Kökenlerimizin çok eskiye dayandığını düşünmek güzeldir.
Dünyanın en eski milletlerinden biri olduğumuza, köklü bir medeniyetin
mirasçıları olduğumuza inanmak insana gurur ve moral verir. Ama bir milletin
değerini tarihinin ne kadar eskiye gittiğiyle ölçmek bence doğru değil.
Kökenleri daha yakın dönemlerde şekillenmiş milletler, ötekilerden daha
değersiz değildir.
Aslında hepimizin kökeni son derece eskidir. Bugün
yeryüzünde yaşayan herkesin ataları, yüz binlerce yıl önce Afrika'da yaşamış
insan topluluklarına dayanıyor; bunu genetik araştırmalar sayesinde biliyoruz.
Ama ortak atalara sahip olmamız, bugünkü milletlerin de o zamandan beri var
olduğu anlamına gelmiyor. Dil için de durum aynı: İnsanın konuşma yeteneği
tarih öncesinin çok derinlerine uzanır, ama bugün konuşulan dillerin geçmişini
aynı ölçüde geriye götüremiyoruz. Diller değişir, birbirini etkiler, dallanır,
bazen tamamen ortadan kalkar.
Kanıtların kendisi de eşit dağılmamıştır. Yerleşik toplumlar
kentler, tapınaklar ve mezarlarla arkalarında bol iz bırakır; konar-göçer
toplumların izleri ise daha silik olur. Yazıyı erken kullanan toplumlar tarih
sahnesine erken çıkmış gibi görünür, yazıyı geç kullananlar geç. Oysa bir
halkın tarihinin başladığı an ile o halk hakkındaki ilk kaydın tarihi aynı şey
değildir. Üstelik milletler, diller ve kültürler tarih boyunca sürekli karışmış
ve dönüşmüştür. Bu yüzden bugün yaşayan bir milletin kökenini binlerce yıl
önceki tek bir halka bağlamak çoğu zaman mümkün olmuyor.
Ben bir tarih meraklısıyım; akademisyen değilim. Son
yıllarda özellikle eski DNA çalışmaları sayesinde bu konuda o kadar çok yeni
bilgi ortaya çıktı ki, okuduklarımı derli toplu bir yazıya dökmek istedim. Bu
yazıda genetikten dilbilime, arkeolojiden eski kroniklere kadar elimdeki
bilgileri bir araya getirmeye çalıştım. Rivayetlere ve tartışmalı iddialara da
yer verdim, ama hangisinin kanıt, hangisinin tahmin olduğunu ayırmaya özen
gösterdim. Amacım Türklerin tarihini olabildiğince eskiye götürmek değil; olabildiğince
doğru anlamak.
Aynı Soru, Farklı Cevaplar
“Türklerin kökeni nedir?” diye sorulduğunda
verilen cevaplar birbirini yalanlıyor gibi görünür, ama çoğu zaman aslında
farklı sorulara cevap verir. “Biz Orta Asya'dan geldik” diyen biri dilin
ve adın tarihinden söz ediyordur. “Genlerimiz Anadolu'nun eski halklarından
geliyor” diyen biri biyolojik soydan söz ediyordur. “Türk demek, Göktürk
Kağanlığı'nın halkı demektir” diyen biri de siyasi bir kimliğin doğum
tarihini işaret ediyordur. Üç cümle, üç ayrı konu; üçü de aynı anda doğru
olabilir.
Bu yazı boyunca sık sık dönüp bakacağım bir ayrım var:
genetik soy, dil, kültür ve siyasi kimlik birbirine dokunur ama aynı şey
değildir. Bir topluluk genlerini değiştirmeden dilini değiştirebilir, dilini
değiştirmeden dinini değiştirebilir, ikisini de koruyarak adını ve köken
hikâyesini baştan yazabilir. Köken tartışmalarındaki hataların çoğu, bir alanın
kanıtını başka bir alanın sorusuna cevap olarak kullanmaktan doğuyor.
“Türk” kelimesinin kendisi de en az dört anlamda
kullanılıyor ve tartışmaların bir kısmı, tarafların aynı kelimeyle farklı
şeyleri kastetmesinden çıkıyor. Kelime bugün, birincisi, Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşlığını; ikincisi, Türkiye'de yaşayan ve Türkiye
Türkçesi konuşan topluluğu; üçüncüsü, Kazaklardan Sahalara, Çuvaşlardan
Gagauzlara kadar bütün Türk dilli halkları (İngilizcedeki Turkic); dördüncüsü
ise 6. yüzyılda Moğolistan'da kurulan kağanlığın halkını karşılıyor. Bu
sonuncusu en dar anlamdır: 8. yüzyıl yazıtlarında “Türk” adı, kağanlığın
çekirdeğini oluşturan boyları anlatır ve kağanlığa bağlı Oğuz boylarını bile
kapsamaz. Karışıklığı azaltmak için Türk dillerini konuşan toplulukların
tamamına “Türk dilli” diyeceğim. “Türk soylu” ifadesinden bilerek kaçınıyorum,
çünkü aşağıda anlatacağım gibi bu toplulukları birbirine bağlayan şey biyolojik
bir soy değil, bir dil ailesi.
Türkiye'deki popüler tartışma çoğu zaman iki uç arasında
sıkışıyor. Birinci uca göre Türk tarihi on iki bin yıl geriye gider; Sümerler,
Etrüskler ve Göbeklitepe'yi kuranlar Türklerin atalarıdır ve medeniyet Orta
Asya'dan dünyaya yayılmıştır. İkinci uca göre Türkler Anadolu'ya 1071'de
gelmiş, sayıca çok az kalmıştır ve bugünkü Türkiye nüfusunun Orta Asya ile
neredeyse hiçbir ilgisi yoktur. Bence iki uç da yanlış ve ikisi de aynı hatayı
yapıyor: karmaşık bir tarihi tek bir cümleye sığdırmaya çalışıyor. Bu yazıda
iki uç arasındaki asıl hikâyeyi anlatmaya, bir yandan da bir köken iddiasının
nasıl sınanabileceğini göstermeye çalışacağım.
Tarihin Tanıkları
Köken sorusuna cevap verebilecek birkaç farklı kanıt türü
var. Ben bunları bir mahkemedeki tanıklar gibi düşünmeyi seviyorum: Her tanık
olayın bir yüzünü görmüştür ve bazı sorulara hiç cevap veremez.
·
Genler, nüfusların birbirine ne kadar
benzediğini ve karışımların kabaca ne zaman olduğunu söyler. Son yirmi yılda
eski iskeletlerden DNA elde etmek mümkün hale geldi; bu, geçmişte yaşamış
insanları doğrudan karşılaştırabilmek demek. Ama genler dili, dini ve kimliği
söylemez. Bir mezardaki kişinin hangi dili konuştuğu genomunda yazmaz.
·
Dil, iki dilin akraba olup olmadığını
neredeyse kesin biçimde söyleyebilir, hangi dilin hangisinden kelime aldığını
da gösterir. Ama biyolojik soyu söylemez, çünkü topluluklar dil değiştirebilir.
·
Yazıtlar ve belgeler, bir dilin doğrudan
kaydıdır ama çok geç gelir: Türk dilleri için ilk büyük yerli kayıtlar 8.
yüzyıla aittir.
·
Arkeoloji, insanların nasıl yaşadığını,
ne yediğini, nasıl gömüldüğünü anlatır. Ama bir çömleğin üzerinde hangi dilin
konuşulduğu yazmaz. Ayrıca bir “arkeolojik kültür”, arkeologların benzer
buluntuları gruplamak için kullandığı bir etikettir; tarihteki bir halkla bire
bir aynı şey değildir.
·
Yer adları, bir bölgeye kimlerin gelip
yerleştiğini şaşırtıcı bir inatla korur. Kişi adları ve unvanlar kolayca
dolaşır, ama köy adları kolay kolay değişmez.
·
İnanç ve mitoloji, bir topluluğun zihin
dünyasını ve kimlerle temas ettiğini yansıtır, soyunu değil.
·
Kroniklerin anlattıkları, adları,
olayları ve kurumları kaydeder. Ama bozkır halkları hakkındaki kayıtların
neredeyse tamamı dışarıdan, Çinli, Bizanslı, Arap ve Fars yazarlar tarafından
tutulmuştur ve her birinin kendi bakış açısı vardır.
·
Kimlik beyanı, insanların kendilerini
nasıl gördüğünü söyler. Bu da başlı başına tarihsel bir olgudur, ama nesnel bir
köken bilgisi değildir.
Bu tanıkları dinlerken üç kurala dikkat etmeye çalışıyorum. Birincisi,
her tanığa doğru soruyu sormak: “Bu mezarda hangi haplogrup var?”
sorusunun cevabı, “Bu insanlar hangi dili konuşuyordu?” sorusunun cevabı
değildir. İkincisi, birbirinden bağımsız tanıklar aynı yönü
gösterdiğinde güvenim artıyor; tek bir tanık soru sormaya yarar, hüküm vermeye
değil. Üçüncüsü, susan tanığı da not etmek: Bir iddia hakkında hangi
tanıkların sessiz kaldığı, hangilerinin konuştuğu kadar bilgi verir.
Her iddia aynı ağırlıkta değil. Bu farkı görünür kılmak için
yazı boyunca basit bir ölçek kullanacağım:
|
Etiket |
Ne anlama geliyor? |
Örnek |
|
Sağlam |
Konunun uzmanları arasında geniş kabul görüyor |
Türk dilleri ortak bir atadan, Proto-Türkçeden gelir |
|
Tartışmalı |
Makul ve ciddi bir görüş, ama ciddi bir karşı görüşü de var |
Türkçe, Moğolca, Tunguzca, Korece ve Japonca uzak akrabadır |
|
Bilinmiyor |
Elde yeterli veri yok; ne kanıtlanabildi ne çürütülebildi |
Turukku adı “Türk” adıyla ilişkilidir |
|
Kanıtlar aleyhte |
Test edildi; elimizdeki veriler iddiayı desteklemiyor |
Etrüskçe bir Türk dilidir |
|
Yanlış soru |
İddia, o dönemde var olmayan bir kimliği geçmişe taşıyor |
Göbeklitepe'yi Türkler yaptı |
|
İnanç |
Kutsal ya da mitolojik anlatı; bilimsel ölçekle puanlanmaz |
Türkler Yafes'in, Oğuz Kağan'ın ya da bir dişi kurdun soyundandır |
Son iki etiket biraz açıklama istiyor. “Göbeklitepe'yi
Türkler mi yaptı?” sorusu, kanıt toplanıp çürütülecek bir iddia değil; MÖ
10. binyılda “Türk” diye bir kimlik olmadığı için soru baştan yanlış kurulmuş.
Bunu “Kanıtlar aleyhte” diye etiketlemek, sorunun meşru bir soru olduğunu kabul
etmek olurdu.
İnanç etiketine gelince: Bir kutsal anlatıya “kanıtsız”
damgası vurmak bence haksızlık olur, çünkü dini bir anlatı ile arkeolojik bir
hipotez aynı türden iddialar değil. Bu yüzden “Türkler Nuh'un oğlu
Yafes'in soyundandır” cümlesi ile “Türkler bir dişi kurttan
türemiştir” cümlesini aynı yere koyuyorum: İkisi de bir soy bilgisi
değil, bir aidiyet beyanıdır. Ama bu anlatılardan biri genetik, arkeolojik ya
da dilbilimsel bir kanıt gibi kullanıldığı anda, o kullanım normal ölçekle
değerlendirilir. Bu simetriyi önemsiyorum; İslami bir şecereye bir ölçü,
bozkırdan gelen bir türeyiş efsanesine başka bir ölçü uygulamak yöntemi bir
tercihe dönüştürür.
Ölçeğin bence en önemli ayrımı “Bilinmiyor” ile “Kanıtlar
aleyhte” arasındadır, çünkü “hayır” ile “bilmiyoruz” aynı cevap değildir. Hurrilerin
de Turukkuların da Türk olduğunu iddia edenler var. Hurrice çözülmüş ve iyi
belgelenmiş bir dildir; Türkçeyle defalarca karşılaştırılmış ve bol veriye
rağmen hiçbir akrabalık izi bulunamamıştır. (Dilbilim iki dilin akraba
olmadığını “ispatlayamaz”, ama bu kadar veri varken bağ bulunamıyorsa, bu güçlü
bir işarettir.) Turukkuların dilinden ise elimizde tek bir cümle yok;
dolayısıyla Türkçe olmadığını da gösteremeyiz. Birinci iddia sınanıp
elenmiştir, ikincisi hiç sınanamamıştır. İkisine aynı muameleyi yapmak dürüst
olmaz. Ama madalyonun öbür yüzü de aynı ölçüde önemli: “Bilinmiyor” bir zafer
değildir. Bir iddia yalnızca veri olmadığı için ayakta kalıyorsa, o iddia güçlü
değildir.
Bir iddiayı sınarken kendime sorduğum birkaç soru var: İddia
tam olarak ne söylüyor? Hangi tanıklar konuşuyor, hangileri susuyor? Her tanığa
doğru soru mu soruluyor? Tarihler tutuyor mu? Coğrafya tutuyor mu, yani iki
taraf arasında bir temas yolu gösterilebiliyor mu? Aleyhteki en güçlü kanıt ne
ve ona nasıl cevap veriliyor? İddia bir zincire dayanıyorsa her halka ayrı ayrı
gösterilebiliyor mu? Ve son olarak: Ne bulunursa fikrim değişir? Bu son soruya
cevap verilemiyorsa, o iddia test edilebilir bir iddia değildir.
Türkçe Nerede ve Ne Zaman Doğdu?
Türkiye Türkçesinden Sahacaya (Yakutça), Çuvaşçadan İran'da
konuşulan Halaççaya kadar bugün yaşayan bütün Türk dilleri, dilbilimcilerin “Proto-Türkçe”
dediği ortak bir atadan geliyor. Bu, alanda ciddi bir itirazı olmayan, sağlam
bir bilgi. Dayanağı da üç ayrı gözlem: Sesler bütün kollarda düzenli biçimde
birbirine karşılık geliyor; çokluk, iyelik, hal ve fiil ekleri ortak; sayılar,
vücut parçaları ve akrabalık adları gibi temel kelimeler paylaşılıyor. Türkiye
Türkçesi konuşan biriyle Sahaca konuşan biri birbirini anlayamaz, ama iki dilin
akrabalığı kesindir. Anlaşabilmek akrabalığın ölçüsü değildir.
Burada dilbilimcilerin nasıl çalıştığını kısaca anlatmak
istiyorum, çünkü köken tartışmalarındaki dil iddialarının çoğu tam bu noktada
çöküyor. İki dilin akraba olduğu, benzer kelimeler bularak kanıtlanmaz. Dünya
dillerindeki ses sayısı sınırlı, kelimeler de kısa; bu yüzden herhangi iki dil
arasında tesadüfen benzeyen onlarca kelime bulmak mümkün. İngilizce “bad” ile
Farsça “bad” aynı anlama gelir ve aralarında hiçbir soy bağı yoktur. Dilbilim
akrabalığı benzerlikle değil, düzenlilikle kurar: Bir dildeki belli bir ses,
başka bir dilde neredeyse istisnasız başka belli bir sese karşılık geliyorsa,
buna düzenli ses denkliği denir. Latince pater, pes, piscis ile İngilizce
father, foot, fish arasındaki p - f karşılığı bunun klasik örneğidir. Kelimeler
birbirine “benzemez”, ama kural yüzlerce kelimede tutar. Buna iki ölçüt daha
eklenir: Benzerlikler ödünç alınması zor temel kelimelerde mi yoğunlaşıyor ve
dilbilgisi ekleri de düzenli biçimde örtüşüyor mu? Bir akrabalık iddiası bu üç
ölçütü karşılamıyorsa ve aynı yöntem ilgisiz bir dile uygulandığında da benzer
sayıda “eşleşme” çıkıyorsa, elimizdeki şey akrabalık değil; temas, tesadüf ya
da yöntem hatasıdır.
Bu yöntemin bir zaman sınırı da var. Kelimeler zamanla
değişir ve kaybolur; yaklaşık sekiz-on bin yıl sonra iki akraba dil arasında
kalan ortak miras, tesadüfi benzerliklerden ayırt edilemez hale gelir.
