28 Temmuz 2025 Pazartesi

Bağnazlık Neden Taraftar Buluyor?

Katılığın tarihi, mekaniği ve kökleri

 

Mekke’de iki hafta

20 Kasım 1979 sabahı, hicri yeni yüzyılın ilk gününde, Mescid-i Haram’da sabah namazı kılınıyordu. Namaz biter bitmez bir grup adam kapıları zincirledi, tabutların içinde gizlice soktukları silahları çıkardı ve minarelere keskin nişancı yerleştirdi. Mikrofonu ele geçiren Cüheyman el-Uteybi, yanındaki genç adamı işaret ederek bunun beklenen mehdi olduğunu ilan etti.

 

Üç yüz ila altı yüz kişiydiler. İslam’ın en kutsal mekanını iki hafta boyunca ellerinde tuttular. Kuşatma, Suudi güçlerinin Fransız danışmanlardan aldığı yöntemlerle camiye girmesiyle sona erdi; resmi açıklamaya göre 255 kişi öldü; bağımsız tahminler gerçek sayının bunun birkaç katı olduğunu söylüyor. Cüheyman ertesi yıl ocak ayında idam edildi.

 

Şimdi asıl soruya gelelim. Bu adamlar kimdi ve neyi savunuyorlardı?

 

Suudi hanedanının yozlaştığını, Batı’yla ittifak kurarak dini sattığını, ulemanın maaş karşılığı sustuğunu söylüyorlardı. Televizyonu, kadınların çalışmasını, futbolcuların şortunu, paranın üstündeki kral resmini reddediyorlardı. Kuran ve sünnetin yeterli olduğunu, ulemanın yorumlarına ihtiyaç olmadığını savunuyorlardı. Yani Vehhabi devletini, Vehhabiliğin kendi diliyle, yeterince saf olmamakla suçluyorlardı.

 

Bu olay bu yazının bütün meselesini tek sahnede topluyor. Bir buçuk yüzyıl önce “sapkın” diye ezilen bir hareket iktidara gelmiş, resmi mezhep olmuş ve şimdi kendi içinden çıkan daha katı bir yorum tarafından aynı suçlamayla karşı karşıya kalmıştı. Katılık durmuyordu; her durakta bir sonraki durağı üretiyordu.

 

Peki neden? Bu yazının sorusu şu: Bir insanı, kendi geleneğinin en katı, en dışlayıcı ve en kesin yorumuna çeken şey nedir? Ve bu çekim neden bazı dönemlerde böylesine güçleniyor?

 

Cevabı üç dinde (gelenekte) birden arayacağım. Çünkü bu yazıda anlatacağım mekanizmaların hiçbiri sadece İslam’a özgü değil.

 

Önce kelimeleri doğru kullanalım

Bu konuda yazılanların büyük kısmı, birbirinden tamamen farklı şeyleri aynı kelimeyle andığı için işe yaramıyor. O yüzden baştan ayıralım.

 

Dindarlık, insanın kendi inancına bağlanması, ibadetlerini yapması ve hayatını o inanca göre düzenlemesidir. Dindar bir insan pekala hoşgörülü, merhametli, sorgulayıcı ve demokrat olabilir; bu yazıda anacağım alimlerin çoğu öyleydi. Başkasının aynı inancı paylaşmaması ona müdahale hakkı vermez. Bu ayrımı kaybedersek, radikalizmle mücadele ettiğimizi sanırken milyonlarca masum insanı şüpheli ilan etmiş oluruz.

 

Dincilik, dinin siyaset, güç, itibar veya kişisel çıkar için araçsallaştırılmasıdır. Dinin kamusal hayatta görünür olması tek başına dincilik değildir. Bir insan dini değerlerinden hareketle siyaset yapabilir; asıl mesele, kendi yorumunu devlet gücüyle herkes için zorunlu kılmaya kalkması ve muhaliflerin eşit haklarını tanımamasıdır.

 

Bağnazlık (taassup) ise iki şeyin birleşmesidir ve bu yazının asıl konusu budur:

·         Birincisi mutlak kesinlik duygusu. Doğrunun tek ve açık olduğuna, kendisinin onu bildiğine ve meselenin tartışmaya kapalı olduğuna dair bir his.

·         İkincisi dışarı atma yetkisini kendinde görmek. Yani yalnızca “sen yanlış düşünüyorsun” demek değil; “sen artık bizden değilsin” diyebilme iddiası.

 

İkincisi olmadan birincisi yalnızca sarsılmaz bir imandır ve kimseye zarar vermez. İkisi birleştiğinde ortaya bir araç çıkar: Bir kişiyi ya da topluluğu inanç dairesinin dışına çıkarma işlemi. İslam’da bu işlemin adı tekfir, Hristiyanlıkta aforoz, Yahudilikte heremdir. Bu yazının anlattığı bütün hikayeler, bu aracın kimin elinde olduğuyla ilgilidir.

 

Not: Bağnazlık, yalnızca başkasının inancını yanlış saymak değil, onun farklı düşünme ve yaşama hakkına tahammül edememektir.

 

Radikalizm, düzenin kökten değişmesini istemektir ve tek başına şiddet anlamına gelmez; tarihte hak ve özgürlükler adına radikal değişim isteyenler de oldu. Şiddet yanlısı aşırıcılık, hedefe ulaşmak için insanlara şiddet uygulanmasını ahlaken meşru saymaktır. Terörizm ise siyasi, ideolojik veya dini amaçlarla korku yaratarak toplumu etkilemeye yönelik şiddet yöntemleridir; uluslararası hukukta herkesin üzerinde uzlaştığı tek bir tanımı yoktur.

 

Şimdi en önemli uyarı: Bunlar bir insanın sırayla geçtiği duraklar değildir. Dindarlıktan teröre uzanan zorunlu bir merdiven yoktur. Bağnaz biri hayatı boyunca kimseye el kaldırmayabilir. Bir örgüte katılan kişi ise başlangıçta dini bakımdan hiç bilgili olmayabilir. Bazen ideoloji insanı şiddete taşır; bazen şiddete yatkın bir kişi kendisine sonradan dini bir gerekçe bulur.

 

Ama bir şey kesindir: Şiddete dini gerekçe verenlerin bir kısmı önce bu kesinliğe inandı, ardından eyleme geçti. Bir kısmı ise şiddet çevresine girdikten sonra yaptıklarını haklı gösterecek kesin hükümleri benimsedi. Her iki durumda da dini kesinlik, şiddeti meşrulaştırmanın güçlü araçlarından birine dönüştü. Kesinlik çoğu zaman tetiğin sebebi değildi; ruhsatıydı. Ve dikkat edin, bu kesinliğin dini olması da şart değil. Bir partinin kendi kurucularını hain ilan etmesiyle bir cemaatin kendi hocasını tekfir etmesi aynı kalıptır; ileride buna döneceğim. Bu yüzden ikisini birbirine karıştırmadan, aradaki ince yolu izlemek gerekiyor.

 

İlk kıvılcım: Sıffin’den Kufe’ye

İslam’da tekfirin tarihi medreselerle ya da fetvalarla başlamaz. 657’de, Sıffin’de bir savaş alanında başlar.

 

Hz. Ali ile Muaviye’nin orduları karşı karşıya geldiğinde anlaşmazlık bir hakem heyetine havale edildi. Ali’nin ordusundan bir grup buna isyan etti. Gerekçeleri basitti: “Hüküm ancak Allah’ındır.” İnsanlar Allah’ın hükmünü hakemlere bırakamazdı. Ordudan ayrıldılar; adları bu yüzden Harici, yani “çıkanlar” oldu.

 

Ama asıl önemli olan ayrılmaları değil, ayrılırken geliştirdikleri ilkeydi: Büyük günah işleyen kişi Müslüman değildir, kafirdir. Hakemliği kabul etmek büyük günahtı; dolayısıyla Ali de, Muaviye de, onları izleyenler de dinden çıkmıştı. Kafirin kanı ise helaldi.

 

Bu ilkenin sonucu 661’de geldi: Bir Harici (İbn Mülcem), sabah namazına giden Hz. Ali’yi Kufe’de öldürdü. İslam tarihinin ilk tekfir hareketi, İslam’ın dördüncü halifesini, Peygamber’in damadı ve kuzenini “kafir” diye katletti.

 

Dikkat edilmesi gereken üç şey var.

·         Bir. Hariciler ahlaksız ya da cahil insanlar değildi. Tersine, dönemin en titiz ibadet edenleri olarak bilinirlerdi; geceleri namaz kılan, Kuran’ı ezberlemiş, dünya malına değer vermeyen insanlardı. Bağnazlığın gevşeklikten değil, aşırı titizlikten doğabileceğinin ilk kanıtı budur.

·         İki. Tartışma konusu bir teoloji meselesi değil, bir siyasi karardı: hakem kabul etmek. Sınırın doktrinden çok siyasetle çizildiğine dair ilk örnek de budur.

·         Üç. Karşı ses hemen doğdu. Bir grup alim şu tutumu geliştirdi: İman ile amel ayrı şeylerdir; günah işleyen Müslüman, günahkar bir Müslüman’dır, kafir değil. Kimin cennetlik kimin cehennemlik olduğuna bu dünyada insanlar karar veremez; hüküm Allah’a ertelenir. Erteleme anlamına gelen irca kelimesinden dolayı bu çevrelere Mürcie dendi.

 

Mürcie, İslam tarihinin ilk anti-tekfir teolojisidir. “Ehl-i kıbleden hiç kimse tekfir edilmez” ilkesi, yani kıbleye dönüp namaz kılan herkesin Müslüman sayılması, bu çizgiden çıktı ve Ebu Hanife’nin formülasyonuyla Hanefi geleneğe yerleşti.

 

Şimdi ironi: Tekfiri reddeden Mürcie, sonraki yüzyıllarda yazılan mezhepler tarihi kitaplarında “sapkın fırkalar” listesine girdi. “Mürcii” bir suçlama haline geldi. Yani sınır çizmeye karşı çıkan ilk hareket, sonradan sınırın dışında gösterildi.

