Çok Katmanlı Bir Oluşum Tarihi
Alevilik Ne Zaman Doğdu?
İlk bakışta kolay bir soru gibi görünüyor. Ama biraz
araştırınca iş karışıyor. Çünkü bu soruya 7. yüzyıl, 11. yüzyıl, 13. yüzyıl,
hatta 16. yüzyıl diye farklı cevaplar vermek mümkün. Daha da ilginci, bu
cevapların hiçbirinin bütünüyle yanlış olmaması.
Hz. Ali’yi merkeze alırsanız 7. yüzyıla gitmeniz gerekiyor.
Ebu’l-Vefa ve Vefai geleneğini merkeze alırsanız 11. yüzyıla, Babaileri ve
Anadolu dervişlerini dikkate alırsanız 13. yüzyıla, Kızılbaş kimliğinin ortaya
çıkışını esas alırsanız 15. ve 16. yüzyıllara geliyorsunuz. İsimden yürürseniz
19. yüzyıla bile varabilirsiniz; çünkü bu toplulukların ortak adı olarak “Alevi”
kelimesinin yaygınlaşması oldukça yenidir.
Sanırım sorun da burada. Aleviliğin bir gün, bir yerde, bir
kişi tarafından kurulmuş olduğunu varsayıyoruz. Oysa tarih bize daha farklı bir
hikaye anlatıyor. Alevilik kurulmuş olmaktan çok oluşmuş bir inanç ve
topluluk yapısıdır. Üstelik bu oluşum birkaç on yılda değil, yüzyıllar
içinde gerçekleşmiştir ve bugün de sürmektedir.
Bu makale dört soruya cevap arıyor. Birincisi, bugün
Alevilik dediğimiz yapı tarihsel olarak nasıl oluştu? İkincisi, bu yapı
nelerden oluşuyor; yani Alevilik nedir, inancı, ahlakı, kurumları ve kutsal
şahsiyetleri nelerdir? Üçüncüsü, Alevilik ne değildir; komşu ve akraba
geleneklerden nasıl ayrılır, kökenine dair yaygın spekülasyonlar ne kadar
dayanıklıdır? Dördüncüsü, Kızılbaş köylerinden bugünün cemevlerine
uzanan yolda neler değişti?
Metin bu sırayla ilerliyor. Önce kavramları ve yöntemi
netleştiriyorum (I. Bölüm). Sonra Aleviliği oluşturan tarihsel katmanları
kronolojik olarak izliyorum (II. Bölüm). Ardından bu tarihin ürettiği inanç,
ahlak ve hafıza dünyasını anlatıyorum (III. Bölüm). Dördüncü bölümde Aleviliği
başka geleneklerle karşılaştırıyor ve köken spekülasyonlarını tartıyorum.
Beşinci bölüm ise Kızılbaşlıktan bugünkü Aleviliğe uzanan modern dönüşümü ele
alıyor. Sonuçta başlangıçtaki soruya geri dönüyorum.
I. Bölüm: Kavramlar ve Yöntem
Bugün Alevilik dediğimizde çoğu zaman Alevilik, Kızılbaşlık
ve Bektaşiliği aynı şeymiş gibi kullanıyoruz. Bunlara zaman zaman Şiilik de
ekleniyor. Oysa bunların hiçbiri tam olarak aynı şey değildir.
Şiilik, Hz. Muhammed’in ardından İslam toplumunun
liderliğinin Hz. Ali ve onun soyundan gelenlere ait olması gerektiği
düşüncesinden doğan çok geniş bir İslam geleneğidir. Bugün en yaygın kolu, İran
ve Irak’ta kurumsallaşmış On İki İmam Şiiliğidir (Caferilik).
Bektaşilik, 13. yüzyılda yaşamış Hacı Bektaş Veli’nin
manevi mirası çevresinde, özellikle 16. yüzyıldan itibaren kurumsallaşan bir
tasavvuf tarikatıdır.
Kızılbaşlık, 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren
Erdebil’deki Safevi şeyhlerinin etrafında örgütlenen ve Anadolu’daki çok sayıda
Türkmen, Kürt ve başka topluluğun katıldığı dini-siyasi hareketin ve onun
mirasçısı toplulukların adıdır.
Alevilik ise bugün bunlardan daha geniş bir kimliği
ifade eder. Tarihsel Kızılbaş topluluklarının büyük bölümü bugün kendilerini
Alevi olarak tanımlar. Bektaşilikle de çok geniş bir ortak inanç, sembol ve
erenler dünyası paylaşırlar. “Alevi” adının bu topluluklar için nasıl ve ne
zaman yaygınlaştığını V. Bölümde ayrıntılı olarak ele alacağım.
Ama bu kavramları geçmişe doğru olduğu gibi taşımamak
gerekir. Örneğin 13. yüzyılda yaşayan Baba İlyas için doğrudan “Aleviydi” demek
sorunludur. Hacı Bektaş Veli için de aynı durum geçerlidir. Çünkü bugün
kullandığımız anlamıyla Alevilik de, Kızılbaşlık da henüz ortaya çıkmamıştı. Bu
isimleri Aleviliği oluşturacak tarihsel damarların temsilcileri olarak
görmek daha doğru olur. Bu makale boyunca 16. ve 17. yüzyıllardaki topluluklar
için mümkün olduğunca dönemin kendi kavramı olan “Kızılbaş”ı, bugünkü
topluluklar için “Alevi”yi kullanacağım.
Alevilik İslam’ın İçinde mi?
Burada başka bir tartışmayı da tarihsel köken tartışmasından
ayırmak gerekir. Günümüzde Aleviliğin İslam’ın bir yorumu mu, kendine özgü
bağımsız bir inanç mı, yoksa aynı zamanda kültürel ve felsefi bir kimlik mi
olduğu konusunda Alevilerin kendi içinde de tek bir görüş yoktur.
Bazı Aleviler kendilerini açık biçimde Müslüman olarak
tanımlar ve Aleviliği İslam’ın Ehl-i Beyt merkezli, batıni ve tasavvufi bir
yorumu olarak görür. Bazıları ise Aleviliğin İslam’dan önceki inançlardan da
beslendiğini vurgulayarak onu daha bağımsız bir inanç sistemi olarak tanımlar.
Bir başka kesim için Alevilik dini kimliğin yanında, hatta zaman zaman ondan
daha fazla, bir kültür, ahlak ve yaşam biçimidir.
Bu makalenin amacı bu tartışmada taraf tutmak değil. Burada
sorduğum soru “Alevilik ne sayılmalıdır?” değil, “Bugün Alevilik
dediğimiz tarihsel yapı nasıl oluşmuştur?” sorusudur. İkisi aynı soru
değildir. Bir inancın “asıl” ya da “doğru” olup olmadığına tarihçi karar
veremez; ama o inancı taşıyan toplulukların, kurumların ve metinlerin nasıl
ortaya çıktığını araştırabilir.
İnançsal Köken Başka, Tarihsel Köken Başka
Aleviliğin kökenini anlamanın en iyi yollarından biri iki
ayrı tarihi birbirinden ayırmaktır.
·
Birincisi inançsal soy kütüğüdür. Bu
tarih Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Kerbela ve On
İki İmam üzerinden ilerler. Alevilerin kendi kutsal hafızası bu çizgiyi takip
eder.
·
İkincisi toplumsal ve kurumsal tarihtir.
Burada Vefailik, Babailer, Türkmen dervişleri, Anadolu abdalları, Hacı Bektaş
çevresi, Safeviler, Kızılbaşlar ve Alevi ocakları karşımıza çıkar.
Bu iki tarih birbirinden bağımsız değildir ama aynı şey de
değildir. Aleviliğin kutsal hafızası İslam’ın ilk yüzyılına kadar giderken,
bugün bildiğimiz toplumsal ve ritüel yapısının şekillenmesi çok daha sonraki
yüzyıllarda gerçekleşmiştir.
Yöntem: Benzerlik, Etkileşim, Soy Bağı
Aleviliğin kökeni tartışıldığında Anadolu ve çevresinde
yaşamış neredeyse her eski din ya da toplulukla bir bağ kurulduğunu görmek
mümkün. Bu iddiaları tartabilmek için makalenin başında bir yöntem belirlemek
istiyorum. Bu yöntemi metnin sonuna kadar, kendi tezim dahil, bütün iddialara
aynı biçimde uygulayacağım.
İlk ayrım şu: Benzerlik başka şeydir, etkileşim başka
şeydir, soy bağı başka şeydir.
İki gelenekte benzer bir ritüelin bulunması, birinin
diğerinden geldiğini kanıtlamaz; aynı insan zihni, benzer koşullarda benzer
çözümleri birbirinden habersiz üretebilir. Aynı coğrafyada yaşamış olmak temas
ihtimalini artırır ama aktarımı göstermez. Temas gerçekleşmiş olsa bile, bir
unsurun ödünç alınması bütün bir geleneğin o kaynaktan doğduğu anlamına gelmez.
“Alevilik aslında şu eski dinin devamıdır” diyebilmek için aradaki
yüzyılları birbirine bağlayan insanlar, metinler, kurumlar ya da belgeler
gerekir.
Bu yüzden her köken iddiasına dört soru sormak gerekir:
1.
Kim taşıdı?
2.
Ne zaman taşıdı?
3.
Nereden nereye taşıdı?
4.
Bunu gösteren bir metin, kişi,
kurum ya da topluluk var mı?
Bu sorulara cevap veremediğimiz yerde elimizde ilginç bir
benzerlik vardır; tarihsel bir soy kütüğü değil.
İkinci bir yöntem kuralı daha var. Bir bilimsel tez,
ortaya çıktığı dönemin siyasi ya da toplumsal ihtiyaçlarına alışılmadık ölçüde
iyi uyuyorsa, onu bir kez daha gözden geçirmek gerekir. Bu, tezi otomatik
olarak yanlışlamaz; bazen ihtiyaç ile gerçek çakışır. Ama teze gösterilen
rağbetin ne kadarının delilden, ne kadarının kullanışlılıktan geldiğini sormayı
zorunlu kılar.
Bu kuralı yalnızca başkalarına değil, bu makaleye de
uygulamak gerekiyor. Çünkü burada savunduğum görüş, yani Aleviliğin başka bir
şeyin kalıntısı değil, yüzyıllar içinde kendi kurumlarını üreten bir gelenek
olduğu fikri de bugünün bir ihtiyacına, Alevilerin tanınma ve kendini tanımlama
talebine çok iyi uyuyor. Bu yüzden okurun bu tezi de aynı dört soruyla sınaması
gerekir. Ben de metin boyunca belgelere dayanan kısımlarla yorum ve tahmin olan
kısımları ayırmaya çalışacağım.
II. Bölüm: Tarihsel Oluşum
Aleviliğin İslam içindeki en güçlü kökü kuşkusuz Hz. Ali ve
Ehl-i Beyt’tir. Hz. Muhammed’in 632 yılında ölümünden sonra ortaya çıkan
halifelik tartışmaları zamanla İslam dünyasının en büyük ayrışmalarından birine
dönüştü. Hz. Ali dördüncü halife oldu; ancak onun dönemindeki iç savaşlar,
ardından Muaviye’nin iktidarı ele geçirmesi ve özellikle Hz. Hüseyin’in 680
yılında Kerbela’da öldürülmesi İslam tarihinde çok büyük bir kırılma yarattı.
Kerbela yalnızca siyasi bir çatışma olarak kalmadı. Adalet
ile zulüm arasındaki mücadelenin sembolüne dönüştü. Bu hafıza Aleviliğin
dünya görüşünde son derece güçlüdür. Muharrem orucu, matem, Yezid’e lanet ve “Hüseyin’in
yası” bugün de Alevi dini yaşamının merkezindedir.
Emevi iktidarına karşı biriken öfke 750’de Abbasi devrimiyle
Emevilerin yıkılmasına kadar vardı. Bu devrimin Horasan’daki önderi Ebu Müslim,
yüzyıllar sonra Anadolu Kızılbaşları arasında Ehl-i Beyt’in öcünü alan bir
kahraman olarak anılacaktı. Bu hafızanın nasıl oluştuğuna III. Bölümde
döneceğim.
Hz. Ali sevgisi, Ehl-i Beyt’e bağlılık, Kerbela ve On İki
İmam Aleviliğin merkezi sembollerindendir. Ama buradan “Alevilik 680 yılında
doğdu” sonucu çıkarılamaz. Çünkü o dönemde cem yoktu, bugünkü anlamıyla
dede-talip ilişkisi yoktu, Alevi ocakları yoktu, Kızılbaşlık yoktu.
Daha doğru ifade şu olabilir: Aleviliğin ileride üzerine
kurulacağı kutsal hafızanın en önemli bölümü İslam’ın ilk yüzyılında oluştu.
Hikaye Irak’a Uzanıyor: Ebu’l-Vefa ve Vefailik
Bu noktada karşımıza çok önemli ama yakın zamana kadar geniş
kamuoyunun pek bilmediği bir isim çıkıyor: Ebu’l-Vefa el-Bağdadi.
Yaklaşık 1026’da doğan ve 1107’de ölen Ebu’l-Vefa, Irak’ta yaşamış bir
mutasavvıftır. Bazı kaynaklar onun Kürt asıllı olduğunu belirtir; “Tacü’l-Arifin”
(ariflerin tacı) lakabıyla da anılır. Onun çevresinde gelişen tasavvuf geleneği
daha sonra Vefaiyye adıyla anıldı.
Ebu’l-Vefa’nın dini konumu, bugünkü mezhep kategorilerine
kolayca sığmaz. Yaşadığı dönemde Irak’taki tasavvuf çevreleri genellikle Sünni
fıkıh mezheplerinden biriyle ilişkili görünürdü. Ama Vefai silsilesi, pek çok
tasavvuf silsilesi gibi Cüneyd-i Bağdadi ve Maruf-i Kerhi üzerinden İmam Ali
Rıza’ya ve Hz. Ali’ye bağlanıyordu; Ehl-i Beyt sevgisi de bu çevrelerde
güçlüydü. Bu tür silsilelerin tarihsel gerçeklikten çok manevi bir aidiyeti
ifade ettiğini unutmamak gerekir. Ama yine de bize şunu söyler: Ebu’l-Vefa’nın
dünyasında Ehl-i Beyt’e bağlılık ile Sünni bir çerçevede yaşamak birbirini
dışlamıyordu.
Burada hemen bir yanlış anlamayı önlemek gerekir. Ebu’l-Vefa
Aleviliğin kurucusu değildir. Vefailik de Alevilik değildir. 11. yüzyıl
Irak’ındaki Vefai çevresini bugünkü Alevilikle özdeşleştirmek mümkün değildir.
Ancak işler Anadolu’ya gelince ilginçleşiyor.
Ayfer Karakaya-Stump’ın Alevi dede ailelerinin özel
arşivlerinden çıkan icazetnameler, şecereler ve başka belgeler üzerinde yaptığı
çalışmalar, özellikle Doğu ve İç Anadolu’daki bazı önemli Alevi ocaklarının
tarihsel olarak Vefai derviş ağlarıyla bağlantılı olduğunu göstermektedir.
Dede Garkın, Ağuiçen ve Şah İbrahim Veli gibi ocaklar bu bağlamda anılır.
Üstelik bu bağlantı yalnızca menkıbelere dayanmıyor; elimizde artık belgeler de
bulunuyor.
Bu bulgu önemli bir yön değişikliği anlamına geliyor.
Karakaya-Stump, Anadolu halk İslam’ının soy kütüğünü araştırırken dikkatin
yalnız İslam öncesi Orta Asya’ya değil, Orta Çağ Orta Doğu’sunun oldukça
hareketli tasavvuf dünyasına çevrilmesi gerektiğini savunur. Aleviliğin bazı
önemli tarihsel damarları Orta Asya bozkırlarından değil, Irak ve daha geniş
Orta Doğu’daki tasavvuf çevrelerinden Anadolu’ya gelmiştir.
Ama bu bulguyu da abartmamak gerekiyor. Her Alevi ocağı
Vefai kökenli değildir; bazı ocakların belgeleri Erdebil’deki Safevi merkezine,
bazıları başka derviş çevrelerine işaret eder. Ebu’l-Vefa’yı “Aleviliğin tek ve
asıl kurucusu” ilan etmek, onu uzun süre görmezden gelmek kadar yanlış olur.
Onun yeri, Aleviliği oluşturan köklerden belgelenmesi en güçlü olanlarından
biri olmasıdır.
Vefailik Anadolu’ya Nasıl Geldi?
Vefai geleneğinin Anadolu’daki önemli isimlerinden biri Dede
Garkındır. Onun çevresinde yetişen en önemli şahsiyetlerden biri ise Baba
İlyastır. Baba İlyas’ın torunu Elvan Çelebi’nin 14. yüzyılda yazdığı Menakıbu’l-Kudsiyye,
bu ilişkiyi anlatan en önemli kaynaklardan biridir.
