Katılığın tarihi, mekaniği ve kökleri
Mekke’de
iki hafta
20 Kasım 1979 sabahı, hicri yeni yüzyılın ilk gününde,
Mescid-i Haram’da sabah namazı kılınıyordu. Namaz biter bitmez bir grup adam
kapıları zincirledi, tabutların içinde gizlice soktukları silahları çıkardı ve
minarelere keskin nişancı yerleştirdi. Mikrofonu ele geçiren Cüheyman el-Uteybi,
yanındaki genç adamı işaret ederek bunun beklenen mehdi olduğunu ilan etti.
Üç yüz ila altı yüz kişiydiler. İslam’ın en kutsal mekanını
iki hafta boyunca ellerinde tuttular. Kuşatma, Suudi güçlerinin Fransız
danışmanlardan aldığı yöntemlerle camiye girmesiyle sona erdi; resmi açıklamaya
göre 255 kişi öldü; bağımsız tahminler gerçek sayının bunun birkaç katı
olduğunu söylüyor. Cüheyman ertesi yıl ocak ayında idam edildi.
Şimdi asıl soruya gelelim. Bu adamlar kimdi ve neyi
savunuyorlardı?
Suudi hanedanının yozlaştığını, Batı’yla ittifak kurarak
dini sattığını, ulemanın maaş karşılığı sustuğunu söylüyorlardı. Televizyonu,
kadınların çalışmasını, futbolcuların şortunu, paranın üstündeki kral resmini
reddediyorlardı. Kuran ve sünnetin yeterli olduğunu, ulemanın yorumlarına ihtiyaç
olmadığını savunuyorlardı. Yani Vehhabi devletini, Vehhabiliğin kendi diliyle,
yeterince saf olmamakla suçluyorlardı.
Bu olay bu yazının bütün meselesini tek sahnede topluyor.
Bir buçuk yüzyıl önce “sapkın” diye ezilen bir hareket iktidara
gelmiş, resmi mezhep olmuş ve şimdi kendi içinden çıkan daha katı bir yorum
tarafından aynı suçlamayla karşı karşıya kalmıştı. Katılık durmuyordu; her
durakta bir sonraki durağı üretiyordu.
Peki neden? Bu yazının sorusu şu: Bir insanı, kendi
geleneğinin en katı, en dışlayıcı ve en kesin yorumuna çeken şey nedir?
Ve bu çekim neden bazı dönemlerde böylesine güçleniyor?
Cevabı üç dinde (gelenekte) birden arayacağım. Çünkü bu
yazıda anlatacağım mekanizmaların hiçbiri sadece İslam’a özgü değil.
Önce
kelimeleri doğru kullanalım
Bu konuda yazılanların büyük kısmı, birbirinden tamamen
farklı şeyleri aynı kelimeyle andığı için işe yaramıyor. O yüzden baştan
ayıralım.
Dindarlık, insanın kendi inancına bağlanması,
ibadetlerini yapması ve hayatını o inanca göre düzenlemesidir. Dindar bir insan
pekala hoşgörülü, merhametli, sorgulayıcı ve demokrat olabilir; bu yazıda
anacağım alimlerin çoğu öyleydi. Başkasının aynı inancı paylaşmaması ona
müdahale hakkı vermez. Bu ayrımı kaybedersek, radikalizmle mücadele ettiğimizi
sanırken milyonlarca masum insanı şüpheli ilan etmiş oluruz.
Dincilik, dinin siyaset, güç, itibar veya kişisel
çıkar için araçsallaştırılmasıdır. Dinin kamusal hayatta görünür olması tek
başına dincilik değildir. Bir insan dini değerlerinden hareketle siyaset
yapabilir; asıl mesele, kendi yorumunu devlet gücüyle herkes için zorunlu
kılmaya kalkması ve muhaliflerin eşit haklarını tanımamasıdır.
Bağnazlık (taassup) ise iki şeyin birleşmesidir ve bu
yazının asıl konusu budur:
·
Birincisi mutlak kesinlik duygusu.
Doğrunun tek ve açık olduğuna, kendisinin onu bildiğine ve meselenin tartışmaya
kapalı olduğuna dair bir his.
·
İkincisi dışarı atma yetkisini kendinde
görmek. Yani yalnızca “sen yanlış düşünüyorsun” demek değil; “sen artık
bizden değilsin” diyebilme iddiası.
İkincisi olmadan birincisi yalnızca sarsılmaz bir imandır ve
kimseye zarar vermez. İkisi birleştiğinde ortaya bir araç çıkar: Bir kişiyi ya
da topluluğu inanç dairesinin dışına çıkarma işlemi. İslam’da bu işlemin adı tekfir,
Hristiyanlıkta aforoz, Yahudilikte heremdir. Bu yazının anlattığı
bütün hikayeler, bu aracın kimin elinde olduğuyla ilgilidir.
Not: Bağnazlık, yalnızca başkasının inancını yanlış saymak
değil, onun farklı düşünme ve yaşama hakkına tahammül edememektir.
Radikalizm, düzenin kökten değişmesini istemektir ve
tek başına şiddet anlamına gelmez; tarihte hak ve özgürlükler adına radikal
değişim isteyenler de oldu. Şiddet yanlısı aşırıcılık, hedefe ulaşmak için
insanlara şiddet uygulanmasını ahlaken meşru saymaktır. Terörizm ise siyasi,
ideolojik veya dini amaçlarla korku yaratarak toplumu etkilemeye yönelik şiddet
yöntemleridir; uluslararası hukukta herkesin üzerinde uzlaştığı tek bir tanımı
yoktur.
Şimdi en önemli uyarı: Bunlar bir insanın sırayla geçtiği
duraklar değildir. Dindarlıktan teröre uzanan zorunlu bir merdiven yoktur.
Bağnaz biri hayatı boyunca kimseye el kaldırmayabilir. Bir örgüte katılan kişi
ise başlangıçta dini bakımdan hiç bilgili olmayabilir. Bazen ideoloji insanı
şiddete taşır; bazen şiddete yatkın bir kişi kendisine sonradan dini bir
gerekçe bulur.
Ama bir şey kesindir: Şiddete dini gerekçe verenlerin bir
kısmı önce bu kesinliğe inandı, ardından eyleme geçti. Bir kısmı ise şiddet
çevresine girdikten sonra yaptıklarını haklı gösterecek kesin hükümleri
benimsedi. Her iki durumda da dini kesinlik, şiddeti meşrulaştırmanın güçlü
araçlarından birine dönüştü. Kesinlik çoğu zaman tetiğin sebebi değildi;
ruhsatıydı. Ve dikkat edin, bu kesinliğin dini olması da şart değil. Bir
partinin kendi kurucularını hain ilan etmesiyle bir cemaatin kendi hocasını
tekfir etmesi aynı kalıptır; ileride buna döneceğim. Bu yüzden ikisini
birbirine karıştırmadan, aradaki ince yolu izlemek gerekiyor.
İlk
kıvılcım: Sıffin’den Kufe’ye
İslam’da tekfirin tarihi medreselerle ya da fetvalarla
başlamaz. 657’de, Sıffin’de bir savaş alanında başlar.
Hz. Ali ile Muaviye’nin orduları karşı karşıya geldiğinde
anlaşmazlık bir hakem heyetine havale edildi. Ali’nin ordusundan bir grup buna
isyan etti. Gerekçeleri basitti: “Hüküm ancak Allah’ındır.” İnsanlar
Allah’ın hükmünü hakemlere bırakamazdı. Ordudan ayrıldılar; adları bu yüzden Harici,
yani “çıkanlar” oldu.
Ama asıl önemli olan ayrılmaları değil, ayrılırken
geliştirdikleri ilkeydi: Büyük günah işleyen kişi Müslüman değildir, kafirdir.
Hakemliği kabul etmek büyük günahtı; dolayısıyla Ali de, Muaviye de, onları
izleyenler de dinden çıkmıştı. Kafirin kanı ise helaldi.
Bu ilkenin sonucu 661’de geldi: Bir Harici (İbn Mülcem),
sabah namazına giden Hz. Ali’yi Kufe’de öldürdü. İslam tarihinin ilk tekfir
hareketi, İslam’ın dördüncü halifesini, Peygamber’in damadı ve kuzenini “kafir”
diye katletti.
Dikkat edilmesi gereken üç şey var.
·
Bir. Hariciler ahlaksız ya da cahil
insanlar değildi. Tersine, dönemin en titiz ibadet edenleri olarak
bilinirlerdi; geceleri namaz kılan, Kuran’ı ezberlemiş, dünya malına değer
vermeyen insanlardı. Bağnazlığın gevşeklikten değil, aşırı titizlikten
doğabileceğinin ilk kanıtı budur.
·
İki. Tartışma konusu bir teoloji meselesi
değil, bir siyasi karardı: hakem kabul etmek. Sınırın doktrinden çok siyasetle
çizildiğine dair ilk örnek de budur.
·
Üç. Karşı ses hemen doğdu. Bir grup alim
şu tutumu geliştirdi: İman ile amel ayrı şeylerdir; günah işleyen Müslüman,
günahkar bir Müslüman’dır, kafir değil. Kimin cennetlik kimin cehennemlik
olduğuna bu dünyada insanlar karar veremez; hüküm Allah’a ertelenir.
Erteleme anlamına gelen irca kelimesinden dolayı bu çevrelere Mürcie
dendi.
Mürcie, İslam tarihinin ilk anti-tekfir teolojisidir.
“Ehl-i kıbleden hiç kimse tekfir edilmez” ilkesi, yani kıbleye dönüp
namaz kılan herkesin Müslüman sayılması, bu çizgiden çıktı ve Ebu Hanife’nin
formülasyonuyla Hanefi geleneğe yerleşti.
Şimdi ironi: Tekfiri reddeden Mürcie, sonraki yüzyıllarda
yazılan mezhepler tarihi kitaplarında “sapkın fırkalar” listesine girdi.
“Mürcii” bir suçlama haline geldi. Yani sınır çizmeye karşı çıkan ilk hareket,
sonradan sınırın dışında gösterildi.
Bu ilk tartışma, sonraki bin dört yüz yılın kalıbını kurdu.