 

Bu ilk tartışma, sonraki bin dört yüz yılın kalıbını kurdu. Bir tarafta “yanlış inanan dinden çıkmıştır ve kanı helaldir” diyen bir mantık; öbür tarafta “hükmü Allah’a bırakın” diyen bir mantık. İslam tarihinde katılığın bütün hikayeleri, bu iki mantık arasındaki salınımın hikayesidir.

 

Bir şeyi daha söylemek gerekiyor, çünkü yazının tezi için önemli. Haricilerin hepsi İbn Mülcem olmadı. Hareketin en katı kolu Ezrakiler, kendilerine katılmayan herkesi, çocuklar dahil, öldürülebilir saydı ve bir kuşak içinde kılıçla silindi. En ılımlı kolu İbadiler ise savaşmayan Müslümanı kafir saymadı, bugün Umman’da ve Kuzey Afrika’nın birkaç vahasında yaşıyor ve bin iki yüz yıldır kimseyi tekfir ettiği için hatırlanmıyor. Aynı kökten, aynı sloganla, aynı yüzyılda hem İbn Mülcem hem Umman çıktı. Demek ki mesele doktrinin kendisinde değil; doktrinin elinde tuttuğu aracı nereye kadar kullanacağına kimin karar verdiğinde.

 

Tarihte dalgalar

Haricilerden sonra katılık düz bir çizgi izlemedi; dalgalar halinde geldi. Ve her dalganın altında bir kriz vardı.

 

833: Akılcıların engizisyonu. Abbasi halifesi Me’mun, devlet görevindeki bütün alimlerin “Kuran yaratılmıştır” görüşünü kabul etmesini şart koştu. Kabul etmeyenler sorgulandı, görevden alındı, hapsedildi. Bu sürece mihne, yani sınav dendi. En bilinen direnişçi Ahmed b. Hanbel kırbaçlandı ve iki yılı aşkın süre hapis yattı.

 

Buradaki ders şaşırtıcı: İslam tarihinin ilk büyük engizisyonunu, akla en çok değer veren okul olan Mu’tezile yürüttü. Bağnazlık bir doktrinin değil, bir konumun ürünüdür. Devlet gücünü eline alan akılcı da akılcılığı dayatmaya kalkabilir.

 

10. yüzyıl: Bağdat sokakları. Mihne’den sonra Hanbeli çevreler güçlendi ve bir kısmı sokak gücüne dönüştü. Berbehari ve çevresi şarkıcıların meclislerini basıyor, türbe ziyaretçilerini dağıtıyor, muhalif alimlerin derslerini engelliyordu. Halifelik zaman zaman müdahale etmek zorunda kaldı. Burada ilk kez, kurumsal destek olmadan da bir hareketin “ahlak zabıtası” işlevi görebildiğini görüyoruz.

 

11.-13. yüzyıl: Alamut. Dalgaların Sünni tarafta kaldığı sanılmasın. 1090’da Hasan Sabbah, İran’ın kuzeyinde Alamut kalesini ele geçirdi ve İsmaili Şiiliğinin Nizari kolunu bir fedai örgütüne dönüştürdü. Hedefleri Haçlılar değildi; bir buçuk yüzyılda öldürdükleri yüzlerce kişinin neredeyse tamamı Müslüman devlet adamı ve alimdi. İlk büyük kurbanları Selçuklu veziri Nizamülmülk oldu (1092), listede iki Abbasi halifesi ve bir Fatımi halifesi de var. Düşmanları onlara “haşhaşi” dedi; kelime Avrupa dillerine “assassin”, yani suikastçı olarak geçti ve hâlâ kullanılıyor. Alamut’u 1256’da Moğollar yıktı. Dikkat edin: İslam tarihinin en meşhur dini şiddet örgütü, şiddetini kendi dindaşlarına yöneltmiştir. Bu kalıbı yazı boyunca göreceğiz.

 

13.-14. yüzyıl: İbn Teymiyye ve Moğol travması. Bu isim sonrasını anlamak için zorunlu. İbn Teymiyye (1263-1328), Moğolların Bağdat’ı yıkıp İslam dünyasının merkezini ortadan kaldırdığı kuşağın hemen ardından yaşadı. Karşısındaki soru şuydu: Müslüman olduğunu söyleyen ama şeriatla yönetmeyen bir hükümdara karşı ne yapılır? Moğol İlhanlıları İslam’ı kabul etmişti ama kendi hukuklarıyla, Yasa ile yönetiyorlardı.

 

İbn Teymiyye’nin cevabı sonraki yedi yüzyıla damga vurdu: “Şehadet getirmek tek başına yetmez; şeriatı uygulamayan bir yönetici fiilen İslam dışıdır ve ona karşı mücadele meşrudur.” Mardin’e dair verdiği fetva bu çerçevenin en çok alıntılanan metni oldu. (14. yüzyılın başında Mardin, Artuklu hanedanının elindeydi ama fiilen Moğol İlhanlılarına bağlıydı. İlhanlılar o tarihte İslam’ı kabul etmişti; ama yönetimde şeriatın yanında kendi hukuklarını, Cengiz’in Yasa’sını da uyguluyorlardı. Mardinli bir Müslüman İbn Teymiyye’ye şunu sordu: Burası dârülharp mi, dârülislam mı? Ve biz burada yaşayan Müslümanlar hicret etmek zorunda mıyız? İbn Teymiyye ikisini de reddetti ve üçüncü bir kategori icat etti: Mardin mürekkeb, yani bileşik bir durumdadır; ne tam dârülislam ne tam dârülharptir. Orada yaşayan Müslümanlara Müslüman muamelesi yapılır; şeriatın dışına çıkanlara ise hak ettikleri muamele yapılır. Bu fetvadaki “hak ettikleri muamele yapılır” manasına gelen Arapça kelimedeki (yuamel) noktalama işareti hatası yüzünden “savaşılır” manasına gelen (yukatel) ile çoğaltılınca tam da bağnazların işine yarayacak bir fetvaya dönüşmüş oldu.)

 

Burada dikkatli olmak gerekiyor, çünkü İbn Teymiyye modern radikallerin kendisine mal ettiği kadar basit bir figür değildir. Aynı adam tekfirde son derece dikkatli olunması gerektiğini de yazdı, cahillikle kasıt arasında ayrım yaptı ve kendi görüşleri yüzünden defalarca hapsedildi; Şam kalesinde öldü. Ama metinlerinden seçilerek çıkarılan bir çerçeve, yüzyıllar sonra bambaşka bir hareketin omurgası oldu. Bu da bu yazının bir alt temasıdır: Bir düşünürün metni, onu okuyan kuşağın ihtiyacına göre yeniden kurulur.

 

17. yüzyıl: Kadızadeliler. Osmanlı’nın ilk büyük kriz yüzyılında, İstanbul’da bir hareket tasavvufi pratiklerin tamamını bid’at (din dışı, sonradan uydurulmuş) ilan etti. Devran ve sema yasaklanmalı, türbe ziyareti terk edilmeli, kahve ve tütün haram sayılmalıydı. Kavga yüzyılın büyük kısmına yayıldı, tekkelerin basılmasına ve kanlı olaylara kadar gitti. İki tarafın da Sünni ve Hanefi olduğunu belirtmek gerekiyor: Sınır bu kez mezhepler arasında değil, aynı mezhebin içinde çizildi.

 

Kavgayı bitiren şey bir fetva değil, 1656’da sadrazam olan Köprülü Mehmed Paşa’nın Kadızadeli önderleri Kıbrıs’a sürmesi oldu.

 

18. yüzyıl: Vehhabilik. Necid’de Muhammed b. Abdülvehhab, türbe ziyaretini ve evliyadan şefaat dilemeyi şirk ilan eden bir çağrı başlattı. Çağrının özünde tekfir vardı: Bu pratikleri yapan Müslümanlar Müslüman değildi. 1744’te Diriye emiri Muhammed b. Suud ile anlaştı; biri kılıcı, diğeri fetvayı verecekti.

 

Bu ittifakın ordusu 1802’de Kerbela’yı basıp Hz. Hüseyin’in türbesini yağmaladı, 1803-1806’da Mekke ve Medine’ye girip türbeleri yıktı. Dönemin Osmanlı ve Hicaz ulemasının büyük kısmı bu hareketi sapkın saydı; “Haricilerin yeniden dirilişi” dediler. Muhammed b. Abdülvehhab’ın kendi kardeşi Süleyman bile ona karşı bir reddiye yazdı. Osmanlı, Mısır valisi Mehmed Ali Paşa’yı görevlendirdi; oğlu İbrahim Paşa 1818’de Diriye’yi yerle bir etti.

 

Yüz yıl sonra aynı hareket geri döndü, 1925’te Hicaz’ı aldı, 1932’de Suudi Arabistan’ı kurdu ve Mekke ile Medine’nin resmi mezhebi oldu. Yazının başındaki Cüheyman’ın 1979’da saldırdığı devlet, işte bu devletti.

 

Dalgaların ortak özelliği. Bu altı örneğe birlikte bakın: Mihne bir halifelik krizinin, Berbehari hareketi merkezi otoritenin zayıfladığı bir dönemin, Alamut Selçuklu baskısı altında köşeye sıkışan bir azınlığın, İbn Teymiyye Moğol yıkımının, Kadızadeliler Osmanlı’nın ilk büyük bunalımının, Vehhabilik merkezin çevreyi tutamadığı bir dönemin ürünüdür.

 

Katılık (radikallik) boşlukta doğmuyor. Zeminin oynadığı anlarda doğuyor.

 

Kırılma yılı: 1979

Modern radikalizmi anlamak için iki tarihten başlamak gerekiyor.

 

1967. Altı Gün Savaşı’nda Arap ordularının altı günde yenilmesi, yalnızca askeri bir yenilgi değildi. O tarihe kadar Arap dünyasının hakim ideolojisi seküler milliyetçilikti: Nasır’ın Mısır’ı, Baas’ın Suriye ve Irak’ı. Yenilgi bu projeyi itibarsızlaştırdı. Ortaya çıkan boşlukta yeni bir açıklama dolaşıma girdi: “Yenildik çünkü dinden uzaklaştık.”

