrarlanan ilkelerden biri
de insanlara din, dil, soy ayrımı gözetmeden eşit bakmaktır. Bu ilke genellikle
Hacı Bektaş Veli’ye atfedilen “Yetmiş iki millete bir nazarla bakmayan,
halka müderris olsa da hakikatte asidir” sözüyle ifade edilir. Aynı
anlayışı, yine Hacı Bektaş’a atfedilen şu dörtlükte de görürüz:
Hararet nardadır, sacda
değildir
Keramet baştadır, tacda
değildir
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da
değildir
Burada bir tarihsel not düşmek gerekiyor. Bu söz ve dörtlük
Hacı Bektaş’ın Makalat’ında geçmez; yüzyıllar içinde ona atfedilmiş ve onun
adıyla yaygınlaşmıştır. Bu, ilkenin Alevi geleneğindeki önemini azaltmaz. Ama
bu ilkenin 13. yüzyıldan kalma bir öğreti değil, Alevi-Bektaşi geleneğinin
zaman içinde Hacı Bektaş figürü etrafında dile getirdiği bir değer olduğunu
gösterir. Bu tür atıflar, bu bölümün sonunda ele alacağım “hafıza”
meselesinin güzel bir örneğidir.
“İncinsen
de İncitme”
Alevi geleneğindeki bütün bu ilkeler, genellikle şöyle
özetlenir: Dindarlık, ritüelleri harfiyen yerine getirmekten öte, ahlaklı
olmak, kimseyi incitmemek, kul hakkı yememek, kendi nefsini terbiye etmek ve
topluma faydalı olmaktır. “İncinsen de incitme” sözü bu anlayışın
en kısa ifadesidir.
Bu anlayışın Alevilerin kendi içinde de farklı yorumları
vardır. Bazıları bu ilkeleri İslam’ın batıni özü olarak görür, bazıları dinden
bağımsız evrensel bir ahlak olarak. I. Bölümde söylediğim gibi, bu
tartışmada taraf tutmuyorum. Ama tarihsel olarak şunu söyleyebiliriz: Bu ahlak
anlayışı soyut bir felsefe olarak değil, ocak, cem, rızalık, düşkünlük ve
musahiplik gibi somut kurumlar içinde yaşanmıştır.
Cem Nasıl
Yürür?
Cemin ne olduğunu ve kökenine dair Kırklar Meclisi
anlatısını yukarıda andım. Ama Alevilik hakkında yazılan metinlerin çoğunda cem
bir isim olarak geçer, bir şey olarak anlatılmaz. Oysa bu makalenin
iddialarından biri, Aleviliğin kendine özgü bir kurumlar dünyası ürettiğidir;
cem bu dünyanın merkezidir ve nasıl yürüdüğünü görmeden o iddia havada kalır.
Baştan bir uyarı: aşağıda anlatacağım sıra genel bir
çerçevedir. Dersim ocaklarında, Tahtacılarda, Orta Anadolu’da ve Balkan
Bektaşiliğinde hizmetlerin adları, sayısı ve sırası farklılık gösterir. Tek bir
Alevilik olmadığı gibi tek bir cem usulü de yoktur. Burada anlattığım, en
yaygın biçimdir.
Toplanma. Cem geleneksel olarak bir camide ya da özel
bir yapıda değil, köyün en büyük evinde, dedenin konakladığı evde ya da meydan
olarak ayrılmış bir odada yapılırdı. Cemevi, bugünkü anlamıyla müstakil bir
yapı olarak, esas olarak 20. yüzyılın şehirleşme döneminin ürünüdür. Cem’e
ikrar vermiş olanlar katılır; görgü ceminde ise hesabı kapanmamış olan kişi
meydana giremez. Kapıda ve meydanın düzeninden sorumlu olarak gözcü bulunur.
Rızalık. Dede postuna oturduktan sonra ilk iş
topluluktan rızalık almaktır. Bunu yukarıda anlattım: hesaplar kapanmadan cem
başlamaz.
Çerağın uyandırılması. Çerağcı (bazı yörelerde delilci)
meydandaki çerağı, yani kandili yakar. Alevi dilinde çerağ “yakılmaz”, uyandırılır.
Bu, basit bir kibarlık değil; ışığın canlı ve diri bir şey sayıldığı bir
dünyanın ifadesidir. Çerağcı hizmetini yaparken kısa bir dua, yani tercüman
okur; dede buna karşılık bir gülbenk verir. Bu ikili (hizmet sahibinin
tercümanı, dedenin gülbengi) cemin bütün aşamalarında tekrarlanır.
Süpürme. Süpürgeci (ferraş) meydanı üç kez sembolik
olarak süpürür. Süpürülen toz değildir; meydanın arındırılmasıdır.
On iki hizmet. Hizmet sahipleri sırayla meydana
gelir, dara durur, tercümanını okur, gülbengini alır ve görevine geçer.
Hizmetlerin adları yukarıda saydıklarımla birlikte bölgeden bölgeye değişir;
sayıları da her zaman tam on iki değildir. Önemli olan şudur: cem bir kişinin
yönettiği bir tören değil, on iki insanın paylaştığı bir iştir. Dede cemi
yürütür, ama cemi dede tek başına yapmaz.
Zakirin bölümü. Cemin uzun ve asıl belirleyici kısmı
burasıdır. Zakir (yöresine göre aşık, sazandar ya da güvende) saz eşliğinde
sırayla okur:
·
Duaz-ı imam: On İki İmam’ın adının tek
tek anıldığı şiirler.
·
Miraçlama: Hz. Muhammed’in miracını ve
Kırklar Meclisi’ne girişini anlatan uzun anlatı şiiri.
·
Mersiye: Kerbela ağıtı. Muharrem ceminde
bu bölüm uzar ve ağlamak olağandır.
·
Deyiş ve nefesler: yolun ahlakını,
devriyeyi, Ehl-i Beyt sevgisini anlatan şiirler.
Semah. Miraçlamanın ardından, Kırklar Meclisi’nde
dönüldüğüne inanılan semaha kalkılır. Semahı aşağıda ayrıca ele alacağım.
Saka suyu. Sakacı topluluğa su dağıtır. Bu su,
Kerbela’da susuz bırakılan Hz. Hüseyin ve yakınları anısına içilir; içilirken
Yezid’e lanet, Hüseyin’e selam getirilir.
Lokma. Kesilen kurbanın eti ve getirilen yiyecekler
lokma olarak dağıtılır. Lokmanın kuralı şudur: herkese eşit pay düşer ve
gelmeyenlerin payı da ayrılıp evlerine gönderilir. Cemde yoksul ile varlıklı
arasında yer farkı olmadığı gibi, sofrada da pay farkı yoktur.
Dağılma. Dede kapanış gülbengini verir. Baskı
dönemlerinden kalma bir alışkanlıkla, katılanlar meydandan topluca değil,
arayla ve sessizce ayrılırlardı.
Bu akışa baktığımızda, cemin yalnızca bir ibadet olmadığı
görülüyor. Cem aynı anda bir mahkeme (görgü), bir meclis (rızalık), bir konser
(zakir), bir yemek (lokma) ve bir ibadettir. Dedesi yılda bir kez gelen, yazısı
olmayan ve devletin kurumlarından uzak duran bir topluluk için cem, inancın
olduğu kadar toplumsal düzenin de taşıyıcısıydı. Alevi kurumlarının 20.
yüzyılda göçle birlikte neden bu kadar hızlı sarsıldığını anlamak için de bunu
akılda tutmak gerekir: dağılan yalnızca bir ibadet değil, aynı anda beş işi
birden gören bir kurumdu.
Saz,
Deyiş ve Semah: Kitapsız Bir Geleneğin Hafızası
Bir inancın yazılı bir kanonu yoksa, öğretisini nasıl taşır?
Alevilik bu soruya kendine özgü bir cevap vermiştir: şiirle
ve müzikle. Yukarıda Buyrukların bir kanon olmadığını, her ocağın kendi
nüshası bulunduğunu anlatmıştım. Buyruk nüshalarının ulaşamadığı yerde bile cem
yapılıyordu; çünkü yolun bilgisi, kitapta değil, deyişte duruyordu.
Saz. Alevi ibadetinde bağlama bir müzik aleti değil,
ibadetin aracıdır. Halk arasında ona “telli Kuran” denmesi (bu deyiş
modern dönemde yaygınlaşmış olsa da) sazın bu gelenekteki yerini doğru anlatır.
Sazın cemdeki konumu, Sünni ibadetinde müziğin tartışmalı yerini düşündüğümüzde
daha da dikkat çekicidir: burada müzik ibadete eşlik etmez, ibadetin
kendisidir. Alevilik ile Sünni ortodoksi arasındaki en görünür ayrımlardan biri
de budur ve yukarıda andığım eleştirilerin bir kısmı tam da buraya yöneliktir.
Türler. Cemde okunan şiirlerin her birinin adı ve
işlevi vardır. Duaz-ı imam On İki İmam’ı anar; miraçlama Kırklar Meclisi’ni
anlatır; mersiye Kerbela’ya ağıttır; devriye insanın Hak’tan gelip Hakk’a
dönüşünü anlatır; semah havaları semaha eşlik eder. Deyiş ve nefes ise daha
genel adlardır; nefes özellikle Bektaşi çevrelerinde kullanılır. Bu türlerin
toplamı, aslında bir ilmihalin yaptığı işi yapar: inancın içeriğini, ahlakını
ve tarihini aktarır. Aradaki fark şudur ki bu ilmihal okunmaz, söylenir; ve
söylendikçe değişir.
Ozanlar ve mahlas sorunu. Yukarıda andığım ozanlar (Nesimi,
Hatayi, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Yemini, Virani, Fuzuli) Alevi geleneğinde
“yedi ulu ozan” olarak anılır. Ama bu adların altındaki bütün şiirlerin
gerçekten onlara ait olduğunu söyleyemeyiz. Sözlü gelenekte sevilen bir ozanın
mahlası, yüzyıllar boyunca başka şairlerin söylediği şiirlerin de altına
konmuştur. Pir Sultan adına bugün kayıtlı şiirlerin birden fazla kişiye ait
olabileceği, araştırmacıların uzun süredir tartıştığı bir konudur. Bu,
geleneğin bir kusuru değil, doğasıdır: burada şiirin değeri kimin yazdığından
değil, toplulukça kabul edilmiş olmasından gelir.
Semah. Semah bir dans değildir ve bu ayrım Aleviler
için önemlidir. Semaha “oynanmaz”, dönülür; semah ibadetin bir
parçasıdır ve cemin dışında, gösteri olarak yapılması geleneksel olarak hoş
karşılanmamıştır. Anlatıya göre semahın kökeni Kırklar Meclisi’dir: Hz.
Muhammed’in katıldığı o mecliste bir üzüm tanesinin ezilip kırk kişiye
paylaştırılmasının ardından, meclistekiler cezbeye kapılıp dönmüştür.
Semahın birçok yöresel biçimi vardır ve çoğu bir ağırlamayla
başlayıp giderek hızlanan bölümlerle devam eder. Hareketlerin bir bölümü
doğadan alınmıştır; özellikle turna, Alevi şiirinde ve semahında güçlü bir
simgedir (Hz. Ali’nin sesini taşıdığına inanılan, göçen, uzaktan haber getiren
kuş). Kadın ile erkeğin aynı meydanda, yan yana semah dönmesi ise Alevi
ibadetinin dışarıdan en çok dikkat çeken ve maalesef en çok iftiraya konu olmuş
yanıdır.
Semahın 2010'da UNESCO’nun İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel
Mirası listesine alınması, bu ritüelin görünürlüğünü artırdı. Ama aynı zamanda
yeni bir tartışma da açtı: cemin içinden çıkarılıp sahneye taşınan semah hala
ibadet midir, yoksa folklor mu olmuştur? Bu soruyu VI. Bölüm’de,
Aleviliğin kültürelleşmesi tartışmasında yeniden ele alacağım.
Burada bir şeyi kaydetmek istiyorum. Bir geleneğin teolojisi
şiirde yaşıyorsa, o teoloji hiçbir zaman tek sesli olamaz. Bir fıkıh kitabı
tartışmayı kapatır; bir deyiş tartışmayı açar. Alevilikte yüzyıllar boyunca
merkezi bir otorite, resmi bir akide metni ve bağlayıcı bir yorum çıkmamış
olmasının bir nedeni de budur. Bu, geleneğin eksiği olarak da okunabilir,
zenginliği olarak da. Ben ikincisine daha yakınım.
Hakk’a
Yürümek
Alevi geleneğinde bir insan için “öldü” denmez; “Hakk’a
yürüdü” denir.
Bu yalnızca bir nezaket ifadesi değildir. Yukarıda
anlattığım devriye inancının doğrudan sonucudur: can Hak’tan gelmiştir ve Hakk’a
döner. Ölüm bir son değil, bir dönüş yolculuğudur. Bu yüzden cenaze, yası
olduğu kadar tamamlanmayı da içeren bir olaydır.
Geleneğin bu alandaki en dikkat çekici kurumu dardan
indirme cemidir (bazı yörelerde dar çekme, hakkullah cemi ya da başka
adlarla anılır). Usul şöyledir: ölen kişi gömülmeden önce ya da gömüldükten
kısa bir süre sonra topluluk toplanır. Dede sorar: “Bu canın üzerinizde
hakkı var mı? Sizin bu can üzerinde hakkınız var mı?”
Alacaklı varsa söyler. Ödenmemiş bir borç, kapanmamış bir
dargınlık, çözülmemiş bir mesele varsa ortaya çıkar. Borç, mirasçılar
tarafından orada üstlenilir; dargınlık varsa helallik dilenir. Ancak topluluk
ölenden razı olduğunu söyledikten sonra, dede onu “dardan indirir” ve
cenaze tamamlanır.
Bu kurumun, yukarıda anlattığım görgü ceminin aynadaki
görüntüsü olduğunu fark etmişsinizdir. Görgü ceminde insan yılda bir kez
hesabını verir; dardan indirmede ise son hesabını verir. İkisi de aynı ilkeye
dayanır: hiç kimse kul hakkı üzerinde kalarak ne ibadete girebilir ne de
topraktan çıkıp gidebilir. Bir topluluğun ahlak anlayışını tek bir kurumda
görmek isteyen biri için, bence Alevilikte bakılacak yer burasıdır.
Cenazenin ardından lokma dağıtılır. Kırkıncı günde yeniden
toplanılır ve yine lokma verilir. Yıl dönümlerinde anma yapılır.
Alevi geleneğinde ayrıca ziyaret kültürü güçlüdür.
Ocak dergahları, eren türbeleri, yatırlar, kimi yerde kutsal sayılan ağaçlar,
pınarlar ve kayalar ziyaret edilir; adak adanır, mum yakılır, lokma dağıtılır.
Bu pratiklerin bir kısmının İslam öncesi doğa kültleriyle ilişkilendirilmesi sık
rastlanan bir yorumdur; V. Bölüm’de bu tür yorumları tartarken bu konuya
da döneceğim. Burada şunu söylemekle yetineyim: bir uygulamanın eski olması,
onun bir başka dinden kalma olduğunu kendiliğinden göstermez.
Son olarak modern bir mesele. Bu makalede anlattığım
kurumlar arasında bugün en görünür biçimde sıkışmış olanı cenazedir.
Cemevlerinin hukuki statüsü uzun süre tanınmadığı için, cenaze işlemlerinin
hangi kurumda, kimin eliyle ve hangi usulle yapılacağı pek çok yerde fiili bir
soruna dönüştü. Bir inancın ibadethanesi resmen ibadethane sayılmıyorsa, o
inancın mensubu öldüğünde ne olacağı sorusu teorik bir soru olmaktan çıkar. VI.
Bölüm’de ele alacağım hukuki tartışmaların Aleviler için neden bu kadar
somut ve duygusal olduğunu anlamak isteyenler, önce bu noktaya bakmalıdır.
Dışarıdan
Bakış: Ortodoks Eleştiriler ve Alevi Cevapları
Alevi ibadet ve inanç dünyası, tarih boyunca ve bugün de,
Sünni (ve kısmen Şii) ortodoksi tarafından eleştirilmiştir. Bu eleştirileri ve
Alevilerin bunlara verdiği cevapları bilmeden bugünkü tartışmaları anlamak
zordur. Burada her iki tarafı da mümkün olduğunca kendi mantığıyla aktarmaya
çalışıyorum.
Tarihsel eleştiriler. III. Bölümde gördüğümüz
16. yüzyıl fetvaları Kızılbaşları esas olarak üç noktada suçluyordu: şeriatı
tanımamak ve haramı helal saymak (ibahilik), ilk üç halifeye ve sahabeye sövmek
(sebb-i sahabe) ve Safevi şahına kutsallık atfetmek. Bu fetvalar dini
gerekçelerle yazılmış olsalar da Osmanlı-Safevi savaşının siyasi bağlamından
ayrılamazlar. Cemlere yönelik ahlaki iftiralar da bu dönemde yaygınlaştı
ve yüzyıllarca varlığını sürdürdü.
İbadet eleştirileri. Sünni fıkıh açısından en sık
dile getirilen eleştiri, İslam’ın şartları sayılan ibadetlerin Alevilikte
yerine getirilmediğidir: beş vakit namaz ve cami, Ramazan orucu, hac. Cemde
kadın ve erkeğin birlikte bulunması, saz çalınması ve semah dönülmesi de
ibadete sonradan eklenmiş yenilikler (bid’at) olarak eleştirilir. Alevi
tarafından verilen cevaplar ise çoğunlukla şöyledir: İbadetin özü biçim
değil niyet ve ahlaktır; cem Kırklar Meclisi’nin devamıdır ve Alevilerin toplu
ibadetidir; Muharrem orucu Ehl-i Beyt’e bağlılığın gereğidir; semah bir zikir,
saz ise zikrin aracıdır; farklı mezheplerin ibadet biçimleri de zaten
birbirinden farklıdır.
İnanç eleştirileri. Hak-Muhammed-Ali anlayışı ve Hz.
Ali’ye verilen konum, Sünni kelamcılar tarafından gulüv, hatta şirk olarak
eleştirilmiştir. İlk üç halifeye yönelik olumsuz tutum ve zalimlerden uzak
durmayı ifade eden teberra ilkesi, Sünni gelenekteki bütün sahabenin
saygıya layık olduğu anlayışıyla çatışır. Kuran’ın batıni yorumu, zahiri
hükümleri geçersiz kılmak olarak görülür; Buyrukların, dede sözünün ve
deyişlerin hadis ve fıkıh külliyatının yerini alması da eleştiri konusudur.
Alevi cevabı genellikle Ali sevgisinin Kuran’a ve Peygamber’e aykırı olmadığı,
teberranın sövgü değil zulme karşı ahlaki bir tavır olduğu ve batıni yorumun
zahiri reddetmek değil, onu aşmak olduğu yönündedir.
Bugünkü yaklaşımlar. Günümüzde Sünni ilahiyat
çevrelerinin Aleviliğe yaklaşımı kabaca iki gruba ayrılabilir. Birinci
yaklaşım Aleviliği İslam’ın içinde bir tasavvufi yorum ya da kültür olarak
kabul eder. Bu yaklaşım kapsayıcı görünür; ama cemevini ibadethane değil kültür
mekanı olarak tanımladığı ve Aleviliği cami merkezli bir İslam anlayışının
içine yerleştirmek istediği için pek çok Alevi kurumu tarafından eleştirilir. İkinci
yaklaşım ise Aleviliği, İslam’ın temel ibadetlerini yerine getirmediği
gerekçesiyle meşru bir mezhep olarak görmez.
Bu eleştirilerin ilginç bir yan etkisi, V. Bölümde
ele alacağım bir tartışmada ortaya çıkıyor. Aleviliği İslam’ın dışında,
müstakil bir inanç olarak tanımlayan yaklaşım da Aleviliğin Sünni fıkıhtan
farklılıklarını tam da bu eleştirilerin sıraladığı noktalar üzerinden
temellendirir. Yani iki karşıt görüş, Aleviliğin farkları konusunda aynı
listeyi kullanır; yalnızca bu farklardan çıkardıkları sonuç farklıdır.
Kutsal
Şahsiyetler ve Önderler
Alevilikte kutsal kabul edilen ve önder sayılan şahsiyetler
tek bir hiyerarşiden çok, tarihsel, tasavvufi ve edebi halkalardan oluşan geniş
bir çevre oluşturur.
Hak-Muhammed-Ali ve Ehl-i Beyt. Alevi inancının
merkezinde Allah, Muhammed ve Ali üçlüsü bulunur. Deyişlerde “Hak-Muhammed-Ali”
çoğu zaman birlikte anılır; Muhammed ve Ali aynı nurdan yaratılmış olarak
görülür. Hz. Ali (Şah-ı Merdan) inancın merkez figürüdür: velayetin başı, ilmin
kapısı ve Hakk’ın tecellisi olarak kabul edilir. Hz. Fatıma (Fatma Ana) Alevi
kadın kimliğinin ve analık kavramının kutsal simgesidir. Hz. Hasan ve Hz.
Hüseyin ile birlikte bu beş kişi “Ehl-i Aba” ya da “Pençe-i Al-i Aba” (Aba’nın
beş kişisi) olarak anılır.
On İki İmam. Hz. Ali ile başlayıp Muhammed Mehdi ile
son bulan imamlar silsilesi, Alevi hafızasında hem manevi önderliğin hem de
zulme uğramış masumiyetin temsilcisidir: İmam Ali, İmam Hasan, İmam Hüseyin,
İmam Zeynelabidin, İmam Muhammed Bakır, İmam Cafer Sadık, İmam Musa Kazım, İmam
Ali Rıza, İmam Muhammed Taki, İmam Ali Naki, İmam Hasan Askeri ve İmam Muhammed
Mehdi. Buyrukların bir bölümü İmam Cafer Sadık’a atfedilir; Alevi yolunun “Caferi”
olarak anılması da buradan gelir. On İkinci İmam’ın gaybette olduğuna ve
adaleti sağlamak için döneceğine inanılır. Alevi geleneği ayrıca On İki İmam’ın
küçük yaşta şehit edilen çocuklarını “On Dört Masum-ı Pak” adıyla anar.