Bir tarafta “yanlış inanan dinden çıkmıştır ve kanı helaldir”
diyen bir mantık; öbür tarafta “hükmü Allah’a bırakın” diyen bir
mantık. İslam tarihinde katılığın bütün hikayeleri, bu iki mantık arasındaki
salınımın hikayesidir.
Bir şeyi daha söylemek gerekiyor, çünkü yazının tezi için
önemli. Haricilerin hepsi İbn Mülcem olmadı. Hareketin en katı kolu Ezrakiler,
kendilerine katılmayan herkesi, çocuklar dahil, öldürülebilir saydı ve bir
kuşak içinde kılıçla silindi. En ılımlı kolu İbadiler ise savaşmayan
Müslümanı kafir saymadı, bugün Umman’da ve Kuzey Afrika’nın birkaç vahasında
yaşıyor ve bin iki yüz yıldır kimseyi tekfir ettiği için hatırlanmıyor. Aynı
kökten, aynı sloganla, aynı yüzyılda hem İbn Mülcem hem Umman çıktı. Demek ki
mesele doktrinin kendisinde değil; doktrinin elinde tuttuğu aracı nereye kadar
kullanacağına kimin karar verdiğinde.
Tarihte
dalgalar
Haricilerden sonra katılık düz bir çizgi izlemedi; dalgalar
halinde geldi. Ve her dalganın altında bir kriz vardı.
833: Akılcıların engizisyonu. Abbasi halifesi Me’mun,
devlet görevindeki bütün alimlerin “Kuran yaratılmıştır” görüşünü kabul
etmesini şart koştu. Kabul etmeyenler sorgulandı, görevden alındı, hapsedildi.
Bu sürece mihne, yani sınav dendi. En bilinen direnişçi Ahmed b.
Hanbel kırbaçlandı ve iki yılı aşkın süre hapis yattı.
Buradaki ders şaşırtıcı: İslam tarihinin ilk büyük
engizisyonunu, akla en çok değer veren okul olan Mu’tezile yürüttü.
Bağnazlık bir doktrinin değil, bir konumun ürünüdür. Devlet gücünü eline alan
akılcı da akılcılığı dayatmaya kalkabilir.
10. yüzyıl: Bağdat sokakları. Mihne’den sonra Hanbeli
çevreler güçlendi ve bir kısmı sokak gücüne dönüştü. Berbehari ve
çevresi şarkıcıların meclislerini basıyor, türbe ziyaretçilerini dağıtıyor,
muhalif alimlerin derslerini engelliyordu. Halifelik zaman zaman müdahale etmek
zorunda kaldı. Burada ilk kez, kurumsal destek olmadan da bir hareketin “ahlak
zabıtası” işlevi görebildiğini görüyoruz.
11.-13. yüzyıl: Alamut. Dalgaların Sünni tarafta
kaldığı sanılmasın. 1090’da Hasan Sabbah, İran’ın kuzeyinde Alamut
kalesini ele geçirdi ve İsmaili Şiiliğinin Nizari kolunu bir fedai
örgütüne dönüştürdü. Hedefleri Haçlılar değildi; bir buçuk yüzyılda
öldürdükleri yüzlerce kişinin neredeyse tamamı Müslüman devlet adamı ve alimdi.
İlk büyük kurbanları Selçuklu veziri Nizamülmülk oldu (1092), listede
iki Abbasi halifesi ve bir Fatımi halifesi de var. Düşmanları onlara “haşhaşi”
dedi; kelime Avrupa dillerine “assassin”, yani suikastçı olarak
geçti ve hâlâ kullanılıyor. Alamut’u 1256’da Moğollar yıktı. Dikkat edin: İslam
tarihinin en meşhur dini şiddet örgütü, şiddetini kendi dindaşlarına
yöneltmiştir. Bu kalıbı yazı boyunca göreceğiz.
13.-14. yüzyıl: İbn Teymiyye ve Moğol travması. Bu
isim sonrasını anlamak için zorunlu. İbn Teymiyye (1263-1328), Moğolların
Bağdat’ı yıkıp İslam dünyasının merkezini ortadan kaldırdığı kuşağın hemen
ardından yaşadı. Karşısındaki soru şuydu: Müslüman olduğunu söyleyen ama
şeriatla yönetmeyen bir hükümdara karşı ne yapılır? Moğol İlhanlıları İslam’ı
kabul etmişti ama kendi hukuklarıyla, Yasa ile yönetiyorlardı.
İbn Teymiyye’nin cevabı sonraki yedi yüzyıla damga vurdu: “Şehadet
getirmek tek başına yetmez; şeriatı uygulamayan bir yönetici fiilen İslam
dışıdır ve ona karşı mücadele meşrudur.” Mardin’e dair verdiği fetva
bu çerçevenin en çok alıntılanan metni oldu. (14. yüzyılın başında Mardin,
Artuklu hanedanının elindeydi ama fiilen Moğol İlhanlılarına bağlıydı.
İlhanlılar o tarihte İslam’ı kabul etmişti; ama yönetimde şeriatın yanında
kendi hukuklarını, Cengiz’in Yasa’sını da uyguluyorlardı. Mardinli bir Müslüman
İbn Teymiyye’ye şunu sordu: Burası dârülharp mi, dârülislam mı? Ve biz
burada yaşayan Müslümanlar hicret etmek zorunda mıyız? İbn Teymiyye ikisini
de reddetti ve üçüncü bir kategori icat etti: Mardin mürekkeb, yani
bileşik bir durumdadır; ne tam dârülislam ne tam dârülharptir. Orada yaşayan
Müslümanlara Müslüman muamelesi yapılır; şeriatın dışına çıkanlara ise hak
ettikleri muamele yapılır. Bu fetvadaki “hak ettikleri muamele yapılır”
manasına gelen Arapça kelimedeki (yuamel) noktalama işareti hatası yüzünden “savaşılır”
manasına gelen (yukatel) ile çoğaltılınca tam da bağnazların işine yarayacak
bir fetvaya dönüşmüş oldu.)
Burada dikkatli olmak gerekiyor, çünkü İbn Teymiyye modern
radikallerin kendisine mal ettiği kadar basit bir figür değildir. Aynı adam
tekfirde son derece dikkatli olunması gerektiğini de yazdı, cahillikle kasıt
arasında ayrım yaptı ve kendi görüşleri yüzünden defalarca hapsedildi; Şam
kalesinde öldü. Ama metinlerinden seçilerek çıkarılan bir çerçeve, yüzyıllar
sonra bambaşka bir hareketin omurgası oldu. Bu da bu yazının bir alt temasıdır:
Bir düşünürün metni, onu okuyan kuşağın ihtiyacına göre yeniden kurulur.
17. yüzyıl: Kadızadeliler. Osmanlı’nın ilk büyük kriz
yüzyılında, İstanbul’da bir hareket tasavvufi pratiklerin tamamını bid’at
(din dışı, sonradan uydurulmuş) ilan etti. Devran ve sema yasaklanmalı, türbe
ziyareti terk edilmeli, kahve ve tütün haram sayılmalıydı. Kavga yüzyılın büyük
kısmına yayıldı, tekkelerin basılmasına ve kanlı olaylara kadar gitti. İki
tarafın da Sünni ve Hanefi olduğunu belirtmek gerekiyor: Sınır bu kez mezhepler
arasında değil, aynı mezhebin içinde çizildi.
Kavgayı bitiren şey bir fetva değil, 1656’da sadrazam olan
Köprülü Mehmed Paşa’nın Kadızadeli önderleri Kıbrıs’a sürmesi oldu.
18. yüzyıl: Vehhabilik. Necid’de Muhammed b.
Abdülvehhab, türbe ziyaretini ve evliyadan şefaat dilemeyi şirk ilan eden bir
çağrı başlattı. Çağrının özünde tekfir vardı: Bu pratikleri yapan Müslümanlar
Müslüman değildi. 1744’te Diriye emiri Muhammed b. Suud ile anlaştı; biri
kılıcı, diğeri fetvayı verecekti.
Bu ittifakın ordusu 1802’de Kerbela’yı basıp Hz. Hüseyin’in
türbesini yağmaladı, 1803-1806’da Mekke ve Medine’ye girip türbeleri yıktı.
Dönemin Osmanlı ve Hicaz ulemasının büyük kısmı bu hareketi sapkın saydı; “Haricilerin
yeniden dirilişi” dediler. Muhammed b. Abdülvehhab’ın kendi kardeşi
Süleyman bile ona karşı bir reddiye yazdı. Osmanlı, Mısır valisi Mehmed Ali
Paşa’yı görevlendirdi; oğlu İbrahim Paşa 1818’de Diriye’yi yerle bir etti.
Yüz yıl sonra aynı hareket geri döndü, 1925’te Hicaz’ı aldı,
1932’de Suudi Arabistan’ı kurdu ve Mekke ile Medine’nin resmi mezhebi oldu.
Yazının başındaki Cüheyman’ın 1979’da saldırdığı devlet, işte bu devletti.
Dalgaların ortak özelliği. Bu altı örneğe birlikte
bakın: Mihne bir halifelik krizinin, Berbehari hareketi merkezi otoritenin
zayıfladığı bir dönemin, Alamut Selçuklu baskısı altında köşeye sıkışan bir
azınlığın, İbn Teymiyye Moğol yıkımının, Kadızadeliler Osmanlı’nın ilk büyük
bunalımının, Vehhabilik merkezin çevreyi tutamadığı bir dönemin ürünüdür.
Katılık (radikallik) boşlukta doğmuyor. Zeminin oynadığı
anlarda doğuyor.
Kırılma
yılı: 1979
Modern radikalizmi anlamak için iki tarihten başlamak
gerekiyor.
1967. Altı Gün Savaşı’nda Arap ordularının altı günde
yenilmesi, yalnızca askeri bir yenilgi değildi. O tarihe kadar Arap dünyasının
hakim ideolojisi seküler milliyetçilikti: Nasır’ın Mısır’ı, Baas’ın
Suriye ve Irak’ı. Yenilgi bu projeyi itibarsızlaştırdı. Ortaya çıkan boşlukta
yeni bir açıklama dolaşıma girdi: “Yenildik çünkü dinden uzaklaştık.”
