Araştırmalara göre dünya nüfusunun büyük çoğunluğu (yaklaşık
%75) bir dine inanmaktadır. Elbette her biri aynı yoğunlukta dinine bağlı
değildir. Bir dine inananların yaklaşık %60'ı kendini “dindar” olarak
tanımlarken, %74'ü bir ruhun varlığına ve %71'i Tanrı'ya inanmaktadır.
Dindarlık oranları coğrafyaya göre değişmekle birlikte,
Tayland (%98) ve Nijerya (%97) en dindar ülkeler olarak öne çıkarken, Çin (%9)
ve Japonya (%13) en düşük dindarlık oranlarına sahiptir. Elbette bunlar
günümüzün oranlarıdır. Bilimsel bilginin ve okur yazarlığın daha düşük olduğu
1900’lü yılların başında dine inananların sayısı daha çoktu. Eğitim düzeyi ve
bilgi birikimi arttıkça insanların dinle olan bağının zayıfladığını görmekteyiz.
Günümüzde dünyada pek çok din var. Hepsi birbirinden ilginç
ilahi fikirlere ve uygulamalara sahip. Hepsi kendi dininin diğer dinlerden
üstün olduğunu, daha gerçek olduğunu iddia ediyor. İnananları da bu görüşte,
hem de fena halde. Hatta kendi mensup olduğu dini grubun inancının diğer
dindaşlarının inancından bile daha doğru olduğunu düşünüyor. Yani dindarların
pek çoğu sadece diğer dinlerin inananlarıyla değil, kendi dinlerindeki diğer
inananlarla da görüş ayrılığı içinde.
Dinler gerçekten ilginç oluşumlar. İçeriklerine ve
uygulamalarına baktığımızda hepsinin birbirinden farklı düzeyde etkilendiği
görülüyor. Orijinal bir din yok neredeyse. Hatta bazıları birbirlerinin devamı
niteliğinde.
Acaba dinler nasıl ortaya çıktı? Bu makalemde bu konuyu ele
alacağım. Ama din üzerine biraz daha konuşmak istiyorum.
Dinlerin birbirine benzerlikleri nedir diye soracak olursak,
benzer noktalarının; tanrıya/tanrılara, ruhlara, ahirete, ilahi yargılamaya,
cennet ve cehenneme, sevap ve günaha, kadere, dua ve ibadet etmenin ilahi (ve
dünyevi) faydasına ve peygamberleri kutsal önder bellemeleri olduğunu söyleyebiliriz.
Ama bunlar genelde şekil itibariyle ortaklıklardır.
İçeriklerindeki ortaklıklarsa; mitolojik öyküler, metafizik (gerçeküstü)
anlatılar, ajitatif hikayeler, ütopik vaatler, dogmatik kurallar, ezoterik
öğretiler, ontolojik (varoluşsal) teselliler, arınma (katarsis) pratikleri,
kıyamet kehanetleri, mucizeler, mazlum ve mağdur edebiyatı, karizmatik figürler
(peygamberler, havariler, mesihler, azizler, imamlar..vb) ve törensel
ritüellere sahip olmalarıdır.
Ama dinlerin asıl ortak yönleri ahlaki öğretilerinin
bazılarının benzerliğinde yatar. Hemen hemen tüm dinler aşağıda saydıklarımıza
benzer ahlaki öğretilere sahiptir.
·
Neredeyse tüm büyük dinlerde “başkalarına,
kendine davranılmasını istediğin gibi davranmak” üzerine bir ilke mutlaka
vardır. Bu ilke, empati, karşılıklılık ve saygıyı merkeze alır ve dinler arası
en güçlü ortak noktadır.
·
Tüm dinlerin diğer bir ortak noktası; yoksula
yardım, ihtiyaç sahibini gözetme, cömertlik ve merhamettir. Yardım etme ilkesi
farklı dinlerde farklı uygulamalarla (ör. sadaka, zekât, vb.) yer alsa da
ahlaki bir zorunluluk olarak yer alır.
·
Doğruluk, emanete riayet, haksızlıktan kaçınma
ve adaletli olma; kutsal metinlerin ve ahlaki öğretilerin temelidir. Toplumsal
güvenin korunması için bu değerler tüm dinlerde vurgulanır.
·
Nefsin terbiyesi ve öz disiplin de dinlerin
ortak öğretilerinden biridir. Amaç, bireyin iç dünyasını düzenleyip daha
erdemli bir yaşam sürmesidir.
·
Barış ve affedicilik temaları dinlerin ortak
ilkelerindendir. Kin tutmama, bağışlama ve uzlaşma çağrısı birçok gelenekte
merkezî bir erdemdir. Bu, hem bireysel huzuru hem de toplumsal barışı
destekler.
·
Dinler; insanın “neden buradayım?” sorusuna
cevap verme, acıyla baş etme, ölüm korkusunu yönetme, umut ve yön duygusu
sağlama konusunda ortak bir işleve sahiptir. Farklı metafizik anlatılar olsa da
anlam arayışı ortaktır.
Dinlerdeki bu ortak ahlaki öğretiler aslında toplumsal
birliğin ve ilerlemenin önemli harçlarıdır. Ayrıca bireysel güvenliğin de
teminatlarıdır. Dinlerin bu ahlaki öğretileri sahiplenmesi ve telkin etmesi,
hukuk sistemlerinin gelişmediği ve mülkiyet haklarının korunamadığı dönemlerde doğal
olarak insanları dinlere sığınmaya yönlendirmiştir.
Nitekim ünlü sosyolog Durkheim (1858 - 1917) dinlerin
ilkel toplumlar arasında bir tür sosyal birleştirici olarak, uyumu teşvik etme
ve dayanışmayı sürdürme aracı olarak doğduğu kanısındadır.
Toplumun ve bireyin huzur içinde yaşamasını sağlayacak bu
ahlaki öğretilere uyulması için dinler önemli bir otorite/dayanak aracıdır.
Antik çağların kuralsızlığında dinler olmadan bu ahlaki öğretilerin
benimsetilmesi zor olsa gerek.
Eğer bu tezimiz doğruysa dinler insan evriminin bir ürünüdür
diyebiliriz. Din, insan zihninin dil ve sembol üretme kapasitesinin doğal bir
ürünü olarak ortaya çıkmış ve gelişmesine yardımcı olmuştur. Dinler evrimsel
bir avantaj sağladığı için insanlar tarafından adım adım geliştirilmiş ve
bugünlere getirilmiştir.
Kanımca insanoğlu komplike bir bilince ulaştığı günden beri
(yani 100 ila 70 bin yıl önce) dünyadaki düzenin temelinde neyin yattığını,
dünyanın neden böyle olduğunu ve neden var olduğunu anlamak için kendine ve
çevresine sorular sormuş ve cevaplar bulmaya çalışmış olmalıdır. O dönemde
bilimsel cevaplar olamayacağı (ki olsa da kavranamayacağı) için kendilerince
cevaplar “uydurmuş” olmalıdırlar. Bu uyduruk cevapların inanışlara yol açması
kuvvetle muhtemeldir.
O zaman tekrar aynı soruyu soralım. Dinler nasıl ortaya
çıktı? Tanrı fikri nasıl gelişti? İlkel insanlar neye inanıyorlardı? Antik
atalarımızın inançları bugünkü dinlere benziyor muydu? İnançların kökenleri
nedir?
Günümüz dinlerini iyi anlayabilmek ve sağlam bir inanca
sahip olabilmek için bu soruların cevaplarını bilmekte fayda görüyorum. O zaman
antik inançlara (proto dinlere) gitmemiz gerekiyor. Antik inançları iyi
anlarsanız günümüz dinlerinin nasıl şekillendiğini daha iyi kavrarsınız.
Bu yazıda aşağıdaki antik inançlardan bahsedeceğim:
1.
Naturizm
2.
Animatizm
3.
Animizm
4.
Totemizm
5.
Panteizm
6.
Şamanizm
7.
Politeizm
8.
Paganizm
9.
Felsefi İnançlar
Yukarıda saydığım inançlar dört başı mamur bir din haline
dönüşememelerine rağmen dinlerin alt katmanlarında veya insanlığın bilinç
altında yaşayarak çeşitli şekillerde gün yüzüne çıkmaya devam etmişlerdir.
Sizlere bahsedeceğim antik inançların öncesinde ise bu
inançlara “altlık” olan inanışlardan bahsetmek istiyorum. Yani antik
inançlar birden doğmamıştı. Antik inançlar giden yolda “inanışlar” vardı.
İnançların başlangıcı bilişsel devrim yaşadığımızı
düşündüğümüz 70 bin yıl öncesine dayanıyorsa, inanışların başlangıcı daha
eskiye dayanıyor olmalıdır. Belki 100 bin yıl öncesine, belki de daha eskiye.
İlk inanışlar birbiriyle etkileşerek daha komplike ve daha
tanımlı hale gelip inançlara dönüşmüş olmalı. Bu inançlar da on binlerce
yıl boyunca dallanmış, evrimleşmiş ve bazı kolları kurumsallaşarak dinlere
dönüşmüş olmalı. Kısacası, önce inanışlar, sonra inançlar, daha sonra da dinler
ortaya çıkmıştır, diyebiliriz.
Peki, bugünün dinlerinde gördüğümüz bu evrensel ahlaki
öğretilere ve komplike sistemlere antik atalarımız hangi aşamalardan geçerek
ulaştı? Şimdi tarihin en derin sularına dalalım.
İlk İnanışlar
Bizim türümüz (Homo Sapiens) yaklaşık 300 bin yıl önce
Afrika’nın (muhtemelen) kuzey batı bölümünde evrimleşti. Bizler tarih sahnesine
çıktığımızda yer yüzünde en az 6 insan türü daha vardı. Bu türlerin atalarıyla
bizim atalarımız kuzendi, bazıları bazı bölgelerde etkileşime de girdiler. Maalesef
bu kuzen türler hayatta kalamadı ve sonuncusu (muhtemelen Denisovalılar) bundan
25-30 bin yıl önce tarih sahnesinden silindi, geriye sadece bizler (Sapiens)
kaldık. (Neandertaller’in soyu yaklaşık 40 bin yıl önce tükendi.)
Diğer insan türlerinin inanış veya inanç
geliştirebildiklerini düşünmüyoruz, çünkü buna dair güçlü bulgular/emareler
yok. Ama bizim türümüz, yani Homo Sapiens’in bundan 100 bin yıl önce inanışlar
geliştirmeye başladığını, 70 bin yıl önce de ilk inancı meydana getirdiğini
düşünüyoruz.
Not: İnsanlık (Homo Sapiens) tarihindeki tüm
çiftlerin çocuklarına ortalama 20-30 yaşlarında sahip olduklarını varsayarsak,
nesil değişiminin 25 yılda bir olduğunu söyleyebiliriz. Yani ebeveynler ve
çocukları arasında ortalama 25 yaş fark olduğunu söyleyebiliriz. Bu da 300 bin
yıl önceki ilk Homo Sapiens’in geriye doğru 12 bininci atamız (büyükbaba veya
büyükanne) olduğu manasına gelir. Yani babamız, büyükbabamız ve onların geriye
doğru tüm atalarının toplamı yaklaşık 12 bin kişi eder. 100 bin yıl önce inanışlar
geliştirmeye başladığımıza göre ilk 8 binde yer alan atalarımızın inanışlar
geliştirmediğini, sonraki 4 binde yer alan atalarımızın ise inanışlar, inançlar
ve dinler geliştirdiğini söyleyebiliriz. Yani atalarımızın üçte ikisi her hangi
bir inanışa, inanca ve dine sahip olmadan hayatını idame ettirmeyi
başarabilmişlerdir.
Bundan 300 bin yıl önce evrimleşen Homo Sapiens 230 bin yıl
boyunca Afrika’da yaşadı ve sonra bazıları “cesaret” gösterip 70 bin yıl önce
Afrika’nın dışına, Ortadoğu’ya çıktı, oradan da dünyaya yayıldı. 290 bin yıl
boyunca avcı ve toplayıcı olarak yaşadık. Küçük gruplar halinde, av
hayvanlarının ve daha iyi bitkisel yiyeceklerin peşinden tüm dünyaya yayıldık.
Sadece Afrika’da yaşadığımız dönemlerde bir Homo Sapiens
grubu büyükbaba-babaanne, erkek ve kız evlatlar, onların eşleri ve torunlardan
oluşurdu (muhtemelen gelinler diğer ailelerden koparılıyordu). Yani geniş bir
aileydi, bu yüzden sülalece yaşıyorlardı demek daha doğru olabilir. Birlikte
hareket eden (yaşayan ve göçen) sülale nüfusu yaklaşık 15-20 kişi olurdu.
Kalabalıklaşınca sülale bölünür, ortaya iki sülale çıkardı. Ya da sülaleden bir
aile kopar kendi sülalesini oluştururdu. Muhtemelen bazı aileler “evlilik”
(üreme) amacıyla bir araya gelip daha sağlıklı klanlar oluşturuyorlardı.
Geceleri mağaralarda, kaya diplerinde, ağaç altlarında, çalı
diplerinde konaklıyorlardı. Biraz gelişince dallardan, çalılardan, büyük
yapraklardan ve hayvan derilerinden çadırımsı (geçici) barınaklar yapmayı da
başardılar. Ateş yakabiliyor, taştan ve sopalardan alet yapabiliyorlardı
(bunları kendilerinden önce tarih sahnesine çıkmış diğer insan türlerinden
öğrenmişlerdi zaten).
Daha Afrika’dayken dil vardı ama ilkeldi. Muhtemelen o
zamanki atalarımız tüm sesleri çıkaramıyorlardı. Büyük bir ihtimalle tüm
gruplar ünlü harfleri çıkarabiliyorlardı ama ünsüz harflerin tamamını
çıkaramıyorlardı. Tahminimce 5-10 ünsüz harfi çıkarabiliyorlardı. Mesela M, P, B,
T, D, N, H gibi harfleri çıkarabiliyorlardı ama diğer ünsüz harfleri
çıkaramıyorlardı. Bu sesleri de çıkarması kolay oldukları için keşfedebilmiştik.
(Zamanla ve nesiller ilerledikçe farklı coğrafyalarda farklı gruplar yeni ünsüz
harfleri çıkarabilir hale gelmişlerdi. Bu da kelime dağarcığını artırmış
olmalıdır.)
Dip Notlar:
·
Alfabedeki sesler (ünlü ve ünsüz harfler) bir
anda ortaya çıkmadı. Ses çıkarabilmek hem yetenek işiydi hem de keşif işiydi.
Doğada duyduğumuz sesleri belki taklit edebiliyorduk ama net seslere
dönüştüremiyorduk. On binlere yayılan zaman içinde günümüz alfabelerindeki
sesleri tek tek keşfettik.
·
Araştırmalar, F ve V seslerinin avcı-toplayıcı
toplumlarda genelde bulunmadığını, tarım ve yumuşak gıdayla birlikte daha kolay
üretilebilir hâle geldiğini gösteriyor. Buna sebep olarak tarıma geçişle çene
ve diş kapanışının değişmesi gösterilir. Bu, dudak ve diş temasını daha “kolay”
hâle getirmiştir.
·
Günümüzde ıslık çalamayan birisi ıslık çalana
şaşırır ve gıpta eder. Antik çağlarda daha öne hiç duyulmamış yeni bir harfi
ağzından çıkaran kişiye hayranlıkla bakılmış olabilir. Hatta kendisine “seslerin
efendisi” gözüyle bakılıp yücelik payesi bile verilmiş olabilir.
·
Pek çok dilde bazı sesler ya geç kazanılmıştır
ya da hiç kazanılmamıştır. Örneğin “Ğ” sesi pek çok dilde yoktur. Araplar “P”
sesini çok geç kazanmışlardır, bu yüzden Platon ve Perslere geçmişten gelen bir
telaffuzla Eflatun ve Farslar demektedirler. Yeni yeni alfabelerine ekledikleri
“V” sesi Japonlarda çok yakın zaman kadar olmadığı için Video yerine Bideo demeye
alışmışlardır. Koreliler “F” ve “V” seslerini çıkaramadıkları için Coffee
yerine Kopi demeyi tercih etmişlerdir. Bir sesin “geç kazanılmış” veya “hiç
kullanılmamış” olması, onun biyolojik olarak üretimi zor, algısal getirisi
düşük ve tarihsel olarak geç ihtiyaç duyulmuş olmasındandır.
·
Hangi millette doğduğundan bağımsız olarak tüm
bebekler ilk önce A, U, İ gibi ünlü sesleri ve sonra da iki dudakla yapılabilen
M, B, P gibi ünsüz sesleri çıkarırlar. Çünkü bebekler etraftan duyduğu sesleri
taklit etmek isterler ama sadece kendi biyolojilerinin izin verdiği kolay sesleri
çıkarabilirler. Bu sesler: en az kas denetimi ister, bebeğin henüz gelişmemiş
ağız-yüz motor sistemiyle uyumludur, refleks hareketlere yakındır. Bu yüzden “baba”
veya “mama” demeleri çok daha kolaydır.
Konuşmanın (dillerin) tarihinde önce tek heceli kelimeler
sonra iki heceli kelimeler ortaya çıkmış olmalı. Bazı evrimsel dilbilimciler,
kelimelerden önce “gösterme/işaret etme” jestinin geldiğini savunur. El ile bir
yönü veya nesneyi gösterirken çıkarılan ve “Bak!”, “Şu!”, “Orada!” anlamına
gelen “Ta”, “Da” veya “To” gibi kısa, vurgulu hecelerin, insanlığın ilk işaret
kelimeleri (zamirleri) olduğu tahmin ediliyor.
Daha sonra antik atalarımız kendilerine, yiyeceklere,
tehlikelere ve bazı eylemlere kelime atamış olmalılar. Zamanda geriye gidip ilk
insanların kamplarına konuk olabilseydik, duyacağımız ilk kelimeler muhtemelen
karmaşık cümleler değil; “Ma” (anne), “Grr” (tehlike/yırtıcı), “Ah!”
(acı/korku) ve “Ta!” (bak/orada) gibi kısa, kesik ve hayati sesler olacaktı.
İlk cümleler ise gramerli değil, yan yana gelmiş
kelimelerden oluşmuş olsa gerek. El, kol ve mimikler eşliğinde kelimeleri yan
yana koyarak bir şeyler anlatmaya çalışmış olsalar gerek. (Yeni Türkçe öğrenmiş
olan bir yabancının ellerini de kullanarak “ben var gitmek” demesi gibi
cümleler kurmuş olabilirler.) Bunlara cümle değil, proto cümle demek daha doğru
olur.
Bundan 100 bin yıl öncesine kadar muhtemelen hikâye
anlatıcılığı henüz başlamamıştı. Çünkü dil yeterince gelişmediği için geçmiş ve
geleceğe dair anlatılar sınırlıydı. Soyut düşünce dar kapsamlıydı. Dil yeterli
bir gelişim seviyesine ulaşınca insan; geçmişi anlatabilir, geleceği
planlayabilir, olmayan şeyleri düşünebilir, başkasının zihni hakkında
düşünebilir hale gelmiş olmalı.
İlkel dillerde muhtemelen sadece “şimdi” vardı. Dile “dün”, “yarın”,
“geçmiş” ve “gelecek” gibi zaman ekleri/kelimeleri dahil olduğunda, insan beyni
“zamanda zihinsel yolculuk” yapmaya başlamış olmalı. Bu da planlama yapmayı,
ders çıkarmayı ve strateji geliştirmeyi (yani ileri düzey akıl yürütmeyi) doğurmuş
olsa gerek.
Dil geliştikçe kelimeler: tekil nesneleri değil, türleri,
rolleri ve ilişkileri temsil etmeye başlar. Cümle kurmak düşünmeyi artırır,
komplike cümleler kurmak soyut düşünceyi sıçratır. Dildeki bu gelişim neden-sonuç
düşüncesini, koşullu düşünmeyi, karşı-olgusal düşünceyi (olmasaydı ne olurdu?)
mümkün kılar. Anlam arayışı başlar. Sebebini bilemediği olaylara açıklama
getirmek amacıyla hayal gücünü kullanır, uydurma da olsa cevaplar bulur. Anlam
arayışına girer.
Dil olmadan karmaşık akıl yürütme (örneğin mantıksal
tümdengelim, felsefe yapma veya geleceğe dair stratejik planlama) neredeyse
imkansızdır. Dil, düşünceleri sabitleyen ve onları manipüle etmemizi sağlayan
bir “zihinsel işletim sistemi” gibidir. Dil yoksa, zihninizdeki bir fikri rafa
kaldırıp, üzerine başka fikirler ekleyip sonra geri dönemezsiniz. Dil,
düşünceyi uçucu olmaktan kurtarır. Dil geliştikçe, zihnin veri işleme
kapasitesi ve soyutlama yeteneği geometrik olarak artmıştır.
Elbette soyut düşünce dil olmadan önce de vardı ama dil
gelişince daha da derinleşti. Aynı şekilde dil olmadan önce de düşünme vardı
ama dil gelişince onu taşınabilir, paylaşılabilir ve katmanlı hâle getirdi.
Zaten insan zihnini “hayvansal zekâdan” ayıran şey, düşünmenin kendisi değil;
düşüncenin dile dökülebilir hâle gelmesidir.
Dil, yalnızca iletişimi değil; bilinci, kültürü, hayal
gücünü, sembolizmi, ahlâkı ve hatta yalanı mümkün kılan bir bilişsel ekosistem
yarattı. Dilin gelişimi, insanlarda yalnızca daha iyi iletişim değil; kolektif
bilinç, kültür, anlatı, hayal gücü, anlam arayışı ve ahlâkî muhakeme doğurdu.
Dil geliştikçe insan yalnızca çevresini değil, kendini de
anlatmaya başladı. Dil belirli bir karmaşıklığı aştığında hikâye üretimi
başlar: geçmiş olaylar ders olur, bireysel deneyim başkasına aktarılır, grup
kimliği anlatılarla kurulmaya başlanır. Hikâye anlatımıyla geçmiş açıklanır,
nedenler düzenlenir, korku ve belirsizlik paylaşılır ve uydurma da olsa nedenler
açıklanır. Dil geliştikçe insanları ikna etmenin, etkilemenin, yönlendirmenin
ve manipüle etmenin aracı haline gelir. Yalan, uydurma ve kurgu da başlamış olur.
Antik atalarımız bir ses duyduklarında bunu birisinin veya
bir şeyin çıkardığından emindiler. Ya aslandı ya düşen kayaydı ya da çocuğunun
pırtlamasıydı. Sesin bir nedeni vardı. Ama bir de nedenini bilemedikleri şeyler
vardı. Anlam veremedikleri şeyler. Örneğin bir felakete ne neden olmuş
olabilirdi? Zihinleri boşlukları kaldıramıyordu. Dolayısıyla faili meçhul olan
şeylerin mutlaka bir faili olmalıydı. Bu da metafizik anlatılar ve soyut
karakterler (kahramanlar) geliştirmeye giden yoldu. Dil gelişmese metafizik
anlatılar ve soyut karakterler ortaya koymak zor olurdu.
Dilden bu kadar bahsetmemin nedeni ilk inanışlara giden yolu
dilin gelişimine bağlayan görüşümdür. Çünkü inanışlardan bahsedebilmek için;
sembolik temsil, görünmeyen varlıklardan söz edebilme, zaman içinde tutarlı
anlatılar kurabilme yetileri gerekir. Bu yetileri edinebilmek için de dilin
belli bir aşamaya ulaşması gerekir.
Dilin 100 bin yıl önce ve daha sonra da 70 bin yıl önce
(yani 30 bin yıl arayla) iki önemli aşama kaydettiğini düşünüyorum. 100 bin yıl
önceki sıçramada inanışlar, 70 bin yıl önceki aşamada ise inançlar
doğmuş olabilir.