 

Seyyid Kutub. Mısırlı bir edebiyat eleştirmeniyken Müslüman Kardeşler’e katılan Kutub, Nasır rejiminin hapishanelerinde yıllar geçirdi ve 1964’te Yoldaki İşaretler’i yayımladı. Kitabın merkezinde bir kavram vardı: cahiliye. Klasik kullanımda bu kelime İslam öncesi Arabistan’ı anlatır. Kutub kelimeyi genişletti: Allah’ın hükümleriyle yönetilmeyen her toplum cahiliye içindedir, Müslüman olduğunu söyleyen toplumlar dahil.

 

Bunun sonucu açıktı. Eğer Mısır cahiliye ise, Mısır yönetimi gayrimeşrudur ve ona karşı mücadele meşrudur. Kutub 1966’da idam edildi. İdamı, metnini çok daha etkili hale getirdi.

 

Kutub’un kendi yazdıklarının ne kadar ileri gittiği bugün hala tartışılıyor; kardeşi Muhammed Kutub ve sonraki yorumcular çerçeveyi genişletti. Onun bütün düşüncesini sonraki örgütlerin eylemleriyle özdeşleştirmek tarihsel farkları siler. Ama şu kesin: İbn Teymiyye’nin “şeriatla yönetmeyen yönetici” sorusu ile Kutub’un “cahiliye toplumu” kavramı birleştiğinde, modern cihatçılığın teorik omurgası kurulmuş oldu.

 

Ve sonra 1979 geldi. Tek bir yılda üç olay yaşandı ve üçü de birbirini besledi.

 

Şubat: İran’da devrim. Bir İslami hareket, bir monarşiyi devirip devlet kurdu. Bu, Sünni dünyadaki hareketler için bile bir ispat niteliği taşıdı: Olabiliyormuş.

 

Ama İran başka bir şeyi de ispat etti ve bu yazı için asıl önemli olan o. Devrimi yapanlar, kendi geleneklerinin kapı bekçisini devirmişlerdi: Şii ulemanın bin yıllık ana çizgisi siyasetten uzak durmayı, devleti Mehdi’nin gelişine kadar emanet saymayı öğretirdi. Humeyni’nin “fakihin velayeti” doktrini bu geleneğin içinde bir yenilikti ve dönemin büyük ayetullahlarının bir kısmı buna açıkça karşı çıktı; itiraz edenler susturuldu, biri ev hapsinde öldü. Sonra araç işlemeye başladı: Devrim mahkemeleri saatler süren duruşmalarla idam hükmü verdi; Bahailer “kitap ehli” sayılmadıkları için anayasada azınlık statüsü bile alamadı, yüzlercesi idam edildi; 1988 yazında cezaevlerindeki binlerce mahkûm birkaç soruluk sorgularla infaz edildi. Ve 1989’da bir devlet, başka bir ülkenin yurttaşı olan bir romancı hakkında ölüm fetvası verdi. Baskı gören taraf gücü ele geçirince aynı araçlara uzanıyor; İran bunun en büyük modern örneğidir ve bu yazıda anlatılanların hiçbiri bir mezhebe özgü değildir.

 

Kasım: Mekke baskını. Suudi hanedanı, kendi meşruiyetinin dini temelinin sorgulanabileceğini gördü. Tepkisi, dini kurumlara daha fazla yetki ve kaynak vermek oldu. Ahlak zabıtasının yetkileri genişletildi, dini eğitim ve yayın bütçeleri büyütüldü. Önümüzdeki kırk yıl boyunca dünyanın dört bir yanına yayılacak olan yayın, burs ve cami ağının asıl ivmesini bu tarihten aldığı yaygın olarak kabul edilir. Yani baskına verilen cevap, baskıncıların savunduğu çizgiyi güçlendirmek oldu.

 

Aralık: Sovyetler Afganistan’ı işgal etti. Afganistan, dağınık yerel hareketleri uluslararası bir ağa dönüştürdü. Arap dünyasından gelen gönüllüler, Filistinli alim Abdullah Azzam’ın örgütlediği yapılar üzerinden savaşa katıldı. Soğuk Savaş mantığı gereği bu akış Amerika, Pakistan ve Suudi Arabistan tarafından desteklendi. On yıl sonra Sovyetler çekildiğinde ortada savaş deneyimi kazanmış, birbirini tanıyan, ulusal sınırların ötesinde düşünen bir kuşak kalmıştı. Ve savaşacak yeni bir cephe arıyorlardı.

 

Örgütlenme: 1981’den 2001’e

1981: Sedat suikastı. Abdüsselam Farac’ın Unutulmuş Farz risalesi, cihadın İslam’ın unutulmuş bir yükümlülüğü olduğunu ve önceliğin “yakın düşman”, yani kendi Müslüman yöneticileri olduğunu savundu. 6 Ekim 1981’de Enver Sedat bir askeri geçit töreninde öldürüldü. Farac ertesi yıl idam edildi. Aynı davada yargılanıp hapis yatanlar arasında, sonradan El Kaide’nin ikinci adamı olacak Eymen ez-Zevahiri de vardı.

 

Burada girişteki bir kelimeyi hatırlatmak gerekiyor: dincilik. Sedat 1970’lerde solu ezmek için Müslüman Kardeşler’i hapisten çıkardı, üniversitelerde İslamcı öğrenci birliklerini destekledi, kendine “mümin başkan” dedi ve 1980’de anayasaya şeriatı hukukun temel kaynağı yapan bir madde koydurdu. Onu öldüren örgüt, kendi büyüttüğü bu çevrenin içinden çıktı. Dini araç yapan devlet, aracın kontrolünü elinde tutamıyor; bu kuralı 1979 sonrasında Suudi Arabistan’da, Ziya ül-Hak’ın Pakistan’ında ve Afganistan’da da göreceğiz.

 

1988: El Kaide. Afganistan’daki Arap gönüllü yapısının içinden, Usame bin Ladin’in çevresinde yeni bir örgüt kuruldu. 1990’larda bin Ladin’in çizgisi “yakın düşman”dan “uzak düşman”a kaydı: Asıl hedef bölgedeki rejimler değil, onları ayakta tutan Amerika olmalıydı. 1996 ve 1998’deki bildirileri bu stratejiyi ilan etti.

 

1990’lar: İç savaşlar. Cezayir’de 1991 seçimlerinin iptali ülkeyi on yıl sürecek bir iç savaşa sürükledi; GIA köyleri basıp katliamlar yaptı ve kurbanların ezici çoğunluğu Cezayirli Müslümanlardı. Mısır’da Cemaat-i İslamiyye turistleri hedef aldı; 1997’de Luksor’da elli sekiz turist ve dört Mısırlı öldürüldü.

 

Bu dönemin en öğretici yanı şu: Mısır’da halk desteği Luksor’dan sonra çöktü. Şiddetin kendisi hareketin tabanını kuruttu ve örgütün önemli bir kısmı sonraki yıllarda silahı bırakıp eski çizgisini reddeden metinler yayımladı.

 

1998 ve 2001. Nairobi ve Dar es Selam’daki Amerikan elçiliklerine düzenlenen eşzamanlı saldırılarda iki yüzden fazla kişi öldü; ölenlerin büyük çoğunluğu Kenyalı ve Tanzanyalı sivillerdi. 11 Eylül 2001’de New York ve Washington’daki saldırılarda yaklaşık üç bin kişi hayatını kaybetti.

 

İkinci dalga: İşgal, çöküş, IŞİD

2003. Irak’ın işgali ve ardından gelen devlet çöküşü, modern cihatçılığın ikinci ve daha kanlı dalgasının zeminini kurdu. Ordunun ve Baas kadrolarının topluca tasfiye edilmesi, yüz binlerce eğitimli ve silahlı insanı işsiz ve öfkeli bıraktı. Bu kadroların bir kısmı sonraki yıllarda örgütün askeri omurgasını oluşturdu.

 

Zerkavi ve mezhepsel strateji. Ebu Musab ez-Zerkavi’nin Irak’taki örgütü, öncekilerden bir noktada ayrılıyordu: Asıl hedefi Amerikan güçleri değil, Şiilerdi. Amaç bilinçli olarak mezhep savaşı çıkarmaktı; çünkü iç savaş, örgüte hem taban hem meşruiyet sağlayacaktı. 2006’da Samerra’daki türbenin bombalanması bu stratejinin dönüm noktası oldu ve Irak’ı yıllarca süren mezhepsel şiddete sürükledi.

 

Dikkat çekici olan şu: Bu strateji El Kaide merkezini bile rahatsız etti. Zevahiri’nin Zerkavi’ye yazdığı ve sonradan ele geçirilen mektup, Müslümanları hedef almanın halk desteğini yok edeceği uyarısını taşıyordu. Uyarı dinlenmedi.

 

2011-2014. Suriye’deki savaş ve Irak’taki mezhepsel dışlama politikaları, örgüte aradığı boşluğu verdi. 2013’te adını IŞİD olarak değiştiren yapı, 2014 Haziran’ında Musul’u aldı ve halifelik ilan etti. İnternete IŞİD militanlarının yaptığı katliamlarının videoları sık sık düşmeye başladı. Sıradan halkı gözlerini kırpmadan ve büyük bir sevinçle öldürüyorlardı. Sadece kendi çizgilerinde olmadığı için masumları öldürebiliyorlardı.

 

Takip eden aylarda yaşananlar bu yazının konusu açısından özellikle önemli. Ağustos 2014’te Sincar’da Yezidilere yönelik katliam ve köleleştirme, bir topluluğun “kitap ehli” sayılmaması gerekçesiyle hukuki güvenceden tamamen çıkarılmasının ne demek olduğunu gösterdi. Aynı dönemde Şiiler, Hristiyanlar, farklı yorumdaki Sünniler ve örgüte biat etmeyen aşiretler aynı mantıkla hedef alındı.