Seyyid Kutub. Mısırlı bir edebiyat eleştirmeniyken
Müslüman Kardeşler’e katılan Kutub, Nasır rejiminin hapishanelerinde yıllar
geçirdi ve 1964’te Yoldaki İşaretler’i yayımladı. Kitabın merkezinde bir
kavram vardı: cahiliye. Klasik kullanımda bu kelime İslam öncesi
Arabistan’ı anlatır. Kutub kelimeyi genişletti: Allah’ın hükümleriyle
yönetilmeyen her toplum cahiliye içindedir, Müslüman olduğunu söyleyen
toplumlar dahil.
Bunun sonucu açıktı. Eğer Mısır cahiliye ise, Mısır yönetimi
gayrimeşrudur ve ona karşı mücadele meşrudur. Kutub 1966’da idam edildi. İdamı,
metnini çok daha etkili hale getirdi.
Kutub’un kendi yazdıklarının ne kadar ileri gittiği bugün hala
tartışılıyor; kardeşi Muhammed Kutub ve sonraki yorumcular çerçeveyi
genişletti. Onun bütün düşüncesini sonraki örgütlerin eylemleriyle
özdeşleştirmek tarihsel farkları siler. Ama şu kesin: İbn Teymiyye’nin “şeriatla
yönetmeyen yönetici” sorusu ile Kutub’un “cahiliye toplumu”
kavramı birleştiğinde, modern cihatçılığın teorik omurgası kurulmuş
oldu.
Ve sonra 1979 geldi. Tek bir yılda üç olay yaşandı ve
üçü de birbirini besledi.
Şubat: İran’da devrim. Bir İslami hareket, bir
monarşiyi devirip devlet kurdu. Bu, Sünni dünyadaki hareketler için bile bir
ispat niteliği taşıdı: Olabiliyormuş.
Ama İran başka bir şeyi de ispat etti ve bu yazı için asıl
önemli olan o. Devrimi yapanlar, kendi geleneklerinin kapı bekçisini
devirmişlerdi: Şii ulemanın bin yıllık ana çizgisi siyasetten uzak durmayı,
devleti Mehdi’nin gelişine kadar emanet saymayı öğretirdi. Humeyni’nin “fakihin
velayeti” doktrini bu geleneğin içinde bir yenilikti ve dönemin büyük
ayetullahlarının bir kısmı buna açıkça karşı çıktı; itiraz edenler susturuldu,
biri ev hapsinde öldü. Sonra araç işlemeye başladı: Devrim mahkemeleri saatler
süren duruşmalarla idam hükmü verdi; Bahailer “kitap ehli” sayılmadıkları için
anayasada azınlık statüsü bile alamadı, yüzlercesi idam edildi; 1988 yazında
cezaevlerindeki binlerce mahkûm birkaç soruluk sorgularla infaz edildi. Ve 1989’da
bir devlet, başka bir ülkenin yurttaşı olan bir romancı hakkında ölüm fetvası
verdi. Baskı gören taraf gücü ele geçirince aynı araçlara uzanıyor; İran bunun
en büyük modern örneğidir ve bu yazıda anlatılanların hiçbiri bir mezhebe özgü
değildir.
Kasım: Mekke baskını. Suudi hanedanı, kendi
meşruiyetinin dini temelinin sorgulanabileceğini gördü. Tepkisi, dini kurumlara
daha fazla yetki ve kaynak vermek oldu. Ahlak zabıtasının yetkileri
genişletildi, dini eğitim ve yayın bütçeleri büyütüldü. Önümüzdeki kırk yıl
boyunca dünyanın dört bir yanına yayılacak olan yayın, burs ve cami ağının asıl
ivmesini bu tarihten aldığı yaygın olarak kabul edilir. Yani baskına verilen
cevap, baskıncıların savunduğu çizgiyi güçlendirmek oldu.
Aralık: Sovyetler Afganistan’ı işgal etti. Afganistan,
dağınık yerel hareketleri uluslararası bir ağa dönüştürdü. Arap dünyasından
gelen gönüllüler, Filistinli alim Abdullah Azzam’ın örgütlediği yapılar
üzerinden savaşa katıldı. Soğuk Savaş mantığı gereği bu akış Amerika, Pakistan
ve Suudi Arabistan tarafından desteklendi. On yıl sonra Sovyetler çekildiğinde
ortada savaş deneyimi kazanmış, birbirini tanıyan, ulusal sınırların ötesinde
düşünen bir kuşak kalmıştı. Ve savaşacak yeni bir cephe arıyorlardı.
Örgütlenme:
1981’den 2001’e
1981: Sedat suikastı. Abdüsselam Farac’ın Unutulmuş
Farz risalesi, cihadın İslam’ın unutulmuş bir yükümlülüğü olduğunu ve
önceliğin “yakın düşman”, yani kendi Müslüman yöneticileri olduğunu savundu. 6
Ekim 1981’de Enver Sedat bir askeri geçit töreninde öldürüldü. Farac
ertesi yıl idam edildi. Aynı davada yargılanıp hapis yatanlar arasında,
sonradan El Kaide’nin ikinci adamı olacak Eymen ez-Zevahiri de vardı.
Burada girişteki bir kelimeyi hatırlatmak gerekiyor: dincilik.
Sedat 1970’lerde solu ezmek için Müslüman Kardeşler’i hapisten çıkardı,
üniversitelerde İslamcı öğrenci birliklerini destekledi, kendine “mümin başkan”
dedi ve 1980’de anayasaya şeriatı hukukun temel kaynağı yapan bir madde
koydurdu. Onu öldüren örgüt, kendi büyüttüğü bu çevrenin içinden çıktı.
Dini araç yapan devlet, aracın kontrolünü elinde tutamıyor; bu kuralı 1979
sonrasında Suudi Arabistan’da, Ziya ül-Hak’ın Pakistan’ında ve Afganistan’da da
göreceğiz.
1988: El Kaide. Afganistan’daki Arap gönüllü
yapısının içinden, Usame bin Ladin’in çevresinde yeni bir örgüt kuruldu.
1990’larda bin Ladin’in çizgisi “yakın düşman”dan “uzak düşman”a kaydı: Asıl
hedef bölgedeki rejimler değil, onları ayakta tutan Amerika olmalıydı. 1996 ve
1998’deki bildirileri bu stratejiyi ilan etti.
1990’lar: İç savaşlar. Cezayir’de 1991 seçimlerinin
iptali ülkeyi on yıl sürecek bir iç savaşa sürükledi; GIA köyleri basıp
katliamlar yaptı ve kurbanların ezici çoğunluğu Cezayirli Müslümanlardı. Mısır’da
Cemaat-i İslamiyye turistleri hedef aldı; 1997’de Luksor’da elli sekiz
turist ve dört Mısırlı öldürüldü.
Bu dönemin en öğretici yanı şu: Mısır’da halk desteği Luksor’dan
sonra çöktü. Şiddetin kendisi hareketin tabanını kuruttu ve örgütün önemli bir
kısmı sonraki yıllarda silahı bırakıp eski çizgisini reddeden metinler
yayımladı.
1998 ve 2001. Nairobi ve Dar es Selam’daki Amerikan
elçiliklerine düzenlenen eşzamanlı saldırılarda iki yüzden fazla kişi öldü;
ölenlerin büyük çoğunluğu Kenyalı ve Tanzanyalı sivillerdi. 11 Eylül 2001’de
New York ve Washington’daki saldırılarda yaklaşık üç bin kişi hayatını
kaybetti.
İkinci
dalga: İşgal, çöküş, IŞİD
2003. Irak’ın işgali ve ardından gelen devlet çöküşü,
modern cihatçılığın ikinci ve daha kanlı dalgasının zeminini kurdu. Ordunun ve
Baas kadrolarının topluca tasfiye edilmesi, yüz binlerce eğitimli ve silahlı
insanı işsiz ve öfkeli bıraktı. Bu kadroların bir kısmı sonraki yıllarda
örgütün askeri omurgasını oluşturdu.
Zerkavi ve mezhepsel strateji. Ebu Musab ez-Zerkavi’nin
Irak’taki örgütü, öncekilerden bir noktada ayrılıyordu: Asıl hedefi Amerikan
güçleri değil, Şiilerdi. Amaç bilinçli olarak mezhep savaşı çıkarmaktı; çünkü
iç savaş, örgüte hem taban hem meşruiyet sağlayacaktı. 2006’da Samerra’daki
türbenin bombalanması bu stratejinin dönüm noktası oldu ve Irak’ı yıllarca
süren mezhepsel şiddete sürükledi.
Dikkat çekici olan şu: Bu strateji El Kaide merkezini
bile rahatsız etti. Zevahiri’nin Zerkavi’ye yazdığı ve sonradan ele geçirilen
mektup, Müslümanları hedef almanın halk desteğini yok edeceği uyarısını
taşıyordu. Uyarı dinlenmedi.
2011-2014. Suriye’deki savaş ve Irak’taki mezhepsel
dışlama politikaları, örgüte aradığı boşluğu verdi. 2013’te adını IŞİD
olarak değiştiren yapı, 2014 Haziran’ında Musul’u aldı ve halifelik ilan etti.
İnternete IŞİD militanlarının yaptığı katliamlarının videoları sık sık düşmeye
başladı. Sıradan halkı gözlerini kırpmadan ve büyük bir sevinçle
öldürüyorlardı. Sadece kendi çizgilerinde olmadığı için masumları
öldürebiliyorlardı.
Takip eden aylarda yaşananlar bu yazının konusu açısından
özellikle önemli. Ağustos 2014’te Sincar’da Yezidilere yönelik katliam
ve köleleştirme, bir topluluğun “kitap ehli” sayılmaması gerekçesiyle hukuki
güvenceden tamamen çıkarılmasının ne demek olduğunu gösterdi. Aynı dönemde
Şiiler, Hristiyanlar, farklı yorumdaki Sünniler ve örgüte biat etmeyen
aşiretler aynı mantıkla hedef alındı.
