Popüler Yayınlar

Demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2026 Salı

Nasıl Yönetilmeliyiz?

 

Demokrasiler “güçlü liderlerin” kurbanı olmak üzere. Seçimle başa gelen bu “güçlü liderler” zamanla milletin iradesine çökmeye ve halkın seçme ve seçilme hakkını ellerinden almaya çalışıyorlar, yani diktatör olmak için can atıyorlar. Bunların başarılılarına Putin ve Şi Cinping (Xi Jinping) örnek verebiliriz. Astığı astık, kestiği kestik olan bu “sözde” güçlü liderler başka demokratik ülkelerdeki pek çok liderin idolü olmuş durumda. Örneğin ABD’ye bakın. Güya dünyanın demokrasi beşiği idiler. Bir pedofili, bir dengesizi, bir megolamanı ikinci defa başkan seçtiler ve Trump denen bu hödüğün diktatörce davranışlarına “dur” diyebilen nerdeyse yok ülkelerinde. Netenyahu gibi bir kasaba ise ne ülkesinden ne de ülke dışından kime “dur” diyemiyor. Kendisine “dur” denmesini istemeyen pek çok “güçlü lider” var ülkelerin başında. (Biri de bizim tepemizde maalesef.)

 

Korkarım dünya “güçlü liderler” tarafından tekrar ateşe atılacak. Sınırlarının ötesine nüfuz etmeye çalışan liderler yüzünden her an üçüncü dünya savaşı çıkabilir. İkinci dünya savaşının üzerinden henüz 80 yıl geçti ama insanlık (seçmenler) yine de akıllanmadı. “Güçlü lider” seçmeye devam ediyorlar. Kimse akıllı ve vicdanlı lider seçme peşinde değil. Çocukları bu güçlü liderlerin emirleriyle öldürülmeye başlayınca akıllanırlar. Ama 3-4 nesil sonra yine “güçlü lider” peşinde koşmaya devam ederler.

 

2012 yılının ekim ayında İleri Demokrasi başlıklı uzun bir yazı yayınladım. O sırada ülkede başkanlık sistemi tartışılıyordu ve bu değişikliğin “daha ileri bir demokrasi” getireceği söyleniyordu.

 

O yazıda şunları savundum: Yasama, yürütme ve yargının matruşka bebekleri gibi birbirinin içinden çıktığı bir düzende kuvvetler ayrılığından söz edilemeyeceğini yazdım. Yürütmenin yargıdan ve yasamadan şikâyetçi olmasının, o yürütmenin niyeti hakkında bir işaret olduğunu yazdım. Adalet ve emniyet teşkilatının siyasi iktidara bağlı kaldığı hiçbir ülkede yolsuzluğun, hukuksuzluğun ve siyasi soruşturmaların önlenemeyeceğini yazdım. Hâkimlerle savcıların aynı çatı altında, aynı kurul tarafından yönetilmesinin, sıradan vatandaşı daha baştan dezavantajlı hale getirdiğini yazdım. Anayasa mahkemelerinin ilk elde iktidarın kuklası haline gelebileceğini, korkaklıkları yüzünden gözlerinin önünde otoriterleşen bir yönetime “dur” diyemeyeceklerini yazdım.

 

Ve en çok itiraz edilen cümleyi de yazdım: başa güçlü bir lider seçmek ilkel bir dürtüdür. İnsanların tepelerinde mutlaka bir lider olsun istediğini, iktidarı ele geçirenin başkalaştığını, kendini ayrıcalıklı hissettiğini, yandaşına iyi bakıp muhalifine zulmettiğini, konforuna hizmet etmeye başladığını yazdım. Bu yüzden “lider” yerine “yönetici”, “iktidar” yerine “yönetim” demeyi önerdim. Devlet başkanlığının sembolik bir makam olması gerektiğini söyledim.

 

O zaman bana karamsar dediler. Abarttığımı, komplo teorisi ürettiğimi, ülkenin böyle bir noktaya gelmeyeceğini söylediler.

 

On dört yıl geçti.

 

Bugün yargının bağımsızlığı ülkenin en tartışmalı meselesi. Yüksek yargı kararlarının uygulanıp uygulanmadığı, hangi mahkemenin hangi kararı hangi sırayla verdiği, aynı fiilin farklı kişiler için farklı sonuçlar doğurup doğurmadığı gündelik bir tartışma konusu. Kamu ihalelerinin ne kadarının rekabete açık yapıldığı, Sayıştay raporlarının ne kadarının kamuoyuna ulaştığı, üst bürokrasinin liyakatle mi sadakatle mi atandığı tartışılıyor. Gazetecilerin haber yapmanın sonuçlarını hesaplayarak çalıştığı, medya sahipliğinin ne kadar çeşitli olduğu tartışılıyor. Seçilmiş belediye başkanlarının görevlerinden nasıl uzaklaştırıldığı tartışılıyor. Ve en acısı: hangi partiden olursa olsun insanlar, mahkemeye gittiklerinde ne olacağını hukuka göre değil, siyasete göre tahmin etmeye alışmış durumda.

 

Bunları teker teker sıralamıyorum, çünkü ülkemizde ne tür hukuksuzlukların olduğunu, her alanda nasıl bir çürüme yaşandığını herkes gayet iyi biliyor.

 

Ben bu yazıyı “gördünüz mü, haklıydım” demek için yazmıyorum. Haklı çıkmanın hiçbir kıymeti yok; ülke kaybediyor. Güzel ülkemin bu karanlıktan çıkabilmesi için 14 yıl önce olduğu gibi, yine çözüm önerileri sunmak istiyorum.

 

Ülkemin Nasıl Yönetilmesini İstiyorum?

Ülkemin nasıl yönetilmesini istiyorum? Hangi yönetim biçimleri içime siner, hangileri sinmez? Sadece benim ülkem değil; insanlar, toplumlar, uluslar, kısaca insanlık nasıl yönetilmeyi hak ediyor? Nasıl bir yönetim olursa insanlar kendini özgür hisseder, adalet gördüğünü düşünür, refah içinde yaşar ve gelecek nesillere daha iyi bir ülke bırakabilir?

 

Bildiğiniz gibi şirketlerin iyi yönetilmesi, büyümesi ve kurumsallaşması üzerine danışmanlık yapıyorum. Bir şirkete baktığımda ilk sorduğum sorulardan biri şudur: Bu şirket patronu sayesinde mi çalışıyor, yoksa patronu olmasa da çalışabilecek bir sisteme mi sahip? Çünkü şirketin bütün kararları bir kişinin kafasına, keyfine, enerjisine ve ahlakına bağlıysa orada kurumsal yapıdan söz etmek zordur.

 

Aynı soruyu devletler için de soruyorum. Bir ülke iyi bir lider geldiğinde iyi, kötü bir lider geldiğinde kötü yönetiliyorsa o ülkenin asıl problemi lider değil sistemdir. İyi insanlara güvenerek devlet kurulmaz. Çünkü iyi insanın her zaman geleceğinin garantisi yoktur. Asıl maharet, kötü niyetli, kifayetsiz veya güce fazla düşkün biri iktidara geldiğinde bile onun verebileceği zararı sınırlayacak kurumları kurabilmektir.

 

İyi yönetim, iyi lider bulma sanatı değil; kötü lider geldiğinde bile ayakta kalabilecek iyi sistem kurma sanatıdır.

 

Türkiye siyasetiyle ilgilenmemin temel sebebi de budur. Yıllardır aynı tartışmaların içinde dönüp duruyoruz: Kim gelsin, kim gitsin, kim daha vatansever, kim daha dindar, kim daha laik, kim daha milliyetçi? Bana kalırsa asıl soru bunların bir adım gerisindedir: Kim gelirse gelsin hangi kurallara tabi olacak? Yetkisinin sınırı ne olacak? Hangi kurum onu denetleyecek? Vatandaş ondan nasıl hesap soracak? Devletin kasası, mahkemesi, polisi, bürokrasisi, medyası bir kişinin veya bir partinin malı haline mi gelecek?

 

Bu yazıda günlük siyasetin taraflarından çok bu sorularla ilgileneceğim. Çünkü bugünkü siyasi aktörler bir gün gidecek. Bizim tartışmamız gereken, onlardan sonra gelecek olanların hangi düzen içinde yöneteceğidir. Meselem kişi değil, sistemdir.

 

Önce Ne İçin Yönetildiğimizi Kararlaştıralım

İyi yönetimden söz edebilmek için önce yönetimin ne işe yaradığını konuşmak gerekir. Devlet kendi başına bir amaç değildir. Bayrak, makam, kurum, bürokrasi, ordu, vergi sistemi; bunların hiçbiri insanın üzerinde kutsal amaçlar değildir. Devletin varlık sebebi insandır. İnsan devlet için değil, devlet insan için vardır.

 

Bana göre siyasal yönetimin amacı; bireylerin ve sivil toplumun kendini özgür hissedebildiği, insanların kendilerine adaletli davranıldığına inandığı, fırsat eşitliğinin mümkün olduğu, toplumun güven içinde yaşadığı, refahın sürdürülebilir biçimde arttığı ve zayıf olanın tamamen sahipsiz bırakılmadığı bir düzen kurmaktır.

 

Burada önemli bir ayrıntı var. Bu hedeflerin hiçbiri tek başına yeterli değildir. Sadece güvenlik derseniz özgürlüğü yok edebilirsiniz. Sadece özgürlük derseniz güçlü olanın zayıfı ezmesine göz yumabilirsiniz. Sadece eşitlik derseniz çalışkanla tembeli, üretenle üretmeyeni aynılaştırabilirsiniz. Sadece büyüme derseniz çevreyi, hukuku ve insan onurunu ezebilirsiniz. İyi yönetim biraz da bu değerlerin birbirini yok etmesine izin vermeden aralarında denge kurma sanatıdır.

 

Bir ülkenin iyi yönetildiğini sadece milli gelirinden anlayamayız. Çok zengin olup özgür olmayan ülkeler vardır. Çok güvenli olup adil olmayan ülkeler vardır. Seçim yapılan ama hukukun işlemediği ülkeler vardır. Sosyal yardımların güçlü olduğu ama vatandaşın devlete bağımlı hale getirildiği rejimler vardır. Bu yüzden benim için iyi yönetim tek göstergeli bir karne değildir.

 

İyi devlet; güçlü, zengin veya büyük görünmekten önce vatandaşına özgür, adil, güvenli ve onurlu bir hayat sunabilen devlettir.

 

Siyasal Yönetimin Evrimsel Kökenleri

Düzen, birlik, liderlik ve yönetilmek sadece insanlara özgü kavramlar değildir. Doğada yaşayan pek çok sosyal türde bunların ilkel biçimlerini görürüz. Bunun sebebi çok basittir: Birlikte yaşamanın bazı koşullarda tek başına yaşamaktan daha fazla faydası vardır.