 

Tekfirin kontrolden çıkışı. IŞİD’in en çarpıcı özelliği, tekfir aracını kendisinden önceki herkese karşı kullanmasıydı. Suudi uleması, El Kaide, Taliban, Müslüman Kardeşler, diğer Suriyeli gruplar: Hepsi sırayla İslam dışı ilan edildi. Örgütün kendi içinde bile “tekfirde aşırıya kaçma” tartışması çıktı ve bazı iç tasfiyeler bu tartışma üzerinden yürüdü.

 

Bu, bu yazının en önemli tespitlerinden birini doğruluyor: Bir kez meşrulaşan bir aracı, onu meşrulaştıranlar bile denetleyemiyor. Vehhabi uleması IŞİD’i tekfir etti; ama kullandığı aracın en büyük yayıcısı kendisiydi.

 

Ve karşı ses. Eylül 2014’te yüz yirmiden fazla Müslüman alim, IŞİD lideri Bağdadi’ye hitaben açık bir mektup yayımladı ve örgütün iddialarını madde madde reddetti: Halifelik ilanının geçersizliğinden, elçilerin öldürülmesinin yasaklığına, Yezidilere yapılanların hükmüne, kölelik iddiasına kadar. Metin, tekfirin sınırlarını klasik kaynaklara dayanarak yeniden çizmeye çalıştı. (Mürcie çizgisi, bin dört yüz yıl sonra hala konuşuyordu.)

 

Kök sebepler: Katılık neden çekiyor?

Buraya kadar olaylar vardı. Şimdi asıl soruya gelelim: İnsanlar bu hareketlere neden katılıyor?

 

Kesinlik bir hizmettir

İnsan belirsizlikten rahatsız olur ve belirsizlik arttıkça bu rahatsızlık keskinleşir. Göç, işsizlik, savaş, hızlı kültürel değişim, aşağılanma duygusu: Bunların hepsi insanın ayağının altındaki zemini oynatır.

 

Böyle bir anda “mesele karmaşıktır, alimler ihtilaf etmiştir, şartlara göre değişir” diyen bir ses ile “doğrusu şudur, gerisi sapkınlıktır” diyen bir ses aynı ağırlıkta değildir. İkincisi bir hizmet sunuyor: zemin. Böyle bir cevabın gerçeği açıklaması da gerekmiyor; insan psikolojisinde yarattığı rahatlama, çoğu zaman kanıtından daha etkili oluyor.

 

Yukarıdaki tarih bunu zaten gösterdi. Katılık her seferinde bir kriz anında yükseldi. Kesinlik talebi, kriz zamanlarının talebidir.

 

Kapıdaki bekçiyi kaldırır

Bu, bence en az konuşulan ve en güçlü sebep.

 

Klasik İslami ilim zordur. Arapça, usul, hadis tenkidi, mezheplerin ihtilafı, fıkhın kendi iç mantığı: Bir insanın hüküm verebilecek konuma gelmesi yıllar alır. Üstelik bu eğitimin öğrettiği ilk şeylerden biri, çoğu meselede birden fazla meşru görüş bulunduğudur. Yani kurumsal ilim hem bir kapı bekçisidir hem de belirsizliğe tahammülü öğretir.

 

Radikal yorumun yaptığı şey bu kapıyı kaldırmaktır. “Kitap ve sünnet ortada, aracıya gerek yok” dendiği anda bin yıllık birikim devre dışı kalır ve on dokuz yaşında bir genç kendini hüküm verme yetkisine sahip sayar.

 

Bu, dışarıdan bakınca cehalettir; içeriden bakınca bir yetkilendirmedir. Hayatı boyunca hiçbir kurumun söz hakkı vermediği birine, en yüksek konuda son sözü söyleme hakkı verilmiş olur. Cüheyman’ın Mekke’de söylediği şeyi hatırlayın: Ulemanın yorumlarına ihtiyaç yok.

 

Ama dikkat edin, bekçi kaldırıldığında ortada bekçisiz bir kapı kalmıyor. Bin yıllık ilmin yerini, çoğu zaman birkaç yıl önce tanınmış bir adam alıyor. “Ulemaya ihtiyaç yok” diyen Cüheyman, iki hafta içinde kendi kayınbiraderini mehdi ilan etti. “İncil ortada, papaza ne gerek” diyen Münster, bir terzi çırağını kral yaptı. (İleride Münster’den de bahsedeceğim.) “Kitap ve sünnet yeter” diyen örgüt, Bağdadi’ye biat etmeyeni tekfir etti. Yani otoriteye başkaldırdığını sanan genç otoriteden kurtulmuyor; efendisini değiştiriyor. Üstelik eskisinden kötüsüyle: Medresede dört görüş vardı ve itiraz etmek mümkündü; yeni bekçinin yanında itiraz ihanettir ve bekçi hesabını kimseye vermez.

 

Kapının dışında kalanlar için o kapıyı yıkmak, içeri girmekten her zaman daha kolay oldu.

 

Aidiyet, saygınlık ve kahramanlık

Radikal gruplar yalnızca bir fikir sunmuyor; bir kardeşlik, bir rol, bir isim ve bir görev sunuyor. Toplumun kendisine hiçbir yer açmadığı bir genç orada bir anda bir yere sahip oluyor.

 

Avrupa’nın banliyölerinden, Arap şehirlerinin işsiz mahallelerinden ya da taşradan gelen biri için bu, teolojik bir çekimden çok toplumsal bir çekimdir. Katılanların profilleri bunu doğruluyor: Çoğu genç erkek, çoğu dini eğitimi zayıf, önemli bir kısmı küçük suç geçmişi olan ya da yakın zamanda dindarlaşmış kişiler.

 

Sıralama da çoğu zaman sanıldığının tersine işliyor. İnsan fikre ikna olup gruba katılmıyor; önce gruba katılıyor, sonra fikre ikna oluyor. 11 Eylül’den sonra yüzlerce cihatçının hayat hikayesini inceleyen Marc Sageman’ın bulgusu bu: Katılanların dörtte üçü örgüte bir arkadaşı ya da akrabası üzerinden girmişti; ideoloji, katılımdan sonra gelmişti. 11 Eylül’ün Hamburg hücresi bir öğrenci evinde ve bir caminin arka odasında kuruldu; Madrid 2004’ün bombacıları aynı mahallede büyümüş, bir kısmı uyuşturucu satan bir arkadaş grubuydu. Mahallede kendisine sahip çıkan bir ağabey, zor günde yardım eden bir arkadaş: İnsan, sevdiği adamın söylediğini, hiç tanımadığı alimin söylediğinden daha kolay kabul ediyor. Ve bir kez girdikten sonra fikre itiraz etmek, arkadaşa ihanet etmek anlamına geliyor. Artık tartışılan şey fikrin doğruluğu değil, kişinin sadakatidir.

 

Fransız siyaset bilimci Olivier Roy bu noktayı uç biçimde savunur: Ona göre karşımızdaki şey İslam’ın radikalleşmesi değil, radikalizmin İslamlaşmasıdır. İsyan, nihilizm ve şiddet eğilimi dinden önce vardır; din bunlara bir dil, bir kılıf ve bir meşruiyet sağlar. Meslektaşı Gilles Kepel buna itiraz eder: Ona göre ideolojik altyapı gerçektir, onlarca yıldır sistemli biçimde yayılmıştır ve dil tesadüfi bir kılıf değildir.

 

Tartışma sürüyor ve ikisinin de haklı olduğu taraflar var. Zaten ikisini birbirinin yerine koymaya da gerek yok: Bir kişide ideoloji belirleyicidir, diğerinde haksızlık duygusu, üçüncüsünde aidiyet. Ama ikisi aynı noktada buluşuyor: Teolojik ikna, bu hikayede sanıldığı kadar belirleyici değil.

 

Haksızlık bir adres arar

Gerçek şikayetler var ve bunları görmezden gelmek analizi sakatlar. Sömürge dönemi, bağımsızlık sonrası kurulan otoriter rejimler, Filistin, 2003’te Irak’ın işgali, Suriye savaşı, Guantanamo ve Ebu Gureyb. Bu olaylar milyonlarca insanda karşılığı olan bir öfke üretti.

 

Ama öfke tek başına kimseyi örgüte götürmez. Öfkenin bir açıklamaya, bir adrese ve bir eylem imkanına ihtiyacı vardır. Radikal hareketlerin sunduğu tam olarak budur: Başına gelenlerin sebebini anlatan bir hikaye, suçlanacak bir taraf ve “sen kurban değilsin, askersin” diyen bir rol.

 

Burada bir veriye yer vermek gerekiyor, çünkü bu mekanizmanın en somut ölçümü odur. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın 2023’te Afrika’daki şiddet yanlısı örgütleri inceleyen araştırmasına göre, örgüte gönüllü katılanların yaklaşık %48’i kararını etkileyen belirli bir tetikleyici olaydan söz ediyor. Bu gruptakilerin %71’i biri ise bildirdiği olayın devlet eylemi ya da kendisine veya yakınlarına yönelik ağır insan hakları ihlali olduğunu söylüyor: babasının gözaltına alınması, kardeşinin askerler tarafından götürülmesi gibi.

 

Bu rakamlar dünyanın her yerini temsil etmiyor. Ama taşıdığı uyarı nettir: Hukuksuz devlet uygulamaları, örgütlerin devşirme propagandasına doğrudan malzeme sağlıyor.

 

Bunu söylemek bir mazeret üretmek değildir. Aynı haksızlıklara maruz kalan milyonlarca insan bu yola girmedi; girenler ezici bir azınlıktır. Haksızlık önemli bir etken olabilir ama tek başına yeterli değildir. Aynı haksızlıklara maruz kalan insanların büyük çoğunluğunun şiddete yönelmemesi de bunu gösteriyor.

 

Peki çoğunluk neden katılmıyor?