Kabaca şöyle bir tarihsel hat ortaya çıkıyor: Ebu’l-Vefa
→ Vefai derviş ağları → Dede Garkın → Baba İlyas → Babai çevreleri
Bu zincirin önemli olmasının nedeni, Dede Garkın ve bazı
Vefai bağlantılı ailelerin izlerinin daha sonraki Alevi ocak dünyasında da
görülebilmesidir. TDV İslam Ansiklopedisi de Bektaşiliğin oluşumunu anlatırken
Babai hareketi ile Vefailiği birbirine bağlayan bu tarihsel arka plana dikkat
çekmektedir.
Fakat yine aynı uyarıyı yapmak gerekiyor. Baba İlyas bir
Alevi dedesi değildi. Babailer de bugünkü anlamıyla Alevi değildi. Onlar
daha sonra Aleviliği meydana getirecek dini ve toplumsal dünyanın önemli
öncülleriydi.
13. Yüzyıl Anadolu’sunu Bugünün Mezhepleriyle Anlamaya
Çalışmayın
Bugün din söz konusu olduğunda insanları net kategorilere
ayırmaya alışığız: Sünni, Şii, Alevi, Caferi… On üçüncü yüzyıl Anadolu’su ise
böyle değildi. Dervişler dolaşıyor, şeyhler farklı topluluklarla ilişki
kuruyor, tarikatların sınırları değişiyor, çeşitli inanç ve ritüeller birbirine
karışıyordu. Vefailer, Kalenderiler, Haydariler, abdallar, Türkmen babaları ve
başka birçok tasavvuf çevresi vardı.
Cemal Kafadar bu ortamı açıklamak için ilginç bir kavram
kullanır: Metadoksi. Yani insanların henüz kendilerini katı Sünni veya
Şii sınırları içinde tanımlamak zorunda olmadığı, bu ayrımlara kayıtsız
kalabildiği veya farklı geleneklerden unsurları aynı anda taşıyabildiği bir
dünya. Özellikle sınır bölgelerinde ve derviş çevrelerinde, daha sonra
kesinleşecek mezhebi sınırlar bugünkü kadar belirgin değildi.
Bu dünyanın bir başka önemli bileşeni de fütüvvet ve ahilik
geleneğiydi. Kentlerde esnaf ve zanaatkarları örgütleyen, Hz. Ali’yi fütüvvetin
piri kabul eden, kardeşlik, cömertlik ve ahlak kuralları etrafında kurulan bu
gelenek, ileride Alevilikte göreceğimiz yol kardeşliği (musahiplik) ve erkan
anlayışıyla dikkat çekici benzerlikler taşır. Araştırmacılar musahiplik
kurumunun fütüvvet geleneğindeki “ahiret kardeşliği” ile ilişkisine sık sık
dikkat çekmiştir.
Aynı dönemde Anadolu’da, dünya nimetlerini reddeden, saçını,
sakalını, bıyığını ve kaşını tıraş eden (çar darb), gezgin ve kuralsız Kalenderi
dervişleri de dolaşıyordu. Ahmet Karamustafa bu çevreleri incelediği
çalışmasında onları “Tanrı’nın kuralsız kulları” olarak adlandırır. Osmanlı
kaynaklarında bu tür dervişlere zaman zaman “Işık” ya da “Işık taifesi”
dendiğini de ileride Luvi teziyle ilgili tartışmada hatırlayacağız.
Bu nedenle 13. yüzyıldaki bir dervişin inançlarını bugünkü
mezhep cetveline sokmaya çalışırsanız büyük olasılıkla hata yaparsınız.
Babailer ve 1239-1240 Ayaklanması
1239-1240 yıllarındaki Babai ayaklanması Anadolu tarihinin
önemli dönüm noktalarından biridir. Anadolu Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin
Keyhüsrev döneminde başlayan hareket, kısa sürede büyük bir toplumsal
ayaklanmaya dönüştü. Baba İlyas ve halifesi Baba İshak çevresindeki Türkmen
toplulukları bu hareketin merkezindeydi.
Ama Babai hareketini yalnızca dini bir isyan olarak
değerlendirmek doğru değildir. Anadolu’daki hızlı sosyal değişim, göçebe
topluluklarla merkezi yönetim arasındaki sorunlar, vergi yükü, ekonomik ve
siyasi gerilimler de bu hareketin arkasındadır. Ahmet Yaşar Ocak’ın bu
ayaklanma üzerine yaptığı öncü çalışma, olayın hem dini hem toplumsal
boyutlarını ortaya koyar.
Babai hareketi bastırıldı. Ama onun etrafında oluşmuş derviş
ağları ortadan kalkmadı. Tam tersine, sonraki yüzyıllarda Anadolu’nun dini ve
kültürel tarihinde önemli roller üstlendiler.
Hacı Bektaş Veli Sahneye Çıkıyor
Hacı Bektaş Veli de aynı 13. yüzyıl dünyasının insanıdır.
Elvan Çelebi onu Baba İlyas’ın müritleri arasında sayar. Bugünkü Aleviler
açısından en önemli erenlerden biridir ve Hacı Bektaş dergahı yüzyıllar boyunca
Alevi-Bektaşi dünyasının en önemli merkezlerinden biri olmuştur.
Ancak burada da tarih ile sonraki hafızayı birbirinden
ayırmak gerekiyor. Hacı Bektaş Veli bugünkü Bektaşiliği kurmadı. Bektaşi
tarikatının bildiğimiz biçimde kurumsallaşması daha sonraki yüzyıllarda
gerçekleşmiştir. Kaynaklar Bektaşiliğin 13. yüzyıl Anadolu’sundaki Babai,
Kalenderi ve abdal çevreleri içinde şekillenmeye başladığını, fakat asıl
kurumsallaşmasının 16. yüzyılda olduğunu gösteriyor.
Hacı Bektaş’ın tarihsel kişiliğinin üzerine zaman içinde
büyük bir menkıbe dünyası da inşa edilmiştir. 15. yüzyılda yazıya geçirilen
Vilayetname, onu Horasan’dan Anadolu’ya Ahmet Yesevi’nin gönderdiği bir veli
olarak anlatır. Ahmet Yesevi’nin Alevi-Bektaşi hafızasında “Pir-i Türkistan”
olarak anılması bu anlatıya dayanır. Ancak Yesevi ile Hacı Bektaş arasındaki bu
bağın tarihsel bir öğretmen-öğrenci ilişkisinden çok, sonradan kurulan bir
menkıbevi silsile olduğu genel olarak kabul edilir. Menkıbe tarihsel olarak
doğru olmasa da hafıza açısından çok şey söyler; buna III. Bölümde döneceğim.
Hacı Bektaş’a atfedilen Makalat, “dört kapı kırk makam”
öğretisini içeren en önemli metindir. Aslı Arapça olduğu kabul edilen bu eser,
15. yüzyılda yapılan Türkçe çevirisiyle yaygınlaşmıştır.
Dolayısıyla yine aynı sonuç çıkıyor: Hacı Bektaş Aleviliğin
başlangıç noktası değil, Aleviliğin oluşumundaki en büyük tarihsel ve
sembolik kavşaklardan biridir. Önemli bir not daha eklemek gerekir: Hacı
Bektaş’ı “Serçeşme” yani ana kaynak olarak gören anlayış özellikle Bektaşi
çevrelerinde ve bu çevreyle yakın ilişkideki ocaklarda güçlüdür. Doğu
Anadolu’daki pek çok Kızılbaş ocağında ise Hacı Bektaş saygın bir eren olmakla
birlikte, ocağın bağlı olduğu merkez değildir.
14. ve 15. Yüzyıllar: Abdallar, Hurufiler ve Şeyh
Bedreddin
Babailerden Safevilere uzanan iki yüzyıl boş bir ara dönem
değildir. Bu dönemde Anadolu ve Rumeli’de Abdalan-ı Rum adıyla anılan
gezgin derviş toplulukları yaygınlaştı. Teke bölgesinde (bugünkü Antalya-Elmalı
çevresi) tekke kuran Abdal Musa ve onun müridi kabul edilen şair Kaygusuz
Abdal, Otman Baba gibi isimler bu dünyaya aittir. Alevi-Bektaşi deyiş
geleneğinin Türkçe dili ve imgelemi büyük ölçüde bu çevrelerde şekillendi.
Aynı dönemde başka bir düşünce akımı da Anadolu’ya ulaştı: Hurufilik.
14. yüzyılda Fazlullah Esterabadi çevresinde ortaya çıkan, harflere ve
sayıların gizli anlamlarına dayanan bu batıni düşünce sistemi, Esterabadi’nin
1394’te idam edilmesinden sonra müritleri aracılığıyla yayıldı. Hurufi fikirler
özellikle Bektaşi çevrelerini derinden etkiledi. Alevi geleneğinin “yedi ulu
ozan”ından biri olan Seyyid Nesimi de bir Hurufi şairdi ve 1417 civarında
Halep’te idam edildi. Dolayısıyla Hurufilik, Alevi-Bektaşi düşünce tarihinin
önemli yan damarlarından biridir.
1416’da ise Osmanlı’yı sarsan bir olay yaşandı. Kadılık ve
kazaskerlik yapmış, medrese eğitimi almış bir alim olan Şeyh Bedreddin’in
müritleri Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal, Ege’de ayaklandılar. Börklüce’nin
Karaburun’daki hareketi, mülkiyette ortaklık ve farklı dinlerden insanların
eşitliği gibi fikirlerle anılır. Ayaklanmalar bastırıldı, Şeyh Bedreddin
1420’de Serez’de idam edildi. Bedreddin Alevi silsilesinin bir parçası
değildir; ama modern Alevi hafızasında önemli bir yer edinmiştir. Bu yerin ne
zaman ve nasıl edinildiği ilginç bir hikaye ve onu da III. Bölümde anlatacağım.
Asıl Büyük Dönüşüm: Safeviler
Hikayenin belki de en önemli dönüm noktasına 15. yüzyılda
geliyoruz. Bugünkü İran’ın kuzeybatısındaki Erdebil’de Şeyh Safiyüddin’in (ö.
1334) etrafında ortaya çıkan Safeviyye, başlangıçta bir tasavvuf
tarikatıydı. Tarikat zamanla değişmeye başladı. Özellikle Şeyh Cüneyd ve onun
ardından Şeyh Haydar dönemlerinde Safevi hareketi hem siyasallaştı hem de Ali
ve Ehl-i Beyt merkezli çok daha kuvvetli bir dini karakter kazandı.
Anadolu’daki pek çok Türkmen topluluğu Safevi şeyhlerine
bağlandı. Şeyh Haydar müritlerine on iki dilimli kırmızı bir başlık, “tac-ı
Haydari” giydirdi. Başlığın on iki dilimi On İki İmam’ı simgeliyordu. Bu başlık
yüzünden hem Osmanlı hem Safevi dünyasında bu topluluklara Kızılbaş
denmeye başlandı. Safevi ordusunun belkemiğini oluşturan Ustaçlu, Şamlu, Rumlu,
Tekelü, Afşar, Kaçar gibi boyların adları da çoğu zaman Anadolu’daki yurtlarına
işaret ediyordu.
Şeyh Haydar’ın oğlu Şah İsmail 1501 yılında Tebriz’i ele
geçirerek Safevi Devleti’ni kurdu. Böylece bir tasavvuf hareketi bir
imparatorluğa dönüşmüş oldu.
Safeviler Aleviliği mi Kurdu?
Hayır. Ama Aleviliğin oluşumunda Safevi hareketinin rolünü
küçümsemek de mümkün değildir.
Safeviler ortaya çıktığında Anadolu’da Vefailer,
Kalenderiler, abdallar, Babai mirasından gelen çevreler, Türkmen dervişleri,
seyyid aileleri ve çeşitli yerel kutsal soylar zaten vardı. Safevi hareketi
bunların önemli bir bölümünü ortak bir dini-siyasi ağın içine çekti.
Karakaya-Stump’ın çalışmaları, bazı Vefai kökenli derviş ve
ocak ağlarının 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Safevi önderliğindeki
Kızılbaş hareketine katıldığını ve zamanla bağımsız tarikat kimliklerini
kaybederek sonraki Alevi ocak sisteminin unsurlarına dönüştüğünü gösteriyor.
Bence Aleviliğin kökenini anlamak açısından en önemli
cümlelerden biri şu olabilir: Safeviler Aleviliği sıfırdan yaratmadı; daha
önce oluşmuş birçok dini ve toplumsal damarın Kızılbaş kimliği altında
birleşmesini hızlandırdı.
Şah İsmail Hatayi
Şah İsmail yalnızca bir hükümdar değildi. Aynı zamanda
şairdi ve şiirlerinde Hatayi mahlasını kullanıyordu. Hükümdarların
Farsça yazdığı bir dünyada şiirlerinin büyük bölümünü Türkçe yazdı. Divanındaki
şiirlerin önemli bir kısmı aruz ölçüsüyle yazılmıştır; ama koşma ve deyiş
türündeki şiirlerinde hece ölçüsünü, Anadolu ve Azerbaycan Türkmenlerinin kendi
halk şiiri geleneğini kullandı. Bu bir tesadüf değildi. Safevi hareketinin
tabanı büyük ölçüde Türkmen boylarıydı ve o tabana ulaşmanın yolu resmi
yazışmadan değil, deyişten geçiyordu.
Şah Hatayi bugün Alevi geleneğinde “yedi ulu ozan”
arasında sayılır ve deyişleri hala cemlerde okunur. Osmanlı’nın en büyük siyasi
rakibinin şiirlerinin Osmanlı topraklarında ibadetin parçası haline gelmesi,
Alevi tarihinin en dikkat çekici olaylarından biridir. Bunun ne anlama
geldiğini III. Bölümde, hafızanın nasıl oluştuğunu tartışırken ele alacağım.
Bir Belgenin Anlattığı Büyük Dönüşüm
Karakaya-Stump’ın ortaya çıkardığı Vefai belgelerinden ikisi
bu dönüşümü neredeyse gözümüzün önünde gösteriyor. Karakaya-Stump, 1499 tarihli
Dede Kargın icazetnamesi ile 1582 tarihli Ağuiçen icazetnamesini karşılaştırır.
İlkinde ilk üç halifenin isimleri geçerken, daha geç tarihli ikincisinde bu
isimlerin yerini On İki İmam almıştır.
Bu küçük gibi görünen değişiklik aslında büyük bir tarihsel
dönüşümü yansıtıyor. Bir zamanlar mezhep sınırları daha belirsiz olan bir
tasavvuf çevresi, yaklaşık bir yüzyıl içinde belirgin biçimde Ali ve On İki
İmam merkezli Kızılbaş bir kimliğe yönelmiş görünüyor.
Aleviliğin bir günde doğmadığını anlatmak için bundan daha
güzel bir örnek bulmak zor.
Osmanlı-Safevi Çatışması ve Mezhep Sınırlarının
Keskinleşmesi
Safevilerle Osmanlılar arasındaki mücadele yalnızca iki
devlet arasındaki jeopolitik bir rekabet değildi. Dini kimlikler de giderek bu
mücadelenin parçası haline geldi.
1511’de Teke bölgesinde Şahkulu ayaklanması patlak verdi.
1514’te Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail Çaldıran’da karşılaştı. Bu savaştan
önce ve sonra Anadolu’daki Kızılbaş toplulukları ağır takibata uğradı. Osmanlı
yönetimi onları yalnızca farklı inançlara sahip tebaa olarak değil, Safevi
şahına bağlı olabilecek bir güvenlik sorunu olarak görüyordu. Kemalpaşazade ve
daha sonra Ebussuud Efendi gibi şeyhülislamların verdiği fetvalar Kızılbaşları
dinden çıkmış sayarak bu takibata dini bir gerekçe kazandırdı. Mühimme
defterleri 16. yüzyıl boyunca süren soruşturmaları, sürgünleri ve cezaları
kaydeder.
Takibat Kızılbaşları büsbütün sindiremedi. 1527’de Hacı
Bektaş soyundan geldiği kabul edilen Kalender Çelebi’nin önderliğinde büyük bir
ayaklanma daha yaşandı. 16. yüzyılda Sivas çevresinde yaşadığı kabul edilen Pir
Sultan Abdal’ın deyişleri de bu dönemin hem Şah’a bağlılığını hem de Osmanlı
idaresine karşı direnişini yansıtır.
Bu süreçte Osmanlı devleti kendi Sünni kimliğini daha açık
biçimde kurumsallaştırdı. Safevi devleti de zamanla On İki İmam Şiiliğini,
fıkhı ve ulemasıyla birlikte, devlet mezhebi haline getirdi. Karakaya-Stump bu
süreci yalnızca bir “Sünni-Şii çatışması” olarak değil, iki tarafın da mezhep
sınırlarını giderek keskinleştirdiği bir konfesyonelleşme süreci olarak
değerlendirir.
Bu baskının Alevilik açısından paradoksal bir sonucu oldu.