 

Tek başına yaşayan bir canlı bütün tehlikeyi kendisi görmek, bütün yiyeceği kendisi bulmak, yavrusunu kendisi korumak zorundadır. Grup halinde yaşayan canlı ise riskini paylaşır. Birisi beslenirken diğeri çevreyi gözler. Birisi tehlikeyi görür, diğerlerini uyarır. Grup savunması yapılır. Yavru bakımı paylaşılabilir. Avcı türlerde birlikte avlanmak, tek başına alt edilemeyecek avları mümkün hale getirir.

 

Yani sürü veya grup, romantik bir dayanışma projesi olarak ortaya çıkmamıştır. Evrim açısından bakarsanız, fayda sağladığı için kalıcı hale gelmiştir. Düzen enerji tasarrufu sağlar. Koordinasyon riski azaltır. İş bölümü verimliliği yükseltir. Bu açıdan baktığımızda yönetimin çok ilkel bir kökü vardır: Kaosu (entropiyi) azaltmak.

 

Fakat bir araya gelmek yeni bir sorunu da beraberinde getirir. Kaynak nasıl paylaşılacak? Kim önde gidecek? Kavga çıkarsa kim ayıracak? Tehlike anında kim karar verecek? Grup ne zaman hareket edecek? İşte siyaset dediğimiz şeyin çok ilkel çekirdekleri burada oluşur: güç, itaat, pazarlık, koalisyon, paylaşım, liderlik ve çatışma çözümü.

 

Hayvanlar Aleminde Siyaset

Bir arı kovanına parlamento, bir şempanze grubuna siyasi parti diyemeyiz. Ama karar alma, liderlik, ittifak, eşitsizliğe tepki ve kolektif hareket gibi davranışların hayvanlarda da var olduğunu görmek önemlidir.

 

Şempanzelerde güçlü olmak tek başına yeterli değildir. Grup içinde ilişkiler, ittifaklar ve destek önemlidir. Daha güçlü bir birey, iyi koalisyon kuran rakipleri karşısında konumunu kaybedebilir. Fillerde ise liderlik çoğu zaman yaşlı ve deneyimli dişilerin hafızasıyla ilişkilidir. Kuraklıkta suyun nerede bulunduğunu hatırlayan filin değeri kas gücünden fazladır. Bazı sosyal hayvanlarda hareket zamanı ve yönü, grubun davranışlarının birbirini etkilemesiyle belirlenir. Bal arılarında yeni yuva yeri arayan kaşiflerin farklı seçenekleri adeta birbirleriyle yarışır ve koloni bir eşik oluştuğunda ortak harekete geçer.

 

Maymunlarla yapılan ödül deneylerinde eşitsizliğe tepki verilmesi de bize ilginç bir şey söyler. Elbette bir maymun iş kanunlarını veya din kitaplarını okumamıştır. Ama aynı işe karşı çok farklı ödül verilmesine tepki gösterebilmektedir. Demek ki adalet duygusunun bazı ham maddeleri de kültürden önce gelmiş olabilir.

 

Bu örneklerden benim çıkardığım sonuç şu: İnsan siyaseti sıfırdan icat etmedi. Siyasetin hammaddelerini devraldı ve onları olağanüstü karmaşık kurumlara dönüştürdü.

 

Doğadaki Davranıştan Siyasete

Doğadaki davranış

İnsan toplumundaki karşılığı

Grup halinde yaşama

Toplum, birlik ve ortak güvenlik

İş bölümü

Uzmanlaşma ve kurumlaşma

Baskınlık / liderlik

Otorite ve yürütme gücü

Koalisyon

Siyasi ittifak ve güç dengesi

Kaynak paylaşımı

Vergi, bütçe ve bölüşüm siyaseti

Eşitsizliğe tepki

Adalet ve meşruiyet beklentisi

Kolektif yönelme

Ortak karar alma

Lider değişimi

İktidar mücadelesi ve devir teslim

 

Alfadan İnsana

Popüler kültür bize liderliği çoğu zaman “alfa” kavramıyla anlatıyor. En güçlü, en saldırgan, herkesi hizaya sokan birey... Oysa doğadaki liderlik bundan çok daha çeşitlidir. Bazı türlerde fiziksel güç önemlidir, bazılarında yaş ve deneyim, bazılarında sosyal bağlar ve koalisyonlar. İnsan topluluklarında da liderlik tek bir çizgide gelişmedi.

 

Ama şu eğilimi küçümsememek gerekir: İnsan zihni hiyerarşiye yabancı değildir. Güçlü lider aramak, grubun birliğini bir figürde görmek, tehlike zamanında daha sert ve kararlı bir önder istemek bize sonradan öğretilmiş davranışlar değildir. Bunların derin psikolojik kökleri vardır. Zaten bugün bile ekonomik kriz, savaş, salgın, terör veya toplumsal kaos dönemlerinde “bize güçlü bir lider lazım” cümlesinin daha sık kurulması tesadüf değildir.

 

Sorun güçlü lider istemek değildir. Sorun, güçlü liderle güçlü devletin aynı şey olduğunu sanmaktır. Güçlü lider çoğu zaman gücü kendinde toplar. Güçlü devlet ise kuralları, kurumları ve kapasitesi güçlü olan devlettir. Biri kişiye dayanır, diğeri sisteme.

 

Güçlü lider ile güçlü devlet aynı şey değildir. Hatta bazen güçlü lider, devleti kurumsal olarak zayıflatabilir. Devlet güçlüyse, hiç bir liderin maskarası olmaz. Devlet güçsüzse, başa gelen her liderin maskarası olur.

 

Şirketlerde de bunu sık görürüm. Patron her fiyatı kendisi veriyor, bütün satın almaları kendisi onaylıyor, tüm işe alımlara karışıyor, müşteriyi o arıyor, bankayla o görüşüyor. Dışarıdan bakınca çok güçlü patron. Ama şirket zayıf. Çünkü patron iki hafta hastalansa sistem aksıyor. Devletlerde de benzer bir durum vardır. Bir ülkenin her meselesini bir kişi çözüyor gibi görünüyorsa aslında o ülkenin kurumları yeterince gelişmemiştir.

 

İlkel Demokrasi: Güçlü Olanı Sınırlama Yeteneğimiz

İlk insan topluluklarının nasıl yönetildiğine ilişkin kesin bir tutanak yok elimizde. On binlerce yıl önceki bir avcı-toplayıcı grubun toplantı zabıtlarını okuyamıyoruz. Bu yüzden bu konuda fazla kesin konuşmamak gerekir. Ancak antropolojik çalışmalar ve günümüze kadar ulaşmış bazı küçük ölçekli avcı-toplayıcı toplumlar bize önemli ipuçları verir: İnsan topluluklarında yalnız hiyerarşi değil, eşitlikçi davranışlar ve güçlü bireyi sınırlama mekanizmaları da çok eskidir.

 

İnsanoğlu diğer canlıların edinemediği bazı yetenekler geliştirdi. Konuşabiliyoruz. Dedikodu yapabiliyoruz. İtibar oluşturabiliyoruz. Bir kişinin davranışını diğerleriyle tartışabiliyoruz. Koalisyon kurabiliyoruz. Kurala uymayanı ayıplayabiliyor, dışlayabiliyor veya cezalandırabiliyoruz. Yani tek tek zayıf olsak bile birlikte güçlü bir bireyi sınırlayabiliyoruz.

 

Bence demokrasinin zihinsel tohumu tam da burada yatıyor. Demokrasi sandıkla başlamadı. Daha eski bir sorunun gelişmiş cevabı olarak ortaya çıktı: İçimizden biri fazla güçlenirse ne yapacağız?

 

Bir topluluk liderine saygı duyabilir ama onu kutsal kabul etmek zorunda değildir. Lideri dinleyebilir ama itiraz da edebilir. Bilgili olana söz hakkı verebilir ama onun ömür boyu yönetmesine razı olmayabilir. Modern demokraside seçim, parlamento, anayasa ve bağımsız yargı olarak gördüğümüz şeylerin arkasında, insanın çok eski bir ihtiyacı vardır: Gücü paylaşmak ve aşırı güçlenen kişiyi frenlemek.

 

Tarım Devrimi Yönetimi Nasıl Değiştirdi?

Avcı-toplayıcı yaşamdan yerleşik hayata geçmek sadece soframızı değiştirmedi; siyaseti de değiştirdi. Tarımla birlikte toprak önem kazandı. Üretim fazlası oluştu. Depolar, sürüler, evler, tarlalar ve su kaynakları birikmeye başladı. Biriken şeyin korunması, ölçülmesi ve bölüşülmesi gerekiyordu. Böylece yönetim daha kalıcı, daha profesyonel ve daha hiyerarşik hale geldi.

 

Küçük bir grupta liderin sözünü dinlemeyebilirsiniz ve başka bir gruba geçebilirsiniz. Ama tarım toplumunda tarlanızı, evinizi, ürününüzü alıp kolayca başka yere gidemezsiniz. Yerleşiklik, insanı toprağa bağlarken otoriteyi de güçlendirdi. Üretim fazlasını kontrol edenler asker besleyebildi. Vergi toplayabildi. Din adamlarını ve bürokratları finanse edebildi. Devlet dediğimiz büyük organizasyon böylece ortaya çıktı.

 

Devletin doğuşu büyük bir medeniyet sıçramasıydı. Yol, sulama, güvenlik, yazı, hukuk, ticaret düzeni, büyük inşaatlar, şehirler... Bunların çoğu örgütlü devlet olmadan zor olurdu. Fakat aynı devlet yeni bir tehlikeyi de doğurdu: Gücün kalıcı biçimde birkaç elde toplanması.

 

Alfa Kral Oldu

İnsanlığın uzun tarihinde yönetim çoğu zaman bir kişiye veya küçük bir seçkin gruba aitti. Kral, imparator, han, sultan, firavun... İsimler değişti ama mantık uzun süre aynı kaldı: Yönetme hakkı yukarıdan aşağıya iniyordu.

 

Üstelik iktidarın meşruiyeti çoğu zaman sadece güçten gelmiyordu. Soy, din, gelenek ve kutsallık da devreye giriyordu. Kral yalnız yönetici değil, bazen tanrının temsilcisi, bazen tanrının oğlu, bazen kutsal bir hanedanın devamıydı. Böylece lidere itaat siyasi tercih olmaktan çıkıp ahlaki veya dini görev haline gelebiliyordu.

 

Not: Onurlu bir insan, egemenliğin bir hanedana ait olması (yani iktidarın babadan oğula geçmesi) gerektiğini kabul etmez. Kendi ailesinin hanedan olmasını isteyen insan da onursuzdur. Onurlu insan herkese (zengine-fakire, erkeğe-kadına, farklı etnik kökenlere, farklı inanç sahiplerine) siyasi lider olma şansı tanıyan demokrasiyi savunur. Onurlu insan, seçme ve seçilme hakkını elinden alan yönetim sistemlerine kul, köle olmaz, biat etmez, diktatör heveslilerinin taraftarı (göt kılı) olmaz. Bu yüzden kral severleri, padişah severleri her zaman onursuz bulmuşumdur.