Pirler ve erenler. Hacı Bektaş Veli (“Hünkar”),
Anadolu’da Alevi-Bektaşi dünyasının en önemli eren figürüdür. Abdal Musa,
Kaygusuz Abdal, Sarı Saltuk (Rumeli’de Bektaşi hafızasının önemli bir figürü)
ve Otman Baba gibi isimler de erenler dünyasının parçalarıdır. Baba İlyas ve
Baba İshak ise hem erenler hem de mazlumun yanında duran önderler olarak
anılır.
Ocak kurucuları. Alevilikte inanç aktarımı soy
üzerinden yürür. Ehl-i Beyt soyundan geldiğine inanılan ocakların kurucuları,
kendi talipleri için doğrudan manevi önderdir. Baba Mansur, Kureyşan, Derviş
Cemal, Garip Musa, Hubyar Sultan, Ağuiçen, Dede Garkın ve Şah İbrahim Veli
bunların en bilinenleri arasındadır.
Yedi ulu ozan. Alevi-Kızılbaş inancını deyişleri ve
şiirleriyle sözlü kültürde yaşatan ve eserleri erkanın parçası sayılan yedi
şair şunlardır:
|
Ozan |
Dönem |
Alevi
geleneğindeki yeri |
|
Seyyid Nesimi |
14.-15. yy |
Hurufi şair; Halep’te idam edilmesiyle |
|
Yemini |
16. yy |
1519’da yazdığı Faziletname ile |
|
Fuzuli |
16. yy |
Kerbela’yı anlatan Hadikatü’s-Süeda ile |
|
Şah İsmail Hatayi |
16. yy |
Safevi Devleti’nin kurucusu; deyişleri |
|
Pir Sultan Abdal |
16. yy |
Sivas çevresi; Şah’a bağlılık ve |
|
Kul Himmet |
16. yy |
Pir Sultan geleneğinden; nefesleri |
|
Virani |
16.-17. yy |
Hurufi etkiler taşıyan, batıni temaları |
Bu listenin kendisi de ilginçtir. Yedi ozanın neredeyse
tamamı 15. ve 16. yüzyıllarda, yani Kızılbaş kimliğinin şekillendiği dönemde
yaşamıştır. Aleviliğin kutsal edebiyatı, kutsal hafızası gibi 7. yüzyıla değil,
oluşum çağına aittir.
Tarih ile
Hafıza Arasında
Bu bölümü tarih ile hafıza arasındaki farkı gösteren birkaç
örnekle bitirmek istiyorum. Çünkü bir topluluğun kimi hatırladığı, neyi
unuttuğu ve kimi sonradan sahiplendiği, o topluluğun nasıl oluştuğunu anlamak
için en az belgeler kadar önemlidir.
Bu, yalnızca Aleviliğe özgü bir durum da değil. Osmanlı
hanedanının Oğuz Han’a ve Kayı boyuna dayandığı anlatısı, en erken kaynaklarda
bulunmaz; büyük ölçüde 15. yüzyılda, beylikler ve Timur karşısında meşruiyet
gerektiğinde düzenlenmiştir. Bir hanedan da, bir ocak da, bir tarikat da
ihtiyaç duyduğu soyu geriye doğru kurar. Bu yüzden şecereleri “yalan” diye bir
kenara atmak da, oldukları gibi kabul etmek de yanlış olur. Şecereler bize
atalar hakkında değil, onları yazanların neye ihtiyaç duyduğu hakkında birinci
elden bilgi verir.
Ebu’l-Vefa
Neden Unutuldu?
Belgelerde bazı önemli ocakların silsilesinin başında duran
Ebu’l-Vefa, Alevi halk hafızasında Hacı Bektaş ya da Pir Sultan kadar bilinmez.
Adı yakın zamana kadar Alevilerin kendileri arasında da pek anılmıyordu. Bunun
birkaç makul açıklaması var.
Birincisi dil ve coğrafyadır. Ebu’l-Vefa 11. yüzyılda Irak’ta
yaşamıştı ve ondan kalan Türkçe bir şiir ya da deyiş yoktur. Alevi kültürü ise
kendini büyük ölçüde Türkçe, Kürtçe ve Zazaca deyişler, nefesler ve türküler
(klamlar) aracılığıyla aktarmıştır. Deyişi olmayan bir figürün cemlerde
yaşaması zordur.
İkincisi belgelerin niteliğidir. Şecereler ve icazetnameler
her gün okunan metinler değildi; dede ailelerinin sandıklarında saklanır,
ocağın meşruiyetini kanıtlamak gerektiğinde çıkarılırdı. Ebu’l-Vefa’nın adı
böylece halkın gündelik dilinde değil, ocakların arşivinde yaşadı.
Üçüncüsü dönemdir. 16. yüzyıldan itibaren Kızılbaş
dünyasının büyük sembolleri Şah İsmail, Pir Sultan ve Kerbela oldu. Çatışma ve
takibat döneminde bir topluluk, sessiz bir 11. yüzyıl mutasavvıfından çok,
direnişi ve şehadeti anlatan figürlere tutunur. Bektaşi çevrelerinde ise Hacı
Bektaş’ın “Serçeşme” olarak öne çıkması, onun gerisindeki kökleri gölgede
bıraktı.
Bu açıklamaların bir kısmı belgeye, bir kısmı akıl yürütmeye
dayanır. Ama şu sonuç açık: Aleviliğin belgelerdeki tarihi ile Alevilerin
kendi hafızasındaki tarihi aynı şey değildir. İkisi de gerçektir ve ikisi
de önemlidir.
Bir
Hükümdarın Şiirleri Nasıl İbadete Dönüştü?
Şah İsmail 1524’te öldü. Safevi Devleti 1736’da tarihe
karıştı. Osmanlı ile Safevi arasındaki savaşlar yüzyıllar önce sona erdi.
Anadolu Alevileri ile İran arasında bugün hiçbir siyasi bağ yok. Ama Hatayi’nin
deyişleri hala Anadolu cemlerinde okunuyor ve onları söyleyen insanların çoğu
bunu bir siyasi bağlılık olarak değil, kendi inancının içinden gelen bir metin
olarak yaşıyor.
Bunun ne kadar olağanüstü olduğunu bir düşünün. Osmanlı’nın
en büyük siyasi rakibi olan, Çaldıran’da karşısına çıkılan, müritleri hakkında
fetvalar çıkarılan bir hükümdarın şiirleri, Osmanlı topraklarındaki
topluluklarda ibadetin parçası haline geldi ve beş yüz yıl boyunca öyle kaldı.
Bu bize üç şey söylüyor. Birincisi, Safevi etkisinin
ne kadar derine indiğini gösteriyor. Safevi hareketi Anadolu’daki topluluklara
yalnızca siyasi bir taraf sunmadı; onlara söyleyecek söz verdi. Kimlik ise en
kalıcı biçimde söz üzerinden aktarılır. İkincisi, “Safeviler
Aleviliği kurmadı ama dönüştürdü” tespitini destekliyor. Safeviler
Aleviliği sıfırdan kurmuş olsaydı, devlet yıkıldığında yapının da çözülmesini
beklerdik. Olmadı. Çünkü Safeviler zaten var olan bir dünyaya bir dil ve bir
merkez kazandırdılar. Merkez gitti, dil kaldı. Üçüncüsü, bir metin bir
kez kutsal repertuvara girdiğinde, oraya nasıl girdiği unutulabiliyor. Kaynağın
siyasi anlamı silinir, metnin kendisi kalır. Bugün bir cemde Hatayi deyişi
söyleyen insan, İran’la ya da Safevi hanedanıyla ilgili bir şey yapmıyor; kendi
geleneğinin içinden bir şey söylüyor. Ve haklı, çünkü o deyiş beş yüz yıldır o
geleneğin içinde.
Not: Hatayi mahlasıyla dolaşan şiirlerin hepsinin Şah
İsmail’e ait olup olmadığı tartışmalıdır. Sözlü gelenekte bir mahlasın zamanla
bir “marka” haline gelmesi ve sonraki şairlerin de aynı adla yazması sık
görülür. Ama bu buradaki asıl noktayı değiştirmiyor: kimin yazdığından bağımsız
olarak o ad ve o külliyat Alevi erkanının içine yerleşmiştir.
Silsilede
Olmayanlar: Sonradan Sahiplenilen Figürler
Alevi hafızasında, ocak silsilesinin ya da erkanın doğrudan
parçası olmadığı halde derin saygı duyulan pek çok figür vardır. Bunların
hafızaya giriş biçimleri ve zamanları birbirinden çok farklıdır ve bu farklılık
öğreticidir.
Hallac-ı Mansur 922’de Bağdat’ta “Enel-Hak” (Ben Hakk’ım)
sözü yüzünden idam edilmiş bir mutasavvıftır. Alevi değildi. Ama Alevi
erkanında dedenin karşısındaki duruş biçimine “dar-ı Mansur” denir; cemde “dara
durmak”, Mansur’un darağacındaki teslimiyetini ve hakikat uğruna baş verme
anlayışını simgeler. Hallac, ritüelin tam merkezine yerleşerek hafızaya
girmiştir.
Ebu Müslim-i Horasani 750’de Emevilerin yıkılmasında
kilit rol oynayan Abbasi komutanıdır. Ehl-i Beyt soyundan değildi. Ama Anadolu’da
yüzyıllar boyunca okunan Ebu Müslimname anlatıları onu Kerbela’nın öcünü alan
bir kahramana dönüştürdü. Bu anlatıların 16. yüzyılda Kızılbaşlar arasında ne
kadar yaygın olduğunu, Osmanlı ulemasının bu okumalara karşı çıkmasından da
anlıyoruz. Ebu Müslim, bir halk destanı aracılığıyla hafızaya girmiştir.
Yunus Emre 13. ve 14. yüzyıllarda yaşamış, Tapduk
Emre’nin dergahında yetişmiş bir sufi şairdir. Şekilsel ibadetten çok sevgiyi
ve insanı merkeze alan dili nedeniyle nefesleri Alevi-Bektaşi toplantılarında
da okunur: “Cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver
sen anı, bana seni gerek seni.” Ama burada da dikkatli olmak gerekiyor.
Yunus’a atfedilen en ünlü sözlerden “Yaratılanı hoş gördük, Yaratan’dan
ötürü” dizesinin Yunus’un divanında bulunmadığı, ona sonradan mal edildiği
sıklıkla belirtilir. Yunus, ortak Anadolu sufi mirasının bir parçası olarak
hafızaya girmiştir; hafıza da ona zaman içinde yeni sözler eklemiştir.
Şeyh Bedreddin belki de en ilginç örnektir. Bedreddin
ve müritleri 15. yüzyılda yaşadılar, ama Alevi hafızasındaki bugünkü yerlerini
büyük ölçüde 20. yüzyılda edindiler. Nazım Hikmet’in 1936’da yayımlanan Simavne
Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı, Bedreddin’i ve Börklüce’yi ortak mülkiyet
ve eşitlik uğruna ölen devrimciler olarak anlattı. 1960’lar ve 70’lerde Alevi
gençliğinin sol hareketle kurduğu yakın ilişki içinde (VI. Bölüm) bu
anlatı Alevi kimliğinin bir parçası haline geldi. Bedreddin, siyasi bir hafıza
aracılığıyla ve oldukça yakın bir tarihte Alevi hafızasına girmiştir.
Bu figürleri birbirine bağlayan ortak payda dini aidiyetleri
değil, temsil ettikleri değerlerdir: adalet ve mazlumun yanında durmak, dini
şekilci bir kurallar bütünü olarak değil ahlak ve hakikat arayışı olarak
görmek, inandığı ilke uğruna “serden geçmek”. Ama hafızaya giriş yolları çok
farklıdır: biri ritüel, biri halk destanı, biri ortak sufi mirası, biri modern
siyaset.
Bu da bize bu bölümün ana fikrini veriyor: Alevi hafızası
da tıpkı Aleviliğin kendisi gibi kurulmamış, oluşmuştur. Ve bu oluşum hala
sürmektedir.
V. BÖLÜM: ALEVİLİK NE DEĞİLDİR? KARŞILAŞTIRMALAR VE
SPEKÜLASYONLAR
Şiilik
ile Alevilik Aynı Şey mi?
Bu sık yapılan bir karışıklıktır. Alevilik ile On İki İmam
Şiiliği arasında önemli ortaklıklar vardır: Hz. Ali sevgisi, Ehl-i Beyt’e
bağlılık, On İki İmam, Kerbela hafızası, Muaviye ve Yezid’e yönelik olumsuz
tarihsel değerlendirme…
Fakat ritüeller ve dini kurumlar açısından ciddi
farklılıklar bulunur. İran ve Irak’taki Caferi (İsnaaşeri) Şiilik fıkıh,
cami, namaz, oruç, din alimleri ve şeriat ekseninde kurumsallaşmış büyük bir
mezheptir. III. Bölümde gördüğümüz gibi, bu kurumsallaşma büyük ölçüde
Safevi İran’ında, Anadolu Kızılbaşlarının artık dışında kaldığı bir süreçte
gerçekleşti.
Anadolu Aleviliği ise tarihsel olarak camiden çok cem,
ulemadan çok dede, fıkıhtan çok yol ve erkan, bireysel
ibadetten çok topluluk ritüeli üzerinde şekillenmiştir. Bu nedenle Aleviliği “Türk
Şiiliği” diye tanımlamak gerçeği fazlasıyla basitleştirir.
Not: Türkiye’de Iğdır, Kars ve İstanbul’da yaşayan,
Azerbaycan kökenli ve kendilerine Caferi diyen bir topluluk da vardır. Bunlar
İran ve Azerbaycan’daki On İki İmam Şiiliğinin Türkiye’deki temsilcileridir:
camileri, mollaları ve fıkıhları vardır; cem yapmazlar, ocakları yoktur. Alevi
yolunun Buyruklarda “Caferi” olarak anılmasıyla bu topluluğun adının aynı
olması, Türkiye’deki kavram karmaşasının bir başka kaynağıdır. İki topluluk
birbirine saygı duyar, ortak Ehl-i Beyt sevgisini paylaşır; ama aynı şey
değildir.
Anadolu
Aleviliği ile Arap Aleviliği Aynı Şey mi?
Türkiye’deki bir başka kavram karmaşası da buradadır. Hatay,
Adana ve Mersin çevresindeki bazı Arap topluluklarına Arap Alevisi
denir. Suriye’deki karşılıkları için de bugün genellikle Alevi (Alawite)
adı kullanılır. Tarihsel literatürde ise bu topluluk daha çok Nusayri
olarak bilinir.
İsim benzerliği nedeniyle Anadolu Alevileri ile Arap
Alevilerinin aynı inancın iki etnik kolu olduğu sanılabiliyor. Oysa tarihsel
olarak durum böyle değildir. Nusayriliğin kökenleri 9. yüzyıl Irak’ına uzanır
ve gelenek Muhammed b. Nusayr adıyla ilişkilendirilir. Daha sonraki yüzyıllarda
özellikle Suriye’nin kuzeybatı bölgelerinde kurumsallaşmıştır. Anadolu
Kızılbaş-Aleviliğinin ise II. ve III. Bölümlerde anlattığım
Vefai-Babai-abdal-Safevi-Kızılbaş hattı içinde şekillenen farklı bir tarihi
vardır.
Aralarında elbette benzerlikler vardır. Her iki gelenekte de
Hz. Ali çok merkezi bir yere sahiptir. Batıni yorum, yani dini metinlerin ve
ibadetlerin görünen anlamlarının arkasında daha derin anlamların bulunduğu
düşüncesi güçlüdür. Her ikisi de tarih boyunca çoğunluk toplumlarının dışında
kalmış ve dini bilgilerini belli ölçülerde kapalı topluluklar içinde
aktarmıştır.
Ama önemli farklar da vardır. Anadolu Aleviliğinin cem,
semah, dede-talip ilişkisi, musahiplik ve ocak sistemi Nusayrilikte aynı
biçimde bulunmaz. Nusayriliğin ise kendine özgü kozmolojisi, dini hiyerarşisi,
bayramları ve batıni öğretisi vardır. TDV İslam Ansiklopedisi de Nusayriliği ve
Anadolu Kızılbaşlığını günümüzde “Alevi” adıyla anılan iki ayrı tarihsel inanç
topluluğu olarak değerlendirir.
Dolayısıyla Anadolu Alevisi ile Arap Alevisi aynı
mezhebin Türk ve Arap versiyonları değildir. Ortak noktaları vardır ama tarihsel
soy kütükleri farklıdır. “Alevi” kelimesi burada iki ayrı geleneği aynı ad
altında buluşturmuştur.
Aleviliğe
Yakın Başka Gelenekler
Aleviliğe yakın başka inanç toplulukları da var. Ama “yakın”
kelimesini dikkatli kullanmak gerekiyor. Bazen Ali sevgisi bakımından yakınlık
vardır, bazen batıni yorum bakımından, bazen de tasavvuf ve ritüel bakımından.
Bunların hiçbirini doğrudan Aleviliğin başka ülkelerdeki karşılığı olarak
görmek doğru değildir. Bektaşiliği ve Hurufiliği II. ve III. Bölümlerde
ele aldığım için burada tekrar etmiyorum; ikisi de Alevilikle yalnızca
benzerlik değil, doğrudan tarihsel etkileşim içinde olmuş geleneklerdir.
İsmaililik, Şiiliğin İmam Cafer es-Sadık’tan sonraki
imamet tartışması sonucunda ayrışan önemli kollarından biridir. İsmaililikte de
zahir-batın ayrımı, yani kutsal metinlerin görünür anlamlarının
arkasında derin bir mananın bulunduğu düşüncesi çok önemlidir. Bu yönüyle
Alevilikteki batıni yorumlarla benzerlikler gösterir. Ancak imamet silsilesi ve
tarihsel gelişimi farklıdır.
Yaresan (Kaka’ilik ya da Ehl-i Hak) geleneği
Batı İran ve Irak Kürdistanı çevresinde yaşar ve Anadolu Aleviliğiyle
karşılaştırıldığında daha da ilginç benzerlikler taşır: Hz. Ali’ye verilen
önem, kutsal soylar, cem benzeri topluluk toplantıları, müzikli dini ritüeller
ve batıni anlayış. Ancak Yaresan’ın kendine özgü kozmolojisi ve Tanrı’nın
farklı dönemlerde insan biçiminde tecelli ettiğine ilişkin öğretisi vardır.
Dolayısıyla Aleviliğin İran’daki kolu değil, bağımsız bir tarihsel gelenektir.
Doğu Türkistan Eynuları (Abdallar): Alevilikle
ilişkilendirilen ilginç topluluklardan biri de Çin'in Sincan Uygur Özerk
Bölgesi'nde, özellikle Kaşgar, Yarkent ve Hotan çevresinde yaşayan Eynulardır.
Abdal veya Şeyh adlarıyla da anılan bu topluluk, çevresindeki Uygurlardan
farklı olarak kendi içinde Eynuca denilen özel bir dil kullanır. Bazı
araştırmacılar Eynuları heterodoks Müslümanlar, hatta Aleviler olarak
tanımlamıştır. Ehl-i Beyt'e ve On İki İmam'a bağlılık, Hz. Hüseyin için matem
tutma ve bazı tasavvufi uygulamalarla ilgili bilgiler aktarılmaktadır. Ancak
Eynuların dini kimliği konusunda araştırmacılar arasında görüş birliği yoktur.
Anadolu Abdallarıyla aralarındaki isim, dil ve inanç benzerlikleri dikkat
çekicidir. Peki, bu topluluklarla Anadolu Alevileri arasında tarihsel bir
akrabalık olabilir mi? Bunu bütünüyle dışlayamayız. Ancak böyle bir ilişkiyi
gösterecek kesintisiz bir tarihsel silsileye veya ortak ocak örgütlenmesine
ilişkin yeterli kanıt bulunmuyor. Dolayısıyla Eynuları Aleviliğin Orta
Asya'daki doğrudan devamı olarak değil, karşılaştırılmaya değer bir topluluk
olarak değerlendirmek daha doğru olur.
Not: Bu listeye zaman zaman Dürzilik de
eklenir. Fatımi Mısır’ında 11. yüzyılda, İsmaili ve Yeni Platoncu düşünce
zemininde ortaya çıkan ve bugün Lübnan, Suriye ve çevresinde yaşayan Dürziler
de kapalı bir topluluk yapısına, dereceli dini bilgiye ve güçlü bir batıni
yoruma sahiptir. Ancak Dürzilik’in Anadolu Aleviliğiyle doğrudan bir tarihsel
ilişkisi gösterilebilmiş değildir. Aradaki benzerlikler, ortak bir kökenden çok
aynı batıni düşünce havzasından ve benzer toplumsal konumdan kaynaklanır.
Bu iki geleneğin Alevilikle ilişkisi, aşağıda ele alacağım
köken tartışmalarında yeniden karşımıza çıkacak. Oradaki soru farklı: akrabalık
değil, soy bağı.
Köken
Tezleri: Yöntemi Uygulamak
Birinci bölümde bir yöntem belirlemiştim: benzerlik,
etkileşim ve soy bağı arasındaki ayrım ve her iddiaya sorulacak dört soru.
Şimdi bu yöntemi Aleviliğin kökenine dair en yaygın tezlere uygulayacağım. Bu
ayrım bize bir şey kazandırıyor: iddiaları toptan kabul etmek ya da toptan
reddetmek yerine derecelendirebiliyoruz. Bazıları desteksiz, bazıları makul bir
etkileşim ihtimali, bazıları ise gerçek ve belgelenebilir bir temas.
Tezleri tek tek ele almadan önce, bu yöntemin nasıl
işlediğini gösteren bir örnek vermek istiyorum. Bunun için aralarında hiçbir
tarihsel bağ bulunmadığı konusunda herkesin hemfikir olduğu iki geleneği yan
yana koyalım: Alevilik ve Yahudilik.
Benzerlikler hiç de az değildir. Her ikisinde de kimlik
doğumla kazanılır; sonradan katılmak zordur ve her ikisi de misyonerlik yapmaz.