Kızılbaş toplulukları daha fazla içe kapandılar. Ama tam da bu sayede kendi
dini yapılarını korudular. Üstelik Safevi İran’ında resmi Şiilik fıkıh ve ulema
merkezli bir yapıya dönüşürken, Osmanlı topraklarında kalan Kızılbaşlar bu
dönüşümün dışında kaldı. Anadolu Aleviliği ile İran Şiiliğinin bugünkü
farklılıklarının önemli bir kaynağı budur.
Bektaşiliğin Kurumsallaşması
Kızılbaşlık bu kadar ağır bir takibata uğrarken, Bektaşilik
farklı bir yol izledi. 16. yüzyılın başında Hacı Bektaş dergahının başına geçen
Balım Sultan, tarikatın erkanını düzenledi, mücerretlik (evlenmeme)
kurumunu getirdi ve Bektaşiliği belirli kuralları olan bir tarikat haline
getirdi. Bu yüzden Bektaşi geleneğinde “pir-i sani” (ikinci pir) olarak anılır.
Bektaşilik Osmanlı düzeni içinde bir yer buldu. Yeniçeri
Ocağı ile kurduğu bağ ona uzun süre koruma sağladı. Balkanlarda da geniş bir
yayılım alanı buldu.
Bektaşilik ile Kızılbaşlık arasındaki farkın özü
örgütlenmedir. Bektaşilik esas olarak bir tarikattı. Bir kişi Bektaşi
tarikatına kendi isteğiyle girebilirdi; Bektaşilik daha çok kentlerde,
tekkelerde ve Balkanlarda güçlüydü. Kızılbaş dünyasında ise toplumsal yapı ocak,
dede ve talip ilişkisine dayanıyordu. Kişi Kızılbaş olmayı seçmez, bir
Kızılbaş ailesinde ve bir ocağın talibi olarak doğardı. Kırsal Kızılbaş
toplulukları uzun süre kendi kapalı yapıları içinde yaşadılar.
Buna rağmen iki gelenek zaman içinde birbirine çok yaklaştı.
Hz. Ali, Hacı Bektaş Veli, On İki İmam, Kerbela, çeşitli erenler, deyişler ve
ritüeller açısından güçlü bir ortak dünya oluştu. Bektaşi dergahı bazı Kızılbaş
toplulukları için bir merkez işlevi gördü. Hacı Bektaş soyundan geldiğini kabul
eden Çelebiler, bu toplulukların bir kısmı için ocak otoritesi haline geldi.
Bektaşilik içinde de zamanla Çelebiler ile mücerret Dedebabalar arasında bir
ayrışma ortaya çıktı.
1826’da II. Mahmud Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdığında (Vaka-i
Hayriye) Bektaşi tekkeleri de kapatıldı, bazı Bektaşi şeyhleri idam edildi ya
da sürüldü, tekkelerin bir kısmı Nakşibendi şeyhlerine devredildi. Bektaşilik
bir süre sonra gayriresmi olarak yeniden toparlandı; ama 1925’te Cumhuriyet’in
tekke ve zaviyeleri kapatan kanunuyla bu kez bütün tarikatlarla birlikte resmen
sona erdi.
Bugün “Alevi-Bektaşi” ifadesinin birlikte kullanılmasının
arkasında bu uzun yakınlaşma vardır. Ama yine de tarihsel olarak aynı yapı
değildirler.
Ocaklar: Aleviliğin Belki de En Önemli Kurumu
Alevilik tarihini yalnızca fikirler üzerinden okumak eksik
kalır. Çünkü Alevilik aynı zamanda bir örgütlenme biçimidir. Bu
örgütlenmenin merkezinde ocaklar vardır.
Ocak, Hz. Ali soyundan geldiğine inanılan (seyyid) ve dini
önderlik yetkisini kuşaktan kuşağa aktaran kutsal soy ailesidir. Dede aileleri
belirli talip topluluklarının dini önderliğini üstlenir. Belirli köyler belirli
ocaklara bağlıdır ve bu bağ doğumla gelir. Dede-talip ilişkisi yalnızca ibadet
anında ortaya çıkmaz. Evlilikten anlaşmazlıkların çözümüne, ahlaki kurallardan
cemlere kadar topluluğun birçok alanını düzenler.
Ocaklar arasında da bir işbölümü vardır. Kızılbaş-Alevi
geleneğinde rehber, pir ve mürşit olmak üzere üç basamaklı
bir manevi otorite yapısı bulunur. Rehber talibi yola hazırlar, pir onun manevi
eğitimini üstlenir, mürşit ise en üst makamdır. Buyruk metinlerinde mürşit
makamı çoğu zaman Erdebil’deki Safevi şeyhi ya da şahıyla ilişkilendirilir. Bu,
rehber-pir-mürşit yapısının bugünkü biçimini Safevi döneminde aldığını
gösterir. Safevi bağı koptuktan sonra mürşit işlevi farklı ocaklarda farklı
biçimlerde yeniden tanımlandı.
Dolayısıyla Alevilikte din önderi yalnızca dua okuyan biri
değildir; topluluğun sosyal düzeniyle de ilgilenir. Karakaya-Stump’ın Alevilik
tarihini ocakların tarihini inceleyerek yeniden kurması bu yüzden son derece
önemlidir. Araştırması, Kızılbaş-Alevi sosyal-dini örgütlenmesinin karizmatik
aile soyları, yani ocaklar çevresinde geliştiğini özellikle vurgular.
Belki de Aleviliğin gerçek kurumsallaşmasını en iyi burada
aramak gerekir.
Buyruklar: Yazılı Olan Ama Kanon Olmayan
Alevilik anlatılırken en çok tekrarlanan cümlelerden biri
şudur: “Alevilik sözlü bir gelenektir.” Bu cümle büyük ölçüde doğru. Ama
tamamen doğru değil.
Çünkü elimizde yazılı metinler var. Bunlara genel olarak Buyruk
deniyor. Buyruklar; yol, erkan, musahiplik, ikrar, dede-talip ilişkisi,
düşkünlük ve ahlaki kurallar hakkında bilgi veren metinlerdir. Bir kısmı İmam
Cafer es-Sadık’a, bir kısmı Şeyh Safi’ye atfedilir. Bunların yanında ocak
aileleri icazetnameler, şecereler ve cönkler de saklamıştır.
Buyruk metinlerinin bilinen nüshaları 16. yüzyıla ve
sonrasına tarihlenir. Karakaya-Stump’ın çalışmaları, Buyruk külliyatının bir
bölümünün Safevi çevresinde üretilen metinlerin Türkçe versiyonları olduğunu ve
Safevi merkezinden Anadolu’daki Kızılbaş topluluklarına ulaştığını gösterir.
Yani Buyruklar hem Safevi merkezinin Anadolu’daki müritlerine yol ve erkanı
öğretme çabasının, hem de Kızılbaş kimliğinin belirginleştiği bir yüzyılın
ürünüdür.
Burada bence ilginç bir soru var. Herkesin aynı şeyi yaptığı
ve kimsenin sorgulamadığı bir dünyada kuralları yazmaya pek gerek yoktur.
Kurallar genellikle bir topluluğun sınırları belirginleştiğinde, “biz nasıl
yapıyoruz” sorusu sorulabilir hale geldiğinde yazıya geçer. Buyrukların 16.
yüzyılda yaygınlaşması bu açıdan tesadüf olmayabilir. Ama bu bir yorumdur;
metinlerin tarihlendirilmesi üzerine araştırmalar sürüyor ve kesin tarihler
konusunda görüş birliği yok.
Şimdi kritik bir ayrım yapmam gerekiyor. Buyruklar
yazılıdır; ama kutsal kitap değildir, kanon da değildir. Bir kanon tek bir
metindir, merkezi bir otorite tarafından onaylanır, nüshaları birbirinin aynısı
olmalıdır ve ondan sapmak sapkınlık sayılır. Buyruklar bunların hiçbiri değil.
Tek bir Buyruk yok, farklı Buyruk metinleri var. Nüshalar ocaktan ocağa ve
elden ele değişiyor. Safevi merkezinin etkisi zayıfladıktan sonra onları
onaylayan merkezi bir kurum da kalmadı.
Yani Buyruk, geleneği dondurmaz; kaydeder. Bu ayrım
Aleviliğin esnekliğinin kaynaklarından birini gösteriyor. Yol, her ocağın kendi
koşullarında, kendi bölgesinde, kendi diliyle yaşayabildi. Dersim’deki bir
cemle Tokat’taki bir cem birbirinin aynısı olmak zorunda değildi.
Aynı esnekliğin bir bedeli de oldu. Kendini tek bir metne
dayanarak tanımlayamayan, kurumları kapalı ve yerel olan bir topluluk hakkında
dışarıdan çok şey söylendi; bu söylenenlerin önemli bir kısmına da topluluğun
kendi sesiyle cevap vermesi uzun süre mümkün olmadı. Alevilik hakkındaki
iftiraların ve köken spekülasyonlarının (IV. Bölüm) bu kadar kolay
yayılabilmesinin bir nedeni de budur.
Ritüeller Nasıl Şekillendi?
Aleviliğin ritüellerinin bugünkü biçimlerine tam olarak ne
zaman kavuştuğunu söylemek kolay değildir. Cem, musahiplik, ikrar, düşkünlük,
semah, gülbenkler ve dede-talip ilişkisi gibi uygulamaların farklı unsurları
yüzyıllar içinde oluşmuş ve ocaktan ocağa değişen biçimler kazanmıştır.
13. ve 14. yüzyıllardaki derviş çevrelerinin toplu
zikirleri, lokma paylaşımı ve müzikli ayinleri bu ritüel dünyanın tarihsel arka
planının bir bölümünü oluşturmuş olmalıdır. Fütüvvet geleneğinin kardeşlik ve
erkan kuralları da bu arka planın parçasıdır. Ancak elimizde o dönemin
toplantılarının bugünkü cemlerle aynı biçimde yapıldığını gösterecek ayrıntılı
kaynaklar yoktur. Daha açık izleri özellikle Safevi-Kızılbaş döneminden
itibaren, Buyruklar aracılığıyla takip edebiliyoruz.
Osmanlı döneminde Kızılbaş topluluklarının büyük ölçüde
kendi ocakları ve sözlü gelenekleri içinde yaşamaları, bu ritüellerin kuşaktan
kuşağa aktarılmasını sağladı. Ancak bu durum Anadolu’nun her yerinde tek tip
bir Alevilik ortaya çıkarmadı. Aynı temel semboller ve kurumlar paylaşılmasına
rağmen cemlerin yürütülüşü, hizmetlerin adları, kullanılan deyişler, kutsal
mekanlar ve bazı erkan ayrıntıları ocaktan ocağa ve bölgeden bölgeye
değişebildi.
Bu nedenle Alevi ritüellerinin tarihini tek bir merkezden
yayılan standart bir ibadet biçiminden çok, zamanla birbirine yaklaşan ama
yerel özelliklerini de koruyan ocak geleneklerinin tarihi olarak düşünmek daha
doğru olur.
Tek Bir Alevilik Yok: Bölgesel ve Kültürel Katmanlar
Alevilik coğrafi ve etno-kültürel açıdan da homojen, tek tip
bir yapı değildir. Doğu Anadolu (Dersim, Erzincan, Sivas, Malatya ve çevresi)
Aleviliği ile İç ve Batı Anadolu (Çorum, Amasya, Tokat, Hacıbektaş ve çevresi)
Aleviliği arasında belirgin dilsel, kültürel ve ocak örgütlenmesi farkları
bulunur.
Doğu Anadolu’da Kürtçe (Kurmanci) ve Zazaca konuşan Alevi
topluluklarında ocak sistemi, sözlü gelenek ve dede-talip ilişkisi bölgenin
dağlık coğrafyasına özgü kapanma dinamikleriyle şekillenmiş; klamlar, beyitler
ve yerel kutsal mekan (ziyaret) kültü son derece güçlü biçimde korunmuştur. İç
ve Batı Anadolu’da ise Türkçe deyişler, nefesler ve gülbenkler ile Bektaşi
dergahıyla kurulan tarihsel etkileşim daha görünürdür.
Bu çeşitliliğin bir başka boyutu da toplulukların
kendilerine verdikleri ve başkalarının onlara verdiği adlardır. Batı Anadolu’da
ormancılıkla geçinen Tahtacılar, Karadeniz ve İç Anadolu’daki Çepniler,
gezgin Abdallar, Sıraçlar, Balkanlardaki çeşitli Kızılbaş ve
Bektaşi toplulukları bu çeşitliliğin parçalarıdır. Topluluk içinde insanlar
kendilerini çoğu zaman “talip”, “yol oğlu” ya da “can” gibi yola dayanan
adlarla anardı. Bu adlandırmaların tarihine V. Bölümde döneceğim.
Bununla birlikte bu ayrımlar kesin sınırlar oluşturmaz.
Farklı dil ve kültür çevrelerinde yaşayan Alevi toplulukları Ehl-i Beyt,
Kerbela, On İki İmam, ocak ve yol kavramları çevresinde güçlü bir ortak
sembolik dünya paylaşırken; cem erkanı, kutsal mekanlar, sözlü gelenekler ve
bazı inanç yorumlarında önemli yerel farklılıkları da korumuşlardır.
III. Bölüm: Alevilik Nedir? Yol, Ahlak ve Hafıza
Buraya kadar Aleviliğin tarihsel olarak nasıl oluştuğunu
anlattım. Bu bölümde ise bu tarihin ürettiği inanç ve ahlak dünyasını, yani
Aleviliğin içeriden nasıl yaşandığını ele alıyorum. Burada iki şeye dikkat
etmek istiyorum. Birincisi, anlattıklarım bir tanım ya da reçete değil, bir
betimleme. Hangi ilkenin nasıl yorumlanacağı ocaktan ocağa, bölgeden bölgeye ve
kişiden kişiye değişir. İkincisi, bu kavramların her biri Aleviliğin farklı
tarihsel katmanlarından gelir. Bu yüzden her birinin nereden geldiğini de
mümkün olduğunca belirtmeye çalışacağım.
Yol ve Erkan
Alevilikte dindarlığın merkezinde fıkıhtan çok yol
kavramı vardır. Yol, bir insanın manevi olgunlaşma sürecidir; erkan ise
bu yolun kuralları ve ritüelleridir. Geleneğin genel yönelimi, dindarlığı
şekilsel ibadetlerden çok ahlak, içsel arınma ve insan-ı kamil olma
yolculuğuyla tanımlamaktır. “Yolun” bu anlamı, 13. yüzyıldan itibaren
Anadolu’daki derviş çevrelerinin genel tasavvuf anlayışından beslenir; kurumsal
çerçevesini ise ocaklar ve Buyruklar aracılığıyla kazanmıştır.
Temel Düstur: “Eline, Beline, Diline Sahip Ol”
Alevi ahlakının en bilinen ve özet niteliğindeki ilkesidir.
Bir kişinin yola kabul edilmesi ve yolda olgunlaşması için bu üç şart temel
kabul edilir.
Eline sahip olmak, hırsızlık yapmamak, başkasının
emeğine ve hakkına el uzatmamak, şiddet uygulamamak demektir. Beline sahip
olmak, zina etmemek, nefsinin arzularına köle olmamak, ailesine ve
toplumsal ilişkilerine sadık kalmaktır. Diline sahip olmak ise yalan
söylememek, gıybet etmemek, kimseyi incitmeyecek bir üslup kullanmak, geleneğin
deyişiyle sözünü “bilip pişirmek”tir.
Benzer ilkeler tasavvuf ve fütüvvet geleneğinde de bulunur;
ama bu üçlü formül Alevi-Bektaşi dünyasında adeta ahlakın özeti haline
gelmiştir.
Dört Kapı Kırk Makam
Hacı Bektaş Veli’ye atfedilen Makalat’ta yer alan bu öğreti,
insanın manevi ve ahlaki gelişim basamaklarını ifade eder. Dört kapının her
birinde onar makam bulunur.
|
Kapı |
Anlamı |
Olgunlaşmadaki yeri |
|
Şeriat |
Dışsal kurallar ve toplumsal düzen |
Dinin ve toplumun kurallarını öğrenmek |
|
Tarikat |
Bir rehbere bağlanıp yola girmek |
Nefsi terbiye etmek, toplulukla bütünleşmek |
|
Marifet |
Kendini ve Hakk’ı tanımak |
İçsel bilgiye ulaşmak, ilahi hakikati kavramak |
|
Hakikat |
Hak ile hakikatte bir olmak |
İnsan-ı kamil mertebesi; bütün varlığı bir görmek |
Dört kapı fikri Alevilere özgü değildir; genel tasavvuf
düşüncesinde de yaygındır. Alevilikteki farkı, şeriat kapısını yolun başlangıcı
olarak görmesi ve asıl dindarlığı sonraki kapılarda aramasıdır. Hakikat kapısı,
13. yüzyıldan itibaren İslam dünyasında İbn Arabi’nin düşüncesiyle sistemleşen “varlığın
birliği” (vahdet-i vücud) anlayışıyla da ilişkilendirilir. Alevi ozanlarının
evreni ve insanı anlatırken bu anlayıştan derinden beslendiği görülür.