Hint-Avrupa dilleri için yapılan geriye dönük kurma yaklaşık altı bin yıl
geriye gidiyor ve bu, yöntemin ulaşabildiği en derin noktalardan biri.
Dolayısıyla “Türkçe 35 bin yıl önce doğdu” gibi iddialar iki nedenle
sorunlu: Yöntem o derinliğe ulaşamaz ve bir dilin “doğum tarihi” diye bir şey
yoktur. Proto-Türkçenin de bir atası vardı, onun da bir atası. Dilbilimin
verebildiği tarih, bugünkü Türk dillerinin ortak atasının kollara ayrılmaya
başladığı zamandır. Türk dilleri arasındaki farkların görece az olması ve Oğur
kolunun 5. yüzyılda Avrupa'da zaten ayrı bir kol olarak görünmesi gibi ipuçları
birlikte değerlendirildiğinde, bu tarih genellikle MÖ son yüzyıllar ile MS ilk
yüzyıllar arasına yerleştiriliyor. Daha erken tarih öneren araştırmacılar da
var; bu yüzden bunu kesin bir tarih değil, en çok kabul gören tahmin olarak
okumak gerekiyor.
Ailenin en derin bölünmesi iki kol arasında. Oğur kolunda,
öteki Türk dillerindeki z sesine r, ş sesine l karşılık gelir. Bugün bu kolun
yaşayan tek üyesi Çuvaşçadır: Türkiye Türkçesindeki dokuz Çuvaşçada taxar, öküz
ise vakar olur. Bu tek denklik bile, metni olmayan dilleri teşhis etmeye
yarayan bir alet sağlıyor. Örneğin Macarcadaki en eski Türkçe alıntıların çoğu
r/l biçimlidir, yani Oğur kolundan gelmiştir; İdil ve Tuna Bulgarlarından kalan
kıt dil kalıntıları da aynı örüntüyü gösterir.
Ortak Türkçe denen öteki büyük kol ise dört ana gruba
ayrılıyor: Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Türkmence ve Gagauzcanın
bulunduğu Oğuz grubu; Kazakça, Tatarca, Başkurtça ve Kırım Tatarcasının
bulunduğu Kıpçak grubu; Özbekçe ve Uygurcanın bulunduğu Karluk grubu;
Sahaca, Tuvaca, Hakasça ve Altaycanın bulunduğu Sibirya grubu. Bunlara
İran'da birkaç on bin kişinin konuştuğu Halaçça eklenir. Alman Türkolog Gerhard
Doerfer'in çalışmaları, Halaççanın Azerbaycan Türkçesinin bir ağzı değil, çok
erken ayrılmış ayrı bir kol olduğunu gösterdi. Halaçça hadaq (“ayak”) gibi
kelimelerde söz başında bir h- sesi korur; bu ses başka hiçbir Türk dilinde
yoktur ve Proto-Türkçenin yeniden kurulmasına önemli bir katkı yapmıştır. Küçük
bir dilin bilim için değeri, konuşan sayısıyla ölçülmüyor.

Proto-Türkçenin nerede konuşulduğunu dil doğrudan
söylemiyor. Ama erken Türkçenin komşularına bıraktığı ve komşularından aldığı
kelimeler önemli ipuçları veriyor. Bu izler dört yönü gösteriyor: Moğol
dilleriyle en yoğun ve en uzun süreli temas; Mançurya ve Amur havzasının Tunguz
dilleriyle daha sınırlı ama gerçek bir temas; Güney Sibirya'nın bugün neredeyse
tamamen ölmüş Yenisey dilleriyle temas; ve orman-bozkır kuşağının Samoyed
dilleriyle temas. Daha sonra bunlara güneyden Çince, batıdan da Soğdca gibi İrani
diller ekleniyor. Eski Uygurcadaki nom (“öğreti”) kelimesinin Soğdca üzerinden
Yunanca nomos'a uzanması, bu ikinci katmanın ticaret, yazı ve din alanlarında
yoğunlaştığını gösteren güzel bir örnek. Bütün bu yönleri aynı anda karşılayan
bölge, Moğolistan'ın doğusu ve ona komşu kuşak. Fin dilbilimci Juha Janhunen ve
benzer çizgideki araştırmacıların önerdiği bu anayurt, popüler anlatıdaki “Orta
Asya”dan çok daha doğuda; ders kitaplarındaki “Altay Dağları çevresi” bile bu
tahminin batı ucuna düşüyor. Geniş bölge konusunda görüş birliği var, kesin
nokta konusunda yok.
Türkçe ile Moğolca, Tunguzca, Korece ve Japonca arasındaki
ilişki ise yüz yılı aşkın bir tartışma ve burada üç ayrı fikri birbirinden
ayırmak gerekiyor. Okulda çoğumuzun öğrendiği “Ural-Altay” dil ailesi
fikri, eklemeli yapı ve ünlü uyumu gibi benzerliklere dayanıyordu. Ama bunlar
birbiriyle hiç akraba olmayan yüzlerce dilde bulunan özellikler. Ural
dilleriyle Türk dilleri arasında düzenli ses denklikleri kurulamadığı için bu
fikir bugün terk edilmiş durumda. Türk, Moğol ve Tunguz dillerini kapsayan “Altay”
ailesi fikri daha ciddi. Ama ortak kelimelerin temel söz varlığında zayıf;
yönetim, savaş, hayvancılık ve unvanlar gibi alanlarda ise güçlü olması dikkat
çekiyor. Ayrıca bu kelimelerin hangi yönde ödünç alındığı çoğu durumda tespit
edilebiliyor: Erken dönemde Türkçeden Moğolcaya, Cengiz Han çağında ise
tersine. Bu tablo akrabalıktan çok, uzun süreli bir komşuluğa işaret ediyor.
Janhunen 2023'teki bir değerlendirmesinde bugünkü çoğunluk görüşünü şöyle
özetliyor: “Altay dil ailesi” değil, “Altay dil alanı.” Martine Robbeets
ve ekibinin 2021'de Nature'da yayımladığı Transavrasya hipotezi ise tartışmayı
yeniden açtı. Bu hipotez Türk, Moğol, Tunguz, Kore ve Japon dillerini yaklaşık
dokuz bin yıl önce Kuzeydoğu Çin'deki Batı Liao Nehri çevresinde yaşamış darı
çiftçilerine bağlıyor ve bunu yaparken dil, arkeoloji ve genetiği birlikte
kullanıyor. Eleştirmenler ise kelime listelerinin seçimine, ödünç kelimelerin
yeterince ayıklanmamasına ve bir arkeolojik kültürün bir dil ailesiyle
eşitlenmesinin güçlüğüne itiraz ediyor. Hipotez ciddi, ama ciddi bir karşı
görüşü de var; yani tam olarak “Tartışmalı”.
Türklerden Önce Bozkırda Kimler Vardı?
Avrasya bozkırı, Macaristan ovalarından Mançurya'ya kadar
yaklaşık sekiz bin kilometre uzanan, büyük ölçüde kesintisiz bir otlak kuşağı;
dünyada bir benzeri yok. En önemli özelliği doğu-batı yönünde uzanması. İklim
kuşakları enlem boyunca yayıldığı için bu yönde hareket eden bir topluluk aynı
iklimde, aynı bitki örtüsünde ve aynı hayvanlarla kalabiliyor. Bir teknoloji,
bir hastalık ya da bir insan topluluğu bu sayede binlerce kilometreyi şaşırtıcı
bir hızla aşabiliyor. Bozkır tarihindeki o inanılmaz uzun göçler, bu
coğrafyanın doğal bir sonucu.
Bozkır yaşamının teknik altyapısı ise Türk dilli topluluklar
tarih sahnesine çıkmadan çok önce kurulmuştu. Eski DNA çalışmaları atın aslında
iki kez evcilleştirildiğini gösterdi. Kuzey Kazakistan'daki Botai'nin atları,
bugün yabani sayılan Przewalski atının atalarıydı ve onların soyu devam etmedi.
Bugünkü bütün evcil atların soyu ise yaklaşık MÖ 2200 dolaylarında Volga ile
Don arasındaki batı bozkırında ortaya çıktı ve birkaç yüzyıl içinde Avrasya'ya
yayıldı. Parmaklı tekerlekli savaş arabası MÖ 2000 dolaylarında Ural
Dağları'nın güneyindeki Sintaşta mezarlarında görülüyor. Moğolistan'da eski
insanların diş taşlarından elde edilen süt proteinleri, bölgede MÖ 3000'den
itibaren süt tüketildiğini doğrudan gösteriyor. İlginç bir ayrıntı: Bozkır
insanlarının çoğu yetişkinlikte sütü sindiremiyordu. Çözüm genetik değil
kültürel oldu; süt yoğurda, ayrana, kımıza ve peynire dönüştürülerek
sindirilebilir hale getirildi.
Atlı okçuluk MÖ 1. binyılın başlarında Kimmer ve İskit
dünyasında belirginleşiyor. Üzengi ise çok daha geç geliyor: Çin'de 302 yılına
tarihlenen bir figürde tek, yalnızca ata binerken kullanılan bir üzengi
görülüyor. Kesin tarihli ilk çift üzengi ise 415'te ölen Kuzey Yan devletinden
Feng Sufu'nun mezarından çıkıyor. Üzengi Avrupa'ya büyük ihtimalle Avarlarla
ulaştı. Kısacası Türk dilli topluluklar bu altyapıyı icat etmedi; devraldılar,
bazı yönlerini geliştirdiler ve çok geniş bir coğrafyaya taşıdılar. Bu
küçümsenecek bir rol değil ama “mucit” rolü de değil.
Bozkırın genetik tarihi son yıllarda çarpıcı biçimde
aydınlandı. Choongwon Jeong ve ekibinin 2020'de yayımladığı çalışma, Moğolistan
ve çevresinden 214 eski insanın genomunu inceleyerek bölgenin altı bin yıllık
nüfus tarihini çıkardı. Bu tablo, “saf bir başlangıç” arayan her anlatıyı daha
ilk adımda zorluyor. MÖ 6000 - 3000 arasında bölge zaten tek tip değil; batıda
Sibirya'nın Buzul Çağı insanlarıyla akraba, doğuda ise Kuzeydoğu Asya'nın eski
insanlarıyla akraba topluluklar arasında bir geçiş var. MÖ 3000 dolaylarında
Karadeniz-Hazar bozkırından gelen hayvancılar, arkeolojide Afanasyevo
adıyla bilinen grup olarak Altay'a ve batı Moğolistan'a ulaşıyor; bu, eski
DNA'nın gösterdiği en uzun mesafeli erken göçlerden biri. Tunç Çağı'nın sonunda
Moğolistan'da genetik olarak birbirinden belirgin biçimde ayrılan üç grup var
ve üçü de aynı süt hayvancılığı ekonomisini uyguluyor. Yani aynı yaşam biçimini
farklı soylar paylaşıyordu. “Atlı göçebe kültür” hiçbir zaman tek bir halkın
imzası olmadı.
Bu tabloda Doğu Moğolistan'ın yerel nüfusu özel bir yer
tutuyor. Arkeologların Ulaanzuukh ve ardından gelen “Yassı Taş Mezar”
kültürleri dediği topluluklar, Tunç ve Erken Demir Çağı'nda Kuzeydoğu Asya
kökenli bir nüfusun sürekliliğini temsil ediyor. Bu nüfus, Xiongnu'yu oluşturan
katmanlardan biri ve yaşadığı coğrafya dilbilimcilerin Proto-Türkçe için
önerdiği anayurtla örtüşüyor. Bu yüzden Yassı Taş Mezar kültürü, Proto-Türkçe
konuşan toplulukların arkeolojideki karşılığı için bugün öne sürülebilecek en
ciddi aday. Ama “aday” kelimesinin altını çizmek gerekiyor. Bu insanların hangi
dili konuştuğunu gösteren tek bir yazılı iz yok; aynı coğrafya erken Moğol ve
Yenisey dilleri için de aday olabilir. Nüfusun sürekliliği ve Xiongnu'ya
katkısı genetikle gösterilmiş güçlü bulgular; bu insanların Proto-Türkçe
konuştuğu ise henüz bir hipotez.
Türk dillerinin yayılacağı coğrafya da boş değildi. MÖ 1.
binyılda ve MS 1. binyılın büyük bölümünde Orta Asya'nın en yaygın dilleri
İrani dillerdi: bozkırın Saka dilleri (İskitçe ve Sarmatça da bu gruptandır),
İpek Yolu'nun ortak ticaret dili Soğdca, Kuşan İmparatorluğu'nun Yunan
harfleriyle yazılan Baktriya dili ve Biruni'nin ana dili Harezmce. Tarım
Havzası'nda Hint-Avrupa ailesinin en doğudaki kolu olan Toharca konuşuluyordu.
Kuzeyde Yenisey ve Samoyed dilleri, doğuda Moğol ve Tunguz dilleri vardı. Bugün
Özbekistan, Türkmenistan ve Güney Kazakistan dediğimiz bölgenin yerleşik nüfusu
iki bin yıl boyunca İrani dilliydi. Bu dillerin çoğu bugün ölü; ama onları
konuşan insanlar ortadan kalkmadı, dil değiştirdi.
Bu noktada bir yanılgıyı da düzeltmek istiyorum. Tarım
Havzası'ndaki Xiaohe mezarlığında bulunan, MÖ 2. binyıla ait olağanüstü iyi
korunmuş mumyalar, “batılı” görünen yüz hatları ve dokumaları nedeniyle uzun
süre batıdan gelmiş Hint-Avrupalı göçmenler sanıldı. Türkiye'deki popüler
tartışmada ise aynı mumyalar zaman zaman “Ön Türk” olarak sunuldu. 2021'de
yayımlanan genom çalışması iki tezi birden sarstı: Mumyalar batıdan gelmiş bir
nüfus değil, Buzul Çağı'na uzanan eski bir Kuzey Avrasya soyunun uzun süre
yalıtılmış kalmış yerel bir devamıydı. Görünüş soy göstermez, kültür ödünç alınabilir
ve dil sorusu bambaşka bir sorudur.
Bozkırın Batısı: İskitlerden Kuşanlara
Türkiye'deki tartışmada adı sık geçen halkların önemli bir
kısmı, bozkırın batı yarısında ve Orta Asya'da yaşamış topluluklar. Bunların
her biri için aynı soruları sormaya çalışacağım: Hangi dili konuşuyorlardı,
genetik olarak kimlerdi, sonraki Türk dilli halklarla ne tür bir bağları oldu?
Andronovo kültürü. MÖ 2. binyılda Kazakistan, Güney
Sibirya ve çevresindeki geniş bozkırlarda arkeologların “Andronovo” adını
verdiği bir kültür dünyası vardı. Hayvancılık, metal işçiliği, yerleşimler,
kurganlar ve atla ilgili çeşitli uygulamalar bu kültürün belirgin
özellikleriydi. Andronovo topluluklarını Türklerin ataları olarak gösteren
görüşler, özellikle bozkır yaşamındaki benzerliklere ve yaşadıkları coğrafyaya
dayanıyor. Ama Andronovo tek bir halkın ya da devletin adı değil; arkeologların
benzer buluntular veren toplulukları tanımlamak için kullandığı bir etiket. Bu
kültürün erken Hint-İrani dilleri konuşan topluluklarla ilişkili olduğu görüşü
çok daha güçlü. Genetik çalışmalar da Andronovo insanlarının büyük ölçüde batı
bozkırından gelen soylar taşıdığını ve bu soyların bir kısmının daha sonra
Güney Asya'ya kadar ulaştığını gösteriyor. Elbette arkeolojik buluntular tek
başına dili göstermez; bu bağlantının her yerleşim ve her birey için kesin
olduğu söylenemez. Ama Andronovo'yu bir “Ön Türk” kültürü olarak tanımlamak
için hiçbir dilsel kanıt yok. Buna karşılık Türk dilli topluluklar sonradan
yayıldıkları bölgelerde Andronovo mirasını taşıyan nüfuslarla karşılaşmış ve
onlarla kaynaşmış olabilir; o zaman Andronovo dünyasının bazı genetik ve kültürel
unsurları Türk dilli halkların geçmişine karışmış olur. Ama bu, Andronovo
insanlarının Türk olduğu anlamına gelmez. Binlerce yıl arayla aynı coğrafyada
yaşamak, aynı dili konuşmak ya da aynı kimliği taşımak demek değil.