 

Kraliyet düzeninin bir avantajı vardı: Karar almak hızlıydı. Bir kriz anında saatlerce müzakere etmeniz gerekmiyordu. Ama bedeli ağırdı. Yanlış karar veren kralı durduracak mekanizma yoksa bir kişinin hatasının maliyetini milyonlar ödeyebilirdi. İyi kral geldiğinde işler iyi, kötü kral geldiğinde kötü gidiyordu.

 

İşte insanlığın siyasi gelişiminin esas meselesi burada ortaya çıktı: Kralı nasıl iyi seçeriz değil, kralın gücünü nasıl sınırlarız?

 

İnsanlık Gücü Nasıl Sınırlamayı Öğrendi?

Bugün bize doğal gelen pek çok siyasi kurum aslında binlerce yıllık acıların sonucudur. Vergiyi kimin koyacağı, yöneticinin hangi yetkilere sahip olacağı, mülkiyetin ne kadar korunacağı, mahkemelerin kime bağlı olacağı, vatandaşın devlete karşı hangi haklara sahip olduğu gibi konular bir günde çözülmedi.

 

Meclisler, anayasalar, yazılı haklar, seçimler, bağımsız mahkemeler, kuvvetler ayrılığı, yerel yönetimler, özgür basın ve denetim kurumları aynı temel ihtiyacın farklı cevaplarıdır: Gücü bölmek.

 

Bazen “devlet güçlü olmalı” denildiğinde bütün yetkinin tek elde toplanması gerektiği sanılıyor. Ben tam tersini düşünüyorum. Gücün tek elde toplanması devletin değil, o makamı işgal eden kişinin gücünü artırır. Devletin gerçek gücü, kurumlarının kişiden bağımsız çalışabilmesidir.

 

İyi bir şirkette satış müdürü patronun akrabası olduğu için değil, görev tanımı ve yetkinliği olduğu için iş yapar. Muhasebe, patron istedi diye rakam değiştirmez. İç denetim, genel müdür rahatsız olacak diye raporu saklamaz. Devlette de aynı mantık geçerli olmalıdır. Kurumların sahibinin iktidar değil toplum olduğunu kabul etmeden kurumsallaşamayız.

 

Kurumsallaşma, güvensizlikten doğan kötü bir şey değildir. Tam tersine, insana güvenmek zorunda kalmadan sistemin doğru çalışmasını sağlamaktır.

 

Demokrasiyi Neden İcat Ettik?

Demokrasiye bazen fazla romantik anlamlar yüklüyoruz. Halk her zaman doğru karar verir, seçmen her şeyi bilir, çoğunluk mutlaka haklıdır gibi bir demokrasi anlayışına ben inanmıyorum. İnsan hata yapar. Kitleler manipüle edilir (hele hele günümüzdeki sosyal medyayla çok kolay manipüle edilir). Seçmen öfkelenir, korkar, yanlış bilgiye inanır, kendi çıkarına aykırı oy verebilir. Demokrasi insanı da, halkı da kusursuzlaştırmaz.

 

Demokrasinin büyüklüğü başka yerdedir: Hata yapıldığında düzeltme imkanı verir. İktidarı değiştirmek için sarayı basmak, iç savaş çıkarmak, darbe yapmak veya kralın ölmesini beklemek zorunda değilsiniz. Sandığa gidersiniz. Yönetici meşruiyetini dönemsel olarak yenilemek zorundadır.

 

Demokrasiyi iyi lider seçmek için değil, kötü liderden kan dökmeden kurtulabilmek için icat ettik.

 

Bu yüzden seçimin kendisi önemlidir ama yeterli değildir. Gerçek demokraside iktidar seçimi kazanır; devleti satın almaz. Muhalefet seçim kaybeder; vatandaşlık haklarını kaybetmez. Yargıç iktidar değişti diye hukuk değiştirmez. Gazeteci hükümeti eleştirdi diye düşman ilan edilmez. Bürokrat parti üyesi gibi değil, devlet görevlisi gibi davranır.

 

Demokrasi çoğunluğun istediğini sınırsız yapması değildir. Çoğunluk yönetme yetkisini alır; fakat azınlığın haklarını ortadan kaldırma yetkisini almaz. Zaten anayasaya en çok seçim kazananların değil, seçimi kaybedenlerin ihtiyacı vardır. Çünkü hukuk güçlüleri değil, öncelikle gücün karşısında zayıf olanı korumalıdır.

 

Demokrasi Neden Bozulur?

Demokrasiyi kurmak zor, bozmak şaşırtıcı derecede kolaydır. Üstelik demokrasi her zaman tankla, darbeyle veya parlamentonun kapısına kilit vurularak ortadan kalkmaz. Bazen seçimler devam eder, meclis açıktır, mahkemeler vardır, gazeteler basılır ama sistemin ruhu yavaş yavaş boşalır.

 

Bunun ilk yolu kutuplaşmadır. Toplum iki düşman kampa ayrıldığında seçmen kendi tarafının yanlışlarını görmez hale gelir. “Bizimkiler çalıyorsa ötekiler de çalıyor”, “bizimkiler hukuku çiğniyorsa memleket için yapıyor” gibi gerekçeler üretilmeye başlanır. Böylece ahlak kişiye göre değişir. Benim adamımın yaptığına mazeret, karşı tarafın yaptığına öfke üretirim.

 

İkinci yol lider kültüdür. Bir lider ülkeyle özdeşleştirildiğinde onu eleştirmek devleti eleştirmek, hatta millete ihanet etmek gibi gösterilebilir. O noktadan sonra yönetici vatandaşın hizmetkarı olmaktan çıkar, vatandaş yöneticinin taraftarı haline gelir.

 

Üçüncü yol korkudur. İnsanlar kendini tehdit altında hissettiğinde özgürlüklerinden vazgeçmeye daha yatkın hale gelebilir. Savaş, terör, ekonomik kriz, göç, salgın veya toplumsal çatışma dönemlerinde güçlü ve sert liderlere ilgi artabilir. Bu anlaşılabilir bir psikolojidir. Fakat geçici korkuyla verilen kalıcı yetkiler daha sonra kolay geri alınmayabilir.

 

Dördüncü yol ekonomik bağımlılıktır. Devlet vatandaşın geçiminde tek belirleyici hale gelirse siyasi sadakat ile ekonomik güvenlik birbirine karışabilir. Sosyal devlet zayıfı korumalıdır ama vatandaşını siyasi olarak kendine bağımlı hale getirmemelidir.

 

Beşinci yol bilgi düzeninin bozulmasıdır. Gerçeğin ortak zemini kaybolursa demokrasi de zorlanır. Herkes sadece kendi inandığını doğrulayan kanalı izler, kendi mahallesinin sosyal medya hesaplarını takip eder, karşı tarafı dinlemeyi bırakırsa ortak karar verme kapasitesi düşer. Çünkü demokrasi sadece oy vermek değil, aynı gerçeklik üzerinde tartışabilmektir.

 

Not: 21. yüzyıl demokrasilerinin en büyük tuzağı “sandık illüzyonudur”. Artık diktatörlükler ve otoriter rejimler tanklarla veya meclisleri kapatarak gelmiyor; seçimler yoluyla meşruiyet kazanıp ardından sandığı işleten kurumları, bağımsız yargıyı ve özgür medyayı yavaş yavaş felç ederek kuruluyor. Buna illiberal demokrasi ya da sandıklı otoriterlik diyebiliriz. Bu yüzden demokrasiyi sadece sandığa gitme gününe indirgeyemeyiz. Muhalefet yapma hakkının, basın özgürlüğünün, denetim organlarının ve hukukun üstünlüğünün olmadığı bir yerde seçimin varlığı, rejimin demokratik olduğunu değil, sadece seçime dayalı bir otoriterlik olduğunu gösterir (Türkiye”de olduğu gibi).

 

Vatandaşlık Ahlakı Olmadan Demokrasi Yaşar mı?

Burada yıllardır düşündüğüm zor bir meseleye geliyoruz: İyi kurumlar iyi toplum mu yaratır, iyi toplum iyi kurumlar mı? Bence ikisi de birbirini yaratır.

 

Bir toplumda torpil normal karşılanıyorsa, kamu malını kullanmak ayıp sayılmıyorsa, vergi kaçıran kurnaz kabul ediliyorsa, kendi tarafının yolsuzluğuna sessiz kalınıyorsa, başkasının hakkını çiğnemek başarı sayılıyorsa sadece anayasa değiştirerek mükemmel demokrasi kuramazsınız. Çünkü kurumların içinde yine insanlar vardır.

 

Ama bunun tersini de unutmamak gerekir. Kötü kurumlar iyi insanı da bozabilir. Kuralların uygulanmadığı, liyakatin cezalandırıldığı, sadakatin ödüllendirildiği, dürüst davrananın kaybettiği bir sistem zamanla insanlara kötü davranışı öğretir. “Herkes yapıyor” cümlesi böyle doğar.

 

Bu yüzden benim daha önce bazen “ahlak” dediğim şeyi burada daha somut bir kavramla ifade etmek istiyorum: vatandaşlık kültürü. Kamu malına saygı, hukuka uyma, başkasının hakkını gözetme, farklı fikre tahammül, yolsuzluğa tepki, görevini iyi yapma, vergisini ödeme, torpile karşı çıkma, hesap sorma ve hesap verme kültürü... Bunlar olmadan demokrasi sadece sandığa indirgenir.

 

Din elbette bireyin ahlak anlayışının kaynaklarından biri olabilir. Felsefe, aile, eğitim, gelenek ve kişisel vicdan da olabilir. Ama devlet ahlakını tek bir dine veya mezhebe emanet etmek doğru değildir. Devletin ortak ahlakı hukuk, insan hakları, eşit vatandaşlık ve hesap verebilirlik üzerine kurulmalıdır. Çünkü devlet aynı inanca sahip olmayan vatandaşların da devletidir.

 

Bir devletin ahlakı, yöneticisinin ne kadar dindar göründüğüyle değil; gücü elindeyken kendini ne kadar sınırlayabildiğiyle ölçülür.

 

Peki bu “tavuk-yumurta” iklemini nasıl kıracağız? İyi kurumlar mı toplum yaratacak, yoksa bilinçli toplum mu iyi kurumları zorlayacak? Çıkış yolu iki kaldıraçta yatmaktadır: Şeffaflık ve Yurttaşlık Eğitimi.

·         Şeffaflık, kötü niyetli veya ahlaki zafiyeti olan kişilerin hareket alanını daraltarak kurumsal çürümeyi önler.

·         Yurttaşlık eğitimi ise bireye devletin “kutsal bir efendi” değil, vergileriyle finanse ettiği bir “hizmet sağlayıcı” olduğunu öğretir. Toplum devletten hesap sorma hakkı olduğunu kavradığı an, kurumları iyileştirecek toplumsal basınç da kendiliğinden doğar.

 

Demokrasi Tek Başına Yetmez

Bir ülkede seçim yapılması o ülkeyi tek başına demokratik yapmaz. Şirketler için de benzer bir hata yapılır. Yönetim kurulu var diye şirket kurumsal olmaz. Esas mesele, o kurulun gerçekten işleyip işlemediğidir.