Kanıtlarım neler mi? Aklım erdiğince, dilim döndüğünce,
yaptığım araştırmalar üzerinden anlatayım.
100 bin yıl öncesine kadar ölülerimizi arkada bırakıyor,
cesetleri kaldırma işini leşçi hayvanlara ve doğaya havale ediyorduk. Derken
bundan 100 bin yıl önce ölülerimizi gömmeye başladık. Bunu yapmaya iten şey ne
olabilirdi? Sevdiğimizin cesedinin leşçilere yem olmasını artık kabullenemiyor
muyduk? Etrafta ölü insan kemikleri görmek rahatsız edici mi olmaya başlamıştı?
Ölüye saygımız mı buna neden olmuştu? Yoksa topraktan geldiğimizi düşünüyorduk
da, bu yüzden mi gömmeye başlamıştık. (Neandertaller de ölülerini bizimle aynı
dönemde gömmeye başlamışlardı. Belki biz onlardan, belki de onlar bizden bunu
öğrendiler.) Gerçek nedeni bilemiyoruz. Tek tahminimiz insanların vicdan
geliştirmeye, inanışlar edinmeye, hikayeler anlatmaya başlamış olabileceğidir. Yoksa
200 bin yıldır doğaya bıraktıkları ölülerini neden gömmeye başlasınlar ki?
Ölü gömme işi dilin gelişiminin, dolayısıyla düşüncenin
gelişiminin bir sonucu olsa gerek. Elbette dilde ve düşüncede gelişim yerinde
saymadı. Daha da geliştiler.
Nitekim, bir süre sonra (muhtemelen 80 bin yıl önce)
ölülerimizi gömerken şahsi eşyalarını da yanlarında gömmeye başladık. Kullandıkları
taşları, taktıkları, sevdikleri giysileri ölünün yanına bırakarak gömdük. Bir
zaman sonra da süsleyerek gömdük ölülerimizi. Çiçeklerle, kolyelerle, aşı
boyalarıyla süsledik. Ölülerimiz için yapmaya başladığımız bu davranışlar
maneviyat kazandığımızı gösteriyor olabilir mi? Kutsallığı icat etmiş olabilir
miyiz?
Sanırım “değer vermek”, o dönemde kazandığımız bir yeti.
Birine veya bir şeylere daha fazla değer vermeye başlamış olmalıyız. O da
kutsallığı doğurmuş olabilir.
İletişimdeki (konuşmadaki) gelişme, düşünmedeki gelişmeyi,
anlatıda ilerlemeyi, anlam aramadaki gelişimi, değerlilik anlayışını ve
kutsallığa ulaşmamızı tetiklemiş olabilir. İlkel insanı modern insana çeviren
duygu ve düşünceleri kazanmamıza neden olmuş olabilir.
Hatta bir süre sonra mezarların başlarına taşlar koymaya da başlamışız.
Mezarın yerini işaretleme manasına gelen bu uygulama göçebe hayatımızda
buralardan tekrar geçerken yakınımızın mezarına uğramak istememizden dolayı
olabilir. Bir insan yakınının mezarını neden tekrar ziyaret etmek isteyebilir?
Sevgisinden, minnetinden, özlemini anlatmaktan, yaşadıklarını paylaşmaktan,
saygısını sunmaktan olabilir. Belki de ölenin huzur bulması ve bizleri güzel
anmaları/hatırlamaları için de gömme işini daha törensel hale getirmiş olabiliriz.
Tüm bunlar ilkel insanın 100 bin ila 70 bin yılları arasında
inanışlar (soyut kavramlar, doğa üstü anlatılar) geliştirdiğine göstergedir
bence.
Elbette ilk inanışlar sadece ölü gömme adetinin başlamasıyla
ortaya çıkmış olmayabilir. İnanışlar (metafizik düşünceler) başka nedenlerle de
ortaya çıkmış olabilir. Örneğin; seller, yangınlar, volkan patlamaları,
depremler, çığlar, toprak kaymaları, taş düşmeleri, vahşi hayvan saldırıları, hatta
salgın hastalıklar gibi açıklama getirilmesi zor doğa olayları ve bu afetlerde
yaşanan kayıplara açıklama getirmek için de insanoğlu “uydurma cevaplar” vermek
zorunda kalmış olabilir. Bu uydurma cevapların birikimi de inanışlara dönüşmüş
olabilir. (Eğer öyleyse “hikaye anlatıcılığı” ve “yalan” da bu dönemde
çıkmıştır diyebiliriz.)
Şöyle hayal edin, o dönemde bir çocuk dedesine soruyor, “babam
neden öldü”, dede de “selde boğuldu” diyor. Üzgün olan çocuk hemen
akabinde “neden başkası değil de benim babam boğuldu” veya “neden sel
başımıza geldi” gibi bir soruyla devam edebilir. Bu sorulara cevap vermek
kolay değildir. Dede bir şeyler uydurmalıdır. Dede “babanın bedeni bizimle
değil ama o içimizde, aklımızda, hatıralarımızda yaşıyor” demiş olabilir.
Bu tür bir cevap ileride “ruh” kavramına kolayca pek ala evrilebilir. Ayrıca bu
tür sorular klanı (ve torunları) hizaya getirmek için fırsat da olabilir. Dede
de bu fırsatı kullanarak “baban öldü çünkü biz ailecek doğuya gitmek yerine
batıya giderek doğayı kızdırdık” demiş olabilir. Bu cevabıyla dede hem
doğuya gitme önerisinin kabul görmemesinin intikamını alır, hem de klanını
doğuya yönlendirmeye çalışır. Ama bu cümleden çocuk “doğa” adında bir üst
varlığa inanmaya başlar. İnsanlık başına gelen talihsiz veya talihli şeyleri
doğa üstü nedenlere ve güçlere bağlayan metafizik hikayeler biriktirmiş ve bu hikâyelerin
içine de metafizik varlıklar yerleştirmiş olabilir. Bu metafizik hikayelerin birikimleri
de inanışlara dönüşmüş olabilir.
Ölenlerin hep gömüldüğünü gören (bir başka deyişle leşçilere
bırakılan hiç ceset görmeyen), dolayısıyla insan bedeninin parçalanıp veya
çürüyüp iskelete dönüştüğünü bilmeyen çocuklar bir yakınını kaybettiklerinde “neden
toprağın altına gömdük?” sorusunu muhakkak dile getirmiş olmalıdır. Buna
elbette “leşçilerden korumak için” cevabı da verilebilir ama çocuğu
korkutmamak için pekâlâ “baban artık yaşamına toprağın altında devam edecek”
veya “toprağın altında mutlu şekilde yaşayacak, ölünce biz de babana
katılacağız, birlikte toprak altında yaşayacağız” benzeri cevaplar vermiş
olabilirler. Bu tip cevaplar doğa üstü (metafizik) düşünceler ve inanışlar
doğurmuş olmalıdır muhakkak.
İlkel zamanlarda insanlar hastalıklara, zehirlenmelere ve
yaralanmalara karşı çaresizdi. Doğal ilaçlar geliştirme ve yaraya/kırığa
müdahale etmede bilgisizlerdi. Ufak bir kırık bile insanı öldürebilirdi. Ama
bazı insanlar hastalıktan, yaralanmadan, zehirlenmeden, kırıktan ölürken
bazıları ölmüyordu. Bu durum hayret verici olduğu kadar ve açıklama gerektiren
bir durumdu. Neden aynı hastalığı geçiren veya benzer kırığa sahip olan
insanlardan bazıları ölürken bazıları ölmüyordu? Elbette bu duruma açıklık getirecek
kişiler de klanın yaşlılarıydı. Biri ölürken diğerinin yaşaması durumuna
getirilebilecek açıklama o dönemde metafizik bir cevap olmalıydı. “O öldü
çünkü çok yanlışları/kötülükleri vardı, diğeri ölmedi çünkü çok
iyilikleri/seveni vardı.” Böyle bir cevap toplum kuralları, ahlak ve vicdan
geliştirmeye de ön ayak olurdu. Elbette yan çıktısı da metafizik öğretiler
olacaktır. Bir başka vakada klanın lideri “büyük oğlum küçük oğlumu dövüp
klandan kovmasaydı bunlar başımıza gelmezdi, kötülük ölüm getirir” demiş
olabilir. Yani vicdanları kanatan bir eylemin doğa (evren) tarafından cezasız
bırakılmayacağını söylemiş olabilir. Elbette bunun tam tersi de olabilir. Bir
yavru ayının canını bağışladıkları için çokça geyik avlamayı başardıklarını da
söyleyebilir. Yani vicdani duygular da metafizik inanışlar geliştirmeye neden
olmuş olabilir.
Uzun göçlere rağmen av bulamayıp açlıktan kırılan klanların
av hayvanlarına rastlamak ve avlanarak bolca yiyeceğe ulaşmak için şans
getirici ritüeller icat etmiş olmaları da muhtemeldir. Yada kolay av buldukları
bir avda yanlarında bulunan eşyaların uğur getirdiğine inanmaları da
muhtemeldir. Şansı/uğuru bollaştırmak için ritüeller gerçekleştirmiş olmaları
ve bu ritüellerin metafizik inanışlara dönüşmüş olması da muhtemeldir.
Avlanmak için uzun mesafeler kat eden insanların bir gün kampına
en sevdikleri av hayvanlarının kendiliğinden geldiğini düşünün. Kolay bir
avlanma ve bolca beslenme. Böyle bir durum muhakkak bir şölenle ve veya
ritüelle kutlanmış olmalıdır. Hatta kendi ayaklarına kadar gelen bu hayvanların
özel olduğunu, derilerinin ve kemiklerinin de kutsal olduğunu düşünmüş
olabilirler. Klanın yaşlısı “sözümü dinlediğiniz için gördünüz mü av
ayağımıza geldi” bile demiş olabilir. Şans ve şansın devamlı olması isteği,
şansı artırmaya dönük ritüellere, danslara, şölenlere ve dualara dönüşmüş
olabilir. Şans algısı/kavramı metafizik inanışlara giden yolun taşlarından olsa
gerek.
Sürekli göç halindeki antik insanlar yeni hayvanlar, yeni
bitkiler, yeni dağlar ve nehirler, muazzam manzaralar gördüklerinde doğanın
güzelliği ve çeşitliliği hakkında büyülenmiş olsalar gerek. Gece ve gündüz
döngüleri, mevsim döngüleri, güneş, ay ve yıldızların varlığı, yağmur, kar ve
sis onları hayrete düşürmüş olmalı. Fırtına, sel, heyelan, deprem gibi doğal
afetler karşısındaki çaresizlikleri doğaya olan saygılarını artırmış olmalı.
Tüm bunlar doğada bir kutsallık bulmalarına ve doğaya tapınmalarına neden olmuş
olabilir.
İnsanlar geceleri kafalarını çevirip yıldızlara baktığında,
parlak yıldızları hayali bir çizgiyle birleştirdiklerinde zihinlerinde tanıdık
canlıların silüetleri belirmiş olabilir. Semanın en parlak 10-15 yıldızı hayali
çizgilerle birleştiğinde balığa benziyor olabilir. Bu hayli ilginç bir
durumdur. Buna mana vermek de metafizik hikayeler doğurmuş olmalıdır.
Aynı şekilde bazı kayalardaki veya bazı ağaçlardaki bazı
oyuntular ve çıkıntılar, bazı noktalar ve çizgiler insanlara tanıdık gelmiş
olabilir. Bunlar bir insan yüzünü veya bir hayvanı andırıyor olabilir. O zaman
o kaya veya ağaçta keramet görülebilir. Hele hele bu ilginç kaya veya ağacı
gördükten sonra başlarına belirgin bir şey (iyi veya kötü) geldiyse, o kayayı
veya ağacı tekrar görmek, ondan bir şeyler dilemek veya önünde ritüel
gerçekleştirmek ihtiyacı duymuş olabilirler. Bu tür yaşanmışlıklar zamanla abartılı
hikayelere ve metafizik inanışlara pek ala dönüşmüş olabilir.
Klanını doyuracak olan ava, örneğin geyiğe, yemeden önce
teşekkür etmek, şükranlarını sunmak, yedikten sonra kemiklerini kutsal olduğuna
inandıkları bir kayaya veya ağaca asmak, avsız kaldıklarında bu kemikli kayayı
veya ağacı ziyaret etmek, kemiklerden av dilemek de zamanla metafizik inanışa dönüşmüş
olabilir.
İlkel insanlara hayvanlar, özellikle de yeni karşılaştıkları
türler çok ilginç gelmiş olabilir. Hayvanların bazıları yırtıcıyken bazılarının
uysal olması, onların etlerinden, derilerinden ve kemiklerinden
faydalanabiliyor olmaları, her hayvanın farklı avantajlarının olması, ilken
insanların hayvanlara hayranlık duymalarına (hatta özenmelerine) neden olmuş
olabilir. Nitekim ilkel atalarımızın mağaralarda çokça hayvan figürü çizmeleri,
yarı hayvan insan figürleri çizmeleri ve yontmaları bundan olabilir.
Hayvanların güçlü olduğu özelliklerinin kendilerine geçmesini istemiş ve hayal
etmiş olabilirler. Hayvanlara olan bu hayranlık zamanla metafizik inanışlar da
doğurmuş olabilir.
Avdan gelen babalar çocuklarına ateş başında avda başlarına
gelenleri anlatmış olmalıdırlar. Bu hikayeler sıradanlaştığında abartılı
hikayelerin yanı sıra uydurulmuş hayvanlar (kanatlı aslanlar, konuşan yılanlar,
dev kertenkeleler, yarı insan geyikler) anlatmış olmaları da muhtemeldir.
Zamanla bu anlatılar metafizik hikayelere ve inanışlara dönüşmüş olabilir.
Ateşin varlığı da insanı büyülemiş ve düşündürtmüş olmalı.
Gündüz ortaya çıkan güneş gibi ısıtan ateşin yakıcılığı da korkutucu olmalı.
Ateşle pişen etin lezzetinin artması da şaşırtıcı olmalı. Yıldırımların orman
yangınlarına sebep olması, volkanların kızgın lav püskürtmesi de ateşin
değerini artırmış olmalı. Ateşin geceyi aydınlatması, vahşi hayvanları
kaçırması da minnet duygusu yaratmış olmalı. Tüm bunlar ateşi
kutsallaştırmalarını da sağlamış olabilir. Ateşin içinde bir güç görmüş
olabilirler. Ateşin nedenine ve etkisine dair mitler uydurmaları da mümkün.
Bunlar ateşle ve alevle ilgili inanışlara neden olmuş olabilir. (Not:
Bizden önceki homo türleri ateş yakmayı ve kontrolünü sağlamayı yaklaşık 1
milyon yıl önce başarmışlardı. Muhtemelen ateş yakmayı evrimleştiğimiz tarihten
itibaren biliyorduk. Ama önceki ve çağdaş homo türlerinden daha kolay ateş
yakabiliyor, daha iyi kontrol edebiliyor ve daha etkin kullanabiliyorduk. Bu da
avantaj sağlamış olmalı. Sağladığımız bu avantaja “şükürler olsun” mahiyetinde
ateşe kutsallık da atfetmiş olabiliriz.)
Halüsinojen bitkiler (örneğin sihirli mantar) yedikten sonra
edindikleri deneyimler insanları başka dünyaların var olduğuna inandırmış
olabilir. Beyni uyuştuğunda yaşadığı hisler ve sanrıları ona başka alemleri
gördüğünü düşündürtmüş olabilir. Başka alemlerin varlığına inanmak ve bu
deneyimleri abartarak anlatmak zamanla metafizik inanışların doğmasına neden
olmuş olabilir.
Avcı toplayıcı bir kabilenin alfa erkeği olması da
muhtemeldir. Bu alfa erkeği sadece avcılıkta değil, klanını diğer klanlardan
korumakta maharet ve güç sergilemiş olmalıdır. Ayrıca klanını hep verimli
bölgelere taşımış, klan içindeki anlaşmazlıkları adaletle veya diğerlerinin
beğenisiyle çözmüş olabilir. Ateş yakmakta, barınak bulmakta (veya yapmakta),
tehlikeleri öngörmekte, av izi sürmekte hünerli olabilir. Hikaye anlatmakta,
motive etmekte, moral aşılamakta iyi olabilir. Böyle bir reisin ölmesi klan
için çok üzücü ve moral yıkıcı olmalıdır. Böyle bir reis klanına “ölsem bile
hep yanınızda ve rüyalarınızda olacağım” demiş olabilir veya klan buna
inanmaya başlamış olabilir. Bu reis öldükten sonra hakkında epey efsane
uydurulmuş olabilir. Bu reisin hikayeleri nesilden nesle aktarılmış olabilir.
Sonradan gelen reisler de unutulmamış ve abartıyla anılmış olabilir. Bu efsaneler,
ölü ataların ruhlarının yaşadığı inanışına, yani “ata kültüne” dönüşmüş
olabilir.
İlk insanlar için rüyalara mana vermek de ilginç olsa gerek.
Zira rüyasında ölmüş yakınını gören bir insan bunun nasıl olabildiğini mutlaka
sorgulamıştır. Bu sorgulamaya verilebilecek cevaplardan biri ölmüşlerin
ruhudur. O dönem için bu açıklama akla da yatkındır. Elbette öldürdüğü geyik,
arkalarında bıraktıkları dağ veya nehir de rüyasına giriyorsa, onların da pek
ala ruhları olduğuna inanabilirsiniz. Hele hele can düşmanları olan yırtıcı
hayvanlar da rüyalarına giriyorsa onların da ruhları olmalıdır, ama tek farkla,
onlar kötü ruhlardır. İlkel atalarımız için rüyalar ilginç olmalıdır. Rüyaların
anlamı olmalıdır. Metafizik inanışlar geliştirmede rüyalar katalizör görevi
görmüş olabilir.
Ölen her canlının, insan dahil, hareketsiz kalması,
canlıların içinde bir güç, bir enerji olduğuna dair fikir geliştirmelerine
neden olmuş olabilir. Canlıyı harekete geçiren bu güç veya enerjinin ölümle
birlikte bedenden ayrıldığını ya da yok olduğunu düşünmüş olabilirler. Zira
ölen her şey aslında ilk aşamada derin bir uykuda gibidir. Ama uyandırmaya
çalışsanız uyandıramazsınız. Çünkü gücü/enerjisi çekilmiştir ve bir daha geri
gelmeyecektir. Öyleyse insanı canlı kılan güç/enerji ya insanı terk etmiştir,
ya da ölmüştür. Bu yüzden beden hareketsizdir. Bu geride kalanlara yapılabilecek
güzel ve kabul edilebilir bir açıklamadır. O zaman canlıların içinde onları
uyanık kılan ve hareket ettiren bir güç olmalıdır. Bu gücün düşünülmesi,
konuşulması metafizik inanışlara yol açmış olabilir.
Yıldırımların yangın çıkarması veya ağaçları kül etmesi,
fırtınaların ağaçları devirmesi, volkanların lav ve kül püskürterek etrafını
yıkıma sürüklemesi, depremlerin yarıklar oluşturması, kayaları yerinden
oynatması, tüm bu doğa fenomenlerinin içlerinde (doğalarında) bir güç
barındırdığını düşündürtmeye ve bu gücü öfkelendirmenin kötü sonuçlar
doğurduğuna dair inanışlar geliştirilmiş olabilir.
Klanlarına katılan bir yaşlının yol göstermede başarılı
olması, hastaları iyileştirmede bilgili olması, gösterdiği yerde av bulunması,
hikaye anlatmada becerikli olması gibi durumlar, o yaşlının bir ayrıcalığa
sahip olduğunu, metafizik bir bilgeliğe/güce/uğura sahip olduğu fikrini
doğurmuş olabilir.
Metafizik inanışlara dair yukarıda verdiğim tüm anlatılar
tahmindir. Ama bu tahminler tarihi bulgulara bakılarak yapıldığı gibi günümüzdeki
dinlere, inançlara ve inanışlara bakılarak da yapılmıştır. Tahmin ettiğimiz bu
inanışlar aşağıdaki inançları doğurmuştur.
1.
Naturizm
2.
Animatizm
3.
Animizm
4.
Totemizm
5.
Panteizm
6.
Şamanizm
7.
Politeizm
8.
Paganizm
9.
Felsefi İnançlar
Şimdi bu antik inançları tek tek ele alalım.
Not: Bu antik inançların ne zaman ortaya çıktığı
bilinmemekle birlikte ben kendi tahminlerimle bu inançlara doğuş tarihleri
atadım. Çıkış tarihlerine göre sıraladım. Bu tarih sıralaması bana göredir.
Hatalı olabilirim.
1.
NATURİZM
Naturizm (Doğacılık), doğaya ve doğa güçlerine tapınmayı
merkezine alan bir inanç sistemidir. Naturizm, evrenin ve doğanın ötesinde,
ondan bağımsız bir yaratıcı veya aşkın (transandantal) bir güç aramaz. Her
şeyin açıklamasını ve kutsallığını doğanın kendisinde bulur. Naturizm,
evrendeki doğa olaylarının (güneşin doğuşu, gök gürültüsü, fırtınalar,
mevsimsel döngüler) kendi başlarına kutsal olduğunu savunur.
İlahi olan, evrenin dışından dünyaya müdahale eden bir güç
değildir; ağaçta, nehirde, fırtınada, güneşte ve insanın ta kendisindedir. Yani
tanrısal güç doğaya içkindir.
Mucizeler veya doğaüstü olaylar reddedilir. Var olan her
şey, evrenin kendi rasyonel ve fiziksel yasaları çerçevesinde gerçekleşir.
Doğanın ritmi (gece-gündüz, mevsimler, yaşam ve ölüm döngüsü) en büyük
öğretmendir.
Bu inancın modern yorumuna göre doğa, bir tanrı tarafından
yaratılmış bir “eser” değil; doğanın kendisi tanrıdır veya ilahi gücün doğrudan
dışavurumudur.
Naturizm, antropoloji ve din sosyolojisinde, özellikle Max
Müller (1823-1900) gibi öncü bilim insanları tarafından, dinlerin kökenini
açıklamak için kullanılan temel teorilerden biridir.
Naturizm’in kökeni de Afrika’daki antik atalarımıza dayanır.
Muhtemelen 90 bin yıl önce ortaya çıkmıştır. Antik insanlar Güneş, Ay,
Şafak veya Gök Gürültüsü gibi görkemli doğa olayları karşısında muhtemelen
büyülenmişlerdir. Bu büyülenme bu dağa olaylarına tapınmaya götürmüş olmalıdır
onları. Antik atalarımızın inanışlarını inanca çevirdikleri ilk alan Naturizm
olmuştur diyebiliriz.
Kanımca Naturizm inanışlar evresindeki insanlığın inanca en
yakın metafizik görüşüdür. Bu sebeple, bilişsel devrimden daha önce ortaya
çıkmasına rağmen “inanç” kategorsinde ele alıyorum.
Naturizm, doğrudan doğa olayının veya nesnenin kendisinin
gücüne odaklanır. Bir ağacın içindeki ruha değil, o ağacın yaşam verme gücüne,
ormanın heybetine veya fırtınanın yıkıcılığına tapınır. Bu güçleri
anlamlandırmak için onlara insani karakterler veya ruhlar yükler.
Antik atalarımızın icadı olan Nuturizm inancı on binlerce
yıl boyunca devam ettirilmiş ve en nihayetinde doğa tanrılarını ve
tanrıçalarını icat etmemize sebep olmuştur. Güneş tanrısı, ay tanrısı, toprak
tanrıçası (toprak ana), gök tanrısı, fırtına tanrısı, deniz/su/nehir tanrısı,
orman tanrısı …vb. Bu doğa tanrı ve tanrıçaları birbiriyle bağlantısı olmayan
kültürlerde farklı adlarla ortaya çıkmışlardır.
Kadim çok tanrılı dinlerin pek çoğu doğa merkezlidir.
Günümüzde yeniden canlanan Wicca veya Druidizm gibi Neopagan inançlar, tamamen
doğanın ritmine, elementlere (toprak, hava, ateş, su) ve mevsim dönümlerine
(ekinokslar, gündönümleri) saygı üzerine kuruludur.
Doğa tanrıları, insanlığın doğayı anlamlandırma çabasının
ürünüdür. En çok tarım ve erken uygarlık dönemlerinde gelişmişlerdir. Modern
çağda bu tanrılara tapınma büyük ölçüde sona erse de, mitoloji, edebiyat ve
sembolizmde yaşamaya devam ederler.
Kızılderili kültürlerinden Şamanizm’e kadar pek çok yerel
inançta, doğadan ihtiyacından fazlasını almamak, toprağı “ana”, göğü “baba”
olarak görmek naturist felsefenin en saf pratikleridir.
Naturizm kavramının akademik dünyadaki en önemli ismi dinler
tarihçisi Max Müller'dir. Müller’e göre dinlerin kökeni doğa olaylarına dayanır.
Naturizm ilkel insanın inanabileceği ilk inançlardan olmalıdır.
Müller’e göre antik insanlar doğa olaylarını anlatmak için
dilde “parlak olan”, “ısıtan”, “gürleyen” gibi sıfatlar kullanmışlar; zamanla
bu sıfatlar özel isimlere (Örn: Zeus, Thor, Ra) dönüşmüştür. Yani insanlar
aslında doğa olaylarını betimlerken, zamanla bu betimlemeleri gerçek kişilermiş
(tanrılarmış) gibi algılamaya başlamışlardır.
Naturizm bazı dinlerin alt katmanlarında yaşamaya devam
etmektedir. Japonların dini Şintoizm’de naturizm’in izlerine bolca
rastlanmaktadır. Şinto’da kami, çoğu zaman kişilikli bir tanrı değil:
dağ, şelale, rüzgâr, orman gibi doğal olgularda yoğunlaşan kutsal güçtür. Bu
yapı, modern Japon toplumunda da aktif bir ibadet ve ritüel pratiği olarak
sürmektedir.
Hindular Ganj nehrinin kendine has bir kutsal gücü
olduğuna inanırlar. Genj’ın kendilerini arındıracağına ve kozmik düzene
bağlayacağına inanırlar.
Bugün naturizm, geleneksel dinlerin dogmalarından uzaklaşmak
isteyen ama hayatında manevi bir tatmin ve aidiyet arayan modern insan için “Ekolojik
Maneviyat” veya “Yeşil Din” kavramlarına dönüşmüştür.
Doğaya ve doğa güçlerine tapınma (naturizm / doğa‑merkezli
inanışlar) günümüz toplumlarında hem geleneksel biçimleriyle
hem de modern, yeniden yorumlanmış formlarıyla hâlâ görülmektedir.
Modern dünyada klasik anlamda doğaya tapınma azalmış olsa da
“Derin Ekoloji” ve “Gaia Hipotezi” gibi kavramlar Naturizm'in modern
yansımalarıdır. (Gaia Hipotezi: Dünyanın tek bir canlı organizma olduğu
fikridir.)
Modern natürizmde ibadet; doğayı tahrip etmemek, evrendeki
entropiye karşı yaşamı ve düzeni savunmak, bir ağacın veya ekosistemin parçası
olduğunu bilerek uyum içinde yaşamaktır. Doğanın kendisi bir tapınak olarak
kabul edilir.
2.
ANİMATİZM
Animatizm canlı ve cansız varlıkların içinde bir güç
(etki, enerji, kudret, gizem, uğur) olduğuna inanmaktır. Bu inanç pek çok dinin
alt katmanlarında, yerel halk inanışlarında, hikaye anlatımlarında, edebiyat,
tiyatro ve sinema sanatlarının içinde rastlanılan bir inançtır. Ama bağımsız
bir dine dönüşmemiştir. Animatizm, etkisel bir güç inancıdır. Bu güç
başkalarını da (olumlu veya olumsuz yönde) etkileyebilir. (Animizm ile
karıştırmayın, ondan birazdan bahsedeceğim)
Pek çok uzman animatizmin antik bir inanç olduğu konusunda
hem fikirdir. Animatizm kavramını ilk sistematik olarak tanımlayan kişi,
İngiliz antropolog Robert Ranulph Maretttir (1866–1943). Marett, animatizmi “pre‑animizm
(animizm‑öncesi)”
bir inanç düzeyi
olarak tanımlar. Ben bu inancın insanlığın
inanışlar evresinde, yani yaklaşık 80 bin yıl önce ortaya çıktığını
düşünüyorum.
Animatizm de Naturizm gibi inanışlar evresindeki insanlığın
inanca en yakın metafizik görüşlerinden biri. Henüz “inanç” kategorisine
sokulabilecek sofistikasyona sahip değil. Bu sebeple, 70 bin yıldan daha eski
olmasına rağmen “inanç” kategorisinde ele alıyorum.
O dönemde antik atalarımızı öldürdükleri bir geyiğin içinde,
yıldırımın çıktığı bulutların içinde, lavların püskürdüğü volkanların içinde,
suyun akmasına, dalganın gelmesine, rüzgarın esmesine neden olan güçler
olduğunu düşünürlermiş. İlk zamanlar bu güçlerin ayrı ayrı güçler olduğuna
inanılırmış. Bilinci olmayan, ruhlarla alakası olmayan, şeylerin özünde var
olan güç.
Her şeyin içinde olan ama birbirlerinden bağımsız olan
güçler zamanla “bir” güç haline dönüşmüş. Tüm evrene yayılmış, canlı ya da
cansız her nesnenin içinde barınabilen, yoğunlaşabilen veya azalan tek bir
mistik güç. (İnsan hayal gücü böyledir, mutlaka olaylar arasında bağ kurar.
Çünkü örüntü kurma becerimiz sayesinde hayatta kaldık. Bazı örüntülerimiz
uydurma da olsa, bundan vazgeçmedik.)
Animatizmdeki güç, bir elektrik akımına benzer. Akım nesneye
şahsiyet kazandırmaz; sadece onu “yüklü” hale getirir. Güçlü bir şaman, kutsal
bir taş ya da uğurlu bir silah, bu mistik enerjiden normalden daha fazla pay
almış demektir.
Bu gücün bir adı, karakteri, öfkesi, sevgisi veya bilinci
yoktur. Nötr bir kuvvettir. Doğru kullanıldığında başarı ve şifa getirir,
yanlış yönetildiğinde ise çarpılmaya veya felakete yol açar.
Animatizm kavramının dünyadaki en somut ve klasik örneği,
Melanezya ve Polinezya kültürlerinde bulunan Mana inancıdır. “Mana”
doğal dünyanın ötesinde ama onun içinde işleyen görünmez, fizikötesi bir
kuvvettir. Çalışma mekanizması şöyledir; Bir savaşçı çok iyi dövüşüyorsa, bunun
sebebi kendi yeteneği veya onu koruyan bir ruh değil, üzerinde taşıdığı “Mana”
gücünün yüksek olmasıdır. Eğer savaşçı yenilirse, “Mana”sını kaybettiğine veya
gücün onu terk ettiğine inanılır. Benzer şekilde, çok ürün veren bir bahçe veya
avı ıskalamayan bir ok “Mana” ile doludur.
Kuzey Amerika yerlilerindeki Orenda (İrokeler) veya Manitou
(Algonkinler) kavramları da animatizmin tipik örnekleridir; her şeyi çevreleyen
soyut kozmik enerjiyi ifade ederler.
Animatizm, “ilkel” ya da tamamen geçmişte kalmış bir inanç
biçimi de değildir. Modern toplumlarda adı konmadan, çoğu zaman seküler,
psikolojik veya kültürel bir dil içinde yaşamaya devam etmektedir.
Modern animatizmin en yaygın ve görünür biçimi, “enerji”
dilidir. Günlük hayatta sık duyulan; “buranın enerjisi çok ağır”, “bu
evin enerjisi iyi”, “o insanın enerjisi bana uymadı”, “bu taşın
enerjisi var” gibi ifadeler zihinlerimizin köşelerine kazınmış animatist
inanışın dışa vurumları gibidir.
Animatizmin ikinci güçlü modern yansıması “uğur-uğursuzluk”
inanışlarıdır. Uğur getirdiğine inanılan nesneler (bazılarımız için kalem veya
yüzük veya forma olabilir), uğursuzluk getirdiğine inanılan şeyler (ıslık
çalma, kırık ayna, eşiğe basma…vb), “nazarı var” denilen kişiler bunlara
örnektir. Burada nesnelerin bilinci yoktur ama olaylar üzerinde etkisi olduğuna
inanılır. Bu da animatist yaklaşımdır.
Eğer nazar boncuğu taşıyor veya bulunduruyorsanız kem
gözlerden korunmaya çalışıyorsunuzdur. Animatist düşüncede “kötü bakış”
(nazar), sadece fiziksel bir bakış değil, bir insanın ruhundan çıkan negatif
bir enerjidir. Nazar boncuğu, bu negatif enerjiyi üzerine çeken, onu hapseden
veya geri yansıtan “canlı/etkili” bir nesne olarak görülür. Mavi rengin ve göz
formunun kendiliğinden bir gücü olduğuna inanılması saf animatizmdir.
Uzak Doğu felsefelerindeki Çi (Qi) veya Prana gibi yaşam
enerjisi kavramları da evreni kuşatan gayrişahsi güç algısının (animatist
kökenlerin) rafine olmuş halleridir.
Yoga, reiki, kristal terapisi gibi modern spiritüel akımların
büyük bölümü animatist öğeler içerir. Evrensel yaşam enerjisi, Enerji blokajı,
Enerji temizleme, Frekans, Titreşim gibi kavramlar modern animatizm olarak
yorumlanır.
Zaman zaman filmlerde de animatist öğelerle bilinçli veya
bilinçsiz olarak yer verilir.
Ünlü bilimkurgu serisi Star Wars filmlerinde
Jedi’ların söylediği “Güç seninle olsun” (May the Force be with you)
ifadesi, animatist bir söylemdir. Ancak bu söylem saf animatizmle sınırlı
değildir; animatizm merkezli, ama animizme (ruhçuluğa) ve panteizme (doğanın
kendisinin Tanrı olduğu inancı) açılan melez bir kurgudur.
James Cameron’un Avatar filminde Pandora gezegeninin
hem dini hem de biyolojik kalbi olan ağaç (Eywa), tüm canlıları birbirine
bağlayan enerjiye ve kolektif bilince sahiptir. Senaryodaki Eywa, animatist bir
temel üzerine kurulmuştur (her şeyi birbirine bağlayan, kişileştirilmemiş bir
enerji/güç ağıdır). Ancak Navi'lerin onunla kurduğu duygusal ve törensel bağ,
onu animist ve panteist bir yapıya da büründürür.
Marvel’ın süper kahramanlar evreninde sık sık bahsi geçen “kozmik
güç” için de animatist bir kavramdır diyebiliriz.
Antropolojik açıdan filmlerdeki bu güç anlatıları sekülerleştirilmiş
animatist mitolojiler olarak değerlendirilebilir.
Modern birey, animatizmi çoğu zaman psikolojik sezgi diliyle
ifade eder. “Ortam beni boğdu”, “Hava gergindi”, “Orada bir
şeyler ters gitti” gibi tanımların öznesi belirsizdir ama etki gücüne
sahiptir. Bu, animatist düşüncenin
bilinçdışı sürümü olarak yorumlanır. Bir anlamda animatizm, modern insanın
seküler gizemidir.
Aslında animatizm, insan zihninin dünyayı canlı güçler alanı
olarak algılama biçiminin en eski ve en kalıcı hâlidir.
Bu düşünceye yakın olarak da her şeyin aslında tek şey
olduğu, insanlar dahil her şeyin o tek şeyin parçası olduğu düşüncesine
ulaşılmış olması da mümkündür. Buna antik Panteizm diyebiliriz. Yani “tanrı”
yerine “güç” kavramını kullanan panteizm.
Bu “güç” kavramı zamanla sembolleşerek “tanrı” figürüne
dönüşmüş olabilir. Ya da tanrı figürüne giden yolda animatizmin “gücü” önemli
rol oynamıştır da diyebiliriz. Elbette tanrı figürüne bizleri ulaştıran başka
inançlar da var.
Not: Bir inanç ve kehanet sistemi Astroloji
için de animatizmin altındaki bir inanış türüdür diyebiliriz. Astroloji de
referans alınan gök cisimlerinin etkileri olduğuna inanılır. Göksel cisimlerin (özellikle
güneş sistemimizde yer alanların) konum ve hareketlerinden yeryüzündeki olaylar
ve insan yaşamı hakkında anlam çıkarma girişimi olan Astroloji hiçbir zaman
inanç veya din olamamıştır. İlk sistemli (komplike/kurumsal) astroloji MÖ 3
binli yıllarda Mezopotamya’da ortaya çıkmıştır (aslında geçmişi daha eskilere
dayanır). Astroloji sayesinde burçları içeren takvim de bulunmuştur. Bu
burçları temsil eden semboller de bir nevi mana içeren totemlerdir. İnsanlar
yeni dinler edinseler de astrolojiden asla kopamamışlardır. Orta çağda
astroloji bilimin bir parçası mertebesine dahi yükselmiştir. Günümüzde
astrolojinin bilimsellikle bir ilişkisinin olmadığı kanıtlanmış olsa da
burçlara bakmak ve burçların söylemlerine göre hareket etmek hala insanlar
arasında yaygın bir eylemdir. Bunun temel sebebi belirsizlikle baş etme
ihtiyacımız ile kişisel kimlik anlatısı arayışımızın hala doyurulamamasıdır.
Astroloji anlam üretir, kaygıyı yatıştırır, gelecekten ve kaderden haber verir,
düzenli kozmik çerçeve sunar. Zaten pek çok insanın dinden beklentisi de bu
değil midir?
3.
ANİMİZM
Animizm, dünyanın en eski inanç biçimlerinden biri
olarak kabul edilir; temelinde “doğadaki her varlığın bir ruhu (özü) olduğu”
düşüncesi yatar. Bu yüzden “ruhçuluk” ya da “canlıcılık” olarak da
çevrilebilir. Kelime, Latince “anima” (ruh, nefes, yaşam ilkesi) sözcüğünden
gelir. İnsanlık tarihinin en ilkel, en evrensel ve en köklü inanç
katmanlarından biridir.
Animizm; canlı ya da cansız her varlığın bir ruhu olduğuna,
dolayısıyla her varlığa saygı gösterilmesi gerektiğine, ölenlerin ruhlarının
kaybolmayıp bizimle birlikte yaşadığına ve doğaya ruhların hâkim olduğuna
inanmaktır. Bu inanışa göre hayvanlarda, böceklerde, balıklarda, bitkilerde ve
ağaçlarda bir şuur; dağ, taş, kaya, deniz ve göl gibi cansız varlıklarda ise
bir can vardır. Ölenlerin ruhları etrafta dolaşır, iyi ruhlar göğe yükselir;
yıldızlar, güneş, ay ve takımyıldızlar birer ruhlar diyarıdır. Bu ruhları
kızdırmamak, memnun etmek ve onlardan yardım dilemek için ritüeller yapılır.
Bir animist, insan ile insan-olmayan varlıklar arasında
ontolojik (varlıksal) bir süreklilik varsayar. Onun için dünya, yalnızca
fiziksel nesnelerden oluşan bir yer değil, sürekli etkileşim hâlindeki ruhsal
bir topluluklar bütünüdür. Bu yüzden animist bir avcı, öldürdüğü hayvanın
ruhundan özür diler; bir ağacı keseceği zaman onun ruhunu sakinleştirmek için
ritüel düzenler. Aksi hâlde o varlığın ruhunun kendisinden öç alacağına inanır.
Animizmi insanlığın en eski inancı olarak tanımlayan Edward
Burnett Tylor (1832–1917), atalarımızı bu inanca götüren iki temel deneyimin
rüya ve ölüm olduğunu savunur:
·
Rüya deneyimi: İlk insan, uyurken
rüyasında uzak yerlere gittiğini, avlandığını ya da ölmüş atalarını gördüğünü
fark etti; oysa uyandığında bedeninin hiç kımıldamadığını görüyordu. Bu durum,
insanın içinde bedenden bağımsız, geceleri seyahat edebilen ve ölümden sonra da
yaşamaya devam eden ikinci bir varlığın (yani “ruh”un) bulunduğu fikrini
doğurdu.
·
Ölüm deneyimi: Yaşayan bir insanla ölmüş
bir insan arasındaki farkı gözlemleyen ilk insan, bedeni terk eden şeyin “nefes/ruh”
olduğu sonucuna vardı.
Öte yandan animizm içgüdüseldir de. Jean Piaget (1896–1980)
gibi psikologlar, erken çocukluk döneminde (2-7 yaş) çocukların animist bir
düşünce yapısına sahip olduğunu göstermiştir. Bir çocuğun oyuncak ayısıyla
konuşması ya da ayağı takılıp düştüğü sehpaya “bana vurdu” diyerek
kızması, animizmin insan zihninde ne kadar doğal bir arketipe sahip olduğunu
ortaya koyar.
Atalar kültü de animizme yol açmış olabilir. Atalar kültü;
ölmüş atalara duyulan saygı, bağlılık ve kimi zaman korkuya dayanan bir inanış
biçimidir. Ataların ruhlarının yaşamaya devam ettiğine ve yaşayanları
izlediğine inanılır; onlara saygı için törenler, adaklar ve anma ritüelleri
yapılır. Ataların, yaşayanların hayatına müdahale edebileceği düşünülür. Bu
inanış bugün bile pek çok ilkel toplulukta görülür; bazı bilim insanları gömme
eylemine başlamamızı doğrudan atalar kültüne bağlar.
Animizm insanın içindeki ölüm korkusuna da rahatlatıcı bir
cevaptır. Ölümün kaçınılmazlığının bilincinde olan tek canlı türü insandır. “Yaşamak
için muazzam bir içgüdüm var ama kesinlikle öleceğimi biliyorum.” Bu
bilince erişen insan ölüm gerçeği karşısında yaşadığı dehşeti hafifletmek için
“ruhçuluğu” icat etmek zorundaydı. Çünkü animizm ölümden sonra bir hayat vaad
ediyordu. Bu sayede “ölüm” daha az korkulan bir olgu haline geldi.
Sevdiklerimizin kaybına katlanmak kolaylaştı.
Hatırlayacağınız üzere animatizmde kişisiz, soyut, “elektrik
akımı gibi” bir enerji varken; animizmde kişiselleşmiş, ismi, cismi ve
karakteri olan bireysel ruhlar vardır. “Bu nehirde mistik bir güç var”
demek animatizm, “Bu nehrin öfkeli bir ruhu var” demek animizmdir.
Natürizm ve animatizmle harmanlanan animizm, kendisinden
sonra gelen tüm inançları ve dinleri etkilemiştir; ama bazılarını daha fazla.
İlk etkilenenler Totemizm, Panteizm ve Şamanizm'dir. Hinduizm, Budizm, Şintoizm
ve İbrahimî dinler de animizmden izler taşır.
Animizm, özellikle de çok tanrıcılığın (politeizm)
habercisidir. Zamanla doğadaki o isimsiz nehir, orman ya da fırtına ruhları
büyüyüp kurumsallaşarak nehir tanrılarına (Poseidon), aşk tanrıçalarına
(Afrodit) veya fırtına tanrılarına (Zeus) dönüşmüştür.
Gerek ilkel atalarımızın animizminin, gerek dünyanın ücra
köşelerindeki yerel animizmlerin, gerekse metropollerdeki modern animizmin
ortak özellikleri şöyle sıralanabilir:
·
Her şeyin bir ruhu vardır. Animizmin en
temel kuralıdır. Yalnızca insanların ve hayvanların değil; bitkilerin,
taşların, nehirlerin, dağların, rüzgârın, hatta gök gürültüsü gibi doğa
olaylarının bile bir “kişiliği” ve “ruhu” olduğuna inanılır.
·
İnsan ile doğa arasında hiyerarşi yoktur.
Semavi dinlerin çoğunda insan “yaratılmışların en üstünü” sayılırken, animizmde
insan doğanın efendisi değil, yalnızca bir parçasıdır. Hayvanlar “başka türlü
giyinmiş insanlar” olarak görülebilir; bir kurt ya da kartal, bir animist için “kardeş”
veya “öğretici bir ata” olabilir.
·
Doğaya şükran duyulur. İnsanın sahip
olduğu her şeyi doğanın verdiği düşünülür. Animist için orman bir “odun kaynağı”
değil bir “komşular topluluğu”, taş bir “madde” değil “bilgelik taşıyan sessiz
bir varlık”tır. Bu, insanı doğaya karşı saygılı, dikkatli ve mütevazı olmaya
iter. Örneğin bazı animistler yemek için öldürdükleri geyikten önce özür diler,
sonra karınlarını doyurduğu için ona teşekkür ederlerdi; teşekkürü, geyiği
veren bir tanrıya değil doğrudan geyiğe ederlerdi. Akıllarına, geyiği
kendilerine sunan bir tanrı fikri hiç gelmezdi. Geyiği yiyerek onun ruhuyla
birleştiklerine ve bu ruhun kendilerine katkıda bulunacağına inanırlardı.
·
Karşılıklılık ve denge esastır. Doğadan
bir şey alındığında (avlanmak, meyve toplamak, ağaç kesmek) karşılığında bir
şey verilmesi gerekir. Bu denge bozulursa ruhların kızacağına, hastalık ya da
kıtlık getireceğine inanılır. Avlanan hayvanın kemiklerinin yeniden doğması
için toprağa gömülmesi ya da bir nehre şükran nişanesi olarak tütün veya
yiyecek bırakılması bu inancın sonucudur.
·
Atalar kültü yaşar. Ölüm bir yok oluş
değil, form değiştirmedir. Ölen ataların ruhları tamamen gitmez; ailelerini
izlemeye, korumaya, bazen cezalandırmaya devam eder. Ataların ruhlarıyla bağ
kurmak topluluğun refahı için hayatidir; birçok animist toplulukta evlerde
atalara ayrılmış küçük köşeler ya da sunaklar bulunur.
·
Şamanlar ve ruhsal aracılar vardır.
Ruhlar dünyası ile fiziksel dünya arasında iletişim kurabilen özel yetenekli
kişiler (şamanlar, şifacılar, sihirbazlar) bulunur. Bunlar trans hâlinde ruhlar
dünyasına seyahat edebilir, bir hastalığın hangi ruhun kırılmasından
kaynaklandığını bulup çözüm üretebilir.
·
Kutsal mekânlar ve coğrafi kişilik. Belirli
kayalar, mağaralar, şelaleler ya da yaşlı ağaçlar “kutsal” sayılır; buralar
ruhların yoğunlaştığı yerlerdir. Bu mekânlar tapınak sayılmaz, çünkü doğanın
kendisi zaten bir tapınaktır; bir dağın kendisi bir tanrı ya da ruhsal varlık
olarak görülebilir.
·
Zaman döngüseldir. Animizmde zaman bir
başlangıçtan sona (cennet/cehennem gibi) akmaz. Mevsimler, ayın evreleri, yaşam
ve ölüm bir döngü içindedir. Ruhlar doğar, ölür ve farklı formlarda yeniden
dünyaya dönebilir.
·
Tabular ve yasaklar bulunur. Ruhları
rahatsız etmemek için konulmuş katı kurallar vardır. “Güneş batarken suya
girme”, “Şu hayvanın etini yeme” ya da “Kutsal korudaki hiçbir
dala dokunma” gibi yasaklar, aslında toplumsal düzeni ve ekolojik dengeyi
koruma işlevi görür. Örneğin; "Güneş batarken suya girme"
tabusu, aslında gece nehir kenarına inen yırtıcılardan klan üyelerini korumak
için uydurulmuş ilkel bir iş güvenliği kuralıydı.
İlkel animizm ile bugünkü animizm arasında farklar vardır.
İlkel animizm daha çok bilinmeyene metafizik cevaplar getirmek içindi; bugün
gördüğümüz spiritüel (tinsel) animizm ise sanki kurumsallaşmış dinlerden kaçan
insanların manevi boşluğunu doldurmak için gündeme gelmiştir.
Animizmin, 70 bin yıl önce Afrika'daki atalarımız
tarafından, önceki inanış ve inançların birikimi üzerine geliştirildiği
düşünülmektedir. Bu tarihin, dilin ikinci büyük sıçramasıyla çakışması,
animizmin kendinden önceki inanışlardan daha sofistike ve sürdürülebilir
olduğunu düşündürür.
Peki bu inanç nasıl doğmuş olabilir? Tarih sahnesine
çıktığımız ilk yüz bin yıl boyunca ölülerimizi gömmeden arkamızda bırakırdık.
Arkada bıraktığımız ölülerin doğaya yem olacağını, böylece ruhunun başka bir
hayvanda devam edeceğine inanıyor olmamız muhtemeldir. Aynı şekilde yediğimiz
hayvanların ruhlarının da bize geçtiğini düşünüyor olabiliriz. Yani ruh
kavramını ve ruh göçünü çok erken dönemlerde icat etmiş olabiliriz.
100 bin yıl önce ölülerimizi gömmeye başlamamızın nedeni
ise, tam tersine, ruhun başka bir canlıya geçmesini ya da doğaya karışmasını
engellemek olabilir; ruhun serbest kalıp toprağa karışmasını veya göğe
yükselmesini istemiş olabiliriz. Bu durumda ruh kavramını en az 100 bin yıl
önce icat ettiğimizi söyleyebiliriz.
“İlk evrimleştiğimizden beri (yani 300 bin yıl önceden beri)
animizm vardı” da denebilir; ama bu, dilin gelişimine dair teorimizle uyuşmaz.
İnanışlardan, natürizmden ve animatizmden daha sofistike olduğuna inandığım
animizmin, dilin daha da gelişmesinden sonra ortaya çıktığını düşünüyorum. Bu
da bilimin işaret ettiği bilişsel sıçrama tarihiyle, yani 70 bin yıl öncesiyle
örtüşüyor.
Bilişsel devrim
Arkeoloji ve antropoloji, insanlığın 70 bin yıl önce bir tür
sıçrama yaşadığını söyler; buna bilişsel devrim de denir. (Bilişsel devrim,
Homo Sapiens'in davranışlarındaki büyük değişimi açıklamak için paleoantropolog
ve tarihçilerce kullanılan bir kavramdır.) Bu sıçramayla birlikte daha
kalabalık yaşama, uzaklara gitme, daha çok beslenme ve daha çok çoğalma
yeteneği kazanmışız. En yaygın yorumlardan biri, insanların bu dönemde daha
gelişmiş dil ve soyut düşünme yetenekleri edindiğidir; bu sayede Afrika dışına
çıkabilmiş, hayatta kalıp çoğalmayı başarmışız. (Bunun gerçekten 70 bin yıl
önceki ani bir “devrim” mi, yoksa yüz binlerce yıla yayılan kademeli bir
gelişim mi olduğu bugün hâlâ tartışılmaktadır.)
Bu gelişimin sebebi ne olabilir? Bence insanlar;
inanışlarını inanca çevirdikleri, bu inançlardan güç aldıkları, onlarla
kurallar oluşturabildikleri ve toplumu düzene sokan ahlaki öğretiler
türetebildikleri için bu sıçramayı yaşadılar. Natürizm ve animatizmden
alamadıkları bu etkiyi, daha kapsamlı ve daha kullanışlı bulduğum animizmden
aldıklarını düşünüyorum.
Elbette bu sıçrama, dilin yeni bir aşamaya geçmesiyle mümkün
oldu. Belki de kullanılan sesler, kelimeler ve fiiller arttı, gramerli konuşma
başladı; soyut düşünce, varsayım, geçmiş ve gelecek konuşulur oldu. Dili ve
düşünceyi geliştiren hikâye anlatma, öğüt verme, tartışma ve dedikodu da bu
dönemde başlamış olsa gerek. Dilin gelişimi mi animizmi doğurdu, yoksa animizme
ulaşmamız mı dili geliştirdi, bilmiyorum. Ama şunu biliyoruz: 70 bin yıl önce
insanlık bilişsel bir devrim yaşadı ve sonucunda Afrika'nın dışına çıkmayı
başardı. Bu devrimin başlatıcısı da sonucu da büyük olasılıkla dil ya da inanç
gelişimidir.
Not: Afrika'da evrimleşip Afrika dışına çıkmayı
başaran tek insan türü Homo Sapiens değildir. Ondan önce Afrika'da evrimleşen
Homo Ergaster, Homo Erectus ve Homo Heidelbergensis'in torunları da Afrika
dışına yayılmıştır. Ancak onlarda gömme âdeti, takı üretme becerisi ve benzeri
özellikler bulunmadığı için, bilişsel bir devrim geçirmeye yetecek bir dile ve
inanışlara ulaşmadıklarını düşünüyoruz. Afrika dışındaki kıtalarda bu türlerden
evrimleşen Neandertal, Denisova, Floresiensis, Luzonensis ve Georgicus insanlarında
da bilişsel devrimin izlerine rastlanmaz. Yalnızca Neandertallerin, ölülerini
bizimle aynı dönemde gömmeye başladığını ve sınırlı sembolik davranışlar
geliştirdiğini biliyoruz.
70 bin yıl önce ortaya çıktığı düşünülen animizmin kendisi
ve izleri bugün hâlâ dünyanın dört bir yanında görülebilir. Sahra Altı Afrika,
Güneydoğu Asya, Amazon Havzası ve Arktik bölgelerdeki yerli topluluklarda
animizm yaşatılmaktadır.
Afrika, animizmin en canlı olduğu kıtadır. Birçok
kişi resmî olarak Hristiyan ya da Müslüman olsa da günlük yaşamında ataların ve
doğanın ruhlarına inanmayı sürdürür. Batı Afrika'da (Benin, Togo, Nijerya) Vudu
ve Yoruba inançları köklü animist temellere sahiptir; Madagaskar'da nüfusun
büyük kısmı ataların ruhlarının yaşayanlar üzerinde etkili olduğuna inanır.
Asya'nın birçok ücra bölgesinde animizm modern
dinlerle iç içedir. Hindistan'ın “yerlileri” sayılan Adivasiler (özellikle
Jharkhand, Chhattisgarh ve Odisha'da) nehirleri, dağları ve kutsal koruları
tanrılaştırır. Vietnam'da doğa tanrıçalarına ve ruhlara tapınım yaygındır.
Japonya'da Şinto inancı özünde animisttir: Japonlar “Kami” denen ruhların
nehirlerde, kayalarda ve ağaçlarda yaşadığına inanır ve bu inanç modern,
teknolojik toplumda hâlâ güçlüdür. Endonezya (Sulawesi'deki Toraja halkı, Batı
Papua kabileleri), Filipinler'in kırsalı (“Anito” denen doğa ruhları) ve Papua
Yeni Gine de derin animist geleneklere sahiptir.
Kuzey ve Orta Asya (Sibirya), animizm ile Şamanizm'in
iç içe geçtiği bölgedir. Sibirya'da Tunguzlar, Yakutlar ve Buryatlar arasında
doğadaki nesnelerin ruhu olduğu inancı ve şaman geleneği hâlâ yaşar;
Moğolistan'ın göçebe kültüründe “Sonsuz Mavi Gökyüzü” (Tengri) ile yer-su
ruhlarına olan inanç varlığını korur.
Amazon yağmur ormanlarının derinliklerindeki yerli
kabileler animizmin en saf biçimlerinden birini yaşar. Yanomami ve Kayapo için
orman bir kaynak değil, ruhsal bir varlıktır; şamanlar ruhlar dünyasıyla
insanlar arasında aracılık eder. Peru, Brezilya ve Kolombiya'daki birçok yerli
grup, bitkilerin (örneğin Ayahuasca) birer ruhu ve öğreticisi olduğuna inanır.
Kuzey Amerika'da Kanada, Alaska ve ABD'deki birçok
yerli topluluk (Kızılderililer), doğayla uyum içinde yaşama ve
hayvanların/bitkilerin ruhsal gücüne saygı geleneğini sürdürür.
Modern dünyada animizm
Bugün animizm yalnızca “uzak kabilelerin” inancı değildir;
modern toplumlarda da farklı biçimlerde karşımıza çıkar. Batı'da ekoloji
bilinciyle birleşen modern spiritüalizm, doğayı canlı ve ruhu olan bir
organizma olarak görme eğilimindedir; animizmin modern versiyonlarına
internette bolca rastlanır.
Yeryüzünün farklı bölgelerinde birbirinden bağımsız
toplulukların ruh fikrine ulaşması, bu fikrin bir bakıma içgüdüsel olduğunu
düşündürür. Animist topluluklar bugün az sayıda olsa ve animizm kitlesel bir
inanç hâline gelemese de, insanlığın aklının bir köşesinde hep yaşamaya devam
etmiştir. Nitekim çevre krizine karşı çıkan bazı düşünürler, doğayı yalnızca
bir ham madde deposu gören batılı rasyonel bakışı eleştirir; doğaya animist bir
saygıyla, onun da hakları olan canlı bir özne olduğunu kabul ederek yaklaşmamız
gerektiğini savunur.
Popüler kültürde animizm
Animizm sinemada da güçlü karşılıklar bulur. Eşkıya
filminde Şener Şen'in canlandırdığı karakterin, can çekişen Uğur Yücel'e
söylediği o unutulmaz sözler (“Korkma sadece toprağa gideceksin, sonra
toprak olacaksın, sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin,
oradan özüne ulaşacaksın, çiçeği özüne bir arı konacak, belki belki o arı ben
olacağım”) aslında içimizdeki animistin, belki de panteistin sözleridir.
James Cameron'ın yazıp yönettiği Avatar ise animizmin her daim geçer
akçe bir inanış olacağını gösterir.
4.
TOTEMİZM
Bundan 70 bin yıl önce insanların bazıları Afrika’dan küçük
aile grupları olarak ayrılmaya başladır. Yanlarında Naturizm, Animatizm ve Animizm
inancını alarak Ortadoğu’ya geldiler. Nehirlerin kenarından, deniz
kıyılarından, yenebilecek hayvanların peşinden göç ediyorlardı. Hem yeni doğa
ve canlılarla rekabet halindeydiler, hem diğer homo türü insan gruplarıyla
rekabet halindeydiler, hem de diğer Homo Sapiens gruplarıyla rekabet
halindeydiler.
Daha da uzaklara gitmek için kalabalık olmak avantajlıydı.
Bu yüzden gruplar birkaç aileden değil daha fazla aileden oluşmalıydı. Animizm
inançları küçük grupları bir arada tutmada yeterliydi ama daha büyük gruplar
için daha gelişmiş bir inanca ihtiyaçları vardı.
Not: Afrika dışına çıktığımızda, Homo Erectus, Homo
Neandertalensis, Homo Denisovansis, Homo Luzonensis ve Homo Florensiensis
insanlarıyla da karşılaştık, etkileşime ve rekabete giriştik. Ama onlar
muhtemelen bilişsel devrim yaşayacak dile ve inançlara sahip değildi. Yani
kapsamlı inanışlara veya inançlara sahip değillerdi.
Nitekim Afrika’dan çıktıktan yaklaşık 10 bin yıl sonra (yani
60 bin yıl önce) insanlar 20-25 kişilik büyük aile birimlerinden 50-60
kişilik daha büyük gruplar (aileler birliği) halinde yaşamaya başladıklarında,
grubu bir arada tutacak bir sembol ihtiyacı doğmuş olabilir. Bu da totemizmi
doğurmuş olabilir.
Totemizm, bir insan topluluğunun (genellikle bir klan veya
kabile), kendileriyle bir hayvan, bitki veya nadiren doğal bir nesne arasında
özel bir akrabalık, ruhsal bağ veya mistik bir ilişki olduğuna inanmasıdır. Bu
bağın merkezinde yer alan varlığa “totem” denir.
Genellikle sadece bir hayvana veya nesneye tapınma gibi
algılansa da totemizm; din, sosyoloji, hukuk ve akrabalık ilişkilerinin iç içe
geçtiği muazzam bir yapıdır. Örneğin “eksogami (aileden olmayanla evlenme)”
totemizmin en hayati sosyal kuralıdır. Aynı toteme sahip olan klan üyeleri
birbirleriyle evlenemez veya cinsel ilişki kuramazlar. Çünkü aynı toteme sahip
herkes, aynı atadan gelen öz kardeşler olarak kabul edilir. Dolayısıyla
totemizm, insanlık tarihindeki ensest yasağının ve kabileler arası ittifakların
(farklı klanlarla evlenerek bağ kurma) temelini atmıştır.
Totem, klanın kimliğidir. Bireyler kendilerini isimleriyle
değil, totemleriyle tanımlarlar (“Ben Ayı klanındanım” gibi). Totem,
topluluğun “amblemi”, “arması” veya “logosu” gibidir. Ama kutsallığı vardır.
İnanışa yol açan bir kökeni vardır. Aynı toteme sahip olan kişiler birbirlerini
kan bağıyla bağlı akrabalar olarak görürler, bu da toplumsal dayanışmayı
artırır.
İnsan beyni “biz” ve “onlar” ayrımı yapmaya yatkındır.
Semboller karmaşık sosyal ilişkileri basitleştirir. Dili ve kültürü gelişen,
inanışlar ve inançlar türeten antik atalarımızın aidiyet duygusunu
perçinleyecek totemler icat etmesi şaşırtıcı değil, doğal bir süreçtir.
Klan üyeleri, totemleri olan hayvanın veya bitkinin kendi
soylarının başlangıcı (ataları) olduğuna inanırlar. Örneğin, totemi “Kurt” olan
bir klan, biyolojik ve ruhsal olarak o kurttan geldiklerine inanır. Totem,
klanı koruyan, onlara rehberlik eden ruhsal bir güçtür. Klan üyelerinin kendi
totemlerine zarar vermesi, onu öldürmesi veya etini yemesi kesinlikle tabudur
(yasaktır).
11.500 yıl önce inşaa edilmiş Göbeklitepe’deki yapıların
üzerine oyma yöntemiyle oluşturulmuş hayvan kabartmaları, bu yapıları ritüel
yeri olarak kullanılan avcı-toplayıcı klanların sembolleri olması ihtimali
büyüktür. Yani bu hayvanlar klanların totemi olabilir. Eğer öyleyse totemizmin
inancı en az 50 bin yıl etkin bir şekilde var olmuştur diyebiliriz.
Kendine bir hayvanı totem edinen ve bu totemin soyundan
geldiklerini düşünen, bu totemin her zaman kendilerini koruduğuna ve öte
dünyalarda da koruyacağına inanan toplulukların olduğunu mitlerden de
biliyoruz.
Örneğin Türk mitolojisindeki Bozkurt (Eski Türkçede Börü),
Türk kültüründe en belirgin totemik sembol olarak kabul edilir. Ergenekon,
Asena ve bazı Uygur türeyiş efsanelerinde Türk soyunun kurttan türediği
anlatılır. Oğuz Kağan Destanı’nda bozkurt, orduya yol gösterir. Göktürk
bayraklarında kurt başı bulunur; güç, özgürlük ve kut (ilahi meşruiyet) ile
ilişkilidir. Elbette bozkurdun klasik manada totem olmadığını, ulusal bir
sembol olduğunu iddia eden görüşler de vardır.
Türk mitolojisinde totemik diyebileceğimiz diğer sembol
hayvanlar da geyik, kartal, at ve yılandır. Ayrıca Ağaç da kutsal sembollerden
biridir.
·
Geyik: Kurt kadar eski ve önemli bir
motiftir. Yol gösterici, rehber ve kutsal hayvandır. Kahramanları başka
dünyalara veya bilgelere götüren bir figür olarak görünür. Ayrıca geyikler
şamanların, uluların, ataların avatarı olarak görülür. Özellikle beyaz geyik ve
ala geyik motifleri yaygındır. Anadol’unun köy ve ilçelerindeki pek çok evde
geyik motifli duvar örtülerinin olma sebebi budur.
·
Kartal: Gökle ve kutsal güçlerle
ilişkilidir. Güç, egemenlik ve zafer sembolüdür. Bazı geleneklerde gök ile yer
arasında aracı kabul edilir. Şamanizmle de ilişkilendirilir.
·
At: Bozkır kültürünün temel hayvanıdır.
Özgürlük, sadakat ve hareket kabiliyetini temsil eder. Sadece binek hayvanı
değil, ruhsal yolculukların da simgesidir.
·
Yılan: Daha karmaşık bir semboldür.
Bilgelik, dönüşüm ve yeniden doğuşla ilişkilendirilir. Şahmeran anlatıları ile
sonraki dönemlerde de yaşamaya devam etmiştir.
Antik zamanlarda sadece hayvanlar totem edinilmemiştir.
Ağaçlar, nehirler, taşlar, dağlar ve volkanlar gibi varlıklar da totem
edinilmiştir. Örneğin ağaç antik Türk kültüründe soy, yaşam ve evrenin
sürekliliği ile ilişkilidir. Özellikle kayın, meşe ve çınar kutsaldır. Hayat
Ağacı, gök – yer – yeraltı eksenini birleştirir. Ataların ruhlarının hayat ağacında
yaşadığına inanılır. Hayat Ağacı pek çok antik toplulukta da tespit edilmiştir.
Şamanist dönemde ağaçtan türeme ve ağaçtan doğma motifleri görülür; bu durum
totemik düşünceyle doğrudan bağlantılıdır. Kutsal dağlarda avlanmak ve ağaç
kesmek yasaktır. Orhun Yazıtları’nda “mavi gök ile yağız yer” birlikte anılır.
Yalnız Türklerdeki yapı, Avustralya veya Amerika yerlilerindeki klan‑totem
sistemiyle birebir örtüşmez.
Türklerdeki saf bir totemizm değil, totemik unsurlar barındıran Şamanizm ve Gök
Tanrı inancıdır.
Totemizmin en klasik ve ayrıntılı biçimleri Avustralya Aborjin
topluluklarında görülür. Her klan bir hayvan, bitki ya da kozmik unsurla
(örneğin kanguru, yılan, yıldız) ilişkilendirilir. Totemler, “Dreamtime (Düş
Zamanı)” mitolojisiyle bağlantılıdır ve ataların yeryüzündeki izlerini temsil
eder. Aborjinlerde totem, aynı zamanda toprakla ilgili hak ve sorumlulukları da
belirler.
Kuzey Amerika yerli topluluklarında (Kızılderililerde),
özellikle Ojibwe (Anishinaabe), Tlingit, Haida ve Kwakiutl halklarında totemizm
yaygındır. Ojibwe toplumunda klan sistemi (“odoodem”), ayı, kurt, kartal gibi
hayvanlara dayanır. Pasifik Kuzeybatı kıyısı halklarında görülen totem
direkleri, soy, mit ve toplumsal statüyü simgeler. Totem, aynı klan üyeleri
arasında evliliği yasaklayan (eksogami) bir işlev de görür.
Batı ve Orta Afrika’da bazı topluluklarda (örn. Shona,
Bemba) totemler klan kimliğiyle ilişkilidir. Totem hayvanının öldürülmesi veya
yenmesi çoğu zaman tabudur. Totemler, atalar kültü ve soy anlatılarıyla
bağlantılıdır. (Bu tür örnekler karşılaştırmalı antropoloji literatüründe yer
almakla birlikte, ayrıntılar bölgeden bölgeye değişir.)
Bazı Türk, Moğol ve Sibirya halklarında kurt, geyik, kartal
gibi hayvanlar atayla ilişkilendirilmiştir. Bu yapı çoğu zaman şamanizm ve
animizmle iç içe geçmiştir; saf bir “klan totemizmi” her zaman görülmez. Yine
de hayvan-ata ilişkisi, totemik düşünceyle büyük benzerlik taşır.
Animizm ile totemizm arasındaki farkı kısaca anlatacak
olsak, animiz “dünya canlıdır” derken, totemizm “biz şu canlıyla akrabayız”
der. Bir başka deyişle animizim ruhsal olanlara eşit bakarken ve tarafsızken,
totemizm taraflıdır.
Elbette totemizm, animist bir inancın içinde ortaya çıkmış
olmalıdır; ancak her animist toplum totemist olmamıştır. Bu yönüyle totemizm
özel (siyasi/toplumsal) bir ihtiyaçtan ortaya çıkmıştır diyebiliriz. Bu nedenle
bazı kaynaklar totemizmi, animizmin özel bir alt biçimi olarak da
değerlendirir.
Örneğin; Edward Burnett Tylor (1832–1917), animizmi dinin
temeli olarak görür; totemizmi ikincil kabul ederken Emile Durkheim (1858-1917)
ise totemizmi, dinin en ilkel ama en toplumsal biçimi sayar; animizmi
açıklayıcı bulmaz. Claude Lévi‑Strauss (1908-2009) ise totemizmi
bir “din”den çok, insanın dünyayı sınıflandırma biçimi olarak yorumlar.
Antropolojik kaynaklar, totemizmin özellikle avcı-toplayıcı
veya yarı tarımsal toplumlarda yaygın olduğunu göstermektedir.
Modern dünyada totemizm, çoğu yerde bağımsız ve tek başına
bir “din” olarak değil; yerli inanç sistemlerinin, kültürel kimliğin ve
ekolojik düşüncenin bir parçası olarak yaşamaktadır. Pek çok inanca ve dine
sızarak senkretik (melez) kolların doğmasına sebep olmuştur. Modern dünyada saf
ve kapalı totemist toplumlar nadirdir; ancak totemik düşünce bütünüyle ortadan
kalkmış değildir.
Bazı bilim adamları takıların totemik eşyalar olduğunu düşünür.
Onlara göre insanların ilk takıları da salt süs değil, sembolik / totemik
araçlardır. Takıların ölülerle birlikte gömülmüş olması takıların varlık ve
kimlik ötesi anlam taşıdığının göstergesidir. Bu açıdan bakacak olursak
totemizmi en eski inanç olarak da adlandırabiliriz. Zira ilk takıların tarihi 100
bin yıl öncesine, ilk takılı gömülerin tarihi 90 bin yıl öncesine
dayanmaktadır. Fiziksel bir faydası olmayan takıların dönemin teknolojisinin
yetersizliğinden dolayı uzun ve yoğun bir emekle hazırlanmış olduğunu
biliyoruz. Enerjinin her damlasının kıymetli olduğu o dönemlerde böyle bir emek
ancak yüksek anlam içeriyorsa harcanabilir. Bu bilinçli emek, estetikten çok
sembolik amaca işaret ediyor olsa gerek. Belki şans için taşınıyorlardı, belki
de kötülükleri uzak tutmak için. Kesin emin değiliz. Ama takı takmanın totemizmin
kapsamında olduğunu söyleyebiliriz.
Antik zamanlarda boyna asılan bir kurt dişi, ayı pençesi
veya kartal tüyü hem animist (o hayvanın ruhunu taşır) hem de totemci bir
davranıştır. Çünkü kişi o hayvanı kendi koruyucusu veya atası olarak görür. O
parçayı takarak o hayvanın (totemin) gücünü ve cesaretini kendi üzerine
transfer ettiğine inanır. (Günümüzde ise böyle takılar sadece havalı oldukları
veya estetik durdukları için takılıyor. Ama elbette animist veya totemik
duygularla takanlar da olabilir.)
Ayrıca bir nesnenin (taş, metal, kemik) içinde koruyucu bir
güç barındırdığına inanmak animatizmin bir uzantısıdır. Nesneye “kutsal bir anlam”
yüklenmiştir. O nesne artık tılsımlıdır.
Mağara duvarlarına çizilen hayvan resimlerinin sadece sanat
değil, aynı zamanda totemik inançların bir göstergesi olduğu tahmin
edilmektedir.
Uğursuz olduğuna inanılan canlı ve cansız nesneler de
totemizmin bir parçasıdır. (Totemizm’de tabular da vardır. Gidilmemesi
gereken yerler, yapılmaması gereken şeyler, açılmaması gereken konular, yasak
olan eylemler vardır. Bu tabular asla yıkılmamalıdır, yoksa tılsım/düzen
bozulur.)
Örneğin; Antik Mısır’ın kötülükler tanrısı Seth’in simgesi olan
domuz tabu görülmüş ve yenmemiştir. Bu tabu sonrasında Yahudiliğe ve İslam’a
sirayet etmiştir.
Kuzey Amerika’daki Kızılderili kabilelerin bazılarında yüce
ruha (belki de Tanrı’ya) ev sahipliği yapan büyük bir totem ve daha alt ruhlara
ait olan totemler de bulunurdu. Kabile kendisine özgü totemi (Tanrısı)
sayesinde diğer kabilelerden farklılığını ortaya koymaktaydı. Bu totemler aynı
zamanda kabilenin (aşiretin) alameti farikası, yani marka işaretiydi.
Günümüzde Totemizmin ilkel haline inanan büyük topluluklar
yoktur. Ama Kuzey Amerika ve Avustralya’nın yerli kabilelerin bazılarında saf
(ilkel) Totemizm hala görülebilmektedir.
Hinduizm, Budizm gibi dinlerde totem nesneler, canlılar ve
inanışlar bol bol vardır. Büyük tapınaklar yapmak totemik bir davranıştır. Çok
Tanrıcılığın (politeizmin) putları da totemizmden kalma bir adet olarak
görülebilir. Haç, Kabe, Kabe’deki Hacerül
Esved taşı ve benzeri pek çok İslami uygulama totemiktir. Hatta kandiller de
totemik bir uygulamanın kalıntılarıdır diyebiliriz.
Hristiyanların haç işareti, mum yakma, vaftiz uygulamaları
ve de meşhur cadılar bayramı da totemizm kaynaklıdır.
Saf totemizm bugün çok az toplulukta (örneğin Avustralya
Aborjinleri, bazı Kuzey Amerika yerlileri ve Orta Afrika kabileleri arasında)
yaşamaktadır. Ancak günümüzde spor takımlarının kendilerine hayvan sembolleri
seçmesi (Kartal, Aslan, Kanarya gibi) veya devletlerin ulusal semboller
kullanması (Bozkurt, Kartal gibi), totemizmin modern dünyadaki sembolik
yansımaları olarak yorumlanabilir.
Totemizm, insan doğasına çok yatkın bir inanış biçimidir. Birçok antropolog ve psikolog insanların buna
doğal bir eğilimi olduğunu düşünür. İnanç manasında olmasa da her insanın ufak
tefek totemleri vardır. Mesela aşağıdakiler bunlara örnektir.
·
Bir spor takımının amblemi etrafında güçlü
aidiyet geliştirmek.
·
Bir ülkenin bayrağına duygusal anlam yüklemek.
·
Bir şirket logosunu veya markasını kimliğin
parçası haline getirmek.
·
Bir siyasi hareketin, derneğin veya topluluğun
sembollerini sahiplenmek.
·
Aile armaları, soy sembolleri veya lakapları
kullanmak.
Ayrıca günlük dilde bir işin yolunda gitmesi için belirli
bir nesneye, harekete veya uğura sığınma (totem yapma) davranışımız da bu antik
inancın psikolojik bir uzantısıdır.
Not: Bir başka açıdan Totemizm bir tür fetişizmdir.
(Fetişizm bir şeyi kutsallaştırmak, saplantı haline getirmek anlamındadır.)
İlk inanışlar, Naturizm, Animatizm, Animizm ve Totemizm içi
içe geçerek birbirinin açıklarını kapayarak gelişmiştir, füzyonlaşarak insanlara
maneviyat sunmuşlardır. İnsanların nüfusu arttıkça, nesiller geçtikçe, göçler
arttıkça, klanlar arası etkileşimler çoğaldıkça inançlar dünyası de
evrimleşmiş, dallanmış ve zenginleşmiştir. Nihayetinde 50 bin yıl önce Panteizm
ortaya çıkmıştır.
5.
PANTEİZM
Panteizm, evreni bilinçli ve ilahi bir bütün olarak gören
inanç ve felsefe biçimidir. Kendinden önceki inançlarda birden fazla ilahi güç
(ruh, enerji, totem vb.) bulunurken, panteizmde tek bir ilahi varlık vardır; o
da evrenin kendisidir. Bu görüşe göre evrenin dışında, ona tepeden bakan, insan
suretinde ya da başka bir formda ilahi varlık (ruh, enerji, totem) yoktur. Evrenin
kendisi ile evrenin yaratıcısı özdeştir.
Antik atalarımız 50 bin yıl önce “Tanrı” kavramına ve
inancına henüz ulaşamamışlardı ama evrenin kendisini yaşayan bir ilahi varlık
olarak algılama düzeyine gelmişlerdi. Yani antik atalarımız tanrısız bir
panteizm kavrayışına ulaşmışlardır. Onların 45 bin yıl sonraki torunları ise
Panteizme tanrıyı monte edeceklerdi ve “var olan her şey Tanrı'dır, Tanrı da
var olan her şeydir” diyeceklerdi.
Panteizm kelime anlamı olarak Yunanca pan (her şey) ve theos
(Tanrı) kelimelerinin birleşiminden oluşur; yani kelime anlamıyla “Her şey
Tanrı’dır” demektir. Panteizmi özetleyen klasik ifade şudur: “Biz yokuz,
Tanrı var. Biz Tanrı değiliz, ama Tanrı bizdir.” Bizler, hayvanlar,
bitkiler, dağlar, ay, güneş ve yıldızlar; bedenlerimiz kadar ruhlarımız da hep
aynı ilahi bütünün parçalarıyızdır.
Panteizm; Tanrı ile evreni (doğayı) iki ayrı olgu olarak
görmez, aksine ikisini tek ve aynı gerçeklik olarak kabul eder. Bu yönüyle naturizmin
en entelektüel, en felsefi zirve noktasıdır.
Benim tezime göre panteizm 2-3 bin yıllık bir geçmişe değil,
50 bin yıllık geçmişe sahiptir. Bu
tahminin dayanağı şudur: 40 bin yıl önce doğduğu düşünülen Şamanizm panteistik
öğelerle doludur; öyleyse panteizm Şamanizm'den önce ortaya çıkmış olmalıdır.
Ayrıca kendinden önceki inanışların doğal seyri, antik atalarımızı çok tanrılı
ya da tek tanrılı fikirlerden çok daha önce panteist bir sezgiye ulaştırmış
olmalıdır.
Bu inancın kökeninde sadece natürizmin değil animatizmin
de yattığını düşünüyorum. Daha önce de bahsettiğim gibi animatizm, 80 bin yıl
önce Afrika'da ortaya çıkmış, “kutsal güç” temalı bir inançtır. Bu inanışa göre
atalarımız her şeyin içinde bir güç olduğuna inanıyordu: avladıkları geyiğin
derisini yüzerken çırpınmasını geyiğin içindeki güce, lav püskürmesini volkanın
içindeki güce, su taşkınını nehrin içindeki güce bağlıyorlardı. Zamanla bu ayrı
ayrı güçlerin aslında tek bir gücün parçaları olduğuna, yani “tek güç”
kavramına ulaşmış olmaları muhtemeldir.
Bu tek güç, farklı klanlarda farklı biçimler aldı:
·
Bazı klanlar onu güneş ya da ayla eşleştirdi
(natürizm).
·
Bazıları onu gördükleri her şeyin kaynağı,
dolayısıyla gördükleri her şeyi o gücün bir parçası olarak gördü (antik
panteizm).
·
Bazılarında bu güç ulu bir ruha, zamanla bir
tanrıya, kimilerinde ise doğrudan evrenin kendisine dönüştü (modern panteizm).
Animatizmden panteizme doğrudan bir geçiş olmamıştır.
Aradaki yolu natürizm, animizm, totemizm ve belki Şamanizm gibi pek çok inanç
döşemiştir; animatist sezgi bu inançların içinde evrimleşerek panteizme giden
zemini hazırlamış ve panteist düşüncenin duygusal temeli olarak varlığını
sürdürmüştür.
Geçişteki en kritik adım şu düşüncedir: “Güç her
yerdeyse, belki de her şey aynı gücün tezahürüdür.” Bu, animatist sezginin
felsefi olarak genelleştirilmesidir. Bu noktada “güç” artık yalnızca bir etki
değil, ilahi varlığın kendisi hâline gelir. Başka bir deyişle animatizm, “evrende
görünmez ama etkili bir şeyler var” sezgisidir; panteizm ise bu sezginin “o
şey her şeyin özüdür” biçiminde soyutlanmış hâlidir. Bu yönüyle panteizm,
animatizmin karşıtı değil, onun en ileri ve sistemleşmiş kavramsal biçimidir.
Modern anlamda panteizm, en genel tanımıyla Tanrı ile
evreni (doğayı) özdeş gören felsefi ve dinî yaklaşımdır. Bu görüşe göre Tanrı;
evrenden ayrı, aşkın ve kişisel bir varlık değildir. Tanrı evrenin dışarısında değil, tam olarak
içindedir; evrenin kendisidir. Evrende gördüğümüz her şey (galaksiler, atomlar,
ağaçlar, insanlar, fizik yasaları) Tanrı’nın farklı biçimlerde görünüşe çıkmış
(tezahür etmiş) parçalarıdır. Klasik teizmdeki yaratan–yaratılan ayrımı burada
yoktur. Panteizmin Tanrı’sının insan gibi duyguları, öfkesi, planları, iradesi
veya “seçilmiş kavimleri” yoktur. Dua edilerek ikna edilecek bir “baba” figürü
değildir. O, evrenin rasyonel, muazzam ve mekanik işleyişidir; kozmik düzendir.
Evrenin bütünü (doğa, kozmos ve gerçeklik) kutsaldır; dolayısıyla doğayla
kurulan ilişki aynı zamanda tanrısal olanla kurulan ilişkidir.
“Panteizm” terimi ilk kez 1697'de matematikçi Joseph Raphson
(1668–1715) tarafından Latince “pantheismus” biçiminde kullanılmıştır. John
Toland (1670–1722) ise 1705'te kavramı sistematik olarak felsefe literatürüne
taşımıştır. Ne var ki terim modern olsa da panteist düşünceler binlerce yıl
öncesine uzanır.
Panteizm denince akla gelen ilk ve en radikal isim 17.
yüzyıl filozofu Baruch Spinoza’dır. Spinoza, felsefesini tek bir meşhur
formülle özetler: Tanrı veya Doğa. Spinoza’ya göre evrende sadece tek bir töz
vardır ve bu tözün sonsuz sıfatı (niteliği) bulunur. Biz insanlar bu sonsuz
sıfatlardan sadece ikisini algılayabiliriz: Düşünce ve Madde (Uzatım). Bir taş
da, bir insan düşüncesi de aynı ilahi tözün farklı modifikasyonlarıdır. Spinoza
bu radikal fikirleri yüzünden kendi döneminde Yahudi cemaatinden aforoz edilmiş
ve ağır bedeller ödemiştir. Ama pek çok insan onun panteist tanrısını sevmiş ve
benimsemiştir. Örneğin Albert Einstein, kendisine Tanrı'ya inanıp inanmadığı
sorulduğunda şu meşhur cevabı vermiştir: “Ben, insanların kaderi ve
amelleriyle ilgilenen bir Tanrı'ya değil, var olan her şeyin süregelen
harmonisinde kendini gösteren Spinoza'nın Tanrısı'na inanıyorum.”
Panteist bir dünya görüşü, insana muazzam bir sorumluluk ve
ahlaki duruş yükler. Eğer doğa Tanrı'nın kendisiyse, bir nehir kirletildiğinde
veya bir orman yok edildiğinde doğrudan “kutsal olana” zarar veriliyor
demektir. Bu yüzden panteizm, modern çevre bilincinin ve derin ekolojinin
felsefi temelidir. Ayrıca insandaki kibri de törpüler. İnsan, doğanın efendisi
veya evrenin merkezindeki özel bir yaratık değildir; bir yaprak veya bir dalga
ile aynı tözün parçasıdır. Bu da insanda evrensel bir aidiyet ve tevazu duygusu
yaratır.
Panteizm tek bir kaynaktan değil, çok sayıda felsefi ve dinî
geleneğin kesişiminden beslenmiştir.
Antik Yunan. Stoacılıkta evrenin, akıl (logos)
tarafından yönetilen canlı bir bütün olduğu fikri panteizme temel oluşturur.
Pre-Sokratik filozof Herakleitos'un (MÖ 535–475 civarı) kozmik düzen ve birlik
vurgusu, ilk panteistik yorumlar arasında sayılır.
Hint geleneği. Hinduizm'deki mutlak gerçeklik
(Brahman) ile evrenin özdeşliği fikri, panteizme oldukça yakın kabul edilir.
Çin geleneği. Taoizm'deki doğayla uyum, bütünlük ve
içkin ilke (Tao) anlayışı, panteizme benzeyen bir metafizik sunar.
Yahudi mistisizmi. Orta Çağ Yahudi tasavvufu Kabala,
Tanrı'nın sonsuzluğu (Ein Sof) ve O'nun evrendeki tecellileri üzerine
yoğunlaşır; bazı yorumcular Kabala'nın kimi okumalarını panteizme ya da
panenteizme yakın görür. Benzer biçimde Hasidizm'de Tanrı'nın her yerde hazır
bulunduğu ve tüm varlığın ilahi kaynağa bağlı olduğu fikri güçlüdür; bu nedenle
Hasidik düşünce çoğu zaman panenteist eğilimli sayılır.
Hristiyanlık. Hristiyan düşüncesinde de panteizme
yakın görüşler üreten isimler çıkmıştır. Johannes Scotus Eriugena (815-877),
Neoplatoncu etkilerle bütün varlığın Tanrı'ya dönüşünü anlatır ve panteizme en
yakın Hristiyan filozoflardan biri sayılır. Hristiyan mistisizminin en önemli
ismi olan Meister Eckhart (1260–1328), insan ruhunda ilahi bir “kıvılcım”
bulunduğunu söyler ve Tanrı'yla mistik birliği vurgular; bu yüzden tarih
boyunca sık sık panteizmle suçlanmıştır. Nicholas of Cusa (1401–1464), Jakob
Böhme (1575–1624) ve Teilhard de Chardin (1881–1955) gibi din adamları da
panteistik kokan görüşler dile getirmiştir.
İslam ve tasavvuf. İslam'da, özellikle tasavvuf
alanında bazı âlimler panteizme benzer görüşler ileri sürmüştür. “Tanrı'nın
parçasıyım” anlamındaki “Enel Hak”, varlığın birliğini ifade eden “vahdet-i
vücut” ve Tanrı'da yok oluşu anlatan “fenafillah” gibi kavramlar, panteist (ve
panenteist) yaklaşımlar taşır. Bu çizgideki başlıca isimler arasında Bâyezîd-i
Bistâmî (777–848), Cüneyd-i Bağdâdî (830–909), Hallâc-ı Mansûr (858–922),
İbnü'l-Arabî (1165–1240), Sadreddin Konevî (1210–1274), Dâvûd el-Kayserî
(1260–1345), Abdülkerîm el-Cîlî (1365–1428), Molla Câmî (1414–1492) ve İsmail
Hakkı Bursevî (1653–1725) sayılabilir.
·
Hallâc-ı Mansûr'un “Enel Hak”kı, gerçek
hakikatin yalnızca Allah olduğunu; insan benliğinin ilahi aşk içinde eridiğinde
“ben”in ortadan kalktığını ve geriye yalnız Hakk'ın kaldığını savunan tasavvufi
bir görüştür.
·
İbnü'l-Arabî'nin vahdet-i vücûdu, Allah
dışındaki varlıkların bağımsız ve mutlak bir varlığa sahip olmadığını, tüm
varlığın ilahi hakikatin tecellileri olarak anlaşılması gerektiğini öne süren
kapsamlı bir tasavvuf metafiziğidir.
Batı felsefesi. Batı düşüncesinde panteizm, özellikle
17. yüzyılda Baruch Spinoza'nın “Ethica” adlı eseriyle sistematik ve güçlü bir
biçimde ifade edilmiştir.
Panteizme göre evrenin bir yaratıcısı yoktur; evrenin
kendisi Tanrı'dır. Tanrı, evrenle birlikte var olmaya başlamıştır ve evrenin ta
kendisidir. Dolayısıyla evrendeki her şey, ruhlarımız da dâhil, Tanrı'nın
parçasıdır. Panteizmin, tek tanrı inancını da etkilemiş (hatta tetiklemiş)
olması muhtemeldir.
Bu yaklaşım, evreni kapsayan ve dolayısıyla evrenin dışında
konumlanan aşkın Tanrı kavramını reddeder. Tek tanrılı İbrahimi dinler,
tanrılarını evrene aşkın; yani evreni ve diğer âlemleri yaratan bir varlık
olarak gördüğü için panteizm bu dinlerce kabul görmez, panteizm de bu dinlerin
tanrısını tanımaz.
Panteizm, evrendeki hiçbir şeye zarar vermeden yaşamayı
öğütler; çünkü zarar verdiğimiz de zarar veren de aslında Tanrı'nın kendisidir.
Bu görünüşteki kısır döngü, Tanrı'nın kendisinden meydana getirdiği varlıklara
bir süreliğine bağımsız davranma hakkı (yani bilinç) verdiğine delil sayılır.
Bir panteist, bu bilincin kıymetini bilerek yaşamalıdır.
Panteizm hem çok eski hem de yeni bir inanıştır. Diğer antik
inançlar gibi antik panteizm de çok tanrıcılık ve tek tanrıcılıkla binlerce yıl
süren mücadelesinde azınlıkta kalmış, çoğunlukla felsefi bir boyutta varlığını
sürdürmek zorunda kalmıştır. Yine de pek çok dinin içine (özellikle tasavvufi
kanallara) sızarak kendini yaşatmayı başarmış; mevcut dinlere inanamayan
insanlar tarafından modern yorumuyla yeniden sahneye çıkmıştır. 19. yüzyılda
Batılı filozoflarca âdeta yeniden keşfedilmiş ve yepyeni bir biçimde
üretilmiştir.
Bugün panteizm; gençler, filozoflar, bilim insanları,
edebiyatçılar ve senaristler arasında hayli yaygındır. Evrenden enerji almak,
evrene enerji göndermek ya da evrenden bir şey talep etmek gibi inanışlar da
panteist öğeler taşır. Panteizm akla yatkın ve içgüdüseldir; varlık, Tanrı,
din, ruh ve öteki dünya kavramlarını sorgulayan pek çok kişi, kavramın adını
bilmeden panteist fikirlere ulaşmıştır. Nitekim aklı başında olan ve
sorgulamaktan çekinmeyen hemen herkes, en az bir kez “belki de Tanrı'nın
parçasıyızdır” diye düşünmüştür. Bu nedenle birçok kişi, panteizmi bir dinden
çok bir felsefe olarak görmenin daha doğru olduğunu düşünür. Kimileri için ise
panteizm, katı kurallar ve zorunluluklarla dolu dinlere karşı, tıpkı deizm ve
ateizm gibi bir tür panzehir işlevi görür.
Not: Panteizm ile panenteizm aynı şey değildir
Panenteizme göre Tanrı, evreni kendisinden yaratmıştır;
evren Tanrı'nın bir parçasıdır, ama panteizmdeki gibi tamamı değildir. Kısaca:
panteizmde her şey Tanrı'dır; panenteizmde ise her şey Tanrı'dan çıkmıştır.
Somutlaştırmak gerekirse, bilim insanları evrenin tamamını keşfetseydi,
panteizme göre Tanrı'yı keşfetmiş olurlardı; panenteizme göreyse Tanrı'nın
yalnızca bir kısmını.
Antik inanışlar ve ilk inançlar 60 bin yıl boyunca füzyona
uğrayarak gelişmişler ve kendi içlerinden yeni inanışlar ve inançlar
çıkarmışlardır. Bundan yaklaşık 40 bin yıl önce de Şamanizm ortaya çıkmıştır.
6.
ŞAMANİZM
Şamanizm, uzmanlaşmış bir aracı figür (şaman) üzerinden
ruhlarla iletişim, trans, vecd, ruh yolculuğu ve iyileştirme içeren bir inanç
sistemidir. Özünde Natürizm, Animatizm, Animizm, Totemizm ve Panteizm gibi
antik inançların ve bunlara ait ritüellerin, bir uzman eşliğinde yaşanması ve
yaşatılmasıdır.
Yani Şamanizm; kafasını inançlara takmış, inançları anlatan,
onlara özel ritüelleri yürüten ve zenginleştiren, kendisinde keramet olduğuna
inanılan bir rehberin ışığında antik inançlara inanmaktır. Bu yönüyle Şamanizm,
inançların dine dönüşmesindeki ara basamaktır.
Daha ayrıntılı söylemek gerekirse Şamanizm; başta Animizm
(ruhçuluk) olmak üzere Natürizm (doğacılık), Animatizm (kutsal güç), Totemizm
(simgecilik) ve Panteizm (evrencilik) inançlarını ve bunlara bağlı mikro
inanışları benimseyen; kapsamlı ritüelleri, uğurları, tılsımları, tabuları,
kutsalları ve kutsamaları olan; şaman denen rahipleri bulunan bir inanç
sistemidir.
Şamanizm'in yaklaşık 40 bin yıl önce ortaya çıkmış
olabileceğini düşünüyorum. Öncesinde antik inançların klanın büyükleri
tarafından idame ettirildiğine; toplulukların, yalnızca inanca odaklanmış bir
uzmanı besleyecek bolluğa henüz ulaşamadığına inanıyorum. Zira şamanlar,
klandaki diğer insanlar gibi avcı-toplayıcı görevlerini bırakmış, kendini 7 gün
24 saat inanca adamış kişilerdi ve geçimlerini klanlarına sağlatıyorlardı. Bir
bakıma ilk “asalak” insan türüydüler.
Şamanlar inançları daha da önemli hâle getirdiler; antik
atalarımızın hayatına inancı daha çok soktular. (Belki de şamanlar ortaya
çıkmadan önce atalarımızın çoğu görece seküler bir zihne sahipti ve inanışlarla
fazla meşgul değildi.) Şamanlar sayesinde atalarımız daha fazla metafizik öğeye
maruz kaldı ve daha çok ibadet eder hâle geldi. İnanışların önemi artınca
şamanların önemi de arttı; bu hem onların yaşamını kolaylaştırdı hem de
itibarlarını yükseltti. Aslında şamanlıkla birlikte yeni bir liderlik modeli de
doğmuş oldu: dinî lider, inanç önderi.
Rehberi (rahibi) olmasına rağmen Şamanizm dinselleşememiş
bir inançtır. Standart ritüelleri, genelleşmiş ilahî kuralları yoktur; bir
kitabı, peygamberi ve (farz/sünnet tarzı) dinî kuralları bulunmaz. Bildiğimiz
dinlere benzemez, inanç düzeyinde kalır.
Şamanizm tek bir kökenden çıkıp dünyaya yayılmamıştır;
dünyanın pek çok köşesinde kendiliğinden gelişmiştir. Farklı coğrafyalardaki
avcı-toplayıcı gruplar, zamanla inançlarını geliştirmiş ve bir dinî rehber
(şaman) eşliğinde ritüeller yapmaya başlamıştır. (Örneğin Keltlerde bu dinî
liderlere Druid denirdi.) Bu yüzden tek tip bir Şamanizm'den söz edilemez; hem
geçmişte hem günümüzde birbirinden farklı Şamanizm uygulamaları vardır. Farklı
Şamanizm türlerinin ortak noktası, dinî ayinlerin odağındaki şamanın varlığıdır;
şaman dışındaki uygulamalar büyük farklılık gösterir.
Şamanizm, kapsadığı antik inançlara göre çeşitlenir:
·
Atalara tapınma. Şamanizm'de ağırlıklı
olarak ataların ruhlarına tapınma vardır. Ataların ruhlarının, yaşayan
akrabalarını ve topluluğunu terk etmediğine; onlara kurtarıcı ve yol gösterici
olacağına inanılır. Bu inancın bir versiyonuna göre insan nesli sonsuza dek
sürer: insan atalarının hayatının devamını yaşar, öldüğünde de kendi hayatını
torunları ve soyu sürdürür. (Bu fikir, ileride reenkarnasyon inanışını
doğuracaktır.)
·
Doğaya tapınma (Natürizm). Bazı türlerde
yıldıza, güneşe, aya, dağa, kayaya, ağaca, nehre ve hayvanlara tapınma görülür.
·
Totemizm. Bazı türlerde totemler
(simgeler/heykeller) başrol oynar.
·
Panteizm. Bazı türlerde evren, dünya,
insan, hayvan ve bitkiler bir bütün olarak düşünülür; insan ile doğanın birliği
ve uyumu esastır. Evrenin enerjisine ve ruhuna inanılır, evren içindekilerle
birlikte tanrılaştırılır.
·
Tanrıcılık. Bazı türlerde ise,
sayılanlara ek olarak tanrılar, iki tanrı ya da tek tanrı inancı bulunur. Tanrı
olgusunun Şamanizm'e, tanrılı dinlerin ortaya çıkışından sonra girdiği tahmin
edilmektedir.
İslamiyet öncesinde Türk boylarından bazıları tek tanrılı
bir Şamanizm inancına (Tengricilik) sahipken, bazıları iki tanrılıydı. Tek
tanrıcı Şamanistlerin tanrısının adı Gök Tengri'ydi ve “Yüce Tanrı” anlamına
geliyordu. İki tanrılı Şamanistlerde iyi ruhların tanrısına Ülgen, kötü
ruhların tanrısına Erlik denirdi. Bazı Türk boyları ise çok tanrılıydı;
önceleri ulu ruh olarak anılan varlıklar sonradan tanrılaştırılmıştır (bkz.
Kayra, Akana, Mergen, Kızagan, Umay, Yayık, Karlık, Suyla, Utkucu, Kayberen,
Ayzıt, Ürüng Ayıg Toyon, Semrük, Asena, Albastı, Ötügen, Odana, Gökkurt).
İşin içine tanrıcılık girince artık Şamanizm'den söz
edilmemesi gerektiğini savunanlar vardır; yani Şamanizm ile Tengricilik aynı
kefeye konmamalıdır. Bu görüşe ben de katılabilirim. Türklerin en eski
inanışının Şamanizm olduğunu, sonradan Tengrici (tanrıcı) olduklarını, en
sonunda da Müslümanlığı benimsediklerini söylemek daha doğru olur. (Elbette
Türk kavimleri ve devletleri başka dinlere de girip çıkmıştır; bugün Hristiyan,
Yahudi, Budist, Şintoist ve Hindu olan Türk toplulukları da vardır.)
Kimi teologlar, Şamanizm'deki tek tanrıcılığın İbrahimî
dinlerden önce olduğunu söyler ve bu dinleri başlatan İbrahim'in tek
tanrıcılığı, Mezopotamya'ya gelen şaman aşiretlerinden öğrendiğini iddia eder.
Günümüzde orta ve kuzey Asya topluluklarında, Sibirya
köylerinde, Kuzey Avrupa'nın İskandinav köylerinde, kutba yakın yaşayan
Eskimolarda, Kuzey Amerika yerlilerinde (Kızılderililer), orta ve güney Amerika
yerlilerinde, Avustralya yerlilerinde (Aborjinler) ve bazı Afrika kabilelerinde
Şamanizm denebilecek inançlar görülür. Ancak bu uygulamalar aynı değildir;
ortak yönleri azdır.
Şamanizm'de yeryüzü, yeraltı ve gök (yerüstü) önemlidir. Yeryüzü
hayatı, yeraltı ölümü, gök ise ruhları simgeler. Beden toprağa gömülür
ama ruh göğe yükselir. İyi insanların ruhları göğe çıkarken kötü insanların
ruhları yeraltında tutsak kalır; kimi kötü ruhlar yeraltından kaçabilir. Hem
iyi hem kötü ruhlar, yaşayan insanları etkilemeye çalışır.
·
Gök (Yukarı Dünya): Aydınlık güçlerin,
iyilik tanrılarının ve arınmış ruhların bulunduğu yerdir. (Örn: Türk-Moğol
mitolojisindeki Ülgen).
·
Yeryüzü (Orta Dünya): İnsanların,
hayvanların, bitkilerin ve doğanın koruyucu ruhlarının (Yer-Su ruhları)
yaşadığı, bizim de dahil olduğumuz katmandır.
·
Yeraltı (Aşağı Dünya): Karanlık güçlerin,
kötü ruhların ve henüz huzura kavuşamamış ölülerin dünyasıdır. (Örn: Erlik
Han).
Şamanizm'de totem ve batıl inanç hâkimdir. Şu inanç ve
uygulamaların pek çoğu Şamanizm kökenlidir: nazar boncuğu, at nalı, muska,
uğur, tılsım, sihir, tütsü, fal bakma, rüya yorumlama, kurban süsleme, kurşun
dökme, tahtaya vurma, ateşin üstünden atlama, gidenin arkasından su dökme,
dilek tutma, dilek ağacına bez bağlama, adak adama, kurban kesme, hilali uğurlu
sayma, iksir ve kocakarı ilaçları hazırlama, kırık-çıkıkçılık, ölmeden önce
doğayla helalleşme, mezar taşı, yas tutma, ölenin ardından 40. günde tören
(mevlit) düzenleme, kutsal sayılan rakamlar (örneğin 7 ve 40), kötü ruhlar
(öcü, cin, iblis…), ruhsal reenkarnasyon ve burçlar.
Şamanizm adını, din işlerine bakan şamandan alır: şaman
varsa Şamanizm vardır. Bir şaman aracılığıyla ilahiyat ihtiyacını gideren
insana Şamanist ya da Şamani denir.
Şaman, bir avcı-toplayıcı klanın rahibi/imamı gibidir; ancak
din yaymaya değil, ibadeti yönetmeye çalışır. Şamanistler için o yalnızca bir “din
insanı” ya da “seçilmiş aracı” değildir; aynı zamanda şifacı, büyücü, sihirbaz,
kâhin, falcı, medyum, astrolog ve kutsal kişidir. Psişik, paranormal ve
doğaüstü güçleri olduğuna; dünya hayatını koruyan kadim tekniklere sahip
olduğuna inanılır. Hem saygı görür hem de korkulur. Nitekim pek çok yabancı
kaynakta şaman, “dinî sihirbaz” ya da “dinî büyücü” olarak da adlandırılır.
Şamanın; ölenlerin ruhlarına yol gösterebildiğine, atalarla
ve doğanın ruhlarıyla konuşabildiğine, hayvanları anlayabildiğine, kötü
ruhlarla savaştığına, aynı anda birkaç yerde bulunabildiğine, astral seyahat
yapabildiğine, geleceği görebildiğine, gaipten haber alabildiğine, havayı
değiştirebildiğine, doğal felaketleri önleyebildiğine, hastayı
iyileştirebildiğine ve öteki dünyaya girip çıkabildiğine inanılır.
Şamana bazı uygarlıklarda Kam, Gam, Gan, Kaman, Kami,
Brahman, Burhan, Bur, Bura ya da Böge denir.
Şamanizmde hastalıkların temel nedeni, kişinin ruhunun
çalınması, kaybolması veya kötü ruhların bedene musallat olmasıdır. Şaman,
transa geçerek ruhunu bedeninden ayırır (astral seyahat), yeraltına veya göğe
giderek o ruhu geri getirir ve hastayı iyileştirir.
Şaman, ölen kişilerin ruhlarının öteki dünyaya güvenle
geçmesini sağlar, onların yollarını şaşırmasını engeller.
Avcı-toplayıcı toplumlarda doğadan (hayvanlardan veya
topraktan) bir şey alındığında, doğanın dengesi bozulur. Şaman, doğanın
ruhlarından özür dileyerek veya onlara sunular sunarak topluluk ile doğa
arasındaki kozmik dengeyi korur.
Davul, Şamanın en kutsal aracıdır. Ritüel esnasında çalınan
monoton ve hızlı davul ritmi, beynin alfa ve theta dalgaları yaymasını
sağlayarak nörolojik olarak transı kolaylaştırır. Şaman, davulunu öteki dünyaya
uçtuğu bir “binek hayvanı” (at veya kuş) olarak görür.
Şamanlar genellikle klanın totem hayvanıyla (Kurt, Ayı,
Kartal) mistik bir bağ kurarlar. Ritüellerde o hayvanın taklidini yapar, onun
sesini çıkarır ve trans esnasında o hayvana (“Arkadaş Ruh” veya “Kılavuz Hayvan”)
dönüşerek güç kazanırlar.
Şamanistler; doğum, ölüm, hastalık, kıtlık, doğal felaket ve
savaş gibi olaylarda şamana ve onun ritüellerine ihtiyaç duyar.
Şaman, dinsel törenini yaparken özel kıyafet giyer, özel
takılar takar, ilginç malzemeler kullanır; müzik (davul/kopuz) ve dans
eşliğinde transa geçerek (kendini kaybederek) iyi ve/veya kötü ruhlarla
irtibata geçer. Tören sırasında kafiyeli dualar okur, kimi zaman şarkı
mırıldanır. Bazı şamanlar ayinler dışında pek ortalıkta görünmez, inzivada ve
genelde ruhsal yolculuktadır.
Bazı tapınma biçimlerinin şamanlarca icat edildiği
düşünülür; hatta bazı şamanlar kendi dinlerini bile yaratmış olabilir. (Ateşe,
volkana, bir hayvana, mumyaya, güneşe, aya, yıldızlara ya da penise tapmak bu
biçimlere örnektir.)
Şamanlar geçimini insanların hediye ve bağışlarıyla
sağlardı. (Geçmişte bazı şamanlar için en makbul hediyeler alkol, tütün,
uyuşturucu otlar ve halüsinojen mantarlardı.) Bazı şamanlar ise kabilesinin
içinde doğal bir hayat sürer, kendi geçimini kendi sağlar ve bir ayin ihtiyacı
doğduğunda makul bir hediye karşılığında ibadeti yönetirdi.
Çoğu Şamanizm türünde şamanlık babadan oğula geçer: baba,
tüm şaman bilgisini oğluna aktarır, onu ayinlerde yardımcısı yapar ve belli bir
süre sonra oğul profesyonel şaman olur.
Bazen de usta-çırak ilişkisiyle şaman olunur. Şaman olacak
çocuk/genç bir anda tuhaflaşır, kriz geçirir, ateşlenir, kendinden geçer ve
sonra ayılır; bu “şovlarından” birinde bir usta şamanın ilgisini çeker ve
çıraklığa kabul edilir. Belirsiz süren bir eğitimin ardından, ustasının
sırlarına erince şaman olur. (Öte yandan kimi Şamanistlere göre “şaman olunmaz,
doğulur”; şaman olacak kişiye şamanlığı daha anne karnındayken ruhlar
bağışlar.) Bazı Şamanist topluluklarda kadınlar da şaman olabilir.
Her şaman; aldığı eğitime, edindiği tecrübeye, dinlediği
hikâyelere ve tanıdığı kültürlere göre topluluğunu (müritlerini) şamanize eder.
Bu yüzden her şamanda aynı ritüeli ya da aynı cevapları bulamazsınız. İyi
eğitim görmüş şamanlar bilgece davranır, aklını ve kültürünü toplumun yararına
kullanır; çıkarcı şamanlarınsa tuhaf inanışlı cemaatler kurup üyelerini
sömürdüğü de görülmüştür.
Şamanlar yalnızca maneviyat için değil, dünyevi işlerde akıl
almak için de başvurulan kişilerdi; sık sık arabulucu ve danışman olarak
kullanıldılar. Özellikle ilk zamanlarda şaman, ister istemez klanın ortak
noktası hâline geldi: kişiler arasındaki anlaşmazlıkları çözer, insanların
emanetlerini saklar, kabilenin çocuklarına eğitim verirdi. Tarım devriminden
sonra da bu rolleri köylerde sürdürdüler; hakem, hâkim, ombudsman ve öğretmen
gibi işlevleri üstlendiler. Köylerin ortak siloları (tahıl depoları) çoğu zaman
şamanlara emanet edilirdi. İlk türbeler de şamanlar için yapılmış, Şamanistler
bu türbelere giderek ruhlardan dilekte bulunmuştur.
Bugünkü toplulukların birçoğunun ataları da (eski çağlarda)
Şamanistti: Moğollar, Çinliler, İskandinavlar, İngilizler ve bugünkü Türkî
cumhuriyetlerde yaşayan Türk kökenliler buna örnektir. (Elbette hepsinin
Şamanizmi birbirinden farklıydı.)
Şamanlar; üzerinde sörf yaptıkları Animizm, Totemizm ve
Panteizm gibi inançları başkalaştırmış, içlerine kendi hayallerini katmış ve
farklı dinlerin türemesinde katalizör olmuşlardır. (Tüm dinlerin kökeninde bir
şamanın yattığına inanıyorum.)
Şamanizm, kendisinden sonra doğan pek çok dini etkilemiş ve
onların içine sızmayı başarmıştır. Orta ve güney Asya'nın doğacı-felsefeci
dinlerine (Hinduizm, Budizm, Konfüçyüsçülük, Taoizm, Jainizm…) etkisi büyük
olmuştur. Ortadoğu'da doğan çok tanrılı, iki tanrılı ve tek tanrılı dinlerde de
Şamanizm'in izleri görülür.
Burçların doğuşuna da şamanlar öncülük etmiştir. Şamanlar,
gece gökyüzünde gördükleri yıldızları hayallerinde birleştirerek (çocuk
kitaplarındaki noktaları kalemle birleştirir gibi) saygı duydukları varlıklara
benzetmiş, bu figürlerden anlam çıkarmıştır. Şamandan şamana aktarılan bu kadim
bilgi, Sümerlerde astrolojiye dönüşmüş ve bugünkü burç sistemi doğmuştur.
(Gazetede burcunuzu okurken, bunu yaklaşık 20 bin yıl önce bir şamanın
yumurtladığını hatırlayın.)
Şaman ve Şamanizm popüler kültürü de etkilemiştir. Örneğin Yüzüklerin
Efendisi'ndeki ak büyücü Gandalf ile kara büyücü Saruman'ın, şamanlardan
esinlenerek kurgulandığını söyleyebiliriz.
Şamanizim avcı-toplayıcı atalarımızın inanç dünyasına uzun
yıllar cevap vermiş ve onların yeni bir inanç geliştirmelerine gerek
bırakmamıştır. Ama tarım devrimiyle birlikte başlayan yerleşik hayat ve
kentleşme sonucunda insanlar şamanizmden daha komplike ve daha görkemli
inançlara ihtiyaç duymuştur.
Şamanizm; yıllar boyunca kendisinden sonra ortaya çıkan çok
tanrılı, iki tanrılı ve tek tanrılı dinlere meydan okumuş ve günümüze dek
varlığını sürdürmeyi başarmıştır.
Notlar
·
Not 1: “Şaman” kelimesinin “ruhçu”, “ruh
adamı”, “ruh sözcüsü” ya da “ruh dostu” gibi anlamlara geldiği söylenebilir.
İnsanoğlu, tanrıdan önce ruhu icat etti ve onu ilahlaştırdı. Nitekim bugün pek
çok dildeki “tanrı” kelimesi, antik zamanlarda “ruh” anlamına geliyordu.
Örneğin Türkçedeki “tanrı” kelimesi, öz Türkçedeki “tengri”den gelir; bu kelime
bugün tanrı anlamında kullanılsa da eskiden “yüce ruh” demekti. Bir iddiaya
göre; “ruh” anlamındaki “tin” ile yüce anlamındaki “gra” kelimelerinin
birleşimi zamanla “tengri” biçiminde okunmaya başlamış, “yüce ruh” anlamındaki
tengri de zamanla “tanrı”ya evrilmiştir.
·
Not 2: Dünyanın pek çok bölgesinde
yapılan kazılarda Şamanizmin işaretlerinden bir olduğu düşünülen Kader Çarkına
rastlanılmıştır. Bu işareti Türkler Kader Çarkı derken, Japonlar Manji,
Çinliler Wan, Hintliler Svastika, maalesef Almanlar da “gamalı haç”
demişlerdir. İnsan zihninin soyut sembol
üretme ve doğayı anlamlandırma kapasitesinin en evrensel kanıtı şüphesiz “Kader
Çarkı” sembolüdür. Günümüzün siyasi bagajlarından uzaklaşıp tarihin
derinliklerine bakıldığında; uğur anlamına gelen veya uğur getirdiğine inanılan
bu kadim işaretin, avcı-toplayıcı dönemden beri insanlığın ortak mirası olduğu
görülür. Naturist bir sezgiyle Güneş'in gökteki hareketini, mevsim döngülerini
ve dört elementi simgeleyen Kader Çarkı; Anadolu'dan Sibirya'ya,
Mezopotamya'dan Uzak Doğu felsefi inançlarına kadar tüm antik kültürlerde
evrensel kozmik düzenin, bereketin ve panteist yaşam çarkının ortak geometrik
dili olmuştur.
·
Not 3: Atalarının dinine merak salanlar,
Neo-Şamanizm adı altında bu inancı yeniden canlandırmaya çalışmaktadır.
Günümüzde dünyaya yayılmış 5-6 milyonluk bir Şamanist topluluk olduğu tahmin
edilir; yine de Neo-Şamanistlere rağmen 100 yıl sonra dünyada hiç Şamanist
kalmayacağı öngörülür.
Buraya kadar bahsettiğimiz tün inançlardan izler taşıyan Göbeklitepe’ye
de diğer taş tepelere değinmeden geçemeyeceğim.
Göbeklitepe bölgede konar-göçer yaşayan avcı-toplayıcı
insanlar tarafından inşaa edildi. Henüz tarım devrimi gerçekleşmemişti ama
ramak kalmıştı. Bölgedeki klanlar kendilerine kalıcı barınaklar yapmıyordu. Ama
yine de birleşip bu devasa yapıları inşaa ettiler. Bu yapıların içinde
yaşamadıklarını, yani barınak olarak kullanmadıklarını veya gıda saklamak için
de kullanmadıklarını biliyoruz. Henüz tarıma ve yerleşik yaşama geçmeyen,
sürekli beslenme peşindeki klanların tapınma amacıyla bu yapıları yaptıkları düşünülüyor.
Sunak yerleri olduğu için bir şaman eşliğinde ritüel gerçekleştirdiklerine de
inanıyoruz.
Bu yapılar düşmanlardan, aşırı yağmurlardan ve aşırı
soğuklardan korunma, yani sığınma amaçlı da yapılmış olabilir. Belki de
avlanmaya çıkamayan, uzun göçlere dayanamayan yaşlılarını, hastalarını,
sakatlarını ve de şamanlarını bu yapılara bırakıp gidiyorlardı. Henüz
bilemiyoruz. Üstelik Göbeklitepe benzeri yapıları 30-40 km uzaklıklarda da
görüyoruz. Karahantepe, Sayburç, Sefertepe, Harbetsuvan, Çakmaktepe, Gürcütepe,
ve Yoğunburç’taki yapılar da sanki aynı amaç (tapınma/ritüel) amacıyla yapılmış
gibi duruyor. Bu yapıların yapılması epey kalabalık bir insan gücüne ihtiyaç
duyduğu için çevredeki kılanların hepsi inşatta çalışması için 5-10 adam vermiş
olmalıdır.
Bu durum klanların aynı dili konuştuklarını da gösteriyor
olabilir. Belki de aynı dili konuşan klanlar bölgeye başka klanları
sokmuyorlardı, yani dayanışma içindeydiler. Bu dayanışmayı daha da ileri götürerek
bu yapıları imece usulü inşaa ettiler. Yapımda çalışanları beslemek için
klanlar dönüşümlü olarak yiyecek ve içecek taşıdılar muhtemelen. Bu örgütlülüğü
sağlamak için her klanın şamanından oluşan bir şamanlar konseyi dahi kurulmuş
olabilir. Bu yapılardaki hayvan figürleri de bu klanların totemlerini ifade
ediyor olabilir.
Kişisel bir tahminim de şudur: bu yapılar sağlıklı nesiller
doğurmak için yapılmış olabilir. Yakın akrabalardan oluşan klan içindeki
birliktelikler sonucunda beden ve zihin sağlığı iyi olmayan çocukların doğduğu,
ama başka klanların erkekleri veya kadınlarıyla yapılan cinsel birleşmeler
sonucunda sağlıklı çocukların dünyaya geldiğini keşfetmiş olmalılar. Zaten
totemik klanlar egzohamiktir, yani klan dışından kişilerle evlenmeli veya
çiftleşmelidir. Bu yüzden, cinsel birleşme ritüelleri amacıyla bu yapılar inşaa
edilmiş olabilir. Her klanın doğurgan kadınları bu karanlık yapıların içine
giriyor, başka klanların erkekleriyle çiftleşiyor olabilir. Kimin kimle
çiftleştiği belli olmayan bu yapılar sayesinde yakın akraba seksi olmadığı için
yeni nesiller daha sağlıklı doğuyor olabilir. Bu sayede klan kendi kızlarını ve
erkeklerini diğer klanlara kaybetmeden yeni nesillere kavuşuyor olabilir.
Göbeklitepe de ve bölgeye yakın diğer taş tepelerde cinsellik, doğurganlık
içeren kabartmalara ve penis figürlerine çokça rastlamamızın sebebi bu
olabilir.
7.
POLİTEİZM
Politeizm (çoktanrıcılık), birden fazla tanrıya ya da ilahi
varlığa inanma ve onları kutsal kabul etme inancıdır. Bu inanışa göre evrenin
yönetimi, varoluşun farklı katmanları ve insan yaşamının değişik alanları;
farklı yetki, karakter ve görevlere sahip birçok ilahi güç tarafından
yönetilir. Politeist dinlerde tanrıların çoğu zaman ayrı görev ve özellikleri
vardır; savaş, bereket, gökyüzü, deniz ya da ölüm gibi alanlarla
ilişkilendirilirler. Monoteist dinlerdeki mutlak tek güç algısının aksine,
politeizmde güç dağıtılmıştır.
Politeizmin kökenini anlamak için insanın yerleşik hayata
geçiş sürecine bakmak gerekir. Bundan yaklaşık 12 bin yıl önce tarımın keşfiyle
birlikte insanlar yavaş yavaş yerleşik düzene geçmeye başladı; tarımı
becerdikçe kendileri için de kalıcı yapılar (evler) inşa ettiler.
Tarımın keşfinden sonra, her biri 50-60 kişilik klanlar ekip
biçtikleri yerleri (tarlalarının) yanına yerleşti. Avcı-toplayıcıların
mahsullere dadanmasını önlemek için 4-5 klan birleşerek 200-250 kişilik
köyleri, daha büyük birleşmeler de 3-4 bin kişilik kasabaları oluşturdu. Bu
yerleşimlerde düzeni sağlamak için inanca daha çok ihtiyaç duyuldu; işi artan
şamanlar rahipliğe, silo (tahıl deposu) yöneticiliğine ve toplum üzerinde söz
sahipliğine yükseldi.
Şamanlar arasındaki teba ve bağış rekabeti giderek cemaatler
arası rekabete dönüştü; her cemaat kendi inancını daha kudretli kılmak için
yeni mitolojiler üretti. Bu yeni metafizik anlatılar da nihayetinde tanrı ve
tanrılar kavramını doğurdu.
Evreni ve insanları yaratan tanrılar anlatısının, yani
politeizmin, bundan yaklaşık 10 bin yıl önce (MÖ 8000'ler) Anadolu,
Levant ve Mezopotamya'yı kapsayan Ortadoğu'da doğduğunu söyleyebilirim. (İlginçtir,
tanrıdan önce tanrıça vardı. Antik insanlar yaratıcıyı önce dişi olarak
kavramsallaştırdı; çünkü doğuran dişiydi, öyleyse yaratan da dişi olmalıydı.
İlk büyük ilah bu yüzden Toprak Ana'ydı belki de.)
Politeizmin en güçlü, en yaygın ve en kurumsal olduğu dönem
ise MÖ 3000'ler olsa gerek. Bu çağda, birbirinden 2-3 bin km uzaktaki İndus,
Sümer ve Mısır uygarlıklarında çok güçlü çoktanrılı mitolojilere rastlıyoruz.
Sonrasında Yunan'da, Roma'da, İskandinavya'da, Arabistan'da ve Uzak Doğu'da da
politeist inançlar görülür.
Not: Dinler tarihinde Ktonik (toprağa, rahme,
yeraltına, karanlığa ve berekete ait olan dişil inançlar) ile Uranik (göğe,
güneşe, fırtınaya, yasaya ve güce ait olan eril inançlar) ayrımı vardır.
Avcı-toplayıcılık ve erken tarım döneminde insan toprağa bağımlıydı
(Ktonik/Tanrıça dönemi). Ancak kentler kurulup, mülkiyet savaşları başlayıp,
surlar inşa edildikçe toplumlar askerileşti. Toplum askerileştikçe gücü elinde
tutan eril krallar, gökyüzünün fırtına ve savaş tanrılarını (Zeus, Marduk,
Yahve) panteonun başına geçirdi veya tek tanrı yaptı (Uranik dönem). Dişil
yaratıcılığın yerini, güce ve yasaya dayalı eril otoritenin alması, inanç
evriminin en dramatik kırılmasıdır.
Politeist inançların yükseldiği ve kurumsallaştığı yerler
nüfusu 20 binleri aşan kalabalık kasabalar (kentler) olurken kaldıraç noktaları
da tapınaklarıydı. Örneğin Sümerlerde tapınaklar sadece ibadet yeri değil;
vergilerin (tahılların) toplandığı, kıtlık zamanı dağıtıldığı, muhasebenin
tutulduğu (ve dolayısıyla yazının icat edildiği) ilk bankalar ve idari
merkezlerdi. İnsanlar tanrılardan korktukları için tapınağa ürün teslim
ediyorlardı. Yani inanç, merkezi otoritenin hukuku ve ekonomiyi organize etmek
için kullandığı en verici operasyonel araçtı.
Politeizm, erken kent devletleri ve krallıklar için
toplumsal düzeni tesis etmenin, halkın idareye gönüllü katılımını sağlamanın ve
askeri gücü organize etmenin en etkili ideolojik aracı haline gelmiştir. Çok
tanrılı panteonların ürettiği, mitolojik ve ajitatif anlatılarla beslenen bu
yeni maneviyat, bireyde kabile bağlarının ötesinde bir 'kent aidiyeti'
yaratmıştır. Böylece, tanrılarının koruduğu kutsal kent uğruna canını feda
etmeyi ve savaşmayı göze alan, dini motivasyonla donatılmış organize orduların
ve adanmış askerlerin tarih sahnesine çıkışı mümkün olmuştur.
Politeist tanrıların özellikleri
Politeist tanrılar genellikle insan formundadır ve insani
duygulara (öfke, kıskançlık, aşk, entrika, hırs) sahiptir. Evlenir, savaşır,
çocuk sahibi olurlar. Onları insanlardan ayıran en büyük fark ölümsüzlükleri ve
muazzam güçleridir.
Tanrılar bir hiyerarşi içinde yaşar. Genellikle başlarında
bir “baştanrı” bulunur (Yunan'da Zeus, İskandinav'da Odin, Sümer'de Enlil).
Ancak bu baştanrı mutlak ve her şeye gücü yeten bir varlık değildir; diğer
tanrılarca kandırılabilir, engellenebilir ya da konsey kararlarına uymak
zorunda kalabilir.
Pek çok politeist sistemde tanrıların bile üstünde, onların
dahi değiştiremeyeceği mutlak bir Kader (kozmik yasa) vardır. Örneğin Zeus
bile, bir insanın ne zaman öleceğini belirleyen kader ipliklerini kesen
tanrıçalara (Moiralar) müdahale edemez.
Politeist dinlerde genellikle “benim tanrım gerçek, seninki
sahte” kavgası olmaz. Bir kabile ya da devlet bir diğerini fethettiğinde, karşı
tarafın tanrısına saygı gösterir, hatta onu kendi sistemine katardı. Örneğin
Romalılar Yunan tanrılarını kendi tanrılarıyla eşleştirmiştir (Zeus = Jüpiter,
Ares = Mars). İnanç savaşları ya da dogmatik engizisyonlar politeist dünyada
pek görülmez.
Antik atalarımız neden birden fazla tanrıya ihtiyaç duydu? Bunun
temel nedeni, dünyadaki olayları sınıflandırma ihtiyacıdır:
·
Olayları farklı güçlere bağlamak. Güneş
doğup batıyor, yağmur yağıyor ya da kuraklık oluyor, şimşek çakıyor, hastalık
çıkıyor, insanlar doğup ölüyordu. Bugün bunları fizik, biyoloji ve
meteorolojiyle açıklıyoruz; eski insanlar ise her olayı ayrı bir gücün
yönettiğini düşünüyordu. Bu yüzden yağmur için bir tanrı, deniz için bir tanrı,
savaş için bir tanrı bulunması onlara doğal görünüyordu.
·
Toplumun gökyüzüne yansıtılması. Bir
krallıkta kral, komutanlar, valiler ve zanaatkârlar nasıl varsa, gökyüzünde de
benzer bir düzen hayal edildi. Yunanlar tanrıları büyük bir aile ve devlet gibi
düşünüyordu: Zeus kraldı, Poseidon denizlerden, Ares savaştan, Athena
bilgelikten sorumluydu. Yani panteonlar çoğu zaman toplumun göğe yansımasıydı.
·
Pratiklik. Tek bir evrensel tanrı yerine
farklı ihtiyaçlar için farklı ilahlara yönelmek pratikti: denizci deniz
tanrısına, çiftçi bereket tanrısına, asker savaş tanrısına dua ederdi. Bu da
dini günlük hayatla doğrudan ilişkilendiriyordu.
Ayrıca hemen her panteonda ortak bir model görülür: bir
gökyüzü tanrısı, bir güneş tanrısı, bir ay tanrısı, bir bereket/tarım tanrısı,
bir savaş tanrısı ve bir ölüler dünyası tanrısı. Bu ortak örüntü tümüyle
tesadüf değildir. Karşılaştırmalı mitoloji, özellikle Hint-Avrupa halklarının
baştanrılarının ortak bir kökene dayandığını gösterir: Yunan Zeus, Roma Jüpiter,
Hint Dyaus ve Cermen Tyr adlarının hepsi, yeniden kurulan
Proto-Hint-Avrupa gök tanrısı “Dyeus Phater (Gök Ata)” sözcüğünden türemiştir.
Yani farklı halkların gök tanrıları çoğu zaman aynı kadim kavramın birbirinden
uzaklaşmış biçimleridir.
Politeist inanca sahip antik uygarlıkların belli başlı
tanrıları şunlardı:
·
Sümerler
o
An (Anu) – Gökyüzü tanrısı, tanrıların atası.
o
Enlil – Hava, rüzgâr ve krallık gücü.
o
Enki (Ea) – Bilgelik, su, zanaat ve büyü.
o
Ninhursag – Toprak ve bereket ana tanrıçası.
o
Utu (Şamaş) – Güneş ve adalet.
o
İnanna (İştar) – Aşk, bereket ve savaş.
·
Akadlar, Asurlular ve Babilliler
o
Marduk – Babil'in baş tanrısı.
o
Aşur – Asurların ulusal baş tanrısı.
o
İştar – Aşk ve savaş tanrıçası.
o
Şamaş – Güneş ve adalet.
o
Sin (Nanna) – Ay tanrısı.
·
Antik Mısır
o
Ra (Re) – Güneş tanrısı.
o
Osiris – Ölüm ve öteki dünya.
o
İsis – Annelik, büyü ve koruyuculuk.
o
Horus – Krallık ve gökyüzü.
o
Set – Çöl, fırtına ve kaos.
o
Anubis – Mumyalama ve ölülerin rehberliği.
o
Thoth – Bilgelik ve yazı.
·
İndus ve Hindu Geleneği
o
İndra – Fırtına ve savaş.
o
Agni – Ateş.
o
Varuna – Kozmik düzen ve sular.
o
Brahma – Yaratıcı.
o
Vişnu – Koruyucu.
o
Şiva – Dönüştürücü/yokedici.
o
Lakşmi – Zenginlik.
o
Sarasvati – Bilgelik.
o
Durga/Kali – Güç ve koruma.
·
İskandinav (Norse)
o
Odin – Bilgelik, savaş ve şiir.
o
Thor – Gök gürültüsü.
o
Freyja – Aşk, bereket ve büyü.
o
Freyr – Bereket ve refah.
o
Tyr – Adalet ve savaş.
o
Loki – Hile ve değişim.
o
Hel – Ölüler diyarı.
·
Antik Yunan
o
Zeus – Gökyüzü ve tanrıların kralı.
o
Hera – Evlilik.
o
Poseidon – Denizler.
o
Hades – Yeraltı dünyası.
o
Athena – Bilgelik ve strateji.
o
Ares – Savaş.
o
Apollo – Güneş, sanat ve kehanet.
o
Artemis – Avcılık.
o
Aphrodite – Aşk ve güzellik.
o
Hermes – Ticaret ve haberci.
o
Demeter – Tarım.
o
Dionysos – Şarap ve coşku.
·
Antik Roma
o
Jupiter (Zeus)
o
Juno (Hera)
o
Neptune (Poseidon)
o
Mars (Ares)
o
Venus (Aphrodite)
o
Mercury (Hermes)
o
Minerva (Athena)
o
Diana (Artemis)
o
Vulcan (Hephaistos)
·
İslam Öncesi Araplar
o
Hubel – Mekke'deki önemli putlardan biri.
o
El-Lât – Bereket ve koruyuculukla
ilişkilendirilen tanrıça.
o
El-Uzzâ – Güç ve koruma tanrıçası.
o
Menât – Kader ve talih tanrıçası.
·
Keltler
o
Lugh – Beceri ve savaş.
o
Dagda – Bilgelik ve bereket.
o
Brigid – Şifa ve şiir.
·
Şinto (Japonya)
o
Amaterasu – Güneş tanrıçası.
o
Susanoo – Fırtınalar.
o
Tsukuyomi – Ay.
·
Aztekler
o
Quetzalcoatl – Bilgelik ve uygarlık.
o
Huitzilopochtli – Güneş ve savaş.
o
Tlaloc – Yağmur
Politeizm atalarımızdan bazılarına yanlış gelmiş; ya da
toplumsal ve varoluşsal sorunları gidermede, bireysel huzuru sağlamada yetersiz
kalmış olmalı ki, tanrıları azaltma ve bazılarının önemini artırma eğilimi
doğdu. Ne var ki bu geçiş birdenbire olmadı; arada köprü kavramlar yer aldı:
·
Henoteizm (baştanrıcılık): Birden çok
tanrının varlığını kabul etmekle birlikte, içlerinden birine ötekilerden üstün
olarak tapınmak. (“Başka tanrılar da var, ama kabilemizin en büyük koruyucusu
Marduk'tur.”)
·
Monolatri (özel tanrıcılık): Başka
tanrıların varlığına inanmakla birlikte yalnızca tek bir tanrıya ibadet etmeyi
emreden sistem. Erken dönem İsrailoğulları inancının ve bazı antik Ortadoğu
dinlerinin bu evreden geçtiği kabul edilir.
Politeizmden tek tanrıcılığa geçişin en erken ve en çarpıcı
örneklerinden biri Antik Mısır'da yaşandı. MÖ 14. yüzyılda firavun Akhenaten
(IV. Amenhotep), Mısır'ın kalabalık tanrı panteonunu bir kenara bırakıp
yalnızca güneş tanrısı Aten’e tapınmayı dayattı. Tarihin bilinen ilk tek
tanrıcılık (ya da monolatri) denemelerinden sayılan bu reform, Akhenaten'in
ölümünden sonra terk edildi ve eski çoktanrılı düzen geri geldi; yine de tek
tanrı fikrinin, çoktanrıcılığın tam içinden nasıl doğabildiğini göstermesi
bakımından önemlidir.
Düalist dinler
Düalist (ikici) dinler de çok tanrılı dinler kapsamındadır.
Düalizm, evrenin temelinde birbirine karşıt iki ilke ya da gücün bulunduğunu
savunur; bu güçler genellikle iyi-kötü, ışık-karanlık, düzen-kaos, ruh-madde
gibi zıtlıklarla ifade edilir. Başlıca düalist dinler Zerdüştlük ve
Maniheizm'dir.
·
Zerdüştlük: Ahura Mazda iyiliği,
doğruluğu ve ışığı; Angra Mainyu (Ahriman) ise kötülüğü ve yıkımı temsil eder.
·
Maniheizm: Zerdüştlüğün içinden çıkan,
Hristiyanlık, Yahudilik ve Budizm'den de etkilenen Maniheizm'in merkezinde ışık
ile karanlık, iyi ile kötü arasındaki kozmik mücadele vardır. Bu ikiliklerin de
ilahi hamileri bulunur (bunları iki ayrı tanrı olarak düşünebiliriz).
İbrahimi Dinlerde Politeizmin İzleri
Monoteist İbrahimi dinler, doğdukları coğrafyaların köklü
çoktanrılı (pagan) gelenekleri, mitolojileri ve hukuk normlarıyla derin
etkileşimler yaşamıştır. Eski pratikleri tamamen yok etmek yerine, onları
teolojik potalarında eritip dönüştürerek bünyelerine katmışlardır.
Tek tanrılı dinler, çok tanrılı dinlerin içinden çıkmıştır.
Bu yüzden İbrahimî dinlerin anlatıları ile çoktanrılı dinlerin mitolojileri
arasında benzerlikler vardır; hatta ibadet biçimleri, ilahi kurallar ve
görevler, dinî bayramlar arasında da benzerlikler görülür. Bu benzerliklere
ister araklama deyin, ister kültürel etkileşim deyin, isterseniz hiç kabul
etmeyin; ama bunlar “üstü örtülemeyecek” bir gerçektir.
Yahudilik; Mezopotamya, Kenan (Levant) ve Mısır
çoktanrılı dinlerinin kültür kavşağında şekillenmiştir:
·
Mezopotamya: Tevrat’taki Nuh Tufanı
anlatısı, Sümer-Babil kökenli Gılgamış ve Atrahasis destanlarıyla büyük
benzerlik taşır. Musa Şeriatı'ndaki "kısas" gibi kurallar Hammurabi
Kanunları’ndan, kutsal Şabat (Cumartesi) günü ise Babil takvimindeki uğursuz/kutsal
"Sapattu" dinlenme günlerinden devralınmıştır.
·
Kenan (Levant): Kenan panteonunun baş
tanrısı "El" ve çoğul formu "Elohim", Yahudilikte tek
tanrıyı isimlendirmek için alınmıştır. Kudüs Tapınağı’nın üç bölümlü mimari
şeması ve kurban ritüelleri de Kenan tapınak kültürüyle birebir örtüşür.
·
Mısır: Firavun Akhenaton’un tek tanrılı
(Atenist) reformu Yahudi monoteizmini felsefi olarak etkilemiştir; Mezmur 104,
Mısır'ın "Büyük Aten İlahisi" ile aynı metaforları içerir. Ahit
Sandığı tasarımı Mısır kutsal sandıklarından, sünnet pratiği ise Mısır
soylu/rahip sınıfının temizlik geleneğinden kutsal bir ahit işaretine
dönüştürülmüştür.
·
Bazı arkeolojik yazıtlarda “Yahve ve onun
Aşerası” ifadesi bulunmuştur; kimi bilim insanı bunu, Yahve'nin bir tanrıçayla
ilişkilendirilmiş olabileceğine dair kanıt olarak yorumlar.
·
İbranice Kutsal Kitap'ta Baal gibi başka
tanrılara tapınmanın eleştiriliş biçimi, sanki Baal'in varlığını kabul eder;
ama Baal'in İbranilerle ilgilenmediğini ve ilgilenmeyeceğini, dolayısıyla ona
tapınmanın gereksiz olduğunu, İbranilerin tanrısının Yahve, diğer tanrılarınsa
başka kavimlerin tanrıları olduğunu ima eder gibidir.
Hristiyanlık, Roma ve Helenistik dünyada yayıldıkça
pagan kitlelerin adaptasyonunu kolaylaştırmak için birçok eski inanış ve
ritüeli bünyesine dahil etmiştir:
·
Teslis ve Azizler: Üçleme (Teslis)
inancı, antik çoktanrılı dünyadaki üçlü tanrı grupları (Mısır'da
Osiris-İsis-Horus) ile yapısal bir süreklilik taşır. Paganizmdeki yerel ve
işlevsel tanrıların yerini zamanla Azizler almıştır (Deniz tanrısı Poseidon'un
Aziz Nikolaos'a dönüşmesi gibi). Eski "Ana Tanrıça" (İsis, Kibele)
kültü ve ikonografisi ise Meryem'e "Theotokos" (Tanrı Doğuran) unvanı
verilerek ona aktarılmıştır.
·
Bayramlar ve Semboller: Noel (25 Aralık),
Roma'nın Güneş Tanrısı Sol Invictus'un doğumu ve Mitraizm'in kış gündönümü
festivalidir. Bahar tanrıçası Eostre'den adını alan Paskalya'daki
tavşan/yumurta sembolleri pagan bereket ritüelleridir. Sanattaki hale (ışık
çemberi) güneş tanrılarından, pazar ibadeti Roma'nın güneşe tapınma gününden
(Dies Solis), adak mumu ve tütsü kullanımı ise pagan tapınaklarından mirastır.
İslamiyet, İslam öncesi (Cahiliye dönemi) Arap
toplumunun çoktanrılı örfi yapısını tamamen reddetmek yerine putperest
unsurlardan temizleyip adalet ekseninde muhafaza etmiştir:
·
Hac ve Kabe: Pagan dönemde putlar merkezi
olan Kabe'nin kutsallığı korunmuş; putperestlerin yaptığı tavaf, Safa ve Merve
tepeleri arasındaki Sa'y yürüyüşü, ihram, Arafat ve Müzdelife vakfeleri tevhidi
bir anlam yüklenerek İslam ibadet sistemine aynen aktarılmıştır.
·
Haram Aylar ve Harem: Savaşmanın yasak
olduğu dört kutsal ay (Zilkade, Zilhicce, Muharrem, Recep) ve Mekke çevresinin
(Harem) bitki ve hayvanlara dahi zarar verilmez bir "sit alanı" kabul
edilmesi kuralı pagan gelenekten onaylanmıştır.
·
Hukuk ve Toplum: Evlilikte kadına verilen
mehir, kadının bekleme süresi olan iddet ve bir temizlik/erginlenme alameti
olan sünnet Cahiliye örfünden devam ettirilmiştir. Ceza hukukundaki kan
davalarını sınırlayan kısas, 100 deve olarak belirlenen kan bedeli (diyet) ve
faili meçhul cinayetlerdeki toplu yemin usulü (kaseme) rafine edilerek İslam
hukukuna entegre edilmiştir.
İbrahimi dinlerdeki melek ve şeytan kavramları, politeizmden
monoteizme erozyonla transfer olan alt tanrıların yansımalarıdır. Baş tanrı
dışındaki tüm alt tanrılar, fonksiyonlarına göre ya "kanatlı uysal
hizmetkarlara" (meleklere) dönüştürülmüş ya da rakip inançları kötülemek
adına "şer odakları" (şeytanlar/iblisler/cinler) olarak yeniden
etiketlenmiştir.
Günümüze ulaşan politeist inançlar
Dünyanın pek çok yerinde ortaya çıkan politeist inançların
çoğu gücünü kaybedip yok olurken, bazıları günümüze ulaşabilmiştir: Hinduizm,
Şintoizm, Taoizm, Çin'deki yerel halk inançları ve Afrika'daki yerel kabile
inançları buna örnektir.
·
Hinduizm, dışarıdan bakıldığında çok
tanrılı özellikler gösterir; ama onu yalnızca “çok tanrılı bir din” olarak
tanımlamak eksik kalır. Hinduizmde Vişnu, Şiva, Devi (Tanrıça), Ganeşa ve daha
pek çok tanrı ve tanrıçaya ibadet edilir. Bu nedenle birçok kişi Hinduizmi
politeist sayar. Ancak Hindu felsefesinin önemli akımlarında, bu farklı
tanrıların aslında Brahman denen tek ve nihai ilahi gerçeğin farklı
tezahürleri olduğu düşünülür. Bu yüzden akademisyenler Hinduizmi tanımlarken
kimi zaman politeist (çok tanrılı), kimi zaman henoteist (bir tanrıyı yüceltip
diğerlerini inkâr etmeyen), kimi zaman monolatrik (bir tanrıya ibadet edip
diğerlerinin varlığını kabul eden), kimi zaman da monoteist (her şeyin tek bir
nihai gerçekliğe dayandığını savunan) olarak nitelendirir. Bugün Hindistan'da
birçok Hindu pratikte birden çok tanrıya ibadet eder; ama bu tanrıların çoğu, birbirinden
bağımsız varlıklar değil, daha yüksek bir ilahi gerçekliğin farklı görünümleri
kabul edilir. Bu yönüyle Hinduizm, Antik Yunan ya da Antik Mısır
çoktanrıcılığından daha karmaşık bir yapıdadır.
o
Hinduizm, burada bahsettiğimiz tüm antik
inançlardan sadece etkilenmemiş; bu inançların neredeyse tamamını bünyesinde
eritip, onları binlerce yıl boyunca koruyarak günümüze taşımış yaşayan bir
"inanç müzesi" gibidir. O, naturist bir doğa tapınımından animist bir
ruh göçüne, totemik hayvan kutsallığından panteist bir evren bütünlüğüne kadar
makalemizde saydığımız tüm antik katmanları yok etmeden bünyesinde barındıran,
proto-inançların modern dünyada yaşayan en büyük teolojik kalesidir. Dünyanın
en eski yaşayan büyük dinlerinden biri olan Hinduizm, İbrahimî dinlerin aksine
geçmişteki proto-inançları "batıl" veya "sahte" ilan edip
yok etmemiş; tam tersine, onları kendi devasa teolojik çatısının altına birer
katman olarak yerleştirmiştir.
·
Şintoizm (Japonya): Doğada, atalarda ve
kutsal mekânlarda bulunan çok sayıdaki kami’ye (kutsal varlık) inanılır. Şinto
bugün de Japonya'da yaygın biçimde uygulanır.
·
Taoizm ve Çin halk inançları: Çin'de
yaygın olan Taoizmin bazı halk uygulamalarında çeşitli tanrı ve ilahi varlıklar
yer alır. Yerel Çin inanışları da çok sayıda tanrı, ruh ve ata kültünü
barındırır; bu uygulamaların bir kısmı Taoizmle iç içe geçmiştir.
·
Afrika: Kıtanın çeşitli bölgelerinde çok
sayıda tanrı, ruh ve ata varlığına dayanan inanç sistemleri hâlâ yaşamaktadır.
Politeizmin diğer dinlere en büyük etkisi, insanlığın ilk
büyük dinî ve mitolojik mirasını oluşturmuş olmasıdır. Sonraki dinler bu
mirastan bazen fikir almış, bazen onu dönüştürmüş, bazen de ona karşı çıkarak
kendi kimliğini kurmuştur. Bu nedenle dinler tarihi, dinleri birbirinden kopuk
yapılar olarak değil, uzun bir kültürel etkileşim zincirinin halkaları olarak
inceler.
8.
PAGANİZM
Paganizm bir inanç değildir, bir yaftalamadır. Paganizm,
günümüzde sıklıkla yanlış anlaşılan, genellikle tek tanrılı dinlerin
perspektifinden “putperestlik” veya “ilkel inançlar” olarak yaftalanmış, ancak
aslen insanlığın doğayla kurduğu en derin, en estetik ve organik bağı temsil
eden geniş bir şemsiye kavramdır.
Pek çok kişi Paganizmi Şamanizm veya Politeizm zanneder ve
böyle ahkam keser. Bazıları antik inançlara bazıları İbrahimi olmayan tüm
dinlere paganizm dendiğini zanneder. Bazıları da İslam öncesi putperest
dinlerden bahsederken paganizm terimini kullanır. Bazıları da ilkel antik
dinleri pagan olarak addeder.
Paganizm tek Tanrı inancına sahip batı dünyası tarafından bölgelerindeki
eski dinlere ve inançlara verdikleri genel bir addır. Bir başka deyişle; kendi dinlerinin
ilahi olduğuna inananların dünyevi gördükleri başkalarının dinlerine taktığı
isimdir. Küçültücü bir ifadedir.
Paganizm, köken olarak latince “paganus”, yani “kırsal”
sözcüğünden türemiştir. Sadece köylerde görülen, unutulmaya yüz tutmuş dinleri
anlatır. Elbette bu “köylü” dinleri: Naturist, Animatist, Animist, Totemist, Panteist,
Şamanist ve Panteisttir. Roma İmparatorluğu’nda Hristiyanlık resmi din haline
gelip şehirlerde hızla yayılırken, eski doğa inançlarına sadık kalan, değişime
direnen taşra ve köy halkını tanımlamak için (biraz da küçümseyici bir edayla)
bu terim kullanılmıştır.
Paganizm tek bir kurucusu, kutsal kitabı veya merkezi
otoritesi olan bir “din” değildir. Aksine, doğa merkezli, antik inanışları ve
inançları içeren, çok tanrılı veya panteist bir dünya görüşünü paylaşan kadim
ve modern inançların bütünüdür.
Paganizm tek bir inancı değil, tek Tanrıcılık dışındaki tüm inançları,
hatta İbrahimi dinlerin dışladığı dinleri de ifade eder. Biri pagan inançlardan
bahsediyorsa hangi pagan inanç olduğunu sormak gerekir. Çünkü “pagan inançlar”
kavramı çok genel kapsamlıdır ve birbiriyle kel alakalı dinleri aynı potaya
sokmaktır.
İbrahimi dinler diğer monoteist dinleri de pagan din kabul
eder. Örneğin; panteizm, Sabiilik, Bahailik pagan dindir. Hatta önceki İbrahimi
din sonraki İbrahimi dini de pagan din kabul eder.
İslam alimleri Pagan dinler yerine “batıl inançlar”, “sapkın
dinler”, “putperstler”, “müşrikler” diyerek bu sınıflandırmayı
(ötekileştirmeyi) yapar. Onlar da kendisinden başka (hatta kendi mezhebinden
başka) hiçbir dini inancı sevmezler ve yanına dahi yaklaşmazlar.
Arkeolojik ve etimolojik kalıntılara bakacak olursak tüm
dinler Naturizm, Animatizm, Animizm, Totemizm, Panteizm, Şamanizm ve
Politeizm’den doğmuştur diyebiliriz. Ama maalesef “çıktığı yumurtayı beğenmeyen
civciv gibi” tek Tanrılı dinler (hatta çoktanrılı dinler dahi) ataları olan bu
antik dinleri sevmezler ve sahte bulurlar. Bir tek felsefi inançlar bu
antik dinlere çamur atmaz. Ama elbette tek Tanrıcı dinler felsefi inançları da
pagan dinler arasında görür. (Kibirleri büyüktür yani)
Bundan yüz yıl sonra çoğunluğu ele geçirecek bambaşka bir
inanış (deizm, agnostizim veya ateizm olabilir bu) Yahudiliği, Hristiyanlığı ve
İslam’ı da pagan dinlerin arasına sokabilir (Etme bulma dünyası, ne de olsa!)
Toparlayacak olursak paganizm diye bir din veya inanç
yoktur, tek Tanrıcılar tarafından pagan olarak sınıflandırılan dinler ve
inançlar vardır.
Not 1: Pagan inançlarda kadınlar daha özgürdü, hatta
anaerkil topluluklar bile vardı. İlahi dinlerle birlikte kadınlar ikinci sınıf
insan statüsüne indirilmiştir. Neyse ki büyük aydınlanma mücadelesi sonunda
İbrahimi dinler 100 yıl önce dize getirilmiş ve içlerindeki kadın düşmanlığı
çekip çıkarılabilmiştir (darısı İslam’ın başına).
Not 2: Pagan inançlar genelde insanları daha çok
özgür bırakmıştır. Kimseye ve doğaya zarar vermediğin sürece istediğini yapma
izni vardır bu dinlerde.
Not 3: Paganlar için ibadet binalara sıkışmaz; açık
havada, ormanlarda veya kutsal alanlarda (Örn: Stonehenge) yapılır. Pagan
takvimi, “Yılın Çarkı” adı verilen ve doğanın ritmini kutlayan 8 büyük
festivalden (Sabbat) oluşur:
·
Gündönümleri ve Ekinokslar: Yule (Kış
gündönümü), Litha (Yaz gündönümü), Ostara (Bahar ekinoksu - bugünkü
Paskalya/Easter geleneklerinin kökenidir), Mabon (Sonbahar ekinoksu).
·
Mevsim Geçişleri: Samhain (31 Ekim - Cadılar
Bayramı'nın kökeni, hasatın bitişi ve ataların anılması), Beltane (1 Mayıs -
Yaşamın ve doğanın uyanışının kutlanması).
Not 4: Pagan inanca sahip olmakla yaftalanan Keltler
çok tanrılı bir inanca sahipti. Keltler güneş, ay, yıldızlar gibi tabiatın
unsurlarını kutsal kabul ederlerdi ve meşe, dağların zirveleri, nehirler hatta
bazı bitkilere saygı gösterirlerdi. Ateş bazı uluhiyetlerin bir sembolü
addedilirdi ve güneş ile ilişkiliydi. Ateş temizlenme ve arınma ile
ilişkiliydi. Kelt takvimi ay, güneş ve bitkisel döngülerle işlerdi. Arkeolojik
kalıntılar her yıl iki ekinoks ve gün dönümünün kutlandığını göstermektedir. Bu
festivaller Güneşin konumu ile yapılmaktaydı. Kelt inancının rahiplerine Druid
denirdi. MÖ 2000’li yıllarda Orta Avrupa’da ortaya çıkan Keltler ikibin yıl
süreyle tüm Avrupaya, Britanya adalarına ve hatta Anadoluya yayılarak
kültürlerini, dillerini ve dinlerini yaymışlardır. (Galler, Galya, Galatya,
Galata gibi kelimeler Keltleri ifade etmektedir)
9.
FELSEFİ İNANÇLAR
İlahiyatçıların ve teologların din olarak görmediği, zaten
kendilerini de din olarak görmeyen ama milyonlarca takipçisi olan felsefi
diyebileceğimi inançlardan da bahsetmek istiyorum. Bunlar; Budizm,
Konfüçyüsçülük, Taoizm, Jainizim ve benzeri inançlardır. Bunlar yalnızca “inanç”
değil, aynı zamanda hayat felsefesi, ahlak sistemi ve dünya görüşü olarak da
görülürler. Ancak en doğru tanımla bunlar, “Bir Yaşam Sanatı ve Varoluş
Bilgeliği”dir.
Bu inançlarda İbrahimi dinlerdeki gibi Tanrı, vahiy,
peygamberler yoktur. Daha çok insan davranışı, ahlak, bilgelik, zihnin eğitimi,
evrenle uyum gibi kavramlar vardır. Bu nedenle bazı akademisyenler bunları “din”
olarak görse de bunları “felsefi inançlar” olarak kategorize etmemiz daha doğru
olur. Zaten bunların dinlerle değil, daha çok antik inanış ve antik inançlarla
bağı vardır. Dinlere özenmezler ama dinlerin onlara özenmeye çalıştığı görülür.
Nitekim dinlerin içinde heterodoks oluşumlara sebebiyet verdikleri görülmüştür.
Din olmamalarına rağmen bildiğimiz dinler gibi inananları
için kültürel bir tutkal görevi görmektedirler. Bu felsefi inançları kısaca ele
alırsak neden din olmadıklarını ama din görevi gördüklerini anlayabiliriz. Özellikle Asya kıtasında filizlenen ve insan
zihnini muazzam şekilde şekillendiren bu felsefi inanç sistemlerini ana
hatlarıyla aşağıda görebilirsiniz:
Budizm, MÖ 6. yüzyılda Kuzey Hindistan'da yaşamış
olan Siddhartha Gautama (Buda) tarafından başlatılmıştır. Temel amacı insanın
acı çekmesinin nedenini anlamak ve bundan kurtulmanın yolunu göstermektir.
Budizmin merkezinde Dört Yüce Gerçek bulunur: (1) Hayatta acı ve tatminsizlik
vardır. (2) Bunun nedeni arzu ve bağlanmadır. (3) Acının sona ermesi mümkündür.
(4) Bunun yolu Sekiz Aşamalı Yol'dur. Acıdan kurtulmak ve doğum-ölüm
döngüsünden (Samsara) çıkıp mutlak huzura (Nirvana) ulaşmak için doğru inanç,
doğru eylem, doğru meditasyon ve doğru yaşam biçimi gerekir. Budizm’e göre her
eylemin bir sonucu vardır. Ne ekersen onu biçersin mantığı, ahlaki sorumluluğu
tamamen bireyin omzuna yükler. Budizm’de yaratıcı bir Tanrı inancı zorunlu
değildir. Bu nedenle birçok akademisyen Budizm’i teist olmayan (nontheistic)
bir din veya felsefi din olarak niteler.
Jainizm Budizm ile aynı dönemde (MÖ 6. yy) Mahavira
tarafından Hindistan'da sistemleştirilen, ahlaki disiplin ve çileciliğin
sınırlarını zorlayan radikal bir felsefi inançtır. Temel ilkeleri: Hiçbir
canlıya zarar vermemek, Şiddetsizlik, Öz disiplin ve Manevi arınmadır. Jainizm
dünyevi olan her şeyden (mülkiyet, giysiler, arzular) arınarak ruhu maddiyatın
bağlarından kurtarmayı amaçlar. Jainizmde de yaratıcı bir Tanrı fikri merkezi
değildir.
Konfüçyüsçülük, MÖ 6. yüzyılda Çinli düşünür
Konfüçyüs (Kong Fuzi) tarafından sistemleştirildi. Konfüçyüsçülük esas olarak;
İyi insan olmak, Aileye saygı, Toplumsal düzen, Adalet, Eğitim ve Erdemli
yönetim ile ilgilenir. Metafizik veya ölüm sonrasıyla neredeyse hiç ilgilenmez.
Konfüçyüsçülükteki temel soru: “Evreni kim yarattı?” değil, “İnsan nasıl
yaşamalıdır?” sorusudur. Bu yüzden birçok kişi Konfüçyüsçülüğü bir din değil,
ahlak ve siyaset felsefesi olarak görür. Konfüçyüsçülüğe göre; toplumun huzuru,
bireyin ahlaklı olmasına ve hiyerarşik ilişkilere saygı duymasına bağlıdır
(Evladın babaya, halkın yöneticiye saygısı). Konfüçyüsçülük, yöneticilerin
soylu doğdukları için değil, bilge ve ahlaklı oldukları için başta olması
gerektiğini savunur. Çin bürokrasisini ve devlet aklını 2000 yılı aşkın süre
ayakta tutan omurga bu felsefedir.
Taoizm de Çin kökenlidir. Kurucu figür olarak
genellikle MÖ 6. yüzyılda Çin'de yaşadığı kabul edilen Laozi (Lao Tzu) gösterilir.
Taoizmin temel kavramı “Tao (Yol)” dur. Tao: Evrenin doğal düzeni, her şeyin
kaynağı olan ilke olarak anlaşılır. Taoizm insanın doğayla uyum içinde
yaşamasını öğütler. Ünlü yin-yang düşüncesi bu gelenekle ilişkilidir:
gece-gündüz, kadın-erkek, karanlık-aydınlık gibi karşıtlıkların aslında
birbirini tamamladığını savunur. Eylemsizlik ilkesine (Wu Wei) göre; akıntıya
karşı yüzmemek, doğanın ve evrenin doğal akışına müdahale etmeden, onunla uyum
içinde yaşamaktır. Taoist bilge için en büyük erdem, su gibi esnek ve iddiasız
olmaktır. Felsefi boyutuyla, daha önce bahsettiğim naturizm ve panteizm
akımlarının doğu mistisizmiyle birleşmiş en estetik halidir.
Gördüğünüz gibi bu felsefi inançlar İbrahimi dinlere
benzememekle birlikte antik inanışları ve inançları seküler bir formatta ele
alan kutsal sistemler gibidir.
Bu sistemleri, daha önce konuştuğumuz antik ve teolojik
inançlardan ayıran ve ortaklaştıran çok net çizgiler vardır:
·
İnsanın Merkezde Olması: Semavi dinlerde
yukarıdan aşağıya (Tanrı'dan insana) bir mesaj akışı varken; bu felsefi
inançlarda aşağıdan yukarıya veya içten dışa (İnsanın evreni ve kendini
keşfetmesi) bir süreç işler.
·
Doğa ile Entegrasyon: Özellikle Taoizm ve
Budizm, insanın doğanın hakimi değil, onun bir parçası olduğunu söyleyerek
paganizm ve naturizm ile çok derin felsefi bağlar kurar.
·
Kozmik Adalet: Kişiselleşmiş bir tanrının
ödül veya ceza vermesine ihtiyaç duymazlar. Evrenin kendi iç mekanizması (Karma
veya Tao'nun dengesi) adaleti zekice ve kendiliğinden sağlar.
Bu felsefi inançlar; insanın metafizik korkularını (ölüm,
cehennem vb.) sakinleştirmekten ziyade, “Şimdi ve burada nasıl doğru,
dengeli ve huzurlu bir yaşam sürülebilir?” sorusuna rasyonel ve derin
yanıtlar arar.
Peki felsefenin beşiği olan Antik Yunanda felsefi inanç
gelişti mi? İnanç değil ama inanış diyebileceğimiz bazı hareketler oldu.
·
Pisagorculuk: Batı düşüncesinde felsefi
inançların ilk ve en radikal örneği Pisagor (Pythagoras, MÖ 570-495) ve onun
gizemli okuludur. Pisagorculuk; matematiği mistisizmle birleştiren, ruh göçüne
(reenkarnasyon) inanan, evrendeki matematiksel harmoniyi panteist bir sezgiyle
kutsayan ezoterik bir felsefi inanıştır. Bu yönüyle Doğu'daki Budizm ve Jainizm
gibi, tanrısız ama derin dogmaları ve arınma ritüelleri olan bir yaşam sanatı
sunmuştur.
·
Sokratçılık: MÖ 470-399 yılları arasında
yaşamış ünlü Yunanlı filozof Sokrates, kirlenen, bireyi ve toplumu sömüren
politeizme karşı alternatif bir inanç anlayışı önermiştir. Atina'nın çok
tanrılı panteonunu, mitolojik anlatılarını ve dışsal ritüellerini sorgulayan
Sokrates, ahlakı tanrıların tekelinden alıp insan aklına ve vicdanına teslim
etmiştir. Onun 'Daimon' (iç ses) adını verdiği içsel rehber, insanın metafizik
hakikati ve doğru yaşamı kendi içinde aramaya başlamasının, yani teolojik
dinlerden felsefi ve etik inançlara geçişin en büyük Batı modelidir. Bu
görüşlerinden dolayı ölüme cezasına çaptırılmıştır.
………………………………………..
Antik inanışlar ve antik inançlar, İbrahimi dinlerin ortaya
çıkmasıyla güçlerini kaybetmiş olsalar da insanlığın benliğinde yaşamaya devam
etmekte ve zaman zaman boy vermektedir. İslam’ın içindeki tasavvufi akımlar
aslında antik inanışların ve antik inançların kripto tezahürleridir. Alevilik,
Nusayrilik bu tip dini akımlardır. Bu akımların bazıları Ezidilik gibi,
Dürzilik gibi kendi ayakları üzerinde duran dinlere dönüşmüşlerdir. Hristiyanlığın içindeki Mormonluk,
Rastafaryanizm ile Yahudiliğin içindeki Samirilik de antik inanışların ve antik
inançların etkisiyle ortodoks görüşten ayrılarak boy vermiş heterodoks inançlardır.
Yani antik inanışlar ve inançlar kaybolmamış, gündelik
hayatımızda ve inandığımız dinlerin içinde yaşamaya devam etmektedirler.
Bu uzun makalemi özetleyecek olursak;
·
300 bin yıl önce Afrika’da evrimleşen insanoğlu 200
bin yıl boyunca inanış geliştirmemiş gibi görünüyor. Çünkü dili henüz inanış
geliştirecek kadar gelişmemişti.
·
100 bin yıl önce insanoğlu ölülerini gömmeye
başladı. Bu inanış geliştirmeye başladığını göstergesidir. Öyleyse dili de
gelişmiştir. Yada dili geliştiği için inanış geliştirmiştir, bu da onları ölülerini
gömmeye yöneltmiştir.
·
90 bin yıl önce doğadaki bazı nesnelere tapınım
başladı (Naturizm).
·
80 bin yıl önce doğadaki bazı şeylerin içinde
güç (etki/mana) olduğu inancına ulaşıldı (Animatizm)
·
70 bin yıl önce Afrika’daki atalarımız ruh
kavramını geliştirdiler ve bazı ruhların kutsal olduğuna inandılar (Animizm)
Animizm inancı daha komplikeydi ve güç vericiydi. Böylece cesareti artan
insanoğlu daha uzun mesafeler kat ettiler ve Afrika dışına adım attılar.
·
Afrika dışında hayatta kalmak için daha
kalabalık gruplar halinde yaşamaları gerekiyordu, bunu sağlamanın yolu totemizm
idi. 60 bin yıl önce icat edilen totemizm insanları birleştirici telkine
sahipti. (Veya bazı ruhlar öylesine klana ait kabul edildi ki, fetişleştirildi
ve toteme dönüştü, bu sayede klan daha fazla insan barındırabildi. Kalabalık
gruplar da hayatta kalmada ve ilerlemede daha başarılı oldu.)
·
50 bin yıl önce Ortadoğu’daki atalarımızdan
bazıları orta Asya’ya, bazıları da güney Asya’ya göç etti. Asya’ya göçenlerin
bir kısmı burada Panteizm’i icat ettiler. Artık kendilerini tanrının bir
parçası görüyorlardı.
·
40 bin yıl önce bu dini inanışları kabilesine
anlatan, bu inanışlara özel ritüeller yaptıran insanlar ortaya çıktı. Şaman
dediğimiz bu insanlar metafizik fikirleri daha da geliştirdiler. Ortaya
Şamanizm denen bir inanç uygulaması çıktı.
·
12 bin yıl önce tarıma başlamış ve yerleşik
yaşama geçmiş olan insanlar komplikeleşen hayatlarını düzen sokabilmek için 10
bin yıl önce Politeizm inancını geliştirdiler.
·
Günümüz inançları ve dinleri bu antik
inançlardan doğdu. Hala daha yeni inançlar ve dinler doğuyor. Bazıları taraftar
topluyor, bazıları yok olup gidiyor. Ama inançların ve dinlerin insanların
yaşamındaki ağırlığı her geçen gün azalıyor. Bilimsel keşifler ve gerçekler ile
gelişmiş yaşam olanakları insanların inançlara ve dinlere olan ihtiyacını
azaltıyor. Seküler düşünce ve laiklik insanların daha fazla talep ettiği
anlayış haline geliyor.
Not: Burada kronolojik olarak sıraladığım antik
inançlar halef-selef misali ardışık evreler olarak değil, iç içe geçmeye
başlamış inançlardır. Her yeni inanç öncekinden daha sofistike metafizik
cevaplar üretmekle birlikte topluma öncekinden daha fazla nüfuz etme yeteneğine
de sahipti. Önceki inanç da kendini modifiye etmeye devam ediyordu. Tarihin farklı
dönemlerinde aynı veya farklı topluluklarda bu inançlara o veya bu yüzdelerde (veya
füzyonlarına) rastlayabilirsiniz. Hatta günümüzde dünyanın bakir kalmış
bölgelerindeki yerel halklarda bu antik inançlara rastlıyoruz. Hatta
modernitenin stresinden kurtulmak için içine doğduğu dini yeterli görmeyenlerin
bu antik inançları canlandırmaya çalıştıklarını görüyoruz. Anlayacağınız bu
antik inançlar geride kalmadı, hala farklı boyutlarla da olsa yaşanıyor ve
yaşatılıyor.
İnançlar ve dinler tarihinin; insan biyolojisinden, dilin
gelişiminden, bilişsel sıçramalardan ve toplumsal hayatta kalma (evrimsel
avantaj) mekanizmalarından bağımsız düşünülemeyecek evrimsel ve sosyo-kültürel
bir süreçtir.
Dinler ve inanç sistemleri aniden ortaya çıkmış ilahi veya
kopuk yapılar değildir; insan zihninin dil ve sembol üretme kapasitesinin
genişlemesine paralel olarak, “inanışlardan inançlara, inançlardan ise
kurumsallaşmış dinlere” doğru kademeli olarak evrimleşmiştir. Bu evrimsel
süreç, tarih boyunca toplulukları bir arada tutarak evrimsel bir avantaj
(sosyal harç) sağlamıştır; ancak bilimsel bilgi ve sekülerleşme arttıkça
insanın bu uydurulmuş metafizik cevaplara olan pratik ihtiyacı yapısal olarak
azalmaktadır.
Bundan sonra neler olacaktır? Günümüzde nüfuz sahibi dinleri
görüyoruz, yaşıyoruz. İnsanlara eskisi kadar huzur, heyecan ve inandırıcılık
veremiyorlar. Hatta bireyin ve toplumun ayağına pranga oluyorlar, gelişmelerini
engelliyorlar. Bu yüzden dindar insanların sayısı git gide azalıyor ve azalmaya
da devam edecek. Ta ki, insanlığın bu yeni dönemine daha uygun/uyumlu yeni
dinler ortaya çıkasıya kadar. Ya da mevcut dinler kendilerini güncelleyene
kadar. Bunlar olsa bile korkarım ki insanların dinlere olan ihtiyacı azalmaya
devam edecek. İlk 200 bin yıldaki gibi herhangi bir inanışa, inanca ve dine
ihtiyaç duymadan yaşamaya başlayacaklar.
Umarım bu uzun makalemde tezimi anlaşılır bir şekilde
sizlere sunabilmişimdir.
Son Söz: Neye, niçin inandığını bilmeden inanma. Çünkü
sen artık “ilkel insan” değilsin.
Tüm inanışlara, inançlara ve dinlere, saygılarımla.