Rızalık ve Düşkünlük
Alevi-Kızılbaş geleneğinde ibadetin, toplum düzeninin ve
bireysel ilişkilerin temelinde rızalık ilkesi vardır. Cem başlamadan
önce dede topluluktan rızalık ister. Üzerinde kul hakkı olan, komşusuyla dargın
olan ya da birine zarar vermiş olan kişi, durumunu düzeltip karşı tarafın
rızasını almadan cem ibadetine katılamaz. Cem bu yüzden yalnızca bir ibadet
değil, aynı zamanda topluluğun kendi içindeki anlaşmazlıkları çözdüğü bir
yerdir.
Düşkünlük ise bu düzenin yaptırımıdır. Cinayet, hırsızlık,
zina ya da yol ilkelerine ağır bir aykırılık gibi durumlarda kişi “düşkün” ilan
edilir ve belirli bir süre ya da kalıcı olarak toplumsal ve inançsal yaşamdan
dışlanır. Düşkünlükten kaldırılma da yine belirli bir erkanla, dedenin ve
topluluğun kararıyla olur. Bu, geleneğin kendi kendini denetleme
mekanizmasıdır.
Rızalık ve düşkünlük, Aleviliğin ocak düzenine en sıkı
biçimde bağlı kurumlarıdır. Her ikisi de herkesin birbirini tanıdığı, küçük ve
yerleşik bir topluluk varsayar. Bu varsayımın 20. yüzyılda göçle birlikte nasıl
sarsıldığını V. Bölümde göreceğiz.
Musahiplik: Yol Kardeşliği
Musahiplik, Kızılbaş-Alevi örgütlenmesinin en güçlü
toplumsal bağlarından biridir. İki evli çift, dede huzurunda, ölünceye kadar
birbirine maddi ve manevi olarak destek olacağına, birbirinin kusurunu kapatıp
sorumluluğunu üstleneceğine söz verir. Musahip olmak, yola tam olarak girmenin
şartlarından biri sayılır. Musahipler birbirinin sorumluluğunu taşıdığı için,
birinin yoldan sapması diğerini de etkiler.
Daha önce belirttiğim gibi, musahiplik kurumunun fütüvvet
geleneğindeki “ahiret kardeşliği” ile ilişkisine sık sık dikkat çekilmiştir.
Gelenek ise kendi kaynağını Hz. Muhammed’in Medine’de Hz. Ali ile kardeş
olmasına dayandırır.
“Yetmiş İki Millete Bir Nazarla Bakmak”
Alevi-Bektaşi geleneğinde en sık tekrarlanan ilkelerden biri
de insanlara din, dil, soy ayrımı gözetmeden eşit bakmaktır. Bu ilke genellikle
Hacı Bektaş Veli’ye atfedilen “Yetmiş iki millete bir nazarla bakmayan,
halka müderris olsa da hakikatte asidir” sözüyle ifade edilir. Aynı
anlayışı, yine Hacı Bektaş’a atfedilen şu dörtlükte de görürüz:
Hararet nardadır, sacda
değildir
Keramet baştadır, tacda
değildir
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da
değildir
Burada bir tarihsel not düşmek gerekiyor. Bu söz ve dörtlük
Hacı Bektaş’ın Makalat’ında geçmez; yüzyıllar içinde ona atfedilmiş ve onun
adıyla yaygınlaşmıştır. Bu, ilkenin Alevi geleneğindeki önemini azaltmaz. Ama
bu ilkenin 13. yüzyıldan kalma bir öğreti değil, Alevi-Bektaşi geleneğinin
zaman içinde Hacı Bektaş figürü etrafında dile getirdiği bir değer olduğunu
gösterir. Bu tür atıflar, III. Bölümün sonunda ele alacağım hafıza meselesinin
güzel bir örneğidir.
“İncinsen de İncitme”
Alevi geleneğindeki bütün bu ilkeler, genellikle şöyle
özetlenir: Dindarlık, ritüelleri harfiyen yerine getirmekten öte, ahlaklı
olmak, kimseyi incitmemek, kul hakkı yememek, kendi nefsini terbiye etmek ve
topluma faydalı olmaktır. “İncinsen de incitme” sözü bu anlayışın en kısa
ifadesidir.
Bu anlayışın Alevilerin kendi içinde de farklı yorumları
vardır. Bazıları bu ilkeleri İslam’ın batıni özü olarak görür, bazıları dinden
bağımsız evrensel bir ahlak olarak. I. Bölümde söylediğim gibi, bu tartışmada
taraf tutmuyorum. Ama tarihsel olarak şunu söyleyebiliriz: Bu ahlak anlayışı
soyut bir felsefe olarak değil, ocak, cem, rızalık, düşkünlük ve musahiplik
gibi somut kurumlar içinde yaşanmıştır.
Kutsal Şahsiyetler ve Önderler
Alevilikte kutsal kabul edilen ve önder sayılan şahsiyetler
tek bir hiyerarşiden çok, tarihsel, tasavvufi ve edebi halkalardan oluşan geniş
bir çevre oluşturur.
Hak-Muhammed-Ali ve Ehl-i Beyt. Alevi inancının
merkezinde Allah, Muhammed ve Ali üçlüsü bulunur. Deyişlerde “Hak-Muhammed-Ali”
çoğu zaman birlikte anılır; Muhammed ve Ali aynı nurdan yaratılmış olarak
görülür. Hz. Ali (Şah-ı Merdan) inancın merkez figürüdür: velayetin başı, ilmin
kapısı ve Hakk’ın tecellisi olarak kabul edilir. Hz. Fatıma (Fatma Ana) Alevi
kadın kimliğinin ve analık kavramının kutsal simgesidir. Hz. Hasan ve Hz.
Hüseyin ile birlikte bu beş kişi “Ehl-i Aba” ya da “Pençe-i Al-i Aba” (Aba’nın
beş kişisi) olarak anılır.
On İki İmam. Hz. Ali ile başlayıp Muhammed Mehdi ile
son bulan imamlar silsilesi, Alevi hafızasında hem manevi önderliğin hem de
zulme uğramış masumiyetin temsilcisidir: İmam Ali, İmam Hasan, İmam Hüseyin,
İmam Zeynelabidin, İmam Muhammed Bakır, İmam Cafer Sadık, İmam Musa Kazım, İmam
Ali Rıza, İmam Muhammed Taki, İmam Ali Naki, İmam Hasan Askeri ve İmam Muhammed
Mehdi. Buyrukların bir bölümü İmam Cafer Sadık’a atfedilir; Alevi yolunun “Caferi”
olarak anılması da buradan gelir. On İkinci İmam’ın gaybette olduğuna ve
adaleti sağlamak için döneceğine inanılır. Alevi geleneği ayrıca On İki İmam’ın
küçük yaşta şehit edilen çocuklarını “On Dört Masum-ı Pak” adıyla anar.
Pirler ve erenler. Hacı Bektaş Veli (“Hünkar”),
Anadolu’da Alevi-Bektaşi dünyasının en önemli eren figürüdür. Abdal Musa,
Kaygusuz Abdal, Sarı Saltuk (Rumeli’de Bektaşi hafızasının önemli bir figürü)
ve Otman Baba gibi isimler de erenler dünyasının parçalarıdır. Baba İlyas ve
Baba İshak ise hem erenler hem de mazlumun yanında duran önderler olarak
anılır.
Ocak kurucuları. Alevilikte inanç aktarımı soy
üzerinden yürür. Ehl-i Beyt soyundan geldiğine inanılan ocakların kurucuları,
kendi talipleri için doğrudan manevi önderdir. Baba Mansur, Kureyşan, Derviş
Cemal, Garip Musa, Hubyar Sultan, Ağuiçen, Dede Garkın ve Şah İbrahim Veli
bunların en bilinenleri arasındadır.
Yedi ulu ozan. Alevi-Kızılbaş inancını deyişleri ve
şiirleriyle sözlü kültürde yaşatan ve eserleri erkanın parçası sayılan yedi
şair şunlardır:
|
Ozan |
Dönem |
Alevi geleneğindeki yeri |
|
Seyyid Nesimi |
14.-15. yy |
Hurufi şair; Halep’te idam edilmesiyle |
|
Yemini |
16. yy |
1519’da yazdığı Faziletname ile |
|
Fuzuli |
16. yy |
Kerbela’yı anlatan Hadikatü’s-Süeda ile |
|
Şah İsmail Hatayi |
16. yy |
Safevi Devleti’nin kurucusu; deyişleri |
|
Pir Sultan Abdal |
16. yy |
Sivas çevresi; Şah’a bağlılık ve |
|
Kul Himmet |
16. yy |
Pir Sultan geleneğinden; nefesleri |
|
Virani |
16.-17. yy |
Hurufi etkiler taşıyan, batıni temaları |
Bu listenin kendisi de ilginçtir. Yedi ozanın neredeyse
tamamı 15. ve 16. yüzyıllarda, yani Kızılbaş kimliğinin şekillendiği dönemde
yaşamıştır. Aleviliğin kutsal edebiyatı, kutsal hafızası gibi 7. yüzyıla değil,
oluşum çağına aittir.
Tarih ile Hafıza Arasında
Bu bölümü tarih ile hafıza arasındaki farkı gösteren birkaç
örnekle bitirmek istiyorum. Çünkü bir topluluğun kimi hatırladığı, neyi
unuttuğu ve kimi sonradan sahiplendiği, o topluluğun nasıl oluştuğunu anlamak
için en az belgeler kadar önemlidir.
Ebu’l-Vefa Neden Unutuldu?
Belgelerde bazı önemli ocakların silsilesinin başında duran
Ebu’l-Vefa, Alevi halk hafızasında Hacı Bektaş ya da Pir Sultan kadar bilinmez.
Adı yakın zamana kadar Alevilerin kendileri arasında da pek anılmıyordu. Bunun
birkaç makul açıklaması var.
Birincisi dil ve coğrafyadır. Ebu’l-Vefa 11. yüzyılda
Irak’ta yaşamıştı ve ondan kalan Türkçe bir şiir ya da deyiş yoktur. Alevi
kültürü ise kendini büyük ölçüde Türkçe, Kürtçe ve Zazaca deyişler, nefesler ve
klamlar aracılığıyla aktarmıştır. Deyişi olmayan bir figürün cemlerde yaşaması
zordur.
İkincisi belgelerin niteliğidir. Şecereler ve icazetnameler
her gün okunan metinler değildi; dede ailelerinin sandıklarında saklanır,
ocağın meşruiyetini kanıtlamak gerektiğinde çıkarılırdı. Ebu’l-Vefa’nın adı
böylece halkın gündelik dilinde değil, ocakların arşivinde yaşadı.
Üçüncüsü dönemdir. 16. yüzyıldan itibaren Kızılbaş
dünyasının büyük sembolleri Şah İsmail, Pir Sultan ve Kerbela oldu. Çatışma ve
takibat döneminde bir topluluk, sessiz bir 11. yüzyıl mutasavvıfından çok,
direnişi ve şehadeti anlatan figürlere tutunur. Bektaşi çevrelerinde ise Hacı
Bektaş’ın “Serçeşme” olarak öne çıkması, onun gerisindeki kökleri gölgede
bıraktı.
Bu açıklamaların bir kısmı belgeye, bir kısmı akıl yürütmeye
dayanır. Ama şu sonuç açık: Aleviliğin belgelerdeki tarihi ile Alevilerin kendi
hafızasındaki tarihi aynı şey değildir. İkisi de gerçektir ve ikisi de
önemlidir.
Bir Hükümdarın Şiirleri Nasıl İbadete Dönüştü?
Şah İsmail 1524’te öldü. Safevi Devleti 1736’da tarihe
karıştı. Osmanlı ile Safevi arasındaki savaşlar yüzyıllar önce sona erdi.
Anadolu Alevileri ile İran arasında bugün hiçbir siyasi bağ yok. Ama Hatayi’nin
deyişleri hala Anadolu cemlerinde okunuyor ve onları söyleyen insanların çoğu
bunu bir siyasi bağlılık olarak değil, kendi inancının içinden gelen bir metin
olarak yaşıyor.
Bunun ne kadar olağanüstü olduğunu bir düşünün. Osmanlı’nın
en büyük siyasi rakibi olan, Çaldıran’da karşısına çıkılan, müritleri hakkında
fetvalar çıkarılan bir hükümdarın şiirleri, Osmanlı topraklarındaki
topluluklarda ibadetin parçası haline geldi ve beş yüz yıl boyunca öyle kaldı.
Bu bize üç şey söylüyor. Birincisi, Safevi etkisinin ne
kadar derine indiğini gösteriyor. Safevi hareketi Anadolu’daki topluluklara
yalnızca siyasi bir taraf sunmadı; onlara söyleyecek söz verdi. Kimlik ise en
kalıcı biçimde söz üzerinden aktarılır. İkincisi, “Safeviler Aleviliği kurmadı
ama dönüştürdü” tespitini destekliyor. Safeviler Aleviliği sıfırdan kurmuş
olsaydı, devlet yıkıldığında yapının da çözülmesini beklerdik. Olmadı. Çünkü
Safeviler zaten var olan bir dünyaya bir dil ve bir merkez kazandırdılar.
Merkez gitti, dil kaldı. Üçüncüsü, bir metin bir kez kutsal repertuvara
girdiğinde, oraya nasıl girdiği unutulabiliyor. Kaynağın siyasi anlamı silinir,
metnin kendisi kalır. Bugün bir cemde Hatayi deyişi söyleyen insan, İran’la ya
da Safevi hanedanıyla ilgili bir şey yapmıyor; kendi geleneğinin içinden bir
şey söylüyor. Ve haklı, çünkü o deyiş beş yüz yıldır o geleneğin içinde.
Bir not da eklemek gerekiyor: Hatayi mahlasıyla dolaşan
şiirlerin hepsinin Şah İsmail’e ait olup olmadığı tartışmalıdır. Sözlü
gelenekte bir mahlasın zamanla bir “marka” haline gelmesi ve sonraki şairlerin
de aynı adla yazması sık görülür. Ama bu buradaki asıl noktayı değiştirmiyor:
kimin yazdığından bağımsız olarak o ad ve o külliyat Alevi erkanının içine
yerleşmiştir.
Silsilede Olmayanlar: Sonradan Sahiplenilen Figürler
Alevi hafızasında, ocak silsilesinin ya da erkanın doğrudan
parçası olmadığı halde derin saygı duyulan pek çok figür vardır. Bunların
hafızaya giriş biçimleri ve zamanları birbirinden çok farklıdır ve bu farklılık
öğreticidir.
Hallac-ı Mansur 922’de Bağdat’ta “Enel-Hak” (Ben
Hakk’ım) sözü yüzünden idam edilmiş bir mutasavvıftır. Alevi değildi. Ama Alevi
erkanında dedenin karşısındaki duruş biçimine “dar-ı Mansur” denir; cemde “dara
durmak”, Mansur’un darağacındaki teslimiyetini ve hakikat uğruna baş verme
anlayışını simgeler. Hallac, ritüelin tam merkezine yerleşerek hafızaya
girmiştir.
Ebu Müslim-i Horasani 750’de Emevilerin yıkılmasında
kilit rol oynayan Abbasi komutanıdır. Ehl-i Beyt soyundan değildi. Ama
Anadolu’da yüzyıllar boyunca okunan Ebu Müslimname anlatıları onu Kerbela’nın
öcünü alan bir kahramana dönüştürdü. Bu anlatıların 16. yüzyılda Kızılbaşlar
arasında ne kadar yaygın olduğunu, Osmanlı ulemasının bu okumalara karşı çıkmasından
da anlıyoruz. Ebu Müslim, bir halk destanı aracılığıyla hafızaya girmiştir.
Yunus Emre 13. ve 14. yüzyıllarda yaşamış, Taptuk
Emre’nin dergahında yetişmiş bir sufi şairdir. Şekilsel ibadetten çok sevgiyi
ve insanı merkeze alan dili nedeniyle nefesleri Alevi-Bektaşi toplantılarında
da okunur: “Cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver
sen anı, bana seni gerek seni.” Ama burada da dikkatli olmak gerekiyor.
Yunus’a atfedilen en ünlü sözlerden “Yaratılanı hoş gördük, Yaratan’dan
ötürü” dizesinin Yunus’un divanında bulunmadığı, ona sonradan mal edildiği
sıklıkla belirtilir. Yunus, ortak Anadolu sufi mirasının bir parçası olarak
hafızaya girmiştir; hafıza da ona zaman içinde yeni sözler eklemiştir.
Şeyh Bedreddin belki de en ilginç örnektir. Bedreddin
ve müritleri 15. yüzyılda yaşadılar, ama Alevi hafızasındaki bugünkü yerlerini
büyük ölçüde 20. yüzyılda edindiler. Nazım Hikmet’in 1936’da yayımlanan Simavne
Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı, Bedreddin’i ve Börklüce’yi ortak mülkiyet
ve eşitlik uğruna ölen devrimciler olarak anlattı. 1960’lar ve 70’lerde Alevi
gençliğinin sol hareketle kurduğu yakın ilişki içinde (V. Bölüm) bu anlatı
Alevi kimliğinin bir parçası haline geldi. Bedreddin, siyasi bir hafıza
aracılığıyla ve oldukça yakın bir tarihte Alevi hafızasına girmiştir.