Buraya kadar işsizlikten, dışlanmadan, haksızlıktan söz ettim. Ama aynı mahallede büyüyen, aynı okula giden, aynı haksızlığı yaşayan iki gençten biri katılıyor, öbürü katılmıyor; bazen aynı evde büyüyen iki kardeş bile. Demek ki koşullar açıklamanın yarısı. Öbür yarısı, o koşullarla karşılaşan insanın neye tutunduğu.

 

Bu soruyu sistemli biçimde soran az sayıda araştırma var ve en büyüğü yine BM Kalkınma Programı’nın 2017 yılına ait Afrika çalışması. Araştırmacılar örgüte katılanları aynı köylerden, aynı yoksulluktan gelen ama katılmayanlarla karşılaştırdı. Fark üç yerde çıktı: çocuklukta anne babanın ilgisi, okulda geçirilen yıl sayısı ve, en çarpıcısı, din eğitimi. Katılanların yarıdan fazlası dini metinleri ya hiç bilmediğini ya da çok az bildiğini söyledi; buna karşılık en az altı yıl düzenli din eğitimi almış olanların örgüte katılma ihtimali üçte bir daha düşüktü. Yani kapı bekçisini tanıyan, onu yıkanın çağrısına daha az kanıyor. Bu yazının bir bölüm önce söylediği şeyin verisi budur: Radikalizmi besleyen dindarlık değil, dinin bilgisinden yoksun kesinliktir.

 

Geri kalan koruyucular daha sıradan ve daha güçlü: güvenebileceği bir öğretmen, konuşabileceği bir aile büyüğü, kendisi gibi düşünmeyen bir arkadaş, hakkını mahkemede arayabileceğine dair bir inanç. Bunların hiçbiri insanı daha az öfkeli ya da daha az dindar yapmıyor; yalnızca örgütün vaat ettiği şeyleri (“sen önemlisin, bize aitsin, doğruyu biliyoruz”) başka yerden almış birine o vaadi gereksiz kılıyor. Radikalizmle mücadelenin asıl ipucu, örgütün kimleri kazandığında değil, aynı koşullardaki çoğunluğu neden kazanamadığında saklı. Yazının sonunda buna döneceğim.

 

Otorite boşluğu

İslam dünyasında dini otorite yüzyıllarca devletle iç içe kuruldu. Osmanlı’da şeyhülislam padişahın memuruydu. Modern dönemde bu iç içelik sürdü ama meşruiyeti zayıfladı: Ezher Mısır devletine bağlandı, Diyanet bir devlet kurumu olarak kuruldu, Suudi uleması hanedanla ortaklığını sürdürdü.

 

Sonucu şu: Devletine güvenmeyen insan, o devletin atadığı alime de güvenmiyor. Resmi bir din adamının radikal bir örgütü tekfir etmesi, zaten devleti meşru saymayan birinin gözünde dini bir hüküm değil, siyasi bir açıklamadır.

 

Buradaki ironi dikkat çekici. Fetvanın devletin gücüyle birleşmesi bir zamanlar ortodoksinin gücüydü; bugün zaafı. Cüheyman’ın en çok vurguladığı şeylerden birinin “maaş karşılığı susan ulema” olması tesadüf değil.

 

Aşırılık görünürdür

Son bir mekanizma: dikkat ekonomisi. “Bu meselede dört görüş vardır ve hangisinin daha kuvvetli olduğu delillerin değerlendirilmesine bağlıdır” cümlesi hiçbir yerde paylaşılmaz. “Şunu yapan kafirdir” cümlesi saniyeler içinde yayılır.

 

Ölçülü olan sıkıcıdır, kesin olan çarpıcıdır ve bugünkü medya düzeni çarpıcı olanı ödüllendirir. IŞİD’in propaganda stratejisi bu mekanizmanın bilinçli kullanımıydı.

 

Bunun sonucu, aşırı uçların kendi büyüklüklerinden kat kat fazla görünür olmasıdır. Birkaç bin kişilik bir örgüt, bir buçuk milyarlık bir dinin yüzü haline gelebiliyor. Bu görüntü hem dışarıdaki düşmanlığı besliyor hem içerideki genci etkiliyor; ikisi birbirini büyütüyor.

 

Burada propagandanın değişmez üç adımını tanımak işe yarar. Önce karmaşık sorunlar tek bir düşmana yüklenir. Sonra o düşman insan olmaktan çıkarılır. En sonunda ona zarar vermek ahlaki bir görev gibi sunulur. Bu üç adım, dini olsun olmasın bütün şiddet anlatılarında aynıdır.

 

Bu üç adımın ne kadar hızlı işleyebileceğini Türkiye gördü. 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta, Pir Sultan Abdal etkinlikleri için şehre gelen yazarlar ve sanatçılar Madımak Oteli’ndeydi. Aralarında, Rüşdi’nin romanından bölümler çevirdiği için haftalardır hedef gösterilen Aziz Nesin de vardı. Cuma namazından çıkan kalabalık öğleden sonra otelin önünde toplandı, saatlerce büyüdü, akşama doğru oteli yaktı. Otuz üç konuk ve iki otel çalışanı öldü. Güvenlik güçleri sekiz saat boyunca müdahale etmedi.

 

Sivas’ta bir örgüt yoktu. Hücre, finansman, emir komuta yoktu. Tek bir düşman adı (Aziz Nesin), o adın insan olmaktan çıkarılması (“Allah düşmanı”) ve ona zarar vermenin görev sayılması, bir öğleden sonrada tamamlandı.

 

Şiddete başvurmak için her zaman silahlı bir örgütün hiyerarşisi gerekmiyor. Dini öfkenin kışkırtıldığı, kalabalığın cesaretlendirildiği ve kamu otoritesinin etkili biçimde müdahale etmediği koşullarda bir topluluk da ölümcül şiddete yönelebiliyor.

 

Bu yüzden girişteki uyarıyı tekrarlıyorum: Bağnazlıktan şiddete giden bir merdiven yoktur; ama bağnaz bir kalabalık, örgüt olmadan da öldürebilir. Ve dikkat edin: Sivas’ın kurbanları da, Luksor’un ve Sincar’ın kurbanları gibi, çoğunlukla aynı dinin insanlarıydı.

 

Kapalı cemaatin mekaniği

Silahlı örgütler uç örnektir. Ama aynı mekanizmanın çok daha yaygın ve şiddete başvurmayan bir biçimi kapalı cemaat yapılarında işler ve örüntü tanıdıktır:

·         Tartışılmaz, kutsallaştırılmış bir önder

·         Sorgulanmayan bir hiyerarşi ve mutlak itaat beklentisi

·         Dışarıdan gelen bilgiye ve eleştiriye kapalılık

·         Grup içi dayanışmanın her türlü ilkenin üstünde tutulması

·         Ayrılanların hain, dönek ya da fitneci sayılması

·         Evlilik, iş ve arkadaşlığın grup içine sıkıştırılması

·         Suistimal iddialarının içeride örtülmesi

 

Bu yapılar aynı ihtiyaçları karşılar: kesinlik, aidiyet, itibar ve basit bir dünya tarifi. Üye için faydası gerçektir; iş bulur, evlenir, bir yere ait olur.

 

Ve aynı zaafı taşırlar. Grup kendi sınırını kendi çizdiği için, o sınırı kimin denetleyeceği sorusunun cevabı yoktur. Bir cemaatin içinde “bu doğru mu?” diye soran kişi, çoğu zaman bir cevap yerine bir sadakat sınavıyla karşılaşır. Denetlenemeyen her yapıda olduğu gibi, zararın ortaya çıkması için yıllar geçmesi gerekir.

 

Şunu da eklemek gerekiyor: Her kapalı topluluk tehlikeli değildir ve her dini cemaat kapalı değildir. Belirleyici ölçüt topluluğun hangi inanca sahip olduğu değil, üyelerinin hakları, hesap verebilirliği ve ayrılma özgürlüğüdür.

 

Dört eşik

Bütün bunlar bir araya geldiğinde şu soru kaçınılmaz hale geliyor: Nerede duruyoruz? Bir toplum, inanç özgürlüğüne dokunmadan şiddeti nasıl engeller?

 

Bu yazının çerçevesinden dört eşik çıkıyor.

·         Birinci eşik: Dışlayıcı söz. “Bunlar bizden değildir, bunların inancı sapkındır.” İnanç toplulukları kendilerini tanımlama ve sınırlarını çizme hakkına sahiptir; bu dinin doğal halidir ve suç değildir. Burada yapılacak şey yasak değil, karşı söz söylemektir.

·         İkinci eşik: Ayrımcılık ve kin tahriki. “Bunlar işe alınmasın, okulda yanımızda oturmasın” dendiği ve bu dendiği gibi yapıldığı anda, ya da bir topluluğa karşı kalabalık kışkırtıldığı anda, artık bir inanç beyanı değil başkasının yurttaşlık hakkına yönelik bir fiil vardır. Hukukun devreye girdiği yer burasıdır; dünyanın her yerinde ayrımcılık ve halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçtur.

·         Üçüncü eşik: Şiddetin meşrulaştırılması. Bir insan grubunun zarar görmesinin ahlaken doğru olduğunu savunmak. Yukarıda anlattığım üç adımlı propaganda kalıbı tam olarak bu eşiği aşmaya yarar; Sivas’ta aşıldığı gibi.

·         Dördüncü eşik: Örgütlenme ve eylem. Hazırlık, finansman, silah, saldırı.

 

Bu ayrım niye önemli? Çünkü devletin cezai gücü görüşe değil, hukuken tanımlı fiillere, tehditlere ve somut risklere dayanmalıdır. Eşikleri birbirine karıştıran bir politika iki yönde birden hata yapar: Birinci eşikte olan insanları suçlu sayarak kendi yurttaşlarını düşmanlaştırır, dördüncü eşikteki örgütlenmeyi ise siyasi gürültünün içinde gözden kaçırır.

 

Bunun pratik karşılığı açıktır. Başörtüsü takanla takmayanı, ibadet edeni etmeyeni, muhafazakarla seküleri, farklı mezheplere bağlı insanları potansiyel suçlu kategorilerine ayırmak yanlıştır. Üstelik yalnızca haksızlık değil, aynı zamanda verimsizdir: Bir topluluğu toptan şüpheli ilan etmek, tam da radikal örgütlerin aradığı dışlanmışlık duygusunu büyütür. Bu yazının anlattığı mekanizmayı besleyen en etkili şeylerden biri, ona karşı yürütüldüğü sanılan yanlış politikalardır.

 

Hristiyanlıkta bağnazlık

Şimdi bu yazının en önemli bölümüne geliyoruz. Çünkü buraya kadar anlatılanlar İslam’a özgü sanılırsa, bütün analiz çöker.

 

Hristiyanlık, sınır çizmek için kurulmuş resmi bir aygıta sahipti: konsiller, piskoposluk hiyerarşisi, iman metinleri ve bir papalık. Sonuç, İslam’dakinden daha keskin ve daha kurumsal bir katılık oldu.

 

Hristiyanlığın kendi Haricileri vardı; hem de Haricilerden üç yüz yıl önce. Roma’nın son büyük Hristiyan kıyımında (303-311) bazı piskoposlar canlarını kurtarmak için kutsal kitapları yetkililere teslim etmişti. Zulüm bitince Kuzey Afrika’da bir grup ayağa kalktı: Teslim edenler (Latincesi traditores; “hain” kelimesinin de kökü) kiliseden düşmüştür, onların elinden vaftiz ya da rahiplik alan da geçersizdir. Kilise temiz olmalıydı. Önderlerinin adıyla Donatist denen bu hareket, Kuzey Afrika’da yüz yıl boyunca ayrı bir kilise, ayrı piskoposlar ve kırsalda sopalarla dolaşan “circumcellion” çeteleri üretti. Haricilerle benzerlik tam: en adanmış dindarlar, saflık talebi, uzlaşanı hain sayma ve şiddeti dışarıya değil kendi dindaşına yöneltme.

 

Karşı ses de Mürcie’ninkine şaşırtıcı derecede benziyor. Augustinus, Donatistlere karşı şunu yazdı: Kilise buğdayla delicenin birlikte büyüdüğü bir tarladır, ayıklamak hasat gününde Tanrı’ya aittir; bir rahibin günahı verdiği sakramenti (ayini) geçersiz kılmaz, çünkü sakramentin sahibi rahip değil İsa’dır. Yani: Hükmü sen verme.

 

Şimdi ironi (bu yazının en öğretici ironilerinden biri). Aynı Augustinus, Donatistler ikna olmayınca fikir değiştirdi ve İncil’deki bir ziyafet meselinden tek bir cümleyi aldı: “Onları gelmeye zorla.” Sapkınların devlet gücüyle hizaya getirilmesini savunan ilk büyük Hristiyan teolog, tekfire karşı çıkan adam oldu. Sekiz yüz yıl sonra engizisyon kendini onunla meşrulaştıracaktı. Mürcie’nin “sapkın” listesine girmesiyle Augustinus’un zoru meşrulaştırması aynı dersi veriyor: Aracı eline alan, karşı çıktığı şeyi yapmaya başlar.

 

385’te İspanyol piskopos Priscillianus sapkınlık suçlamasıyla idam edildi; bir Hristiyanın inancı yüzünden devlet eliyle öldürüldüğü ilk vakalardan biri sayılır. 1209’da papalık, Güney Fransa’daki Katharlara karşı Haçlı seferi ilan etti; yirmi yıl süren savaş bölgeyi harap etti. Beziers kuşatmasında papalık temsilcisine atfedilen söz meşhurdur: “Hepsini öldürün, Tanrı kendininkileri tanır.” 1230’larda sapkınlıkla mücadele için kalıcı bir kurum oluşturuldu: engizisyon.

 

1415’te Jan Hus, kendisine verilen güvence belgesine rağmen yakıldı. 1553’te teslis öğretisini reddeden Michael Servetus, Katolik engizisyonundan kaçtıktan sonra Kalvin’in Cenevre’sinde yakıldı: Katoliklerin yakamadığı adamı Protestanlar yaktı. 15.-17. yüzyıllar arasında Avrupa’da cadılık suçlamasıyla on binlerce kişi, ezici çoğunluğu kadın, öldürüldü.

 

Reformasyon yüzyılı bir sahne daha üretti ve bu sahne Mekke baskınına da, IŞİD’in halifeliğine de fazlasıyla benziyor. 1534’te Almanya’nın Münster şehrinde radikal Anabaptistler belediye meclisini ele geçirdi ve şehri “Yeni Kudüs” ilan etti. Yeniden vaftiz olmayı reddedenler kış ortasında şehirden sürüldü, mal ortaklığı getirildi, kitaplar İncil dışında yakıldı. Önderlerinin ölümünden sonra yerine geçen Jan van Leiden adlı bir terzi çırağı kendini kral ilan etti, çok eşliliği zorunlu kıldı, on altı kadınla evlendi ve kendisine itaat etmeyen karısını meydanda kendi eliyle öldürdü. Birbirine düşman Katolik ve Lutherci prensler bu yapıya karşı birleşti; şehir bir yıllık kuşatmadan sonra 1535’te düştü. Önderler kızgın kerpetenlerle öldürüldü, cesetleri kilise kulesine asılan demir kafeslere kondu. Kafesler bugün hâlâ o kulede asılı.

 

Burada bu yazının bütün mekanizmaları bir aradadır: Zemini oynayan bir kriz (Reformasyon), kapı bekçisinin reddi (“İncil ortada, papaza ne gerek”), on dokuz yaşındakilere hüküm yetkisi, dışarı atma aracının sonunda kendi içine dönmesi. Ve görünürlük: “Anabaptist” kelimesi Avrupa’da iki yüz yıl boyunca bir korku sözcüğü oldu; oysa hareketin ezici çoğunluğu, Mennonitler gibi, silaha hiç dokunmamış barışçı cemaatlerdi. Birkaç bin kişilik Münster, yüz binlerin yüzü oldu.

 

Modern dönemde. “Fundamentalizm” kelimesi aslında Hristiyan kökenlidir. 1910-1915 arasında Amerika’da yayımlanan The Fundamentals adlı risale dizisi, kutsal metnin harfi harfine doğruluğunu savunan bir hareketin adını verdi. 1925’teki Scopes davasında bir öğretmen, evrim öğrettiği için yargılandı.

 

Şiddet boyutu. Amerika’da kürtaj karşıtı şiddet, dini gerekçeyle yürütülen örgütlü bir terör biçimidir. 1982’de kurulan Army of God adlı dağınık ağ, kliniklere yönelik bombalama ve kundaklamaları üstlendi. Paul Hill 1994’te bir doktoru ve ona eşlik eden bir kişiyi öldürdü. Eric Rudolph 1996’da Atlanta Olimpiyat Parkı’nı, 1997-98’de kürtaj kliniklerini ve bir barı bombaladı; Birmingham’daki saldırıda bir polis memuru öldü. 2009’da doktor George Tiller, kilisesinde, ayin sırasında vuruldu.

 

Buna başka örnekler eklenebilir: Uganda’da Joseph Kony’nin Lord’s Resistance Army’si, on yıllarca süren bir isyanda on binlerce insanı öldürdü ve çocukları asker olarak kaçırdı. Bosna savaşında Ortodoks milliyetçiliğiyle iç içe geçmiş bir anlatı, Srebrenitsa’da bir soykırıma zemin hazırladı. Kuzey İrlanda’daki çatışma mezhepsel kimlikler üzerinden yürüdü. 2011’de Norveç’te yetmiş yedi kişiyi öldüren Anders Breivik, manifestosunda kendini Hristiyan Avrupa’nın savunucusu olarak tanımladı.

 

Bu vakaların hiçbirinde tek sebep din değildi; milliyetçilik, toprak, iktidar ve yerel çatışmalar hep iç içeydi. Ama aynı mekanizmalar oradaydı: kesinlik iddiası, kapı bekçisinin reddi (Amerikan fundamentalizmi tam da kilise otoritesine ve akademik teolojiye karşı kuruldu), aidiyet, haksızlık anlatısı ve görünürlük.

 

Yahudilikte bağnazlık

Birinci yüzyılda Roma’ya karşı ayaklanan Yahudi hareketleri içinde, Sicarii denen bir grup vardı. Adları, kalabalıkların içinde gizledikleri kısa hançerden geliyordu. Hedefleri yalnızca Romalılar değildi; Roma ile uzlaşmaya çalışan kendi din kardeşleriydi. Başkahin Yonatan’ı öldürdüler. Kudüs kuşatması sırasında rakip Yahudi hiziplerin birbirinin erzak depolarını yaktığı, şehrin Romalılardan önce açlıktan düştüğü aktarılır.

 

Hariciler ile Sicarii arasındaki yapısal benzerlik dikkat çekici: İkisi de uzlaşmayı ihanet saydı, ikisi de asıl şiddeti kendi topluluğuna yöneltti, ikisi de dönemin en adanmış dindarları arasından çıktı.

 

Yahudiliğin Mürcie’si de var ve adını koymak gerekiyor. Aynı yüzyılda Hillel ve Şammay okulları yüzlerce meselede birbirinin tersini söyledi. Talmud bu kavgayı şöyle kapatır: “Bunlar da onlar da yaşayan Tanrı’nın sözleridir.” Pratikte Hillel’in görüşü uygulanır; ama Şammay’ın görüşü yanlış sayılıp silinmez, yanına yazılır ve okutulmaya devam eder. Yahudi ilim geleneğinin kapı bekçisi işte budur: İhtilafı meşru sayan, hükmü kesinleştirmeyen, “doğrusu şudur, gerisi sapkınlıktır” cümlesini kurumsal olarak zorlaştıran bir okul kültürü. Rabin’i öldüren adamın yaptığı şey, ileride göreceğiz, tam olarak bu geleneği devre dışı bırakıp tek bir hükmü kendi başına uygulamaktı.