Tekfirin kontrolden çıkışı. IŞİD’in en çarpıcı
özelliği, tekfir aracını kendisinden önceki herkese karşı kullanmasıydı. Suudi
uleması, El Kaide, Taliban, Müslüman Kardeşler, diğer Suriyeli gruplar: Hepsi
sırayla İslam dışı ilan edildi. Örgütün kendi içinde bile “tekfirde
aşırıya kaçma” tartışması çıktı ve bazı iç tasfiyeler bu tartışma
üzerinden yürüdü.
Bu, bu yazının en önemli tespitlerinden birini doğruluyor: Bir
kez meşrulaşan bir aracı, onu meşrulaştıranlar bile denetleyemiyor. Vehhabi
uleması IŞİD’i tekfir etti; ama kullandığı aracın en büyük yayıcısı kendisiydi.
Ve karşı ses. Eylül 2014’te yüz yirmiden fazla Müslüman alim,
IŞİD lideri Bağdadi’ye hitaben açık bir mektup yayımladı ve örgütün
iddialarını madde madde reddetti: Halifelik ilanının geçersizliğinden,
elçilerin öldürülmesinin yasaklığına, Yezidilere yapılanların hükmüne, kölelik
iddiasına kadar. Metin, tekfirin sınırlarını klasik kaynaklara dayanarak
yeniden çizmeye çalıştı. (Mürcie çizgisi, bin dört yüz yıl sonra hala
konuşuyordu.)
Kök
sebepler: Katılık neden çekiyor?
Buraya kadar olaylar vardı. Şimdi asıl soruya gelelim:
İnsanlar bu hareketlere neden katılıyor?
Kesinlik bir hizmettir
İnsan belirsizlikten rahatsız olur ve belirsizlik arttıkça
bu rahatsızlık keskinleşir. Göç, işsizlik, savaş, hızlı kültürel değişim,
aşağılanma duygusu: Bunların hepsi insanın ayağının altındaki zemini oynatır.
Böyle bir anda “mesele karmaşıktır, alimler ihtilaf
etmiştir, şartlara göre değişir” diyen bir ses ile “doğrusu şudur,
gerisi sapkınlıktır” diyen bir ses aynı ağırlıkta değildir. İkincisi
bir hizmet sunuyor: zemin. Böyle bir cevabın gerçeği açıklaması da gerekmiyor;
insan psikolojisinde yarattığı rahatlama, çoğu zaman kanıtından daha etkili
oluyor.
Yukarıdaki tarih bunu zaten gösterdi. Katılık her seferinde
bir kriz anında yükseldi. Kesinlik talebi, kriz zamanlarının talebidir.
Kapıdaki bekçiyi kaldırır
Bu, bence en az konuşulan ve en güçlü sebep.
Klasik İslami ilim zordur. Arapça, usul, hadis tenkidi,
mezheplerin ihtilafı, fıkhın kendi iç mantığı: Bir insanın hüküm verebilecek
konuma gelmesi yıllar alır. Üstelik bu eğitimin öğrettiği ilk şeylerden
biri, çoğu meselede birden fazla meşru görüş bulunduğudur. Yani kurumsal ilim
hem bir kapı bekçisidir hem de belirsizliğe tahammülü öğretir.
Radikal yorumun yaptığı şey bu kapıyı kaldırmaktır. “Kitap
ve sünnet ortada, aracıya gerek yok” dendiği anda bin yıllık birikim
devre dışı kalır ve on dokuz yaşında bir genç kendini hüküm verme yetkisine
sahip sayar.
Bu, dışarıdan bakınca cehalettir; içeriden bakınca
bir yetkilendirmedir. Hayatı boyunca hiçbir kurumun söz hakkı vermediği
birine, en yüksek konuda son sözü söyleme hakkı verilmiş olur. Cüheyman’ın
Mekke’de söylediği şeyi hatırlayın: Ulemanın yorumlarına ihtiyaç yok.
Ama dikkat edin, bekçi kaldırıldığında ortada bekçisiz bir
kapı kalmıyor. Bin yıllık ilmin yerini, çoğu zaman birkaç yıl önce tanınmış bir
adam alıyor. “Ulemaya ihtiyaç yok” diyen Cüheyman, iki hafta içinde
kendi kayınbiraderini mehdi ilan etti. “İncil ortada, papaza ne gerek”
diyen Münster, bir terzi çırağını kral yaptı. (İleride Münster’den de
bahsedeceğim.) “Kitap ve sünnet yeter” diyen örgüt, Bağdadi’ye biat
etmeyeni tekfir etti. Yani otoriteye başkaldırdığını sanan genç otoriteden
kurtulmuyor; efendisini değiştiriyor. Üstelik eskisinden kötüsüyle: Medresede
dört görüş vardı ve itiraz etmek mümkündü; yeni bekçinin yanında itiraz
ihanettir ve bekçi hesabını kimseye vermez.
Kapının dışında kalanlar için o kapıyı yıkmak, içeri
girmekten her zaman daha kolay oldu.
Aidiyet, saygınlık ve
kahramanlık
Radikal gruplar yalnızca bir fikir sunmuyor; bir kardeşlik,
bir rol, bir isim ve bir görev sunuyor. Toplumun kendisine hiçbir yer açmadığı
bir genç orada bir anda bir yere sahip oluyor.
Avrupa’nın banliyölerinden, Arap şehirlerinin işsiz
mahallelerinden ya da taşradan gelen biri için bu, teolojik bir çekimden çok
toplumsal bir çekimdir. Katılanların profilleri bunu doğruluyor: Çoğu genç
erkek, çoğu dini eğitimi zayıf, önemli bir kısmı küçük suç geçmişi olan ya da
yakın zamanda dindarlaşmış kişiler.
Sıralama da çoğu zaman sanıldığının tersine işliyor. İnsan
fikre ikna olup gruba katılmıyor; önce gruba katılıyor, sonra fikre ikna
oluyor. 11 Eylül’den sonra yüzlerce cihatçının hayat hikayesini inceleyen Marc
Sageman’ın bulgusu bu: Katılanların dörtte üçü örgüte bir arkadaşı ya da
akrabası üzerinden girmişti; ideoloji, katılımdan sonra gelmişti. 11 Eylül’ün
Hamburg hücresi bir öğrenci evinde ve bir caminin arka odasında kuruldu; Madrid
2004’ün bombacıları aynı mahallede büyümüş, bir kısmı uyuşturucu satan bir
arkadaş grubuydu. Mahallede kendisine sahip çıkan bir ağabey, zor günde yardım
eden bir arkadaş: İnsan, sevdiği adamın söylediğini, hiç tanımadığı alimin
söylediğinden daha kolay kabul ediyor. Ve bir kez girdikten sonra fikre itiraz
etmek, arkadaşa ihanet etmek anlamına geliyor. Artık tartışılan şey fikrin
doğruluğu değil, kişinin sadakatidir.
Fransız siyaset bilimci Olivier Roy bu noktayı uç
biçimde savunur: Ona göre karşımızdaki şey İslam’ın radikalleşmesi değil,
radikalizmin İslamlaşmasıdır. İsyan, nihilizm ve şiddet eğilimi dinden önce
vardır; din bunlara bir dil, bir kılıf ve bir meşruiyet sağlar. Meslektaşı Gilles
Kepel buna itiraz eder: Ona göre ideolojik altyapı gerçektir, onlarca
yıldır sistemli biçimde yayılmıştır ve dil tesadüfi bir kılıf değildir.
Tartışma sürüyor ve ikisinin de haklı olduğu taraflar var.
Zaten ikisini birbirinin yerine koymaya da gerek yok: Bir kişide ideoloji
belirleyicidir, diğerinde haksızlık duygusu, üçüncüsünde aidiyet. Ama ikisi
aynı noktada buluşuyor: Teolojik ikna, bu hikayede sanıldığı kadar belirleyici
değil.
Haksızlık bir adres arar
Gerçek şikayetler var ve bunları görmezden gelmek analizi
sakatlar. Sömürge dönemi, bağımsızlık sonrası kurulan otoriter rejimler,
Filistin, 2003’te Irak’ın işgali, Suriye savaşı, Guantanamo ve Ebu Gureyb. Bu
olaylar milyonlarca insanda karşılığı olan bir öfke üretti.
Ama öfke tek başına kimseyi örgüte götürmez. Öfkenin bir
açıklamaya, bir adrese ve bir eylem imkanına ihtiyacı vardır. Radikal
hareketlerin sunduğu tam olarak budur: Başına gelenlerin sebebini anlatan bir
hikaye, suçlanacak bir taraf ve “sen kurban değilsin, askersin”
diyen bir rol.
Burada bir veriye yer vermek gerekiyor, çünkü bu
mekanizmanın en somut ölçümü odur. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın
2023’te Afrika’daki şiddet yanlısı örgütleri inceleyen araştırmasına göre,
örgüte gönüllü katılanların yaklaşık %48’i kararını etkileyen belirli bir
tetikleyici olaydan söz ediyor. Bu gruptakilerin %71’i biri ise bildirdiği
olayın devlet eylemi ya da kendisine veya yakınlarına yönelik ağır insan
hakları ihlali olduğunu söylüyor: babasının gözaltına alınması, kardeşinin
askerler tarafından götürülmesi gibi.
Bu rakamlar dünyanın her yerini temsil etmiyor. Ama taşıdığı
uyarı nettir: Hukuksuz devlet uygulamaları, örgütlerin devşirme propagandasına
doğrudan malzeme sağlıyor.
Bunu söylemek bir mazeret üretmek değildir. Aynı
haksızlıklara maruz kalan milyonlarca insan bu yola girmedi; girenler ezici bir
azınlıktır. Haksızlık önemli bir etken olabilir ama tek başına yeterli
değildir. Aynı haksızlıklara maruz kalan insanların büyük çoğunluğunun şiddete
yönelmemesi de bunu gösteriyor.
Peki çoğunluk neden katılmıyor?
Buraya kadar işsizlikten, dışlanmadan, haksızlıktan söz
ettim. Ama aynı mahallede büyüyen, aynı okula giden, aynı haksızlığı yaşayan
iki gençten biri katılıyor, öbürü katılmıyor; bazen aynı evde büyüyen iki
kardeş bile. Demek ki koşullar açıklamanın yarısı. Öbür yarısı, o koşullarla
karşılaşan insanın neye tutunduğu.
Bu soruyu sistemli biçimde soran az sayıda araştırma var ve
en büyüğü yine BM Kalkınma Programı’nın 2017 yılına ait Afrika çalışması.
Araştırmacılar örgüte katılanları aynı köylerden, aynı yoksulluktan gelen ama
katılmayanlarla karşılaştırdı. Fark üç yerde çıktı: çocuklukta anne babanın
ilgisi, okulda geçirilen yıl sayısı ve, en çarpıcısı, din eğitimi. Katılanların
yarıdan fazlası dini metinleri ya hiç bilmediğini ya da çok az bildiğini
söyledi; buna karşılık en az altı yıl düzenli din eğitimi almış olanların
örgüte katılma ihtimali üçte bir daha düşüktü. Yani kapı bekçisini
tanıyan, onu yıkanın çağrısına daha az kanıyor. Bu yazının bir bölüm önce
söylediği şeyin verisi budur: Radikalizmi besleyen dindarlık değil, dinin
bilgisinden yoksun kesinliktir.
Geri kalan koruyucular daha sıradan ve daha güçlü:
güvenebileceği bir öğretmen, konuşabileceği bir aile büyüğü, kendisi gibi
düşünmeyen bir arkadaş, hakkını mahkemede arayabileceğine dair bir inanç.
Bunların hiçbiri insanı daha az öfkeli ya da daha az dindar yapmıyor; yalnızca
örgütün vaat ettiği şeyleri (“sen önemlisin, bize aitsin, doğruyu biliyoruz”)
başka yerden almış birine o vaadi gereksiz kılıyor. Radikalizmle mücadelenin
asıl ipucu, örgütün kimleri kazandığında değil, aynı koşullardaki çoğunluğu
neden kazanamadığında saklı. Yazının sonunda buna döneceğim.
Otorite boşluğu
İslam dünyasında dini otorite yüzyıllarca devletle iç içe
kuruldu. Osmanlı’da şeyhülislam padişahın memuruydu. Modern dönemde bu iç
içelik sürdü ama meşruiyeti zayıfladı: Ezher Mısır devletine bağlandı, Diyanet
bir devlet kurumu olarak kuruldu, Suudi uleması hanedanla ortaklığını sürdürdü.
Sonucu şu: Devletine güvenmeyen insan, o devletin atadığı alime
de güvenmiyor. Resmi bir din adamının radikal bir örgütü tekfir etmesi, zaten
devleti meşru saymayan birinin gözünde dini bir hüküm değil, siyasi bir
açıklamadır.
Buradaki ironi dikkat çekici. Fetvanın devletin gücüyle
birleşmesi bir zamanlar ortodoksinin gücüydü; bugün zaafı. Cüheyman’ın en çok
vurguladığı şeylerden birinin “maaş karşılığı susan ulema” olması
tesadüf değil.
Aşırılık görünürdür
Son bir mekanizma: dikkat ekonomisi. “Bu meselede dört
görüş vardır ve hangisinin daha kuvvetli olduğu delillerin değerlendirilmesine
bağlıdır” cümlesi hiçbir yerde paylaşılmaz. “Şunu yapan kafirdir”
cümlesi saniyeler içinde yayılır.
Ölçülü olan sıkıcıdır, kesin olan çarpıcıdır ve
bugünkü medya düzeni çarpıcı olanı ödüllendirir. IŞİD’in propaganda stratejisi
bu mekanizmanın bilinçli kullanımıydı.
Bunun sonucu, aşırı uçların kendi büyüklüklerinden kat kat
fazla görünür olmasıdır. Birkaç bin kişilik bir örgüt, bir buçuk milyarlık bir
dinin yüzü haline gelebiliyor. Bu görüntü hem dışarıdaki düşmanlığı besliyor
hem içerideki genci etkiliyor; ikisi birbirini büyütüyor.
Burada propagandanın değişmez üç adımını tanımak işe yarar. Önce
karmaşık sorunlar tek bir düşmana yüklenir. Sonra o düşman insan olmaktan
çıkarılır. En sonunda ona zarar vermek ahlaki bir görev gibi sunulur. Bu üç
adım, dini olsun olmasın bütün şiddet anlatılarında aynıdır.
Bu üç adımın ne kadar hızlı işleyebileceğini Türkiye gördü. 2
Temmuz 1993’te Sivas’ta, Pir Sultan Abdal etkinlikleri için şehre gelen
yazarlar ve sanatçılar Madımak Oteli’ndeydi. Aralarında, Rüşdi’nin romanından
bölümler çevirdiği için haftalardır hedef gösterilen Aziz Nesin de vardı. Cuma
namazından çıkan kalabalık öğleden sonra otelin önünde toplandı, saatlerce
büyüdü, akşama doğru oteli yaktı. Otuz üç konuk ve iki otel çalışanı öldü.
Güvenlik güçleri sekiz saat boyunca müdahale etmedi.
Sivas’ta bir örgüt yoktu. Hücre, finansman, emir komuta
yoktu. Tek bir düşman adı (Aziz Nesin), o adın insan olmaktan çıkarılması (“Allah
düşmanı”) ve ona zarar vermenin görev sayılması, bir öğleden sonrada
tamamlandı.
Şiddete başvurmak için her zaman silahlı bir örgütün
hiyerarşisi gerekmiyor. Dini öfkenin kışkırtıldığı, kalabalığın
cesaretlendirildiği ve kamu otoritesinin etkili biçimde müdahale etmediği
koşullarda bir topluluk da ölümcül şiddete yönelebiliyor.
Bu yüzden girişteki uyarıyı tekrarlıyorum: Bağnazlıktan
şiddete giden bir merdiven yoktur; ama bağnaz bir kalabalık, örgüt olmadan
da öldürebilir. Ve dikkat edin: Sivas’ın kurbanları da, Luksor’un ve Sincar’ın
kurbanları gibi, çoğunlukla aynı dinin insanlarıydı.
Kapalı
cemaatin mekaniği
Silahlı örgütler uç örnektir. Ama aynı mekanizmanın çok daha
yaygın ve şiddete başvurmayan bir biçimi kapalı cemaat yapılarında işler
ve örüntü tanıdıktır:
·
Tartışılmaz, kutsallaştırılmış bir önder
·
Sorgulanmayan bir hiyerarşi ve mutlak itaat
beklentisi
·
Dışarıdan gelen bilgiye ve eleştiriye kapalılık
·
Grup içi dayanışmanın her türlü ilkenin üstünde
tutulması
·
Ayrılanların hain, dönek ya da fitneci sayılması
·
Evlilik, iş ve arkadaşlığın grup içine
sıkıştırılması
·
Suistimal iddialarının içeride örtülmesi
Bu yapılar aynı ihtiyaçları karşılar: kesinlik, aidiyet,
itibar ve basit bir dünya tarifi. Üye için faydası gerçektir; iş bulur,
evlenir, bir yere ait olur.
Ve aynı zaafı taşırlar. Grup kendi sınırını kendi çizdiği
için, o sınırı kimin denetleyeceği sorusunun cevabı yoktur. Bir cemaatin içinde
“bu doğru mu?” diye soran kişi, çoğu zaman bir cevap yerine bir sadakat
sınavıyla karşılaşır. Denetlenemeyen her yapıda olduğu gibi, zararın ortaya
çıkması için yıllar geçmesi gerekir.
Şunu da eklemek gerekiyor: Her kapalı topluluk tehlikeli
değildir ve her dini cemaat kapalı değildir. Belirleyici ölçüt topluluğun hangi
inanca sahip olduğu değil, üyelerinin hakları, hesap verebilirliği ve ayrılma
özgürlüğüdür.
Dört eşik
Bütün bunlar bir araya geldiğinde şu soru kaçınılmaz hale
geliyor: Nerede duruyoruz? Bir toplum, inanç özgürlüğüne dokunmadan şiddeti
nasıl engeller?
Bu yazının çerçevesinden dört eşik çıkıyor.
·
Birinci eşik: Dışlayıcı söz. “Bunlar
bizden değildir, bunların inancı sapkındır.” İnanç toplulukları kendilerini
tanımlama ve sınırlarını çizme hakkına sahiptir; bu dinin doğal halidir ve suç
değildir. Burada yapılacak şey yasak değil, karşı söz söylemektir.
·
İkinci eşik: Ayrımcılık ve kin tahriki. “Bunlar
işe alınmasın, okulda yanımızda oturmasın” dendiği ve bu dendiği gibi
yapıldığı anda, ya da bir topluluğa karşı kalabalık kışkırtıldığı anda, artık
bir inanç beyanı değil başkasının yurttaşlık hakkına yönelik bir fiil vardır.
Hukukun devreye girdiği yer burasıdır; dünyanın her yerinde ayrımcılık ve halkı
kin ve düşmanlığa tahrik suçtur.
·
Üçüncü eşik: Şiddetin meşrulaştırılması.
Bir insan grubunun zarar görmesinin ahlaken doğru olduğunu savunmak. Yukarıda
anlattığım üç adımlı propaganda kalıbı tam olarak bu eşiği aşmaya yarar; Sivas’ta
aşıldığı gibi.
·
Dördüncü eşik: Örgütlenme ve eylem.
Hazırlık, finansman, silah, saldırı.
Bu ayrım niye önemli? Çünkü devletin cezai gücü görüşe
değil, hukuken tanımlı fiillere, tehditlere ve somut risklere dayanmalıdır.
Eşikleri birbirine karıştıran bir politika iki yönde birden hata yapar: Birinci
eşikte olan insanları suçlu sayarak kendi yurttaşlarını düşmanlaştırır,
dördüncü eşikteki örgütlenmeyi ise siyasi gürültünün içinde gözden kaçırır.
Bunun pratik karşılığı açıktır. Başörtüsü takanla takmayanı,
ibadet edeni etmeyeni, muhafazakarla seküleri, farklı mezheplere bağlı
insanları potansiyel suçlu kategorilerine ayırmak yanlıştır. Üstelik yalnızca
haksızlık değil, aynı zamanda verimsizdir: Bir topluluğu toptan şüpheli ilan
etmek, tam da radikal örgütlerin aradığı dışlanmışlık duygusunu büyütür. Bu
yazının anlattığı mekanizmayı besleyen en etkili şeylerden biri, ona karşı
yürütüldüğü sanılan yanlış politikalardır.
Hristiyanlıkta
bağnazlık
Şimdi bu yazının en önemli bölümüne geliyoruz. Çünkü buraya
kadar anlatılanlar İslam’a özgü sanılırsa, bütün analiz çöker.
Hristiyanlık, sınır çizmek için kurulmuş resmi bir aygıta
sahipti: konsiller, piskoposluk hiyerarşisi, iman metinleri ve bir papalık.
Sonuç, İslam’dakinden daha keskin ve daha kurumsal bir katılık oldu.
Hristiyanlığın kendi Haricileri vardı; hem de Haricilerden
üç yüz yıl önce. Roma’nın son büyük Hristiyan kıyımında (303-311) bazı
piskoposlar canlarını kurtarmak için kutsal kitapları yetkililere teslim
etmişti. Zulüm bitince Kuzey Afrika’da bir grup ayağa kalktı: Teslim edenler
(Latincesi traditores; “hain” kelimesinin de kökü) kiliseden düşmüştür,
onların elinden vaftiz ya da rahiplik alan da geçersizdir. Kilise temiz
olmalıydı. Önderlerinin adıyla Donatist denen bu hareket, Kuzey Afrika’da
yüz yıl boyunca ayrı bir kilise, ayrı piskoposlar ve kırsalda sopalarla dolaşan
“circumcellion” çeteleri üretti. Haricilerle benzerlik tam: en adanmış
dindarlar, saflık talebi, uzlaşanı hain sayma ve şiddeti dışarıya değil kendi
dindaşına yöneltme.
Karşı ses de Mürcie’ninkine şaşırtıcı derecede benziyor.
Augustinus, Donatistlere karşı şunu yazdı: Kilise buğdayla delicenin
birlikte büyüdüğü bir tarladır, ayıklamak hasat gününde Tanrı’ya aittir; bir
rahibin günahı verdiği sakramenti (ayini) geçersiz kılmaz, çünkü
sakramentin sahibi rahip değil İsa’dır. Yani: Hükmü sen verme.
Şimdi ironi (bu yazının en öğretici ironilerinden biri).
Aynı Augustinus, Donatistler ikna olmayınca fikir değiştirdi ve İncil’deki bir
ziyafet meselinden tek bir cümleyi aldı: “Onları gelmeye zorla.”
Sapkınların devlet gücüyle hizaya getirilmesini savunan ilk büyük Hristiyan
teolog, tekfire karşı çıkan adam oldu. Sekiz yüz yıl sonra engizisyon kendini
onunla meşrulaştıracaktı. Mürcie’nin “sapkın” listesine girmesiyle
Augustinus’un zoru meşrulaştırması aynı dersi veriyor: Aracı eline alan, karşı
çıktığı şeyi yapmaya başlar.
385’te İspanyol piskopos Priscillianus sapkınlık
suçlamasıyla idam edildi; bir Hristiyanın inancı yüzünden devlet eliyle
öldürüldüğü ilk vakalardan biri sayılır. 1209’da papalık, Güney Fransa’daki
Katharlara karşı Haçlı seferi ilan etti; yirmi yıl süren savaş bölgeyi harap
etti. Beziers kuşatmasında papalık temsilcisine atfedilen söz meşhurdur: “Hepsini
öldürün, Tanrı kendininkileri tanır.” 1230’larda sapkınlıkla mücadele için
kalıcı bir kurum oluşturuldu: engizisyon.
1415’te Jan Hus, kendisine verilen güvence belgesine
rağmen yakıldı. 1553’te teslis öğretisini reddeden Michael Servetus,
Katolik engizisyonundan kaçtıktan sonra Kalvin’in Cenevre’sinde yakıldı:
Katoliklerin yakamadığı adamı Protestanlar yaktı. 15.-17. yüzyıllar arasında
Avrupa’da cadılık suçlamasıyla on binlerce kişi, ezici çoğunluğu kadın,
öldürüldü.
Reformasyon yüzyılı bir sahne daha üretti ve bu sahne Mekke
baskınına da, IŞİD’in halifeliğine de fazlasıyla benziyor. 1534’te Almanya’nın Münster
şehrinde radikal Anabaptistler belediye meclisini ele geçirdi ve şehri “Yeni
Kudüs” ilan etti. Yeniden vaftiz olmayı reddedenler kış ortasında şehirden
sürüldü, mal ortaklığı getirildi, kitaplar İncil dışında yakıldı. Önderlerinin
ölümünden sonra yerine geçen Jan van Leiden adlı bir terzi çırağı
kendini kral ilan etti, çok eşliliği zorunlu kıldı, on altı kadınla evlendi ve
kendisine itaat etmeyen karısını meydanda kendi eliyle öldürdü. Birbirine
düşman Katolik ve Lutherci prensler bu yapıya karşı birleşti; şehir bir yıllık
kuşatmadan sonra 1535’te düştü. Önderler kızgın kerpetenlerle öldürüldü,
cesetleri kilise kulesine asılan demir kafeslere kondu. Kafesler bugün hâlâ o
kulede asılı.
Burada bu yazının bütün mekanizmaları bir aradadır: Zemini
oynayan bir kriz (Reformasyon), kapı bekçisinin reddi (“İncil ortada, papaza
ne gerek”), on dokuz yaşındakilere hüküm yetkisi, dışarı atma aracının
sonunda kendi içine dönmesi. Ve görünürlük: “Anabaptist” kelimesi Avrupa’da
iki yüz yıl boyunca bir korku sözcüğü oldu; oysa hareketin ezici çoğunluğu, Mennonitler
gibi, silaha hiç dokunmamış barışçı cemaatlerdi. Birkaç bin kişilik Münster,
yüz binlerin yüzü oldu.
Modern dönemde. “Fundamentalizm” kelimesi aslında
Hristiyan kökenlidir. 1910-1915 arasında Amerika’da yayımlanan The Fundamentals
adlı risale dizisi, kutsal metnin harfi harfine doğruluğunu savunan bir
hareketin adını verdi. 1925’teki Scopes davasında bir öğretmen, evrim öğrettiği
için yargılandı.
Şiddet boyutu. Amerika’da kürtaj karşıtı şiddet, dini
gerekçeyle yürütülen örgütlü bir terör biçimidir. 1982’de kurulan Army of
God adlı dağınık ağ, kliniklere yönelik bombalama ve kundaklamaları
üstlendi. Paul Hill 1994’te bir doktoru ve ona eşlik eden bir kişiyi
öldürdü. Eric Rudolph 1996’da Atlanta Olimpiyat Parkı’nı, 1997-98’de
kürtaj kliniklerini ve bir barı bombaladı; Birmingham’daki saldırıda bir polis
memuru öldü. 2009’da doktor George Tiller, kilisesinde, ayin sırasında vuruldu.
Buna başka örnekler eklenebilir: Uganda’da Joseph Kony’nin Lord’s
Resistance Army’si, on yıllarca süren bir isyanda on binlerce insanı
öldürdü ve çocukları asker olarak kaçırdı. Bosna savaşında Ortodoks
milliyetçiliğiyle iç içe geçmiş bir anlatı, Srebrenitsa’da bir soykırıma
zemin hazırladı. Kuzey İrlanda’daki çatışma mezhepsel kimlikler üzerinden
yürüdü. 2011’de Norveç’te yetmiş yedi kişiyi öldüren Anders Breivik,
manifestosunda kendini Hristiyan Avrupa’nın savunucusu olarak tanımladı.
Bu vakaların hiçbirinde tek sebep din değildi;
milliyetçilik, toprak, iktidar ve yerel çatışmalar hep iç içeydi. Ama aynı
mekanizmalar oradaydı: kesinlik iddiası, kapı bekçisinin reddi (Amerikan
fundamentalizmi tam da kilise otoritesine ve akademik teolojiye karşı kuruldu),
aidiyet, haksızlık anlatısı ve görünürlük.
Yahudilikte
bağnazlık
Birinci yüzyılda Roma’ya karşı ayaklanan Yahudi hareketleri
içinde, Sicarii denen bir grup vardı. Adları, kalabalıkların içinde
gizledikleri kısa hançerden geliyordu. Hedefleri yalnızca Romalılar değildi;
Roma ile uzlaşmaya çalışan kendi din kardeşleriydi. Başkahin Yonatan’ı
öldürdüler. Kudüs kuşatması sırasında rakip Yahudi hiziplerin birbirinin erzak
depolarını yaktığı, şehrin Romalılardan önce açlıktan düştüğü aktarılır.
Hariciler ile Sicarii arasındaki yapısal benzerlik dikkat
çekici: İkisi de uzlaşmayı ihanet saydı, ikisi de asıl şiddeti kendi
topluluğuna yöneltti, ikisi de dönemin en adanmış dindarları arasından çıktı.
Yahudiliğin Mürcie’si de var ve adını koymak gerekiyor. Aynı
yüzyılda Hillel ve Şammay okulları yüzlerce meselede birbirinin tersini
söyledi. Talmud bu kavgayı şöyle kapatır: “Bunlar da onlar da yaşayan Tanrı’nın
sözleridir.” Pratikte Hillel’in görüşü uygulanır; ama Şammay’ın görüşü
yanlış sayılıp silinmez, yanına yazılır ve okutulmaya devam eder. Yahudi ilim
geleneğinin kapı bekçisi işte budur: İhtilafı meşru sayan, hükmü
kesinleştirmeyen, “doğrusu şudur, gerisi sapkınlıktır” cümlesini
kurumsal olarak zorlaştıran bir okul kültürü. Rabin’i öldüren adamın
yaptığı şey, ileride göreceğiz, tam olarak bu geleneği devre dışı bırakıp tek
bir hükmü kendi başına uygulamaktı.
Yahudiliğin sonraki iki bin yılı devletsiz geçti ve bu,
katılığın biçimini belirledi: Elde zor gücü olmadığı için yaptırım herem,
yani cemaatten dışlama oldu. 1656’da Amsterdam’da yirmi üç yaşındaki Spinoza
bu yolla dışlandı. 1772’de Doğu Avrupa’da Hasidilere karşı herem ilan edildi,
kitapları yakıldı; 1798’de bir Hasidi önder, muhaliflerinin Rus makamlarına
ihbarı üzerine hapsedildi. Yani devleti olmayan bir topluluğun iç kavgası bile,
eli altında bir devlet gücü belirdiği anda ona uzandı.
Devlet geri döndüğünde. 1948’den sonra tablo değişti.
Modern Yahudi radikalizminin en belirgin damarı, Amerikalı haham Meir Kahane’nin
çizgisidir. Kurduğu Kach partisi 1988’de ırkçılık gerekçesiyle İsrail’de
seçimlerden men edildi; Kahane 1990’da New York’ta öldürüldü.
25 Şubat 1994’te, Kahane’nin takipçilerinden doktor Baruch
Goldstein, El Halil’deki İbrahimi Camii’nde sabah namazı kılan cemaate ateş
açtı: 29 kişi öldü, 125 kişi yaralandı. Olayın ardından İsrail, Kach’ı terör
örgütü ilan ederek yasakladı. Goldstein’ın mezarına yapılan ve onu “halkı,
Tevrat’ı ve toprağı için canını veren kişi” olarak anan türbe, 1999’da
teröristlere anıt yapılmasını yasaklayan kanun gereği ordu tarafından yıkıldı.
4 Kasım 1995’te, Tel Aviv’de bir barış mitinginin ardından
Başbakan Yitzhak Rabin, Yigal Amir adlı yirmi beş yaşındaki bir hukuk
öğrencisi tarafından öldürüldü. Amir, mahkemede eylemini dini bir hükme
dayandırdı: Rabin, rodef, yani Yahudilerin canını tehlikeye atan bir “takipçi”
idi ve bu durumda onu durdurmak meşruydu. Oslo sürecinin öncesinde yerleşim
bölgelerindeki sinagoglarda, Rabin’e din rodef ve din moser hükümlerinin
uygulanıp uygulanamayacağını tartışan metinler dolaşıyordu. Yigal Amir
hahamlardan fetva almadı; kendi okuduğu metinden kendi hükmünü çıkardı. Hillel
ile Şammay’ın iki bin yıl önce kurduğu kapı, yirmi beş yaşındaki bir hukuk
öğrencisi tarafından bir gecede kaldırılmıştı.
Bu olayla Hz. Ali’nin öldürülmesi arasındaki benzerlik, bu
yazının en çarpıcı tekrarıdır. İki lider de kendi dindaşları tarafından
öldürüldü. İkisinin de suçu bir uzlaşmaya rıza göstermekti. İki katil de
eylemini, kurbanın bir dini hüküm gereği topluluğun dışına düştüğü gerekçesine
dayandırdı. Aradaki mesafe bin üç yüz otuz dört yıl.
Bugün. “Fiyat etiketi” adı verilen saldırılarda
Filistinlilere ait mallar, araçlar, camiler ve zeytinlikler hedef alınıyor.
2015’te Duma köyünde bir eve yapılan kundaklamada bir bebek ve anne babası
öldü. İsrail iç güvenlik servisi bu çevreleri “Yahudi terörü” başlığı altında
izliyor ve ana akım dini otoriteler bu eylemleri reddediyor.
Ortak
örüntü
Üç İbrahimi dini yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan tablo
şu:
·
Bir. Her üçünde de en sert dışlama,
dışarıdaki rakibe değil, içerideki rakibe yapıldı. Hariciler Ali’yi, Haşhaşiler
Nizamülmülk’ü, Sicarii başkahini, Yigal Amir başbakanını, Kalvin’in Cenevre’si
Servetus’u öldürdü. Çünkü aynı kitaba dayanarak başka bir şey söyleyen kişi,
merkezin meşruiyetini en doğrudan tehdit edendir.
·
İki. Her üçünde de katılık (radikalizm) kriz
dönemlerinde yükseldi. Moğol yıkımı, Osmanlı’nın bunalım yüzyılı, 1967
yenilgisi, Roma zulmünün ertesi, Reformasyon’un parçaladığı Avrupa, Oslo
sürecinin yerleşimcilerde yarattığı varoluşsal tehdit duygusu.
·
Üç. Her üçünde de şiddete başvuranlar
küçük azınlıklardı ve kendi geleneklerinin ana akımı tarafından reddedildiler.
Ama her üçünde de ana akım, o aracın kendisini üretmişti.
·
Dört. Her üçünde de baskı gören taraf,
gücü eline geçirdiğinde aynı araçlara uzandı. Mihne’yi akılcılar yürüttü. Tekfire
karşı çıkan Augustinus zoru meşrulaştırdı. Engizisyondan kaçan Servetus’u
Protestanlar yaktı. Engizisyondan kaçmış bir cemaat Spinoza’yı dışladı. Şah’ın
hapishanelerinden çıkanlar devrim mahkemeleri kurdu. Osmanlı’nın ezdiği
Vehhabilik iktidara gelince türbe ziyaretçisini tekfir etti.
·
Beş. Ve en önemlisi: Anlatılan
mekanizmaların hiçbiri dine özgü değil. Kesinlik talebi, kapı bekçisinin
kaldırılması, aidiyet arayışı, haksızlığın bir adres araması ve aşırının
görünürlüğü; bunlar insan topluluklarının mekanikleridir. Yirminci yüzyılın en
büyük tasfiyeleri dinsiz ideolojiler adına yapıldı ve şaşırtıcı biçimde aynı
dili kullandılar: sapma, ihanet, temizlik. Bir partinin veya ideolojik örgütün kendi
kurucularını hain ilan etmesiyle bir tarikatın veya dini örgütün kendi
hocalarını tekfir etmesi arasında, yöntem bakımından fark yoktur.
Ölçü
meselesi
Bu yazının yanlış okunmaması için iki şeyi açıkça söylemek
şart.
·
Birincisi rakamlar. Bu örgütlerin toplam
mensubu, Müslüman nüfusun binde biri bile değildir. Ve kurbanlarının ezici
çoğunluğu Müslümandır: Iraklılar, Suriyeliler, Cezayirliler, Afganlar, Şiiler,
Kürtler, Yezidiler, farklı yorumdaki Sünniler. Aynı şey diğer iki gelenek için
de geçerli: Kürtaj kliniği bombalayanlar Amerikan Hristiyanlarının, Goldstein
ve Amir İsrailli Yahudilerin minicik bir azınlığıdır.
·
İkincisi ve daha önemlisi: Bir inancın
nasıl kötüye kullanıldığını anlatmak, o inanca inananlar hakkında hüküm vermek
değildir. Bu yazı hiçbir dinin özünde şiddet olduğunu söylemiyor; tersini
söylüyor. Aynı mekanizmanın üç ayrı gelenekte, farklı kurumlarla, farklı
yüzyıllarda aynı sonuçları üretmesi, sorunun içerikte değil yapıda olduğunun
kanıtıdır.
Son söz
Eğer buraya kadar anlatılanlar doğruysa, bazı yaygın çözüm
önerilerinin neden işe yaramadığı da anlaşılıyor.
Daha iyi bir karşı-fetva yazmak yetmez. 2014’teki
açık mektup klasik kaynaklara dayanan, titizlikle hazırlanmış bir metindi.
Hedef kitlesine ulaşmadı; çünkü o kitle mektubu imzalayan alimleri zaten meşru
saymıyordu. Teolojik tartışma, tarafların birbirinin otoritesini tanıdığı yerde
işler.
Yalnızca güvenlikle çözmek de yetmez. Son kırk yılın
deneyimi şunu gösteriyor: Örgütler askeri olarak yenilebiliyor ama ortadan
kalkmıyorlar; zemin durduğu sürece başka adla geri dönüyorlar. 2001’de El Kaide
dağıtıldı, 2014’te IŞİD doğdu. 2017’de IŞİD toprak kaybetti, hücreleri başka
coğrafyalara dağıldı.
İşe yarayan ne? Yukarıda sorduğum soruya dönelim:
Aynı koşullardaki çoğunluk neden katılmıyor? Çünkü bağnazlığın karşıladığı
ihtiyaçları başka yerlerden karşılıyor. Bu yazının çerçevesinden çıkan cevap da
budur:
·
Kesinlik yerine güven. İnsanın ayağının
altındaki zemini sağlamlaştıran şey mutlak cevaplar değil, işleyen kurumlardır.
·
Aidiyet yerine yurttaşlık. Kapalı bir
cemaate ait olmak zorunda kalmayan insanın o cemaate ihtiyacı azalır.
·
İtibar yerine imkan. Bir gence toplumda
yer veren eğitim ve iş, hiçbir propagandanın veremeyeceğini verir.
·
Kapalılık yerine soru hakkı. Soru
sormanın sadakatsizlik sayılmadığı bir eğitim ve cemaat anlayışı, bağnazlığa
karşı yazılmış bütün reddiyelerden daha etkilidir.
Bunların her birinin nasıl yapılacağı ayrı bir yazının
konusu.
Mürcie’nin bin dört yüz yıl önce söylediği şey aslında
şundan ibaretti: Hükmü sen verme. Kimin dışarıda olduğuna karar verme
yetkisini kendinde görme.
Bu, teolojik bir incelik gibi görünüyor. Ama bu yazıda
anlatılan bütün kanlı sayfaların ortak başlangıcı, o yetkinin birileri
tarafından üstlenildiği andır. Hariciler Sıffin’de üstlendi, Donatistler
Kartaca’da, Jan van Leiden Münster’de, Cüheyman Mekke’de üstlendi, Yigal Amir
Tel Aviv’de üstlendi, Eric Rudolph Birmingham’da üstlendi, Sivas’ta bir
kalabalık üstlendi.
Bir inancı yanlış bulmak herkesin hakkıdır. O inancı
taşıyanları hukukun ve güvenliğin dışına itme yetkisini kendinde görmek ise
başka bir şeydir. Bağnazlık tam olarak bu ikisinin arasındaki çizginin
silindiği yerde başlar.
Son Bir
Söz: Başkalarının da İnanma ve İnanmama Hakkı Var
Bu yazıyı, dinine samimiyetle bağlı olan ama kendisi gibi
inanmayanlara ve yaşamayanlara tahammül etmekte zorlanan insanlara seslenerek
bitirmek istiyorum.
İnancınızın tek doğru inanç olduğunu düşünebilirsiniz.
İbadetlerinizi titizlikle yerine getirebilir, dininizin kurallarına uygun
yaşamayı tercih edebilirsiniz. Başkalarının yanlış yolda olduğunu da
düşünebilirsiniz. Bunların hepsi sizin inanç ve düşünce özgürlüğünüzün bir
parçasıdır. Ancak sizin bir şeye inanmanız, başkalarının da ona inanmasını
isteme veya onları buna zorlama hakkı vermez. Başkalarının yaşam biçimine
müdahale etme yetkisi de vermez.
Bu ülkede sizin gibi düşünmeyen milyonlarca insan var. Namaz
kılmayan, oruç tutmayan, başını örtmeyen, dini kurallara göre yaşamayan
insanlar var. Laikliği savunanlar, seküler bir hayatı tercih edenler var.
Ateistler, agnostikler, deistler var. Başka dinlere ve mezheplere inananlar da
var. Bu insanların düşüncelerine katılmak zorunda değilsiniz. Ama onların da
sizin kadar yaşama, düşünme, inanma, inanmama ve kendi hayatlarını özgürce
sürdürme hakkına sahip olduklarını kabul etmek zorundasınız.
Bir düşünün. Sizin ibadet etmeniz yasaklansa, inancınız
yüzünden aşağılanıp dışlansanız, çocuklarınız dininiz nedeniyle ayrımcılığa
uğrasa, iş bulamasanız, komşularınız sizi istemese ne hissederdiniz? Bunları
kendinize haksızlık sayıyorsanız, başkalarına yapılmasını neden hoş göresiniz?
Sizin camiye gitme hakkınız ne kadar değerliyse, bir başkasının cemevine veya
kiliseye gitme, bir başkasının ise hiçbir ibadethaneye gitmeme hakkı da o kadar
değerlidir.
Üstelik bu yalnızca bir hoşgörü meselesi değil, aynı zamanda
bir hukuk ve insan hakları meselesidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasası
herkese din ve vicdan özgürlüğü tanıyor, insanların dinleri ve felsefi
inançları nedeniyle ayrımcılığa uğramasını yasaklıyor. Demokratik bir hukuk
devletinde kanunlar yalnızca çoğunluğun veya en güçlü olanın haklarını korumak
için yapılmaz. Azınlıkta kalanların, farklı düşünenlerin, hatta toplumun büyük
bölümünün yanlış bulduğu görüşleri savunanların da haklarını korumak içindir.
Hepimizin görevi, bu ilkelerin yalnızca kâğıt üzerinde kalmayıp hayatta da
geçerli olmasını sağlamaktır.
Bir ateisti veya deisti sevmek zorunda değilsiniz. Onun
düşüncelerini eleştirebilirsiniz. O da sizin inançlarınızı eleştirebilir. Ama
kimseyi inancı veya inançsızlığı yüzünden aşağılamaya, tehdit etmeye,
haklarından mahrum bırakmaya, ona karşı nefret ve şiddet kışkırtmaya hakkınız
yok. Bir insanın düşüncesini yanlış bulmak başka şeydir; o insanın haklarını
yok saymak başka şey. Bu ayrımı kaybettiğimizde birlikte yaşama imkânımızı da
kaybederiz.
Bir de inancınız açısından düşünün. Kur’an’da “Dinde
zorlama yoktur” denmiyor mu? Öyleyse bir insanı korkutarak, dışlayarak,
aşağılayarak veya hayatını zorlaştırarak dine yaklaştırmaya çalışmanın anlamı
ne? Kaldı ki insanların kalplerinde ne taşıdığını, neye gerçekten inanıp
inanmadıklarını siz nereden bilebilirsiniz? Onların Allah katındaki yerini
belirlemek sizin göreviniz mi?
İnanın, başkalarının özgürlüğüne saygı göstermek sizin
inancınızı zayıflatmaz. Bir insanın ateist olması sizin Müslümanlığınızdan bir
şey eksiltmez. Komşunuzun oruç tutmaması sizin orucunuzun değerini düşürmez.
Bir kadının başını örtmemesi, başını örten kadının inancına zarar vermez.
Başkalarının farklı yaşaması, sizin kendi doğrularınıza göre yaşamanıza engel
değildir.
Unutmayalım ki medeni bir toplum, herkesin aynı düşündüğü
toplum değildir. Birbirinden farklı düşünen insanların, birbirlerinin haklarına
saygı göstererek huzur içinde yaşayabildiği toplumdur. Gerçek özgürlük de
yalnızca kendi özgürlüğümüzü savunmak değil, katılmadığımız düşüncelere sahip
insanların özgürlüğünü de savunabilmektir.
Son olarak vicdanınıza bir soru sormak istiyorum: Sizin
gibi inanmayan bir insanın da sizinle eşit haklara sahip olmasına gerçekten
razı mısınız? Eğer cevabınız evetse, birlikte yaşamanın en önemli şartını
kabul etmişsiniz demektir. Eğer hayırsa, belki de üzerinde düşünmeniz gereken
şey başkalarının inancı değil, kendi adalet anlayışınızdır.
Çünkü adalet, yalnızca bize benzeyenlere gösterildiğinde
adalet olmaktan çıkar. İnsan hakları da yalnızca bizim gibi düşünen insanlar
için geçerli değildir.
Kısa zaman çizelgesi
·
~70 - Sicarii ve Kudüs’ün düşüşü
(Yahudilik)
·
311 - Donatist bölünmesi başlar
(Hristiyanlık)
·
385 - Priscillianus idam edilir
(Hristiyanlık)
·
405 - Augustinus, Donatistlere karşı zoru
savunur (Hristiyanlık)
·
657 - Sıffin; Haricilerin ayrılışı
·
661 - Hz. Ali bir Harici tarafından
öldürülür
·
833 - Mihne başlar
·
1090-1256 - Alamut; Nizamülmülk suikastı
1092
·
1209 - Katharlara karşı Haçlı seferi
·
1230’lar - Engizisyon kurulur
·
1263-1328 - İbn Teymiyye
·
1415 - Jan Hus yakılır
·
1534-1535 - Münster Anabaptist krallığı
(Hristiyanlık)
·
1553 - Servetus Cenevre’de yakılır
·
1656 - Spinoza’ya herem uygulanır
·
17. yüzyıl - Kadızadeliler hareketi
·
1744 - Vehhabi-Suud ittifakı
·
1802-1806 - Kerbela, Mekke ve Medine’de
türbe yıkımları
·
1818 - Osmanlı kuvvetleri Diriye’yi yıkar
·
1910-1915 - The Fundamentals yayımlanır
·
1932 - Suudi Arabistan kurulur
·
1964 - Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler
·
1966 - Kutub idam edilir
·
1967 - Altı Gün Savaşı
·
1979 - İran devrimi; Mekke baskını;
Afganistan’ın işgali
·
1981 - Enver Sedat suikastı
·
1988 - El Kaide kurulur; İran’da cezaevi
infazları
·
1989 - Rüşdi fetvası
·
1990’lar - Cezayir iç savaşı; Mısır’da
saldırılar
·
1993 - Sivas, Madımak
·
1994 - Baruch Goldstein, El Halil
katliamı
·
1995 - Yitzhak Rabin suikastı
·
1996-1998 - Eric Rudolph’un bombalamaları
·
2001 - 11 Eylül saldırıları
·
2003 - Irak’ın işgali
·
2006 - Samerra türbesinin bombalanması
·
2014 - IŞİD halifelik ilan eder; Sincar
katliamı; alimlerin açık mektubu
·
2015 - Duma kundaklaması
Kaynaklar üzerine bir not
Bu yazıdaki tarihsel bilgiler standart İslam tarihi, din
sosyolojisi ve terörizm araştırmaları literatürüne dayanıyor. Güncel olaylara
dair rakamlar, kaynaklara göre değişebileceği için yaklaşık değerler olarak
okunmalıdır. Radikal hareketlerin iç tartışmalarına dair bilgilerin önemli bir
kısmı ele geçirilen belgelerden ve örgütlerden ayrılanların anlatılarından
gelir; bu kaynakların da kendi taraflılıkları vardır.
Daha fazla okumak isteyenler için
·
Olivier Roy, Jihad and Death: The Global Appeal
of Islamic State
·
Gilles Kepel, Cihat: İslamcılığın Yükselişi ve
Gerilemesi
·
Yaroslav Trofimov, Mekke’nin Kuşatılması
·
Lawrence Wright, Yükselen Tehlike: El Kaide ve
11 Eylül’e Giden Yol
·
Shiraz Maher, Salafi-Jihadism: The History of an
Idea
·
Karen Armstrong, Tanrı Adına Savaş
·
Mark Juergensmeyer, Terror in the Mind of God
·
Marc Sageman, Understanding Terror Networks
·
Ami Pedahzur ve Arie Perliger, Jewish Terrorism
in Israel
·
Michael Cook, Commanding Right and Forbidding
Wrong in Islamic Thought
·
Eric Hoffer, Kesin İnançlılar
·
Bernard Lewis, Haşhaşiler
·
UNDP, Journey to Extremism in Africa (2017 ve 2023)
Konuyla alakalı diğer makalelerim
·
https://ufukturu.blogspot.com/2025/06/dinlerde-otekilestirme-dogru-inanc-kim.html
·
https://ufukturu.blogspot.com/2025/03/ayrmclk-ve-kokenleri.html
·
https://ufukturu.blogspot.com/2024/06/islam-klcla-m-yayld.html
·
https://ufukturu.blogspot.com/2024/04/inancn-evrimi.html
·
https://ufukturu.blogspot.com/2024/03/antik-inanclar.html
·
https://ufukturu.blogspot.com/2020/05/inadn-anatomisi.html
·
https://ufukturu.blogspot.com/2018/07/cumbur-cemaat-cehenneme.html