Bu figürleri birbirine bağlayan ortak payda dini aidiyetleri
değil, temsil ettikleri değerlerdir: adalet ve mazlumun yanında durmak, dini
şekilci bir kurallar bütünü olarak değil ahlak ve hakikat arayışı olarak
görmek, inandığı ilke uğruna “serden geçmek”. Ama hafızaya giriş yolları çok
farklıdır: biri ritüel, biri halk destanı, biri ortak sufi mirası, biri modern
siyaset.
Bu da bize III. Bölümün ana fikrini veriyor: Alevi
hafızası da tıpkı Aleviliğin kendisi gibi kurulmamış, oluşmuştur. Ve bu
oluşum hala sürmektedir.
IV. Bölüm: Alevilik Ne Değildir? Karşılaştırmalar ve
Spekülasyonlar
Şiilik ile Alevilik Aynı Şey mi?
Bu sık yapılan bir karışıklıktır. Alevilik ile On İki İmam
Şiiliği arasında önemli ortaklıklar vardır: Hz. Ali sevgisi, Ehl-i Beyt’e
bağlılık, On İki İmam, Kerbela hafızası, Muaviye ve Yezid’e yönelik olumsuz
tarihsel değerlendirme…
Fakat ritüeller ve dini kurumlar açısından ciddi
farklılıklar bulunur. İran ve Irak’taki Caferi (İsnaaşeri) Şiilik fıkıh,
cami, namaz, oruç, din alimleri ve şeriat ekseninde kurumsallaşmış büyük bir
mezheptir. II. Bölümde gördüğümüz gibi, bu kurumsallaşma büyük ölçüde Safevi
İran’ında, Anadolu Kızılbaşlarının artık dışında kaldığı bir süreçte
gerçekleşti.
Anadolu Aleviliği ise tarihsel olarak camiden çok cem,
ulemadan çok dede, fıkıhtan çok yol ve erkan, bireysel
ibadetten çok topluluk ritüeli üzerinde şekillenmiştir. Bu nedenle Aleviliği “Türk
Şiiliği” diye tanımlamak gerçeği fazlasıyla basitleştirir.
Anadolu Aleviliği ile Arap Aleviliği Aynı Şey mi?
Türkiye’deki bir başka kavram karmaşası da buradadır. Hatay,
Adana ve Mersin çevresindeki bazı Arap topluluklarına Arap Alevisi
denir. Suriye’deki karşılıkları için de bugün genellikle Alevi (Alawite)
adı kullanılır. Tarihsel literatürde ise bu topluluk daha çok Nusayri
olarak bilinir.
İsim benzerliği nedeniyle Anadolu Alevileri ile Arap
Alevilerinin aynı inancın iki etnik kolu olduğu sanılabiliyor. Oysa tarihsel
olarak durum böyle değildir. Nusayriliğin kökenleri 9. yüzyıl Irak’ına uzanır
ve gelenek Muhammed b. Nusayr adıyla ilişkilendirilir. Daha sonraki yüzyıllarda
özellikle Suriye’nin kuzeybatı bölgelerinde kurumsallaşmıştır. Anadolu
Kızılbaş-Aleviliğinin ise II. Bölümde anlattığım Vefai-Babai-abdal-Safevi-Kızılbaş
hattı içinde şekillenen farklı bir tarihi vardır.
Aralarında elbette benzerlikler vardır. Her iki gelenekte de
Hz. Ali çok merkezi bir yere sahiptir. Batıni yorum, yani dini metinlerin ve
ibadetlerin görünen anlamlarının arkasında daha derin anlamların bulunduğu
düşüncesi güçlüdür. Her ikisi de tarih boyunca çoğunluk toplumlarının dışında
kalmış ve dini bilgilerini belli ölçülerde kapalı topluluklar içinde
aktarmıştır.
Ama önemli farklar da vardır. Anadolu Aleviliğinin cem,
semah, dede-talip ilişkisi, musahiplik ve ocak sistemi Nusayrilikte aynı
biçimde bulunmaz. Nusayriliğin ise kendine özgü kozmolojisi, dini hiyerarşisi,
bayramları ve batıni öğretisi vardır. TDV İslam Ansiklopedisi de Nusayriliği ve
Anadolu Kızılbaşlığını günümüzde “Alevi” adıyla anılan iki ayrı tarihsel inanç
topluluğu olarak değerlendirir.
Dolayısıyla Anadolu Alevisi ile Arap Alevisi aynı
mezhebin Türk ve Arap versiyonları değildir. Ortak noktaları vardır ama tarihsel
soy kütükleri farklıdır. “Alevi” kelimesi burada iki ayrı geleneği aynı ad
altında buluşturmuştur.
Aleviliğe Yakın Başka Gelenekler
Aleviliğe yakın başka inanç toplulukları da var. Ama “yakın”
kelimesini dikkatli kullanmak gerekiyor. Bazen Ali sevgisi bakımından yakınlık
vardır, bazen batıni yorum bakımından, bazen de tasavvuf ve ritüel bakımından.
Bunların hiçbirini doğrudan Aleviliğin başka ülkelerdeki karşılığı olarak
görmek doğru değildir. Bektaşiliği ve Hurufiliği II. Bölümde ele aldığım için
burada tekrar etmiyorum; ikisi de Alevilikle yalnızca benzerlik değil, doğrudan
tarihsel etkileşim içinde olmuş geleneklerdir.
İsmaililik, Şiiliğin İmam Cafer es-Sadık’tan sonraki imamet
tartışması sonucunda ayrışan önemli kollarından biridir. İsmaililikte de zahir-batın
ayrımı, yani kutsal metinlerin görünür anlamlarının arkasında derin bir
mananın bulunduğu düşüncesi çok önemlidir. Bu yönüyle Alevilikteki batıni
yorumlarla benzerlikler gösterir. Ancak imamet silsilesi ve tarihsel gelişimi
farklıdır.
Ehl-i Hak ya da Yaresan geleneği Batı İran ve Irak
Kürdistanı çevresinde yaşar ve Anadolu Aleviliğiyle karşılaştırıldığında daha
da ilginç benzerlikler taşır: Hz. Ali’ye verilen önem, kutsal soylar, cem
benzeri topluluk toplantıları, müzikli dini ritüeller ve batıni anlayış. Ancak
Yaresan’ın kendine özgü kozmolojisi ve Tanrı’nın farklı dönemlerde insan
biçiminde tecelli ettiğine ilişkin öğretisi vardır. Dolayısıyla Aleviliğin
İran’daki kolu değil, bağımsız bir tarihsel gelenektir.
Bu iki geleneğin Alevilikle ilişkisi, aşağıda ele alacağım
köken tartışmalarında yeniden karşımıza çıkacak. Oradaki soru farklı: akrabalık
değil, soy bağı.
Köken Tezleri: Yöntemi Uygulamak
Birinci bölümde bir yöntem belirlemiştim: benzerlik,
etkileşim ve soy bağı arasındaki ayrım ve her iddiaya sorulacak dört soru.
Şimdi bu yöntemi Aleviliğin kökenine dair en yaygın tezlere uygulayacağım. Bu
ayrım bize bir şey kazandırıyor: iddiaları toptan kabul etmek ya da toptan
reddetmek yerine derecelendirebiliyoruz. Bazıları desteksiz, bazıları makul bir
etkileşim ihtimali, bazıları ise gerçek ve belgelenebilir bir temas.
1. Eski Türk İnançları ve Şamanizm
Aleviliğin kökenleri konuşulduğunda en sık duyulan görüş
şudur: “Alevilik, Türklerin eski Şamanist inançlarının İslamlaşmış
biçimidir.” Bu görüş özellikle Fuad Köprülü’nün 1918’de yayımlanan Türk
Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı öncü çalışmasının ardından çok etkili oldu.
Daha sonra Irène Mélikoff ve Ahmet Yaşar Ocak gibi araştırmacılar, farklı
vurgularla, Aleviliği eski Türk inançları, İslam ve başka unsurların bir
sentezi (senkretizm) olarak açıklayan yaklaşımı geliştirdiler.
Gerçekten de bazı benzerlikler dikkat çekicidir. Eski Türk
topluluklarında müzik ve sözlü kültür önemlidir. Kam ya da şamanın topluluk
içindeki konumu ile Alevi dedesi arasında benzerlikler kurulmuştur. Kadın ile
erkeğin birlikte bulunduğu ritüeller, atalar kültü, kutsal kişiler, dağ, ağaç
ve su gibi tabiat unsurlarına yüklenen anlamlar da araştırmacıların dikkatini
çekmiştir. İslamlaşan Türk topluluklarının eski kültürel alışkanlıklarını bir
anda terk etmediklerini düşünmek de son derece makuldür.
Ancak burada yöntem sorunu devreye giriyor. Benzerlik,
köken kanıtı değildir. Bir ritüelin hem eski Türklerde hem Alevilerde
bulunması, ikincisinin mutlaka birinciden çıktığını göstermez; aynı tür
ritüeller dünyanın birbirinden uzak toplumlarında da ortaya çıkabilir. Üstelik
II. Bölümde gördüğümüz ocak belgeleri, Aleviliğin bazı önemli tarihsel
damarlarının Orta Asya’dan değil, Irak ve daha geniş Orta Doğu’daki tasavvuf
çevrelerinden Anadolu’ya geldiğini göstermektedir.
Şunu da adil biçimde belirtmek gerekir: Köprülü’nün tezi
yalnızca “İslamlaşmış Şamanizm”den ibaret değildi. Köprülü, Anadolu’daki
heterodoks dervişlere batıni, Şii ve Kalenderi etkileri de ayrıntılı biçimde
incelemişti. Tezin kamuoyunda basitleşmiş biçimi, Köprülü’nün kendi eserinden
daha keskindir.
Peki Bu Tez Neden Bu Kadar Yayıldı?
Eğer benzerlikler köken kanıtı değilse, bu tez neden bu
kadar etkili oldu? Neden onlarca yıl boyunca neredeyse tartışmasız kabul gördü
ve bugün hala ilk akla gelen açıklama olmaya devam ediyor?
Cevabı bence tezin kendisinde değil, ortaya çıktığı dönemde
aramak gerekiyor. Köprülü’nün öncü çalışması 1918’de yayımlandı. İmparatorluk
dağılıyor, savaş kaybediliyordu. Ziya Gökalp’in etkisiyle şekillenen Türkçü
düşünce, Osmanlı’dan ve İslam’dan önce başlayan, Anadolu’yu yurt kılan,
kesintisiz bir Türk tarihine ihtiyaç duyuyordu. Aynı yıllarda İttihat ve
Terakki çevreleri Anadolu’daki Kızılbaş ve Bektaşi toplulukları hakkında
araştırmalar yaptırıyordu; Baha Said Bey’in çalışmaları bunun örnekleridir.
Böyle bir tarih yazmak isteyen biri için Alevilik olağanüstü
elverişli bir malzemeydi. Çünkü tez doğruysa, üç şey aynı anda kanıtlanmış
olur. Birincisi, Türk kültürü İslam’ın içinde eriyip gitmemiş, kendini
korumuştur. İkincisi, Anadolu’da bu kültürü en saf haliyle taşıyanlar
Alevilerdir; yani Aleviler “en öz Türkler”dir. Üçüncüsü, Anadolu’nun
Türkleşmesi dışarıdan bir fetih değil, içeriden bir süreklilik olarak
okunabilir.
Markus Dressler ve Ahmet Karamustafa gibi araştırmacıların
dikkat çektiği nokta tam burası. Onlara göre “Alevilik, İslami kılıfa girmiş
Türk Şamanizmidir” formülü yalnızca arşivden çıkmış bir bulgu değil, büyük
ölçüde 20. yüzyılın başında belirli bir ihtiyaç etrafında kurulmuş bir
çerçevedir. Ve o ihtiyaç, tezin hangi delillere bakacağını ve hangilerini
önemsiz sayacağını da biçimlendirmiştir.
Bu, Köprülü’nün art niyetli olduğu ya da bilerek çarpıttığı
anlamına gelmiyor. Köprülü son derece ciddi bir alimdi ve topladığı malzemenin
büyük kısmı bugün de kullanılıyor. Mesele niyet değil. Mesele şu: Bir tezin bir
döneme ne kadar iyi hizmet ettiği ile ne kadar doğru olduğu ayrı şeylerdir. Ve
ikincisi, birincisi sayesinde sorgulanmadan geçebilir.
Bu tezin garip bir yanı daha var. Görünüşte Aleviliği
sahiplenir; onu dışlanmış bir grup olmaktan çıkarıp ulusal anlatının merkezine
taşır. Ama aynı anda Aleviliği kendi başına bir gelenek olmaktan çıkarır. Ona
kendi tarihini, kendi kurumlarını, kendi yüzyıllarını değil, “aslında şu eski
şeyin devamı” sıfatını verir. Bu formül birbirine taban tabana zıt iki kesimin
de işine yarar. Aleviliği ulusal kimliğe yaklaştırmak isteyen için “Türk İslamı”nın
kanıtıdır; Aleviliği İslam’dan uzaklaştırmak isteyen için ise “aslında hiç
Müslüman olmadıklarının” kanıtı.
Bu durumda Şamanizm meselesini tamamen çöpe atmak da,
Aleviliği bütünüyle Şamanizme bağlamak da doğru görünmüyor. Eski Türk kültürü
Aleviliği oluşturan katmanlardan biridir. Ama hikayenin tamamı değildir.
2. Luviler ve Hititler: Alevilik Anadolu’nun Binlerce
Yıllık Dini mi?
En iddialı teorilerden biri Aleviliği Anadolu’nun Tunç Çağı
halklarına, özellikle Luvilere bağlar.
Bazı popüler çalışmalarda “Luvi” kelimesinin ışıkla ilişkili
olduğu, Luvilerin “ışık insanları” olduğu ileri sürülür. Ardından Osmanlı
kaynaklarında bazı heterodoks dervişlerin “Işık” ya da “Işık taifesi” diye
anılması bu adın devamı sayılır ve “Luvi - ışık - Alevi” biçiminde bir
etimolojik zincir kurulur. Buna kültürel benzerlikler eklenir: ateş ve ışığa
verilen önem, kutsal dağlar ve pınarlar, kadın ve erkeğin birlikte katıldığı
törenler, müzikli ve danslı ritüeller.
Ama zincirin her iki halkası da sorunlu. Birincisi,
dilbilimde Luvice adı “ışık” kelimesinden değil, Hitit kaynaklarında geçen
Luwiya adlı coğrafi bölgeden türetilir. Yani zincirin ilk halkası baştan
kurulmamıştır. İkincisi, Osmanlı kaynaklarındaki “Işık” adı gerçektir, ama Tunç
Çağı’yla ilgisi yoktur. II. Bölümde gördüğümüz gibi bu ad 15. ve 16.
yüzyıllarda Kalenderi çevrelere yakın, gezgin dervişler için kullanılan bir
adlandırmadır. Yani terim var; ama Luvilere değil, geç Orta Çağ Anadolu’sunun
derviş dünyasına aittir. Ayrıca iki uç arasında iki bin yılı aşan bir boşluk
vardır. Luvi kültürüyle bugünkü Alevi toplulukları arasında süreklilik gösteren
ne arkeolojik ne de yazılı bir belge zinciri bulunur.
Hitit bağlantısında da durum benzer. Anadolu’da Hititlerden,
Friglerden, Roma ve Bizans dönemlerinden kalan bazı kutsal mekanların sonraki
dinler tarafından kullanılmaya devam etmesi mümkündür. Bir pınarın, dağın ya da
kayanın etrafındaki kutsallık algısı, bölgenin dini değişse bile yaşayabilir.
Ama bundan “Alevilik Hitit dininin devamıdır” sonucu çıkmaz.
Söylenebilecek en fazla şey şudur: Alevilik Anadolu’da
oluştuğu için Anadolu’nun daha eski kültürel hafızasından bazı izler taşımış
olabilir. Ama kültürel tortu ile soy bağı aynı şey değildir. Aynı tortu
Anadolu’daki Sünni köylerde de, Hristiyan köylerde de vardır.
3. Hristiyan Kökenli Tezler: Pavlikanlar, Bogomiller,
Tondrakiler ve “Gizli Hristiyanlar”
Bu başlık altında aynı tezin birkaç varyantı var. Ortak
iddia şu: Alevilik, İslamlaşmış heterodoks ya da yerli Hristiyan toplulukların
mirasıdır. Bence spekülatif teoriler arasında en ilginci bu, çünkü Luvi
tezinden farklı olarak burada hem zaman hem coğrafya bakımından gerçek bir
temas alanı var.