 

Yahudiliğin sonraki iki bin yılı devletsiz geçti ve bu, katılığın biçimini belirledi: Elde zor gücü olmadığı için yaptırım herem, yani cemaatten dışlama oldu. 1656’da Amsterdam’da yirmi üç yaşındaki Spinoza bu yolla dışlandı. 1772’de Doğu Avrupa’da Hasidilere karşı herem ilan edildi, kitapları yakıldı; 1798’de bir Hasidi önder, muhaliflerinin Rus makamlarına ihbarı üzerine hapsedildi. Yani devleti olmayan bir topluluğun iç kavgası bile, eli altında bir devlet gücü belirdiği anda ona uzandı.

 

Devlet geri döndüğünde. 1948’den sonra tablo değişti. Modern Yahudi radikalizminin en belirgin damarı, Amerikalı haham Meir Kahane’nin çizgisidir. Kurduğu Kach partisi 1988’de ırkçılık gerekçesiyle İsrail’de seçimlerden men edildi; Kahane 1990’da New York’ta öldürüldü.

 

25 Şubat 1994’te, Kahane’nin takipçilerinden doktor Baruch Goldstein, El Halil’deki İbrahimi Camii’nde sabah namazı kılan cemaate ateş açtı: 29 kişi öldü, 125 kişi yaralandı. Olayın ardından İsrail, Kach’ı terör örgütü ilan ederek yasakladı. Goldstein’ın mezarına yapılan ve onu “halkı, Tevrat’ı ve toprağı için canını veren kişi” olarak anan türbe, 1999’da teröristlere anıt yapılmasını yasaklayan kanun gereği ordu tarafından yıkıldı.

 

4 Kasım 1995’te, Tel Aviv’de bir barış mitinginin ardından Başbakan Yitzhak Rabin, Yigal Amir adlı yirmi beş yaşındaki bir hukuk öğrencisi tarafından öldürüldü. Amir, mahkemede eylemini dini bir hükme dayandırdı: Rabin, rodef, yani Yahudilerin canını tehlikeye atan bir “takipçi” idi ve bu durumda onu durdurmak meşruydu. Oslo sürecinin öncesinde yerleşim bölgelerindeki sinagoglarda, Rabin’e din rodef ve din moser hükümlerinin uygulanıp uygulanamayacağını tartışan metinler dolaşıyordu. Yigal Amir hahamlardan fetva almadı; kendi okuduğu metinden kendi hükmünü çıkardı. Hillel ile Şammay’ın iki bin yıl önce kurduğu kapı, yirmi beş yaşındaki bir hukuk öğrencisi tarafından bir gecede kaldırılmıştı.

 

Bu olayla Hz. Ali’nin öldürülmesi arasındaki benzerlik, bu yazının en çarpıcı tekrarıdır. İki lider de kendi dindaşları tarafından öldürüldü. İkisinin de suçu bir uzlaşmaya rıza göstermekti. İki katil de eylemini, kurbanın bir dini hüküm gereği topluluğun dışına düştüğü gerekçesine dayandırdı. Aradaki mesafe bin üç yüz otuz dört yıl.

 

Bugün. “Fiyat etiketi” adı verilen saldırılarda Filistinlilere ait mallar, araçlar, camiler ve zeytinlikler hedef alınıyor. 2015’te Duma köyünde bir eve yapılan kundaklamada bir bebek ve anne babası öldü. İsrail iç güvenlik servisi bu çevreleri “Yahudi terörü” başlığı altında izliyor ve ana akım dini otoriteler bu eylemleri reddediyor.

 

Ortak örüntü

Üç İbrahimi dini yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan tablo şu:

·         Bir. Her üçünde de en sert dışlama, dışarıdaki rakibe değil, içerideki rakibe yapıldı. Hariciler Ali’yi, Haşhaşiler Nizamülmülk’ü, Sicarii başkahini, Yigal Amir başbakanını, Kalvin’in Cenevre’si Servetus’u öldürdü. Çünkü aynı kitaba dayanarak başka bir şey söyleyen kişi, merkezin meşruiyetini en doğrudan tehdit edendir.

·         İki. Her üçünde de katılık (radikalizm) kriz dönemlerinde yükseldi. Moğol yıkımı, Osmanlı’nın bunalım yüzyılı, 1967 yenilgisi, Roma zulmünün ertesi, Reformasyon’un parçaladığı Avrupa, Oslo sürecinin yerleşimcilerde yarattığı varoluşsal tehdit duygusu.

·         Üç. Her üçünde de şiddete başvuranlar küçük azınlıklardı ve kendi geleneklerinin ana akımı tarafından reddedildiler. Ama her üçünde de ana akım, o aracın kendisini üretmişti.

·         Dört. Her üçünde de baskı gören taraf, gücü eline geçirdiğinde aynı araçlara uzandı. Mihne’yi akılcılar yürüttü. Tekfire karşı çıkan Augustinus zoru meşrulaştırdı. Engizisyondan kaçan Servetus’u Protestanlar yaktı. Engizisyondan kaçmış bir cemaat Spinoza’yı dışladı. Şah’ın hapishanelerinden çıkanlar devrim mahkemeleri kurdu. Osmanlı’nın ezdiği Vehhabilik iktidara gelince türbe ziyaretçisini tekfir etti.

·         Beş. Ve en önemlisi: Anlatılan mekanizmaların hiçbiri dine özgü değil. Kesinlik talebi, kapı bekçisinin kaldırılması, aidiyet arayışı, haksızlığın bir adres araması ve aşırının görünürlüğü; bunlar insan topluluklarının mekanikleridir. Yirminci yüzyılın en büyük tasfiyeleri dinsiz ideolojiler adına yapıldı ve şaşırtıcı biçimde aynı dili kullandılar: sapma, ihanet, temizlik. Bir partinin veya ideolojik örgütün kendi kurucularını hain ilan etmesiyle bir tarikatın veya dini örgütün kendi hocalarını tekfir etmesi arasında, yöntem bakımından fark yoktur.

 

Ölçü meselesi

Bu yazının yanlış okunmaması için iki şeyi açıkça söylemek şart.

·         Birincisi rakamlar. Bu örgütlerin toplam mensubu, Müslüman nüfusun binde biri bile değildir. Ve kurbanlarının ezici çoğunluğu Müslümandır: Iraklılar, Suriyeliler, Cezayirliler, Afganlar, Şiiler, Kürtler, Yezidiler, farklı yorumdaki Sünniler. Aynı şey diğer iki gelenek için de geçerli: Kürtaj kliniği bombalayanlar Amerikan Hristiyanlarının, Goldstein ve Amir İsrailli Yahudilerin minicik bir azınlığıdır.

·         İkincisi ve daha önemlisi: Bir inancın nasıl kötüye kullanıldığını anlatmak, o inanca inananlar hakkında hüküm vermek değildir. Bu yazı hiçbir dinin özünde şiddet olduğunu söylemiyor; tersini söylüyor. Aynı mekanizmanın üç ayrı gelenekte, farklı kurumlarla, farklı yüzyıllarda aynı sonuçları üretmesi, sorunun içerikte değil yapıda olduğunun kanıtıdır.

 

Son söz

Eğer buraya kadar anlatılanlar doğruysa, bazı yaygın çözüm önerilerinin neden işe yaramadığı da anlaşılıyor.

 

Daha iyi bir karşı-fetva yazmak yetmez. 2014’teki açık mektup klasik kaynaklara dayanan, titizlikle hazırlanmış bir metindi. Hedef kitlesine ulaşmadı; çünkü o kitle mektubu imzalayan alimleri zaten meşru saymıyordu. Teolojik tartışma, tarafların birbirinin otoritesini tanıdığı yerde işler.

 

Yalnızca güvenlikle çözmek de yetmez. Son kırk yılın deneyimi şunu gösteriyor: Örgütler askeri olarak yenilebiliyor ama ortadan kalkmıyorlar; zemin durduğu sürece başka adla geri dönüyorlar. 2001’de El Kaide dağıtıldı, 2014’te IŞİD doğdu. 2017’de IŞİD toprak kaybetti, hücreleri başka coğrafyalara dağıldı.

 

İşe yarayan ne? Yukarıda sorduğum soruya dönelim: Aynı koşullardaki çoğunluk neden katılmıyor? Çünkü bağnazlığın karşıladığı ihtiyaçları başka yerlerden karşılıyor. Bu yazının çerçevesinden çıkan cevap da budur:

·         Kesinlik yerine güven. İnsanın ayağının altındaki zemini sağlamlaştıran şey mutlak cevaplar değil, işleyen kurumlardır.

·         Aidiyet yerine yurttaşlık. Kapalı bir cemaate ait olmak zorunda kalmayan insanın o cemaate ihtiyacı azalır.

·         İtibar yerine imkan. Bir gence toplumda yer veren eğitim ve iş, hiçbir propagandanın veremeyeceğini verir.

·         Kapalılık yerine soru hakkı. Soru sormanın sadakatsizlik sayılmadığı bir eğitim ve cemaat anlayışı, bağnazlığa karşı yazılmış bütün reddiyelerden daha etkilidir.

 

Bunların her birinin nasıl yapılacağı ayrı bir yazının konusu.

 

Mürcie’nin bin dört yüz yıl önce söylediği şey aslında şundan ibaretti: Hükmü sen verme. Kimin dışarıda olduğuna karar verme yetkisini kendinde görme.

 

Bu, teolojik bir incelik gibi görünüyor. Ama bu yazıda anlatılan bütün kanlı sayfaların ortak başlangıcı, o yetkinin birileri tarafından üstlenildiği andır. Hariciler Sıffin’de üstlendi, Donatistler Kartaca’da, Jan van Leiden Münster’de, Cüheyman Mekke’de üstlendi, Yigal Amir Tel Aviv’de üstlendi, Eric Rudolph Birmingham’da üstlendi, Sivas’ta bir kalabalık üstlendi.

 

Bir inancı yanlış bulmak herkesin hakkıdır. O inancı taşıyanları hukukun ve güvenliğin dışına itme yetkisini kendinde görmek ise başka bir şeydir. Bağnazlık tam olarak bu ikisinin arasındaki çizginin silindiği yerde başlar.

 

Son Bir Söz: Başkalarının da İnanma ve İnanmama Hakkı Var

Bu yazıyı, dinine samimiyetle bağlı olan ama kendisi gibi inanmayanlara ve yaşamayanlara tahammül etmekte zorlanan insanlara seslenerek bitirmek istiyorum.

 

İnancınızın tek doğru inanç olduğunu düşünebilirsiniz. İbadetlerinizi titizlikle yerine getirebilir, dininizin kurallarına uygun yaşamayı tercih edebilirsiniz. Başkalarının yanlış yolda olduğunu da düşünebilirsiniz. Bunların hepsi sizin inanç ve düşünce özgürlüğünüzün bir parçasıdır. Ancak sizin bir şeye inanmanız, başkalarının da ona inanmasını isteme veya onları buna zorlama hakkı vermez. Başkalarının yaşam biçimine müdahale etme yetkisi de vermez.

 

Bu ülkede sizin gibi düşünmeyen milyonlarca insan var. Namaz kılmayan, oruç tutmayan, başını örtmeyen, dini kurallara göre yaşamayan insanlar var. Laikliği savunanlar, seküler bir hayatı tercih edenler var. Ateistler, agnostikler, deistler var. Başka dinlere ve mezheplere inananlar da var. Bu insanların düşüncelerine katılmak zorunda değilsiniz. Ama onların da sizin kadar yaşama, düşünme, inanma, inanmama ve kendi hayatlarını özgürce sürdürme hakkına sahip olduklarını kabul etmek zorundasınız.

 

Bir düşünün. Sizin ibadet etmeniz yasaklansa, inancınız yüzünden aşağılanıp dışlansanız, çocuklarınız dininiz nedeniyle ayrımcılığa uğrasa, iş bulamasanız, komşularınız sizi istemese ne hissederdiniz? Bunları kendinize haksızlık sayıyorsanız, başkalarına yapılmasını neden hoş göresiniz? Sizin camiye gitme hakkınız ne kadar değerliyse, bir başkasının cemevine veya kiliseye gitme, bir başkasının ise hiçbir ibadethaneye gitmeme hakkı da o kadar değerlidir.

 

Üstelik bu yalnızca bir hoşgörü meselesi değil, aynı zamanda bir hukuk ve insan hakları meselesidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasası herkese din ve vicdan özgürlüğü tanıyor, insanların dinleri ve felsefi inançları nedeniyle ayrımcılığa uğramasını yasaklıyor. Demokratik bir hukuk devletinde kanunlar yalnızca çoğunluğun veya en güçlü olanın haklarını korumak için yapılmaz. Azınlıkta kalanların, farklı düşünenlerin, hatta toplumun büyük bölümünün yanlış bulduğu görüşleri savunanların da haklarını korumak içindir. Hepimizin görevi, bu ilkelerin yalnızca kâğıt üzerinde kalmayıp hayatta da geçerli olmasını sağlamaktır.

 

Bir ateisti veya deisti sevmek zorunda değilsiniz. Onun düşüncelerini eleştirebilirsiniz. O da sizin inançlarınızı eleştirebilir. Ama kimseyi inancı veya inançsızlığı yüzünden aşağılamaya, tehdit etmeye, haklarından mahrum bırakmaya, ona karşı nefret ve şiddet kışkırtmaya hakkınız yok. Bir insanın düşüncesini yanlış bulmak başka şeydir; o insanın haklarını yok saymak başka şey. Bu ayrımı kaybettiğimizde birlikte yaşama imkânımızı da kaybederiz.

 

Bir de inancınız açısından düşünün. Kur’an’da “Dinde zorlama yoktur” denmiyor mu? Öyleyse bir insanı korkutarak, dışlayarak, aşağılayarak veya hayatını zorlaştırarak dine yaklaştırmaya çalışmanın anlamı ne? Kaldı ki insanların kalplerinde ne taşıdığını, neye gerçekten inanıp inanmadıklarını siz nereden bilebilirsiniz? Onların Allah katındaki yerini belirlemek sizin göreviniz mi?

 

İnanın, başkalarının özgürlüğüne saygı göstermek sizin inancınızı zayıflatmaz. Bir insanın ateist olması sizin Müslümanlığınızdan bir şey eksiltmez. Komşunuzun oruç tutmaması sizin orucunuzun değerini düşürmez. Bir kadının başını örtmemesi, başını örten kadının inancına zarar vermez. Başkalarının farklı yaşaması, sizin kendi doğrularınıza göre yaşamanıza engel değildir.

 

Unutmayalım ki medeni bir toplum, herkesin aynı düşündüğü toplum değildir. Birbirinden farklı düşünen insanların, birbirlerinin haklarına saygı göstererek huzur içinde yaşayabildiği toplumdur. Gerçek özgürlük de yalnızca kendi özgürlüğümüzü savunmak değil, katılmadığımız düşüncelere sahip insanların özgürlüğünü de savunabilmektir.

 

Son olarak vicdanınıza bir soru sormak istiyorum: Sizin gibi inanmayan bir insanın da sizinle eşit haklara sahip olmasına gerçekten razı mısınız? Eğer cevabınız evetse, birlikte yaşamanın en önemli şartını kabul etmişsiniz demektir. Eğer hayırsa, belki de üzerinde düşünmeniz gereken şey başkalarının inancı değil, kendi adalet anlayışınızdır.

 

Çünkü adalet, yalnızca bize benzeyenlere gösterildiğinde adalet olmaktan çıkar. İnsan hakları da yalnızca bizim gibi düşünen insanlar için geçerli değildir.

 

 

Kısa zaman çizelgesi

·         ~70 - Sicarii ve Kudüs’ün düşüşü (Yahudilik)

·         311 - Donatist bölünmesi başlar (Hristiyanlık)

·         385 - Priscillianus idam edilir (Hristiyanlık)

·         405 - Augustinus, Donatistlere karşı zoru savunur (Hristiyanlık)

·         657 - Sıffin; Haricilerin ayrılışı

·         661 - Hz. Ali bir Harici tarafından öldürülür

·         833 - Mihne başlar

·         1090-1256 - Alamut; Nizamülmülk suikastı 1092

·         1209 - Katharlara karşı Haçlı seferi

·         1230’lar - Engizisyon kurulur

·         1263-1328 - İbn Teymiyye

·         1415 - Jan Hus yakılır

·         1534-1535 - Münster Anabaptist krallığı (Hristiyanlık)

·         1553 - Servetus Cenevre’de yakılır

·         1656 - Spinoza’ya herem uygulanır

·         17. yüzyıl - Kadızadeliler hareketi

·         1744 - Vehhabi-Suud ittifakı

·         1802-1806 - Kerbela, Mekke ve Medine’de türbe yıkımları

·         1818 - Osmanlı kuvvetleri Diriye’yi yıkar

·         1910-1915 - The Fundamentals yayımlanır

·         1932 - Suudi Arabistan kurulur

·         1964 - Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler

·         1966 - Kutub idam edilir

·         1967 - Altı Gün Savaşı

·         1979 - İran devrimi; Mekke baskını; Afganistan’ın işgali

·         1981 - Enver Sedat suikastı

·         1988 - El Kaide kurulur; İran’da cezaevi infazları

·         1989 - Rüşdi fetvası

·         1990’lar - Cezayir iç savaşı; Mısır’da saldırılar

·         1993 - Sivas, Madımak

·         1994 - Baruch Goldstein, El Halil katliamı

·         1995 - Yitzhak Rabin suikastı

·         1996-1998 - Eric Rudolph’un bombalamaları

·         2001 - 11 Eylül saldırıları

·         2003 - Irak’ın işgali

·         2006 - Samerra türbesinin bombalanması

·         2014 - IŞİD halifelik ilan eder; Sincar katliamı; alimlerin açık mektubu

·         2015 - Duma kundaklaması

 

Kaynaklar üzerine bir not

Bu yazıdaki tarihsel bilgiler standart İslam tarihi, din sosyolojisi ve terörizm araştırmaları literatürüne dayanıyor. Güncel olaylara dair rakamlar, kaynaklara göre değişebileceği için yaklaşık değerler olarak okunmalıdır. Radikal hareketlerin iç tartışmalarına dair bilgilerin önemli bir kısmı ele geçirilen belgelerden ve örgütlerden ayrılanların anlatılarından gelir; bu kaynakların da kendi taraflılıkları vardır.

 

Daha fazla okumak isteyenler için

·         Olivier Roy, Jihad and Death: The Global Appeal of Islamic State

·         Gilles Kepel, Cihat: İslamcılığın Yükselişi ve Gerilemesi

·         Yaroslav Trofimov, Mekke’nin Kuşatılması

·         Lawrence Wright, Yükselen Tehlike: El Kaide ve 11 Eylül’e Giden Yol

·         Shiraz Maher, Salafi-Jihadism: The History of an Idea

·         Karen Armstrong, Tanrı Adına Savaş

·         Mark Juergensmeyer, Terror in the Mind of God

·         Marc Sageman, Understanding Terror Networks

·         Ami Pedahzur ve Arie Perliger, Jewish Terrorism in Israel

·         Michael Cook, Commanding Right and Forbidding Wrong in Islamic Thought

·         Eric Hoffer, Kesin İnançlılar

·         Bernard Lewis, Haşhaşiler

·         UNDP, Journey to Extremism in Africa (2017 ve 2023)

 

Konuyla alakalı diğer makalelerim

·         https://ufukturu.blogspot.com/2025/06/dinlerde-otekilestirme-dogru-inanc-kim.html

·         https://ufukturu.blogspot.com/2025/03/ayrmclk-ve-kokenleri.html

·         https://ufukturu.blogspot.com/2024/06/islam-klcla-m-yayld.html

·         https://ufukturu.blogspot.com/2024/04/inancn-evrimi.html

·         https://ufukturu.blogspot.com/2024/03/antik-inanclar.html

·         https://ufukturu.blogspot.com/2020/05/inadn-anatomisi.html

·         https://ufukturu.blogspot.com/2018/07/cumbur-cemaat-cehenneme.html