 

Ben iyi bir siyasal sistem için demokrasinin yanına en az beş sütun daha koyuyorum: hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, liyakatli bürokrasi, özgür bilgi ortamı ve hesap verebilirlik.

 

Hukuk devleti demek, devletin de hukuka tabi olması demektir. Yönetenin işine geldiğinde uyguladığı, gelmediğinde esnettiği kural hukuk değildir. Hukukun en kıymetli tarafı, güçlüye de “hayır” diyebilmesidir.

 

Kuvvetler ayrılığı, devlet içindeki güçlerin birbirine düşman olması değildir. Tam tersine, birbirlerini denetleyerek sistemi korumalarıdır. Şirkette ödeme yapanla ödemeyi onaylayan kişinin aynı olması nasıl riskliyse, devlette yasa yapan, uygulayan ve uyuşmazlığı karara bağlayan gücün aynı elde toplanması da risklidir.

 

Liyakatli bürokrasi iktidarların ömründen uzun yaşar. Hükümetler gelir gider, devlet devam eder. Devlet hafızası her seçimde silinmemelidir. Memurun sadakati kişiye veya partiye değil göreve ve hukuka olmalıdır.

 

Özgür bilgi ortamı olmadan seçmen doğru karar veremez. İktidarın kendi başarılarını anlatması normaldir. Muhalefetin eleştirmesi de normaldir. Medyanın görevi ise tarafların propaganda departmanı olmak değil, gerçeği araştırmaktır.

 

Hesap verebilirlik de sistemin sigortasıdır. Yetki verdiğiniz kişiden sonuç istemek son derece normaldir. Ben şirketlerde yöneticilere “yetki veriyorsanız KPI da koyun” diyorum. Devlet yönetiminde de yetki, hedef, ölçüm ve hesap birbirinden ayrılamaz.

 

Devlet Ne Kadar Güçlü Olmalı?

Siyasette en fazla yanlış anlaşılan kavramlardan biri güçlü devlettir. Bazıları güçlü devleti çok vergi toplayan, her şeye karışan, vatandaşın korktuğu yapı olarak görüyor. Benim güçlü devlet tanımım farklı.

 

Devlet görevlerinde güçlü, vatandaş karşısında sınırlı olmalıdır.

 

Deprem olduğunda hızlı organize olmalı. Yangın çıktığında söndürmeli. Sınırı korumalı. Mahkemeyi işletmeli. Tekelleşmeyi önlemeli. Vergiyi adil toplamalı. Çocuklara iyi eğitim vermeli. Salgın olduğunda sağlık kapasitesini devreye sokmalı. Yolsuzluğu soruşturmalı. Bunlarda güçlü devlet isterim.

 

Ama benim ne düşüneceğime, hangi hayat tarzını seçeceğime, hangi inanca inanacağıma, ne yazacağıma, kimi eleştireceğime, kiminle evleneceğime veya özel hayatımı nasıl yaşayacağıma devletin karar vermesini istemem. Burada da sınırlı devlet isterim.

 

Yani devletin kapasitesi yüksek, keyfiliği düşük olmalıdır. Bu iki kavramı birbirine karıştırırsak otoriterliği devlet kapasitesi sanabiliriz. Oysa iyi devlet hem güçlü hem sınırlı olabilir.

 

Devlet Ne Yapmalı, Ne Yapmamalı?

Devletin ne yapması gerektiği ideolojilerin en eski tartışmalarından biridir. Bir taraf devlet mümkün olduğunca küçülsün der, diğer taraf daha fazla müdahale etsin. Ben bu tartışmaya da şirket gözüyle bakıyorum: Bir kurum hangi işi yapabiliyorsa değil, hangi işi yapması gerekiyorsa yapmalıdır.

 

Bana göre devletin vazgeçilmez görevleri vardır: güvenlik, adalet, temel altyapı, rekabet düzeni, kaliteli temel eğitim, temel sağlık güvencesi, çevre koruma, afet yönetimi ve sosyal olarak tamamen savunmasız kalanlara destek. Bunları piyasaya tamamen bırakmak doğru değildir.

 

Fakat devlet her malı üretmek, her işletmeyi yönetmek, her fiyatı belirlemek, her sektörde oyuncu olmak zorunda değildir. Devlet hakem olması gereken yerde oyuncu olursa rekabet bozulabilir. Hele siyasi iktidar ekonomik kaynakların da büyük bölümünü kontrol ediyorsa hem ekonomik hem siyasi güç aynı elde toplanır.

 

İyi devlet girişimcinin önünü açar ama girişimcinin yerine geçmez. Rekabeti korur ama kazanan şirketi seçmez. Sosyal yardım yapar ama yoksulluğu siyasi sadakat aracına dönüştürmez. Vergi toplar ama vatandaşın parasını kendi parası gibi harcamaz.

 

Özgürlük Nedir?

Özgürlük sadece anayasada yazan bir kelime değildir. Öncelikle bireyin kendini özgür hissedebilmesidir. İnsan düşüncesini açıkladığında başına ne geleceğini hesaplıyorsa, hukuken özgür olduğu söylense bile fiilen özgür değildir.

 

Ama özgürlük de sınırsız değildir. Benim özgürlüğüm başkasının hakkını ortadan kaldırdığı yerde sınırla karşılaşır. Müzik dinleme özgürlüğüm vardır ama gece yarısı bütün apartmana dinletme özgürlüğüm yoktur. Fikrimi açıklama hakkım vardır ama bir başkasına karşı şiddet çağrısı yapma hakkım yoktur.

 

Devletin görevi insanları aynılaştırmak değil, farklı insanların birlikte yaşayabileceği sınırları kurmaktır. Bir toplumda herkes aynı düşünmek zorunda kalıyorsa orada huzur olabilir ama özgürlük yoktur. Özgür toplum, çatışmanın hiç olmadığı toplum değildir; çatışmanın hukuk içinde yönetilebildiği toplumdur.

 

Eşitlik mi, Adalet mi?

Eşitlik de sık sık yanlış anlaşılıyor. Herkese aynı şeyi vermek her zaman adalet değildir. İki çocuğa aynı marka ayakkabı vermek eşitliktir ama ihtiyaçları farklıysa adil değildir. Devletin görevi insanların hayat sonuçlarını tamamen eşitlemekten çok, başlangıçtaki ağır haksızlıkları azaltmak ve fırsatlara erişimi mümkün olduğunca adil hale getirmektir.

 

Ben fırsat eşitliğini sonuç eşitliğinden daha önemli buluyorum. Çalışkanla çalışmayanın, risk alanla almayanın, üretenle üretmeyenin sonuçlarının tamamen aynı olması adalet değildir. Ama bir çocuğun doğduğu aile yüzünden iyi eğitime, sağlığa ve güvenli bir çevreye hiç ulaşamaması da adalet değildir.

 

İyi yönetim, farklılıkları yok etmez. Fakat farklılıkların kalıcı bir kast sistemine dönüşmesini de engeller. İnsan doğduğu soy, mahalle, mezhep, cinsiyet veya servet yüzünden hayatının başında oyunun dışına itilmemelidir.

 

İyi Yönetimin 15 İlkesi

Buraya kadar anlattıklarımı bir yönetim modeli haline getirmeye çalışırsam benim içime sinen sistemin temel ilkeleri şunlar olur:

1.       Egemenliğin kaynağı toplum olmalıdır. Yönetme yetkisi doğuştan, soydan, kutsallıktan veya silahlı güçten değil vatandaşın rızasından gelmelidir.

2.       Hiç kimsenin siyasi gücü sınırsız olmamalıdır. En sevdiğimiz yönetici için bile sınırsız yetki istememeliyiz; çünkü yarın aynı yetki sevmediğimiz birinin eline geçebilir.

3.       Yasama, yürütme ve yargı birbirini denetleyebilmelidir. Kuvvetler ayrılığı yönetimi yavaşlatan gereksiz bir bürokrasi değil, kötü kararı pahalı hale getiren sigortadır.

4.       Hukuk yöneticiyi de bağlamalıdır. Kanun vatandaş için başka, iktidar için başka uygulanıyorsa hukuk devleti yoktur.

5.       İfade, örgütlenme ve basın özgürlüğü korunmalıdır. Yanlış fikrin ilacı susturmak değil, daha fazla doğru bilgidir.

6.       Kamu yönetiminde liyakat esas olmalıdır. Devlet sadakat dağıtan bir işveren değil, topluma hizmet eden profesyonel bir organizasyondur.

7.       Kamu yönetimi şeffaf ve hesap verebilir olmalıdır. Vatandaş vergisinin nereye gittiğini bilmelidir.

8.       Piyasa ekonomisi korunmalı, fakat rekabet devlet tarafından güvence altına alınmalıdır. Serbest piyasa, güçlünün sınırsız serbestliği değildir.

9.       Devlet fırsat eşitliğini artırmalıdır. Özellikle çocukların eğitime, sağlığa ve temel güvenliğe erişimi ailelerinin gelirine tamamen mahkum olmamalıdır.

10.   Sosyal devlet zayıfı korumalı ama bağımlılık üretmemelidir. Yardım, insanı ayağa kaldırmaya hizmet etmelidir.

11.   Eğitim ve bilim günlük siyasetin mümkün olduğunca dışında tutulmalıdır. Bir ülkenin geleceği seçim dönemlerinden daha uzundur.

12.   Yerel yönetimler yeterli yetki ve kaynakla güçlendirilmelidir. Her sorunun başkentten çözülmesi hem verimsiz hem de demokratik açıdan sakıncalıdır.

13.   Devletin başarısı sadece GSYH, yol, bina veya askeri güçle ölçülmemelidir. Hukuk, eğitim kalitesi, yaşam süresi, verimlilik, özgürlük, çevre ve vatandaş memnuniyeti de karneye girmelidir.

14.   İktidar değiştirilebilir olmalıdır. Bir yönetim kendisini değiştirmeyi fiilen imkansız hale getiriyorsa demokratik meşruiyetini aşındırır.

15.   Teknoloji devletin vatandaş üzerindeki gözetimini değil, vatandaşın devlet üzerindeki denetimini artıracak biçimde kullanılmalıdır.

 

Parlamenter Sistem mi, Başkanlık Sistemi mi?

Bu noktada doğal olarak sistem tartışmasına geliyoruz. Parlamenter sistem mi daha iyi, başkanlık sistemi mi? Bana göre bu soruya sadece isim üzerinden cevap vermek doğru değil. Dünyada başarılı başkanlık sistemleri de var, başarılı parlamenter sistemler de. Başarısız olanları da var.

 

Benim için asıl kriter, yürütmenin ne kadar denetlendiğidir. Parlamento gerçekten bağımsız mı? Milletvekili parti liderinden mi, seçmenden mi korkuyor? Yargı yürütmeye karşı karar verebiliyor mu? Kamu kurumlarının yöneticileri siyasi sadakatle mi, mesleki liyakatle mi atanıyor? Seçim sistemi temsil adaletini sağlıyor mu? Medya çoğulcu mu?