Pavlikanlar, Orta Çağ’da özellikle Doğu Anadolu ve
Ermeni coğrafyasında yaşayan, Bizans kilisesi tarafından sapkın ilan edilmiş
Hristiyan topluluklardı. Devlet ve kilise baskısına uğradılar, sürüldüler,
imparatorluğun sınır bölgelerinde yaşamlarını sürdürdüler. Tondrakiler
Ermeni kilisesinin dışında kalan benzer bir hareketti. Bogomiller ise
Balkanlarda, kurumsal kiliseye ve ruhban otoritesine karşı çıkan, güçlü düalist
unsurlar taşıyan bir gelenekti.
Bağlantı kuranlar birkaç benzerliğin altını çizer: resmi
dine ve ruhban sınıfına mesafe, kapalı cemaat yapısı, batıni öğretiler, baskı
altında yaşama deneyimi ve coğrafi örtüşme. Pavlikan ve Tondraki coğrafyasının
Doğu Anadolu Aleviliğiyle, Bogomil coğrafyasının Balkan Bektaşiliğiyle kısmen
örtüşmesi tezi çekici kılar. Böylece şöyle bir zincir kurulur: Pavlikan →
Bogomil → Bektaşi → Alevi-Bektaşi.
Bu tezin daha geniş bir versiyonu 19. yüzyılda ortaya çıktı.
Anadolu’yu gezen bazı Batılı seyyahlar ve misyonerler, Kızılbaşların
inançlarında Hristiyanlığa benzeyen unsurlar gördüler: kadın ve erkeğin
birlikte katıldığı törenler, kutsal yemek uygulamaları, eren kültü, ortak
ziyaret yerleri ve Hz. İsa’ya yönelik olumlu anlatılar. Buradan Kızılbaşların
eski Ermeni ya da Rum toplulukların İslamlaşmış torunları olabileceği ileri
sürüldü. Yunan milliyetçi literatüründe Kızılbaşların İslamlaşmış “yerli Rumlar”
olduğu görüşü dahi dile getirildi. Markus Dressler, 19. yüzyıl Batılı
yazarlarının bu teorileri nasıl ürettiğini ayrıntılı biçimde gösterir.
Burada reddedilmesi gerekmeyen bir ihtimal var: Anadolu’nun
yüzyıllar süren İslamlaşması sırasında Ermeni, Rum ve başka yerel
topluluklardan insanların Müslüman olması ve bunların bir kısmının zamanla
Kızılbaş topluluklarına karışması son derece mümkündür. Böyle bir toplumsal
dönüşümün başka türlü gerçekleşmesi beklenmez. Ama iki cümleyi birbirinden
ayırmak gerekiyor. “Heterodoks Hristiyanların bir kısmı zamanla Anadolu’nun
Müslüman topluluklarına karışmış olabilir” makul bir tarihsel ihtimaldir. “Alevilik
Pavlikanlığın ya da Hristiyanlığın İslamlaşmış biçimidir” ise bugünkü
bilgilerle desteklenemeyen bir iddiadır.
Yuri Stoyanov, Pavlikan ve Bogomil gibi heterodoks Hristiyan
gruplarla Alevi-Bektaşi gelenekleri arasında kurulan bu bağlantıları özel
olarak incelemiş ve doğrudan süreklilik iddialarının kanıtlanmadığı sonucuna
varmıştır. Stoyanov ayrıca bu tezlerin bir kısmının yalnızca motif
benzerliklerine, bir kısmının ise güvenilirliği tartışmalı belgelere
dayandığına dikkat çeker.
Coğrafya devam ediyor, insanlar birbirine karışıyor. Ama
inancın aktarımını gösterecek ara halkalar eksik. Ve bireysel ya da bölgesel
ataların kim olduğu ile bir inanç sisteminin tarihsel kökeni aynı şey değildir.
4. Zerdüştlük, Mazdaizm ve Mithra Kültü
Özellikle Dersim ve Kürt Aleviliğinin kökenini açıklamaya
çalışan bazı görüşlerde Zerdüştlük merkezi bir yer tutar. Bağlantı kurulurken
genellikle ateşe verilen önem, güneş ve ışık sembolizmi, kutsal dağlara saygı,
Nevruz, bazı temizlik uygulamaları ve İrani kültür dünyasıyla coğrafi yakınlık
sıralanır. Daha eskiye gidildiğinde Mithra ya da Mihr kültü devreye girer; eski
İrani ve Ermeni dini gelenekleriyle Dersim’deki bazı kutsal dağ ve ateş
pratikleri arasında süreklilik kuran çağdaş çalışmalar bulunur.
Burada Luvi tezine göre daha dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü
İran, Mezopotamya ve Doğu Anadolu gerçekten de yüzyıllarca Zerdüşti ve diğer
İrani dinlerin yaşadığı bir havzadır. Bazı kültürel unsurların sonraki
topluluklara geçmiş olması hiç de şaşırtıcı değildir.
Ama yine aynı sınırı çizmek gerekir: Alevilikte İrani kültür
katmanlarının bulunması mümkündür; Aleviliğin Zerdüştlüğün devamı olduğu ise
kanıtlanmış değildir. Ateşe ya da güneşe saygı göstermek tek başına Zerdüşt
kökenin kanıtı olamaz; aynı semboller dünyanın birbirinden çok uzak dinlerinde
ortaya çıkar. Nevruz ise yalnızca Alevilerin değil, bölgedeki Sünni Kürtlerin,
Farsların, Azerilerin ve Orta Asya Türklerinin de bayramıdır.
5. Maniheizm, Mazdekçilik ve Hurremilik
İran kökenli dinlerle kurulan bir başka bağlantı Maniheizm
ve Mazdekçilik üzerinden yürür. Maniheizm ışık ile karanlık, ruh ile
madde arasındaki keskin karşıtlığıyla tanınır ve İran’dan Orta Asya’ya,
Uygurlardan Mezopotamya’ya uzanan geniş bir alana yayılmıştır. İslamlaşan İrani
ve Türk toplulukların geçmişte Maniheist kültürle temas etmiş olması tarihsel
bir gerçektir. Mazdekçilik ise buna toplumsal bir boyut ekler:
eşitlikçilik, mülkiyetin paylaşımı, yerleşik dini ve siyasi otoriteye
muhalefet. Araya zaman zaman Hurremilik ve Babek hareketi de konur ve şöyle
uzun bir zincir üretilir: Maniheizm → Mazdekçilik → Hurremilik → batıni
hareketler → Kızılbaşlık.
Sorun tam da bu uzunluktadır. Zincirin bazı halkaları
arasında fikir ve coğrafya benzerlikleri vardır; ama bütün zinciri birbirine
bağlayan kesintisiz bir tarihsel delil yoktur.
Burada çok dikkat edilmesi gereken bir tuzak da var. Bu
zinciri kuranların sık kullandığı delillerden biri, bu gruplara yöneltilen
suçlamaların birbirine benzemesidir. Mazdekilere ve Hurremilere yüzyıllar önce
yöneltilen “kadın ortaklığı”, “ahlaksızlık” ve “gizli gece toplantıları”
ithamları, daha sonra neredeyse aynı sözcüklerle Kızılbaşlara da yöneltildi.
Kızılbaşlara karşı kullanılan ve yankıları bugün bile duyulan “mum söndü”
iftirası bunun en bilinen örneğidir.
Bu benzerlik ortak bir kökü değil, ortak bir polemik
şablonunu gösterir. Egemen ortodoksi, dışarıda bıraktığı kapalı toplulukları
tarif ederken yüzyıllar boyunca aynı iftira kalıbını kullanmıştır. İthamların
birbirine benzemesi, suçlananların değil, suçlayanların sürekliliğini kanıtlar.
Bu nedenle Maniheizm ve Mazdekçilik için de “kültürel etkilenme ihtimali” ile “Aleviliğin
atası” iddiasını ayırmak gerekir.
6. Budizm ve Hint Dinleri
Daha seyrek rastlanan bir açıklama da bazı Alevi ve
heterodoks İslam öğelerinin Budizm ya da Hint dinlerinden geldiği iddiasıdır.
Benzerlikler genellikle ruh göçü (tenasüh), hulul, gezgin dervişlik ve
çilecilik üzerinden kurulur. En somut ve en sık tartışılan örnek, II. Bölümde
andığım Kalenderi dervişlerin çar darb uygulamasıdır. Bu uygulamanın Hint zahit
geleneğiyle yapısal benzerliği sık sık işaret edilmiştir.
Orta Asya’da Türk toplulukların Budizm, Maniheizm ve başka
Asya dinleriyle gerçekten karşılaşmış olması nedeniyle böyle bir aktarım teorik
olarak mümkündür. Ama burada da tek bir motiften soy bağı çıkarmamak gerekiyor.
Ruh göçü fikri yalnız Budizm’de değil, İrani, gnostik ve çeşitli batıni
geleneklerde de karşımıza çıkar. Bir motifin birden fazla olası kaynağı varsa,
onlardan birini seçip “kaynak budur” demek, aktarım mekanizmasını göstermeden
fazla ileri gitmek olur.
7. Yaresan, Ezidilik ve “Yazdanizm” Tezi
Yaresan geleneğinden yukarıda Aleviliğin akraba
geleneklerinden biri olarak bahsettim. Burada soru farklı: Bu gelenekler
Aleviliğin akrabası mı, yoksa hepsi aynı kayıp atanın torunları mı?
Bir teori özellikle Kürt Aleviliğini, Yaresan ve Ezidilikle
birlikte çok daha eski ortak bir İrani ya da Kürt dininin devamı olarak görür.
Bu görüşün en sistematik biçimi Mehrdad Izady’nin ortaya attığı “Yazdanizm”
tezidir. Buna göre Alevilik, Yaresanilik ve Ezidilik, İslam’dan önce yaşamış
ortak bir Kürt “Melekler Kültü”nün farklı kollara ayrılmış biçimleridir.
Teorinin çekiciliği gerçek benzerliklerin bulunmasından
gelir. Yaresan geleneğiyle bazı Alevi toplulukları arasında kutsal soylar,
müzikli toplu ritüeller, Ali’ye verilen önem, batıni yorumlar ve ilahi tecelli
düşüncesi bakımından dikkat çekici paralellikler vardır. Ama benzerliklerin
hepsini tek bir kayıp dine bağlamak başka bir şeydir. “Yazdanizm” adıyla
tarihsel olarak belgelenmiş, kurumları, metinleri ve mensupları bilinen eski
bir din elimizde yoktur. Yani teori, var olduğunu gösteremediği bir atayı,
torunlar arasındaki benzerliklerden geriye doğru kurmaktadır.
Buna karşılık bu geleneklerin aynı İran-Mezopotamya kültür
havzası içinde birbirlerini etkilemiş ya da ortak eski kültürel katmanlardan
beslenmiş olmaları çok daha makul bir araştırma konusudur. Kuzenler birbirine
benzeyebilir; bu, aynı büyük dedenin torunları olduklarını kanıtlamaz, aynı
mahallede büyümüş olmaları da yeterlidir.
8. İsmaililik ve Karmatilik: Köken mi, Etkileşim mi?
İsmaililikten de yukarıda akraba bir gelenek olarak söz
ettim. Ama bazı görüşler Aleviliği doğrudan İsmaililiğin ya da Karmatiliğin
devamı sayar.
Burada bağlantılar antik din teorilerinden çok daha
güçlüdür. Çünkü iki gelenekte de zahir-batın ayrımı, imam ve kutsal rehber
figürüne güçlü vurgu ve dereceli dini bilgi anlayışı gibi ortak temalar
bulunur. Üstelik bu iki gelenek, antik dinlerden farklı olarak aynı İslam
dünyasının içinde ve birbirine yakın yüzyıllarda yaşamıştır. Nitekim Alevi
kozmolojisi ile İsmaili düşünce arasındaki olası etkileri araştıran akademik
çalışmalar vardır; Erdal Gezik’in Alevi yaratılış anlatıları üzerinden İsmaili
etki ihtimalini incelemesi buna bir örnektir.
Bu yüzden İsmaililiği Luvi teziyle aynı kategoriye koymak
haksızlık olur. Burada gerçek bir tarihsel etkileşim ihtimali vardır. Ama yine
de iki cümle aynı değildir. “Alevilikte İsmaili etkiler olabilir” makul ve
araştırılmaya değer bir iddiadır. “Alevilik İsmaililiğin devamıdır” iddiası
için ise gerekli kurumsal ve toplumsal soy zinciri henüz ortaya konmamıştır.
9. Aynadaki İddia: “Alevilik Asıl İslam’dır”
Buraya kadar ele aldığım teorilerin hepsi Aleviliği İslam’ın
dışına ya da öncesine bağlıyordu. Ama tam ters yönde de yaygın bir iddia var ve
bu kez Alevi çevrelerinin bir kısmının içinden geliyor.
İddia şudur: Alevilik, Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin asıl
İslam’ıdır. Sünnilik ise Emevi iktidarının dayattığı bir sapmadır. Yani sapan
Alevilik değil, Sünniliktir; Alevilik de yedinci yüzyıldan bu yana bu asıl yolu
korumuştur.
Bu iddianın teolojik boyutu bu makalenin konusu değil; I.
Bölümde söylediğim gibi, bir inancın “asıl” olup olmadığına tarihçi karar
veremez. Ama iddianın tarihsel boyutu diğerleriyle aynı ölçütle tartılabilir.
Bu iddia yedinci yüzyıldan bugüne kesintisiz bir aktarım zinciri varsayar. Oysa
II. Bölümde gördüğümüz şey tam tersidir: Ocak sistemi 13. ile 16. yüzyıllar
arasında şekillendi. Kızılbaş kimliği 15. yüzyılın sonunda ortaya çıktı. 1499
tarihli Vefai icazetnamesinde dört halifenin adı yer alırken, 1582 tarihli
nüshasında onların yerini On İki İmam aldı. Yani Ali ve Ehl-i Beyt merkezli
kutsal hafıza gerçekten de yedinci yüzyıla uzanır; ama o hafızayı bugünkü
biçimiyle taşıyan toplumsal yapı çok daha sonra kurulmuştur.
Bu iddiayı buraya almamın sebebi şu: Köken tartışmasında
yalnızca Aleviliği dışarıdan sahiplenenleri tartıp, içeriden sahiplenenleri
tartmamak tutarsız olurdu. Aynı ölçüt herkese uygulanmalı.
Bu Teoriler Neden Bu Kadar Çekici?
Buraya kadar her teorinin neden kanıtlanamadığını gösterdim.
Ama asıl ilginç soru başka: Bu kadar zayıf delillere dayanan teoriler neden bu
kadar yaygın? Neden her biri kendi okur kitlesini buluyor ve kuşaktan kuşağa
aktarılıyor?
Teorileri yan yana koyduğunuzda çarpıcı bir örüntü ortaya
çıkıyor: Her teori belirli bir kimlik projesinin işine yarıyor. Şamanizm tezi,
yukarıda gördüğümüz gibi, Türk ulusal tarihinin Aleviliği “en öz Türkler”
olarak sahiplenmesine hizmet etti. Zerdüştlük ve Yazdanizm tezleri, Kürt ulusal
kimliğinin İslam öncesine uzanan bir geçmiş kurma ihtiyacına hizmet ediyor.
Luvi ve Hitit tezleri, “biz bu toprakların asıl ve en eski yerlisiyiz” diyen
bir Anadoluculuk anlatısına hizmet ediyor. Gizli Hristiyan tezi, 19. yüzyılda
hem ihtida ettirilebilecek bir nüfus arayan misyonerlerin, hem de Rum ve Ermeni
milliyetçi literatürlerinin işine yaradı. “Asıl İslam” tezi ise dışlanmış bir
topluluğa, kendisini dışlayanların karşısında daha meşru bir konum
kazandırıyor.
Bölgedeki hemen her ulusal ve dini proje, Aleviliği kendi
atasının mirasçısı olarak sahiplenmeye çalışmıştır. Bu, köken tartışmasının
neden bu kadar ateşli olduğunu açıklıyor. Mesele yalnızca tarihin ne söylediği
değil; mesele Aleviliğin kime ait sayılacağıdır.
Bu sahiplenmelerin ortak bir yan etkisi var: Aleviliği kendi
başına bir gelenek olmaktan çıkarıp başka bir şeyin kalıntısına dönüştürürler.
Onu överken görünmez kılarlar. Çünkü Alevilerin yüzyıllar içinde kendi
elleriyle kurduğu ocak sistemini, erkanı, deyişleri, musahipliği ve düşkünlük
kurumunu değil, “asıl” diye başka bir şeyi işaret ederler.
Bunu söylerken adil biçimde iki şey eklemek gerekiyor.
Birincisi, bu teorilerin bir kısmının Alevilerin kendi aralarında da yaygınlık
kazanmasının anlaşılır bir sebebi var. Yüzyıllar boyunca “Rafızi” (reddeden) ve
“mülhid” (dinden sapan) diye damgalanmış bir topluluk için, kendini Hititlerin,
Zerdüştlerin ya da asıl İslam’ın mirasçısı olarak görmek o damgaya karşı bir
onur kaynağıdır. Bu ihtiyaç gerçektir ve küçümsenmemelidir. Ama bir ihtiyacın
gerçek olması, onu karşılayan anlatının da gerçek olduğu anlamına gelmez.