Her ikisinde de dini önderlik, kişisel eğitimden çok soy bağıyla aktarılır:
Alevilikte Ehl-i Beyt soyundan geldiğine inanılan ocaklar ve dedeler,
Yahudilikte Harun soyundan gelen kohenler ve Levi kabilesi. Her ikisinde de
topluluk kendi iç yaptırımını uygular: Alevilikte düşkünlük, Yahudilikte
herem, yani cemaatten dışlama. Her ikisinde de ibadet ışık yakmayla
başlar: cemde çerağ uyandırılır, Şabat’ta mum yakılır. Her
ikisinde de tarihsel bir acının yası, kolektif hafızanın merkezindedir:
Alevilikte Kerbela ve Muharrem matemi, Yahudilikte Tapınak’ın yıkılışı ve Tişa
BeAv. Hatta sayı sembolizmi bile örtüşür: On İki İmam ile İsrailoğulları’nın on
iki kabilesi, Kırklar Meclisi ile kırk sayısının tekrarı.
Şimdi asıl soru: Bunca benzerliğe rağmen neden hiç kimse “Alevilik
Yahudilikten gelmiştir” demiyor?
Cevap basit. Çünkü benzerlikler ortak kökenden değil, ortak
durumdan doğuyor. Azınlıkta kalan, baskı gören, devletin hukuku dışında kendi
düzenini kurmak zorunda olan topluluklar birbirine benzer kurumlar üretir. İç
yaptırım mekanizması gerekir, çünkü devlete gidilemez. Kimlik soy üzerinden
aktarılır, çünkü dışarıdan katılım hem zor hem risklidir. Kolektif yas
güçlenir, çünkü acı topluluğu bir arada tutan tutkaldır. Bunlar tarihsel
akrabalığın değil, benzer toplumsal konumun ürünüdür.
İşte aşağıdaki teorilerin hepsine sormamız gereken soru
budur: Elimizdeki benzerlik, tıpkı Alevilik ile Yahudilik arasındaki gibi
bağımsız olarak ortaya çıkmış olabilir mi? Yoksa onu bir gelenekten diğerine
taşıyan insanlar, metinler ve kurumlar gerçekten var mı?
1. Eski
Türk İnançları ve Şamanizm
Aleviliğin kökenleri konuşulduğunda en sık duyulan görüş
şudur: “Alevilik, Türklerin eski Şamanist inançlarının İslamlaşmış
biçimidir.” Bu görüş özellikle ünlü Türkolog Fuat Köprülü’nün 1918’de
yayımlanan Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı öncü çalışmasının ardından
çok etkili oldu. Daha sonra Fransız Türkolog Irene Melikoff ve Ahmet Yaşar Ocak
gibi araştırmacılar, farklı vurgularla, Aleviliği eski Türk inançları, İslam ve
başka unsurların bir sentezi (senkretizm) olarak açıklayan yaklaşımı
geliştirdiler.
Gerçekten de bazı benzerlikler dikkat çekicidir. Eski Türk
topluluklarında müzik ve sözlü kültür önemlidir. Kam ya da şamanın topluluk
içindeki konumu ile Alevi dedesi arasında benzerlikler kurulmuştur. Kadın ile
erkeğin birlikte bulunduğu ritüeller, atalar kültü, kutsal kişiler, dağ, ağaç
ve su gibi tabiat unsurlarına yüklenen anlamlar da araştırmacıların dikkatini
çekmiştir. İslamlaşan Türk topluluklarının eski kültürel alışkanlıklarını bir
anda terk etmediklerini düşünmek de son derece makuldür.
Ancak burada yöntem sorunu devreye giriyor. Benzerlik,
köken kanıtı değildir. Bir ritüelin hem eski Türklerde hem Alevilerde
bulunması, ikincisinin mutlaka birinciden çıktığını göstermez; aynı tür
ritüeller dünyanın birbirinden uzak toplumlarında da ortaya çıkabilir. Üstelik
II. Bölümde gördüğümüz ocak belgeleri, Aleviliğin bazı önemli tarihsel
damarlarının Orta Asya’dan değil, Irak ve daha geniş Orta Doğu’daki tasavvuf
çevrelerinden Anadolu’ya geldiğini göstermektedir.
Şunu da adil biçimde belirtmek gerekir: Köprülü’nün tezi
yalnızca “İslamlaşmış Şamanizm”den ibaret değildi. Köprülü, Anadolu’daki
heterodoks dervişlere batıni, Şii ve Kalenderi etkileri de ayrıntılı biçimde
incelemişti. Tezin kamuoyunda basitleşmiş biçimi, Köprülü’nün kendi eserinden
daha keskindir.
Peki Bu
Tez Neden Bu Kadar Yayıldı?
Eğer benzerlikler köken kanıtı değilse, bu tez neden bu
kadar etkili oldu? Neden onlarca yıl boyunca neredeyse tartışmasız kabul gördü
ve bugün hala ilk akla gelen açıklama olmaya devam ediyor?
Cevabı bence tezin kendisinde değil, ortaya çıktığı dönemde
aramak gerekiyor. Köprülü’nün öncü çalışması 1918’de yayımlandı. İmparatorluk
dağılıyor, savaş kaybediliyordu. Ziya Gökalp’in etkisiyle şekillenen Türkçü
düşünce, Osmanlı’dan ve İslam’dan önce başlayan, Anadolu’yu yurt kılan,
kesintisiz bir Türk tarihine ihtiyaç duyuyordu. Aynı yıllarda İttihat ve
Terakki çevreleri Anadolu’daki Kızılbaş ve Bektaşi toplulukları hakkında
araştırmalar yaptırıyordu; Baha Said Bey’in çalışmaları bunun örnekleridir.
Böyle bir tarih yazmak isteyen biri için Alevilik olağanüstü
elverişli bir malzemeydi. Çünkü tez doğruysa, üç şey aynı anda kanıtlanmış
olur. Birincisi, Türk kültürü İslam’ın içinde eriyip gitmemiş, kendini
korumuştur. İkincisi, Anadolu’da bu kültürü en saf haliyle taşıyanlar
Alevilerdir; yani Aleviler “en öz Türkler”dir. Üçüncüsü, Anadolu’nun
Türkleşmesi dışarıdan bir fetih değil, içeriden bir süreklilik olarak
okunabilir.
Alevilik üzerine çalışmaları bulunan Alman din bilimci
Markus Dressler ve Maryland Üniversitesi tarih profesörü Ahmet T. Karamustafa
gibi araştırmacıların dikkat çektiği nokta tam burası. Onlara göre “Alevilik,
İslami kılıfa girmiş Türk Şamanizmidir” formülü yalnızca arşivden
çıkmış bir bulgu değil, büyük ölçüde 20. yüzyılın başında belirli bir ihtiyaç
etrafında kurulmuş bir çerçevedir. Ve o ihtiyaç, tezin hangi delillere
bakacağını ve hangilerini önemsiz sayacağını da biçimlendirmiştir.
Bu, Köprülü’nün art niyetli olduğu ya da bilerek çarpıttığı
anlamına gelmiyor. Köprülü son derece ciddi bir alimdi ve topladığı malzemenin
büyük kısmı bugün de kullanılıyor. Mesele niyet değil. Mesele şu: Bir tezin bir
döneme ne kadar iyi hizmet ettiği ile ne kadar doğru olduğu ayrı şeylerdir. Ve
ikincisi, birincisi sayesinde sorgulanmadan geçebilir.
Bu tezin garip bir yanı daha var. Görünüşte Aleviliği
sahiplenir; onu dışlanmış bir grup olmaktan çıkarıp ulusal anlatının merkezine
taşır. Ama aynı anda Aleviliği kendi başına bir gelenek olmaktan çıkarır. Ona
kendi tarihini, kendi kurumlarını, kendi yüzyıllarını değil, “aslında şu
eski şeyin devamı” sıfatını verir. Bu formül birbirine taban tabana zıt iki
kesimin de işine yarar. Aleviliği ulusal kimliğe yaklaştırmak isteyen için “Türk
İslamı”nın kanıtıdır; Aleviliği İslam’dan uzaklaştırmak isteyen için ise “aslında
hiç Müslüman olmadıklarının” kanıtı.
Bu durumda Şamanizm meselesini tamamen çöpe atmak da,
Aleviliği bütünüyle Şamanizme bağlamak da doğru görünmüyor. Eski Türk kültürü
Aleviliği oluşturan katmanlardan biridir. Ama hikayenin tamamı değildir.
2.
Luviler, Hititler ve Sümerler: Alevilik Anadolu’nun Binlerce Yıllık Dini mi?
En iddialı teorilerden biri Aleviliği Anadolu’nun Tunç Çağı
halklarına, özellikle Luvilere bağlar.
Bazı popüler çalışmalarda “Luvi” kelimesinin ışıkla ilişkili
olduğu, Luvilerin “ışık insanları” olduğu ileri sürülür. Ardından Osmanlı
kaynaklarında bazı heterodoks dervişlerin “Işık” ya da “Işık taifesi” diye
anılması bu adın devamı sayılır ve “Luvi - ışık - Alevi” biçiminde bir
etimolojik zincir kurulur. Buna kültürel benzerlikler eklenir: ateş ve ışığa
verilen önem, kutsal dağlar ve pınarlar, kadın ve erkeğin birlikte katıldığı
törenler, müzikli ve danslı ritüeller.
Ama zincirin her iki halkası da sorunlu. Birincisi,
dilbilimde Luvice adı “ışık” kelimesinden değil, Hitit kaynaklarında geçen
Luwiya adlı coğrafi bölgeden türetilir. Yani zincirin ilk halkası baştan
kurulmamıştır. İkincisi, Osmanlı kaynaklarındaki “Işık” adı gerçektir, ama Tunç
Çağı’yla ilgisi yoktur. II. Bölümde gördüğümüz gibi bu ad 15. ve 16.
yüzyıllarda Kalenderi çevrelere yakın, gezgin dervişler için kullanılan bir
adlandırmadır. Yani terim var; ama Luvilere değil, geç Orta Çağ Anadolu’sunun
derviş dünyasına aittir. Ayrıca iki uç arasında iki bin yılı aşan bir boşluk
vardır. Luvi kültürüyle bugünkü Alevi toplulukları arasında süreklilik gösteren
ne arkeolojik ne de yazılı bir belge zinciri bulunur.
Hitit bağlantısında da durum benzer. Anadolu’da Hititlerden,
Friglerden, Roma ve Bizans dönemlerinden kalan bazı kutsal mekanların sonraki
dinler tarafından kullanılmaya devam etmesi mümkündür. Bir pınarın, dağın ya da
kayanın etrafındaki kutsallık algısı, bölgenin dini değişse bile yaşayabilir.
Ama bundan “Alevilik Hitit dininin devamıdır” sonucu çıkmaz.
Söylenebilecek en fazla şey şudur: Alevilik Anadolu’da
oluştuğu için Anadolu’nun daha eski kültürel hafızasından bazı izler taşımış
olabilir. Ama kültürel tortu ile soy bağı aynı şey değildir. Aynı tortu Anadolu’daki
Sünni köylerde de, Hristiyan köylerde de vardır.
Aynı mantığın daha da uzağa giden bir versiyonu Mezopotamya’ya
uzanır. Bu görüşe göre Alevi ritüellerinin kökeni Sümer’dedir; cem
töreni ile Sümer tapınak törenleri arasında benzerlikler kurulur ve zaman zaman
Gudea dönemine ait dört bin yıllık tabletlerdeki tasvirler kanıt olarak
gösterilir.
Burada da aynı soruları sormak yeterli. Kim taşıdı? Ne zaman
taşıdı? Hangi metin, kurum ya da topluluk aracılığıyla? Sümer’in sona ermesi
ile Anadolu’da Alevi cemlerinin yapılmaya başlanması arasında yaklaşık dört bin
yıl var ve bu aralığı dolduran hiçbir aktarım zinciri gösterilemiyor. Üstelik
gösterilen benzerlikler, kutsal bir içeceğin paylaşılması ya da toplu tören
gibi, dünyanın hemen her dininde bulunabilecek genel motiflerdir. Mezopotamya’nın
kültürel mirasının bölgedeki bütün dinlere bir şeyler bırakmış olması
mümkündür; ama bu miras, Alevilikte olduğu kadar bölgenin Sünni, Hristiyan ve
Yahudi topluluklarında da vardır. Bir mirası herkes paylaşıyorsa, o miras
kimsenin soy kütüğü değildir.
3.
Hristiyan Kökenli Tezler: Pavlikanlar, Bogomiller, Tondrakiler ve “Gizli
Hristiyanlar”
Bu başlık altında aynı tezin birkaç varyantı var. Ortak
iddia şu: Alevilik, İslamlaşmış heterodoks ya da yerli Hristiyan toplulukların
mirasıdır. Bence spekülatif teoriler arasında en ilginci bu, çünkü Luvi
tezinden farklı olarak burada hem zaman hem coğrafya bakımından gerçek bir
temas alanı var.
Pavlikanlar, Orta Çağ’da özellikle (7, 8 ve
9.yüzyıllarda) Doğu Anadolu ve Ermeni coğrafyasında yaşayan, Bizans kilisesi
tarafından sapkın ilan edilmiş Hristiyan topluluklardı. Devlet ve kilise
baskısına uğradılar, sürüldüler, imparatorluğun sınır bölgelerinde yaşamlarını
sürdürdüler. Bogomiller ise Pavlikanların bir kolu olarak Balkanlarda,
kurumsal kiliseye ve ruhban otoritesine karşı çıkan, güçlü düalist unsurlar
taşıyan bir gelenekti. Tondrakiler Ermeni kilisesinin dışında kalan
Pavlikanlar’a benzer bir hareketti ve 9, 10 ve 11.yüzyıllarda Van ve çevresinde
yaşamışlardı.
Bağlantı kuranlar birkaç benzerliğin altını çizer: resmi
dine ve ruhban sınıfına mesafe, kapalı cemaat yapısı, batıni öğretiler, baskı
altında yaşama deneyimi ve coğrafi örtüşme. Pavlikan ve Tondraki coğrafyasının
Doğu Anadolu Aleviliğiyle, Bogomil coğrafyasının Balkan Bektaşiliğiyle kısmen
örtüşmesi tezi çekici kılar. Böylece şöyle bir zincir kurulur: Pavlikan →
Bogomil → Bektaşi → Alevi-Bektaşi.
Bu tezin daha geniş bir versiyonu 19. yüzyılda ortaya çıktı.
III. Bölümün sonunda değindiğim misyonerler ve Anadolu’yu gezen bazı
Batılı seyyahlar, Kızılbaşların inançlarında Hristiyanlığa benzeyen unsurlar
gördüler: kadın ve erkeğin birlikte katıldığı törenler, kutsal yemek
uygulamaları, eren kültü, ortak ziyaret yerleri ve Hz. İsa’ya yönelik olumlu
anlatılar. Buradan Kızılbaşların eski Ermeni ya da Rum toplulukların
İslamlaşmış torunları olabileceği ileri sürüldü. Yunan milliyetçi
literatüründe Kızılbaşların İslamlaşmış “yerli Rumlar” olduğu görüşü
dahi dile getirildi. Markus Dressler, 19. yüzyıl Batılı yazarlarının bu
teorileri nasıl ürettiğini ayrıntılı biçimde gösterir.
Bu benzerlik listesine sonradan teolojik bir madde daha
eklendi: Hristiyanlıktaki Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesi ile Alevilikteki
Hak-Muhammed-Ali formülü arasındaki biçimsel benzerlik. Kimi yorumcular,
Hz. Ali’nin ilahi nurla ilişkilendirilmesi ve mazlumiyet teması üzerinden Hz.
İsa tipolojisiyle de bağ kurar.
Ama biçimsel benzerlik burada aldatıcıdır. Hristiyan
teslisi, tek Tanrı’nın üç ayrı boyutundan (hipostaz) oluştuğunu söyleyen,
yüzyıllar süren konsil tartışmaları sonunda tanımlanmış teknik bir doktrindir.
Hak-Muhammed-Ali ise bir doktrin değil, esas olarak deyişlerin ve gülbenklerin
dilidir; Alevi yorumunda da çoğunlukla üç ayrı varlık değil, tek hakikatin
farklı tecellileri olarak anlaşılır. Üstelik bu anlayışın nereden geldiğini
aramak için Anadolu’nun dışına çıkmaya gerek yok: IV. Bölümde anlattığım
gulüv geleneği, yani Hz. Ali’ye ilahi nitelikler yükleyen akımlar, İslam’ın ilk
yüzyıllarından beri İslam dünyasının içinde vardır ve bu formülün doğrudan arka
planıdır.
Bu tezleri tartarken, Anadolu’nun İslamlaşmasının nasıl
gerçekleştiğini de hatırlamak gerekir. Bu süreç büyük ölçüde medrese eliyle
değil, tekkeler ve gezgin dervişler eliyle yürüdü. Tarihçi Ömer Lütfi Barkan’ın
“kolonizatör Türk dervişleri” olarak adlandırdığı bu çevreler, boş toprakları “şenlendirirken”
yerel halkla da temas kurdular. Bu temasın izleri bugün hala görülebilir: eski
ayazmalar yatıra dönüşmüş, Hristiyan azizleri ile Müslüman velileri halkın
gözünde birbirine karışmış, Aya Yorgi ile Hızır kültü kimi bölgelerde aynı
ziyaret yerinde buluşmuştur. Bizans’ın doğu sınırını koruyan Akritai
adlı sınır muhafızlarının imtiyazları kaldırıldığında bir kısmının Müslüman
olup Türkmen beylerinin safına geçmesi de, bu geçişkenliğin somut bir
örneğidir.
Bütün bunlar bize ihtidanın ve kültürel alışverişin
gerçekten yaşandığını gösterir. Ama aynı şey Anadolu’nun Sünni köyleri için de
geçerlidir; aynı yatırlar, aynı ziyaret yerleri, aynı azizden veliye dönüşmüş
figürler onların da kültüründe vardır. Yani bu örnekler Aleviliğin
Hristiyanlıktan geldiğini değil, Anadolu’nun ortak bir kültürel katman üzerinde
durduğunu kanıtlar.
Burada reddedilmesi gerekmeyen bir ihtimal var: Anadolu’nun
yüzyıllar süren İslamlaşması sırasında Ermeni, Rum ve başka yerel
topluluklardan insanların Müslüman olması ve bunların bir kısmının zamanla
Kızılbaş topluluklarına karışması son derece mümkündür. Böyle bir toplumsal
dönüşümün başka türlü gerçekleşmesi beklenmez. Ama iki cümleyi birbirinden
ayırmak gerekiyor. “Heterodoks Hristiyanların bir kısmı zamanla Anadolu’nun
Müslüman topluluklarına karışmış olabilir” makul bir tarihsel ihtimaldir. “Alevilik
Pavlikanlığın ya da Hristiyanlığın İslamlaşmış biçimidir” ise bugünkü
bilgilerle desteklenemeyen bir iddiadır.
Bu ayrımın en somut örneği, Doğu Anadolu’daki Ermeni
topluluklarının tarihidir. Dersim, Sivas ve Malatya çevresinde bazı Ermeni
ailelerin zaman içinde Müslümanlaştığı ve Alevi ocaklarına bağlandığı
biliniyor. Bu süreç özellikle 19. yüzyıl sonundaki kırımlar ve 1915’te
yoğunlaştı; bazı bölgelerde Alevi aşiretlerinin Ermenileri koruduğu, sakladığı
ve bu ailelerin sonraki kuşaklarının Alevi toplulukları içinde yaşamaya devam
ettiği, hem sözlü tarih çalışmalarında hem de aile anlatılarında karşımıza
çıkıyor.
Bu gerçek bir katılımdır ve inkar edilmesi için bir sebep
yoktur. Ama ne anlama geldiğine dikkat etmek gerekir. Bu katılım, Aleviliğin
20. yüzyıla gelindiğinde çoktan kurulmuş olan yapısına, sonradan ve bireysel ya
da ailesel düzeyde gerçekleşmiştir. Yani Aleviliğin kökenini değil, esnekliğini
ve kapsayıcılığını gösterir. Kökenle sonradan katılımı birbirine karıştırmak,
bu bölümdeki bütün tezlerin ortak hatasıdır.
Heterodoks akımlar üzerine çalışan din tarihçisi Yuri
Stoyanov, Pavlikan ve Bogomil gibi heterodoks Hristiyan gruplarla Alevi-Bektaşi
gelenekleri arasında kurulan bu bağlantıları özel olarak incelemiş ve doğrudan
süreklilik iddialarının kanıtlanmadığı sonucuna varmıştır. Stoyanov ayrıca bu
tezlerin bir kısmının yalnızca motif benzerliklerine, bir kısmının ise
güvenilirliği tartışmalı belgelere dayandığına dikkat çeker.
Coğrafya devam ediyor, insanlar birbirine karışıyor. Ama
inancın aktarımını gösterecek ara halkalar eksik. Ve bireysel ya da bölgesel
ataların kim olduğu ile bir inanç sisteminin tarihsel kökeni aynı şey değildir.
4.
Zerdüştlük, Mazdeizm ve Mithra Kültü
Özellikle Dersim ve Kürt Aleviliğinin kökenini açıklamaya
çalışan bazı görüşlerde Zerdüştlük merkezi bir yer tutar. Bağlantı kurulurken
genellikle ateşe verilen önem, güneş ve ışık sembolizmi, kutsal dağlara saygı,
Nevruz, bazı temizlik uygulamaları ve İrani kültür dünyasıyla coğrafi yakınlık
sıralanır. Daha eskiye gidildiğinde Mithra ya da Mihr kültü devreye girer; eski
İrani ve Ermeni dini gelenekleriyle Dersim’deki bazı kutsal dağ ve ateş
pratikleri arasında süreklilik kuran çağdaş çalışmalar bulunur.
Burada Luvi tezine göre daha dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü
İran, Mezopotamya ve Doğu Anadolu gerçekten de yüzyıllarca Zerdüşti ve diğer
İrani dinlerin yaşadığı bir havzadır. Bazı kültürel unsurların sonraki
topluluklara geçmiş olması hiç de şaşırtıcı değildir.
Ama yine aynı sınırı çizmek gerekir: Alevilikte İrani kültür
katmanlarının bulunması mümkündür; Aleviliğin Zerdüştlüğün devamı olduğu ise
kanıtlanmış değildir. Ateşe ya da güneşe saygı göstermek tek başına Zerdüşt
kökenin kanıtı olamaz; aynı semboller dünyanın birbirinden çok uzak dinlerinde
ortaya çıkar. Nevruz ise yalnızca Alevilerin değil, bölgedeki Sünni Kürtlerin,
Farsların, Azerilerin ve Orta Asya Türklerinin de bayramıdır.
5.
Maniheizm, Mazdekçilik ve Hurremilik
İran kökenli dinlerle kurulan bir başka bağlantı Maniheizm
ve Mazdekçilik üzerinden yürür. Maniheizm ışık ile karanlık, ruh ile
madde arasındaki keskin karşıtlığıyla tanınır ve İran’dan Orta Asya’ya,
Uygurlardan Mezopotamya’ya uzanan geniş bir alana yayılmıştır. İslamlaşan İrani
ve Türk toplulukların geçmişte Maniheist kültürle temas etmiş olması tarihsel
bir gerçektir. Mazdekçilik ise buna toplumsal bir boyut ekler:
eşitlikçilik, mülkiyetin paylaşımı, yerleşik dini ve siyasi otoriteye
muhalefet. Araya zaman zaman Hurremilik ve Babek hareketi de
konur ve şöyle uzun bir zincir üretilir: Maniheizm → Mazdekçilik → Hurremilik →
batıni hareketler → Kızılbaşlık.
Sorun tam da bu uzunluktadır. Zincirin bazı halkaları
arasında fikir ve coğrafya benzerlikleri vardır; ama bütün zinciri birbirine
bağlayan kesintisiz bir tarihsel delil yoktur.
Burada çok dikkat edilmesi gereken bir tuzak da var. Bu
zinciri kuranların sık kullandığı delillerden biri, bu gruplara yöneltilen
suçlamaların birbirine benzemesidir. Mazdekilere ve Hurremilere yüzyıllar önce
yöneltilen “kadın ortaklığı”, “ahlaksızlık” ve “gizli gece toplantıları”
ithamları, daha sonra neredeyse aynı sözcüklerle Kızılbaşlara da yöneltildi.
Kızılbaşlara karşı kullanılan ve yankıları bugün bile duyulan “mum söndü”
iftirası bunun en bilinen örneğidir.
Bu benzerlik ortak bir kökü değil, ortak bir polemik
şablonunu gösterir. Egemen ortodoksi, dışarıda bıraktığı kapalı toplulukları
tarif ederken yüzyıllar boyunca aynı iftira kalıbını kullanmıştır. İthamların
birbirine benzemesi, suçlananların değil, suçlayanların sürekliliğini kanıtlar.
Bu nedenle Maniheizm ve Mazdekçilik için de “kültürel etkilenme ihtimali” ile “Aleviliğin
atası” iddiasını ayırmak gerekir.
Bu şablonun modern devamlarını da görmek mümkün. Kapalı
yaşayan bir topluluğa gizli bir kimlik atfetmek, yüzyıllar boyunca en sık
kullanılan karalama biçimlerinden biri olmuştur. Alevilerin aslında gizli
Yahudiler olduğu, Sabetaycıların Bektaşi dergahlarına sızarak Aleviliği ele
geçirdiği ya da Anadolu Alevilerinin Museviliği benimsemiş Hazar Türklerinin
torunları olduğu yolundaki iddialar bu türdendir. Hiçbirinin tarihsel dayanağı
yoktur ve hiçbiri ciddi bir akademik tartışmanın konusu olmamıştır. Ama yapıları,
dört yüz yıl önceki “mum söndü” iftirasıyla birebir aynıdır: görünmeyen bir
topluluk hakkında, görünmediği için, her şey söylenebilir.
Bu tür anlatılar bize Alevilik hakkında hiçbir şey öğretmez.
Onları buraya almamın tek sebebi, karalama dilinin yüzyıllar boyunca nasıl aynı
kalıbı kullandığını göstermektir.
6. Budizm
ve Hint Dinleri
Daha seyrek rastlanan bir açıklama da bazı Alevi ve
heterodoks İslam öğelerinin Budizm ya da Hint dinlerinden geldiği iddiasıdır.
Benzerlikler genellikle ruh göçü (tenasüh), hulul, gezgin dervişlik ve
çilecilik üzerinden kurulur. En somut ve en sık tartışılan örnek, II. Bölümde
andığım Kalenderi dervişlerin çardarb uygulamasıdır. Bu uygulamanın Hint
zahit geleneğiyle yapısal benzerliği sık sık işaret edilmiştir.
Orta Asya’da Türk toplulukların Budizm, Maniheizm ve başka
Asya dinleriyle gerçekten karşılaşmış olması nedeniyle böyle bir aktarım teorik
olarak mümkündür. Ama burada da tek bir motiften soy bağı çıkarmamak gerekiyor.
Ruh göçü fikri yalnız Budizm’de değil, İrani, gnostik ve çeşitli batıni
geleneklerde de karşımıza çıkar. Bir motifin birden fazla olası kaynağı varsa,
onlardan birini seçip “kaynak budur” demek, aktarım mekanizmasını göstermeden
fazla ileri gitmek olur.
7.
Yaresan, Ezidilik ve “Yazdanizm” Tezi
Yaresan (Yarsanilik, Kaka’ilik, Ehl-i Hak) geleneğinden
yukarıda Aleviliğin akraba geleneklerinden biri olarak bahsettim. Burada soru
farklı: Bu gelenekler Aleviliğin akrabası mı, yoksa hepsi aynı kayıp atanın
torunları mı?
Bir teori özellikle Kürt Aleviliğini, Yaresan ve Ezidilikle
birlikte çok daha eski ortak bir İrani ya da Kürt dininin devamı olarak görür.
Bu görüşün en sistematik biçimi Kürtoloji uzmanı Mehrdad Izady’nin ortaya
attığı “Yazdanizm” tezidir. Buna göre Alevilik, Yaresanilik ve Ezidilik, İslam’dan
önce yaşamış ortak bir Kürt “Melekler Kültü”nün farklı kollara ayrılmış
biçimleridir.
Teorinin çekiciliği gerçek benzerliklerin bulunmasından
gelir. Yaresan geleneğiyle bazı Alevi toplulukları arasında kutsal soylar,
müzikli toplu ritüeller, Ali’ye verilen önem, batıni yorumlar ve ilahi tecelli
düşüncesi bakımından dikkat çekici paralellikler vardır. Ama benzerliklerin
hepsini tek bir kayıp dine bağlamak başka bir şeydir. “Yazdanizm” adıyla
tarihsel olarak belgelenmiş, kurumları, metinleri ve mensupları bilinen eski
bir din elimizde yoktur. Yani teori, var olduğunu gösteremediği bir atayı,
torunlar arasındaki benzerliklerden geriye doğru kurmaktadır.
Buna karşılık bu geleneklerin aynı İran-Mezopotamya kültür
havzası içinde birbirlerini etkilemiş ya da ortak eski kültürel katmanlardan
beslenmiş olmaları çok daha makul bir araştırma konusudur. Kuzenler birbirine
benzeyebilir; bu, aynı büyük dedenin torunları olduklarını kanıtlamaz, aynı
mahallede büyümüş olmaları da yeterlidir.
8.
İsmaililik ve Karmatilik: Köken mi, Etkileşim mi?
İsmaililikten de yukarıda akraba bir gelenek olarak söz
ettim. Ama bazı görüşler Aleviliği doğrudan İsmaililiğin ya da Karmatiliğin
devamı sayar.
Burada bağlantılar antik din teorilerinden çok daha
güçlüdür. Çünkü iki gelenekte de zahir-batın ayrımı, imam ve kutsal rehber
figürüne güçlü vurgu ve dereceli dini bilgi anlayışı gibi ortak temalar
bulunur. Üstelik bu iki gelenek, antik dinlerden farklı olarak aynı İslam
dünyasının içinde ve birbirine yakın yüzyıllarda yaşamıştır. Nitekim Alevi
kozmolojisi ile İsmaili düşünce arasındaki olası etkileri araştıran akademik
çalışmalar vardır; tarihçi Erdal Gezik’in Alevi yaratılış anlatıları üzerinden
İsmaili etki ihtimalini incelemesi buna bir örnektir.
Bu yüzden İsmaililiği Luvi teziyle aynı kategoriye koymak
haksızlık olur. Burada gerçek bir tarihsel etkileşim ihtimali vardır. Ama yine
de iki cümle aynı değildir. “Alevilikte İsmaili etkiler olabilir”
makul ve araştırılmaya değer bir iddiadır. “Alevilik İsmaililiğin
devamıdır” iddiası için ise gerekli kurumsal ve toplumsal soy zinciri
henüz ortaya konmamıştır.
Not: Bu bağlamda zaman zaman Alamut’un efsanevi
önderi Hasan Sabbah da anılır ve Nizari İsmaililiğinin batıni yorumu, imama
bağlılığı ve ikrar anlayışıyla Alevilik arasında paralellik kurulur. Benzerlik
gerçek, ama aktarım zinciri yok: Hasan Sabbah’ın öğretisinin Anadolu’daki
Vefai, Babai ya da Kızılbaş çevrelerine hangi kişiler ve kurumlar aracılığıyla
ulaştığını gösteren bir kanıt bulunmuyor. Onu Aleviliğin öncüsü değil, aynı
geniş İslam dünyasında gelişmiş akraba bir düşüncenin temsilcisi olarak görmek
daha doğru.
İsmaililiğin önemli özelliklerinden biri de inancını yaymak
için geliştirdiği örgütlü davet sistemiydi. Bu sistemde dai adı verilen,
imamın yetkilendirdiği dini görevliler farklı bölgelere giderek İsmaili
öğretilerini yayıyor, yeni mensuplar kazanıyor ve topluluklar arasında
ilişkiler kuruyorlardı. Hasan Sabbah'ın Nizari İsmaili hareketinde de bu
örgütlenmenin önemli bir yeri vardı. Peki, Hacı Bektaş Veli de Anadolu'ya
gönderilmiş bir Nizari daisi olabilir miydi? Bazı yorumlarda onun Horasan'dan
güvercin donunda gelişi ve Anadolu erenleriyle karşılaşması, böyle bir
görevlendirmenin sembolik anlatımı olarak değerlendirilir. Ancak menkıbeden bu
sonucu çıkarmak tarihsel açıdan oldukça sorunludur. Hacı Bektaş'ın Alamut veya
Suriye'deki Nizari merkezleri tarafından görevlendirildiğini, İsmaili
hiyerarşisine bağlı olduğunu ya da Anadolu'da bu hareket adına faaliyet
yürüttüğünü gösteren güvenilir bir belge bulunmuyor. Batıni yorum ve manevi
rehberlik bakımından bazı benzerlikler bulunsa da Hacı Bektaş'ın Nizari
İsmaili daisi olduğu görüşü, kanıtlanmış bir tarihsel bilgi değil, spekülatif
bir köken iddiasıdır.
9.
Dışlanmışların Sığınağı mı?
Bir başka yaygın açıklama, Aleviliği belirli bir dinin
devamı olarak değil, bir toplumsal süreç olarak görür. Buna göre 11. ile 13.
yüzyıllar arasında Selçuklu devletinin ve Sünni medrese İslam’ının dışladığı
göçebe Türkmenler, eski inançlarını bırakmamış topluluklar, vergi ve
topraksızlaşmadan mağdur olan kitleler ve kuralsız dervişler merkezden uzak
bölgelerde bir araya gelmiş, her biri kendi inanç birikimini bu ortak havuza
taşımıştır. Aleviliğin içinde farklı kökenlerden gelen unsurların bir arada
görülmesi de bununla açıklanır.
Bu hipotezin gerçek bir çekirdeği var. Dışlanma ve baskı,
Kızılbaş topluluklarının kimliğini gerçekten biçimlendirmiştir; III. Bölümde
anlattığım konfesyonelleşme süreci bunun en açık örneğidir. Babai
ayaklanmasının arkasında da toplumsal ve ekonomik gerilimler vardır.
Ama bu hipotezin zamanlaması sorunlu. 11. ile 13. yüzyıllar,
Kafadar’ın metadoksi kavramıyla anlattığı dönemdir: mezhep sınırlarının
belirsiz olduğu, dervişlerin farklı çevrelerle rahatça ilişki kurabildiği,
ortodoksinin henüz insanları sistematik biçimde dışlayacak kadar
keskinleşmediği bir dünya. Selçuklu yönetimi medreseleri desteklese de
heterodoks dervişlere karşı sistematik bir takibat yürütmedi; sultanlar ve
beyler Türkmen babalarına zaviyeler ve vakıflar da bağışladılar. Dışlanmanın
bir topluluk kimliği üretecek kadar sistematik hale gelmesi ancak 16. yüzyılda,
Osmanlı-Safevi çatışmasıyla oldu. Yani dışlanma Kızılbaş kimliğinin
sertleşmesinde belirleyiciydi; ama bu kimliğin öncüllerini bir araya getiren
şey değildi.
Hipotezin ikinci sorunu, “birbiriyle uyumsuz öğretiler bir
arada” izleniminden yola çıkmasıdır. Bu izlenim kısmen Aleviliğe dışarıdan, onu
parçalarına ayırarak bakan senkretizm tezinden gelir. İçeriden bakıldığında
devriye, Hak-Muhammed-Ali, dört kapı, rızalık ve Ehl-i Beyt sevgisi, IV.
Bölümde anlattığım gibi, oldukça tutarlı bir batıni dünya görüşünün
parçalarıdır. Bu dünya görüşünü bir arada tutan şey, farklı dışlanmışların
tesadüfen aynı yerde buluşması değil; ocaklar, dedeler, Buyruklar ve
deyişlerdir.
Son olarak, Aleviliği yalnızca bir “dışlanmışlar
ittifakı” olarak görmek, onu yine kendi başına bir gelenek olmaktan
çıkarıp başkalarının ona yaptıklarıyla tanımlamak anlamına gelir. Baskı
Aleviliği biçimlendirdi; ama Aleviliği yaratan baskı değildi.
Bu tartışmanın bir de tam ters yönde ilerleyen versiyonu
var. Bazı yorumlara göre heterodoks akımlar aslında devletin işine yarıyordu:
Hristiyan ve pagan toplulukları İslam’a ısındırmanın ilk basamağı bu esnek,
hoşgörülü halk İslamıydı; Selçuklu bu yüzden dervişlere göz yumdu, Osmanlı da
yeni devşirdiği askerlere doğrudan Sünni fıkhı dayatmak yerine onları Bektaşi
tekkesine bağladı.
Bu görüşün sonuç kısmı büyük ölçüde doğrudur. Dervişler
gerçekten de medresenin yapamadığını yaptılar. Yukarıda anlattığım kült
örtüşmeleri de bunu gösteriyor.
Zayıf yanı ise sonucu niyet gibi okumasıdır. Selçuklu’nun
planlı bir ihtida (dine davet, asimilasyon, misyonerlik) politikası olduğuna
dair bir kanıt yoktur; dervişlere yapılan zaviye ve vakıf bağışları daha çok
iskan, güvenlik ve boş toprakların şenlendirilmesiyle ilgiliydi. Yeniçerilerin
Bektaşilikle bağı da tasarlanmış bir strateji değil, zaman içinde oluşmuş bir
ilişkidir; nitekim 1826’da devlet için bir sorun haline gelmiştir. En güçlü
karşı kanıt ise 16. yüzyıldır: heterodoks akımlar devletin planladığı ilk
basamak olsaydı, aynı devletin Kızılbaşlar hakkında fetvalar çıkarması ve
arşivlerini soruşturmalarla doldurması beklenmezdi.
Yani ortada bir işlev vardır, ama bir plan olduğunu gösteren
belge yoktur. İkisini ayırmak, bu makalenin baştan beri uyguladığı ayrımın bir
başka biçimidir.
Aynadaki
İddialar: Aleviliği İçeriden Tanımlamak
Buraya kadar ele aldığım tezlerin çoğu Aleviliği dışarıdan
açıklıyordu: araştırmacılar, milliyetçi tarihçiler, misyonerler ya da komşu
gelenekler. Ama Aleviliğin ne olduğu ve nereden geldiği konusunda Alevilerin
kendi içinden gelen iddialar da var. Bunların üçü özellikle önemli: (1)
Aleviliğin İslam’dan bağımsız, müstakil bir inanç olduğu; (2) Aleviliğin asıl
İslam olduğu; ve (3) Aleviliğin tarihsel olarak laik/seküler ve eşitlikçi bir
muhalefet olduğu.
Bu iddiaları da diğerleriyle aynı ölçütle tartacağım; köken
tartışmasında yalnızca Aleviliği dışarıdan sahiplenenleri tartıp içeriden
sahiplenenleri tartmamak tutarsız olurdu. Ama bir ayrımı baştan yapmam
gerekiyor. Bu iddiaların her biri iki şey birden söyler: bugünkü Alevilerin
kendilerini nasıl tanımladığı ve Aleviliğin tarihte ne olduğu. Birincisi bir
kimlik tercihidir ve tarihçi/araştırmacı ona karar veremez; I. Bölümde
söylediğim gibi, bu tartışmada taraf tutmuyorum. İkincisi ise tarihsel bir iddiadır
ve belgelerle sınanabilir. Aşağıdaki eleştiriler yalnızca bu ikinci kısma
yöneliktir.
10.
Alevilik Müstakil Bir İnanç mı?
Aleviliği İslam’ın bir yorumu olarak değil, başlı başına ve
müstakil bir inanç sistemi olarak tanımlayan yaklaşım, özellikle 20. yüzyılın
sonlarından itibaren Avrupa’daki bazı Alevi örgütlenmelerinde ve
seküler-kültürel Alevi çevrelerinde daha görünür hale geldi. Almanya’nın bazı
eyaletlerinde Alevi toplumunun ayrı bir din topluluğu olarak tanınması ve
okullarda Alevi din dersi verilmeye başlanması, bu tanımın kurumsal bir
karşılık bulmasını da sağladı (VI. Bölüm).
Bu yaklaşımın iki biçimi var ve ikisini ayırmak gerekiyor.
Kurumsal biçim. Tezin ilk ve daha yaygın biçimi,
Alevi ibadet ve kurumlarının klasik Sünni ve Şii fıkıh geleneklerinden önemli
ölçüde farklı olduğunu vurgular: cami yerine cem ve cemevi, ulema yerine
dede-talip ilişkisi, fıkıh kurallarından çok yol, erkan, rızalık ve ahlak,
kadın ile erkeğin cemde “can” olarak birlikte bulunması. Bazı yorumcular buna
vahdet-i vücud, devriye ve don değiştirme gibi batıni anlayışları da ekler.
Bu farklılıkların hepsi gerçektir; bu makale boyunca
belgeleriyle anlattığım şeylerdir. Buradaki soru, bu farklılıklardan hangi
sonucun çıkacağıdır ve bu noktada tarih tek başına karar veremez. Çünkü soru, “İslam
nedir ve sınırı nereden geçer?” sorusuna bağlıdır. İslam’ı fıkıh ve şeriat
merkezli tanımlayan biri için bu farklılıklar Aleviliği İslam’ın dışına
yerleştirir. İslam’ı tasavvufi ve batıni gelenekleri de içine alan daha geniş
bir çerçeve olarak tanımlayan biri için ise aynı farklılıklar İslam içindeki
bir çeşitliliktir.
Dikkat çekici olan şu: Bu tezin kullandığı tanım, IV.
Bölümün sonunda anlattığım ortodoks eleştirinin kullandığı tanımla aynıdır.
İkisi de İslam’ı Sünni fıkıhla özdeşleştirir ve Aleviliğin ondan
farklılıklarını sıralar. Biri buradan “Aleviler yoldan sapmış Müslümanlardır”,
diğeri “Aleviler zaten Müslüman değildir” sonucunu çıkarır. Aynı listeyi
kullanan iki karşıt görüş, farkında olmadan aynı İslam tanımını paylaşır.
Tarihçinin bu tartışmaya katabileceği bir şey ise var:
tarihsel Kızılbaş topluluklarının kendilerini nasıl anladığı. Buyruklar,
icazetnameler, şecereler ve deyişler, bu toplulukların kendi kutsal tarihini
Hz. Muhammed, Hz. Ali, Ehl-i Beyt ve On İki İmam üzerinden anlattığını
gösteriyor. Osmanlı uleması onları dinden çıkmış saydı; ama Kızılbaşlar
kendilerini dinin dışında değil, Muhammed-Ali yolunun asıl takipçileri olarak
görüyorlardı. Vahdet-i vücud, devriye ve batıni yorum da İslam’ın dışından
gelen kavramlar değil, İslam düşünce tarihinin içinde gelişmiş tasavvufi
kavramlardır.
Bu, bugünkü Alevilerin kendilerini müstakil bir inanç olarak
tanımlamasını geçersiz kılmaz. Bu makalenin ana tezi zaten Aleviliğin
oluşumunun sürdüğüdür ve bir topluluğun kendini yeniden tanımlaması da bu
oluşumun parçasıdır. Aleviler yarın Aleviliği bütünüyle müstakil bir din olarak
tanımlamaya karar verirlerse buna kimsenin, tarihçinin de, itiraz hakkı yoktur.
Ama şu ayrımı korumak gerekir: “Alevilik bugün kendi başına bir inançtır”
bir kimlik tercihidir; “Alevilik tarihte de İslam’ın dışında bir inançtı”
ise belgelerle desteklenmeyen tarihsel bir iddiadır.
Köken biçimi: İslam öncesi çekirdek, İslami kabuk.
Tezin daha ileri biçimi bir adım daha atar. Buna göre Aleviliğin asıl kökleri
İslam öncesi inançlardadır: Şamanizm, Zerdüştlük, Maniheizm, Mazdeizm, Ezidilik
ve eski Anadolu inançlarından gelen unsurlar yüzyıllar içinde birleşmiştir. Hz.
Ali, Ehl-i Beyt ve On İki İmam gibi İslami unsurlar ise bu yapının üzerine
sonradan yerleşmiştir. Bazı yorumlarda bu İslami katman, baskıdan korunmayı
sağlayan bir “kabuk” işlevi görür: çekirdekteki ezoterik inanç, Müslüman
görünerek kendini yaşatmıştır. Bu görüşe göre Aleviliğin sır kültürü ve
kapalılığı da çekirdeği koruma ihtiyacının kanıtıdır.
Bu görüşü en iyi anlatan benzetme gömlektir: Eski bir inanç,
İslam dünyasında yaşayabilmek için önce Vefailiğin, sonra Safeviliğin gömleğini
giymiş, baskı dönemlerinde dışarıya Sünni bile görünmüş, ama içinde hep aynı
kalmış. Benzetme çekici; ama I. Bölüm’deki ilk soruya cevap veremiyor:
Gömleği giyen kimdi, giymeden önce neye inanıyordu? Bunu söyleyen bir belge,
bir isim, bir topluluk yok. Elimizdeki tek “gömlek değiştirme” belgesi ise
tersini anlatıyor: Dede Garkın ocağının 1499'daki icazetnamesi ilk üç halifenin
adını taşıyor, Ağuiçen ocağının 1582'deki icazetnamesinde ise onların yerini On
İki İmam alıyor. Burada bir inanç gömlek değiştirmiyor; gömleğin içindeki beden
değişiyor. Bence Aleviliği açıklayan da budur: değişmeden kalan bir çekirdeğin
üzerine giydiği kıyafetler değil, yüzyıllar süren karşılaşmalarda hem kendinden
bir şeyler koruyan hem yeni bir kimlik kazanan bir topluluk. Buna V. Bölüm’ün
sonunda adını koyacağım.
Bu yaklaşımın yalnızca bazı araştırmacıların ileri sürdüğü
bir teori olmadığını da belirtmek gerekiyor. Alevi toplumunun içinden gelen
bazı inanç önderleri ve kurumlar da Aleviliğin İslam'dan bağımsız, kendine özgü
ve çok daha eski bir inanç olduğunu savunuyor. Örneğin Alevi Bektaşi
Federasyonu'nun 2004 yılında yayımladığı bir açıklamada Alevilik, İslam'dan
önce de var olan, farklı din ve kültürlerden etkilenerek bugüne ulaşmış özgün
bir inanç olarak tanımlanıyordu. 4 Temmuz 2017'de Hacıbektaş'ta yayımlanan Alevi
Yol ve Erkan Bildirgesi de Aleviliğin semavi dinlerden farklı olduğunu
savunuyordu. Bildirgenin imzacıları arasında Mehmet Turan, Mehmet Tural Dede ve
Pir Hasan Kılavuz gibi isimler de bulunuyordu. Elbette bu açıklamalar bütün
Alevilerin aynı görüşü benimsediği anlamına gelmez. Ancak Aleviliğin müstakil
bir inanç olduğu düşüncesinin toplumun kendi içinden de güçlü biçimde dile
getirildiğini gösterir.
Bu görüşü daha ileriye taşıyan isimlerden biri Mehmet Turan
Dede'dir. Turan, 2019 yılında yaptığı açıklamalarda Aleviliğin en az 14 bin
yıllık bir geçmişi bulunduğunu, dolayısıyla 1.400 yıllık İslam tarihiyle
sınırlandırılamayacağını savunmuştur. Ona göre Alevilik, İbrahimi dinlerden
bağımsız, doğa, evren, insan ve Hak anlayışı etrafında şekillenmiş kadim bir
inançtır. Bu yaklaşımda Hz. Ali ve Ehl-i Beyt, Aleviliğin başlangıç noktası
olarak değil, çok daha eski bir hakikat yolunun sonraki tarihsel unsurları
olarak değerlendirilir. Ancak burada bir ayrım yapmalıyız: Aleviliğin kendine
özgü, bağımsız bir inanç olduğunu savunan herkes onun 14 bin yıllık olduğunu
iddia etmiyor. Müstakil inanç görüşüyle tarih öncesine uzanan kesintisiz bir
Alevilik tarihi tezi aynı şey değildir.
Peki, 14 bin yıl iddiasının tarihsel dayanağı nedir? Bu
görüşü savunanların zaman zaman başvurduğu örneklerden biri, Aşık Sıtkı Baba'nın
ünlü deyişindeki “On dört bin yıl gezdim pervanelikte” dizesidir. Ancak Aşık
Sıtkı Baba'nın şiirleri üzerine çalışan Baki Yaşa Altınok, özgün dizenin “On
dört yıl dolandım Pervanelikte” olduğunu ve şairin daha önce kullandığı
Pervane mahlasına gönderme yaptığını belirtir. Bugün herkesin bildiği “on dört
bin” biçimi ise büyük ölçüde Ali Ekber Çiçek’in “Haydar Haydar” yorumuyla
yayılmıştır; nakarattaki “haydar” da özgün şiirde yoktur. Üstelik özgün metinde
gerçekten 14 bin yıldan söz edilmiş olsaydı bile, tasavvufi bir şiirdeki zaman
ifadesini tarihsel belge olarak kullanamazdık. Aleviliğin doğa, insan, evren ve
hakikat anlayışında çok eski kültürlerin izleri bulunabilir. Ancak bu izlerden
hareketle, aynı inanç geleneğinin 14 bin yıl boyunca kesintisiz yaşadığını
söyleyebilmek için aradaki binyılları birbirine bağlayan tarihsel kanıtlara
ihtiyaç vardır.
Bu biçim artık bir kimlik tanımı değil, tarihsel bir
iddiadır ve diğer köken tezleriyle aynı ölçütle tartılabilir. Sayılan
inançların her birini yukarıda ayrı ayrı ele aldım ve hiçbirinde Aleviliğe
uzanan bir aktarım zinciri bulunmadığını gördük. Ama kabuk tezinin bunlara ek
olarak kendine özgü dört sorunu var.
Birincisi, tez yanlışlanamaz bir yapıya sahiptir.
Karşısına çıkan her İslami unsuru “kabuk” diye açıklayabilir; çekirdeği ise
hiçbir zaman göstermek zorunda kalmaz. Bir teorinin hiçbir kanıtla
çürütülemiyor olması onun gücü değil, zayıflığıdır.
İkincisi, tez kanıtları tersine çevirir. Elimizdeki
en eski ve en sağlam katman, tezin “kabuk” saydığı Ali ve Ehl-i Beyt
hafızasıdır. “Çekirdek” sayılan kadim inanç ise hiçbir belgede görünmez.
Normalde çekirdeğin daha iyi belgelenmiş olmasını, kabuğun daha geç ve yüzeysel
olmasını beklerdik.
Üçüncüsü, bir kabuk dışarıya karşı giyilir. Oysa
Alevilikte Ali ve Ehl-i Beyt bağlılığı en yoğun biçimde tam da dışarıya kapalı
olan yerlerde, cemde, deyişlerde, ikrar ve musahiplik törenlerinde yaşanır.
Kimsenin görmediği bir yerde kabuk giymenin anlamı yoktur. Üstelik tarih bize
bu “kabuğun” koruma sağlamadığını, tersine takibatı çektiğini gösteriyor:
Kızılbaşlar tam da Ali’ye ve Şah’a bağlılıkları yüzünden takibata uğradılar.
Baskı dönemlerinde gerçekten bir kabuk kullanıldığında, bu, IV. Bölümde
anlattığım takiye pratiğinde olduğu gibi, Sünni görünmek biçimindeydi.
Dördüncüsü, sır kültürünü açıklamak için kadim bir
çekirdeğe ihtiyaç yok. Zahir-batın ayrımı Şii, İsmaili ve tasavvufi
geleneklerin ortak İslami kavramıdır; kapalılık ise 16. yüzyılın belgelenmiş
takibatıyla açıklanabilir. Elimizde belgelenmiş bir açıklama varken belgelenmemiş
bir açıklamayı tercih etmek için güçlü bir neden gerekir.
Bu, Alevilikte İslam öncesi kültürel izlerin bulunmadığı
anlamına gelmiyor; yukarıda gördüğümüz gibi, bu izlerin bulunması şaşırtıcı
olmazdı. Ama bir geleneğin eski kültürel izler taşıması ile o geleneğin özünün
bu izlerden ibaret olması aynı şey değildir.
11. “Alevilik
Asıl İslam’dır”
Müstakil inanç tezinin tam karşısında duran iddia şudur:
Alevilik, Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin asıl İslam’ıdır. Sünnilik ise Emevi
iktidarının dayattığı bir sapmadır. Yani sapan Alevilik değil, Sünniliktir;
Alevilik de yedinci yüzyıldan bu yana bu asıl yolu korumuştur.
Bu iddianın teolojik boyutu bu makalenin konusu değil; I.
Bölümde söylediğim gibi, bir inancın “asıl” olup olmadığına tarihçi karar
veremez. Ama iddianın tarihsel boyutu diğerleriyle aynı ölçütle tartılabilir.
Bu iddia yedinci yüzyıldan bugüne kesintisiz bir aktarım zinciri varsayar. Oysa
II. ve III. Bölümlerde gördüğümüz şey tam tersidir: Ocak sistemi 13. ile
16. yüzyıllar arasında şekillendi. Kızılbaş kimliği 15. yüzyılın sonunda ortaya
çıktı. III. Bölümde gördüğümüz iki icazetname, bir yüzyıl içinde ilk üç
halifenin adının silinip yerine On İki İmam’ın geçtiğini gösteriyor. Yani Ali
ve Ehl-i Beyt merkezli kutsal hafıza gerçekten de yedinci yüzyıla uzanır; ama o
hafızayı bugünkü biçimiyle taşıyan toplumsal yapı çok daha sonra kurulmuştur.
12.
Alevilik Dönemin Seküler Muhalefeti miydi?
Son iddia Aleviliği daha çok siyasi ve toplumsal değerleri
üzerinden tanımlar. Buna göre ilk dönem Alevileri, katı şeriat anlayışını
reddeden, akıldan, eşitlikten, özgürlükten ve istişareden yana olanların
oluşturduğu bir tür “dönemin sekülerleri”ydi. Cemdeki rızalık bir tür doğrudan
demokrasi, kadın ile erkeğin cemde birlikte bulunması bir eşitlik ilkesi,
şekilsel ibadete karşı ahlakın öne çıkarılması ise bir tür laiklik olarak
okunur. Bugün Alevilerin laikliği ve demokrasiyi güçlü biçimde savunması da bu
tarihsel mirasın doğal sonucu olarak görülür.
Bu iddiada da gerçek unsurlar var. Kadın ile erkeğin cemde
birlikte bulunması, şekilsel ibadete içsel ahlakı önceleyen anlayış ve
topluluğun rızası olmadan ibadetin başlamaması, çağdaşı olan pek çok dini
gelenekten gerçekten farklıdır.
Ama bu unsurları “demokrasi” ve “laiklik”
kavramlarıyla okumak anakronizmdir. I. Bölümde Baba İlyas için “Aleviydi”
demenin neden sorunlu olduğunu söylemiştim; 16. yüzyıl Kızılbaşları için “laikti”
demek aynı hatanın daha büyük bir örneğidir. Kızılbaşlık son derece dindar bir
hareketti: müritler Şah İsmail’e kutsal bir önder olarak bağlanıyor, onun
uğruna savaşa gidiyordu. Dedelik soya dayalı, doğumla gelen bir otoriteydi;
eşitlikçi değil, kutsal bir hiyerarşiydi. Düşkünlük, kişinin hayatını topluluk
kurallarına sıkı sıkıya bağlayan güçlü bir toplumsal denetim mekanizmasıydı.
Rızalık gerçekten önemliydi; ama bir oylama değil, dedenin gözetiminde küçük
bir topluluğun barışını sağlamaya yönelik dini bir düzendi.
Bazı alıntılar ve kurumlar da dikkatle kullanılmalı. “İlimden
gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” gibi sözler Hacı Bektaş’a atfedilir ama
eserlerinde geçmez. Zaman zaman Anadolu’da örgütlü bir kadınlar teşkilatı
olarak sunulan “Bacıyan-ı Rum”un gerçekten böyle bir teşkilat olup olmadığı ise
tarihçiler arasında tartışmalıdır; bu yorum tek bir kaynaktaki kısa bir ifadeye
dayanır.
Alevilerin bugün laikliğe ve demokrasiye yakınlığını
açıklamak için beş yüz yıl geriye gitmeye gerek yok. VI. Bölümde
anlatacağım 20. yüzyıl gelişmeleri bunu çok daha iyi açıklıyor: Cumhuriyet
laikliğinin Sünni çoğunluk karşısında bir güvence olarak görülmesi, köyden
kente göç, okullaşma ve 1960’lardan itibaren sol hareketle kurulan yakın
ilişki. IV. Bölümde Şeyh Bedreddin örneğinde gördüğümüz gibi, bu dönemde
bugünün değerleri geçmişe yansıtılmış ve Alevi hafızası bu değerler etrafında
yeniden düzenlenmiştir.
Yani Alevi geleneğinde bugünkü demokratik ve eşitlikçi
değerlerle uyuşan unsurlar gerçekten vardır ve modern Aleviler bu unsurları
haklı olarak kendi geleneklerinin parçası olarak görürler. Ama bu unsurlar o
değerlerin tarihsel kaynağı değil, o değerlerin modern dönemde kendine
tutunacak yer bulduğu damarlardır.
Bu
Teoriler Neden Bu Kadar Çekici?
Buraya kadar köken teorilerinin neden kanıtlanamadığını
gösterdim. Ama asıl ilginç soru başka: Bu kadar zayıf delillere dayanan
teoriler neden bu kadar yaygın? Neden her biri kendi okur kitlesini buluyor ve
kuşaktan kuşağa aktarılıyor?
Teorileri yan yana koyduğunuzda çarpıcı bir örüntü ortaya
çıkıyor: Her teori belirli bir kimlik projesinin işine yarıyor. Şamanizm tezi,
yukarıda gördüğümüz gibi, Türk ulusal tarihinin Aleviliği “en öz Türkler”
olarak sahiplenmesine hizmet etti. Zerdüştlük ve Yazdanizm tezleri, Kürt ulusal
kimliğinin İslam öncesine uzanan bir geçmiş kurma ihtiyacına hizmet ediyor.
Luvi ve Hitit tezleri, “biz bu toprakların asıl ve en eski yerlisiyiz” diyen
bir Anadoluculuk anlatısına hizmet ediyor. Gizli Hristiyan tezi, 19. yüzyılda
hem ihtida ettirilebilecek bir nüfus arayan misyonerlerin, hem de Rum ve Ermeni
milliyetçi literatürlerinin işine yaradı. “Asıl İslam” tezi ise dışlanmış bir
topluluğa, kendisini dışlayanların karşısında daha meşru bir konum
kazandırıyor. Müstakil inanç tezi, Sünni çoğunluktan ve devletin din
kurumlarından açıkça ayrışmak isteyenlerin, Avrupa’da ise ayrı bir din
topluluğu olarak tanınmak isteyenlerin ihtiyacına cevap veriyor. Buna karşılık
Aleviliği “İslam’ın bir kültürü ya da tasavvufi yorumu” olarak tanımlayan resmi
yaklaşım da onu mevcut din kurumlarının içine yerleştirme ihtiyacına hizmet
ediyor. “Dönemin sekülerleri” anlatısı ise bugünün Alevi siyasi kimliğine
tarihsel bir derinlik kazandırıyor.
Bölgedeki hemen her ulusal ve dini proje, Aleviliği kendi
atasının mirasçısı olarak sahiplenmeye çalışmıştır. Bu, köken tartışmasının
neden bu kadar ateşli olduğunu açıklıyor. Mesele yalnızca tarihin ne söylediği
değil; mesele Aleviliğin kime ait sayılacağıdır.
Bu kavganın en çarpıcı biçimi Türk-Kürt simetrisidir. Bir
taraf Aleviliği eski Türk inancının devamı sayar ve Şamanist motifleri, Türkmen
dervişlerini, Türkçe deyişleri gösterir; öbür taraf onu kadim bir Kürt
inancının bugüne ulaşmış biçimi sayar ve Dersim’in Raa Haq geleneğini,
ateş ve güneş sembollerini, Yaresan ve Ezidilikle benzerlikleri gösterir. Son
yıllarda bir adım daha atılıp “Alevilik aslında Kürt kökenlidir, Türkler bu
inancı sonradan benimseyip Türkleştirdi” de dendi. İki tezin de dayandığı
gerçek bir şey var: Türkler İslamlaşırken eski alışkanlıklarını nasıl
taşıdıysa, Kürtçe ve Zazaca konuşan topluluklar da İran-Mezopotamya katmanından
bir şeyler taşımış olabilir; üstelik Alevilik yüz yıldır neredeyse yalnızca
Türkçe yazılı kaynaklardan çalışıldığı için Kürt ve Zaza sözlü geleneği hak
ettiği ilgiyi görmedi. Ama belgelere baktığınızda iki tezin aradığı o saf
eşleşme yok. Dersim’in Kürtçe ve Zazaca konuşan taliplerinin gülbenkleri ve
deyişleri büyük ölçüde Türkçedir; Ağuiçen gibi ocakların hem Türkçe hem Kürtçe
konuşan talipleri vardır; Dersim ocaklarının dede aileleri soylarını Horasan’a
ve Ehl-i Beyt’e bağlayan Arapça şecereler saklar. Yani ocak, dili kesiyor.
Martin van Bruinessen’in yıllar önce gösterdiği gibi, Aleviliğin Türk ya da
Kürt kimliğine bağlanması tarihin değil, 20. yüzyıl kimlik mücadelelerinin
ürünüdür. Bir inancın hangi dilde söylendiği, kime ait olduğunu söylemez. Bir
halkın Aleviliğe katkıda bulunmuş olması başka şeydir, Aleviliğin asıl sahibinin
o halk olması başka. Tarihçinin işi hangi halkın sahip çıkmaya daha çok hakkı
olduğuna karar vermek değil, hangi topluluğun ne zaman, nerede ve nasıl katkıda
bulunduğunu göstermektir.
Bu sahiplenmelerin ortak bir yan etkisi var: Aleviliği kendi
başına bir gelenek olmaktan çıkarıp başka bir şeyin kalıntısına dönüştürürler. Onu
överken görünmez kılarlar. Çünkü Alevilerin yüzyıllar içinde kendi
elleriyle kurduğu ocak sistemini, erkanı, deyişleri, musahipliği ve düşkünlük
kurumunu değil, “asıl” diye başka bir şeyi işaret ederler.
Bunu söylerken adil biçimde iki şey eklemek gerekiyor.
Birincisi, bu teorilerin bir kısmının Alevilerin kendi aralarında da yaygınlık
kazanmasının anlaşılır bir sebebi var. Yüzyıllar boyunca “Rafızi” (reddeden) ve
“mülhid” (dinden sapan) diye damgalanmış bir topluluk için, kendini Hititlerin,
Zerdüştlerin ya da asıl İslam’ın mirasçısı olarak görmek o damgaya karşı bir
onur kaynağıdır. Bu ihtiyaç gerçektir ve küçümsenmemelidir. Ama bir ihtiyacın
gerçek olması, onu karşılayan anlatının da gerçek olduğu anlamına gelmez.
İkincisi, aynı eleştiri bu makalenin kendi tezine de
yöneltilebilir. I. Bölümde söylediğim gibi, “Alevilik kendi başına üretilmiş
bir gelenektir” fikri de bugün Alevilerin tanınma talebine çok iyi hizmet
ediyor. Bu yüzden bu tezi savunurken ölçüt aynı kalmalı: Bu makalede Aleviliğin
özgün kurumlarını anlatırken dayandığım şey bir ihtiyaç değil, belgeler olmalı.
Ocak belgeleri, icazetnameler, Buyruklar ve Osmanlı arşivleri bu tezi
destekliyor. Ama aynı belgeler, Aleviliğin tamamen Anadolu’da ve tamamen kendi
içinden üretildiğini de söylemiyor: Irak’tan gelen derviş zincirlerini,
fütüvvet geleneğini, Safevi merkezinden gelen metinleri ve Anadolu’nun eski
kültürel mirasını da gösteriyor. Aleviliğin özgünlüğü, hiçbir şey almamış
olmasında değil, aldığı her şeyi kendi kurumları içinde yeniden kurmuş
olmasındadır.
Özet:
İddiaları Tartmak
|
İddia |
Tarihsel temas |
Aktarımı gösteren belge |
Değerlendirme |
|
Vefai-Babai-Safevi hattı |
Var |
Var (icazetnameler, |
Belgelenmiş tarihsel |
|
Eski Türk inançları / |
Var |
Yok |
Kültürel katman olası, |
|
Luvi / Hitit |
Yok |
Yok |
Desteksiz |
|
Sümer |
Yok |
Yok |
Desteksiz |
|
Yazdanizm |
Kısmen |
Yok |
Spekülatif üst model |
|
Budizm / Hint dinleri |
Var |
Yok |
Motif benzerliği |
|
Zerdüştlük / Mithra |
Var |
Yok |
Kültürel katman olası |
|
Maniheizm / Mazdekçilik |
Var |
Yok |
Etkilenme olası, |
|
Pavlikan / Bogomil / |
Var |
Kanıtlanmamış |
Bireysel katılım olası, |
|
İsmaililik / Karmatilik |
Var |
Kanıtlanmamış |
Gerçek etkileşim ihtimali |
|
Dışlanmışların sığınağı |
- |
Dışlanma 16.yy’da |
Çekirdeği doğru, |
|
Müstakil İnanç: |
- |
Farklılıklar |
Kimlik tercihi; tarih tek |
|
Müstakil inanç: |
- |
Yok |
Yanlışlanamaz; |
|
“Asıl İslam” |
- |
Yok |
Teolojik iddia; tarihsel |
|
“Dönemin sekülerleri” |
- |
Yok |
Anakronik; bazı unsurlar gerçek |
Peki
Bütün Bunlardan Ne Çıkarmalıyız?
Bu teorilerin ortaya çıkmasını küçümsememek gerekir. Çünkü
Alevilik gerçekten de çok farklı kültürlerin yüzyıllarca karşılaştığı bir
coğrafyada oluşmuştur. Anadolu, İran, Mezopotamya, Kafkasya, Orta Asya ve
Balkanlar arasında insanlar hareket etmiş, din değiştirmiş, evlenmiş, göç etmiş
ve eski kutsal mekanlarını yeni adlarla kullanmaya devam etmişlerdir.
Dolayısıyla Alevilikte eski Anadolu, İrani, Türk, Hristiyan,
gnostik ya da başka kültürlere ait bazı izlerin bulunması şaşırtıcı olmaz.
Şaşırtıcı olan, bulunmaması olurdu. Sorun, bir iz bulduktan sonra bütün ağacı o
köke bağlamaktır.
Bir Alevi köyünün yakınında eski bir Pavlikan yerleşimi
bulunması, Alevilerin Pavlikan olduğu anlamına gelmez. Cem ile eski bir Anadolu
ritüeli arasında benzerlik bulunması, cemin Hititlerden kaldığını göstermez.
Ateşe saygı bütün Aleviliği Zerdüştlüğün devamı yapmaz. Yaresanlarla
benzerlikler de ikisinin tek bir kayıp dinin parçaları olduğunu kendiliğinden
kanıtlamaz.
Bu yüzden Aleviliğin tarihini açıklarken en sağlam yöntem,
önce belgelenebilen hatları izlemek, sonra olası kültürel etkileri bu hatların
etrafına yerleştirmektir. Aksi halde Aleviliğin kökenini araştırmak, onu
istediğimiz kadar eski bir uygarlığa bağlayabileceğimiz bir benzerlik oyununa
dönüşür. Ve o oyunun kazananı hiçbir zaman Alevilik olmaz. Her seferinde oyunu
kuran taraf kazanır.
Alevilik
Senkretik mi? Evet, Diğerleri Gibi
Bunu açıkça söyleyeyim: Alevilik senkretik bir inançtır.
Yani içinde farklı kaynaklardan gelen unsurlar vardır ve bu unsurlar yüzyıllar
içinde birbirine karışarak yeni bir bütün oluşturmuştur. Bu, Alevilik hakkında
söylenecek utanılacak bir şey değil, bütün dinler hakkında söylenecek sıradan
bir gerçektir. Hristiyanlık Yahudi mesihçiliği ile Yunan felsefesinin, Sünnilik
Arap vahyi ile İran devlet geleneğinin ve Anadolu’nun yatır kültürünün
birikimidir. (Bunu “Dinlerde
Ötekileştirme: Doğru İnancı Kim Belirler?“ ve “İnancın Evrimi“
adlı makalelerimde ayrıntılı ele almıştım.)
Hiçbir din boşlukta doğmaz. Sorun, bu kelimenin Türkiye’de
yalnızca Alevilik için kullanılmış ve özel bir anlam yüklenmiş olmasıdır: “İslam
öncesi Türk inançları artı ince bir İslam cilası.” Bu kullanımda
senkretizm bir gözlem değil, bir hükümdür; Aleviliği kendi başına bir gelenek
olmaktan çıkarıp bir kalıntıya dönüştürür ve aynı ölçüyü hiçbir zaman Sünniliğe
uygulamaz. Benim itirazım kelimeye değil, bu asimetriye. Alevilik senkretiktir;
ama bu, Aleviliğin ne olduğunu değil, yalnızca nasıl oluştuğunu söyler. Asıl
soru, bu unsurları kimin, hangi kurumlarla, hangi yüzyıllarda tek bir yol
haline getirdiğidir. Bu bölümün geri kalanı o soruyla ilgili.
Buraya kadar anlattıklarım Aleviliği bir tür “dini kokteyl”
gibi görme tehlikesini de beraberinde getiriyor: Biraz Şamanizm, biraz Şiilik,
biraz tasavvuf, biraz eski İran dini, biraz Anadolu kültürü…
Bu yaklaşım cazip ama yanıltıcıdır. Çünkü toplumlar
dinlerini mutfakta malzemeleri karıştırır gibi oluşturmazlar. İnsanlar göç
eder, evlenir, savaşır, yeni yöneticiler altında yaşar, yeni şeyhlerle
karşılaşır, eski ritüellerini yeni dini anlamlarla yeniden yorumlarlar.
Alevilik de böyle oluşmuştur. Bu yüzden onu bir karışımdan çok tarihsel bir
birikim olarak düşünmek daha doğru olur. Senkretizm veya Sentez kavramı
malzemeleri öne çıkarır; birikim kavramı ise o malzemeleri bir araya getiren
insanları, kurumları ve yüzyılları.
Bu yüzden Ahmet Yaşar Ocak’ın, Alevi-Bektaşi inançlarının
İslam öncesi temellerini arayan ve uzun süre alana damgasını vuran senkretizm
çerçevesini, bulgularını değil bakış açısını sorgulayarak kullanıyorum. Ocak’ın
tespit ettiği motiflerin çoğu gerçektir; itirazım, o motiflerin Aleviliğin “temeli”
sayılmasına. Temel, motifler değil, onları yüzyıllar boyunca bir arada tutan
ocak, erkan ve hafızadır.
VI. BÖLÜM: KIZILBAŞ’TAN ALEVİ’YE: MODERN DÖNEM
Adın
Değişmesi: Kızılbaş’tan Alevi’ye
Bugün bu toplulukları genel olarak “Alevi” diye
adlandırıyoruz. Oysa Osmanlı döneminin büyük bölümünde aynı topluluklar için en
yaygın ad “Kızılbaş”tı.
“Kızılbaş” adı, III. Bölümde gördüğümüz gibi, Şeyh
Haydar’ın müritlerine giydirdiği on iki dilimli kırmızı başlıktan geliyordu.
15. ve 16. yüzyıllarda bu ad yalnızca dini bir aidiyeti değil, Safevi
şeyhlerine bağlılığı ve Osmanlı merkezine karşı bir siyasi duruşu da ifade
ediyordu. Osmanlı-Safevi mücadelesi şiddetlendikçe, Osmanlı resmi dilinde ve
ulema fetvalarında “Kızılbaş” hem siyasi bir tehdidi hem de dini sapkınlığı
ifade eden olumsuz bir anlam kazandı; ona “Rafızi” ve “mülhid”
gibi dışlayıcı adlandırmalar eşlik etti. Buna rağmen topluluk kendi
deyişlerinde “Kızılbaş” adını uzun süre olumlu bir kimlik olarak kullanmaya
devam etti.
Tarihsel olarak bu toplulukların tek bir ortak adı da yoktu.
İnsanlar kendilerini çoğu zaman yola dayanan adlarla (“talip”, “yol
oğlu”, “can”), bağlı oldukları ocakla ya da bölgesel ve meslekle
ilişkili adlarla (Tahtacı, Çepni, Abdal, Sıraç) anarlardı. Dışarıdan ise “Kızılbaş”,
“Rafızi”, bazı çevreler için “Işık” gibi adlar verilirdi. Bektaşilik ise ayrı
bir tarikat adı olarak bu çevrenin bir kısmını kapsıyordu.
“Alevi” kelimesi elbette eskiydi. Sözlük anlamıyla “Ali’ye
mensup”, “Ali taraftarı” demekti ve İslam dünyasında uzun süre daha çok Hz. Ali
soyundan gelenleri, yani seyyid ve şerifleri ifade etmek için kullanılıyordu.
Fakat Anadolu’daki Kızılbaş topluluklarının ortak adı olarak yaygınlaşması
oldukça geçtir. III. Bölümün sonunda gördüğümüz gibi, bu adın ilk izleri
19. yüzyılın son çeyreğinde, Abdülhamid dönemi belgelerinde ve Batılı
seyyahların notlarında görülür.
Markus Dressler bu değişimi ayrıntılı biçimde incelemiştir.
Ona göre “Alevi” adı 19. yüzyılın sonlarından itibaren, özellikle 20. yüzyılın
başlarında Jön Türk ve erken Cumhuriyet dönemi Türk milliyetçiliğinin Anadolu’daki
bu toplulukları ulusal kimliğe dahil etme çabasıyla birlikte yaygınlaştı. “Kızılbaş”
Safevilerle tarihsel bağları, Osmanlı dönemindeki çatışmaları ve yüzyıllar
boyunca biriken olumsuz çağrışımları taşıyordu. “Alevi” ise Hz. Ali ve Ehl-i
Beyt üzerinden hem daha kapsayıcı hem de İslam’ın içinde konumlanabilen bir
kimlik kurulmasına imkan verdi. Bu yeni ad, topluluğun kendisi için de
damgalanmış bir addan kurtulmak anlamına geliyordu. Yani ad değişikliği hem
devletin hem de topluluğun işine yarayan bir süreçti; ama bu sürecin kimin ne kadar
belirleyici olduğu konusu hala araştırılıyor.
20. yüzyılın ortasından itibaren köyden kente göç, okullaşma
ve 1960’larda artan yayıncılıkla birlikte “Alevi” adı hem topluluğun kendi
içinde hem de kamusal dilde genel bir şemsiye kimlik adı olarak yerleşti. Daha
sonra “Alevi-Bektaşi” ifadesi de yaygınlaştı. “Kızılbaş” ise bugün bazı
topluluklar tarafından geri sahiplenilen, ama çoğu zaman hala hakaret olarak da
kullanılabilen bir ad olarak yaşıyor.
Bu yüzden bugün “Anadolu Aleviliği” dediğimiz tarihsel
yapının büyük bölümünü incelerken, 16. veya 17. yüzyıldaki insanlara bugünkü
adıyla “Alevi” demektense, dönemin kendi kavramı olan “Kızılbaş”ı kullanmak
çoğu zaman tarihsel olarak daha doğrudur.
Cumhuriyet:
Hem Kurtuluş Hem Kısıtlama
Alevilerin Cumhuriyet’le kurduğu ilişki, çoğu zaman
anlatıldığı kadar basit değildir. Bu ilişkiyi anlamak, bugünkü tartışmaların
neden bu biçimi aldığını görmek için de gerekli.
Önce neden pek çok Alevi’nin yeni rejimi umutla
karşıladığına bakalım. Yüzyıllar boyunca Kızılbaş topluluklarını “sapkın” ilan
eden fetvaların arkasında bir devlet vardı. 1924’te halifeliğin kaldırılması,
medreselerin kapatılması, şeriat mahkemelerinin sona ermesi ve hukukun dinden
ayrılması, bu devletin Sünni ortodoksiye verdiği resmi desteğin çekilmesi
anlamına geliyordu. Yüzyıllardır yasanın gözünde eksik sayılmış bir topluluk
için bu, kağıt üzerinde de olsa eşit yurttaşlık demekti. Alevilerin laikliğe
bugün hala süren güçlü bağlılığının kökeni, soyut bir ilke sevgisinden çok bu
somut deneyimdir.
Ama bu deneyimin içinde, çoğu zaman gözden kaçan bir ayrıntı
var. Halifeliğin kaldırıldığı gün, 3 Mart 1924'te, Şeriye ve Evkaf Vekaleti
de kaldırıldı ve yerine Diyanet İşleri Reisliği kuruldu. Yani laik
devlet, dini kamusal alandan çıkarmadı; Sünni-Hanefi İslam’ı bir devlet dairesi
olarak yeniden örgütledi. Camiler, imamlar, müftüler, vaizler artık devlet
memuruydu ve maaşlarını herkesin vergisinden alıyordu. Alevilik ise bu kurumun daha
ilk gününden dışındaydı; ne dedesi, ne cemi, ne ocağı bu yapıda bir yer buldu.
Böylece Osmanlı’nın fetvayla dışarıda bıraktığı topluluk, Cumhuriyet’in
bütçesiyle dışarıda kaldı. Bugün “Diyanet Alevilere hizmet vermiyor”
diye özetlenen tartışma, 1924'te kurulmuş bir yapının yüz yıl sonraki
görüntüsüdür.
30 Kasım 1925 tarihli 677 sayılı kanun, tekke ve zaviyeleri
kapattı. Bu kanunun asıl hedefi Sünni tarikatlardı. Fakat metni okuduğunuzda
ilginç bir ayrıntı çıkıyor karşınıza: kanun yalnızca mekanları kapatmakla
kalmıyor, bazı unvanların kullanılmasını da yasaklıyordu. Yasaklanan unvanlar
arasında şeyhlik ve dervişliğin yanı sıra dedelik, seyitlik, çelebilik ve
babalık da vardı. Yani Aleviliğin bütün kurumsal omurgasını taşıyan sıfatlar,
tek bir maddeyle hukuken ortadan kaldırılmış oldu. Hacı Bektaş dergahı da aynı
yıl kapatıldı.
Buradaki ironi dikkat çekici. Alevileri yüzyıllarca takip
eden Osmanlı düzenini ortadan kaldıran aynı devrim, Alevilerin kendi
kurumlarını da yasaklıyordu. Üstelik bunu onlara özel bir düşmanlıkla değil,
bütün dini yapıları aynı kefeye koyan genel bir düzenlemeyle yapıyordu. Üstelik
bu devrim, bir yandan Alevi kurumlarını yasaklarken öbür yandan Sünni kurumları
devletleştiriyordu.
Peki uygulamada ne oldu? Beklenmedik bir şey: pek az şey.
Çünkü ocak sistemi zaten resmi bir kurum değildi. Ne bir vakfı, ne bir binası,
ne devletten maaş alan bir görevlisi vardı. Dede, köyüne gelir, cemini yürütür,
giderdi. Kapatılacak bir tekkesi olmayan bir kurumu kapatmak kolay değildir.
Böylece Aleviliğin yüzyıllardır sürdürdüğü görünmezlik, bu kez Cumhuriyet’in
düzenlemeleri karşısında da koruyucu oldu. Bu, bu makalede defalarca
karşılaştığımız örüntünün bir kez daha tekrarıdır: baskı ya da düzenleme
topluluğu içe kapatıyor, içe kapanma da yapıyı koruyor.
Ancak 1930’ların sonunda bu dengeyi bozan bir olay yaşandı.
1935’te çıkarılan Tunceli Kanunu, Dersim bölgesinin idari
yapısını yeniden düzenledi ve bölgenin adı Tunceli olarak değiştirildi. Merkezi
otoritenin bölgeye yerleşme çabası, 1937’de Seyid Rıza önderliğindeki direnişle
karşılaştı. Seyid Rıza ve yanındakiler Kasım 1937’de idam edildi. 1938’de ise
çok daha geniş çaplı bir askeri harekat yapıldı; harekat sırasında çok sayıda
insan öldürüldü, binlerce kişi batı illerine sürgün edildi. Ölü sayısına
ilişkin rakamlar tartışmalıdır: resmi kayıtlara dayanan tahminler on binin
üzerindedir, bazı araştırmacıların verdiği sayılar ise çok daha yüksektir. 2011’de
dönemin başbakanı devlet adına özür diledi; olayın hukuki ve siyasi
değerlendirmesi hala tartışılıyor.
Ben burada bu tartışmaya girmiyorum. Ama bu makale açısından
kaydedilmesi gereken iki sonuç var. Birincisi, Dersim olayları bölgedeki Kürt
ve Zaza Alevi topluluklarının modern hafızasının merkezine yerleşti; bugün
Dersim Aleviliği denildiğinde akla gelen kimliğin önemli bir bölümü bu olayın
etrafında şekillendi. İkincisi, bu olaylar Alevilerin Cumhuriyet’le ilişkisinin
tek yönlü bir bağlılık hikayesi olmadığını gösteriyor. Aynı devlet, bir yanda
Alevileri Sünni ortodoksinin baskısından kurtarıyor, öte yanda kendi
merkezileşme programının önünde gördüğü toplulukları sert biçimde
bastırabiliyordu.
Bu dönemin daha sessiz ama kalıcı bir etkisi de eğitimden
geldi. 1940’larda kurulan Köy Enstitüleri, kırsal bölgelerden gelen gençleri
öğretmen olarak yetiştirdi ve Alevi köylerinden bu okullara önemli bir katılım
oldu. Enstitüler 1954’te kapatıldı; ama yetiştirdikleri öğretmen kuşağı, Alevi
topluluklarında okuryazarlığın, laik eğitimin ve ilerleyen yıllarda sol
siyasetle kurulacak ilişkinin önemli taşıyıcılarından biri haline geldi.
Böylece 1950’lere gelindiğinde ortaya karmaşık bir tablo
çıkmıştı. Alevilik hukuken tanınmıyordu, kurumlarının adı bile yasaktı; ama
topluluk, köylerinde kendi düzenini sürdürmeye devam ediyordu. Bu dengeyi bozan
şey bir yasa ya da bir fetva değil, çok daha sıradan bir şey oldu: insanlar
köylerinden ayrıldı.
Kaç Alevi
Var? Bir Sayım Sorunu
Bu noktada okurun aklına doğal bir soru gelebilir: Türkiye’de
kaç Alevi yaşıyor?
Dürüst cevap şu: kimse kesin olarak bilmiyor. Türkiye’de
nüfus sayımlarında mezhep ya da inanç yorumu sorulmaz. Nüfus kayıtlarındaki din
hanesi “İslam” yazar; Alevilik için ayrı bir kategori yoktur. Dolayısıyla
elimizde resmi bir sayı bulunmuyor.
Bunun yerine tahminler var ve bu tahminler birbirinden epey
uzak. Alevi kurumlarının verdiği rakamlar çoğu zaman nüfusun dörtte birine
kadar çıkarken, bazı araştırmalar yüzde on civarında kalır. Akademik
çalışmalarda en sık anılan aralık yüzde on ile on beş arasıdır; bu da kabaca
sekiz ile on iki milyon kişi demektir. Buna karşılık kamuoyu araştırmalarında
kendini Alevi olarak tanımlayanların oranı çok daha düşük çıkar, çoğu zaman
yüzde beş-altı civarında. Buna Avrupa’daki, özellikle Almanya’daki diaspora
eklenir.
Rakamların bu kadar değişken olmasının birkaç sebebi var.
Birincisi, kimin Alevi sayılacağı sorusunun kendisi tartışmalı: Alevi bir
ailede doğmuş ama hiç ceme gitmemiş, kendini daha çok seküler olarak tanımlayan
bir kişi sayıma dahil mi? İkincisi, pek çok kişi anketlerde Alevi olduğunu
belirtmekten hala çekinebiliyor; yüzyıllarca süren damgalanmanın bıraktığı
refleks kolay kaybolmuyor. Üçüncüsü, rakamların kendisi siyasi bir mesele:
nüfus ne kadar büyükse talepler de o kadar ağırlık kazanıyor.
Bu belirsizliğin kendisi bile anlatmaya değer. Yüzyıllarca
görünmez kalarak hayatta kalmış bir topluluk, bugün tanınma talep ederken kaç
kişi olduğunu kanıtlayamıyor. Görünmezlik bir zamanlar koruma sağlıyordu; şimdi
bir dezavantaja dönüşmüş durumda.
Dağ
Köyünden Şehre: Ocak Sistemi Nasıl Sarsıldı?
Buraya kadar anlattığım yapı yüzyıllar boyunca çalıştı. Ama
çalışabilmesinin çok somut bir şartı vardı ve bu şart nadiren konuşulur.
Bir dede, talip topluluklarını ziyaret ederdi. Belirli
köyler belirli ocaklara bağlıydı. Cem, herkesin birbirini tanıdığı bir
toplulukta yapılırdı. Çünkü cemin işlevlerinden biri anlaşmazlıkları çözmekti
ve bunu yapabilmek için tarafları tanımak gerekiyordu. Musahiplik, ömür boyu
sürecek bir bağdı ve iki ailenin aynı yerde yaşamasını varsayıyordu. Düşkünlük,
topluluğun kişiyle ilişkisini kesmesi demekti; bunun bir yaptırım olabilmesi
için kişinin gidecek başka yeri olmaması gerekiyordu.
Bu yapının tamamı küçük, kapalı, yerleşik ve birbirini
tanıyan bir topluluk varsayıyordu. 20. yüzyılın ortasında o varsayım çöktü.
Sebebi göçtü.
1950’lerden itibaren Türkiye’de kırdan kente büyük bir göç
dalgası başladı. Anadolu’nun her yerinden insanlar İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e,
sanayi kentlerine ve 1960’lardan itibaren Almanya’ya gitti. Alevi topluluklar
bu göçten fazlasıyla etkilendi, çünkü yoğunlaştıkları bölgelerin önemli kısmı
dağlıktı, tarım arazisi sınırlıydı ve bu bölgeler zaten ekonomik olarak
zorlanıyordu.
Göçün ocak sistemine ne yaptığını tek tek görelim. Dede
talibini kaybetti: yüzyıllardır belirli köylere giden bir dede, o köylerin
boşaldığını gördü; talipleri onlarca farklı şehre dağılmıştı. Talip dedesini
kaybetti: İstanbul’un bir gecekondu mahallesine yerleşen bir aile, kendi
ocağının dedesine artık ulaşamıyordu. Cem mekanını kaybetti: köyde cem bir evde
ya da köy odasında yapılırdı, apartman dairesinde yapılamazdı. Musahiplik
dayanağını kaybetti: ömür boyu sürecek bir kardeşlik bağı, iki ailenin ayrı
şehirlere savrulduğu koşullarda nasıl yürütülecekti? Düşkünlük de anlamını
büyük ölçüde yitirdi: kimsenin kimseyi tanımadığı bir şehirde topluluktan
dışlanmak artık bir yaptırım değildi.
Kısacası, bir inancın kendisi değil, onu taşıyan altyapı
çöktü. Bu bence Alevilik tarihindeki en büyük kırılmalardan biridir ve Osmanlı
döneminin takibatından bile daha derin bir etki yaratmış olabilir. Çünkü baskı
topluluğu içe kapatıp yapıyı korumuştu. Göç ise yapının kendisini dağıttı.
Siyasallaşma,
Şiddet ve Görünürlük
1960’lar ve 70’lerde başka bir şey daha oldu. Şehre gelen
kuşak, köydeki kuşaktan farklı bir dünyada yaşıyordu. Okula gidiyor, fabrikada
çalışıyor, sendikaya üye oluyor, siyasi tartışmaların içine giriyordu.
Bu kuşağın önemli bir bölümü, Aleviliği dini bir kimlik
olmaktan çok toplumsal ve siyasal bir kimlik olarak yaşamaya başladı:
ezilenlerin yanında olmak, adaletsizliğe karşı durmak, Kerbela hafızasını
bugünkü mücadeleyle birlikte okumak. IV. Bölümde gördüğümüz Şeyh
Bedreddin’in Alevi hafızasına girişi de bu dönemin ürünüdür.
Bu dönemde bir Alevi partisi deneyimi de yaşandı. 1966’da
kurulan Birlik Partisi (sonradan Türkiye Birlik Partisi), Alevi seçmenleri
hedefleyen bir parti olarak 1969 seçimlerinde meclise sekiz milletvekili soktu;
ama sonraki seçimlerde etkisini yitirdi ve 1980 darbesinin ardından kapatıldı.
Asıl etki ise başka yerdeydi: Alevilik, dedenin otoritesi altındaki bir yol
olmaktan çıkıp siyasi tercihle iç içe geçen bir kimliğe dönüşmeye başladı.
Bunun bir sonucu, dede otoritesinin zayıflamasıydı. Şehirli genç kuşak için
dedenin sözü köydeki kadar bağlayıcı değildi.
Bu dönüşüm her yerde aynı ölçüde yaşanmadı ve Alevi toplumu
içinde tartışmalı bir konu olmayı sürdürüyor. Bazı kesimler bu siyasallaşmayı
Aleviliğin özündeki adalet vurgusunun doğal uzantısı olarak görürken, bazıları
onun dini ve erkana dayalı boyutunu zayıflattığını düşünüyor. Ben burada bu
tartışmada taraf tutmuyorum; olan şeyi tarif ediyorum.
Bu dönemin anlatılması zorunlu olan bir yanı daha var.
Aralık 1978’de Maraş’ta ve 1980 yazında Çorum’da yaşanan olaylarda çok sayıda
insan öldürüldü. Bu olaylar Türkiye’nin yakın tarihinin en ağır toplumsal
şiddet vakaları arasında sayılır ve Alevi toplumunun büyük bölümünü doğrudan
etkiledi. 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta, Pir Sultan Abdal Kültür Şenlikleri
sırasında Madımak Oteli’nin ateşe verilmesi sonucu aralarında yazarların,
ozanların ve semah ekibinden gençlerin de bulunduğu otuz üçü şenlik katılımcısı
olmak üzere otuz beş kişi hayatını kaybetti. Mart 1995’te İstanbul’un Gazi
Mahallesi’nde kahvehanelerin kurşunlanmasıyla başlayan olaylarda da çok sayıda
kişi öldü.
Bu olayların her biri hukuki ve siyasi olarak ayrıca
tartışılmıştır ve tartışılmaya devam ediyor. Ben burada o tartışmaya
girmiyorum. Ama bu makale açısından kaydedilmesi gereken bir sonuç var: Bu
olaylar, kimliğin görünür hale gelme sürecini hızlandırdı. Yüzyıllarca
kapalılık bir koruma biçimiydi. 20. yüzyılın sonunda pek çok Alevi için bu
stratejinin artık işe yaramadığı, aksine görünmez olmanın savunmasızlık
ürettiği düşüncesi ağır bastı. Ve bu, örgütlenme yönünde güçlü bir itki
yarattı.
Maraş ve Çorum’un ardından gelen 12 Eylül 1980 darbesi,
Alevilik açısından ilk bakışta görünenden daha önemlidir. Darbe yönetimi, solu
ezmek için dine sarıldı ve “Türk-İslam sentezi” denen anlayışı devletin
resmi çizgisi haline getirdi: Türklük ile Sünni İslam aynı şeyin iki yüzü
sayıldı, geri kalanı ise ya eksik Türk ya eksik Müslümandı. 1982 Anayasası’nın
24. maddesi din kültürü ve ahlak bilgisi dersini ilk ve ortaöğretimde
zorunlu kıldı; bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar giden zorunlu din
dersi davalarının hepsi bu maddeye karşıdır. Aynı yıllarda Alevi köylerine cami
yaptırma ve imam atama politikası yeniden canlandı. Bu politikayı bir yerden
hatırlıyor olmalısınız: Abdülhamid’in yüz yıl önce yaptığının aynısı. Sonuç da
aynı oldu; camiler yapıldı, çoğunun içine kimse girmedi. Ama bir şey daha oldu:
Köyden kente göçle zaten dağılmış, dedesini kaybetmiş, sol hareketin
yenilgisiyle siyasi kimliğini de yitirmiş bir kuşak, kendisine “sen Sünni
olmalısın” diyen bir devletle karşılaştı. 1980'lerin sonundaki Alevi
örgütlenmesinin ve “biz kimiz?” sorusunun yeniden sorulmasının
arkasında, bu karşılaşma da vardır.
Cemevi,
Diaspora ve Kurumsallaşma
1980’lerin sonundan itibaren Alevi kurumsallaşması hızlandı.
Dernekler, vakıflar, dergiler, araştırma merkezleri ve en görünür olanı,
cemevleri ortaya çıktı. 1988’de Ankara’da kurulan Pir Sultan Abdal Kültür
Derneği, 1995’te kurulan Cem Vakfı, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı gibi
kurumlar bu dönemin önemli örnekleridir. Farklı kurumların Alevilik tanımları
da farklıydı: bir kısmı Aleviliği İslam’ın içinde, bir kısmı daha bağımsız bir
inanç ve kültür olarak tanımladı. I. Bölümde değindiğim tartışma, bu kurumların
birbirinden ayrışmasında da görülür.
Cemevi şu açıdan tarihsel bir yeniliktir: Klasik ocak
sisteminde ceme ayrılmış kamusal ve kurumsal bir yapı yoktu; bazı köylerde cem
için kullanılan odalar olsa da cem çoğu zaman bir evde, bir odada, bir meydanda
yapılırdı. Cemevi, kentte kaybolan mekanın yeniden kurulmasıdır. Yani cemevi
geleneğin bozulması değil, kentleşmeye verilmiş bir cevaptır.
Bu süreçte Almanya diasporası da beklenmedik ölçüde
belirleyici oldu. Almanya’ya işçi olarak giden Alevi topluluklar orada iki
şeyle karşılaştılar. Birincisi, dernek kurma ve örgütlenme konusunda çok daha
geniş bir hukuki alan. İkincisi, kendilerini bir azınlık olarak tanımlama
zorunluluğu; “siz kimsiniz?” sorusunun sürekli sorulduğu bir ortam. 1989’da
Hamburg’da düzenlenen Alevi Kültür Haftası ve aynı yıllarda hazırlanan Alevilik
Bildirgesi, Aleviliğin açıkça ve toplu olarak kamusal alanda ilan edilmesinin
simgesel anlarından biri oldu. Almanya’daki Alevi federasyonları zamanla
Türkiye’deki örgütlenmeyi de etkiledi ve destekledi. Almanya’nın bazı
eyaletlerinde Alevi toplumu ayrı bir din topluluğu olarak tanındı ve okullarda
Alevi din dersi verilmeye başlandı. Aleviliği İslam’dan bağımsız bir inanç
olarak tanımlayan yaklaşımın Avrupa’da daha görünür hale gelmesinde bu hukuki
çerçevenin de payı vardır; bu tartışmayı V. Bölümde ele aldım.
Alevi kurumsallaşmasının bir başka özelliği de tek bir
merkez etrafında gerçekleşmemiş olmasıdır. Bugün Alevi toplumunu temsil
ettiğini söyleyen çok sayıda kurum var ve bunlar Aleviliği aynı biçimde
tanımlamıyor. Cem Vakfı çevresi Aleviliği İslam’ın içinde, Ehl-i Beyt merkezli
bir yorum olarak tanımlama eğilimindedir. Alevi Bektaşi Federasyonu ve ona
bağlı dernekler ise daha bağımsız, seküler ve kültürel bir tanıma yakın durur.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin çizgisinde Aleviliğin toplumsal adalet ve
sol siyasetle kurduğu bağ belirgindir. Hacı Bektaş geleneği içinde Çelebiler
ile Dedebabalar arasındaki eski ayrım da sürmektedir. Avrupa’da Almanya Alevi
Birlikleri Federasyonu ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu benzer biçimde
kendi çizgilerini geliştirmiştir.
Bu çokluğu bir zayıflık olarak okumak kolaydır ve nitekim
sık sık öyle okunur. Ama bence burada başka bir şey oluyor. Önceki bölümlerde
gördüğümüz gibi, Alevilikte hiçbir zaman merkezi bir otorite olmadı. Buyruklar
kanon değildi, her ocağın kendi nüshası ve kendi erkan ayrıntıları vardı.
Bugünkü kurumsal çeşitlilik, bu yapının modern koşullardaki devamı olarak da
görülebilir. Dedelerin ve ocakların yerini derneklerin, vakıfların ve
federasyonların aldığı; ama çoğulluğun korunduğu bir devam.
Bu durumun somut bir sonucu var: Devlet “Alevilerin
talebi nedir?” diye sorduğunda karşısında tek bir muhatap bulamıyor. Bu,
tanınma tartışmasını yıllardır zorlaştıran etkenlerden biri.
Bu ilginç bir tersine akış. Yüzyıllarca Anadolu’nun dağ
köylerinde korunan bir gelenek, kurumsal biçimini Türkiye’nin büyük şehirleri
ile Avrupa şehirleri arasında gidip gelen bir etkileşim içinde kazandı.
Dedelik
Ne Oldu?
Alevi tarihinin en büyük kurumsal dönüşümü, bence göçün
dede-talip ilişkisine yaptığı şeydir. Bu dönüşümün sonuçları bugün hala
tartışılıyor.
Geleneksel yapıyı hatırlayalım. Dede, Ehl-i Beyt soyundan
geldiğine inanılan bir ocağa mensuptu. Yetkisini bir kurumdan, bir diplomadan
ya da bir seçimden değil, doğduğu soydan alıyordu. Belirli köyler belirli
ocaklara bağlıydı; bu bağ da doğumla geliyordu. Dede yılda bir kez talibini
görmeye gider, cemini yürütür, anlaşmazlıkları çözer, görgüden geçirirdi.
Geçimini çoğunlukla taliplerin verdiği hakkullahtan ve kendi toprağından
sağlardı.
Bu düzenin her bir parçası 20. yüzyılın ikinci yarısında
dağıldı. Dede köyünü, talip dedesini kaybetti. 1925’ten beri “dedelik” unvanı
zaten hukuken yoktu. Şehre gelen kuşak için dedenin sözü artık bağlayıcı
değildi; hakkullah geleneği de kent koşullarında büyük ölçüde sona erdi.
1990’larda cemevleri açılmaya başlayınca ortaya yeni bir
durum çıktı. Cemevinin bir cem yürütecek birine ihtiyacı vardı; ama o kişiye
artık bir köy değil, bir dernek ya da vakıf ihtiyaç duyuyordu. Böylece pek çok
yerde dede, bir ocağın temsilcisi olmaktan çıkıp bir kurumun görevlisi haline
geldi. Kimi cemevlerinde maaş alan, mesai yapan, yönetim kuruluna karşı sorumlu
dedeler var bugün. Yetkinin kaynağı soydan kuruma kaymış durumda.
Bu kayma beraberinde bir dizi soru getirdi ve bu sorular
Alevi toplumu içinde canlı biçimde tartışılıyor.
Birincisi eğitim sorusu. Geleneksel sistemde dede,
babasının yanında yetişirdi; aktarım aile içindeydi. Bu zincir kopunca kurumlar
kendi eğitim programlarını kurmaya başladı. Türkiye’de bazı vakıfların
düzenlediği dede ve inanç önderi kursları, Almanya’da Alevi din dersi öğretmeni
yetiştiren programlar, Viyana Üniversitesi bünyesindeki Alevi teolojisi
çalışmaları bu arayışın örnekleri. Burada yeni bir şey oluyor: Aleviliğin
bilgisi ilk kez sistemli biçimde yazılı hale getiriliyor ve sınıfta öğretiliyor.
İkincisi soy sorusu. Ocakzade olmayan biri dede
olabilir mi? Geleneksel cevap nettir: hayır, çünkü yetki soya dayanır. Ama
kurumların eğitimden geçirdiği “inanç önderleri” çoğu zaman bu şartı taşımıyor.
Bir kesim bunu geleneğin temelinin aşınması olarak görüyor; bir kesim ise
kentte yaşayan milyonlarca Alevi’ye ancak böyle hizmet verilebileceğini
söylüyor.
Üçüncüsü kadınların yeri. Alevi geleneğinde “ana”
sıfatıyla anılan, bilgisi ve saygınlığıyla öne çıkan kadınlar hep olmuştur.
Bugün bazı çevrelerde kadınların doğrudan cem yürütmesi gündeme geliyor ve bu
da tartışmalı bir konu.
Bütün bunlara bakınca şunu söyleyebiliriz: Dedelik ortadan
kalkmadı, ama dayandığı zemin değişti. Yüzyıllarca soya ve yerleşik topluluğa
dayanan bir kurum, şimdi eğitime ve kurumsal üyeliğe dayanan bir şeye
dönüşmenin sancısını yaşıyor. Bu dönüşümün nasıl sonuçlanacağını bugünden
söylemek mümkün değil.
Deyişten
Sahneye: Görünürlüğün Bedeli ve Kazancı
Aleviliğin modern dönemdeki en etkili aktarım aracı,
beklenebileceği gibi kitaplar ya da dernekler olmadı. Müzik oldu.
Deyiş ve nefes, yüzyıllarca cemin içinde, saz eşliğinde,
zakirin ağzından aktarılmıştı. 20. yüzyılın ikinci yarısında bu repertuvar
cemin dışına çıktı. Radyo, plak ve özellikle 1970’lerden itibaren kaset, Alevi
müziğini bütün Türkiye’ye taşıdı. Aşık Veysel’in şöhreti, Arif Sağ
ve Musa Eroğlu gibi isimlerin bağlamayı sahneye taşıması, Abdal
geleneğinden gelen Neşet Ertaş’ın bütün ülkede dinlenmesi bu dönemin
ürünüdür.
Burada acı bir kesişme var. 1993’te Sivas’ta hayatını
kaybedenler arasında Muhlis Akarsu, Nesimi Çimen ve Hasret Gültekin gibi bu
geleneğin önde gelen müzisyenleri de vardı. Alevi kültürünü görünür kılan araç
ile o görünürlüğün bedelini ödeyen insanlar, aynı salonda bulunuyordu.
Semahın yolculuğu da benzer. Cemdeki on iki hizmetten biri
olan semah, zamanla sahnelerde, festivallerde ve televizyon programlarında da
yapılır oldu. 2010’da “Semah, Alevi-Bektaşi ritüeli” adıyla UNESCO’nun
İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirasının Temsili Listesi’ne alındı. Bu,
Alevi ritüelinin uluslararası düzeyde tanınması bakımından önemli bir andı.
Ama bu görünürlüğün bir de tartışmalı yanı var ve Alevi
toplumu içinde sıkça dile getiriliyor. Cemde semah bir ibadettir; belirli bir
erkanın içinde, dedenin gözetiminde, rızalık alınmış bir toplulukta yapılır.
Sahnede semah ise bir gösteridir; izleyicisi vardır, alkışlanır, bilet alınır.
Aynı hareketler, aynı anlamı taşımaz. Benzer bir soru deyişler için de geçerli:
bir konser salonunda dinlenen Hatayi deyişi ile cemde okunan Hatayi deyişi aynı
şey midir?
Bu soruyu burada cevaplamayacağım, çünkü cevabı inananlara
ait. Ama şunu söyleyebilirim: IV. Bölümde Hatayi’nin şiirlerinin nasıl
ibadete dönüştüğünü anlatırken gördüğümüz süreç, şimdi ters yönde işliyor
olabilir. Bir zamanlar siyasi bir metin kutsal repertuvara girmişti; bugün
kutsal repertuvarın bir kısmı kültürel sahneye çıkıyor. Her iki durumda da
metin yerinde kalıyor, ama anlamı taşındığı yere göre değişiyor.
Yeni
Kuşak ve Aktarım Kaygısı
Alevilik bugün tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar
görünür. Hakkında yüzlerce kitap var, televizyon kanalları var, cemler
internetten yayımlanıyor, deyişler arşivlenmiş durumda, akademik çalışmalar
artıyor. Buna rağmen Alevi toplumunun en sık dile getirdiği kaygılardan biri
şu: genç kuşak yolu öğrenmiyor.
Bu çelişki ilk bakışta tuhaf görünür ama açıklaması basit.
Aleviliğin geleneksel aktarım yolu kitap değildi. Aktarım, köyde, ailede,
cemde, dedenin dizinin dibinde ve her yıl tekrarlanan erkan içinde
gerçekleşiyordu. Çocuk yolu okuyarak değil, içinde yaşayarak öğreniyordu. Göçle
birlikte bu ortam ortadan kalkınca, geriye bilgi kaldı ama onu aktaran yaşam
kalmadı.
Bunun yerini almaya çalışan yeni araçlar var. Cemevlerinde
çocuklara yönelik dersler, bağlama ve semah kursları açılıyor. Almanya’da Alevi
din dersi okul müfredatının parçası oldu; ilk kez 2002-2003 öğretim yılında
Berlin’de başladı, sonra başka eyaletlere de yayıldı. Dernekler yaz kampları
düzenliyor. Alevilik üzerine yayıncılık hiç olmadığı kadar canlı.
Bir de dijital boyut var. Cemler YouTube’dan yayımlanıyor,
deyiş arşivleri çevrimiçi erişilebilir durumda, sosyal medyada Alevi
gençlerinin kurduğu geniş ağlar bulunuyor. Pandemi döneminde bazı cemevleri
cemleri çevrimiçi yaptı ve bu, ilginç bir soruyu da gündeme getirdi: Rızalığın
alındığı, insanların birbirinin yüzüne baktığı, küskünlüklerin giderildiği bir
ibadet, ekran üzerinden yapılabilir mi? Soru teknik değil, erkana ilişkindir ve
henüz ortak bir cevabı yok.
Aktarım kaygısının bir başka boyutu da evliliktir.
Geleneksel yapıda yol içinden evlenmek kuraldı ve bu kural topluluğun
sürekliliğini sağlıyordu. Kentte ve diasporada bu kural büyük ölçüde
geçerliliğini yitirdi; karma evlilikler yaygınlaştı. Bu durum bir kesim için
asimilasyon tehdidi, bir başka kesim için ise Aleviliğin savunduğu hoşgörünün
doğal sonucu olarak görülüyor.
Diasporada ise durum bir kat daha karmaşık. Almanya’da
üçüncü, yer yer dördüncü kuşak yaşıyor. Bu kuşağın ana dili çoğu zaman Almanca;
Aleviliği Türkçe deyişler üzerinden değil, Almanca kitaplar ve derslerle
öğreniyor. Ortaya Anadolu’daki akrabalarının yolundan farklı bir Alevilik
çıkıyor: daha yazılı, daha kurumsal, daha açıklanmış. Bunun bir kayıp mı yoksa
yeni bir biçim mi olduğu, Alevi toplumunun bugün kendi içinde tartıştığı
sorulardan biri.
Bugünkü
Tartışmalar
Bugün Türkiye’de Alevilikle ilgili tartışmaların merkezinde
birkaç somut başlık var.
Cemevlerinin hukuki statüsü. Cemevlerinin ibadethane
olarak tanınıp tanınmayacağı uzun süredir tartışılıyor. Bir görüşe göre cemevi
Alevilerin ibadet yeridir ve camiyle eşit hukuki statüyü hak eder. Karşı görüşe
göre İslam’da ibadethane camidir ve cemevi farklı bir işlev taşır. Konu yargıya
da taşındı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2014’te Cumhuriyetçi Eğitim ve
Kültür Merkezi Vakfı - Türkiye davasında, cemevine camilere tanınan elektrik
gideri muafiyetinin tanınmamasını ayrımcılık olarak değerlendirdi. 2022’de ise
Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı
kuruldu. Bu adım bir kesim tarafından önemli bir tanınma adımı olarak
görülürken, başka bir kesim tarafından cemevlerini ibadethane değil “kültür”
kategorisinde konumlandırdığı için eleştirildi.
Zorunlu din dersleri. Din kültürü ve ahlak bilgisi
müfredatının Alevi inancını yeterince yansıtmadığı yönündeki itirazlar ulusal
ve uluslararası yargı süreçlerine konu oldu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
2007’de Hasan ve Eylem Zengin - Türkiye ve 2014’te Mansur Yalçın ve Diğerleri -
Türkiye davalarında zorunlu derslerin mevcut haliyle din ve vicdan özgürlüğüyle
ilgili sorunlar taşıdığına hükmetti.
Diyanet’in yapısı ve tanınma meselesi. Tüm
vatandaşların vergileriyle finanse edilen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın
Alevilere yönelik hizmet vermemesi, tartışmanın sürekli gündeme gelen
boyutlarından biri. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi 2016’da
İzzettin Doğan ve Diğerleri - Türkiye davasında, Alevilerin din hizmetleri
talebinin reddedilmesini din özgürlüğü ve ayrımcılık yasağı açısından ihlal
olarak değerlendirdi. Devletin Aleviliği hangi kategoride tanıyacağı (bir
mezhep mi, bir kültür mü, bir inanç topluluğu mu) hem hukuki hem sembolik bir
mesele olmayı sürdürüyor.
Çözüm arayışları ve sonuçları. Devletin bu sorunlara
yönelik en kapsamlı girişimi 2009’da başlatılan ve kamuoyunda “Alevi açılımı”
olarak anılan süreç oldu. Farklı kesimlerden katılımcılarla bir dizi çalıştay
düzenlendi; nihai rapor 2011’de açıklandı. Alevi kurumlarının bir bölümü daha
ilk aşamada süreçten çekildi, rapor da somut yasal düzenlemelere dönüşmedi.
Bugün bu süreç genellikle sonuçsuz kalmış bir girişim olarak değerlendiriliyor.
Madımak binası. Sivas’taki otel binası 2011’de
kamulaştırılarak Bilim ve Kültür Merkezi’ne dönüştürüldü ve içinde bir anı
köşesi oluşturuldu. Pek çok Alevi kurumu binanın bütünüyle bir müzeye
dönüştürülmesini talep etmeye devam ediyor. Bu talep, hafızanın nasıl kayda
geçirileceğine dair bir tartışma olarak sürüyor.
Bu tartışmalar hızla değişiyor; burada anlattıklarımın bu
metnin yazıldığı tarih itibarıyla geçerli olduğunu hatırlatmak isterim. Ben bu
tartışmaların hiçbirinde taraf tutmuyorum. Ama şunu işaret etmek istiyorum: Bu
tartışmalar, bu makalenin anlattığı hikayenin devamıdır. Yüzyıllar boyunca
sorun şuydu: Kim meşru sayılacak, kim sayılmayacak ve buna kim karar verecek?
Araçlar değişti; fetva yerine yasa, tekfir yerine hukuki tanım geldi. Ama
sorunun yapısı büyük ölçüde aynı kaldı.
Oluşum Devam Ediyor
Bu bölümü bir gözlemle bitireyim. Makalenin başında
Aleviliğin kurulmuş değil, oluşmuş bir yapı olduğunu söylemiştim. Şimdi buna
bir şey ekliyorum: Oluşum bitmedi.
Son yetmiş yılda yaşananlar, önceki yüzyıllarda
yaşananlardan daha az dönüştürücü değil. Dede-talip ilişkisi değişti. Cem yeni
bir mekan kazandı. Erkan, şehirli bir topluluğun koşullarına göre yeniden
düzenleniyor. Aktarım artık yalnızca ocaktan değil, dernekten, kitaptan,
internetten ve diasporadan da geçiyor. Dedelik kurumu, yukarıda anlattığım
gibi, dayandığı zemini değiştiriyor. Ve bugün Alevi toplumu içinde, geleneğin
ne kadarının korunması ne kadarının değişmesi gerektiği üzerine canlı bir
tartışma var.
Bu tartışmanın kendisi de aslında Aleviliğin nasıl bir yapı
olduğunu gösteriyor. Tek bir merkezden yönetilen, kuralları sabitlenmiş bir
gelenek olsaydı bu tartışma yaşanmazdı.
SONUÇ: BİR AĞACIN TEK BİR KÖKÜ YOKTUR
Şimdi başlangıçtaki soruya yeniden dönebiliriz: “Alevilik
ne zaman ortaya çıktı?”
•
Eğer sorumuz Ali ve Ehl-i Beyt merkezli
kutsal hafıza ne zaman oluştu? ise cevabımız 7. yüzyıldır.
•
Eğer Anadolu Aleviliğinin tasavvufi öncülleri
ne zaman ortaya çıktı? diye soruyorsak, 11. ile 13. yüzyıllar arasına
bakmamız gerekir.
•
Eğer bugünkü Alevi ocaklarının tarihsel
öncülleri ne zaman belirginleşti? dersek, 13. ile 15. yüzyıllara geliriz.
•
Eğer Kızılbaş adı altında ortak bir
dini-siyasi kimlik ne zaman meydana geldi? diye sorarsak, 15. yüzyıl sonu
ile 16. yüzyıl başı öne çıkar.
•
Eğer kapalı cemaat yapısı, ocak sistemi,
Buyrukları ve kendine özgü ritüelleriyle Anadolu Kızılbaşlığı ne zaman iyice
belirginleşti? dersek, 16. ve 17. yüzyıllara kadar gelmemiz gerekir.
•
Eğer bu toplulukların tamamı ne zaman “Alevi”
adıyla anılmaya başladı? dersek, 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyıla varırız.
•
Ve eğer bugünkü cemevi merkezli, kentli ve
kurumsal Alevilik ne zaman oluştu? diye sorarsak, cevap son kırk yıldır;
üstelik bu oluşum hala sürüyor.
İşte bu yüzden Aleviliğe tek bir doğum tarihi vermek mümkün
değildir.
Belki de Aleviliği anlamanın en iyi yolu onu bir nehre
değil, bir ağaca benzetmektir. Bir nehir için “kaynağı neresi?” diye
sorabilirsiniz. Bir ağacın ise çok sayıda kökü vardır.
Aleviliğin en derindeki köklerinden biri Hz. Ali ve Ehl-i
Beyt sevgisidir. Bir başka kökü Orta Doğu’nun büyük tasavvuf geleneğidir.
Vefailik belgelenmesi en güçlü damarlardan biridir. Babailer, Kalenderiler,
abdallar ve fütüvvet çevreleri bu ağacın geliştiği toprağın parçalarıdır.
Türkmenlerin, Kürtlerin ve Anadolu’nun başka topluluklarının eski kültürleri
bazı dalları beslemiştir. Hacı Bektaş Veli bu dünyanın en güçlü sembollerinden
biri haline gelmiştir. Safevi hareketi birçok dalı birbirine bağlayan büyük
tarihsel dönüm noktasıdır. Osmanlı-Safevi çatışması Kızılbaş kimliğinin
sınırlarını sertleştirmiştir. Ocak sistemi bu kimliğin yüzyıllar boyunca
yaşamasını sağlamıştır. Bektaşilikle yaşanan uzun etkileşim bugünkü
Alevi-Bektaşi kültür dünyasının oluşmasına katkıda bulunmuştur. Göç, şehir ve
diaspora ise bu ağaca yeni bir toprak ve yeni dallar vermiştir.
Bu nedenle Aleviliği yalnızca Şamanizme bağlamak da,
yalnızca Şiilik olarak görmek de, Hacı Bektaş Veli’nin kurduğu bir tarikat
saymak da, Safevilerin Anadolu’ya ihraç ettiği bir mezhep olarak değerlendirmek
de, herhangi bir antik dinin devamı ilan etmek de yetersiz kalır.
Belki de en doğru cümle şudur: Alevilik; İslam’ın Ali
ve Ehl-i Beyt merkezli kutsal hafızasının, Orta Doğu ve Anadolu tasavvuf
geleneklerinin, Vefai, Babai ve abdal çevrelerinin, Anadolu’nun farklı
topluluklarının kültürel mirasının ve Safevi-Kızılbaş hareketinin yüzyıllar
boyunca birbirleriyle etkileşmesi sonucu ortaya çıkmış; ocakları, erkanı,
deyişleri ve ahlak anlayışıyla kendine özgü bir inanç ve toplumsal örgütlenme
biçimidir.
Onu ilginç kılan da tam olarak budur. Aleviliğin tek bir
kökü yoktur. Bir kökler tarihi vardır. Ve bu ağaç hala büyüyor. Büyümesi
durduğunda ona ağaç değil, kereste denir.
EK 1: Aleviliğin Oluşum Kronolojisi
|
Tarih |
Olay |
Bölüm |
|
632 |
Hz. Muhammed’in ölümü; hilafet tartışmasının başlangıcı |
II |
|
680 |
Kerbela; Hz. Hüseyin’in şehadeti |
II |
|
750 |
Abbasi devrimi; Ebu Müslim |
II |
|
884 |
Hamdun el-Kassar’ın ölümü; Nişabur Melametiyyesi |
II |
|
922 |
Hallac-ı Mansur’un idamı |
IV |
|
1026–1107 |
Ebu’l-Vefa el-Bağdadi; Vefailiğin doğuşu |
II |
|
1166 |
Ahmed Yesevi’nin ölümü |
II |
|
1221 civarı |
Kutbüddin Haydar’ın ölümü; Haydarilik |
II |
|
1232–33 |
Cemaleddin-i Savi’nin ölümü; Kalenderilik tarikatlaşıyor |
II |
|
1239–40 |
Babai Ayaklanması; Baba İlyas ve Baba İshak |
II |
|
1243 |
Kösedağ; Moğol hakimiyeti |
II |
|
13. yy sonu |
Hacı Bektaş Veli, Sarı Saltuk, Yunus Emre; Osmanlı Beyliği’nin |
II |
|
1310 civarı |
Olcaytu On İki İmam Şiiliğini resmi mezhep ilan ediyor |
II |
|
1334 |
Şeyh Safiyyüddin’in ölümü; Safeviyye |
II–III |
|
1394 |
Fazlullah Esterabadi’nin idamı; Hurufilik yayılıyor |
II |
|
1402 |
Ankara Savaşı |
II |
|
1416–1420 |
Börklüce ve Torlak Kemal ayaklanmaları; Şeyh Bedreddin’in idamı |
II |
|
1417 |
Seyyid Nesimi’nin Halep’te idamı |
II |
|
1447–1460 |
Şeyh Cüneyd’in Anadolu yılları ve ölümü |
III |
|
1453 |
İstanbul’un fethi; Çandarlı Halil’in idamı |
II |
|
1476–1481 |
Fatih’in mülk ve vakıf topraklarını tasfiyesi |
II |
|
1488 |
Şeyh Haydar’ın ölümü; kızıl taç |
III |
|
1492 |
Kalenderi dervişinin II. Bayezid’e suikast girişimi; abdalların sürülmesi |
II |
|
1499 |
Dede Garkın icazetnamesi (ilk üç halifenin adıyla) |
III |
|
1501 |
Şah İsmail Tebriz’de; Balım Sultan Hacı Bektaş dergahında |
III |
|
1511 |
Şahkulu Ayaklanması |
III |
|
1514 |
Çaldıran |
III |
|
1527 |
Kalender Çelebi Ayaklanması |
III |
|
16. yy |
Pir Sultan Abdal; Buyrukların yaygınlaşması; Ebussuud fetvaları |
III |
|
1582 |
Ağuiçen icazetnamesi (On İki İmam’ın adıyla) |
III |
|
1639 |
Kasr-ı Şirin; takibatın gevşemesi |
III |
|
18. yy |
Konar-göçerlerin iskanı; ocak-köy bağının sabitlenmesi |
III |
|
1826 |
Yeniçeri Ocağı’nın ve Bektaşi tekkelerinin kapatılması |
III |
|
1830'lardan itibaren |
Amerikan misyonerlerinin Kızılbaş köylerine ilgisi |
III |
|
1876–1909 |
II. Abdülhamid; “tashih-i akaid”; “Alevi” adının ilk izleri |
III |
|
1918 |
Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar |
V |
|
3 Mart 1924 |
Halifeliğin kaldırılması; Diyanet’in kuruluşu |
VI |
|
30 Kasım 1925 |
Tekke ve zaviyelerin kapatılması; dedelik unvanının yasaklanması |
VI |
|
1930 |
Bektaşi Dedebabalığı Tiran’da |
III |
|
1936 |
Nazım Hikmet, Şeyh Bedreddin Destanı |
IV |
|
1937–38 |
Dersim |
VI |
|
1940–1954 |
Köy Enstitüleri |
VI |
|
1950'lerden itibaren |
Kırdan kente göç; ocak sisteminin sarsılması |
VI |
|
1966 |
Birlik Partisi |
VI |
|
1978 / 1980 |
Maraş / Çorum |
VI |
|
1980–1982 |
12 Eylül; Türk-İslam sentezi; zorunlu din dersi |
VI |
|
1989 |
Hamburg Alevi Kültür Haftası; Alevilik Bildirgesi |
VI |
|
1993 |
Sivas, Madımak |
VI |
|
1995 |
Gazi Mahallesi olayları; Cem Vakfı |
VI |
|
2002 |
Berlin’de Alevi din dersi |
VI |
|
2007–2016 |
AİHM kararları (Zengin, CEM Vakfı, Yalçın, İzzettin Doğan) |
VI |
|
2009–2011 |
“Alevi açılımı” |
VI |
|
2010 |
Semah UNESCO listesinde |
IV-VI |
|
2022 |
Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı |
VI |
EK 2: Türkiye’deki Alevi yerleşim bölgeleri

Not 1: Bu konuya ilgim ve hakimiyetim nereden geliyor?
Aklınıza bu soru gelmiş olabilir. Alevi değilim (Sünni/Hanefi bir ailede
doğdum) ama Alevi olan pek çok dostum/arkadaşım oldu. Onların içlerine girdim,
yaşamlarını, ibadetlerini gördüm. Tanıdığım tüm Alevilerden sadece iyilik
gördüm. Ayrıca dinler ve inançlar tarihi çocukluğumdan beri ilgimi çekmiştir,
çok okumuş, çok araştırmışımdır, haliyle Alevilik de ilgi alanımdaydı hep. Son
birkaç yıldır Aleviler üzerine epey kitap ve makale okudum ve bir sürü Youtube
videosu izledim. Bu makaleyi yazmak da bu yüzden aklıma geldi. Sanki büyük
resmi derleyip toparlayan bir özet yokmuş gibi geldi bana. Böylece bu makale
ortaya çıktı.
Not 2: “Peki sen Aleviler hakkında ne
düşünüyorsun?” diye soracak olursanız, burada artık tarafsız
kalmayacağım. Bu makale boyunca tarafsız bir anlatıcı olmaya çalıştım; bu notta
ise kendi adıma konuşuyorum. Bence İslam’ı ve inançlarını yaşama biçimleri çok
takdire şayan. Hayata bakışları da çok güzel. Ortodoks dindarlar tarafından yadırgandıklarını,
hatta bazıları tarafından kıskanıldıklarını ve bu yüzden şimşekleri üzerlerine
çektiklerini düşünüyorum. Yüzyıllardır Aleviler hakkında söylenmedik söz
kalmadı. “Kızılbaş” bir küfür gibi kullanıldı. “Yemekleri yenmez” dendi,
“kız alınmaz, kız verilmez” dendi. Bir cemevinin kapısından hiç
girmemiş, bir semahı hiç izlememiş insanlar “mum söndü” iftirasını
kuşaktan kuşağa aktardı. Bu makalede gördük ki bu iftiranın kaynağı Alevilerin
ne yaptığı değil, onları tanımak istemeyenlerin ne hayal ettiğidir. Ben ise
onları yakından tanıdım. Sofralarına oturdum, cemlerinde bulundum,
dostluklarını gördüm. Tanıdığım Aleviler yumuşak huylu, demokrat, hoşgörülü ve
sözüne güvenilir insanlardı. Kadına saygıyı, farklı düşünene tahammülü, sazı ve
sözü hayatlarının doğal bir parçası olarak yaşıyorlardı. “İncinsen de
incitme” onlarda bir slogan değil, bir huydu. Yüzyıllarca incitildikleri
halde incitmemeyi seçmiş olmaları, bence bu insanların en büyük erdemi.
Alevilerin çoğunlukta olduğu bir köy, mahalle veya ilçeye giderseniz kendinizi
gerçekten güvende hissedersiniz. Umarım yeni nesiller Alevi inancından ve
kültüründen uzaklaşmaz, kuşaktan kuşağa Aleviliği aktarırlar. Sadece İslam’ın
değil İnsanlığın da Aleviliğe ihtiyacı var. “Yemekleri yenmez” diyenlere
söyleyecek tek sözüm var: Bir kez o lokma sofrasına oturun. “Mum söndü”
diyenlere de şunu söylerim: Bir kez bir cemevinin kapısını çalın ve çerağın
nasıl uyandırıldığını kendi gözünüzle görün. Göreceğiniz şey, yüzyıllardır
anlatılanlara hiç benzemiyor. Çamur atmak kolaydır; bir sofraya oturmak ise
yürek ister. Karalamayı, uzak durmayı bırakın. Gidin tanışın, siz de
nasiplenin.
Kaynakça
Kitaplar
•
Osmanlı Anadolu’sunda Kızılbaş Aleviler / Ayfer
Karakaya-Stump
•
Babailer İsyanı / Ahmet Yaşar Ocak
•
Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sufilik:
Kalenderiler / Ahmet Yaşar Ocak
•
Tanrının Kuralsız Kulları / Ahmet T. Karamustafa
•
Kızılbaşlar Tarihi / Tufan Gündüz
•
Türk Aleviliğinin İnşası / Markus Dressler
•
Alevi Hafızasını Tanımlamak / Erdal Gezik
•
Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar / M. Fuat
Köprülü
•
Devlet-i Aliyye / Halil İnalcık
•
Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluş ve Yükseliş
Tarihi / Feridun Emecen
•
İki Cihan Aresinde / Cemal Kafadar
•
Türklerde İnanışlar ve Gelenekler / Pelin Çiftçi
– Ali Faik Demir
•
Aleviliğin Doğuşu: Kızılbaş Sufiliğinin
Toplumsal ve Siyasal Temelleri (1300-1501) / Rıza Yıldırım
•
Geleneksel Alevilik: İnanç, İbadet, Kurumlar,
Toplumsal Yapı, Kolektif Bellek / Rıza Yıldırım
•
Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi
Temelleri / Ahmet Yaşar Ocak
•
Ortaçağ Anadolu’sunda İki Büyük Yerleşimci
(Kolonizatör) Derviş: Dede Garkın ve Emirci Sultan / Ahmet Yaşar Ocak
•
Uyur İdik Uyardılar: Alevilik-Bektaşilik
Araştırmaları / Irène Melikoff
•
Türkiye’den Avrupa’ya Alevi Hareketinin
Siyasallaşması / Élise Massicard
•
Kızılbaşlar/Aleviler: Anadolu’da Geleneksel Bir
Gizli Toplum Üzerine Araştırmalar / Krisztina Kehl-Bodrogi
•
Yazılı Kaynaklarına Göre Alevilik / Doğan Kaplan
•
Alevi Ocakları ve Örgütlenmeleri / Erdal Gezik –
Mesut Özcan
•
Iskalanmış Barış: Doğu Vilayetleri’nde
Misyonerlik, Etnik Kimlik ve Devlet 1839-1938 / Hans-Lukas Kieser
Makaleler
•
İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri
ve Zaviyeler / Ömer Lütfi Barkan, Vakıflar Dergisi, 1942
•
“Aslını İnkâr Eden Haramzadedir!”: The Debate on
the Ethnic Identity of the Kurdish Alevis (1997) / Martin van Bruinessen
Metinde anılan diğer çalışmalar ve kaynaklar
•
Hacı Bektaş: Efsaneden Gerçeğe / Irene Mélikoff
•
Sultanlar Zamanında Hıristiyanlık ve İslam / F.
W. Hasluck
•
Şah Kulu Baba Tekeli İsyanı / Şehabeddin
Tekindağ
•
Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde
Anadolu Türklerinin Rolü / Faruk Sümer
•
Alevi-Bektaşi geleneklerine Hristiyan heterodoks
etkisi üzerine çalışmaları / Yuri Stoyanov
•
“Yazdanizm” tezi / Mehrdad Izady, The Kurds: A
Concise Handbook
•
Menakıbü’l-Kudsiyye / Elvan Çelebi (haz. İsmail
E. Erünsal – Ahmet Yaşar Ocak)
•
Vilayetname: Menakıb-ı Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli
(haz. Abdülbaki Gölpınarlı)
•
Saltukname
•
Aşıkpaşazade, Tevarih-i Al-i Osman
•
677 sayılı Tekke ve Zaviyelerin Seddine Dair
Kanun (30 Kasım 1925), mevzuat.gov.tr
•
Semah, Alevi-Bektaşi ritual - UNESCO İnsanlığın
Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi, 2010
İnternet
•
Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları Dergisi, https://abked.de/tr
•
TDV İslam Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr,
“Kalenderiyye”, “Haydariyye”, “Melamiyye”, “Kutbüddin Haydar”, “Cemaleddin-i
Savi”, “Nusayrilik”, “Cüneyd-i Safevi”, “Mehmed II”, “Karamani Mehmed Paşa”, “Otman
Baba” maddeleri
•
Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/ ,
“Alevilik”, “Babailer”, “Kalenderiler”, “Abdallar”, “Vefailik”, “Ebu’l-Vefa
el-Bağdadi”, “Bektaşilik”, “Kızılbaş”, “Caferilik” maddeleri
Youtube
•
https://www.youtube.com/watch?v=1e9nsvOGptU
•
https://www.youtube.com/watch?v=wrnrZ5DZxB0
•
https://www.youtube.com/watch?v=vGsQ58J_Y-E
•
https://www.youtube.com/watch?v=X-scx0gUZPM
•
https://www.youtube.com/watch?v=zxKVT8cor8g
•
https://www.youtube.com/watch?v=0wbdBsGKceg
•
https://www.youtube.com/watch?v=MPGr_TWRot8
•
https://www.youtube.com/watch?v=DHuQVMdl2Tk
•
https://www.youtube.com/watch?v=fA2-hPAsgGw
•
https://www.youtube.com/watch?v=-T5c36jCIYY
•
https://www.youtube.com/watch?v=p4_nEhyQScs
•
https://www.youtube.com/watch?v=JqKSQoCKcyo
•
https://www.youtube.com/watch?v=nv67_UzZ_y0
•
https://www.youtube.com/watch?v=HGoPK0yqMkw
•
https://www.youtube.com/watch?v=nDoeMAA-tbo
•
https://www.youtube.com/watch?v=W4uunn2oDCk
•
https://www.youtube.com/watch?v=7ixIuH-0jt8
•
https://www.youtube.com/watch?v=oXB876daKMo
•
https://www.youtube.com/watch?v=E_WgH0HLypE
•
https://www.youtube.com/watch?v=3jr2FkYd5qw
•
https://www.youtube.com/watch?v=0wbdBsGKceg&t=391s
•
https://www.youtube.com/watch?v=Cv9sP5e6kno
•
https://www.youtube.com/watch?v=CXH0_hN26y4
•
https://www.youtube.com/watch?v=hxvC8apOSsM
•
https://www.youtube.com/watch?v=H1ENbFJp0fM
•
https://www.youtube.com/watch?v=2mQkgHz4M-E
•
https://www.youtube.com/watch?v=88HjFDbJEeY
•
https://www.youtube.com/watch?v=akXvsUSpor4
•
https://www.youtube.com/watch?v=ELhF6FviTCM
•
https://www.youtube.com/watch?v=5CEnDo-G_yA
•
https://www.youtube.com/watch?v=p3XkJRLWSDQ&t=3s
•
https://www.youtube.com/watch?v=hDfFyVUjAt0
•
https://www.youtube.com/watch?v=_MqsVc0vt_E
•
https://www.youtube.com/watch?v=p3XkJRLWSDQ
•
https://www.youtube.com/watch?v=zU456qBYG9U
•
https://www.youtube.com/watch?v=ytnwp952Yz4
•
https://www.youtube.com/watch?v=C_ECIn-C-hU&t=690s
•
https://www.youtube.com/watch?v=NKJezah8rSQ&t=198s
•
https://www.youtube.com/watch?v=S9A9fxzAK5w
•
https://www.youtube.com/watch?v=z67pAEc844E
•
https://www.youtube.com/watch?v=bSjLroz1mT4
Not: Bu makalemi sevdiyseniz aşağıdaki makalelerime
de göz atabilirsiniz.
•
https://ufukturu.blogspot.com/2025/06/dinlerde-otekilestirme-dogru-inanc-kim.html
•
https://ufukturu.blogspot.com/2025/03/ayrmclk-ve-kokenleri.html
•
https://ufukturu.blogspot.com/2024/06/islam-klcla-m-yayld.html
•
https://ufukturu.blogspot.com/2024/03/antik-inanclar.html
•
https://ufukturu.blogspot.com/2023/09/oguz-boylarna-ne-oldu.html
•
https://ufukturu.blogspot.com/2020/05/inadn-anatomisi.html
•
https://ufukturu.blogspot.com/2018/07/cumbur-cemaat-cehenneme.html