 

Türkiye açısından baktığımda, kuvvetler ayrılığını ve parlamentonun yürütme üzerindeki denetimini artıran bir yapıyı daha sağlıklı buluyorum. Çünkü bizim siyasal kültürümüzde zaten güçlü lidere yönelme eğilimi yüksek. Böyle bir kültürde sistemi de lider merkezli kurduğunuzda iki eğilim birbirini besleyebilir.

 

Bir sistemi tasarlarken sadece “iyi biri gelirse ne güzel yönetir” diye düşünmemek gerekir. Tam tersine şu stres testini yapmak gerekir: Yarın bu makama hiç sevmediğim, hiç güvenmediğim biri gelirse ona da bu kadar yetki vermek ister miyim? Cevabınız hayırsa sistem fazla yetki veriyor demektir.

 

Yapay Zeka Çağında Demokrasi

Şimdi bütün bu tartışmalara yeni bir aktör katılıyor: Yapay Zeka. İnsanlık binlerce yıl boyunca yönetimde bilgi sorunuyla uğraştı. Bir kral ülkenin her köyünde ne olduğunu bilemezdi. Bir bakan milyonlarca vatandaşın ihtiyacını aynı anda anlayamazdı. Bürokrasi biraz da bu bilgi sorununu çözmek için büyüdü.

 

Yapay zeka bu denklemi değiştirebilir. Devlet milyonlarca veriyi daha hızlı analiz edebilir, trafik akışını optimize edebilir, vergi kaçağını tespit edebilir, afet risklerini hesaplayabilir, bütçe senaryoları üretebilir, vatandaşın başvurusunu saniyeler içinde sınıflandırabilir. Kamu yönetiminde muazzam bir verimlilik artışı mümkün.

 

Ama madalyonun diğer yüzü çok daha ürkütücüdür. Devlet vatandaşın yüzünü, sesini, konumunu, alışverişini, sosyal çevresini, siyasi eğilimini ve dijital davranışlarını aynı sistem içinde analiz edebilirse tarihte görülmemiş bir gözetim gücü doğabilir. Eski diktatörlerin hayal bile edemeyeceği kadar ayrıntılı bir kontrol mekanizması teknik olarak mümkün hale gelebilir.

 

Bu nedenle yapay zeka çağında demokrasi tartışmasının merkezinde teknoloji değil, yetki olmalıdır. Algoritma kime hizmet ediyor? Hangi veriyi kullanıyor? Kararı açıklayabiliyor mu? Vatandaş karara itiraz edebiliyor mu? Algoritmayı kim denetliyor? Hata olduğunda kim sorumlu?

 

Yapay zekanın kamu yönetimine entegrasyonunda kritik bir risk daha vardır: Algoritmik önyargı ve şeffaflık eksikliği. Yapay zekayı eğiten veriler geçmişteki ayrımcılıkları ve adaletsizlikleri içeriyorsa, sistem bu adaletsizlikleri “teknik/tarafsız karar” maskesi altında yeniden üretebilir. Bu nedenle geleceğin demokrasilerinde yeni bir temel hak tanımlanmalıdır: “Algoritmik Açıklanabilirlik ve İtiraz Hakkı”. Devletin vatandaş hakkında yapay zeka aracılığıyla verdiği her kararın gerekçesi açıkça sunulabilmeli ve insani bir denetim mekanizmasına (yargıya) taşınabilmelidir.

 

Yapay zeka iyi yönetimi otomatik olarak getirmeyecek. İyi kurumların elinde büyük bir verimlilik aracı, kötü kurumların elinde büyük bir baskı aracına dönüşebilir.

 

Ben yapay zekanın siyasetçilerin yerine geçeceğini düşünmüyorum. Çünkü siyaset sadece optimum çözümü bulmak değildir; değerler arasında tercih yapmaktır. Bir bütçede eğitime mı daha çok kaynak vereceksiniz, savunmaya mı? Vergiyi kimden daha fazla alacaksınız? Çevre için ne kadar büyümeden vazgeçeceksiniz? Bunlar matematik problemi değildir. Toplumsal tercihlerdir.

 

Fakat yapay zeka siyasetçinin karar kalitesini yükseltebilir ve daha önemlisi vatandaşın devleti denetleme kapasitesini artırabilir. Bütçeleri anlaşılır hale getiren, ihaleleri tarayan, çelişkili vaatleri gösteren, yasa tasarılarının etkisini simüle eden sistemler düşünün. Ben geleceğin demokratik teknolojisini burada görüyorum.

 

Gelecekte Nasıl Yönetilebiliriz?

Temsili demokrasi yaklaşık iki yüzyıldır büyük toplumların temel çözümü. Vatandaş milyonlarca kararı tek tek veremediği için temsilci seçiyor. Ama teknoloji bu zorunluluğun bir kısmını azaltıyor. Gelecekte temsili demokrasiyle doğrudan katılımın daha fazla iç içe geçtiği modeller görebiliriz.

 

Her konuda referandum yapılmasını doğru bulmam. Çünkü her karar uzmanlık ister ve çoğunluk psikolojisinin de tehlikeleri vardır. Ama vatandaşın dört veya beş yılda bir oy verip sonra tamamen seyirci kaldığı model de giderek yetersizleşiyor.

 

Belki gelecekte bazı ulusal ve yerel konularda güvenli dijital katılım mekanizmaları olacak. Vatandaş yasa taslaklarını görebilecek, görüş bildirecek, bütçe önceliklerini oylayacak, yerel projeleri seçebilecek. Uzman kurullar seçeneklerin teknik sonuçlarını açıklayacak. Yapay zeka farklı senaryoları simüle edecek. Son kararın sorumluluğu ise yine demokratik kurumlarda olacak.

 

Burada benim önemsediğim şey yönetimin tek bir merkeze daha fazla güç toplaması değil, bilgiyi ve denetimi daha fazla dağıtmasıdır. İnsanlık siyasal olarak geliştikçe “tek akıllı adam” modelinden “akıllı sistem” modeline geçmelidir.

 

Geleceğin devleti her şeyi bilen devlet değil, bilgisini vatandaşla paylaşan ve kararının hesabını verebilen devlet olmalıdır.

 

Türkiye İçin Ne İstiyorum?

Bunca sayfadan sonra baştaki kişisel soruma döneyim: Ülkem için nasıl bir yönetim istiyorum?

 

Her şeyden önce kişilere bağımlı olmayan bir devlet istiyorum. Bir Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakan veya parti lideri değiştiğinde devletin ayarlarının yeniden yapılmadığı bir ülke istiyorum. Kuralların kişilere göre eğilip bükülmediği, mahkemelerin kimin iktidarda olduğuna bakmadan karar verebildiği, bürokrasinin mesleki aklını koruyabildiği bir ülke.

 

Ben güçlü bir Türkiye istiyorum ama gücün tanımını sadece asker, nüfus, yol, köprü veya büyük binalarla yapmıyorum. Dünyanın en iyi üniversitelerine öğrenci gönderen değil, dünyanın en iyi üniversitelerini kurabilen; teknolojiyi ithal eden değil üreten; yurttaşının parasını koruyabilen; mahkemesine güven duyulan; gençlerinin başka ülkeye kaçmak için değil başka ülkelerden insanların buraya gelmek için fırsat aradığı bir Türkiye istiyorum.

 

Devleti yönetenlerin hata yaptığında özür dileyebildiği, başarısız olduğunda görevi bırakmanın onursuzluk değil siyasi ahlak sayıldığı bir kültür istiyorum. Muhalefetin düşman değil iktidarın alternatifi görüldüğü, iktidarın da eleştiriyi tehdit değil ücretsiz denetim olarak kabul ettiği bir siyaset istiyorum.

 

Vergi veren vatandaşın devlet karşısında müşteri değil patron olduğunu hatırlamasını istiyorum. Çünkü devletin parası diye bir şey yoktur; vatandaşın parası vardır. Kamu görevlisi o parayı emanet olarak kullanır.

 

Çocukların hangi aileye doğduğunun kaderlerini tamamen belirlemediği, eğitimde fırsat eşitliğinin gerçek olduğu, çalışanın ve üretenin yükselebildiği, torpilin utanılacak bir şey sayıldığı bir ülke istiyorum.

 

Ve en önemlisi, halkın siyasi liderlerle duygusal bağı olsa bile devleti onlardan daha büyük görmesini istiyorum. Bir lideri sevebilirsiniz. Ona oy verebilirsiniz. Yıllarca destekleyebilirsiniz. Ama devletinizi, hukukunuzu ve kurumlarınızı o liderden daha çok sevmelisiniz. Çünkü lider geçicidir, ülke kalıcıdır.

 

İyi Lider Değil, İyi Sistem

İnsanlığın siyasi yolculuğunu çok uzun bir çizgide düşündüğümde bana şöyle görünüyor: Başlangıçta yönetim büyük ölçüde güç meselesiydi. Kim daha güçlüyse o öne çıkıyordu. Sonra güç miras haline geldi, kral oldu. Daha sonra insanlar kralın gücünü sınırlamayı öğrendi. Meclisler, anayasalar, seçimler, mahkemeler ve haklar ortaya çıktı.

 

Yani insanlığın siyasi tarihi yalnızca “bizi kim yönetsin?” sorusuna cevap arama tarihi değildir. Aynı zamanda “bizi yönetenleri kim denetlesin?” sorusuna cevap arama tarihidir.

 

Bence uygarlığın en büyük siyasi başarısı lideri tamamen ortadan kaldırmak değildir. Lider her zaman gerekli olacaktır. Krizde yön gösterecek, karar alacak, sorumluluk üstlenecek insanlar lazım. Ama uygarlık, lideri alfadan ayırmıştır. Modern liderin gücü sınırsız itaatten değil, sınırlı ve geçici yetkiden gelmelidir.

 

Bir şirketin kurumsallaştığını patronun her şeye hakim olmasından değil, patron olmadığında da sistemin işlemesinden anlarız. Bir devletin de kurumsallaştığını liderin her şeyi çözebilmesinden değil, lider değiştiğinde de adaletin, ekonominin, eğitimin, bürokrasinin ve güvenliğin çalışmaya devam etmesinden anlarız.

 

Belki de yeni nesillere bırakabileceğimiz en değerli siyasi miras budur: Kime oy vereceklerini söylemek değil, kim gelirse gelsin hangi kurallara uyması gerektiğini öğretmek.

 

Benim istediğim yönetim biçimi kusursuz insanlara ihtiyaç duymayan bir sistemdir. Yöneticinin de vatandaşın da hata yapabileceğini kabul eden; hatayı ortaya çıkaran, düzelten ve tekrarını zorlaştıran bir düzen. Gücü dağıtan ama devleti felç etmeyen; özgürlüğü koruyan ama kaosa izin vermeyen; piyasayı yaşatan ama zayıfı ezdirmeyen; çoğunluğu yönetime getiren ama azınlığı onun insafına bırakmayan bir düzen.

 

Buna hangi ismi veririz bilmiyorum. Liberal demokrasi, sosyal demokrasi, anayasal demokrasi, ileri demokrasi, katılımcı demokrasi... İsim benim için ikinci planda. Ben etikete değil, çalışan ilkelere bakıyorum.

 

Çünkü yönetimde de iş hayatında olduğu gibi sonuçta aynı soru kalıyor: Sistem çalışıyor mu? İnsanların hayatını iyileştiriyor mu? Hata yapanı düzeltebiliyor mu? Gücü kötüye kullanmayı zorlaştırıyor mu? Gelecek nesle bugünkünden daha iyi bir ülke bırakıyor mu?

 

Cevabımız evetse doğru yoldayız. Değilse liderleri değiştirmek yetmez; sistemi değiştirmemiz gerekir.


1 Ekim 2012 Pazartesi

İleri Demokrasi

(Dikkat! Uzun yazı)

Türkiye bir dönüşümden geçiyor. Başbakan R.T. Erdoğan hem başkanlık sistemi hem de yeni anayasa istiyor. Bunları da ileri demokrasi adına istiyor. Ne güzel! Daha demokratik, daha özgürlükçü, daha sosyal bir ülke olacaksak, neden olmasın? (Ama aklı başında herkes gibi ben de başbakana mesafeli yaklaşıyorum. Türkiye için kamu yatırımları ve ekonomi açısından başarılı işler yapsa da, için için diktatörlük heveslisi olduğunu düşünüyorum. Umarım yanılıyorumdur.)

Hayatının hiçbir döneminde eşitlikçi olmamış, adaleti kendi meşrebine göre yorumlayan, demokrasiden nasibini alamamış Başbakan’ın “ileri demokrasi” projesinden ne çıkacağını az çok tahmin edebiliriz. Başbakan’ın aklındaki başkanlık sistemi ve ileri demokrasi projelerinin içeriğini sanırım yakında açıklarlar.

Burada beyin fırtınası yaratmak amacıyla; ileri demokrasi içeren bir başkanlık sistemi nasıl olabilirin kendince cevabını vermek istiyorum.  Yalnız, bu kadar derinlikli bir konuyu toparlayıp, aklımdakileri yeterince aktarabilir miyim bilmiyorum? Bu alanda kalem oynatmak ve düşündüklerini anlatabilmek çok kolay değil. Siyasi kavramlar üzerinden fikirlerimi belirtmek sanırım en kolayı olacak.

Kurallar ve Yasalar
Bir ülkede herkes kendini özgür hissetmelidir. Düşüncelerini ve kökenini saklama gereği görmemelidir. Bir ülkede herkese eşit davranılmalı, eşit fırsatlar ve eşit hizmet sunulmalıdır. Hiç kimseye ve hiçbir zümreye kanunlar önünde ayrıcalık tanınmamalıdır. Tüm yasalar özgürlük ve eşitlik baz alınarak hazırlanmalıdır. Bir zümreye veya çoğunluğa iltimas geçilmemelidir. Onların isteklerini yerine getirmek için başka insanların veya grupların hakları ihlal edilmemelidir. Yasa koyucular ve bu yasayı uygulayacak hükümet, adalet ve kolluk kuvvetleri özgürlük ve eşitlik kavramlarına saygıları olmadığı taktirde görevden el çektirilmelidirler (bkz: militan demokrasi). İktidara gelenler kendi düşünce ve yaşama biçimlerini toplumun farklı kesimlerine dayatmamalıdırlar. Bir zümrenin yaşam alanını ve nüfuz etkisini genişletmek için diğer zümrelerin yaşam alanları ve nüfuz etkisi kısıtlanamaz. Farklı kişiler veya gruplarla beraberce yaşamaktan hoşlanmayan kişileri veya grupları rahat ettirmek için farklı olanların sürülmesi, uzaklaştırılması kabul edilemez. Fikir suçu, fikir yayınlama suçu, eylem planlama suçu olamaz, sadece eylem suçu olabilir. Herkes başkasının davranışını, düşüncesini ve inancını eleştirmekte serbesttir. Eleştiren eleştirisi yüzünden yargılanamaz ve cezalandırılamaz. Düşünceleri, davranışları ve inançları farklı olan insanlara düşmanlık besleyen kişi ve kurumlar mutlaka takip edilmeli, kötü eylemlerinden dolayı şiddetle cezalandırılmalıdırlar. Mevcut özgürlükçü ve eşitlikçi yasaları kabullenemeyip baskıcı, ötekileştirici ve yasakçı yasalar getirmeyi vaad eden siyasetçiler ne kadar oy alırlarsa alsınlar hükümet kuramaz. (Hayata bakışınız yukarıdaki gibi değilse yazının bundan sonraki kısmını algılayabilmeniz zordur. Okumaktan vazgeçmenizi öneririm.)

Faşizme Dur Demek
Devleti yönetmesi için hükümet seçilir. Hükümet lider ve kabinesinden oluşur. Yani ortada bir takım ve takım lideri vardır. Teoride bu takım devlet kurumlarını yöneterek ülkeyi işler ve ilerleyen hale getirmeye çalışacaklardır. Tabii hiçbir devlet “ideal” değildir. Dolayısıyla hükümete aday olanlar (partiler, siyasetçiler) sadece devleti iyi yöneterek refahı artırmayı değil, devleti dönüştürerek özgürlük, adalet, eşitlik ve benzeri alanlarda da gelişim sağlayacaklarını vaad ederler. Yani iktidara gelen her siyasetçinin rejimi daha da geliştirme iddiası olabilir ve olmalıdır da.

Ama rejimi olumlu yönde değil de olumsuz yönde değiştirebilecek bir siyasetçi (veya parti) iktidara koşuyorsa veya iktidardaysa ne olacak? Demokratik bir ülkenin vatandaşlarının basireti bağlanıp da faşist birisini iktidara getirirse ne olacak? (Sonuçta Hitler, Stalin, Bush, RTE gibi liderler de demokratik seçimlerle iktidara gelmişlerdir.)

Özgürlük, eşitlik, hukuk, rejim ve benzeri alanlardaki kazanımları geriye götürecek hamleleri ve hükümetleri önleyecek bir sistem kurmak şarttır. Yoksa önce ülke halkı mutsuzlaşacak, sonra faşist iktidar altında baskı ve zulüm görecek, ardından bu faşist iktidar başka ülkelere saldırarak dünya barışını ve refahını tehdit edecektir. İçinde yetiştiği grubun hayata bakışı faşist olan, kendisi gibi düşünmeyen insanlardan nefret eden liderler iktidarı ölünceye kadar ellerinde tutmak ve öldükten sonra da çocuklarına devredebilmek için daha da faşist yönetim sergileyeceklerdir. (bkz: Ortadoğu iktidarları)

Peki nasıl bir kurum bir ülkenin belirttiğim kriterlerde geriye gittiğini objektif olarak tespit ve deklare edecek? Nasıl bir komisyon bir ülkenin liderinin faşistleştiğini söyleyecek? Nasıl bir güç faşist lideri, faşist hükümeti ve aldığı faşist kararları yok edecek? Anayasa mahkemesi demeyin, çünkü ilk önce onlar liderin ve hükümetin kuklası haline gelebiliyorlar. Korkaklıkları yüzünden de gözleri önünde faşistleşen lidere dur diyemiyorlar.

Faşist ülkelerin varlığı dünya barışını tehdit etmektedir. Despotik ülkelerin demokratik ülkelere gıpta ile bakıp, demokratikleşmesini beklemek büyük bir iyimserliktir. Bunun tam tersinin gerçekleşme ihtimali daha fazladır.

Ben ülkeleri, faşist iktidarlardan kurtulabilmesi için kendi kaderlerine terk etmeyi doğru bulmuyorum. Bence her demokratik ülkenin rejim bekçisi BM (Birleşmiş Milletler) olmalıdır. Demokratik, sosyal hukuk devletinin evrensel tanımı BM tarafından yapılmalı ve bu tanıma göre üye ülkelerden rejimlerini düzenlemeleri istenmelidir. BM’ye üye her ülkenin “ileri demokrasisinin” teminatı BM’nin kendisi olmalıdır. BM’ye üye demokratik bir ülkenin başına geçen lider eğer anti-demokratik tavırlar sergiliyorsa, hukuktan uzaklaşıyorsa, insan haklarını ihlal ediyorsa, yolsuzluğa bulaşıyorsa, ülke içinde ve ülke dışında komplolar örgütlüyorsa ve tüm bu bozulmaların açık delilleri varsa, o hükümet BM tarafından görevden alınabilmelidir. Yani uluslararası akil irade milli iradenin üzerinde olmalıdır. BM tarafından görevden uzaklaştırma kararını alınan bir lider bu karara uymuyorsa, ülkesi içinden yapılacak darbe girişimi meşru kabul edilmeli ve BM tarafından desteklenmelidir. Darbe yaparak iktidara gelen güç demokratik değilse aynı darbe akıbeti onun için de geçerli olmalıdır. BM, demokrasi getirmeyecek tüm darbelerin karşısında olmalı ama faşist iktidarı yıkacak tüm darbelerin de destekçisi olmalıdır.  Yani BM demokrasinin koruyucusu ve yayıcısı olmalıdır. BM’nin zorlamasıyla krallıklar derhal lav edilmeli veya İngiltere de olduğu gibi siyaseten etkisizleştirilmelidir. Böylece iktidar sarhoşluğuyla faşistleşmeyi düşünen liderler de insafa gelir.

“Her ülke kendi iç işlerinde bağımsızdır”, “ülkeler kendi kaderlerini kendi belirlemelidir” gibi safsatalarla bu önerime karşı çıkanların faşizm altında inleyen insanların mutsuzluklarını ve sefaletlerini umursadıklarını düşünmüyorum. Artık yeter. Dünyadaki her insanın, her milletin özgürce ve insanca yaşamaya hakkı vardır. Birileri demokrasiye aç yatarken diğerleri demokrasiye tok uyuyamaz. Sadece ülkemiz için değil, tüm dünya için demokrasi istemek ve buna ulaşmak için de gerekirse zor kullanmak şarttır.   

Tabii BM’nin bugünkü yapısıyla bahsettiğim bu sistem kurulamaz. Çünkü BM tüm ülkelerin kulübü durumundadır. Antidemokratik ülkeler de BM’ye üye olabilmektedir. BM sadece demokratik ülkelerin kulübü durumuna gelmek zorundadır. Demokratik olmayan ülkelere karşı tavır almalı ve belli bir zamandan sonra da zor kullanmalıdır. İnsan hakları evrensel beyannamesi temel alınarak dünyadaki tüm ülkelerin demokrasiye geçmesi için baskı yapan ve zor kullanan bir kulüp haline gelmelidir BM.


Demokrasi
Maalesef ben tanımlanan ve uygulanan demokrasilerin çok da erdemli bir yönetim biçimi olduğuna inanmıyorum. Hoş demokratik olduğunu ilan eden ülkelerin hepsinde uygulama farklılıkları var ve bazı demokrasiler daha özgürlükçü ve eşitlikçi. Kabaca demokrasi için; en çok oy alan parti veya partilerin borusunu öttürdüğü, muhalefete düşen partilere oy veren insanların kendilerini ötekileşmiş hissettiği bir sistemdir, denebilir. Yani söylendiği gibi ülke yönetiminde herkesin söz sahibi olabildiği bir sistem değildir, demokrasi. Bu yüzden demokrasiden daha gelişmiş bir yönetim sistemi bulunmalıdır derim hep.

Demokrasi için “çoğunluğun ülkeyi yönetmesi” denir ama %30 oy alan bir parti, kendisi gibi düşünmeyen %70 çoğunluğa inat kararlar alabilmekte ve buna “millet iradesi” diyebilmektedir. (Buna demokrasi deniyorsa, gerçekten “ileri demokrasi”ye ihtiyaç vardır.) Benim “ileri demokrasi” anlayışıma göre, seçimlere giren ve %1’in üzerinde oy alan her parti ülke yönetiminde sorumluluk almalıdır. (Dikkat edin “söz almalıdır” demiyorum, “sorumluluk almalıdır” diyorum.) Yani hiçbir oy heba olmamalıdır. Bu fikrimi yazının ilerleyen satırlarında daha da rasyonelleştireceğim.

Siyasetçi
Siyasetçi ülkeyi geliştirmeyi vaad ederek yönetmeye talip vatandaştır. Kimisi ülküsünü hayata geçirmek için, kimisi ülkeyi geliştirmek için, kimisi de ahlaksızca zengin olmak için siyasetçi olmayı seçmiştir. Siyasetçiler genelde yöneticilik özelliği üzerinden değil de ideolojisi üzerinden oy toplamaya çalışır. İktidara geldiklerinde de ideolojilerini egemen kılmaya çalışmaktan veya keselerini doldurmaya çalışmaktan ülkeyi yönetemediklerini ve geliştiremediklerini görürüz. Buna kesinlikle bir çözüm bulunmalıdır. Ülkeler bu kansız siyasetçiler yüzünden gelişememekte ve kan kaybetmektedir.

Siyasetçilerin performansını ölçen bir kurum icat etmeliyiz. (Sayıştay gibi bir şey) Boş konuşan, vaad ettiklerinin tersini yapan, dün ak dediğine bugün kara diyen, sorumlu olduğu kurumları geliştiremeyen, zenginliği sürekli artan siyasetçi sistemden şutlanmalıdır. Karne sistemi de olabilir. Bilimsel bir ölçümleme metoduyla karne notu verilmeli ve zayıf not alan siyasetçi şutlanmalıdır. (GSMH büyümesini yüzde 5’in altına düşüren, enflasyonu %10’un üzerine çıkaran, dış borçlanmayı artıran başbakan ve bakanları görevden alınmalı ve siyasetten men edilmeli) Ciddiyim, şaka yapmıyorum. İş dünyasında başarısız genel müdürler nasıl kovuluyorsa, başarısız öğrenciler nasıl sınıfta bırakılıyorsa, siyasetçilere neden bu model uygulanmasın? (Şöyle düşünün, eğer bu sistem olsaydı Tansu Çiller, Mesut Yılmaz gibi siyasetçiler 1 yıl siyasetin içinde kalır ve evlerine dönerlerdi. Kulağa hoş gelmiyor mu?)

Siyasetçilerin bir hastalığı da kendilerini bulunmaz Hint kumaşı zannetmeleri, ülkenin kendilerine çok ihtiyacı olduğunu düşünmeleridir. Bu yüzden siyasetten onları sadece mezar ayırıyor. Normalde iş dünyasının yöneticileri en verimli çağlarını 40’tan sonra yaşar ve 60 yaşında jübile yaparken, siyasetçiler 60 yaşından sonra siyaseten nemalanabildikleri için mezara kadar jübile yapmazlar. Anlayacağınız siyaset moruklar cennetidir. Beyni süngerleşmiş insanlardan da ülkeye fayda geleceğini uman halk oy vermeye devam eder. (Önündeki duvara yürüyerek defalarca çarpmak gibi bir şey bu) Nasıl seçilme yaşının tabanı varsa, tavanı da olmalıdır. 70 yaşını geçenlere siyaset yapmak ve siyasi bir makamda oturmak yasaklanmalıdır. Yaş haddinden emekli edilmelidirler. Şaka yapmıyorum, benim ileri demokrasi tanımımda kesinlikle bu madde var. Bu ülkenin 20-70 arasındaki nüfusu dururken 70 yaş üstlerine siyasi görev düşmemelidir. Hem bu sayede siyasi sirkülasyon daha çok olur ve 70’ine gelmeden başarılı siyasetçiler önemli pozisyonlara gelebilirler.

Lider
Başa lider seçmek ilkel bir dürtüdür. İnsanlar tepelerinde mutlaka bir lider olsun isterler. İlkel zamanlardan kalan bu alışkanlık, kraliyet aileleri, aristokratlar, diktatörler gibi insanlığa yakışmayacak zümreler yaratmıştır. Demokrasiyle seçilenlerin de onlardan kalır yanı pek yoktur. Demek ki, iktidarı ele geçiren insanoğlu, başkalaşıyor. Başa gelmiş siyasetçi kendini ayrıcalıklı hissediyor, kendinde keramet var zannediyor. Yandaşlarına iyi bakıyor, muhaliflerine zulmediyor. İktidara gelen liderler halka hizmet etmek yerine konforuna hizmet etmeye meylediyor.
·                 İktidar kelimesine de gıcığım. Bu kelime diktatörlük zamanlarından kaldığı için seçimle iktidara gelenlere de diktatörlük virüsü bulaştırıyor.
·                 Dünyada hala kralların olmasına, padişahların rahmetle anılmasına da hayret ediyorum. Babadan oğula geçen yönetim hakkına ifrit oluyorum, hanedanlıklara karşı çıkamayan insanlara da yuh diyorum. (krallık/hanedanlık savunucularının kişiliksiz insanlar olduğunu düşünüyorum)

İnsanlar tarafından neredeyse tapınılan, yüksek yetkilerle donatılan, bir dediği iki edilmeyen liderin sapıtmamasının imkanı yoktur.

O zaman demokrasi ayaklarıyla lider seçmek niye? Topluma ve bireye hizmet edecek devleti yönetmek için illa bir lidere mi ihtiyaç var? Niye parti liderlerini suça teşvik ediyoruz, günaha davet ediyoruz? İlla lider seçmek zorunda mıyız? Mazoşist miyiz? (İşte aykırı soru diye buna denir)

Hadi farklı düşünüp, bu konuya farklı bir çözüm bulalım. Benim “ileri demokrasi” projemde lider, mider yok arkadaş, “yöneticiler” var. Devleti yönetecek lideri değil, devlet kurumlarını yönetecek “yöneticileri” seçelim, diyorum. İktidar yerine “yönetim”, lider yerine de “yönetici” kelimesini koymalıyız diyorum. (Böylece ülkenin başına getirdiğimiz insanların kıçı kalkmaz.) Ülkeler barışçıl ve refah içinde bir gelecek yaratacaklarsa ülke liderliği kurumunu gözden geçirmeli, etkisizleştirmeli veya kaldırmalıdır (Nasıl mı? Okumaya devam edin, lütfen)

Seçimler
Demokrasinin olmazsa olmazı oylamalardır. İnsanlar oy vererek yönetenlerini seçer. 4 veya 5 yılda bir sandığa davet ederek halka “diktatör” seçme şansı verilir. Seçimler sayesinde halkın söz sahibi olduğu söylenir. Bu bir nebze doğrudur ama yeterli değildir. Ülke yönetimiyle ilgili halkın fikri daha çok alınmalıdır. Bazı kritik konularda referanduma gidilmektedir. Referanduma gidilme kriteri yeniden tanımlanmalı ve Yüksek Seçim Kurulu tarafından akıllı telefonlara yüklenecek bir yazılım ile daha fazla referanduma gidilmelidir. (Demek ki devlet halka akıllı telefon dağıtmalı. İnanın referandum maliyetinden daha ucuza gelir.) Örneğin kamuoyunda yeterince tartışılmış ama karara varılmamış konularda her akşam 20:00 ile 21:00 arasında “mobil sandıklar” açılsın ve insanlar oylarını atsın. Olmaz olmaz deme, bal gibi olur. İşte o zaman ben ülke yönetiminde söz sahibi olduğumu hissederim. 4 yılda bize fikrimiz sorulunca buna demokrasi deniyorsa benim “mobil sandık” önerim ileri demokrasinin ta kendisidir. 

Devlet
Halklar ortak ihtiyaçlarını karşılaması için devlet denen kurumu yaratmışlar ve bu devleti besleyecek vergi sistemini icat etmişlerdir. Bir toplumun ve o toplumdaki bireylerin devletten beklentileri bellidir. Adaleti, güvenliği sağlamalarını beklerler. Bireyler arasındaki, kurumlar arasındaki, bireyler ve kurumlar arasındaki ilişkileri kurallar üzerinden düzenlemesini bekler. Ticaretin kolaylaşması için olanakların (yol, iletişim, bankacılık…vb) sunulmasını isterler. Sağlık ve eğitim gibi yüksek maliyetli ihtiyaçların devlet tarafından karşılanmasını beklerler. Özel sektör tarafından karşılanamayan işler de devlet tarafından karşılanmalıdır. Dolayısıyla devlet denen mekanizma içinde birçok kurum oluşmuştur. Halka hizmet götürmek için bu kuruluşların yönetilmesi gerekir. (İşte tam burada ileri demokrasi projemin bomba önerisi geliyor) Benim önerim şu; erkler ayrılığı ilkesi gereği devleti oluşturan kurumların bazıları hükümet yöneticileri tarafından yönetilmelidir, bazıları ise oluşturulacak diğer kurumlar/meclisler tarafından yönetilmelidir. 

Kuvvetler Ayrılığı
Yasama için seçtiğimiz meclisin içinden yürütme de çıkarmak, üstelik yargıyı da o yürütmeye bağlamak bana çok saçma geliyor. Hani kuvvetler ayrılığı? Yasama, yürütme yargı… Matruşka bebekler gibi birbirinin içinden çıkarsa kuvvetler ayrılığından bahsedilebilir mi? Kesinlikle kuvvetler ayrılığına ihtiyacımız var. Ülkeyi yönetsin diye seçtiğimiz insanların ve onların yönettikleri devlet kurumlarının denetlenebilmesi, özgürlüklerin korunması için yürütme, yasama ve yargı mutlaka birbirinden ayrılmalıdır.

Bir ülkede demokrasi ve hukuk adil işliyorsa siyasilerin iktidara gelmek için halka vaat edecekleri tek şey daha refah içinde yaşatmak olmalıdır. Özgürlüğün ve adaletin hüküm sürdüğü bir ülkede siyasi partiler ekonomiyi, eğitimi ve sosyal hayatı zenginleştirmeye aday olmalıdırlar. Bu durumda iktidar olmayı hayal edenlerin sadece yürütmeye (yönetmeye) talip olmaları gerekir. Yürütme için seçtiğimiz yöneticiler yasama ve yargıdan şikayetçilerse bilin ki diktatörlük peşindedirler. (Yasama ve yargıda yürütmeyi gıcık eden, engelleyen bir şeyler varsa, bunun düzeltilmesi için çözüm başka bir şey olmalıdır.)

Kimi seçelim?
Milletvekili seçimleri ve belediye seçimleri kaldırılsın. Tek seçim yapalım. Adı Yönetim Seçimleri olsun. Bu seçimde sadece İl Başkanlarını ve İl Meclis Üyelerini seçelim. (Yani sadece bugünkü belediye seçimleri olsun. Yalnız baraj falan olmasın. Seçimler 4 yılda bir olsun). Vali, kaymakamlık ve ilçe belediye başkanlığı gibi makamlar kalksın. İl başkanı olan kişi TC kanunları çerçevesinde ilini istediği gibi yönetsin. İl başkanları illerinin refah düzeyinin artması için evrensel, ulusal ve yerel çıkarlara uygun kararlar alacaklardır. İl meclisinde 100 vekil olsun. Her parti aldığı oy oranında il meclisine vekil versin. Yalnız aynı seçimde özel vekiller de belirlenmelidir. Özel vekiller illerini temsilen başkentteki Yönetim Meclisi’nin de vekili olsunlar. Elbette başkentteki meclise her ilin nüfusuna orantılı olarak illerden vekil gelmelidir.

Hükümeti Nasıl Kuralım?
Yönetim seçimlerinde en çok oy alan parti hükümeti kurmalı. Hükümet üyeleri arasında seçimlerde göreve gelen il başkanları ve il meclisi vekilleri yer almamalıdır. Yani hükümette seçilmişler olmamalıdır. Parti yönetim seçimlerine girerek illere ve ülkeye talip olmuştur. Halk da oy vererek hem ilinin başkanını ve meclisini belirlemiş, hem de ülkeyi yönetecek (hükümeti belirleyecek) partiyi belirlemiştir. Seçimleri kazanan parti bakanlarını ve sembolik ülke başkanını atamalıdır. Israrla sembolik diyorum, zira aşırı yetkili, baskın karakterli bir lidere gerek kalmamalı. İnsanlar çoban edalı bir figürü başlarında kabul etmemelidirler. Ülke başkanı temsili bir makam olmalıdır. Bakanlıklar daha fazla önemli olmalıdır. Hükümetin esas karakteri bakanlar kurulu olmalıdır. Başkan, bakanlar kuruluna moderatörlük yapan bir figür olmalıdır. (Aslında muhalefet partilere de bakanlık verilmesinden yanayım ama bunu nasıl formülüze edebiliriz bilemiyorum. İktidara gelen partiye verilmeyen oyların boşa gitmemesi gerekir. Muhalefet de ülke yönetiminde rol almalıdır.) Sonuçta vatandaşın işi devlet kurumlarıyla, onlar da ya belediyelere ya da bakanlıklara bağlı. İl başkanlarının ve bakanların performansları daha fazla sorgulanır olmalıdır. Böylece ideolojiler değil, icraatlar daha fazla öne çıkar. Bu da ülkeyi daha da ilerletir. Sonuç olarak seçimler sadece “yürütme” ayağını belirlemek için yapılmalıdır diyorum. İl başkanları bakanlar kurulu kararlarına uymalıdır.

Meclisler
Bana bir meclis yetmez, üç meclis istiyorum. Madem kuvvetler ayrılığı olacak. 3 tane meclisimiz olmalıdır.
·                 Yönetim Meclisi: İl Meclislerine seçilen üyelerin içinden başkentteki büyük meclise (Yönetim Meclisi) gönderecek vekiller olmalıdır. İl meclisinde her partiden toplamda 100 tane vekil olabilir. İlin bu vekiller içerisinden Yönetim Meclisi’ne vereceği vekillerin belirlenmesi bugünkü seçimlerdeki gibi olacaktır. Yani il meclisindeki bazı vekiller aynı zamanda Yönetim Meclisi üyeleri de olacaktır. Bu mecliste (Yönetim Meclisi) iller hükümetten taleplerini dile getirmeli, hükümet de kalkındırma projelerini değerlendirmeye sunmalıdırlar. Bu sayede merkezi yönetimin illerden uzaklaşmaması sağlanmış olur, dolayısıyla halka hizmet daha kolay iner. Hükümet de daha fazla illerin sorunlarına eğilmek zorunda kalır.
·                 Yasama Meclisi: Ülkenin ve özgürlüklerin gelişmesi ile adaletin sağlanması için ihtiyaç duyulan yasaları çıkaracak kurum Yasama Meclisi olacaktır. Yasa yapmak kültürlü, eğitimli, entelektüel insanların işidir. Bu yüzden bu işin içine halkı dahil etmeye gerek yoktur. Yasama Meclisini her üniversiteden gönderilen temsilciler oluşturmalıdır. Her üniversite göndereceği 5 temsilciyi akademisyenlerinin ve öğrencilerinin seçimiyle belirlemelidir. (Evet, üniversiteler de ülke yönetiminde söz sahibi olmalıdır. Bir ülkenin yetiştirdiği en bilge ve vasıflı insanlar Üniversite eğitim görevlileridir. Yasama gibi bilimle ve bilgelikle ele alınması gereken alanları en entellektüel kesime bırakmakta ne sakınca olabilir ki?) Elbette yasama meclisi de gündeme gelen yasama konularını uzun uzadıya tartışacak ve oylama ile yasalaştıracaktır. Yasama Meclisi ülkenin gündemini ve kurumların ihtiyaçlarını takip ederek yasama kararları almalıdır. Elbette hükümet, yönetim meclisi ve il başkanları tarafından önerilecek yasaları da incelemeli ve gerekiyorsa yürürlüğe koymalıdır. Adalet bakanlığı hükümete değil, Yasama Meclisi’ne bağlı olmalıdır. Benim anlayışıma göre demokrasilerde hukuk ve emniyet teşkilatı asla seçilenlere (siyasilere ve iktidara) teslim edilmemelidirler. Dünya tarihi hukuku ve emniyeti kendi çıkarlarına göre kullanan iktidarlarla doludur. Bu ikiliyi iktidara verdiğiniz sürece bir ülkede derin devlet oyunlarına, kanunsuzluklara, soygunlara, rüşvete, siyasi hortumlara her zaman maruz kalırsınız. Hukuk ve hukukun koruyucusu emniyeti iktidara bağlı olmaktan kurtarıp, bağımsız hale getirmelisiniz. Bu yüzden adalet bakanlığı ve emniyet teşkilatı Yasama Meclisi’ne bağlı olmalıdır.  Yasama meclisi çağdaş, eşitlikçi, özgürlükçü bir Anayasa hazırlamalı ve bu anayasayı Yönetim Meclisi ve Denetim Meclisi’nden gelen öneriler ile sürekli geliştirmelidir. Anayasayı halkın oyuna sunma yalakalığı da yapılmamalıdır. (Sanki halka sunulan anayasayı herkes okuyup oy veriyor. Halbuki, taptığı lider ne derse onu oyluyor.) Yasama Meclisi’ne bağlı Rejimi Koruma Dairesi ve Anayasa Mahkemesi oluşturulmalıdır. Rejimi Koruma Dairesi sadece seçilmiş partilerin faaliyetlerini denetlemelidir. Yönetim Meclisi’ne girememiş partilere dair araştırma yapamamalıdır. Anayasa Mahkemesi de tüm siyasi dava ve sorunların son başvuru noktası olmalıdır. 
·                 Denetim Meclisi: Denetim meclisi istediği her şeyi, herkesi ve her kurumu denetlemeye yetkisi olan bir kurum olmalıdır. Sivil toplum kuruluşlarının üyelerinden yine sivil toplum kuruluşlarının üyelerinin katılacağı seçimle belirlenmelidir.  (Yüzde 50’sini muhalefetteki partiler de atayabilir) Denetim meclisi seçimlerine katılacak sivil toplum kuruluşları yasama meclisi tarafından belirlenmelidir. Denetim meclisi seçimleri yönetim meclisi seçiminden bir ay sonra yapılmalıdır. Görev süresi yönetim meclisinin görev süresi kadar olmalıdır. Bu meclise bir kişi 2 dönemden fazla seçilememelidir. Denetim meclisinin denetim görevini layıkıyla yapabilmesi için, her sivil toplum kuruluşuna eşit mesafede olmak ve eşit fırsatı yaratmak yasama meclisinin onuru olmalıdır. Sayıştay ve benzeri denetim kurumları denetim meclisine bağlı olmalıdır. Devletin denetim kurumları denetim meclisine bağlı olmalıdır ve bu kurumların başkanları da denetim meclisi tarafından atanmalıdır.   


Adalet
Adalet saraylarında neden hakimler ve savcılar bir arada olur anlamam. Sonuçta adaletin tecellisi için bir iddia makamı, bir savunma makamı bir de hakim vardır. Hakim her iki tarafın avukatına da aynı mesafede olmalıdır. Savcılar kamunun ve devletin yararına dava açan devlet avukatlarıdır. Gerçek demokrasilerde devleti vatandaştan koruma değil, vatandaşı devletten koruma anlayışı esastır. Savcıların adalet saraylarında hakimlerle birlikte aynı çatı altında olmaları son derece yanlış bir uygulamadır. Bu birliktelik savcıların elini doğal olarak güçlendirmektedir. Aynı yemekhanede yemek yiyen, aynı servisle adalet sarayına gelen, aynı lojmanlarda oturan, hatta birlikte tatile çıkan bu kişilerin aynı davaya bakmaları durumunda sıradan vatandaş karşısında tarafsız olacaklarını düşünmek saflıktır. Hakimden savcılığa, savcılıktan hakimliğe geçişin çok kolay olduğu bir sistemde hakimlerin savcıların iddialarından savunmanın yanıtlarına odaklanması neredeyse imkansızdır. Diktatörlüklerde hakimler ve savcılar aynı çatı altında olabilir ama demokrasilerde aynı çatı altında olmamalıdırlar. Hakimler savunmanın avukatlarına maddi ve manevi anlamda ne kadar mesafeliyse, savcılara da aynı mesafede durmalıdırlar. Hakimler ve savcılar aynı çatı altında çalışmamalıdır. Savcılar derhal adalet saraylarından farklı bir yere konuşlanmalıdırlar. Aslında bu iki farklı organın Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu adı altında yönetiliyor olması bile sakıncalıdır.


İşte benim “ülke yönetimi tekniği”ne ve “ileri demokrasi”ye dair görüş ve önerilerim bunlar.  Bazı parçalar kafamda tam oturmamış olsa da, bugünkü demokrasi kurgusundan farklı oldukları için sizlerle paylaşmaya değer buluyorum. Ve inanıyorum ki; önerdiklerime benzer bir düzeni kuracak adımlar atacak lider dünya tarihine adını altın harflerle yazdıracaktır