İkincisi, aynı eleştiri bu makalenin kendi tezine de
yöneltilebilir. I. Bölümde söylediğim gibi, “Alevilik kendi başına üretilmiş
bir gelenektir” fikri de bugün Alevilerin tanınma talebine çok iyi hizmet
ediyor. Bu yüzden bu tezi savunurken ölçüt aynı kalmalı: Bu makalede Aleviliğin
özgün kurumlarını anlatırken dayandığım şey bir ihtiyaç değil, belgeler olmalı.
Ocak belgeleri, icazetnameler, Buyruklar ve Osmanlı arşivleri bu tezi
destekliyor. Ama aynı belgeler, Aleviliğin tamamen Anadolu’da ve tamamen kendi
içinden üretildiğini de söylemiyor: Irak’tan gelen derviş zincirlerini,
fütüvvet geleneğini, Safevi merkezinden gelen metinleri ve Anadolu’nun eski
kültürel mirasını da gösteriyor. Aleviliğin özgünlüğü, hiçbir şey almamış
olmasında değil, aldığı her şeyi kendi kurumları içinde yeniden kurmuş
olmasındadır.
Özet: İddiaları Tartmak
|
İddia |
Tarihsel temas |
Aktarımı gösteren belge |
Değerlendirme |
|
Vefai-Babai-Safevi hattı |
Var |
Var (icazetnameler, |
Belgelenmiş tarihsel |
|
Eski Türk inançları / |
Var |
Yok |
Kültürel katman olası, |
|
Luvi / Hitit |
Yok |
Yok |
Desteksiz |
|
Yazdanizm |
Kısmen |
Yok |
Spekülatif üst model |
|
Budizm / Hint dinleri |
Var |
Yok |
Motif benzerliği |
|
Zerdüştlük / Mithra |
Var |
Yok |
Kültürel katman olası |
|
Maniheizm / Mazdekçilik |
Var |
Yok |
Etkilenme olası, |
|
Pavlikan / Bogomil / |
Var |
Kanıtlanmamış |
Bireysel katılım olası, |
|
İsmaililik / Karmatilik |
Var |
Kanıtlanmamış |
Gerçek etkileşim ihtimali |
|
“Asıl İslam” |
— |
Yok |
Teolojik iddia; tarihsel |
Peki Bütün Bunlardan Ne Çıkarmalıyız?
Bu teorilerin ortaya çıkmasını küçümsememek gerekir. Çünkü
Alevilik gerçekten de çok farklı kültürlerin yüzyıllarca karşılaştığı bir
coğrafyada oluşmuştur. Anadolu, İran, Mezopotamya, Kafkasya, Orta Asya ve
Balkanlar arasında insanlar hareket etmiş, din değiştirmiş, evlenmiş, göç etmiş
ve eski kutsal mekanlarını yeni adlarla kullanmaya devam etmişlerdir.
Dolayısıyla Alevilikte eski Anadolu, İrani, Türk, Hristiyan,
gnostik ya da başka kültürlere ait bazı izlerin bulunması şaşırtıcı olmaz.
Şaşırtıcı olan, bulunmaması olurdu. Sorun, bir iz bulduktan sonra bütün ağacı o
köke bağlamaktır.
Bir Alevi köyünün yakınında eski bir Pavlikan yerleşimi
bulunması, Alevilerin Pavlikan olduğu anlamına gelmez. Cem ile eski bir Anadolu
ritüeli arasında benzerlik bulunması, cemin Hititlerden kaldığını göstermez.
Ateşe saygı bütün Aleviliği Zerdüştlüğün devamı yapmaz. Yaresanlarla
benzerlikler de ikisinin tek bir kayıp dinin parçaları olduğunu kendiliğinden
kanıtlamaz.
Bu yüzden Aleviliğin tarihini açıklarken en sağlam yöntem,
önce belgelenebilen hatları izlemek, sonra olası kültürel etkileri bu hatların
etrafına yerleştirmektir. Aksi halde Aleviliğin kökenini araştırmak, onu
istediğimiz kadar eski bir uygarlığa bağlayabileceğimiz bir benzerlik oyununa
dönüşür. Ve o oyunun kazananı hiçbir zaman Alevilik olmaz. Her seferinde oyunu
kuran taraf kazanır.
Alevilik Bir Sentez mi?
Buraya kadar anlattıklarım Aleviliği bir tür dini kokteyl
gibi görme tehlikesini de beraberinde getiriyor: Biraz Şamanizm, biraz Şiilik,
biraz tasavvuf, biraz eski İran dini, biraz Anadolu kültürü…
Bu yaklaşım cazip ama yanıltıcıdır. Çünkü toplumlar
dinlerini mutfakta malzemeleri karıştırır gibi oluşturmazlar. İnsanlar göç
eder, evlenir, savaşır, yeni yöneticiler altında yaşar, yeni şeyhlerle
karşılaşır, eski ritüellerini yeni dini anlamlarla yeniden yorumlarlar.
Alevilik de böyle oluşmuştur. Bu yüzden onu bir karışımdan çok tarihsel bir
birikim olarak düşünmek daha doğru olur. Sentez kavramı malzemeleri öne
çıkarır; birikim kavramı ise o malzemeleri bir araya getiren insanları,
kurumları ve yüzyılları.
V. Bölüm: Kızılbaş’tan Alevi’ye: Modern Dönem
Adın Değişmesi: Kızılbaş’tan Alevi’ye
Bugün bu toplulukları genel olarak “Alevi” diye
adlandırıyoruz. Oysa Osmanlı döneminin büyük bölümünde aynı topluluklar için en
yaygın ad “Kızılbaş”tı.
“Kızılbaş” adı, II. Bölümde gördüğümüz gibi, Şeyh Haydar’ın
müritlerine giydirdiği on iki dilimli kırmızı başlıktan geliyordu. 15. ve 16.
yüzyıllarda bu ad yalnızca dini bir aidiyeti değil, Safevi şeyhlerine bağlılığı
ve Osmanlı merkezine karşı bir siyasi duruşu da ifade ediyordu. Osmanlı-Safevi
mücadelesi şiddetlendikçe, Osmanlı resmi dilinde ve ulema fetvalarında “Kızılbaş”
hem siyasi bir tehdidi hem de dini sapkınlığı ifade eden olumsuz bir anlam
kazandı; ona “Rafızi” ve “mülhid” gibi dışlayıcı adlandırmalar eşlik etti. Buna
rağmen topluluk kendi deyişlerinde “Kızılbaş” adını uzun süre olumlu bir kimlik
olarak kullanmaya devam etti.
Tarihsel olarak bu toplulukların tek bir ortak adı da yoktu.
İnsanlar kendilerini çoğu zaman yola dayanan adlarla (“talip”, “yol oğlu”, “can”),
bağlı oldukları ocakla ya da bölgesel ve meslekle ilişkili adlarla (Tahtacı,
Çepni, Abdal, Sıraç) anarlardı. Dışarıdan ise “Kızılbaş”, “Rafızi”, bazı
çevreler için “Işık” gibi adlar verilirdi. Bektaşilik ise ayrı bir tarikat adı
olarak bu çevrenin bir kısmını kapsıyordu.
“Alevi” kelimesi elbette eskiydi. Sözlük anlamıyla “Ali’ye
mensup”, “Ali taraftarı” demekti ve İslam dünyasında uzun süre daha çok Hz. Ali
soyundan gelenleri, yani seyyid ve şerifleri ifade etmek için kullanılıyordu.
Fakat Anadolu’daki Kızılbaş topluluklarının ortak adı olarak yaygınlaşması
oldukça geçtir.
Markus Dressler bu değişimi ayrıntılı biçimde incelemiştir.
Ona göre “Alevi” adı 19. yüzyılın sonlarından itibaren, özellikle 20. yüzyılın
başlarında Jön Türk ve erken Cumhuriyet dönemi Türk milliyetçiliğinin
Anadolu’daki bu toplulukları ulusal kimliğe dahil etme çabasıyla birlikte
yaygınlaştı. “Kızılbaş” Safevilerle tarihsel bağları, Osmanlı dönemindeki
çatışmaları ve yüzyıllar boyunca biriken olumsuz çağrışımları taşıyordu. “Alevi”
ise Hz. Ali ve Ehl-i Beyt üzerinden hem daha kapsayıcı hem de İslam’ın içinde
konumlanabilen bir kimlik kurulmasına imkan verdi. Bu yeni ad, topluluğun
kendisi için de damgalanmış bir addan kurtulmak anlamına geliyordu. Yani ad
değişikliği hem devletin hem de topluluğun işine yarayan bir süreçti; ama bu
sürecin kimin ne kadar belirleyici olduğu konusu hala araştırılıyor.
20. yüzyılın ortasından itibaren köyden kente göç, okullaşma
ve 1960’larda artan yayıncılıkla birlikte “Alevi” adı hem topluluğun kendi
içinde hem de kamusal dilde genel bir şemsiye kimlik adı olarak yerleşti. Daha
sonra “Alevi-Bektaşi” ifadesi de yaygınlaştı. “Kızılbaş” ise bugün bazı
topluluklar tarafından geri sahiplenilen, ama çoğu zaman hala hakaret olarak da
kullanılabilen bir ad olarak yaşıyor.
Bu yüzden bugün “Anadolu Aleviliği” dediğimiz tarihsel
yapının büyük bölümünü incelerken, 16. veya 17. yüzyıldaki insanlara bugünkü
adıyla “Alevi” demektense, dönemin kendi kavramı olan “Kızılbaş”ı kullanmak
çoğu zaman tarihsel olarak daha doğrudur.
Dağ Köyünden Şehre: Ocak Sistemi Nasıl Sarsıldı?
Buraya kadar anlattığım yapı yüzyıllar boyunca çalıştı. Ama
çalışabilmesinin çok somut bir şartı vardı ve bu şart nadiren konuşulur.
Bir dede, talip topluluklarını ziyaret ederdi. Belirli
köyler belirli ocaklara bağlıydı. Cem, herkesin birbirini tanıdığı bir
toplulukta yapılırdı. Çünkü cemin işlevlerinden biri anlaşmazlıkları çözmekti
ve bunu yapabilmek için tarafları tanımak gerekiyordu. Musahiplik, ömür boyu
sürecek bir bağdı ve iki ailenin aynı yerde yaşamasını varsayıyordu. Düşkünlük,
topluluğun kişiyle ilişkisini kesmesi demekti; bunun bir yaptırım olabilmesi
için kişinin gidecek başka yeri olmaması gerekiyordu.
Bu yapının tamamı küçük, kapalı, yerleşik ve birbirini
tanıyan bir topluluk varsayıyordu. 20. yüzyılın ortasında o varsayım çöktü.
Sebebi göçtü.
1950’lerden itibaren Türkiye’de kırdan kente büyük bir göç
dalgası başladı. Anadolu’nun her yerinden insanlar İstanbul’a, Ankara’ya,
İzmir’e, sanayi kentlerine ve 1960’lardan itibaren Almanya’ya gitti. Alevi
topluluklar bu göçten fazlasıyla etkilendi, çünkü yoğunlaştıkları bölgelerin
önemli kısmı dağlıktı, tarım arazisi sınırlıydı ve bu bölgeler zaten ekonomik
olarak zorlanıyordu.
Göçün ocak sistemine ne yaptığını tek tek görelim. Dede
talibini kaybetti: yüzyıllardır belirli köylere giden bir dede, o köylerin
boşaldığını gördü; talipleri onlarca farklı şehre dağılmıştı. Talip dedesini
kaybetti: İstanbul’un bir gecekondu mahallesine yerleşen bir aile, kendi
ocağının dedesine artık ulaşamıyordu. Cem mekanını kaybetti: köyde cem bir evde
ya da köy odasında yapılırdı, apartman dairesinde yapılamazdı. Musahiplik
dayanağını kaybetti: ömür boyu sürecek bir kardeşlik bağı, iki ailenin ayrı şehirlere
savrulduğu koşullarda nasıl yürütülecekti? Düşkünlük de anlamını büyük ölçüde
yitirdi: kimsenin kimseyi tanımadığı bir şehirde topluluktan dışlanmak artık
bir yaptırım değildi.
Kısacası, bir inancın kendisi değil, onu taşıyan altyapı
çöktü. Bu bence Alevilik tarihindeki en büyük kırılmalardan biridir ve Osmanlı
döneminin takibatından bile daha derin bir etki yaratmış olabilir. Çünkü baskı
topluluğu içe kapatıp yapıyı korumuştu. Göç ise yapının kendisini dağıttı.
Siyasallaşma, Şiddet ve Görünürlük
1960’lar ve 70’lerde başka bir şey daha oldu. Şehre gelen
kuşak, köydeki kuşaktan farklı bir dünyada yaşıyordu. Okula gidiyor, fabrikada
çalışıyor, sendikaya üye oluyor, siyasi tartışmaların içine giriyordu.
Bu kuşağın önemli bir bölümü, Aleviliği dini bir kimlik
olmaktan çok toplumsal ve siyasal bir kimlik olarak yaşamaya başladı:
ezilenlerin yanında olmak, adaletsizliğe karşı durmak, Kerbela hafızasını
bugünkü mücadeleyle birlikte okumak. III. Bölümde gördüğümüz Şeyh Bedreddin’in
Alevi hafızasına girişi de bu dönemin ürünüdür.
Bu dönemde bir Alevi partisi deneyimi de yaşandı. 1966’da
kurulan Birlik Partisi (sonradan Türkiye Birlik Partisi), Alevi seçmenleri
hedefleyen bir parti olarak 1969 seçimlerinde meclise sekiz milletvekili soktu;
ama sonraki seçimlerde etkisini yitirdi ve 1980 darbesinin ardından kapatıldı.
Asıl etki ise başka yerdeydi: Alevilik, dedenin otoritesi altındaki bir yol
olmaktan çıkıp siyasi tercihle iç içe geçen bir kimliğe dönüşmeye başladı.
Bunun bir sonucu, dede otoritesinin zayıflamasıydı. Şehirli genç kuşak için
dedenin sözü köydeki kadar bağlayıcı değildi.
Bu dönüşüm her yerde aynı ölçüde yaşanmadı ve Alevi toplumu
içinde tartışmalı bir konu olmayı sürdürüyor. Bazı kesimler bu siyasallaşmayı
Aleviliğin özündeki adalet vurgusunun doğal uzantısı olarak görürken, bazıları
onun dini ve erkana dayalı boyutunu zayıflattığını düşünüyor. Ben burada bu
tartışmada taraf tutmuyorum; olan şeyi tarif ediyorum.
Bu dönemin anlatılması zorunlu olan bir yanı daha var.
Aralık 1978’de Maraş’ta ve 1980 yazında Çorum’da yaşanan olaylarda çok sayıda
insan öldürüldü. Bu olaylar Türkiye’nin yakın tarihinin en ağır toplumsal
şiddet vakaları arasında sayılır ve Alevi toplumunun büyük bölümünü doğrudan
etkiledi. 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta, Pir Sultan Abdal Kültür Şenlikleri
sırasında Madımak Oteli’nin ateşe verilmesi sonucu aralarında yazarların,
ozanların ve semah ekibinden gençlerin de bulunduğu otuz beş kişi hayatını kaybetti.
Mart 1995’te İstanbul’un Gazi Mahallesi’nde kahvehanelerin kurşunlanmasıyla
başlayan olaylarda da çok sayıda kişi öldü.
Bu olayların her biri hukuki ve siyasi olarak ayrıca
tartışılmıştır ve tartışılmaya devam ediyor. Ben burada o tartışmaya
girmiyorum. Ama bu makale açısından kaydedilmesi gereken bir sonuç var: Bu
olaylar, kimliğin görünür hale gelme sürecini hızlandırdı. Yüzyıllarca
kapalılık bir koruma biçimiydi. 20. yüzyılın sonunda pek çok Alevi için bu
stratejinin artık işe yaramadığı, aksine görünmez olmanın savunmasızlık
ürettiği düşüncesi ağır bastı. Ve bu, örgütlenme yönünde güçlü bir itki
yarattı.
Cemevi, Diaspora ve Kurumsallaşma
1980’lerin sonundan itibaren Alevi kurumsallaşması hızlandı.
Dernekler, vakıflar, dergiler, araştırma merkezleri ve en görünür olanı, cemevleri
ortaya çıktı. 1988’de Ankara’da kurulan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği,
1995’te kurulan Cem Vakfı, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı gibi kurumlar
bu dönemin önemli örnekleridir. Farklı kurumların Alevilik tanımları da
farklıydı: bir kısmı Aleviliği İslam’ın içinde, bir kısmı daha bağımsız bir
inanç ve kültür olarak tanımladı. I. Bölümde değindiğim tartışma, bu kurumların
birbirinden ayrışmasında da görülür.