Kimmerler, İskitler, Sakalar ve Massagetler.
Kimmerler MÖ 8. ve 7. yüzyıllarda Karadeniz'in kuzeyinden Kafkasya üzerinden
güneye inerek Anadolu'da etkili olmuşlardı; Asur kayıtlarında Gimirri adıyla
geçiyorlar ve Frigya'yı ve Lidya'yı sarsan akınlar yaptılar. İskitler
Karadeniz'in kuzeyindeki bozkırlara hâkimdi. Pers kaynaklarında “Saka” adıyla
anılan topluluklar Avrasya bozkırının doğusuna ve Orta Asya'ya yayılmıştı.
Herodot'un anlattığı ve Pers kralı Kiros'u yenen kraliçe Tomris'in halkı
Massagetler ise Hazar Denizi'nin doğusunda yaşıyordu. Bu toplulukların Türk
olduğu yönündeki görüşler genellikle atlı savaşçılık, kurganlar, hayvan üslubu
sanat ve bozkır yaşamı gibi benzerliklere dayanıyor; Tomris'in Türkiye'de bir “Türk
kraliçesi” olarak anılması da bunun bir yansıması. Ama bu özellikler tek bir
halka özgü değildi; farklı dilleri konuşan pek çok bozkır halkı benzer yaşam
biçimlerini paylaşıyordu.
Dil tanığı ise bu konuda oldukça net konuşuyor, en azından
İskitler ve Sakalar için. Yunan kaynaklarına geçmiş yüzlerce İskit kişi adı ve
Karadeniz'in kuzeyindeki nehir adları (Don, Dinyeper, Dinyester), “nehir, su”
anlamındaki İrani “danu” kelimesiyle düzenli biçimde açıklanabiliyor. Bu tek
bir isme değil, bir dizi isme dayanan bir çıkarım. Sakalar için daha da güçlü
bir kanıt var: Hotan ve Tumşuk'ta 1. binyıla ait Saka dilinde yazılmış belgeler
bulundu ve bu diller açıkça İrani dillerdir. Massagetlerin dili konusunda daha
fazla belirsizlik var. Kimmerlerin dili de iyi belgelenmemiş; Asur
kayıtlarındaki birkaç Kimmer kral adı için İrani açıklamalar önerilse de
İskitler kadar güçlü verilere sahip değiliz. Dolayısıyla bu toplulukların
hepsini tek bir halk saymak da, tamamını Türk saymak da doğru değil.
Ama “İskitler Türk müydü?” sorusuna sadece “hayır”
demek bence eksik kalıyor. Kurgan gömüsü, hayvan üslubu sanat ve atlı okçuluk
gibi sonraki bozkır kültürünün birçok unsuru İskit dünyasında zaten mevcuttu.
Ayrıca Demir Çağı'nda Güney Sibirya'da yaşamış nüfuslar, sonraki Türk dilli
halkların genetik atalarına katkı yaptı. Daha doğru cevap üç cümleden oluşuyor:
İskit ve Saka dünyası Türklerin dil atası değildir; kültürel dünyasının
kaynaklarından biridir; kısmen de biyolojik atalarındandır. Bu üç cümle
birbiriyle çelişmiyor. Türkler boş bir coğrafyada ortaya çıkmadı ve Türk
kültürü kendisinden önceki bozkır kültürlerinden beslenerek gelişti. Sakaları
ya da Kimmerleri Türk saymadan da onların Türk tarihindeki dolaylı rolünü kabul
edebiliriz.
Yüeçiler ve Kuşanlar. Çin kaynaklarında adı geçen
Yüeçiler (Yuezhi), MÖ 2. yüzyılda Xiongnu'nun baskısıyla Gansu bölgesinden
batıya göç ettiler ve sonunda bugünkü Afganistan'ın kuzeyindeki Baktriya'ya
yerleştiler. Bu topluluktan çıkan Kuşan hanedanı, MS ilk yüzyıllarda Orta
Asya'dan Kuzey Hindistan'a uzanan büyük bir imparatorluk kurdu. Kuşan
İmparatorluğu İpek Yolu ticareti ve Budizmin Orta Asya'ya yayılması açısından
çok önemli bir rol oynadı. Kuşanların Türklerle bağlantılı olduğunu ileri
sürenler var. Bu görüşlerin en ilginç dayanağı bir unvan: Kuşan hükümdarlarının
kullandığı yavuga unvanı, daha sonra Türk devletlerinde karşımıza çıkan yabgu
unvanıyla aynı kelime. Ama unvanlar ve siyasi gelenekler farklı dilleri konuşan
toplumlar arasında kolayca dolaşır; bu kelimenin hangi yönde ödünç alındığı da
tartışmalı. Kuşan devletinin belgeleri ve yazıtları, örneğin Kral Kanişka'nın
ünlü Rabatak yazıtı, Doğu İrani bir dil olan Baktriyaca ile yazılmış.
Yüeçilerin göçten önce hangi dili konuştukları ise bilinmiyor; en çok
tartışılan ihtimal Tohar dilleriyle bir bağlantı. Kuşanları Türk olarak
tanımlamak için yeterli kanıt yok. Ama Türk dilli topluluklar sonraki
yüzyıllarda bu bölgeye yerleştiği ve yerli nüfusla kaynaştığı için, Kuşan
dünyasının kültürel ve genetik mirasının bir bölümü sonraki Türk dilli halklara
da geçmiş olabilir. Bir devletin Türklerin doğrudan atası olmaması, onun
mirasının Türk tarihinden tamamen bağımsız olduğu anlamına gelmiyor.
Wusunlar (Usunlar). Çin kaynaklarında MÖ 2. yüzyıldan
itibaren karşılaştığımız Wusunlar, bugünkü Güneydoğu Kazakistan ve
Kırgızistan'da, İli vadisi çevresinde güçlü bir devlet kurmuşlardı. Han
hanedanı onlarla ittifak kurmak için prenseslerini Wusun hükümdarlarına gelin
olarak göndermişti. Wusunların köken efsanesi Türkiye'deki tartışmada sık sık
anılıyor ve gerçekten dikkat çekici: Sima Qian'ın anlattığına göre babası
öldürülen bebek hükümdar kırda terk edilmiş, bir dişi kurt onu emzirmiş,
kuzgunlar da ona et getirmişti. Bu hikâye, Göktürklerin kurt efsanesini hemen
akla getiriyor. Ama kurdun beslediği kurucu kahraman motifi Avrasya'nın pek çok
yerinde, Roma'nın kuruluş efsanesinde bile karşımıza çıkıyor; bu ortak bir
bozkır motifidir, ortak bir soyun kanıtı değil. Ayrıca 7. yüzyılda yaşamış
Çinli yorumcu Yan Shigu, Wusunları yeşil gözlü ve kızıl sakallı insanlar olarak
tarif eder. Wusunların dilinden günümüze ulaşan malzeme birkaç unvan ve isimden
ibaret. Araştırmacıların çoğu bu malzemeyi İrani ya da Tohar dilleriyle
açıklıyor; Türkçe açıklamalar Peter Golden gibi bozkır tarihinin önde gelen
uzmanları tarafından kabul görmüyor. Wusunların yaşadığı bölgeler daha sonra
Türk dilli toplulukların önemli yurtları haline geldi; dolayısıyla Wusun
nüfusunun bir kısmının zamanla Türk dilli topluluklarla kaynaşmış olması çok
olası. Ama bu, Wusunların başından beri Türk olduğunu göstermez. Bir görüşün
tarihsel olarak mümkün olması ile kanıtlanmış olması aynı şey değil.
Kangju ve Kanglılar. Çin kaynaklarında MÖ son
yüzyıllarda adı geçen Kangju, Seyhun (Sirderya) çevresinde ve Orta Asya'nın
batısında etkili olmuş bir siyasi yapıydı. Orta Çağ'da ise aynı bölgelerde
Kıpçaklarla birlikte anılan, Türk dilli Kanglı boylarıyla karşılaşıyoruz. İkisi
arasında bağlantı kuran görüşlerin dayanağı ad benzerliği ve coğrafi yakınlık.
Ama Kangju'nun nüfusunun hangi dili konuştuğunu bilmiyoruz; bölgenin o dönemki
genel tablosu düşünüldüğünde İrani dillerin yaygın olması daha olası.
Kanglıların ise Orta Çağ'da Türk dilli bir topluluk olarak ortaya çıktığı
biliniyor. Arada geçen bin yılda Orta Asya'nın siyasi yapısı, nüfusu ve dilleri
büyük değişimler geçirdi. Kangju dünyasından bazı toplulukların sonraki Türk
dilli boyların oluşumuna katılmış olması mümkün ve bu bağlantıyı tamamen göz
ardı etmek de doğru olmaz. Ama bunu tarihsel bir gerçek olarak kabul etmek için
daha fazla kanıta ihtiyaç var. Burada da aynı sorunla karşılaşıyoruz: Bir adın
yüzyıllar boyunca yaşaması, o adı taşıyan insanların hiç değişmediği anlamına
gelmez.
Bozkırın Doğusu: Xiongnu'dan Rouranlara
Türk adı tarihe girmeden önce bozkırın doğusunda da büyük
siyasi yapılar vardı. Bunların her birinin “Türk” olup olmadığı, Türkiye'deki
tartışmanın tam merkezinde duruyor. Yukarıda saydığım ayrımları (gen, dil,
kültür, siyasi kimlik) akılda tutarak bakınca bu sorular bence çok daha ilginç
cevaplar veriyor.
Xiongnu (Asya Hunları). Çinli tarihçi Sima Qian, MÖ
2. yüzyılın başında Modu'nun (bizim Mete Han dediğimiz hükümdarın) kurduğu
bozkır imparatorluğunu ayrıntılı biçimde anlatır. Ama Xiongnu dilinden elimize
ulaşan malzeme, hepsi Çince yazıyla kaydedilmiş yirmi-otuz kelime, unvan ve
kişi adından ibaret. Bu kelimeleri okumak için önce Çinli bir kâtibin
kulağından geçmiş sesleri, sonra da o dönemin Çince telaffuzunu geriye doğru
tahmin etmek gerekiyor. Yani Xiongnu dili tartışmasında taraflar aynı veriye
değil, aynı kaydın farklı yorumlarına bakıyor. Türkçe okuması ciddi biçimde
savunuluyor; ama Moğolca ve Yenisey dilleriyle yapılan okumalar da var ve son
yıllarda Yenisey okuması yeniden güç kazandı. Bir istisna var: Xiongnu dilinde “gök”
anlamına geldiği kaydedilen chengli kelimesi, Türkçe ve Moğolca
tengri/tenger ile açıkça ilişkili ve “Tanrı” kelimesinin izini en az iki bin
yıl geriye taşıyor. Ama kelime hem Türkçede hem Moğolcada bulunduğu için
Xiongnu'nun dilini tek başına belirlemiyor.
Eski DNA ise Xiongnu'nun tek bir halk değil, önceki bölgesel
nüfusların ve çevreden gelenlerin karışımından doğmuş bir imparatorluk olduğunu
gösteriyor. İmparatorluğun en batı ucundaki mezarlıklarda bile imparatorluğun
bütününe yakın bir genetik çeşitlilik görülüyor. Bir imparatorluğun tek bir
dili olmaz. Sorulabilecek doğru soru, yönetici kesimin hangi dili konuştuğu;
bence bu soru elimizdeki malzemeyle henüz cevaplanamıyor.
Dingling, Gaoche ve Tiele. Türk adının 6. yüzyılda
ortaya çıkması, daha önce Türkçe konuşan toplulukların bulunmadığı anlamına
gelmiyor. Çin kaynaklarında Göktürklerden çok önce, Mete'nin boyun eğdirdiği
halklar arasında Baykal ve Yenisey çevresinde yaşayan Dingling'lerden söz edilir.
MS 4.- 6. yüzyıllarda aynı bölgelerde Gaoche adıyla anılan topluluklar çıkar
karşımıza; bu ad “yüksek tekerlekli arabalar” demek ve bu insanların kullandığı
arabalara gönderme yapıyor. 6. ve 7. yüzyıllarda ise Tiele adı öne çıkıyor.
Tiele tek bir halk değil, pek çok boydan oluşan geniş bir topluluktu ve
özellikle önemli; çünkü daha sonra Uygur Kağanlığı'nı kuracak olan Uygurlar ve
yazıtlarda adı geçen Dokuz Oğuz boyları bu çevreden çıktı. Göktürk
Kağanlığı'nın tebaasının da önemli bir bölümünü Tiele boyları oluşturuyordu.
Kuzey Wei hanedanının resmi tarihi, Gaoche dilinin “büyük
ölçüde Xiongnu diline benzediğini, ama ufak farklar bulunduğunu” kaydeder. Bu
cümle, Xiongnu'nun Türkçe konuştuğunu savunanlar için önemli bir dayanak. Ama
dikkatli olmak gerekiyor: Bu, bir Çinli yazarın iki dilin “benziyor” olduğuna
dair izlenimi; dilbilimsel bir karşılaştırma değil. Dingling, Gaoche ve Tiele
adlarının birbiriyle ilişkisi konusunda önemli çalışmalar yapıldı. Ancak bu
adların geçtiği her dönemde aynı topluluğun ve aynı dilin kastedildiğini
söylemek mümkün değil. Bu tartışmanın bize gösterdiği şey şu: Türk adı tarih
sahnesine çıkmadan önce de Türk dillerinin oluşumuna ve yayılmasına katkıda
bulunan topluluklar vardı ve bunların bazılarını kaynaklarda başka adlarla
tanıyor olabiliriz. Ama bir topluluğun sonraki Türk boylarıyla bağı bulunması,
o topluluğun bütün üyelerinin Türkçe konuştuğunu veya kendilerine Türk dediğini
kanıtlamaz.

Xianbei ve Tuoba (Tabgaç). Xiongnu'nun 1. ve 2.
yüzyıllarda dağılmasından sonra Doğu Asya bozkırının en önemli gücü Xianbeiler
oldu. Xianbei dünyasından çıkan Tuoba hanedanı 386'da Kuzey Çin'de Kuzey Wei
devletini kurdu ve zamanla Çin kültürünü güçlü biçimde benimsedi. 5. yüzyılın
sonunda imparator Xiaowen saray dili olarak Çinceyi zorunlu kıldı, hanedanın
adını bile Çince bir soyadıyla değiştirdi. Türk tarihi açısından ilginç bir
ayrıntı: Orhun Yazıtları'nda Çin'in adı Tabgaç'tır ve bu ad büyük ihtimalle
Tuoba adından geliyor. Göktürkler Çin'i, bir zamanlar orayı yöneten bozkır
hanedanının adıyla anıyordu.
Xianbei çevresinin erken Moğol dilleriyle bağlantılı olduğu
görüşü bugün güçlü. Tuoba dili hakkında ise farklı değerlendirmeler var: 20.
yüzyılın ilk yarısında bazı araştırmacılar Türkçeyle bağlantı kurdu; son
yıllardaki çalışmalar ise daha çok Moğol dilleriyle akraba bir dile işaret
ediyor. Ama elimizdeki malzeme tartışmayı kesin biçimde bitirmeye yetmiyor.
Burada da asıl dikkat edilmesi gereken şey, bozkır devletlerinin tek bir dil
veya etnik topluluktan oluşmak zorunda olmaması. Tuoba yönetimi altında farklı
diller konuşan boylar vardı ve bunların arasında Türk dilli toplulukların
bulunması çok mümkün. Ama bu, Xianbei veya Tuoba adlarının “Türk” anlamına
geldiğini göstermez.
Rouranlar ve Avarlar. Göktürklerin 552'de yıktığı
Rouran (Juan-juan) Kağanlığı, 5. ve 6. yüzyıllarda Moğolistan bozkırının
hâkimiydi. “Kağan” unvanını bir bozkır devletinin hükümdar unvanı olarak
düzenli biçimde kullanan ilk devlet de Rouranlardı; Göktürkler bu unvanı
onlardan devraldı. Aşina ailesi, Göktürk devletini kurmadan önce Altay
eteklerinde Rouranlar için demircilik yapıyordu. Rouranların dili için kesin
bir kayıt yok, ama Moğolistan'da bulunan 6. yüzyıla ait Brahmi harfli iki
yazıtın (Khüis Tolgoi ve Bugut yazıtının arka yüzü) son yıllarda Alexander
Vovin ve Dieter Maue tarafından erken bir Moğol dili olarak okunması, Rouran
çevresinde Moğol dillerinin konuşulduğu görüşünü güçlendirdi.
Rouranların yıkılmasından kısa süre sonra Avrupa'da Avarlar
ortaya çıkıyor ve iki topluluk arasında bağlantı bulunduğu çok uzun zamandır
ileri sürülüyor. Avarlar 567–568'de Karpat Havzası'na yerleşerek yaklaşık iki
buçuk yüzyıl yaşayacak bir devlet kurdular. Bizans'la mücadele ettiler,
Balkanlar'da önemli bir güç haline geldiler ve 626'da Sasanilerle birlikte
Konstantinopolis'i kuşattılar. Bizanslı tarihçi Theophylaktos ise bu Avarların “gerçek”
Avarlar olmadığını, bu ünlü adı benimsemiş başka bir topluluk olduğunu yazar;
tartışmanın bir kısmı buradan çıkıyor.
Bu konuda eski DNA tartışmaya yeni bir boyut kattı. 2022'de
yayımlanan bir çalışma, Avrupa'daki erken Avar seçkinlerinin genetik olarak 6.
yüzyıl Moğolistan'ının nüfuslarına çok yakın olduğunu ve bu seçkinlerin birkaç
yıl içinde beş bin kilometreden fazla yol katederek Avrupa'ya ulaştığını
gösterdi. Bu bulgu, Avarların Rouran dünyasıyla bağlantılı olduğu görüşünü
güçlü biçimde destekliyor. Ama seçkinlerin dışına bakınca tablo değişiyor. Aynı
yıl yayımlanan ve Hun, Avar ve Macar fetih dönemi mezarlarını inceleyen geniş
bir Macar çalışması, Avar dönemi mezarlıklarında doğudan gelen küçük bir
çekirdek nüfusun yanında, yerel Avrupa kökenli insanların çoğunlukta olduğunu
buldu. Yani Avar devleti, aynı kültürel çevrede yaşayan ama farklı genetik
kökenlere sahip toplulukları bir araya getiriyordu.
Ama Avarların Rouranlarla bağlantılı olması, mutlaka Türkçe
konuştukları anlamına gelmiyor. Avarların kullandığı kağan, tudun, tarkan gibi
unvanların bir kısmı Türkçe; ama unvanlar dolaşır ve Avar dili kesin biçimde
belirlenebilmiş değil. Türkçe, Moğolca ve başka bozkır dilleriyle ilişkilerine
dair çeşitli görüşler var. Bu yüzden Avarları bütünüyle Türk ya da bütünüyle
Moğol olarak tanımlamak bence doğru olmaz. Avarlar, bir devletin siyasi
mirasının, nüfusunun genetik kökeninin ve konuşulan dillerin farklı yönlerde
gelişebileceğini gösteren en güzel örneklerden biri.
Avrupa Hunları. Burada iki ayrı soruyu birbirinden
ayırmak gerekiyor. Birincisi, Avrupa Hunlarının Xiongnu ile bir bağı olup
olmadığı. İkincisi, Hunların Türk olup olmadığı. Birinci soru konusunda geçen
yıl ilginç bir gelişme oldu. Zoltán Maróti ve ekibinin 2022'de yayımladığı
genetik çalışma, Macaristan'daki Hun dönemi mezarlarından bazı bireylerin
Avrupa kökeni taşımayan, Moğolistan'la bağlantılı bir “göçmen çekirdek”
oluşturduğunu ve bu çekirdeğin büyük ihtimalle Xiongnu dünyasından geldiğini
öne sürdü. Aynı çalışma, o dönemde Karpat Havzası'nda yaşayanların çoğunluğunun
yine de yerel Avrupa kökenli olduğunu gösterdi. Bu, Hun - Xiongnu bağı için
şimdiye kadarki en somut genetik ipucu; ama örnek sayısı az ve Xiongnu ile
Hunlar arasındaki üç yüzyıllık zaman boşluğu hâlâ doldurulamadı. Bu yüzden
birinci soruyu ben şimdilik “Tartışmalı” sayıyorum; ama kanıtlar giderek “evet”
yönünü gösteriyor.
İkinci soru ise hâlâ açık. Bizanslı elçi Priskos, 449'da
Attila'nın sarayında Hunca, Gotça ve Latince konuşulduğunu kaydeder. Attila,
Bleda ve Dengizik adları bize Gotça ve Yunanca süzgeçlerden geçerek ulaşmıştır.
Hunlardan sonra batı bozkırında Oğur kolundan Türk dilli grupların varlığı
güçlü biçimde belgeli, ama Hunların kendi dilini belirleyecek malzeme yok.
Birinci sorunun cevabı “evet” çıksa bile, bu ikincisini kendiliğinden
kanıtlamaz.
Akhunlar (Eftalitler). Avrupa Hunları batıda at
koştururken Orta Asya'da ve bugünkü Afganistan çevresinde de “Hun” adıyla
anılan başka topluluklar tarih sahnesine çıkmıştı. Bunların en önemlisi
Akhunlar, yani Eftalitlerdi. 5. ve 6. yüzyıllarda güçlü bir devlet kuran
Akhunlar, Sasani İran'ını ve Kuzey Hindistan'ı derinden etkilediler. Sonları da
Türk tarihine bağlanıyor: 557–560 yılları arasında Göktürk yabgusu İstemi ile
Sasani hükümdarı I. Hüsrev'in ittifakı Akhun devletini yıktı. Akhunların hangi
dili konuştuğu ve kökenleri ise hâlâ tartışmalı. Devletin yönetiminde ve
belgelerinde Doğu İrani bir dil olan Baktriyaca kullanıldı. Buna karşılık bazı
unvanlar ve kişi adları Türk dilleriyle ilişkilendirildi. Çin kaynakları da
ilginç bir bilgi veriyor: Kuzey Wei tarihi, Akhunların “Gaoche'nin bir kolu” ya
da Büyük Yüeçilerin bir kolu olduğunu, 4. yüzyılda Altay bölgesinden güneye
indiklerini yazar. Fransız tarihçi Étienne de la Vaissière bu kayıttan yola
çıkarak Akhun seçkinlerinin aslında Gaoche-Tiele çevresinden gelen, Oğur
kolundan bir Türk dili konuşan bir boy olduğunu savunuyor. Bu ciddi bir görüş,
ama ciddi bir karşı görüşü de var. Bir devletin resmi yazışma dili de,
hükümdarlarının unvanları da bütün nüfusun ana dilini göstermez. Bu yüzden
Akhunların içinde Türkçe konuşan toplulukların bulunmuş olması makul bir
ihtimal; ama Akhunların tamamının Türk olduğunu söylemek için yeterli kanıt
yok. Onları, Türk tarihinin temas ettiği ve bazı unsurlarıyla muhtemelen Türk
dilli topluluklara bağlanan bir bozkır devleti olarak görmek bence daha doğru.
Türk Adı Tarihe Ne Zaman Girdi?
Türk adı 6. yüzyılda, ilk kez yeterince aydınlık bir zeminde
tarihe giriyor. Çin kaynaklarına göre 439'da Kuzey Wei'nin Kuzey Liang
devletini yıkması üzerine Aşina adlı “beş yüz aile” kuzeye, Rouranların
hâkimiyetine kaçtı ve Altay'ın eteklerinde Rouranlar için demircilik yaptı.
540'larda Çin kaynakları “Türk” (Çince Tujue) adını taşıyan bir topluluğu
kaydetmeye başlıyor. 552'de Bumin Rouranlara isyan ediyor, onları yeniyor ve
kendini kağan ilan ediyor. Yirmi yıl içinde bu devlet Mançurya'dan Karadeniz'in
kuzeyine uzanıyor. 568'de Soğdlu tüccar Maniah'ın başkanlık ettiği bir Türk
elçilik heyeti Konstantinopolis'e ulaşıyor. Aynı ad kısa sürede Avrasya'nın
birbirinden çok uzak dillerinde, Çince, Soğdca, Bizans Yunancası, Hotan
Sakacası ve Tibetçede kaydediliyor. 8. yüzyılın başında ise Tonyukuk yazıtında
ve ardından 732 ile 735'te dikilen Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarında bir
topluluk kendini, kendi diliyle ve kendi yazısıyla “Türk bodun” diye
adlandırıyor. Bu, kroniklerin, yazının, dilin ve kimlik beyanının aynı anda ve
aynı yönde konuştuğu ilk nokta.
Ama bu tarihin anlamını doğru okumak gerekiyor. 552,
Türklerin ortaya çıktığı tarih değil, bir adın ve bir devletin doğduğu tarih. O
tarihten önce de Türkçe konuşan insanlar vardı; dil devletten eskidir ve Oğur
kolu bu tarihte çoktan ayrılmıştı. Ama o insanların kendilerine ne dediğini
bilmiyoruz. “Türk tarihi 552'de başlar” cümlesi ne kadar
yanlışsa, “552 öncesindeki her bozkır topluluğu Türk'tü” cümlesi
de o kadar dayanaksız.
Kağanlığı kuran hanedanın kendisi, bu yazıda savunduğum
fikrin belki de en canlı örneği. Aşina adı Eski Türkçe yazıtlarda hiç geçmiyor.
En yaygın kabul gören açıklamaya göre ad, Doğu İrani dillerden birinde “mavi,
koyu renk” anlamına gelen bir kelimeden geliyor ve yazıtlardaki Kök Türük (“Gök/Mavi
Türk”) ifadesi bu adın bir tercümesi olabilir. Bu kanıtlanmış bir bilgi değil,
makul ama tartışmalı bir öneri. Kağanlığın bilinen en eski resmi anıtı olan ve
580'lerde dikilen Bugut yazıtı ise Türkçe değil; ön yüzü Soğdca yazılmış ve
Budist bir içerik taşıyor. Arka yüzündeki Brahmi harfli metin ise son yıllarda
erken bir Moğol dili olarak okundu. Yani Göktürklerin ilk resmi anıtı, iki
farklı dilde yazılmış ve ikisi de Türkçe değil! Taspar Kağan'ın 570'lerde
Nirvana Sutrası'nı Türkçeye çevirttiğine dair kayıt da, Türk dilli
topluluklarla bir dünya dininin ilk kurumsal temasını gösteriyor.
Bu yılın başında genler de bu tartışmaya katıldı. Mukan
Kağan'ın kızı ve Kuzey Zhou imparatorunun eşi olan Aşina prensesinin mezarından
elde edilen genom, onun büyük ölçüde Kuzeydoğu Asya kökenli olduğunu ve
Moğolistan'ın Rouran ve Xianbei dönemi nüfuslarına yakın durduğunu gösterdi.
Tek bir kişiden bütün bir hanedanın, hele bütün bir halkın genetiği
çıkarılamaz. Ama bu tek genom bile önemli bir şey söylüyor: Hanedan biyolojik
olarak bozkırın doğusundaki yerel nüfusa bağlı, adı İrani olabilir, ilk anıtı
Soğdca ve Moğolca yazılmış, kurduğu devlet ise Türkçe konuşan bir siyasi
topluluk. Bunların hiçbiri birbiriyle çelişmiyor. Bozkır tarihçisi Peter
Golden'ın dediği gibi, Aşinalar aslen hangi dili konuşmuş olurlarsa olsunlar,
hem kendileri hem yönettikleri halklar Türkçe konuşacak ve ortak bir kültür
yaratacaklardı.
Yazıtların kendi kavramları da bu tabloyu destekliyor. Bodun,
bir kağanın hâkimiyeti altında birleşmiş boyların toplamıdır; yani biyolojik
değil, siyasi bir kategoridir. 8. yüzyılda “Türk” kelimesi kağanlığın çekirdek
boylarını anlatıyor; Dokuz Oğuz boyları bu kapsamın dışında ve
yazıtlarda çoğu zaman düşman olarak geçiyor. (Bu arada yazıtlardaki Dokuz
Oğuzların, sonradan Anadolu'ya gelecek batıdaki Oğuzlarla aynı topluluk olup
olmadığı da tartışmalı; Dokuz Oğuzlar daha çok Uygurlarla ilişkili bir boy
birliği olarak görünüyor. Aynı ad, her zaman aynı insanlar demek değil.) 11.
yüzyılda Kaşgarlı Mahmud “Türk” kelimesini Oğuz, Kıpçak, Karluk, Uygur ve
Kırgız dahil bütün Türk dilli boyların ortak adı olarak kullanıyor. Osmanlı
döneminde kelimenin anlamı daralıyor ve şehirli seçkinler için çoğu zaman
köylüyü ve göçebeyi anlatır hale geliyor. 19. yüzyılda Avrupa Türkolojisinin
etkisiyle yeniden genişliyor, bir dil ailesinin adı oluyor ve sonra
millileşiyor. Aynı kelime bin beş yüz yılda anlamını birkaç kez baştan çizmiş.
Bir adın iki farklı dönemde aynı topluluğu gösterdiğini varsaymak, bence
tarihte yapılabilecek en sinsi hatalardan biri.
Türkler Dünyaya Nasıl Yayıldı?
Göktürk Kağanlığı'nın yıkılması Türk tarihinin sonu değil,
Türk dünyasının asıl biçimlendiği dönemin başlangıcı oldu. 744'te kurulan Uygur
Kağanlığı Orhun Vadisi'nde Ordu-Balık adlı görkemli bir başkent kurdu. (Bozkır
devletleri daha önce de surlu yerleşimler kurmuştu, ama Ordu-Balık bu ölçekte
bir şehrin bilinen ilk örneklerinden.) Uygur kağanı Bögü 762-763'te Maniheizmi
benimsedi; bu, Maniheizmin bir devletin resmi dini olduğu, dünya tarihindeki
neredeyse tek örnek. 840'ta Yenisey Kırgızlarının saldırısıyla kağanlık
yıkıldıktan sonra Uygurların bir kolu Turfan ve Koço'ya yerleşti. Burada Budist
ve Maniheist metinler, satış sözleşmeleri, borç senetleri ve vergi kayıtlarıyla
dolu, Türkçe yazılmış yerleşik bir dünya kuruldu. “Türkler hep göçebeydi”
klişesi bu belgeler karşısında ayakta kalamıyor. Göçebe ile yerleşik arasına
duvar örmek yerine, birbirini besleyen iki ekonomik kutup düşünmek bence çok
daha doğru.
Batıda Oğuzlar Seyhun'un aşağı havzasında, Yenikent merkezli
bir yabguluk kurdu. Kıpçaklar Karadeniz'in kuzeyinden İrtiş'e uzanan ve
kaynaklarda Deşt-i Kıpçak diye anılan geniş bozkıra yayıldı. Kuzeyde ve batıda
bir başka Türk dünyası şekillendi: Oğur dilli Bulgarların bir kolu Tuna'da Slav
çoğunluğun içinde eriyerek bugünkü Bulgar ulusunun çekirdeklerinden biri oldu,
öteki kolu İdil (Volga) boyunda İslam'ı benimsedi. Hazar Kağanlığı'nın yönetici
çevresi 9. yüzyılda Museviliği kabul etti; ama devlette Müslümanlar,
Hristiyanlar ve eski inançlara bağlı olanlar da vardı. Aynı dil kolunun iki
ucunun iki farklı dine girmesi, dil ile dinin birbirinden bağımsız hareket
ettiğinin açık bir örneği.
Türk tarihinin en büyük kırılması ise İslamlaşma oldu.
922'de Abbasi halifesinin İdil Bulgarlarına gönderdiği elçilik heyetinde
bulunan İbn Fadlan, yolda karşılaştığı Oğuzları, Başkurtları ve Bulgarları
birinci elden anlatan eşsiz bir kayıt bıraktı. Arap tarihçi İbnü'l-Esir, 960'ta
bozkırda “iki yüz bin çadır halkının” İslam'a girdiğini yazar.
Karahanlı hanedanı Satuk Buğra Han'la birlikte Müslüman olmuş, 11. yüzyıl
başında Budist Hotan'ı fethetmişti. İslamlaşma tek bir tarihte değil, yüzyıllar
içinde gerçekleşti; tüccarlar, şehirler, sufi çevreler ve siyasi ittifaklar
farklı bölgelerde farklı roller oynadı. Karahanlılar döneminde Türkçe ilk kez
İslami yüksek kültürün dili oldu: Yusuf Has Hacib 1069–1070'te Kutadgu Bilig'i
yazdı; Kaşgarlı Mahmud 1072–1074'te Türk dilli boyların haritasını ve kelime
hazinesini Arapça konuşan okurlara anlatan Divanu Lugati't-Türk'ü kaleme
aldı.
Orta Asya'nın Türkleşmesi, Anadolu'nun Türkleşmesinden daha
büyük, daha uzun süren ve bizde çok daha az anlatılan bir süreç. Orta Asya'da
Türkçe; boylarıyla birlikte gelen göçlerle, siyasi hâkimiyet ve prestijle,
kuşaklar boyu süren iki dillilikle, bozkırın hayvancılara, vahanın ise
yerleşiklere elverişli olduğu ekolojik bir iş bölümüyle ve 13. yüzyılda Moğol
istilasının yerleşik İrani nüfusa vurduğu ağır darbeyle yayıldı. Harezmce 13.-14.
yüzyıllarda tamamen ortadan kalktı. Soğdcanın ise bugün yalnızca
Tacikistan'daki Yağnob vadisinde küçük bir devamı yaşıyor. Bugünkü Özbekler ve
Türkmenler genetik olarak bölgenin eski yerleşik nüfuslarıyla belirgin bir
süreklilik gösteriyor. Selçuklular ve onları izleyen hanedanlar İran'a
yerleştiğinde Farsça bürokrasiyi, vezirlik geleneğini ve saray edebiyatını
benimsedi; ortaya Türk askeri hanedanlığı ile İran yüksek kültürünün birleştiği
bir düzen çıktı. Selçuklu tarihi bu yüzden aynı anda hem Oğuzların batıya
yayılışının en önemli halkası hem de İran'ın orta çağ tarihinin vazgeçilmez bir
parçası.
Türkler Değişirken Neleri Korudu?
Türk dilli toplulukların tarihine bakınca beni en çok
şaşırtan şey, neredeyse her şeyin değişmiş olması. Bu topluluklar beş (5) büyük
dine girdi ve bazıları eski inançlarını da korudu. Taspar Kağan'ın 6.
yüzyıldaki Budizmi ve Koço Uygurlarının geniş Budist külliyatı; Bögü Kağan'ın
Maniheizmi; Hristiyanlığın hem Yedisu'da Süryani harfleriyle Türkçe mezar
taşları bırakan Doğu Kilisesi (Nesturi) cemaatleri hem de bugün Çuvaşların ve
Gagauzların bağlı olduğu Ortodoks kolu; Hazar yönetici çevresinin ve bugünkü
Karayların Museviliği; ve 10. yüzyıldan itibaren Türk dünyasının büyük bölümünü
dönüştüren İslam. Bunlara Sahaların ve Altay halklarının bugün de sürdürdüğü
geleneksel inançlar eklenince tablo tamamlanıyor. Turfan'da sutra çeviren
Budist bir Uygur, İtil'de hüküm veren Musevi bir Hazar beyi, Kaşgar'da Kutadgu
Bilig'i yazan Müslüman bir şair, Yedisu'da mezar taşı yazdıran Nesturi bir
tüccar, bugün Komrat'ta kiliseye giden bir Gagauz ve Yakutistan'da geleneksel
Isıah bayramına katılan bir Saha: Farklı yüzyıllarda yaşamış bu insanların
hepsi Türk dilleri konuşur. Türklük bir din değildir.
Bu topluluklar dillerini on üç (13) ayrı yazı
sistemiyle yazdı: Orhun-Yenisey yazısı, Soğd, Uygur, Mani, Brahmi, Süryani,
Tibet, Arap, Ermeni, Yunan, İbrani, Latin ve Kiril harfleri. Bu sayının ardında
güzel bir hikâye var. Soğd yazısından türeyen Uygur yazısı Türkçeyi yüzyıllarca
taşıdı, oradan Moğolcaya geçti ve 1599'da Mançu yazısının temeli oldu. Yani bir
İrani dil için geliştirilmiş bir alfabe, bir Türk dili üzerinden iki başka dil
ailesine ulaştı. Osmanlı İstanbul'unda aynı yüzyılda aynı Türkçeyi bir Müslüman
Arap harfleriyle, bir Ermeni Ermeni harfleriyle, bir Karamanlı Ortodoks Yunan
harfleriyle ve bir Karay İbrani harfleriyle yazıyordu. Alfabe dili değil,
cemaati gösterir. Orhun yazısının İskandinav runik harflerine benzemesi ise
ortak bir kökenden değil, sert bir malzemeye kazımanın dayattığı düz
çizgilerden kaynaklanıyor; iki gelenek arasında bir temas yolu gösterilemiyor.

Köken anlatıları da en az üç kez baştan yazıldı. Kağanlık
döneminde Çin kaynaklarının kaydettiği anlatıya göre Aşina soyu, bir katliamdan
kurtulan tek bir oğlanla bir dişi kurdun birleşmesinden türemişti; kağanın
muhafızlarına da “kurt” anlamında böri deniyordu. İslam döneminde soy, Nuh'un
oğlu Yafes'e ve Oğuz Kağan'a bağlandı. Türkleri Yafes soyuna
bağlayan anlatılar 9. ve 10. yüzyılda Taberî ve Mesudî gibi Müslüman
tarihçilerde görülüyor; 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud ve Gerdizî de bu şemayı
aktarıyor, 14. yüzyılda Reşidüddin ve 17. yüzyılda Ebulgazi Bahadır Han ise onu
ayrıntılı bir şecereye dönüştürüyor. Dikkat çekici olan, Yafes adının Kur'an'da
geçmemesi. Tevrat'ın Tekvin kitabındaki milletler listesinde de “Türk” adı yok;
orada Yafes'in oğulları arasında Yunanlardan (Yavan) Medlere (Maday) kadar
kuzeydeki ve batıdaki halklar sayılıyor. Orta Çağ Yahudi geleneği ise Türk
halklarını Yafes'in torunu Togarma'ya bağlamıştı; Hazar kağanı Yusuf'un
10. yüzyılda yazdığı bilinen mektupta kendi soyunu Togarma'ya dayandırması
bunun ilginç bir örneği. Yani bağlantı kutsal metnin kendisinden değil, orta
çağ tarih yazımından geliyor. Bu da evrensel bir örüntünün parçası: Franklar
kendilerini Truvalılara, İngilizler efsanevi Brutus'a bağlamıştı.
Ulus çağında ise Orta Asya, Ergenekon ve Bozkurt öne çıktı. Ergenekon
anlatısının bilinen en eski kaydı, 14. yüzyıl başında Reşidüddin'in
Camiu't-Tevarih'inde bir Moğol köken anlatısı olarak geçiyor. 17. yüzyılda
Ebulgazi Bahadır Han anlatıyı Türk ve Moğol boylarının ortak şeceresine
yerleştiriyor. Bugün bildiğimiz Türk versiyonu ise 20. yüzyılın başında,
özellikle Ziya Gökalp'in 1913'te yazdığı şiirle yaygınlaştı. Tarihçi Ahmet
Taşağıl'ın dikkat çektiği gibi Çin kaynakları, 640'ların sonunda Aşina soyundan
Çebi Kağan'ın Altayların kuzeyinde, üç tarafı sarp dağlarla çevrili ve
dar bir geçitle ulaşılan bir bölgeye sığındığını kaydeder. Olayın kendisi
tarihsel bir kayıttır; bu olayın Ergenekon hafızasını beslemiş olabileceği bir
hipotezdir; belirli bir vadinin “Ergenekon'un kesin yeri” olduğu ise
kanıtlanmış değil.
Bu anlatıların hepsine aynı ölçüyü uygulamak gerekiyor. Kurt
anlatısının 6.-7. yüzyıl Çin kaynaklarında, Yafes şeceresinin 9.-10. yüzyıl
İslam tarih yazımında, Ergenekon'un 14. yüzyılda kaydedildiği tarihsel olgular.
“Türkler bir dişi kurttan türedi”, “Türkler Yafes'in soyundandır”
ya da “Türkler Ergenekon'dan çıktı” cümleleri ise İnanç etiketinde; bir
soy bilgisi değil, bir aidiyet beyanı. Ama bu anlatılardan herhangi biri
Türklerin kökenine dair tarihsel kanıt olarak kullanılırsa, o kullanımın
dayanağı yoktur. Bir yaygın yanlışı da düzeltmek istiyorum: İslamlaşmadan sonra
kurt anlatısı kaybolmadı. Kurttan türeme motifi geri çekildi, ama yol gösteren
kurt motifi yaşamaya devam etti. Uygur harfli Oğuzname'de Oğuz'a yol gösteren
gök yeleli kurt ve Reşidüddin'in aktardığı Moğol Börte Çino anlatısı bunun
örnekleri.
Genetik profiller de bölgeden bölgeye bütünüyle farklı.
Yirmi iki Türk dilli topluluğu karşılaştıran 2015 tarihli bir genom çalışması,
bu toplulukların çoğunun uzaktaki Türk dilli topluluklardan çok kendi coğrafi
komşularına benzediğini gösterdi: Türkiye Türkleri Yunanlılara ve Ermenilere,
Azerbaycanlılar İranlılara ve Kafkas halklarına, Özbekler Taciklere, Sahalar
komşu Sibirya halklarına, Çuvaşlar Volga halklarına daha yakın. Ama aynı
çalışma, bu toplulukların hepsinde Güney Sibirya ve Moğolistan'la bağlantılı,
tarihsel dönemde gerçekleşmiş ortak bir gen akışının izini de buldu. İki bulgu
birlikte okunmalı. Birincisi tek başına “dil yayıldı, insanlar gelmedi”
sonucuna, ikincisi tek başına “herkes bozkırdan geldi” sonucuna götürür.
İkisi birlikte ise her bölgede yerli çoğunluğun içine karışmış gerçek bir nüfus
hareketini gösteriyor. Bu tablo Türklere özgü de değil: İspanyolca konuşan
Latin Amerika'nın, Arapça konuşan Kuzey Afrika'nın ve Macarca konuşan
Macaristan'ın genetik yapısı da dilin geldiği yerden çok yerel katmanları
yansıtır.
Bütün bu değişimler boyunca yerinde kalan tek şey, düzenli
ses denklikleriyle birbirine bağlı bir dil ailesi oldu. Türk dilli halkların
görünüşlerinin bu kadar farklı olmasının nedeni de bu: Deri rengi ve yüz
hatları gibi görünür özellikler genomun çok küçük bir bölümüyle belirleniyor ve
her topluluk kendi bölgesinin eski nüfusunun görünüşünü büyük ölçüde devralmış.
Eski ders kitaplarında karşılaştığımız “Turanid ırk” gibi kavramlar da
bilimde çoktan terk edildi; çünkü insan çeşitliliğinin büyük bölümü gruplar
arasında değil grupların içinde bulunuyor, özellikler coğrafyada keskin
sınırlarla değil yavaş yavaş değişiyor ve farklı özellikler farklı sınırlar
çiziyor. Türk dilli halkları birbirine bağlayan şey görünüş değil, dil.
Türkler Tek Bir Halktan mı Doğdu?
Buraya kadar anlattıklarımdan sonra akla doğal olarak şu
soru geliyor: Türkler başlangıçta tek bir halk mıydı, yoksa farklı halkların
birleşmesiyle mi ortaya çıktılar?
Bu soruya cevap verebilmek için yine dil, genetik soy,
kültür ve siyasi kimlik arasındaki farkları hatırlamak gerekiyor. Bugün
konuşulan bütün Türk dillerinin ortak bir Proto-Türkçeden geldiğini biliyoruz.
Bu, geçmişte bir yerde ortak bir dilin konuşulduğunu gösteriyor. Ama o dili
konuşan insanların genetik olarak birbirine benzediğini, aynı soydan geldiğini
ya da kendilerini tek bir halk olarak gördüğünü göstermiyor.
Bir dilin yayılması için, onu konuşanların gittikleri her
yerde çoğunluk olması gerekmiyor. Siyasi üstünlük, ticaret, evlilikler, göçler
ve kültürel ilişkiler yoluyla bir dil, farklı topluluklar arasında ortak
iletişim dili haline gelebiliyor. Zamanla bu dili benimseyen topluluklar, o
dilin taşıdığı kültürel ve siyasi kimliği de benimseyebiliyor. Türkçe de tarih
boyunca tam olarak böyle yayıldı. Bazı bölgelerde Türkçe konuşan topluluklar
göç edip yerleşti, bazı bölgelerde yerli halklarla kaynaştı, bazı topluluklar
da eski dillerini bırakıp Türkçeyi benimsedi. Bu yüzden bugün Türk dilleri
konuşan halkların genetik ve kültürel özellikleri birbirinden bu kadar
farklılaştı.
Ama bu açıklama, Proto-Türkçeyi ilk konuşan topluluğun nasıl
oluştuğu sorusunu tam olarak cevaplamıyor. O topluluk tek bir nüfus grubundan
mı gelişti, yoksa daha eski farklı toplulukların etkileşimiyle mi ortaya çıktı?
Bunu kesin olarak bilmiyoruz. Bozkırın hiçbir döneminde “saf” bir nüfus
bulunmadığını gösteren genetik bulgular düşünülünce, ikinci ihtimal bana daha
gerçekçi görünüyor; ama bu henüz bir tahmin. Dilbilim, genetik ve arkeoloji
önemli ipuçları veriyor, fakat bütün soruları cevaplayacak kanıtlara henüz
sahip değiliz.
Bu yüzden Türklerin kökenini tek bir kabileye, tek bir
genetik soya ya da tek bir arkeolojik kültüre dayandırmaya çalışmak bence doğru
değil. Daha gerçekçi olan, Türk dillerinin belirli bir tarihsel çevrede
geliştiğini, sonra farklı topluluklara yayıldığını ve Türk kimliğinin bu uzun
süreç içinde değişerek şekillendiğini kabul etmek. Aslında bu durum Türklere
özgü de değil. Bugün dünyada yaşayan milletlerin çoğu, farklı dillerin,
kültürlerin ve nüfusların tarih boyunca kaynaşmasıyla ortaya çıktı. Milletleri
değerli kılan şey, tek ve değişmemiş bir soydan gelmeleri değil; tarih boyunca
oluşturdukları kültürel birikim, toplumsal yaşam ve insanlığa yaptıkları
katkılar.
Anadolu Nasıl Türkçe Konuşmaya Başladı?
Anadolu söz konusu olduğunda en yaygın iddialardan biri,
1071 Malazgirt Savaşı'nın Türklerin Anadolu'ya girişi değil, “dönüşü”
olduğu. Bu iddia aslında tek başına durmuyor; bir zincirin son halkası:
Göbeklitepe'yi Türkler kurdu, Anav kültürü onların devamıydı, Sümerler o
çizgiden geldi, Hurriler ve Turukkular da Sümer göçmenleriydi; dolayısıyla
Anadolu'da zaten Türkler vardı. Bir zincirde tek bir halka bile kanıtsızsa
sonuç da kanıtsızdır. Aşağıda göreceğimiz gibi bu zincirin halkalarının hiçbiri
gereken ağırlığı taşımıyor.
İşin ilginç yanı, bu zincire hiç ihtiyaç olmaması. 1071'den
önce Türk dilli gruplarla Anadolu arasındaki temaslar gerçek ve belgeli. 395-398
yıllarında Kafkasya'yı aşan Hun akınları Doğu Anadolu'ya ve Suriye'ye kadar
ulaştı. Oğur dilli Bulgarlar Kafkasya'da ve Karadeniz'in kuzeyinde Bizans'la
sürekli temas halindeydi. Hazar Kağanlığı Bizans'la hem savaştı hem ittifak
kurdu; bir Hazar prensesi İmparator V. Konstantinos'la evlendi ve oğulları IV.
Leon “Hazar” lakabıyla anıldı. Peçenekler ve Uzlar Balkanlar'a yerleşti ve
Bizans ordusunda görev aldı. Malazgirt'te Bizans ordusunun saflarında da Türk
dilli birlikler vardı ve kaynaklar bunların bir bölümünün savaş sırasında taraf
değiştirdiğini kaydeder. Yani 1071'de karşı karşıya gelen iki ordunun ikisinde
de Türkçe konuşan askerler vardı. Ama bu temaslar akın, paralı askerlik, sınır
ve diplomasi düzeyindeydi; yerleşik bir nüfus düzeyinde değil. 1071 öncesi
Anadolu'da konuşulan diller Rumca, Ermenice, Süryanice, Kürtçe, Arapça ve
Gürcüceydi.
1071'in asıl önemi, savaşın kendisinden çok sonrasında
yaşanan Bizans iç savaşında ve Doğu Anadolu'daki savunma sisteminin çökmesinde
yatıyor. Bu çöküş, daha önce sınırlı ve denetimli olan Türkmen hareketliliğini
denetimsiz ve kalıcı bir yerleşime dönüştürdü. Yani dönüm noktası ilk geliş
değil, gelişin niteliğinin değişmesi. Sonraki üç yüzyılda Anadolu'nun dil
haritası tek bir savaşla değil, uzun bir göç, yerleşme, evlilik ve din
değiştirme süreciyle değişti. (Bu süreci ayrıntılı anlatan ayrı bir yazı yazmayı
da düşünüyorum.)
Bu sürecin nasıl işlediğini anlamak için dört farklı senaryo
düşünülebilir. Birincisi nüfusun yer değiştirmesi: Çok büyük bir Türkçe
konuşan nüfus gelir ve yerlilerin yerini alır. İkincisi küçük bir
yönetici kesimin hâkimiyeti: Küçük bir askeri çekirdek gelir, geniş yerli nüfus
yerinde kalır ve zamanla prestij nedeniyle Türkçeye geçer. Üçüncüsü
sürekli ve aileli göç: Yalnızca savaşçılar değil, boylar, aileler ve
sürüleriyle göçer hayvancılar dalgalar halinde gelir. Dördüncüsü
bunların hepsinin karışımı: Gerçek ve tekrarlanan göçler, yerli nüfusla evlilik
ve karışım, siyasi hâkimiyet, İslamlaşma ve Türkçenin hem kırda hem şehirde
prestij kazanması birlikte işler.
Eski ve modern genomlar Anadolu'da güçlü bir yerel
süreklilik gösterdiği için birinci senaryo desteklenmiyor. İkinci senaryoyu
zayıflatan şey ise genetikten çok yer adları ve kaynaklar; çünkü küçük bir
yönetici kesim de arkasında ölçülebilir bir genetik iz bırakabilir. Asıl soru,
gelenlerin yalnızca askerler mi yoksa aileleriyle birlikte boylar mı olduğu.
Yer adları bu soruya en somut cevabı veriyor. Kişi adları kolayca ödünç alınır,
unvanlar dolaşır; ama bir bölgeye yerleşen topluluğun köylerine verdiği adlar
olağanüstü dayanıklıdır. Kayı, Bayat, Avşar, Kınık, Salur, Eymir, Bayındır,
Çepni, Döğer, Yazır ve diğer Oğuz boy adları, tarihçi Faruk Sümer'in 16. yüzyıl
Osmanlı tahrir defterlerinden derlediği gibi, Anadolu'nun köy ve mezra
adlarında yüzlerce kez geçiyor. Gelip geçen bir askeri seçkin grubu ardında
yüzlerce köy adı bırakmazdı; bu adlar boyların gelip yerleştiğini gösteriyor.
Bu kanıtın da sınırları var elbette: Aynı ad farklı kaynaklardan gelebilir ve
Osmanlı'nın iskân politikaları da yer adı üretti. Yine de dağılımın genişliği,
gerçek bir nüfus hareketinin varlığı konusunda pek şüphe bırakmıyor. Tarihsel
kaynaklar, yer adları ve genetik birlikte en iyi dördüncü senaryoya uyuyor.
Anadolu'yu Orta Asya'dan ayıran önemli farklardan biri din.
Orta Asya'da 10. yüzyıldan sonra gelen Türkler ile yerliler çoğunlukla aynı
dine mensuptu ve bu, dil sınırını geçirgen hale getirdi. Anadolu'da ise
gelenler Müslüman, yerlilerin büyük bölümü Hristiyandı. Bu yüzden Anadolu'da
Türkleşme ile Müslümanlaşma büyük ölçüde aynı sürecin iki yüzü oldu; dil
değişimi din değişimiyle birlikte ilerledi ve bu, süreci hem yavaşlattı hem de
biçimlendirdi. Ama tek fark bu değil: Anadolu, Bizans gibi köklü bir devletin kalbiydi,
nüfusu daha yoğundu ve süreç Orta Asya'ya göre çok daha kısa bir zamana
sıkıştı. Göçer Türkmen boyları çoğunlukla yaylalara, dağ eteklerine ve
otlaklara yerleşirken yerleşik tarım nüfusu ovalarda ve şehirlerde yaşıyordu;
yani ilk aşamada bir yer değiştirme değil, farklı ekolojik alanların
paylaşılması yaşandı. 13. yüzyıldaki Moğol istilası hem Anadolu'nun yerleşik
nüfusuna ağır bir darbe vurdu hem de İran ve Azerbaycan'daki Türkmen gruplarını
batıya iterek ikinci bir göç dalgası yarattı. 19. ve 20. yüzyıllarda
Kafkasya'dan, Kırım'dan ve Balkanlar'dan gelen milyonlarca muhacir ve 1923
nüfus mübadelesi ise bugünkü Türkiye nüfusunun en yeni ve genellikle unutulan
katmanını oluşturdu.
“Yüzde Kaç Orta Asyalıyız?”
Bu soru, bütün bu karmaşık tarihi tek bir sayıya indirme
çabası. Neden yanıltıcı olduğunu anlamak, bence bu yazının en pratik dersi.
Türkiye'den 3.362 kişinin genomunu inceleyen 2021 tarihli bir çalışma,
kullandığı modelde “Orta Asya bileşeni”ni ülke genelinde yaklaşık yüzde 10,
bölgelere göre yüzde 6,5 ile 12 arasında buldu. Bu sonuç popüler medyada
kolayca “Türklerin yalnızca yüzde onu Türk” diye çevrildi. Bu yorum en
az beş nedenle yanlış:
·
Birincisi, bu tür analizlerin verdiği “bileşenler”
gerçek tarihsel halklar değil. Araştırmacının kaç bileşen seçtiğine ve hangi
referans nüfusları kullandığına bağlı istatistiksel yapılar. Örneğin 2012'de
yapılan başka bir çalışmada, farklı model ve analizlerle Türkiye için yüzde 15
ile yüzde 6 arasında değişen Orta Asya payları elde edildi. Modeli
değiştirdiğinizde sayı da değişiyor.
·
İkincisi, Anadolu'ya gelen Oğuzlar saf
bir genetik paket değildi. Bozkır binlerce yıldır bir karışım bölgesiydi ve
gelenlerin taşıdığı Batı Avrasya kökenli genler, modelde “yerli Anadolu payı”nın
içinde görünmez hale geliyor. Gerçek göçmen katkısı bu yüzden modelin verdiği
yüzdeden yüksek olabilir. Ama bu belirsizliği başka bir kesin yüzdeye çevirmek,
aynı hatayı ters yönde tekrarlamak olur.
·
Üçüncüsü, bir dilin bir nüfusa yayılması
için göçmenlerin çoğunluk olması gerekmiyor.
·
Dördüncüsü, bir kişinin Y kromozomu haplogrubu,
binlerce atasından yalnızca birini temsil eder. “J2 yerli, R1a Türk” gibi
renkli tablolar, haplogrupların bugünkü milletlerden on binlerce yıl daha eski
olduğu gerçeğini görmezden geliyor.
·
Beşincisi ve en önemlisi, milletler
genetik kategoriler değildir.
Genetiğin bu konuda söyleyebildiği daha güçlü şey, yüzdeden
çok zaman. Eski ve modern genomları birlikte kullanan 2022 tarihli bir çalışma,
bugünkü Türkiye nüfusundaki Doğu Avrasya kökenli katkının yaklaşık otuz kuşak
önce, yani kabaca 11. ve 12. yüzyıllarda gerçekleştiğini hesapladı. Bu yöntem
tarih kitaplarından habersiz çalışıyor; kuşak sayısını genomdaki ata
parçalarının uzunluğundan hesaplıyor. Bulduğu tarihin kroniklerin anlattığı
Selçuklu dönemiyle örtüşmesi, iki bağımsız tanığın aynı yönde konuştuğu güzel
bir an. Yine de bir uyarı eklemek lazım: Bu yöntem birden çok göç dalgası
olduğunda bunların ortalamasına yakın bir tarih verir. Anadolu'ya Selçuklu
döneminden sonra da dalgalar geldiği için bu tarihi “ilk geliş” değil, “ağırlık
merkezi” olarak okumak gerekiyor.
Sonuçta üç harita, yani gen, dil ve tarih haritası,
birbirini inkâr etmiyor, tamamlıyor. Anadolu Türkleri genetik olarak büyük
ölçüde Anadolu'nun ve çevresinin eski nüfuslarıyla süreklilik gösteriyor; buna
Selçuklu dönemine tarihlenen ölçülebilir bir İç Asya katkısı eklenmiş;
konuştukları dil ise tartışmasız biçimde Oğuz Türkçesi. Anadolu'da yaşayanların
ataları hem 11. yüzyıldan itibaren gelen Türkmen boyları, hem de binlerce
yıldır bu topraklarda yaşayan halklar. İkisi birden.
Tartışmalı İddialar
Türkiye'deki popüler köken tartışmasının merkezinde,
uluslararası literatürde ya hiç yer almayan ya da kenarda kalan bir dizi iddia
duruyor. Bunları “saçma” deyip geçmek bence ne saygılı ne de yararlı. Çoğu
gerçek bir gözlemden yola çıkıyor ve her biri, yukarıda anlattığım yöntemin
nasıl işlediğini görmek için iyi bir alıştırma. Aşağıda her iddiayı önce
olabildiğince güçlü haliyle anlatıp sonra sınamaya çalışacağım.
Göbeklitepe. Şanlıurfa yakınlarındaki Göbeklitepe
gerçekten olağanüstü. Yaklaşık MÖ 9600'den itibaren, tarımdan ve yerleşik
hayattan önce dikilen anıtsal T biçimli taşlar, arkeologların yerleşik
varsayımlarını sarstı. Türkiye sınırları içinde olması doğal bir sahiplenme
duygusu yaratıyor ve dikilitaşlardaki semboller zaman zaman Türk damgalarına
(tamgalara) benzetiliyor. Ama bilinen tamgaların çoğu MS 1. binyıla ait; arada
on bin yıldan fazla zaman var ve basit geometrik ve hayvan figürlü semboller
dünyanın her yerinde üretilmiş. Asıl mesele zamanın büyüklüğü. İnsanlık
tarihini 300 bin yıl kabul edip bir yıla sıkıştırırsak Göbeklitepe 17 Aralık'a
düşer; Göbeklitepe ile Orhun Yazıtları arasında on iki gün, Orhun Yazıtları ile
bugün arasında ise yalnızca bir buçuk gün vardır. O tarihte ne Türk ne Kürt ne
Yunan ne Fars kimliği vardı; Hint-Avrupa dil ailesi bile henüz oluşmamıştı. “Göbeklitepe
Türk müydü?” sorusu, “MÖ 9600'de Fransızlar var mıydı?” sorusuyla aynı türden.
Öte yandan Göbeklitepe'yi kuranların genetik mirası gerçekten bugünkü Türkiye
nüfusunda yaşıyor; ama aynı eski Anadolu çiftçi mirası Yunanistan, İtalya,
Balkanlar, Kafkasya ve İran nüfuslarında da var. Bu sahiplenilecek bir miras,
ama tek sahibi olan bir miras değil. Anakronizm yanlış bir cevap vermek değil,
yanlış bir soru sormaktır.
Anav (Anau) kültürü. Türkmenistan'da, Aşkabat
yakınlarındaki Anav, Orta Asya'nın en eski yerleşim merkezlerinden biri.
1904'te Amerikalı jeolog Raphael Pumpelly'nin başlattığı kazılar, burada MÖ 5.
binyıla uzanan bir yerleşik yaşamın izlerini ortaya çıkardı: tarım,
hayvancılık, kerpiç evler, boyalı çanak çömlek. Anav, Orta Asya'yı medeniyetin
beşiği sayan 1930'ların Türk Tarih Tezi'nde de önemli bir yer tutuyordu ve
bugün de “Türklerin ilk uygarlığı” olarak sunulabiliyor. Bu görüşün dayanakları
bölgenin bugün Türkmenistan sınırları içinde olması, bazı kültürel benzerlikler
ve Orta Asya'nın Türk tarihi açısından taşıdığı önem. Ama burada coğrafya ile
kimlik birbirine karıştırılıyor. Bir uygarlığın bugün Türklerin yaşadığı bir
bölgede bulunması, onu kuranların Türkçe konuştuğu anlamına gelmez. Anav'ı
kuran insanların hangi dili konuştuğunu bilmiyoruz. Bölgenin bakır ve tunç çağı
nüfusları üzerine yapılan eski DNA çalışmaları, bu insanların büyük ölçüde İran
platosunun ve Anadolu'nun erken çiftçileriyle akraba olduğunu gösteriyor; yani
Anav'ın insanları doğudan değil, güneybatıdan gelen çiftçi topluluklarla
bağlantılı. Üstelik Anav'ın en eski katmanları ile Türk adının ilk kaydı
arasında beş bin yıldan fazla zaman var. Öte yandan Anav'ın Orta Asya'nın
kültürel geçmişinin önemli bir parçası olduğu kuşkusuz ve Türk dilli
topluluklar sonraki dönemlerde bu coğrafyanın mirasından etkilenmiş olabilir.
Bir uygarlığın mirasından etkilenmek ile onun kurucusu olmak aynı şey değil.
Sümerler. Bence bu iddiaların en ciddisi bu, çünkü
arkasında yöntem bilen bir dilbilimcinin çalışması var. Osman Nedim Tuna
1990'da Türk Dil Kurumu'nun yayımladığı çalışmasında Sümerce ile Türkçe
arasında 168 kelime denkliği önerdi ve bunları düzenli ses denkliklerine
bağlamaya çalıştı. Bu onu internette dolaşan kelime listelerinden açıkça
ayırıyor. Sümercenin bilinen hiçbir dil ailesine bağlanamayan, yalnız bir dil
olması da kapıyı aralık bırakıyor. Ama karşısında beş ağır itiraz var. Sümerce
metinler MÖ 3. binyıldan itibaren kayıtlı, Proto-Türkçe ise MÖ son yüzyıllarda
dağılmaya başlıyor; tezi savunmak Proto-Türkçeyi de binlerce yıl geriye
taşımayı, yani iki ayrı iddiayı birden kanıtlamayı gerektiriyor. Erken
Türkçenin komşularından aldığı kelimeler arasında Mezopotamya'yı gösteren bir
katman yok. Eklemeli yapı bir dil tipi, soy işareti değil. Önerilen denkliklerin
temel kelimelerdeki payı sistemli biçimde ölçülmemiş. Ve uluslararası
Sümerologlar önerilen hiçbir akrabalığı kabul etmiyor. Yine de bu tez test
edilebilir: Denkliklerin temel kelimelerdeki payı hesaplanabilir, aynı yöntem
ilgisiz bir dile uygulanabilir, dilbilgisi eklerinin denk olup olmadığına
bakılabilir. Bu testler yapılmadıkça “Sümerce ile Türkçe arasında tarihsel
bir temas vardı” iddiası ne kanıtlanmış ne çürütülmüş bir hipotez olarak
kalıyor. “Sümerler etnik olarak Türk'tü” iddiası ise çok daha büyük bir
iddia ve dayanağı yok.
Hurriler, Urartular, Hattiler, Turukkular ve Gutiler.
Bu beş topluluk, “çürütülmüş” ile “hiç sınanamamış” arasındaki farkın en açık
örneği. Hurrice ve Urartuca iyi belgelenmiş, çözülmüş diller; birbirleriyle
akrabalar ve Hurri-Urartu adı verilen ayrı bir aile oluşturuyorlar. Türkçeyle
karşılaştırıldılar ve bol veriye rağmen bir akrabalık izi bulunamadı. Hattice
daha az metinle biliniyor ve yalnız bir dil; Türkçeyle bir bağı gösterilemedi.
Turukkular ve Gutiler ise Mezopotamya kaynaklarında yalnızca birkaç kişi ve yer
adıyla geçiyor; dillerinden tek bir cümle yok. “Turukku” ile “Türk” arasındaki
ses benzerliği çarpıcı, ama iki ad arasında iki bin yıldan fazla zaman var,
düzenli bir ses değişimi gösterilemiyor ve bölgede benzer sesli başka adlar da
bulunuyor. Bu iddia çürütülemiyor, çünkü sınanamıyor; ama bir iddia yalnızca
veri olmadığı için ayakta kalıyorsa güçlü değildir. Burada kendi başına
öğretici bir örüntü de var: Bir dil hakkında bilgi arttıkça Türkçe iddiaları
zayıflıyor. Çok iyi bilinen Hurricede iddia çürütülmüş, az bilinen Hatticede
desteklenmemiş, hiç bilinmeyen Turukkucada ise ayakta kalmış.
Truva, Traklar ve Etrüskler. Hitit arşivlerindeki
Wiluşa krallığının Truva ile ilişkili olduğu yaygın kabul görüyor ve Wiluşa'nın
Hitit metinlerinde geçen adlarının bir kısmı, Hint-Avrupa ailesinin Anadolu
kolundan Luvice ile açıklanıyor. Trakçanın Hint-Avrupa ailesinin hangi koluna
ait olduğu tartışmalı, ama bu aileye ait olduğu tartışmalı değil. Bu
tartışmalarda sık karşılaştığım bir mantık hatası var: “Bu dil Hint-Avrupa
dili değilse, o halde Türkçedir.” Dünyada yüzlerce ayrı dil ailesi ve
onlarca yalnız dil var; bir aileyi elemek geriye yalnızca Türkçeyi bırakmıyor.
Etrüskler bu açıdan çok öğretici bir örnek. Herodot Etrüsklerin Lidya'dan göç
ettiğini yazar ve Etrüskçe gerçekten Hint-Avrupa dili değildir. 2021'de
yayımlanan bir eski DNA çalışması, Etrüsk dönemi insanlarının çağdaşları olan
İtalik topluluklarla genetik olarak büyük ölçüde benzer olduğunu ve yakın
dönemli bir Anadolu göçünün izine rastlanmadığını gösterdi. Bu bulgu sık sık “Eski
DNA, Etrüsk-Türk dil akrabalığını çürüttü” diye aktarılıyor; bu yanlış,
çünkü genler dil söylemez. Dil sorusunu çözen dilbilim: Etrüskçe, Limni
adasındaki bir yazıtın dili ve Alp bölgesindeki Raetçe ile birlikte ayrı küçük
bir dil ailesi oluşturuyor ve Türkçeyle düzenli ses ve ek denklikleri gösterilemedi.
Doğru sonuca yanlış gerekçeyle varmak da bir hata; çünkü yanlış gerekçe bir
sonraki vakada insanı yanlış sonuca götürür.
Pelasglar. Eski Yunan kaynaklarında Yunanlardan önce
Ege'de yaşamış topluluklar için kullanılan Pelasg adı da zaman zaman Türklerle
ilişkilendiriliyor. Herodot Pelasgların Yunanca olmayan bir dil konuştuğunu
yazar. Ama Pelasgların tek bir halk mı, yoksa Yunanların “bizden önce
buradakiler” için kullandığı genel bir ad mı olduğu bile belli değil.
Dillerinden elimizde güvenilir bir veri yok. Yani bu iddia Turukku iddiasıyla
aynı kategoride: Hakkında çok az şey bilinen bir topluluğun, kanıt olmaksızın
Türk kabul edilmesi. Çürütülemez, ama yalnızca veri olmadığı için.
Fenikeliler. Doğu Akdeniz'in büyük denizci ve tüccar
halkı Fenikelilerin Türk kökenli olduğu da ileri sürülmüş. Oysa Fenikece,
İbranice ve Aramiceyle birlikte Sami dil ailesinin bir üyesi ve bunu çok sayıda
yazıt sayesinde kesin olarak biliyoruz. Bugün kullandığımız Latin alfabesinin
de dolaylı atası olan Fenike alfabesiyle yazılmış bu metinler okunabiliyor ve
anlaşılıyor. Fenikelilerin Türkçe konuştuğuna dair hiçbir kanıt yok.
Eski Mısırlılar. Mısır uygarlığını Türklerin kurduğu
ya da Mısırlıların kökeninde Türkler bulunduğu iddiaları da var. Ama Eski
Mısırca, dört bin yıl boyunca kesintisiz yazılmış, dünyanın en iyi belgelenmiş
dillerinden biri. Afroasya dil ailesine ait ve son evresi olan Kıptice bugün
hâlâ Mısır'daki Kıpti kilisesinin ayin dili olarak yaşıyor. Mısır uygarlığının
gelişimi de Nil Vadisi'nde binlerce yıla yayılan yerel süreçlerle açıklanıyor.
Birkaç kelimenin ya da sembolün Türkçedeki karşılıklarına benzetilmesi, bu
kadar iyi belgelenmiş bir tarihin karşısında hiçbir şey kanıtlamıyor.
Mayalar, Aztekler ve Amerika yerlileri. Amerika
yerlileri ile Türkler arasında akrabalık kuran iddiaların dayandığı gözlem
gerçek: Sibirya ile Amerika'nın ilk halkları ortak bir Kuzey Avrasya atalığını
paylaşıyor. Baykal yakınlarında bulunan ve yaklaşık 24 bin yıl önce yaşamış
Mal'ta çocuğunun genomu, hem Avrupalılara hem Amerika yerlilerine katkı yapmış
eski bir soyu ortaya çıkardı. Ama Amerika'ya ilk göçler en az 16 bin yıl önce
gerçekleşti, Proto-Türkçe ise yaklaşık iki bin yıl önce dağılıyor. Ortak bir
soy, ortak bir dil demek değil; Y kromozomundaki Q haplogrubunun paylaşılması
da bir milletin paylaşılması anlamına gelmiyor. Mayaların ve Azteklerin Türk
olduğu iddiaları ise genellikle birkaç kelime, sembol ve gelenek benzerliğine
dayanıyor. Ama Maya dilleri kendi başına ayrı bir dil ailesi oluşturuyor;
Azteklerin dili Nahuatl ise Uto-Aztek ailesine ait. Bu dillerin Türkçeyle
akrabalığı hiçbir zaman gösterilemedi.
Koreliler ve Japonlar. Bu iddianın en güçlü biçimi,
yukarıda anlattığım Transavrasya hipotezinin doğru çıkması. Ama o durumda bile
ortaya çıkacak akrabalık, İngilizce ile Hintçe arasındaki kadar uzak olurdu ve
kimseyi kimsenin “aynı halkı” yapmazdı. Japon nüfusunun Jōmon, Yayoi ve Kofun
dönemlerinden gelen üç katmanlı yapısı ve Jōmon mirasının bugünkü en belirgin
taşıyıcısı olan Aynular da bu tabloya bir Türk katmanı eklemiyor.
Basklar. İspanya ile Fransa arasındaki dağlık bölgede
yaşayan Baskların Türklerle akraba olduğu da ileri sürülmüş. Bu görüşün
dayanağı, Baskçanın Avrupa'nın bilinen hiçbir dil ailesine bağlanamaması ve
tıpkı Türkçe gibi eklemeli bir yapıya sahip olması. Ama yukarıda da gördüğümüz
gibi eklemeli olmak bir dil tipidir; Japoncadan Svahiliye kadar birbiriyle hiç
akraba olmayan pek çok dil eklemelidir. Baskça ile Türkçe arasında ortak bir
atayı gösterecek düzenli ses denklikleri ve temel kelime ilişkileri kurulmuş değil.
Genetik çalışmalar da Baskları, son birkaç bin yılda daha az dış karışım almış
olsalar da, öteki İber Yarımadası nüfuslarına benzeyen bir topluluk olarak
gösteriyor.
Atlantis ve Mu. Atlantis'in Türklerin eski anayurdu
olduğu ya da Türklerin Atlantis'ten dünyaya yayıldığı iddiaları da var.
Atlantis'i ilk kez MÖ 4. yüzyılda Platon anlatır ve anlattığı bağlam, ideal
devlet üzerine felsefi bir öyküdür. Atlantis'in tarihsel bir uygarlık olarak
var olduğu hiçbir zaman gösterilemedi; Türklerle bağlantısını kuracak
arkeolojik, genetik ya da dilsel bir kanıt da yok. Mu kıtası fikri ise 19.
yüzyılda bir Maya el yazmasının yanlış okunmasından doğdu ve 1926'da James
Churchward'ın kitaplarıyla popülerleşti; 1930'larda Türkiye'de de ilgi gördü.
Ama levha tektoniği Pasifik'te batmış bir kıtaya yer bırakmıyor ve tez test
edilebilir bir biçimde hiç kurulamadı. İki iddia da bilimsel bir köken
açıklaması olmaktan çok, efsanevi bir anlatının modern bir kimlikle
ilişkilendirilmesi.
Odin ve İskandinavlar. İzlandalı yazar Snorri
Sturluson'un 13. yüzyılda yazdığı Edda'nın önsözünde Truva “Turkland” ile
eşleştirilir ve Odin'in Asya'dan kuzeye göç ettiği anlatılır; bu kelime metinde
gerçekten var. Ama bu, pagan tanrılarını eski krallar gibi açıklayan ve
Frankların, Britonların kendilerini Truva'ya bağladığı orta çağ Hristiyan
bilgin geleneğinin bir ürünü; Odin'in Türk olduğuna dair çağdaş bir kayıt
değil.
Bütün dillerin Türkçeden türediği iddiası. Bir başka
görüş de Türkçenin dünyanın en eski dili olduğu ve bütün öteki dillerin
Türkçeden doğduğu. 1930'larda ortaya atılan Güneş Dil Teorisi de bu
düşünceye dayanıyordu (aşağıda bu teorinin hikâyesine döneceğim). Daha yakın
zamanlarda Kaan Arslanoğlu'nun Proto-Türkçenin Latin, Yunan, Germen ve Kelt
dillerinin derin katmanlarında güçlü bir etkisi olduğu tezi de bu çizgide
değerlendirilebilir. Etimoloji sözlüklerindeki “kökeni bilinmiyor” notu yeni
fikirler için meşru bir başlangıç noktası; ama “kökeni bilinmiyor” ile “Türkçedir”
aynı şey değil. Ayrıca birçok benzerlik ödünç kelimelerden doğuyor. Örneğin
Türkçe saat Arapça sāʿa'dan, İngilizce hour ise Yunanca hōra'dan geliyor; iki
ödünç kelimeyi karşılaştırmak, iki dilin ortak mirası hakkında hiçbir şey
söylemiyor. İnsan dilinin kökeninin çok eski olması başka şey, bugünkü
dillerden birinin bütün dillerin atası olduğunu ileri sürmek başka şey. Bugün
konuşulan dillerin tamamını Türkçeden türetebilecek bir yöntem ya da kanıt
dizisi yok. Bu tür tezler, yüzlerce temel kelimede önceden tanımlanmış düzenli
ses denklikleri ve tarihsel bir aktarım zinciri gösterilmedikçe desteksiz
kalacak. (Yanlış anlaşılmasın Kaan Arslanoğlu’nun çalışmalarını taktir ediyorum
ve derinleştirmesini istiyorum. Tezinde haklı veya haksız çıkmasından daha
önemlidir böyle bir araştırmayı/çalışmayı yapıyor olması.)
Uç zincirler. “Kuzey Kutbu'ndan inen insanlar
tufandan sonra Anav'ı, sonra Sümer'i kurdu” türünden anlatılar bence en
ustaca kurulanlar, çünkü noktaların çoğu gerçek: Buzul çağları, deniz seviyesi
değişimleri, Anav kültürü, Sümer uygarlığı ve Mezopotamya tufan metinleri
gerçekten var. Kanıtsız olan noktalar değil, aralarındaki çizgiler. Bir tezi
değerlendirirken noktalardan çok, onları birbirine bağlayan çizgilere bakmak
gerekiyor.
“Bunu da Türkler mi icat etti?” Üzengi bozkır
dünyasında doğdu ve Avrupa'ya büyük ihtimalle Avarlarla ulaştı; ama kesin
tarihli ilk buluntular Çin'den ve bir Türk icadı değil. Atın evcilleştirilmesi
Türk dilli toplulukların ortaya çıkışından çok önce ve çok batıda gerçekleşti.
Bilinen en eski pantolonlar Tarım Havzası'ndaki Yanghai mezarlığından, yaklaşık
üç bin yıl öncesinden geliyor ve bir Türk dilli toplulukla
ilişkilendirilemiyor. Kağıdın Talas Savaşı'nda (751) esir düşen Çinli ustalar
aracılığıyla batıya geçtiği hikâyesi de şüpheli; Soğdlu tüccarların 4. yüzyılda
kâğıda yazdığı mektuplar bu tarihten çok daha eski. Bozkır halklarının bileşik
yay, keçe ve süt işleme gibi alanlardaki katkısı gerçek; ama bunlar uzun
gelişim çizgilerinin parçaları, tek bir halkın icadı değil.
Bu iddiaların çoğunun ortak özelliği, gerçek bir gözlemden
yola çıkmaları. Kimi zaman iki kelime birbirine benzer, kimi zaman iki toplum
aynı sembolü kullanır, kimi zaman da birbirinden çok uzak uygarlıklarda benzer
geleneklere rastlarız. Ama benzerlik tek başına akrabalık anlamına gelmiyor.
Tarih boyunca toplumlar birbirinden etkilendi, benzer sorunlara benzer çözümler
buldu ve bazen de tamamen tesadüfi benzerlikler ortaya çıktı. Bir halkın başka
bir halkın atası olduğunu söyleyebilmek için, benzerliklerin ötesinde tarihsel
sürekliliği gösteren kanıtlara ihtiyaç var.
Hepsi Bir Arada
Aşağıdaki tablo, bu yazıda ele aldığım başlıca iddiaları ve
bence hak ettikleri etiketi özetliyor. Bu etiketler benim okuduklarıma dayanan
değerlendirmelerim; yeni bulgular çıktıkça bazılarının değişmesini bekliyorum.
|
İddia |
Etiket |
|
Türk dilleri ortak bir Proto-Türkçeden gelir |
Sağlam |
|
Proto-Türkçe Doğu/İç Asya'da, büyük ihtimalle Moğolistan'ın doğusu ve
çevresinde konuşuluyordu |
Sağlam (bölge) / |
|
Türkçe, Moğolca, Tunguzca, Korece ve Japonca tek bir ailedir (Transavrasya) |
Tartışmalı |
|
Ural-Altay kanıtlanmış bir dil ailesidir |
Kanıtlar aleyhte |
|
Yassı Taş Mezar nüfusu Proto-Türkçe konuşuyordu |
Bilinmiyor |
|
Andronovo kültürü bir Ön Türk kültürüdür |
Kanıtlar aleyhte |
|
İskitler ve Sakalar Türklerin dil atasıdır |
Kanıtlar aleyhte |
|
Kimmerler ve Massagetler Türk'tü |
Bilinmiyor |
|
Kuşanlar Türk'tü |
Kanıtlar aleyhte |
|
Wusunlar Türk'tü |
Bilinmiyor |
|
Kanglılar Kangju'nun doğrudan devamıdır |
Bilinmiyor |
|
Xiongnu'nun yönetici kesimi Türkçe konuşuyordu |
Bilinmiyor |
|
Gaoche ve Tiele boylarının önemli bir kısmı Türk dilliydi |
Tartışmalı (güçlü) |
|
Tuoba (Tabgaç) hanedanı Türkçe konuşuyordu |
Bilinmiyor |
|
Avar seçkinleri Moğolistan'dan gelmişti |
Sağlam |
|
Avarlar Türkçe konuşuyordu |
Bilinmiyor |
|
Avrupa Hunlarının bir kısmı Xiongnu ile soy bağı taşır |
Tartışmalı |
|
Avrupa Hunları Türkçe konuşuyordu |
Bilinmiyor |
|
Akhun seçkinleri Türk dilliydi |
Tartışmalı |
|
“Türk” adı 6. yüzyılda bir devletin adı olarak tarihe girdi |
Sağlam |
|
Aşina adı İrani kökenlidir |
Tartışmalı |
|
Türk dilli halklar coğrafi komşularına benzer ama ortak bir İç Asya izi
taşır |
Sağlam |
|
Anadolu'daki İç Asya katkısı Selçuklu dönemine tarihlenir |
Tartışmalı (güçlü) |
|
Türkiye Türklerinin “yüzde onu Türk'tür” |
Yanlış soru |
|
Türkler kurttan / Yafes'ten / Oğuz Kağan'dan türemiştir |
İnanç |
|
Bu anlatılar Türklerin kökenine dair tarihsel kanıttır |
Kanıtlar aleyhte |
|
Göbeklitepe'yi Türkler yaptı |
Yanlış soru |
|
Anav kültürünü Türkler kurdu |
Yanlış soru |
|
Sümerce ile Türkçe arasında tarihsel temas vardı |
Bilinmiyor |
|
Sümerler etnik olarak Türk'tü |
Kanıtlar aleyhte |
|
Hurriler, Urartular ve Hattiler Türk'tü |
Kanıtlar aleyhte |
|
Turukkular, Gutiler ve Pelasglar Türk'tü |
Bilinmiyor |
|
Etrüskler Türk'tü |
Kanıtlar aleyhte |
|
Fenikeliler ve Eski Mısırlılar Türk'tü |
Kanıtlar aleyhte |
|
Amerika yerlileri, Mayalar, Aztekler, Koreliler ya da Japonlar Türk'tür |
Kanıtlar aleyhte |
|
Basklar Türklerle akrabadır |
Kanıtlar aleyhte |
|
Atlantis ya da Mu Türklerin anayurduydu; Odin Türk'tü |
Kanıtlar aleyhte |
|
Bütün diller Türkçeden türemiştir |
Kanıtlar aleyhte |
|
1071 Türklerin Anadolu'ya “dönüşü”dür |
Kanıtlar aleyhte |
Tarih Kimin Mirasıdır?
Yukarıdaki tezlerin çoğu Türkiye'ye özgü bir tarihten doğdu
ve o tarihi bilmeden bu tezlerin neden bu kadar yaygın olduğunu anlamak zor.
1930'larda formüle edilen Türk Tarih Tezi, Orta Asya'yı medeniyetin
beşiği sayıyordu: İklim değişikliği buradaki halkları dünyaya dağıtmış, Sümer,
Hitit, Mısır ve Ege uygarlıklarının kurucu unsurları da Orta Asya'dan gelmişti.
1935-1936'da ortaya atılan Güneş Dil Teorisi ise bütün dillerin Türkçeye en
yakın bir ana dilden türediğini ileri sürdü ve kısa sürede rafa kaldırıldı. Bu
tezler bugünkü kanıt standartlarıyla savunulamaz; isim benzerliği, anakronizm,
işine gelen kanıtı seçme ve zincir mantığı gibi yukarıda saydığım hataların
çoğunu içeriyorlar.
Ama ortaya çıkış nedenlerini de ciddiye almak gerekiyor. O
dönemin Avrupa tarih yazımı Türkleri “medeniyet yıkıcısı” olarak
konumlandırıyordu ve bu, akademik olduğu kadar siyasi sonuçları da olan bir
söylemdi. Dönemin antropolojisi ise kafatası ölçümlerine ve ırk hiyerarşilerine
dayanıyordu. Yeni kurulan Cumhuriyet, dönemin uluslararası bilimsel araçlarını
kullanarak bu söyleme bir cevap üretmeye çalıştı. Türk tarihçiler arasında da
tek ses yoktu: Zeki Velidi Togan 1932'deki Birinci Türk Tarih Kongresi'nde
tezin kuraklık ve göç varsayımına açıkça itiraz etti; Fuad Köprülü de filolojik
yöntemine sadık kaldı. Bir tezin neden ortaya çıktığını anlamak onu doğru
yapmaz; ama yanlış olması, onu üretenlerin kaygılarını anlamsız kılmaz.
Aynı örüntü başka ülkelerde de var. Rus tarihçi Lev
Gumilev'in, bozkır halklarının tarihsel rolünü merkeze alan ve halkların bir
tür kozmik enerjiyle doğup öldüğünü savunan kuramı, Rusya'nın “Avrupa mı,
Asya mı?” sorusuna bir cevaptı ve hiçbir zaman test edilebilir bir biçimde
kurulamadı. Kazakistan'da onun adını taşıyan bir üniversitenin açılması, bu
anlatının bağımsızlık sonrası Orta Asya'da da işe yarar bulunduğunu gösteriyor.
Hindistan'daki Ari göçü tartışması, Macaristan'daki Turancılık ve Hun mirası,
Moğolistan'da Cengiz Han'ın sosyalizm sonrası dönemde yeniden doğuşu, aynı
ihtiyacın, yani kimlik arayışının, kanıtların taşıyabileceğinden fazlasını
isteyen anlatılar üretmesinin farklı biçimleri.
Bu örüntünün en canlı hali, aynı ataların birden çok modern
ulus tarafından sahiplenilmesi. Xiongnu Türkiye'de “Asya Hun İmparatorluğu”
adıyla Türk tarihinin başlangıcına, Moğolistan'da ise “Hünnü” adıyla ülkenin en
eski imparatorluk geleneğine yerleştiriliyor. Cengiz Han Moğolistan'ın kurucu
ulusal simgesi ve Türkiye'de zaman zaman “Türk hükümdarı” olarak sunulması
orada bir sembolün elden alınması gibi algılanıyor. Bu kavgalar, “Bu devlet
kimindir?” sorusunun aslında dört ayrı soruyu tek cümleye sıkıştırmasından
doğuyor: O dönemde insanlar kendilerine ne diyordu? Hangi diller konuşuluyordu?
Devletin nüfusu ve ordusu kimlerden oluşuyordu? Ve bu miras sonra hangi
toplulukların oluşumunu etkiledi? Dört sorunun cevabı aynı halkı göstermek
zorunda değil.
Göktürklerin Türk olduğunu söylemek ile Orhun Yazıtları'nın
Moğolistan'ın tarihinin de bir parçası olduğunu kabul etmek çelişmiyor; tıpkı
Anadolu'daki Roma yapılarının Türkiye tarihinin parçası olmasının Romalıları
Türk yapmaması gibi. Cengiz Han'ın Moğol olduğunu söylemek ile Cengizli mirasın
Kazak, Özbek, Tatar ve Nogay halklarının oluşumunda belirleyici olduğunu kabul
etmek de çelişmiyor. Altın Orda'nın hanedanı Cengizliydi, ama nüfusu ve 14.
yüzyıldan sonraki dili Kıpçak Türkçesiydi; “Çağatay Türkçesi” adı bile Cengiz
Han'ın Moğol bir oğlundan geliyor. Bir mirasın birden çok sahibi olabilir.
Tarih bir tapu değil, bir mirastır ve modern pasaport kontrolünden geçmez.
Ne Biliyoruz, Ne Bilmiyoruz?
Bütün bu tartışmadan, uzmanlar arasında geniş kabul gören ve
birden fazla bağımsız tanığın desteklediği birkaç sonuç çıkıyor. Türk dilleri
Doğu ve İç Asya'da şekillenmiş tek bir aileden geliyor ve bu aile büyük
ihtimalle MÖ son yüzyıllar ile MS ilk yüzyıllar arasında kollara ayrılmaya
başladı. Bozkır, incelenen hiçbir dönemde tek kökenli olmadı; Xiongnu da,
Avarlar da, Göktürk Kağanlığı da önceki nüfusların karışımından doğdu. “Türk”
adı 6. yüzyılda bir devletin adı olarak tarihe girdi ve anlamı sonraki bin beş
yüz yılda birkaç kez değişti. Orta Asya ve Anadolu, yerli nüfusun büyük ölçüde
yerinde kaldığı ama gerçek bir göçün de yaşandığı iki ayrı Türkleşme sürecinden
geçti. Türk dilli halklar genetik olarak coğrafi komşularına benziyor, ama
ortak bir İç Asya izi de taşıyor.
Açık sorular da en az bu sonuçlar kadar ilginç ve her biri,
hangi yeni bulgunun tabloyu değiştirebileceğini gösteriyor.
·
Proto-Türkçe konuşan toplulukların arkeolojideki
karşılığı henüz güvenle belirlenemiyor. Yassı Taş Mezar kültürü ciddi bir aday;
ama Doğu Moğolistan'dan MÖ 1. binyıla ait tek bir yazılı iz ya da Türkçe olduğu
açık bir yer adı veya kişi adı, tartışmayı kökten değiştirebilir.
·
Xiongnu yönetici kesiminin hangi dili konuştuğu
hâlâ açık. Yeni bir yazılı belge çok yardımcı olabilir; ama burada da
beklentiyi abartmamak gerekiyor. Xiongnu soyundan gelen Jie halkından kalma ve
Çince yazıyla kaydedilmiş iki satırlık bir beyit zaten elimizde var ve bu beyit
bugüne kadar Türkçe, Yenisey dili ve başka dillerle okunmaya çalışıldı. Çince
yazının sesleri gizlemesi, cümle düzeyinde bile kesin sonuca ulaşmayı zorlaştırıyor.
·
Xiongnu ile Avrupa Hunları arasındaki üç
yüzyıllık boşluk, Kazakistan ve Volga bölgesinden gelecek 2.-4. yüzyıl
örnekleriyle ya dolacak ya da köprü kopacak; iki sonuç da bilgi olur. Hun
seçkinlerinin mezarlarıyla Moğolistan'daki Xiongnu seçkin mezarları arasında
doğrudan akrabalık aramak da bu soruyu kökten çözebilir.
·
Anadolu'nun 11.-14. yüzyıllarına ait sistematik
bir eski DNA örneklemi henüz yok. Selçuklu ve beylikler dönemi mezarlıklarından
elde edilecek genomlar, göçün ölçeğini, gelenlerin kadın-erkek dengesini ve
göçün aileler halinde mi yoksa askeri birlikler halinde mi gerçekleştiğini
doğrudan gösterebilir.
Son açık soru ise ötekilerden farklı, çünkü cevabı geçmişte
değil bugünde. Fuyü Kırgızcası pratikte sönmüş durumda; Tofaca, Şorca, Karayca,
Kırımçakça ve Batı Yugurcası kritik durumda; Çuvaşça konuşanların sayısı iki
nüfus sayımı arasında dörtte bir oranında azaldı. Çuvaşça olmasaydı Oğur
kolunu, Halaçça olmasaydı Proto-Türkçedeki söz başı h- sesini bilemezdik. Bir
dil sustuğunda, tarihin bir tanığı da kalıcı olarak susuyor. Bir dili
kaydetmek, bir kazı alanını korumak kadar acil bir iş.
Son Söz
Bu yazının ilkesini tek bir cümleye indirebilirim: Bir
iddiayı, doğru olmasını istediğiniz kadar değil, kanıtın taşıyabileceği kadar
savunun. Bunu söylemek kolay, yapmak zor; çünkü zor olan, hoşunuza gitmeyen
bir teze bu soruları sormak değil, hoşunuza giden teze de aynı soruları sormak.
Bu ölçülerle bakınca ortaya çıkan tablo bence hiç de bir eksiklik değil. Bin
beş yüz yıl önce Moğolistan'da bir kağanlık kuruldu ve kendine bir ad verdi. O
kağanlığın dili, bin yıl içinde Balkanlar'dan Yakutistan'a yayıldı ve
yayılırken İrani, Tohar, Yenisey, Ural, Moğol, Tunguz, Rum, Ermeni, Kafkas ve
Slav halklarıyla karıştı. Beş büyük dine girdi, on üç alfabeyle yazıldı, köken
hikâyesini üç kez baştan yazdı ve bütün bunlar boyunca yaşamaya devam etti.
Değişmeden kalmak kolay değildir; ama değişerek kalmak çok daha zordur.
Ben Azerbaycan'a, İran'a, KKTC'ye, Yunanistan'a ve Kosova'ya
gittim; oralarda yaşayan Türklerle tanıştım, konuştum. Türkmenistan'dan,
Irak'tan ve Suriye'den gelmiş Türklerle birlikte çalıştım. Türkmenistan,
Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan ve Doğu Türkistan'daki Türk dilli halkların
yaşamlarını anlatan pek çok belgesel izledim. Gördüm ki bu toplulukların
birbirine benzeyen pek çok yanı olduğu gibi, kendilerine özgü kültürleri de
var. Dilleri, gelenekleri, inançları, yaşam biçimleri, hatta görünüşleri farklılaşmış.
Ama ortak geçmişlerinden taşıdıkları izler de hâlâ orada. Hepsinin köklü bir
tarihi ve kendine özgü bir kültürel mirası var.
Bence hiçbirinin kendini değerli hissetmek için tarihini
olduğundan daha eskiye götürmesine, geçmişteki bütün medeniyetleri
sahiplenmesine ya da başka milletlerden üstün olduğunu kanıtlamaya çalışmasına
gerek yok. Geçmişimizde övünebileceğimiz pek çok şey olduğu gibi, yanlışlarımız
ve başarısızlıklarımız da var. Hepsi tarihimizin bir parçası. Tarihimizi doğru
öğrenmek, onu yüceltmeye çalışmaktan çok daha anlamlı; çünkü geçmişimizi bütün
gerçekliğiyle kabul edebilmek, kendimize güvendiğimizi gösterir. Bu araştırmadan
çıkardığım en önemli sonuç da bu oldu: Bir milletin büyüklüğü, tarihinin ne
kadar eskiye gittiğiyle değil, geçmişinden ne öğrendiğiyle ölçülmeli.
Köken bir nokta değil, bir nehirdir. Kolları farklı
yerlerden gelir; bazıları sonradan katılır, bazıları kurur ve nehrin adı ancak
belli bir noktadan sonra konur. O ada kadar geriye gitmek mümkündür; ondan
öncesine de gidilebilir, ama dikkatle. Nehrin tek bir kaynağı olduğunu
düşünürseniz, aramaya çıktığınız şey hiç var olmamıştır.
Yararlandığım ve Okumanızı Önerdiğim Kaynaklar
·
İlk Türkler / Ahmet Taşağıl
·
Eski Türk Tarihi / Ahmet Taşağıl
·
Türklerin Tarihi / İlber Ortaylı
·
Türklerin Tarihi / Jean - Paul Roux
·
Türklerin Tarihi / Umay Türkeş Günay
·
Türklerin Tarihi / Bilgehan Oğuz
·
Türklerin Gerçek Tarihi / Arif Cengiz Erman
·
Türklerin Kültürel ve Kozmik Kökenleri / Burhan
Yılmaz
·
Türk Milletinin Tarihi / Johannes Leunclavius
·
Genel Türk Tarihi El Kitabı / Kürşat Yıldırım
(editör)
·
Yunusbayev, B. ve arkadaşları (2015). The
Genetic Legacy of the Expansion of Turkic-Speaking Nomads across Eurasia. PLOS
Genetics. https://journals.plos.org/plosgenetics/article?id=10.1371/journal.pgen.1005068
·
Jeong, C. ve arkadaşları (2020). A Dynamic
6,000-Year Genetic History of Eurasia's Eastern Steppe. Cell. https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC7664836/
·
Kars, M. E. ve arkadaşları (2021). The Genetic
Structure of the Turkish Population Reveals High Levels of Variation and
Admixture. PNAS. https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC8433500/
·
Lazaridis, I. ve arkadaşları (2022). The Genetic
History of the Southern Arc: A Bridge Between West Asia and Europe. Science. https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC10064553/
·
Zhang, F. ve arkadaşları (2021). The Genomic
Origins of the Bronze Age Tarim Basin Mummies. Nature. https://www.nature.com/articles/s41586-021-04052-7
·
Gnecchi-Ruscone, G. A. ve arkadaşları (2022).
Ancient Genomes Reveal Origin and Rapid Trans-Eurasian Migration of 7th Century
Avar Elites. Cell. https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC9042794/
·
Robbeets, M. ve arkadaşları (2021).
Triangulation Supports Agricultural Spread of the Transeurasian Languages.
Nature. https://www.nature.com/articles/s41586-021-04108-8
·
Yang, X. M. ve arkadaşları (2023). Ancient
Genome of Empress Ashina Reveals the Northeast Asian Origin of Göktürk Khanate.
https://zenodo.org/records/8180347