Cemevi şu açıdan tarihsel bir yeniliktir: Klasik ocak
sisteminde ceme ayrılmış kalıcı bir yapı yoktu; cem bir evde, bir odada, bir
meydanda yapılırdı. Cemevi, kentte kaybolan mekanın yeniden kurulmasıdır. Yani
cemevi geleneğin bozulması değil, kentleşmeye verilmiş bir cevaptır.
Bu süreçte Almanya diasporası da beklenmedik ölçüde
belirleyici oldu. Almanya’ya işçi olarak giden Alevi topluluklar orada iki
şeyle karşılaştılar. Birincisi, dernek kurma ve örgütlenme konusunda çok daha
geniş bir hukuki alan. İkincisi, kendilerini bir azınlık olarak tanımlama
zorunluluğu; “siz kimsiniz?” sorusunun sürekli sorulduğu bir ortam. 1989’da
Hamburg’da düzenlenen Alevi Kültür Haftası ve aynı yıllarda hazırlanan Alevilik
Bildirgesi, Aleviliğin açıkça ve toplu olarak kamusal alanda ilan edilmesinin
simgesel anlarından biri oldu. Almanya’daki Alevi federasyonları zamanla
Türkiye’deki örgütlenmeyi de etkiledi ve destekledi.
Bu ilginç bir tersine akış. Yüzyıllarca Anadolu’nun dağ
köylerinde korunan bir gelenek, kurumsal biçimini Türkiye’nin büyük şehirleri
ile Avrupa şehirleri arasında gidip gelen bir etkileşim içinde kazandı.
Bugünkü Tartışmalar
Bugün Türkiye’de Alevilikle ilgili tartışmaların merkezinde
birkaç somut başlık var.
Cemevlerinin hukuki statüsü. Cemevlerinin ibadethane
olarak tanınıp tanınmayacağı uzun süredir tartışılıyor. Bir görüşe göre cemevi
Alevilerin ibadet yeridir ve camiyle eşit hukuki statüyü hak eder. Karşı görüşe
göre İslam’da ibadethane camidir ve cemevi farklı bir işlev taşır. Konu yargıya
da taşındı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2014’te Cumhuriyetçi Eğitim ve
Kültür Merkezi Vakfı - Türkiye davasında, cemevine camilere tanınan elektrik
gideri muafiyetinin tanınmamasını ayrımcılık olarak değerlendirdi. 2022’de ise
Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı
kuruldu. Bu adım bir kesim tarafından önemli bir tanınma adımı olarak
görülürken, başka bir kesim tarafından cemevlerini ibadethane değil “kültür”
kategorisinde konumlandırdığı için eleştirildi.
Zorunlu din dersleri. Din kültürü ve ahlak bilgisi
müfredatının Alevi inancını yeterince yansıtmadığı yönündeki itirazlar ulusal
ve uluslararası yargı süreçlerine konu oldu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
2007’de Hasan ve Eylem Zengin - Türkiye ve 2014’te Mansur Yalçın ve Diğerleri -
Türkiye davalarında zorunlu derslerin mevcut haliyle din ve vicdan özgürlüğüyle
ilgili sorunlar taşıdığına hükmetti.
Diyanet’in yapısı ve tanınma meselesi. Tüm
vatandaşların vergileriyle finanse edilen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın
Alevilere yönelik hizmet vermemesi, tartışmanın sürekli gündeme gelen
boyutlarından biri. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi 2016’da
İzzettin Doğan ve Diğerleri - Türkiye davasında, Alevilerin din hizmetleri
talebinin reddedilmesini din özgürlüğü ve ayrımcılık yasağı açısından ihlal
olarak değerlendirdi. Devletin Aleviliği hangi kategoride tanıyacağı (bir
mezhep mi, bir kültür mü, bir inanç topluluğu mu) hem hukuki hem sembolik bir
mesele olmayı sürdürüyor.
Bu tartışmalar hızla değişiyor; burada anlattıklarımın bu
metnin yazıldığı tarih itibarıyla geçerli olduğunu hatırlatmak isterim. Ben bu
tartışmaların hiçbirinde taraf tutmuyorum. Ama şunu işaret etmek istiyorum: Bu
tartışmalar, bu makalenin anlattığı hikayenin devamıdır. Yüzyıllar boyunca
sorun şuydu: Kim meşru sayılacak, kim sayılmayacak ve buna kim karar verecek?
Araçlar değişti; fetva yerine yasa, tekfir yerine hukuki tanım geldi. Ama
sorunun yapısı büyük ölçüde aynı kaldı.
Oluşum Devam Ediyor
Bu bölümü bir gözlemle bitireyim. Makalenin başında
Aleviliğin kurulmuş değil, oluşmuş bir yapı olduğunu söylemiştim. Şimdi buna
bir şey ekliyorum: Oluşum bitmedi.
Son yetmiş yılda yaşananlar, önceki yüzyıllarda
yaşananlardan daha az dönüştürücü değil. Dede-talip ilişkisi değişti. Cem yeni
bir mekan kazandı. Erkan, şehirli bir topluluğun koşullarına göre yeniden
düzenleniyor. Aktarım artık yalnızca ocaktan değil, dernekten, kitaptan,
internetten ve diasporadan da geçiyor. Dedeler eğitim programlarından geçiyor,
cem erkanı yazılı rehberlerde standartlaştırılmaya çalışılıyor. Ve bugün Alevi
toplumu içinde, geleneğin ne kadarının korunması ne kadarının değişmesi
gerektiği üzerine canlı bir tartışma var.
Bu tartışmanın kendisi de aslında Aleviliğin nasıl bir yapı
olduğunu gösteriyor. Tek bir merkezden yönetilen, kuralları sabitlenmiş bir
gelenek olsaydı bu tartışma yaşanmazdı.
Sonuç: Bir Ağacın Tek Bir Kökü Yoktur
Şimdi başlangıçtaki soruya yeniden dönebiliriz: “Alevilik
ne zaman ortaya çıktı?”
·
Eğer sorumuz Ali ve Ehl-i Beyt merkezli kutsal
hafıza ne zaman oluştu? ise cevabımız 7. yüzyıldır.
·
Eğer Anadolu Aleviliğinin tasavvufi öncülleri ne
zaman ortaya çıktı? diye soruyorsak, 11. ile 13. yüzyıllar arasına bakmamız
gerekir.
·
Eğer bugünkü Alevi ocaklarının tarihsel
öncülleri ne zaman belirginleşti? dersek, 13. ile 15. yüzyıllara geliriz.
·
Eğer Kızılbaş adı altında ortak bir dini-siyasi
kimlik ne zaman meydana geldi? diye sorarsak, 15. yüzyıl sonu ile 16. yüzyıl
başı öne çıkar.
·
Eğer kapalı cemaat yapısı, ocak sistemi,
Buyrukları ve kendine özgü ritüelleriyle Anadolu Kızılbaşlığı ne zaman iyice
belirginleşti? dersek, 16. ve 17. yüzyıllara kadar gelmemiz gerekir.
·
Eğer bu toplulukların tamamı ne zaman “Alevi”
adıyla anılmaya başladı? dersek, 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyıla varırız.
·
Ve eğer bugünkü cemevi merkezli, kentli ve
kurumsal Alevilik ne zaman oluştu? diye sorarsak, cevap son kırk yıldır;
üstelik bu oluşum hala sürüyor.
İşte bu yüzden Aleviliğe tek bir doğum tarihi vermek mümkün
değildir.
Belki de Aleviliği anlamanın en iyi yolu onu bir nehre
değil, bir ağaca benzetmektir. Bir nehir için “kaynağı neresi?” diye
sorabilirsiniz. Bir ağacın ise çok sayıda kökü vardır.
Aleviliğin en derindeki köklerinden biri Hz. Ali ve Ehl-i
Beyt sevgisidir. Bir başka kökü Orta Doğu’nun büyük tasavvuf geleneğidir.
Vefailik belgelenmesi en güçlü damarlardan biridir. Babailer, Kalenderiler,
abdallar ve fütüvvet çevreleri bu ağacın geliştiği toprağın parçalarıdır.
Türkmenlerin, Kürtlerin ve Anadolu’nun başka topluluklarının eski kültürleri
bazı dalları beslemiştir. Hacı Bektaş Veli bu dünyanın en güçlü sembollerinden
biri haline gelmiştir. Safevi hareketi birçok dalı birbirine bağlayan büyük
tarihsel dönüm noktasıdır. Osmanlı-Safevi çatışması Kızılbaş kimliğinin
sınırlarını sertleştirmiştir. Ocak sistemi bu kimliğin yüzyıllar boyunca
yaşamasını sağlamıştır. Bektaşilikle yaşanan uzun etkileşim bugünkü
Alevi-Bektaşi kültür dünyasının oluşmasına katkıda bulunmuştur. Göç, şehir ve
diaspora ise bu ağaca yeni bir toprak ve yeni dallar vermiştir.
Bu nedenle Aleviliği yalnızca Şamanizme bağlamak da,
yalnızca Şiilik olarak görmek de, Hacı Bektaş Veli’nin kurduğu bir tarikat
saymak da, Safevilerin Anadolu’ya ihraç ettiği bir mezhep olarak değerlendirmek
de, herhangi bir antik dinin devamı ilan etmek de yetersiz kalır.
Belki de en doğru cümle şudur: Alevilik; İslam’ın Ali ve
Ehl-i Beyt merkezli kutsal hafızasının, Orta Doğu ve Anadolu tasavvuf
geleneklerinin, Vefai, Babai ve abdal çevrelerinin, Anadolu’nun farklı
topluluklarının kültürel mirasının ve Safevi-Kızılbaş hareketinin yüzyıllar
boyunca birbirleriyle etkileşmesi sonucu ortaya çıkmış; ocakları, erkanı,
deyişleri ve ahlak anlayışıyla kendine özgü bir inanç ve toplumsal örgütlenme
biçimidir.
Onu ilginç kılan da tam olarak budur. Aleviliğin tek bir
kökü yoktur. Bir kökler tarihi vardır. Ve bu ağaç hala büyüyor. Büyümesi
durduğunda ona ağaç değil, kereste denir.
Not 1: Aleviliği İslam’ın bir yorumu değil, başlı
başına ve müstakil bir inanç sistemi olarak tanımlayan bir yaklaşım da vardır.
Bu görüş özellikle 20. yüzyılın sonlarından itibaren, Avrupa’daki bazı Alevi
örgütlenmelerinde ve seküler-kültürel Alevi çevrelerinde daha görünür hale
gelmiştir. Bu yaklaşımın temel dayanaklarından biri, Alevi ibadet ve
kurumlarının klasik Sünni ve Şii fıkıh geleneklerinden önemli ölçüde farklı
olmasıdır. Cami yerine cemin ve cemevinin, ulema yerine dede-talip ilişkisinin,
fıkıh kurallarından çok yol, erkan, rızalık ve ahlakın öne çıkması; kadın ile
erkeğin cem içinde “can” olarak birlikte bulunması gibi özellikler bu
farklılığın göstergeleri olarak sunulur. Bazı yorumcular buna vahdet-i vücud,
devriye veya don değiştirme gibi tasavvufi-batıni anlayışları da ekler. Tezin
daha ileri biçiminde ise Aleviliğin esas köklerinin İslam öncesi inançlarda
bulunduğu ileri sürülür. Şamanizm, Zerdüştlük, Maniheizm, Mazdeizm, Ezidilik ve
eski Anadolu inançlarından çeşitli unsurların yüzyıllar içinde birleştiği; Hz.
Ali, Ehl-i Beyt ve On İki İmam gibi İslami unsurların ise daha sonra bu yapının
üzerine yerleştiği, hatta bazı yorumlarda baskıdan korunmayı sağlayan bir
“kabuk” işlevi gördüğü iddia edilir.
Not 2: Aleviliği nasıl bu kadar iyi biliyorum?
Aklınıza bu soru gelmiş olabilir. Alevi değilim ama Alevi olan pek çok
dostum/arkadaşım oldu. Onların içlerine girdim, yaşamlarını, ibadetlerini
gördüm. Ayrıca dinler ve inançlar tarihi çocukluğumdan beri ilgimi çekmiştir,
çok okumuş, çok araştırmışımdır, haliyle Alevilik de ilgi alanımdaydı hep. Son
birkaç yıldır Aleviler üzerine epey kitap ve makale okudum ve bir sürü Youtube
videosu izledim. Bu makaleyi yazmak da bu yüzden aklıma geldi. Sanki büyük
resmi derleyip toparlayan bir özet yokmuş gibi geldi bana. Böylece bu makale
ortaya çıktı.
Not 3: Aleviler hakkındaki kişisel düşüncen nedir?
diye soracak olursanız, cevabım özetle; Alevileri severim. Dürüst, insancıl,
yumuşak huylu ve samimidirler. Keyifli ve zevkli insandırlar. Kompleksleri,
önyargıları yoktur. Bilgiye ve bilime sahip çıkarlar. Sanatı ve yeniliği
severler. Bir bölgede Alevi nüfusu fazlaysa, orada huzur ve güven vardır,
endişesiz dolaşabilirsiniz, mutlu yaşayabilirsiniz. Kendilerine güzel bir din
anlayışı ve kültür yaratırmışlar. Garipsemeye, kıskanmaya, karalamaya, uzak
durmaya gerek yok, gidin nasiplenin.
Kaynakça
Kitaplar
·
Osmanlı Anadolu’sunda Kızılbaş Aleviler / Ayfer
Karakaya-Stump
·
Babailer İsyanı / Ahmet Yaşar Ocak
·
Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sufilik:
Kalenderiler / Ahmet Yaşar Ocak
·
Tanrının Kuralsız Kulları / Ahmet T. Karamustafa
·
Alevi Hafızasını Tanımlamak / Erdal Gezik
·
Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar / M. Fuad
Köprülü
·
Tarih Boyunca Alevilik ve Aleviler / Levent
Cinemre – Figen Akşit
·
Devlet-i Aliyye / Halil İnalcık
·
Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluş ve Yükseliş
Tarifi / Feridun Emecen
·
Türklerde İnanışlar ve Gelenekler / Pelin Çiftçi
– Ali Faik Demir
İnternet
·
Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları Dergisi, https://abked.de/tr
·
TDV İslam Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/alevi
·
Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Alevilik
·
Vikipedi, “Ebu’l-Vefa el-Bağdadi”: https://tr.wikipedia.org/wiki/Ebu%27l-Vef%C3%A2_el-Ba%C4%9Fd%C3%A2d%C3%AE
Youtube
·
https://www.youtube.com/watch?v=1e9nsvOGptU
·
https://www.youtube.com/watch?v=wrnrZ5DZxB0
·
https://www.youtube.com/watch?v=vGsQ58J_Y-E
·
https://www.youtube.com/watch?v=X-scx0gUZPM
·
https://www.youtube.com/watch?v=zxKVT8cor8g
·
https://www.youtube.com/watch?v=0wbdBsGKceg
·
https://www.youtube.com/watch?v=fA2-hPAsgGw
·
https://www.youtube.com/watch?v=-T5c36jCIYY
·
https://www.youtube.com/watch?v=p4_nEhyQScs
·
https://www.youtube.com/watch?v=3jr2FkYd5qw
·
https://www.youtube.com/watch?v=Cv9sP5e6kno
·
https://www.youtube.com/watch?v=CXH0_hN26y4
·
https://www.youtube.com/watch?v=hxvC8apOSsM
·
https://www.youtube.com/watch?v=H1ENbFJp0fM
·
https://www.youtube.com/watch?v=88HjFDbJEeY
·
https://www.youtube.com/watch?v=akXvsUSpor4
·
https://www.youtube.com/watch?v=ELhF6FviTCM
·
https://www.youtube.com/watch?v=hDfFyVUjAt0
·
https://www.youtube.com/watch?v=_MqsVc0vt_E
·
https://www.youtube.com/watch?v=p3XkJRLWSDQ
·
https://www.youtube.com/watch?v=zU456qBYG9U
·
https://www.youtube.com/watch?v=ytnwp952Yz4
·
https://www.youtube.com/watch?v=C_ECIn-C-hU&t=690s
·
https://www.youtube.com/watch?v=NKJezah8rSQ&t=198s
·
https://www.youtube.com/watch?v=S9A9fxzAK5w
·
https://www.youtube.com/watch?v=z67pAEc844E
·
https://www.youtube.com/watch?v=bSjLroz1mT4
Bu makalemi beğendiyseniz aşağıdaki makalelerimi de
beğenebilirsiniz.
·
https://ufukturu.blogspot.com/2025/03/ayrmclk-ve-kokenleri.html
·
https://ufukturu.blogspot.com/2024/11/cizginin-dsndaki-islami-akmlar.html
·
https://ufukturu.blogspot.com/2024/03/antik-inanclar.html
·
https://ufukturu.blogspot.com/2020/05/inadn-anatomisi.html
·
https://ufukturu.blogspot.com/2018/07/cumbur-cemaat-cehenneme.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder