Ayrımcılık, bir kişiye veya gruba; ırk, etnik köken, din,
cinsiyet, cinsel yönelim, yaş, engellilik durumu, dil, sosyo-ekonomik düzey
veya siyasi görüş gibi nesnel bir geçerliliği olmayan kişisel nitelikleri
nedeniyle, eş değer durumdaki diğer bireylere kıyasla haksız, olumsuz veya
kısıtlayıcı muamele yapılmasıdır.
Temelinde önyargı ve kalıp yargılar (stereotipler) yatar.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne göre her birey kanun önünde eşittir ve
ayrımcılığa karşı korunma hakkına sahiptir; ayrımcılık ise bu eşitlik ilkesinin
açık bir ihlalidir.
Bu makalemde ırkçılığı da kapsayan daha geniş bir küme olan
ayrımcılığı ele alacağım.
Maalesef insan zihninde bir “öteki üretme makinesi”
var. Bu makine deri rengiyle çalışabiliyor. Ama aynı makine cinsiyetle de
çalışıyor, dille de, dinle de, mezheple de, sınıfla da, yaşla da, cinsel
yönelimle de, memleketle de, hatta futbol takımıyla da. Makine hep aynı. Sadece
yakıtı değişiyor.
Bu yüzden bu yazıda kullanacağım üst kavram ayrımcılıktır.
Irkçılık ise bu yazının içinde en geniş yeri kaplayacak olan, en kanlı ve en
iyi belgelenmiş alt türüdür.
Kısacası:
·
Ayrımcılık: İnsanları ait oldukları (veya
ait sayıldıkları) gruba göre değersizleştirmek, dışlamak, haklarını kısmak.
·
Irkçılık: Bunu, ırk diye adlandırılan
sözde biyolojik kategoriler üzerinden yapmak.
·
Aynı makinenin diğer ürünleri:
Cinsiyetçilik, sınıfçılık, yaş ayrımcılığı, engelli ayrımcılığı, homofobi,
yabancı düşmanlığı, mezhepçilik, vb.
Dünya üzerinde bugüne kadar yaşamış yaklaşık 110 milyar
insanın ezici bir çoğunluğu, 60-70 yıllık kısa ömürlerinde sırf bu ötekileştirme
makinesi yüzünden ezildi, dışlandı, itildi, kakıldı ve hayatından keyif
alamadan bu dünyadan göçüp gitti. Bu makale, geride kalan bu devasa acı
bilançoya karşı kişisel ve entelektüel bir itirazdır.
Nereden konuşuyorum?
Bu yazıyı tarafsız bir gözle yazmadım, yazamazdım da. Ben
ayrımcılığı insanlığın en büyük sorunlarından biri olarak görüyorum ve bunu
gizlemiyorum. Ama bir şeyi de baştan kabul ediyorum: Ayrımcılığa karşı yazan
biri, ayrımcılıktan muaf değildir. Ben de bir yerlerde ayrımcılık yapıyorum.
Bazılarının farkındayım, çoğunun değilim.
Bu yazıyı yazarken üç eğilime karşı kendimi frenlemeye
çalıştım:
1.
Her şeyi tek nedene bağlama eğilimi.
Ayrımcılık tek bir kökten çıkmadı. Birden çok kökü var ve bu yazıda hepsini
ayrı ayrı ele almaya çalışacağım.
2.
Kendi tarafımı temize çıkarma eğilimi. Bu
yüzden yazıda “bizimkiler”in ayrımcılığına da yer vereceğim.
3.
Tahminimi bilgi gibi sunma eğilimi. Bu
yazıda pek çok tahmin var. Nerede bilgi verdiğimi, nerede tahmin yürüttüğümü
açıkça söyleyeceğim.
Nasıl okumalısınız: Metinde “araştırmalar
gösteriyor”, “bulgular şunu ortaya koyuyor” gibi ifadeler
gördüğünüzde, orada aktardığım şey benim değil alanın bilgisidir. “Bence”,
“kanımca”, “gibime geliyor” gördüğünüzde ise orada spekülasyon
yapıyorum demektir. İkisini birbirine karıştırmamanızı rica ediyorum; ben
karıştırmamaya çalıştım.
BİRİNCİ BÖLÜM: MAKİNE
İnsan ırkı diye
bir şey yoktur. Bir konuyu baştan kapatalım.
“Irk” kavramı biyolojide, bir tür içinde yapay
seçilimle oluşturulmuş, kalıtsal olarak belirgin biçimde ayrışmış alt
popülasyonlar için kullanılır. Kangal bir köpek ırkıdır, Holştayn bir sığır
ırkıdır. Çünkü bunlar insan eliyle, kasıtlı seçilimle üretilmiştir.
İnsanda böyle bir şey yoktur. Genomik çalışmalar tutarlı
biçimde şunu gösteriyor: İnsan genetik çeşitliliğinin ezici çoğunluğu grupların
içindedir, gruplar arasında değil. Yani rastgele seçilmiş iki Nijeryalı
arasındaki genetik fark, ortalama bir Nijeryalı ile ortalama bir Norveçliden
daha büyük olabilir. Çeşitlilik coğrafi olarak kademelidir; keskin sınırlar
yoktur. Sınır çizdiğiniz her yer keyfîdir.
Dahası: Görünür özellikler (ten rengi, göz şekli, saç tipi)
genomun çok küçük bir kısmını ilgilendirir ve bağımsız olarak dağılır. Koyu ten
Afrika'da, Güney Hindistan'da, Melanezya'da birbirinden bağımsız olarak
evrildi. Yani ten rengine bakarak akrabalık haritası çizemezsiniz.
Aynı şekilde:
·
Kadınlar ve erkekler ayrı ırk değildir; aynı
türün cinsiyetleridir.
·
Türkçe, Kürtçe, Arapça, Çince konuşanlar ayrı
ırk değildir; ayrı dil ve etnik köken gruplarıdır.
·
Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler, Budistler
ayrı ırk değildir; ayrı inanç gruplarıdır.
·
Zenginler ve fakirler ayrı ırk değildir; ayrı
gelir gruplarıdır.
·
Çingeneler, göçmenler, köylüler, kentliler ayrı
ırk değildir.
Ama dikkat: “Irk biyolojik olarak yoktur” demek, “ırkçılık
yoktur” demek değildir. Irk biyolojik bir gerçeklik değil, toplumsal bir
gerçekliktir. Yani insanlar onu icat etti, sonra ona inandı, sonra ona göre
yasa yaptı, ona göre öldürdü. Var olmayan bir kategori, çok gerçek cesetler
üretti.
Not: Bu ayrım çok önemlidir ve sık karıştırılır. Bir
sosyoloğun “ırk toplumsal bir kurgudur” demesi, siyahların yaşadığı
ayrımcılığın kurgu olduğu anlamına gelmez. Tam tersini anlatır: İnsanlar
uydurdukları bir kategori uğruna birbirini öldürdüler. Kurgu olan kategoriydi;
acı gerçekti.
Makinenin adı: biz ve onlar
Peki insan neden gruplara ayrılıyor? Bu konuda
elimizde sağlam, tekrarlanmış, laboratuvarda üretilmiş bulgular var.
Spekülasyona gerek yok.
Minimal grup deneyleri. 1970'lerde Polonyalı-İngiliz sosyal
psikolog Henri Tajfel (1919-1982) ve ekibi şunu yaptı: Denekleri tamamen
anlamsız bir ölçüte göre ikiye ayırdılar. Örneğin bir tabloda kaç nokta
olduğunu tahmin ederken “fazla tahmin edenler” ve “az tahmin edenler”.
Ya da yazı-tura. Grupların birbirini tanıması, geçmişi, çıkar çatışması, hatta
yüz yüze gelmesi bile yoktu.
Sonuç şuydu: İnsanlar, tamamen rastgele atandıkları grubun
üyelerine daha fazla kaynak dağıttılar. Dahası, bazı koşullarda kendi grubunun
mutlak kazancını artırmak yerine, öteki gruba göre farkı büyütmeyi tercih
ettiler. Yani “bizimkiler daha çok alsın”dan çok “onlardan daha çok
alalım” işledi.
Tajfel bundan Sosyal Kimlik Kuramı'nı geliştirdi:
İnsan benlik saygısının bir kısmını ait olduğu gruptan alır. Grubunu
yükseltmek, kendini yükseltmenin kestirme yoludur. Ve grubunu yükseltmenin en
ucuz yolu, öteki grubu alçaltmaktır.
Bunu okuyunca insanın “yani hiçbir sebep bile gerekmiyor”
diye şaşırası geliyor. Evet, gerekmiyor. Rastgele atanmış bir etiket yetiyor.
Robbers Cave deneyi. Kariyerini Amerika’da geçirmiş
olan Türk sosyal psikolog Muzafer Şerif Başoğlu (1906-1988), 1954'te bir
yaz kampında 11-12 yaşındaki çocukları rastgele iki gruba ayırdı. Birkaç gün
içinde her grup kendine isim ve bayrak buldu. Sonra aralarına rekabet koydu:
turnuvalar, ödüller. İki hafta dolmadan çocuklar birbirlerinin bayrağını yaktı,
barakalarını bastı, birbirlerine hakaret sözlükleri geliştirdi.
Ama deneyin asıl önemli kısmı sonu: Şerif, düşmanlığı sadece
“artık dostuz” diyerek çözemedi. Çözen şey, iki grubun birlikte
çalışmadan çözemeyeceği ortak problemler oldu (bozulan su borusu, çamura
saplanan kamyon). Ortak hedef, düşmanlığı eritti.
Bu deneyden çıkan derse Gerçekçi Çatışma Kuramı
deniyor: Gruplar arası düşmanlık, kaynak rekabetiyle tırmanır; ortak
hedeflerle söner.
Beyinde ne oluyor? Nörogörüntüleme çalışmaları,
insanların kendi grubundan biri acı çekerken empati ile ilişkili beyin
alanlarının daha güçlü tepki verdiğini gösteriyor. Ama burada çok kritik bir
bulgu var: Bu tepkiler sabit değil. Grup aidiyetleri değiştiğinde beyin tepkileri
de değişiyor. Yani beyin “şu insanlara empati kur” diye programlanmış
değil; “senin grubuna empati kur” diye programlanmış ve grubunun kim
olduğu sürekli yeniden tanımlanabiliyor. (Bu, bu yazının en umut verici
bulgusudur ve birazdan üzerine döneceğim.)
En önemli bulgu:
Irk silinebilir bir kategoridir
Şimdi anlatacağım çalışma, bence ayrımcılık literatürünün en
çarpıcı sonucudur ve Türkiye'de yeterince bilinmez.
2001'de Robert Kurzban, John Tooby ve Leda Cosmides adlı
araştırmacılar şu soruyu sordular: İnsan zihni ırkı neden bu kadar hızlı
kodluyor? Gerçekten “ırk” diye temel bir algı kategorimiz mi var?
Deney şöyleydi: Deneklere, farklı görünüşteki kişilerin bir
tartışmada söylediği cümleler gösterildi. Sonra “hangi cümleyi kim
söylemişti?” diye soruldu. İnsanlar cümleleri karıştırırken aynı ırktan
kişileri birbirine karıştırma eğilimindeydi. Yani zihin, kişileri ırka göre
kümelemişti.
Sonra araştırmacılar tek bir değişiklik yaptılar:
Tartışmadaki kişilere farklı renkte tişörtler giydirdiler ve tişört rengini bir
koalisyon işareti hâline getirdiler (aynı tişörtlüler aynı tarafı savunuyordu).
Sonuç: Irka göre kümeleme çöktü. Zihin, kişileri artık
tişört rengine göre kümelemeye başladı. Dört dakikalık bir manipülasyon, sözde
en temel algı kategorimizi büyük ölçüde devre dışı bıraktı.
Araştırmacıların yorumu şuydu: İnsan zihninde “ırk
algılama modülü” yoktur. “Koalisyon algılama modülü” vardır. Yani “kim
benim tarafımda, kim karşı tarafta?” sorusunu çözen bir sistem. Ten rengi,
atalarımızın çevresinde işe yarar bir ipucu değildi (çünkü farklı ten renkli
insanlarla karşılaşmıyorlardı); ama modern dünyada koalisyon çizgileri sık sık
ten rengiyle örtüştüğü için zihin onu kestirme olarak kullanmaya başladı.
Bunun anlamı çok büyük: Irkçılık zihnin kaçınılmaz ayarı
değildir. Kestirmedir. Ve kestirmeler değiştirilebilir.
Aynı zamanda cinsiyet için bunu göremiyoruz. Cinsiyet ve yaş
kodlaması aynı deneylerde silinmiyor. Yani zihnin bazı kategorileri daha
inatçı. Bu da bize cinsiyetçilikle mücadelenin neden daha zor olduğuna dair bir
ipucu veriyor.
Ötekileştirmenin son durağı: insanlıktan çıkarma
Ayrımcılığın en tehlikeli aşamasının adı var: dehümanizasyon
(insanlıktan çıkarma).
Bir grubu sevmemek başka şeydir, onu insan saymamak başka
şeydir. Tarihteki bütün büyük katliamların ortak dili şudur: Kurbanlar önce
hayvana benzetilir. Nazi propagandasında Yahudiler için sıçan; Ruanda'da
Tutsiler için hamamböceği; kölecilikte Afrikalılar için “yarı insan”; her
savaşta düşman için haşere metaforları.
Bunun sebebi basit ve ürkütücü: İnsanların çoğu insan
öldüremez. Ahlaki fren çok güçlüdür. O freni sökmenin en kolay yolu, kurbanı
ahlaki çemberin dışına çıkarmaktır. “Öldürmüyorsun, temizliyorsun”
cümlesi bu yüzden icat edilmiştir.
Bugünkü ölçüm çalışmaları, insanların bazı gruplara
diğerlerinden “daha az evrimleşmiş” muamelesi yaptığını, ve bu ölçümün
şiddet desteğini öngördüğünü gösteriyor.
Bu yüzden bence dilin ayıklanması sembolik bir hassasiyet
değil, hayati bir güvenlik önlemidir. “Bunlar insan değil zaten” cümlesi
bir hakaret değil, bir hazırlıktır.
İKİNCİ BÖLÜM: IRKÇILIK
Irkçılık ne zaman doğdu? Rakip tezler
Bu, yazının en tartışmalı sorusudur ve tek bir cevabı
yoktur. Başlıca tezleri sırayla vereceğim, sonra kendi görüşümü söyleyeceğim.
Tez 1: Irkçılık moderndir; sömürgeciliğin ve köleliğin
ürünüdür.
Bu, tarihçilerin ve sosyologların çoğunluğunun savunduğu
görüştür. Özetle şöyle der: Antik dünyada elbette yabancı düşmanlığı vardı.
Yunanlar Yunanca konuşmayanlara “barbar” diyordu (kelimenin kökeni,
anlamadıkları dilin “bar bar” gibi duyulmasıdır). Ama bu ayrım
kültüreldi, kalıtsal değildi: Barbar Yunanca öğrenip Yunanlaşabilirdi.
Romalılar da vatandaşlığı ten rengine göre değil, statüye göre dağıtıyordu;
imparatorlar Afrika'dan, Suriye'den, İspanya'dan çıktı.
Bu görüşe göre asıl kırılma, Atlantik köle ticaretiyle
yaşandı. 15.-19. yüzyıllar arasında milyonlarca Afrikalı köleleştirildiğinde,
Avrupa'da eş zamanlı olarak “bütün insanlar eşit yaratılmıştır” fikri de
yükseliyordu. Bu iki şey aynı anda savunulamazdı. Çözüm şu oldu:
Köleleştirilenlerin tam insan olmadığı iddia edildi.
Yani ırkçılık, köleliğin sebebi değil, sonradan üretilmiş
gerekçesiydi. Trinidadlı tarihçi Eric Williams'ın ünlü formülasyonu şudur: Kölelik
ırkçılıktan doğmadı; ırkçılık kölelikten doğdu.
Sonra bu gerekçeye bilim kılığı giydirildi. 18.-19. yüzyılda
“bilimsel ırkçılık” denen sahte disiplin kuruldu: Kafatası ölçümleri,
ırk hiyerarşileri, “kafkas-mongol-negroid” sınıflandırmaları. Fransız Arthur de
Gobineau'nun ırkların eşitsizliği üzerine yazdıkları, sonraki yüzyılın en
yıkıcı ideolojilerine zemin oldu. Amerikalı Samuel Morton'un kafatası hacmi
ölçümlerinin sonradan yanlı olduğu gösterildi.
Yani ırkçılık, kendi kendini onaylamak için bilimi kullandı
ve o bilim çürüdü.
Tez 2: Ayrımcılık evrensel ve çok eskidir; ırkçılık onun
modern kılığıdır.
Bu görüşe göre yukarıdaki tez doğrudur ama eksiktir. “Irk”
kategorisi modern olabilir; ama grup temelli düşmanlık modern değildir.
Kanıtları:
·
Yukarıda anlattığım minimal grup deneyleri:
hiçbir tarihsel bagaj olmadan, dört dakikada düşmanlık üretiliyor.
·
Etnografik kayıt: Neredeyse bütün avcı-toplayıcı
topluluklarda “biz insanlar / onlar” ayrımı var. Nitekim pek çok halkın
kendi adı, kendi dilinde basitçe “insanlar” demektir. Yani komşu, tanım gereği
tam insan sayılmamış.
·
Arkeolojik şiddet kayıtları: Sudan'daki Cebel
Sahaba mezarlığında (yaklaşık 13 bin yıl öncesi) çok sayıda iskelette ok ucu ve
travma bulundu; grup çatışması sayılıyor. Kenya'daki Nataruk buluntusunda
(yaklaşık 10 bin yıl öncesi) elleri bağlanmış, öldürülmüş bir grup insan
kalıntısı var.
Tez 3: Kökeni koalisyon psikolojisidir.
Bir önceki bölümde anlattığım Kurzban-Tooby-Cosmides
çizgisi. Özetle: Evrim bize “ırk” vermedi; “ittifak takibi” verdi.
Atalarımız için hayati soru “kim benimle, kim bana karşı?” idi. Ten
rengi bu soruyu cevaplamıyordu, çünkü tanışmadıkları renklerdeki insanlar yoktu
çevrelerinde. Modern dünyada koalisyon sınırları ten rengiyle çakışınca, sistem
onu ipucu olarak devraldı.
Tez 4: Sınıfsal açıklama.
Marksist gelenekten gelen bu tez, ırkçılığı esas olarak
emeği bölmenin aracı olarak görür. Aynı fabrikada çalışan iki işçiyi birbirine
düşman edersen, ikisi birlikte hak aramaz. Amerikan tarihinde “beyaz işçinin
ayrıcalığı” tartışması, Güney Afrika'da “apartheid” rejiminin emek
piyasasını nasıl böldüğü bu çerçevede incelenir.
Tez 5: Sistemik/kurumsal ırkçılık.
Bu tez, ırkçılığı bireysel önyargıdan çok kurumların
işleyişinde arar. Kimse ırkçı olmayabilir ama sonuç ırkçı olabilir: kredi verme
kriterleri, mahalle bazlı okul bütçeleri, işe alımda isim ayrımcılığı, polis
uygulamaları. Bu yaklaşımın en güçlü kanıtları, aynı özgeçmişin farklı
isimlerle gönderildiği “isim deneyleri”dir: Aynı CV, “yabancı” isimle
gönderildiğinde belirgin biçimde daha az geri dönüş alıyor. Bu, Avrupa'da ve
ABD'de defalarca tekrarlandı.
Peki bence?
Şimdi kendi görüşümü söyleyeyim ve bunun bir tahmin olduğunu
baştan yazayım. Bence ayrımcılık, Homo sapiens'ten eskidir.
Gerekçem şudur: Ayrımcılığın çalışması için üç şey gerekir:
(1) grup aidiyeti hissi, (2) “biz olmayan”ı tanıyabilme, (3) ona karşı düşmanca
davranabilme. Bu üçü de bizden eski.
·
Şempanzelerde komşu topluluklara karşı planlı,
sessiz, ölümcül baskınlar belgelenmiştir. Jane Goodall'ın Gombe'de 1970'lerde
kaydettiği “dört yıllık savaş”, bir topluluğun komşu topluluğu
sistematik olarak yok edişidir. Yani “tür içi grup savaşı” insana özgü
değildir.
·
Kurtlarda, aslanlarda, karıncalarda tür içi
ölümcül bölge çatışmaları vardır.
Buradan şunu çıkarıyorum: Grup-içi/grup-dışı ayrımının
makinesi, bizim atalarımızda hazır bulunuyordu.
Ama bizi ayıran şey ne? Bence şu: Hiçbir hayvan, ötekini
sembolle tanımlayamaz. Bir şempanze komşu grubu koklayarak, sesinden ve
yüzünden tanır. Yani ancak gördüğü kadarını ötekileştirebilir. İnsan ise
“öteki”yi bir bayrakla, bir kelimeyle, bir kitapla, bir isimle tanımlayabilir.
Hiç görmediğiniz, tanımadığınız, hiç karşılaşmadığınız milyonlarca insandan
nefret edebilirsiniz. Bunu yapabilen tek canlı biziz.
Yani bence insanın icadı ayrımcılık değil; ayrımcılığın
sınırsız ölçeklendirilmesidir. Makine bizden eski; ama makineyi milyonlara
ölçekleyen dil, sembol ve din bize aittir.
Diğer insan türlerine ne oldu?
Bildiğiniz gibi bizler (homo sapiens) tarih sahnesine çıkmış
ilk ve tek insan türleri değiliz. Homo sapiensin (300 bin yıl önce) tarih
sahnesine çıkmasından çok daha önce (yaklaşık 2,5 milyon yıl önce) “homo” cinsi
ilk tür insanlar tarih sahnesine çıkmıştı. Bize gelesiye kadar pek çok homo
türü evrimleşti, tür sayısı 15’e yaklaştı, bazıları aynı çağlarda yaşarken
bazıları farklı çağlarda yaşadı, bazıları birbirleriyle aynı bölgeleri
paylaşırken, bazıları birbirleriyle hiç karşılaşmadı, bazıları sadece
Afrika’ya, bazıları dünyaya yayıldı. Mesela bizler tarih sahnesine çıktığımızda
en az 5 tür vardı dünyada. Artık nesli tükenmiş olan bu homo türlerine ne oldu?
Neden günümüzde yoklar? Soyları nasıl tükendi?
Önce bilinen tezleri sıralayayım:
·
İklim: Buzul dönemlerinin dalgalanmaları
habitatları daralttı. Neandertallerin nüfusu zaten düşüktü.
·
Rekabet: Sapiens'in daha geniş sosyal
ağları, daha uzak mesafeli takas ilişkileri ve muhtemelen daha esnek
teknolojisi vardı.
·
Demografi: Neandertallerin genetik
çeşitliliği düşüktü; küçük ve izole gruplar hastalığa, kötü şansa, akraba içi
üremeye karşı kırılgandır.
·
Asimilasyon: Bugün Afrika dışı
popülasyonların genomunda yaklaşık %1-2 Neandertal, bazı Asya-Okyanusya
popülasyonlarında ayrıca Denisova DNA'sı var. Yani “yok oluş”un bir kısmı
karışmadır.
·
Hastalık: Farklı patojen havuzlarının
teması her iki yönde de yıkıcı olabilir.
Bence bu tezlerin hepsi doğru olabilir ve ayrımcılık da
bunlara eklenmiş olabilir. Şu gerekçelerle:
·
Sapiens ile Neandertallerin Avrupa'da binlerce
yıl örtüştüğünü biliyoruz. Bu kadar uzun bir temasta yalnızca barış olması bana
gerçekçi gelmiyor.
·
Kayıtlarda tür içi şiddetin izi var:
İspanya'daki Sima de los Huesos'ta yaklaşık 430 bin yıllık bir kafatasında, iki
ayrı darbe izi kasıtlı şiddete yoruluyor.
·
Ve en önemlisi: Yazılı tarihin tamamı boyunca,
iki insan grubu karşılaştığında ne olduğunu biliyoruz. Nadiren iyi şeyler olur.
Ama karşı kanıtı da yazmam gerekiyor: Melezleşmenin varlığı,
ilişkinin sadece düşmanlık olmadığını gösterir. Ayrıca “ırkçılık” kavramını o
çağa taşımak anakronizmdir. Ortada ırk kategorisi yoktu, kimlik yoktu, ideoloji
yoktu.
O yüzden iddiamı şöyle daraltıyorum: Bence yok oluşta grup-dışı
düşmanlık bir etken olmuş olabilir; ama tek etken olduğunu, hatta ana etken
olduğunu iddia edemem. Kanıtım yok. Bunu bir tahmin olarak yazıyorum, bir
tespit olarak değil.
Hatta biraz daha ileri gideceğim (spekülasyon ile komplo
teorisi arasında bir tahmin yapacağım) ve insanların Afrika'dan çıkışını
“ayrımcılık, hatta ırkçılık” olabileceğini söyleyeceğim.
Bu tahminimi de tarihte pek çok göçün ayrımcılık yüzünden
olmasına dayandırıyorum. Örneğin Yahudiler bu yüzden Kenan bölgesinden dünyaya
yayılmadı mı? Kavimler göçü Asyalı yağmacılar yüzünden olmadı mı? Avrupa
kökenli Amerikalılar yerli Amerikalıları başka bölgelere sürmedi mi? Milyonlarca
Türk Balkanlardan Anadolu’ya sürülmedi mi?
Yakın dönemde yaşanan bu zorunlu göçlerin sebeplerinin 70
bin yıl önce de var olabileceğini söylememdeki gerekçem şu: Avcı-toplayıcı
topluluklar bölündüğünde, bölünmenin nedeni her zaman kaynak değildir;
anlaşmazlık, dışlanma ve kovulma da olabilir. Bunun kanıtı yok, ama etnografik
kayıtta grup bölünmelerinin sık sık kavgayla olduğunu biliyoruz. Yine de bunu
bir tahminden fazlası olarak sunmuyorum.
Irkçılık nasıl kurumsallaştı?
Modern ırkçılığın hikâyesi, “birileri birilerinden
hoşlanmadı” hikâyesi değildir. Yasa, bilim ve ekonomi üçlüsünün
hikâyesidir.
·
Atlantik köle ticareti (15.-19. yy):
Tarihin en büyük zorla göç ettirme operasyonlarından biri. Ekonomik temeli
şeker, pamuk ve tütün.
·
Sömürgecilik: “Uygarlaştırma misyonu”
söylemi, işgali ahlaki bir görev olarak sundu. Kongo'da, Namibya'da,
Avustralya'da, Amerika'da yerli nüfuslar yıkıma uğradı.
·
Bilimsel ırkçılık: Kafatası ölçümleri,
ırk hiyerarşileri. Sonradan ölçümlerin ve yöntemlerin yanlı olduğu gösterildi
ama zarar verilmişti.
·
Öjeni: 20. yüzyılın başında pek çok
ülkede “istenmeyen” sayılan insanların zorla kısırlaştırılması yasalaştı. Bu,
sadece Nazi Almanyası'nda değil, ABD ve İskandinav ülkeleri dahil pek çok yerde
uygulandı.
·
Soykırım: Holokost, Ruanda, Bosna, Ermeni
tehciri, Kamboçya. Her birinde önce dil değişti, sonra hukuk değişti, sonra
insanlar öldü.
·
Apartheid ve ayrımcılık yasaları: Güney
Afrika'da 1994'e kadar, ABD'de 1960'lara kadar ayrımcılık yasaldı. Yani
ırkçılık bir sapma değil, düzenin kendisiydi.
Buradan çıkardığım ders şudur ve bence yazının en önemli
cümlelerinden biridir: Ayrımcılığın en tehlikeli hâli, yasadışı olan değil,
yasal olandır. Yasadışı ayrımcılıkla mücadele edebilirsiniz. Yasal
ayrımcılıkla mücadele ettiğinizde suçlu siz olursunuz.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: CİNSİYET AYRIMCILIĞI
En yaygın, en eski, en normalleştirilmiş olanı
Dünyadaki bütün ayrımcılık türleri arasında en çok insanı
etkileyeni bu. Çünkü mağdurları azınlık değil: nüfusun yarısı.
Ve en sinsi tarafı şu: Diğer ayrımcılık türlerinde mağdur
ile fail ayrı evlerde yaşar. Bunda aynı evde yaşar. Bir erkek, annesini
severken, eşine iyi davranmaya çalışırken, kızının geleceğini düşünürken, aynı
anda erkek egemen ve kadını ezen bir düzeni sürdürebilir. Üstelik bunu
ayrımcılık olarak görmez; “hayatın doğal düzeni” olarak görür.
Kökeni: iş bölümü mü, güç mü?
Yaygın açıklama şudur: Avcı-toplayıcı düzende erkek uzak
mesafeli avlanmaya, kadın yakın çevrede toplayıcılığa ve çocuk bakımına
yöneldi; bu iş bölümü zamanla hiyerarşiye dönüştü.
Ama bu açıklamayı olduğu gibi kabul etmemek gerekiyor, çünkü
son yıllarda ciddi biçimde sorgulanıyor:
·
Etnografik ve arkeolojik çalışmalar, pek çok
avcı-toplayıcı toplulukta kadınların da avlandığını gösteriyor. And Dağları'nda
9 bin yıllık bir kadın mezarında av takımı bulundu; sonrasında yapılan
taramalarda benzer örnekler tespit edildi.
·
Bazı avcı-toplayıcı topluluklarda kadınlar
arasında yaygın avcılık kayıtlıdır (örneğin Filipinler'deki Agta).
·
Beslenmenin büyük kısmını çoğu toplulukta
toplayıcılık sağlar; yani “erkek eve ekmek getirir” tablosu tarihsel
olarak da yanlıştır.
Asıl kırılma bence tarımla geldi. Nedeni şu: Tarım,
taşınabilir olmayan mülk üretti. Toprak, sürü, ambar. Mülk olunca miras oldu.
Miras olunca “bu çocuk gerçekten benim mi?” sorusu ekonomik bir soruya
dönüştü. Ve o soruyu “çözmenin” yolu kadının hareketini, giyimini, temasını,
cinselliğini denetlemek oldu.
Yani bence namus kavramı bir ahlak kurumu değil, bir
muhasebe kurumudur. Kökeninde erdem değil, miras vardır.
Bunu destekleyen bir gözlem: Namus baskısının en sert olduğu
yerler, mülkiyetin babadan oğula geçtiği ve akrabalık ağının ekonomik güvenlik
sağladığı toplumlardır. Kadının ekonomik olarak bağımsızlaştığı her yerde, bu
baskı hızla zayıflamaktadır.
Not: Anaerkillik meselesi. Burada dikkatli olmam
gerekiyor. “Tarih öncesinde her yer anaerkildi, sonra erkekler bunu yıktı”
anlatısı (Marija Gimbutas'ın Ana Tanrıça tezi) arkeolojide büyük ölçüde kabul
görmemiştir; Çatalhöyük kazılarının verileri de bu tabloyu desteklememiştir.
Ama tersi de doğru değil: Anasoylu (matrilineal) toplumlar tarihte ve bugün
vardır. Endonezya'daki Minangkabau, Çin'deki Moso, Kuzey Amerika'daki
Irokualar, Gana'daki Akanlar. Bu toplumlarda soy ve miras anne üzerinden yürür
ve kadının konumu belirgin biçimde güçlüdür. Yani “kadın hep ezildi”
cümlesi de fazla geniştir. Doğrusu şu: Erkek egemenliği çok yaygındır ama
evrensel bir zorunluluk değildir. Bu, benim için umut vericidir; çünkü zorunlu
olmayan şey değiştirilebilir.
Canım, kadınlara ne yaptık ki, diyenleriniz olabilir.
Sıralayayım, çünkü bu listenin toplu hâlde okunması gerekiyor: Mülkiyet hakkını
kısıtladık. Mirastan pay vermedik. Oy hakkı vermedik. Tanıklığını yarım saydık.
Okula göndermedik. Üniversiteye almadık. Meslek gruplarına sokmadık. İşe soktuğumuzda
daha az ödedik. Yönetime çıkarmadık. Politikaya sokmadık. Din adamı olmasına
izin vermedik. Kiminle evleneceğine karar verdik. Başlık parasıyla el
değiştirdik. Şiddet gördüğünde “kabahati vardır” dedik. Giyimine
karıştık, örtünmeye zorladık, örtündü diye okuldan attık. Cadı diye yaktık.
Namus diye öldürdük. Ve bütün bunları yaparken kendimizi kadınları koruyan
taraf saydık.
Bu listeye itiraz eden bir okur olabilir. Ona kızmam. Sadece
şunu sorarım: Yukarıdakilerin kaç tanesinin yaşandığını inkâr ediyorsunuz?
Çünkü hepsi belgelidir.
Not: Erkeklerin de cinsiyet rollerinden zarar
gördüğünü eklemem lazım, yoksa eksik anlatmış olurum. “Ağlamayacaksın”,
“korkmayacaksın”, “yardım istemeyeceksin”, “eve para
getireceksin” baskısı erkeklerin ruh sağlığına, intihar oranlarına ve
şiddete yönelme eğilimine doğrudan etki eder. Katı cinsiyet rolleri kadını
ezer, erkeği de sakatlar. İkisinin faturası aynı değildir (kadınlarınki çok
daha ağırdır) ama ikisi de faturadır.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: DİN KAYNAKLI AYRIMCILIK
Şimdi bu yazının en zor bölümüne geliyorum. Zor, çünkü
burada anlatacağım şey milyarlarca insanın en kıymetli şeyine dokunuyor. Bu
yüzden baştan bir ayrım koyacağım ve yazı boyunca ona sadık kalacağım:
Din ile dincilik aynı şey değildir. Din, insanın
anlam arayışıdır. Dincilik, o arayışın bir iktidar aracına dönüştürülmesidir.
Bu bölümde eleştirdiğim şey ikincisidir.
Not: İnancın evrimine dair yazdığım makale: https://ufukturu.blogspot.com/2024/03/antik-inanclar.html
Peki neden dine ayrı ve uzun bir bölüm açıyorum? Çünkü din
kaynaklı ayrımcılık, diğerlerinden yapısal olarak farklıdır ve bu farkı
görmezsek hiçbir şey anlamayız.
Fark: Diğer ayrımcılıklar savunulur, bu kutsanır.
Bir ırkçı, ırkçılığını savunurken zorlanır. Utanır, gizler,
kılıf arar, “ben ırkçı değilim ama” der. Dinî ayrımcılık böyle değildir.
Dinî ayrımcılık kendini bir kusur olarak değil, bir erdem olarak sunar.
Farkı görün:
·
Bir sınıfçı, “fakirler tembeldir” derken
kendi çıkarını korur ve bunu bilir.
·
Bir milliyetçi, “onlar bizden değil”
derken bir kimlik savunur.
·
Ama bir dinci, ağzını doldura doldura “kafir”
diyerek ötekini dışladığında görev yaptığını düşünür. Kendi vicdanına karşı
değil, kendi vicdanı adına ayrımcılık yapar.
Bu, ayrımcılığa verilebilecek en güçlü zırhtır. Çünkü
çıkarla yapılan ayrımcılığı çıkar hesabıyla çözebilirsiniz. Görevle yapılan
ayrımcılığı çözemezsiniz. Çünkü kişi ondan vazgeçerse günah işlediğini
düşünecektir.
Fark: “Öteki” sadece yanlış değil, ebediyen mahkûmdur
Bu, bence insanlığın icat ettiği en uç ötekileştirmedir ve
üzerinde yeterince durulmaz. Bütün ayrımcılık biçimlerinde öteki aşağı görülür.
Ama sadece dinde öteki sonsuza kadar aşağıdadır.
Düşünün: Bir ırkçı bile, nefret ettiği insanın öldükten
sonra acı çekmeye devam etmesini talep etmez. Cehennem fikri ise tam olarak
budur: Ötekinin, sonsuza kadar, geri dönüşü olmaksızın azap çekmesi. Ve bunu
ahlaki olarak doğru saymak.
Bunu bir insan gerçekten hissederse ne olur? Komşusunun, iş
arkadaşının, belki kendi kardeşinin sonsuz azaba mahkûm olduğuna inanan biri, o
insana nasıl bakar? İki seçeneği vardır: Ya onu kurtarmaya çalışır
(misyonerlik, baskı, zorlama), ya da onu zaten kaybedilmiş sayar (dışlama,
değersizleştirme).
Bence cehennem, teolojik bir kavram olmadan önce sosyolojik
bir kavramdır: Ötekini ahlaki çemberin dışına çıkarmanın en kalıcı yoludur.
Not: Adaletli olmak için şunu da yazmalıyım: Her
dindar bu fikri bu şekilde yaşamaz. Pek çok inanan, ötekinin akıbetini Tanrı'ya
bırakır ve kendine hüküm verme yetkisi tanımaz. “Kimin cennetlik, kimin
cehennemlik olduğuna ben karar veremem” diyen dindar, bu yazının
müttefikidir. Sorun inancın kendisinde değil, hükmü kendi eline alanlardadır.
Yani dincilerdedir.
Fark: Çıkış maliyeti
Bir siyasi partiden ayrılabilirsiniz. Takımınızı
değiştirebilirsiniz (zor ama olur). Sınıf atlayabilirsiniz. Ama pek çok dinî
yorumda dinden çıkmanın karşılığı, tarihsel olarak ölüm olmuştur. Bugün de bazı
ülkelerde inancı terk etmek yasal olarak suçtur; pek çok yerde ise yasal olmasa
bile sosyal ölüm demektir: aileden kopma, mirastan çıkarılma, işten olma, boşanma.
Bu, ayrımcılığın çok özel bir biçimidir: Grubun içinde
kalanları da hedef alır. Yani dinî ayrımcılık sadece dışarıya değil, içeriye
doğru da çalışır. Şüphe eden, soran, farklı yorumlayan, ayrılmak isteyen, hepsi
risk altındadır.
Fark: En büyük şiddet en yakına
Şaşırtıcı gelebilir ama tarihsel olarak dinî şiddetin en
yoğunu, farklı dinler arasında değil, aynı dinin kolları arasında yaşanmıştır.
·
Hristiyanlıkta Katolik-Protestan savaşları:
Otuz Yıl Savaşları'nın Orta Avrupa'da yol açtığı nüfus kaybı, bazı bölgelerde
nüfusun üçte birine varan tahminlerle anılır.
·
İslam'da Sünni-Şii çatışması, bin yıldır
süren ve bugün de Ortadoğu'nun haritasını çizen bir fay hattıdır.
·
Aynı mezhep içinde tarikatlar, aynı tarikat
içinde cemaatler birbirini “sapkın” ilan eder.
Freud buna “küçük farklar narsisizmi” demişti: İnsan,
kendine en çok benzeyene en çok kızar. Çünkü tehdit oradadır. Uzaktaki Budist
sizin cemaatinizi çalmaz; ama yandaki cami sizin cemaatinizi çalabilir.
Bence bu gözlem, dinî ayrımcılığın en çok çıkarla ilgili
olduğu yerdir. Teoloji kılığında bir pazar paylaşımı vardır.
Dinciliğin ayrımcılık üretme mekanizması
Toparlayayım. Bence dincilik ayrımcılığı beş adımda üretir:
1.
Tekelci hakikat: “Tek doğru bizde.”
Bu bir teolojik iddiadır ama sosyolojik sonucu şudur: Başkasının doğrusu, artık
farklı değil yanlıştır. “Yanlış din” kavramı burada doğar.
2.
Ontolojik ayrım: Mümin-kâfir,
seçilmiş-lanetli, temiz-necis. Bu ayrım kültürel değil, varlıksaldır. Öteki,
yaptığı yüzünden değil, olduğu şey yüzünden aşağıdadır.
3.
Sorumluluğun devri: “Bu benim görüşüm
değil, Tanrı'nın emri.” Bu cümle tartışmayı bitirir. Karşınızdaki insanla
değil, onun tanrısıyla tartışmak zorunda kalırsınız, ki bu mümkün değildir.
4.
Ödül-ceza kaldıracı: Ayrımcılığa sevap
yazılır. Cihat, misyon, hidayet. Öteki üzerinde kurulan baskı, kişinin kendi
kurtuluşuna yatırım hâline gelir.
5.
İç denetim: Şüpheye ceza. Böylece sistemi
içeriden sorgulayacak insanlar susturulur ve mekanizma kendini yenileyemez.
Bu beş adım bir arada çalıştığında ortaya çıkan şey,
ayrımcılığın en dayanıklı biçimidir: Kendini erdem sanan, sorgulanamayan,
çıkışı cezalandırılan ve sonsuza kadar hükmeden bir ayrımcılık.
Bu mekanizmanın en tehlikeli tezahürlerinden biri de siyasi
söylemde karşımıza çıkar. Türkiye’de politikacıların meydanlarda ve ekranlarda inançsız
tutumları (ateizm, deizm, agnostizm vb.) sanki bir suç, bir ahlaksızlık ya da
toplumsal bir tehditmiş gibi sunması, ayrımcılığın kamusal elle
meşrulaştırılmasıdır. İnançsızlığı veya farklı bir tanrı kavrayışını bir
güvenlik sorununa, mensuplarını da “şeytanlaştırılmış ötekilere” dönüştürmek;
dinciliğin kutuplaştırıcı dilini devlet diliyle onaylamaktır. Oysa bir insanın
nasıl inanacağını veya inanmayacağını seçmesi en temel vicdan hakkıdır. Bir
dünya görüşünü şeytanlaştırmak, o görüşe sahip milyonlarca yurttaşı eşit
vatandaşlık çemberinin dışına itmek ve onları toplumun önüne açık hedef olarak
koymaktır. Bu sadece bir fikre değil, doğrudan o fikri taşıyan insanın
varoluşuna yapılmış kurumsal bir ayrımcılıktır.
Ama hakkını da vermek gerekiyor. Aynı dinler,
insanlık tarihinin en güçlü eşitlik fikrini de üretti: Bütün insanlar tek
Tanrı'nın kuludur; öyleyse kral ile köle arasında özsel bir fark yoktur.
Bu fikir olmasaydı:
·
Kölelik karşıtı hareketin omurgasını oluşturan
dinî cemaatler (özellikle Quaker'lar) olmazdı.
·
Amerikan sivil haklar hareketi bir kilise
hareketi olarak doğmazdı; Martin Luther King bir vaizdi ve mücadelesinin dili
baştan sona dinîydi.
·
Soykırım sırasında komşusunu evinde saklayan
insanların çoğu, bunu inancından aldığı güçle yaptığını söylemezdi.
·
Hastane, vakıf, aşevi, yetimhane gibi kurumların
tarihi bambaşka olurdu.
Yani aynı kökten hem engizisyon hem hayır kurumu
çıktı. Din, ayrımcılığı da kutsayabiliyor, ayrımcılıkla mücadeleyi de.
Belirleyici olan metin değil, metni elinde tutanın iktidarla ilişkisidir.
Çözüm: laiklik (ve neden dindarların da işine yarar)
Din kaynaklı ayrımcılığın panzehiri bence laikliktir. Ama
laikliği “dinsizlik” sanan çok insan var, o yüzden ne demek istediğimi açayım.
Laiklik, devletin bütün inançlara eşit mesafede durmasıdır.
Ne dini yasaklar, ne bir dini diğerine üstün tutar. Ve bence laiklik en çok
dindarların işine yarar. Gerekçem şu:
·
Laik olmayan bir devlette, bir din resmî olur.
Peki hangi din? Hangi mezhep? Hangi tarikat? Hangi cemaat? Bu soruların cevabı
bugün sizin lehinize olabilir; yarın olmayabilir. Tarih boyunca dinî iktidarın
el değiştirdiği her yerde, dünkü galipler bugünün mağduru olmuştur.
·
Devlet dini denetlemeye başladığında, dini
kendine benzetir. Din, siyasetin diline ve zamanlamasına mahkûm olur. Bir dinin
başına gelebilecek en kötü şey, bir iktidarın memuru hâline gelmesidir.
·
Ve en önemlisi: Zorla sürdürülen inanç, inanç
değildir. Bir insanın samimi olarak inanabilmesi için inanmama seçeneğinin
gerçekten açık olması gerekir. İnanmamanın bedeli varsa, inananların kaçının
gerçekten inandığını kimse bilemez, kendisi bile.
Yani laiklik dinin düşmanı değil, samimiyetin şartıdır.
BEŞİNCİ BÖLÜM: DİL VE ETNİK KÖKEN AYRIMCILIĞI
Dil, ayrımcılığın en verimli yakıtıdır. Çünkü anında ve
otomatik olarak çalışır: Karşınızdaki ağzını açar açmaz “bizden mi, değil mi”
bilgisini alırsınız. Ten rengi kadar hızlı, ondan daha kesin.
Ama şunu da hemen söyleyeyim: İnsanlar sadece farklı dil
konuştukları için birbirine düşman olmaz. Dil genellikle başka bir çatışmanın
taşıyıcısıdır; siyasi temsil, ekonomik pay, tarihsel travma. Dil kavgası
göründüğü yerde, altında çoğunlukla başka bir kavga vardır.
Kurumsal biçimleri:
·
Asimilasyon politikaları: Ana dilde
eğitimin yasaklanması, isimlerin değiştirilmesi, yer adlarının değiştirilmesi,
dilin kamusal alanda cezalandırılması. Bunun uygulandığı hemen her ülkede (İngiltere'de
Galce, Fransa'da Breton ve Occitan, İspanya'da Katalan ve Bask, Türkiye'de
Kürtçe) sonuç aynı olmuştur: Dil ölmez, kimliğe dönüşür. Baskı, dili
siyasallaştırır.
·
Aksan ayrımcılığı: Aynı dili konuşanlar
arasında bile işler. Taşra aksanı, işe alımda ve mahkemede ölçülebilir
dezavantaj yaratır.
·
İsim ayrımcılığı: Yukarıda andığım CV
deneyleri, bu ayrımcılığın en net ölçüldüğü alandır. Sınav kağıtlarını okuyan
profesörlerin öğrencinin adı-soyadı yazan bölümü kapamalarının sebebi sadece sevdiği
öğrencilere yüksek not, sevmediği öğrencilere kıt not vermemek için değildir. İsmin
ötekileşmiş imajının etkisine girmemek için de bu yapılır. Yani eski tip ismi olanlara
(örneğin; Kezban veya Şaban) az puan vermemek, yeni tip ismi olanlara (örneğin Ecesu
ve Berke) çok puan vermemek için sınav kağıdının isim bölümü kapatılır.
Not: Asimilasyon ile asimilasyon politikası aynı şey
değildir. Bir insanın gönüllü olarak başka bir dili benimsemesi, o kültüre
karışması sorun değildir; tarih boyunca hepimizin ataları bunu yapmıştır. Bugün
kendini “öz be öz” bir şeyin mensubu sayan herkesin soy ağacında birden çok
halk vardır. Sorun, gönüllülüğün ortadan kalkmasıdır. Ve şu ironiyi de eklemek
gerekir: Baskıcı toplumlar asimile etmekte başarısızdır. Çünkü asimilasyon
cazibeyle olur, zorla değil. Zorla güzellik olmaz.
Çözümü ne? Bence dört şey: eşit vatandaşlık, ana dilin
serbestliği, temsilde adalet ve tarih anlatısının tek sesli olmaktan çıkması.
Bunlar sağlandığında ayrılıkçılık zayıflar; sağlanmadığında güçlenir. Ampirik
olarak da tablo budur: Dil haklarını tanıyan ülkelerde bölünme daha az
yaşanmıştır.
ALTINCI BÖLÜM: DİĞER AYRIMCILIK BİÇİMLERİ
Bunlara ayrı bölüm açacak kadar yerim yok ama hiç
değinmezsem eksik anlatmış olurum. Hepsi aynı makinenin ürünüdür.
Sınıf ayrımcılığı. Fakirliğin ahlaki bir kusur
sayılması. “Çalışsa kazanır” cümlesi, yapısal eşitsizliği bireysel
tembelliğe indirger. Oysa yoksulluğun en güçlü belirleyicisi, insanın nerede
doğduğudur. Kimse doğduğu mahalleyi seçmedi.
Yaş ayrımcılığı. İki yönlü çalışır: Gençler “tecrübesiz”,
yaşlılar “modası geçmiş” sayılır. İşe alımda, sağlık hizmetinde, karar
süreçlerinde ölçülebilir sonuçları vardır. Ve şu tuhaflığa sahiptir: Herkesin
er ya da geç mağduru olacağı tek ayrımcılık türüdür.
Engelli ayrımcılığı. Burada önemli bir kavram var:
Engelliliğin sosyal modeli. Bu modele göre insanı engelli yapan bedeni değil,
çevredir. Merdiven varsa ve rampa yoksa, kişi yürüyemediği için değil, bina
rampasız olduğu için binaya giremez. Yani engellilik bir tıbbi durum kadar bir
tasarım tercihidir.
Cinsel yönelim ayrımcılığı. Ontolojik ayrımın en net
örneklerinden biri: Kişi yaptığı bir şey yüzünden değil, olduğu şey yüzünden
dışlanır.
Göçmen düşmanlığı. Kriz dönemlerinin klasiği.
Ekonomik sıkıntı arttığında, sorumluluğun en görünür ve en savunmasız gruba
yıkılması. Nitekim tarih boyunca göçmenlere yönelik düşmanlık, ekonomik daralma
dönemleriyle çarpıcı bir biçimde çakışır.
Bölgecilik ve hemşehricilik. Türkiye'nin en yaygın
ama en az konuşulan ayrımcılık türü. Bir kurumun kadrosunun tek bir
memleketten, tek bir cemaatten ya da tek bir partiden dolması hem ayrımcılıktır
hem de liyakatin ölümüdür. Bir bakanlığın kadrolarının tek bir hemşehri
grubuyla, tek bir cemaatle ya da tek bir parti üyesiyle doldurulması; devlete
ait kamu kuruluşlarında belirli mezheplerin önünün kesilip liyakatsiz
atamaların yapılması sadece bir kayırma (iltimas) değildir. Bu, sistemik bir
ayrımcılıktır. Devlette veya iş hayatında diğer grupların yükselmesini
engellemek, kamu hizmetinin ve toplumsal adaletin altını oyan en pis “bizden
olanlar” dayanışmasıdır.
YEDİNCİ BÖLÜM: İDEOLOJİ VE KUTUPLAŞMA
İdeoloji sahibi olmak kötü değildir; herkesin bir dünya
görüşü vardır. Kötü olan, ideolojinin bir kimliğe dönüşmesidir.
Fark şudur: Bir fikriniz varsa, karşı argüman sizi
düşündürür. Bir kimliğiniz varsa, karşı argüman sizi tehdit eder. Ve
tehdit altındaki insan düşünmez, savunur.
Siyasi kutuplaşma üzerine yapılan çalışmalar son yıllarda
tuhaf bir şey ölçüyor: İnsanlar giderek karşı partinin politikalarından değil,
seçmenlerinden hoşlanmaz hâle geliyor. “Çocuğum karşı partiden biriyle
evlenirse üzülürüm” oranları pek çok ülkede yükselişte. Buna duygusal
kutuplaşma deniyor ve bence Türkiye'de olup bitenin en doğru adı budur.
Sosyal medya bu makinenin yakıtını artırdı. Nedeni basit:
Öfke, en çok etkileşim alan duygudur. Etkileşimi ödüllendiren bir algoritma,
kaçınılmaz olarak öfkeyi ödüllendirir. Sosyal medya algoritmaları bu öteki
üretme makinesine muazzam bir dijital ivme kazandırdı. Bizi sadece bizim gibi
düşünenlerle kapatan “yankı odaları”, karşı tarafın sadece en aşırı ve
karikatürleşmiş örneklerini önümüze düşürerek kutuplaşmayı bir veri işleme
modeline dönüştürüyor. Kendi tarafını haklı çıkaran içeriği görmek keyif verir;
karşı tarafın en aptal örneğini görmek daha da keyif verir. Böylece herkes,
karşı tarafın en kötü versiyonuyla tanışır.
Peki ya bizimkiler?
Yazının başında söz vermiştim: Kendi tarafımın ayrımcılığına
da bakacaktım. Şimdi o borcu ödeyeyim, çünkü ödemezsem bu yazı bir özeleştiri
değil, bir suçlama listesi olur.
Ben laik, seküler, bilime güvenen bir çevrede duruyorum. Ve
bu çevrenin de kendine ait bir ayrımcılık dili var. Üstelik bu dil, kendini
ayrımcılık saymadığı için daha da rahat konuşuyor.
Sıralayayım:
·
“Cahil halk” cümlesi. Bir seçim
sonucu beğenilmediğinde, milyonlarca insanı tek kelimeyle aptal ilan etmek. Bu
cümlenin kurulduğu her yerde, karşı tarafın oyunun neden o yöne gittiğini
anlama ihtimali de ölüyor. Kaldı ki bu cümle, tam olarak bu yazıda eleştirdiğim
şeydir: İnsanı düşüncesiyle değil, ait olduğu kümeyle yargılamak.
·
Başörtülü kadına biçilen rol. “Zavallı,
ezilmiş, kendi kararını veremiyor” demek, kadını savunuyormuş gibi görünüp
aslında iradesini elinden almaktır. Bir kadının örtünmeye zorlanması
ayrımcılıktır; ama kendi isteğiyle örtünen bir kadını “aklı ermiyor”
diye görmek de ayrımcılıktır. İkisi de kadına “senin adına ben karar veririm”
der. Nitekim bu ülkede kadınlar hem örtündükleri için okuldan atıldılar hem de
örtünmedikleri için baskı gördüler. İki uygulamayı da savunanlar, kadına aynı
gözle bakıyordu.
·
Taşra ve aksan küçümsemesi. “Köylü”
kelimesinin hakaret olarak kullanılması. Anadolu aksanının komik bulunması,
taklit edilmesi. Bir insanın konuşma biçiminden zekâsı hakkında sonuç
çıkarılması. Bunun adı düpedüz ayrımcılıktır ve en eğitimli çevrelerde en rahat
yapılır.
·
“Bu millet bunu hak ediyor.” Bence bu,
sözlükteki en ayrımcı Türkçe cümlelerden biridir. Koca bir halkı tek bir
karakterle özdeşleştirir, sonra o karaktere ceza keser. Cümleyi kuran kişi
kendini o milletin dışında konumlandırmıştır, ki bu, ötekileştirmenin ta
kendisidir.
·
Dindarı toptan “dinci” saymak. Bu yazıda
din ile dinciliği özenle ayırdım. Ama pratikte biz bu ayrımı sık sık
unutuyoruz. Namaz kılan komşusuyla, kıblesini güce/iktidara çeviren yapıyı aynı
kefeye koymak; oruç tutan iş arkadaşını gerici saymak. Bu, karşı tarafın “laik
= din düşmanı” genellemesinin ayna görüntüsüdür. İkisi de yanlış, ikisi de aynı
makinenin ürünü.
Ve en zoru, kendimle ilgili olanı: Ayrımcılığa karşı
olmak, insana ahlaki bir üstünlük duygusu veriyor. O duygu da yeni bir
ayrımcılık üretebiliyor. Ben bu yazıyı yazarken bile zaman zaman “bunu
anlamayanlar” diye bir kategori kurduğumu fark ettim. Cümlelerimi tekrar
tekrar okuyup bazılarını sildim; ama hepsini fark ettiğimi iddia edemem.
Bence buradan çıkan ders şu: Ayrımcılık, karşı taraftaki bir
kusur değildir. Herkesin taşıdığı bir eğilimdir. Kendi tarafının ayrımcılığını
göremeyen biri, ayrımcılıkla mücadele etmiyordur; sadece taraf tutuyordur.
Bu yazının ölçütü de budur: Bir cümleyi kurarken, aynı
cümlenin bana kurulmasına razı olur muyum?
Uyarı: Ayrımcılığa karşı olmak da bir kimliğe
dönüşebilir. “Ayrımcılara karşı ayrımcılık” diye bir tuzak vardır ve içine
düşmesi çok kolaydır. Bir insanı, ırkçı olduğunu düşündüğünüz için insanlıktan
çıkarırsanız, karşı çıktığınız şeyin aynısını yapmış olursunuz. Ayrımcılığın
fikrine düşman olmak başkadır, ayrımcılık yapan insanı ötekileştirmek başkadır.
İkincisi bu yazının reddettiği şeydir.
SEKİZİNCİ BÖLÜM: MÜCADELE
Buraya kadar hep kötü haber verdim. Şimdi iyi haberi
vereyim: Ayrımcılık azalabiliyor. Bunu biliyoruz çünkü azaldığını gördük.
Bir insanın ömrü içinde: Kölelik hukuken kalktı. Apartheid
yıkıldı. Kadınlar oy hakkı kazandı. Ayrımcılık yasaları kaldırıldı. Eşcinsellik
pek çok ülkede suç olmaktan çıktı, evlilik hakkı tanındı. Engelli erişimi
mimarinin standardı hâline geldi. Bunların hiçbiri kendiliğinden olmadı ve
hiçbiri geri alınamaz değildir. Ama oldu.
O yüzden “insan doğası budur, değişmez” cümlesine
katılmıyorum. Değiştiğini gördük.
Neyin işe yaradığını biliyoruz
1. Temas. Amerikalı psikolog Gordon Allport
(1897-1967), 1954'te temas hipotezini ortaya koydu: Gruplar arası önyargı,
temasla azalır. Ama Allport dört şart koydu, ki bu şartlar olmadan temas
önyargıyı artırabilir:
·
Taraflar eşit statüde olmalı
·
Ortak bir hedefleri olmalı
·
İşbirliği gerekmeli (rekabet değil)
·
Kurumsal destek olmalı (yasa, yönetim, otorite
bu teması onaylamalı)
Bu hipotez, sosyal psikolojinin en çok test edilmiş
kuramlarından biridir; yüzlerce çalışmayı birleştiren analizler temasın
önyargıyı azalttığını doğruluyor. Sherif'in Robbers Cave deneyindeki “bozuk su
borusu” da tam olarak budur.
Pratik karşılığı şudur: Karma okullar, karma mahalleler,
karma iş yerleri, ortak projeler. Ve tersi: Ayrıştırılmış okullar, homojen
mahalleler, tek tip kadrolar ayrımcılık üretir. (Kız okulları, erkek okulları,
özel okullar ve imam hatip okulları ile toplumumuzu ne kadar ayrıştırdığımızı
deneyimliyoruz zaten.)
2. Normun değişmesi. Araştırmalar, insanların ayrımcı
davranışı büyük ölçüde çevrelerinin ne kabul ettiğine göre ayarladığını
gösteriyor. Yani ayrımcılık, bireysel bir inançtan çok bir sosyal izne
bağlıdır.
Bunun pratik sonucu şu: Bir masada ırkçı bir şaka
yapıldığında kimsenin ses çıkarmaması, o şakayı onaylar. Tek bir kişinin “bu
hoşuma gitmedi” demesi, ölçülebilir biçimde grubun davranışını değiştirir.
Kahraman olmaya gerek yok; sessizliği bozmak yeterli.
3. Yasa. “Yasayla ahlak değiştirilmez” denir.
Kısmen doğru ama bütünüyle yanlıştır. Yasa ahlakı doğrudan değiştirmez;
davranışı değiştirir. Davranış değişince temas artar, temas artınca önyargı
azalır, önyargı azalınca ahlak değişir. ABD'de okulların ayrıştırılmasının
kaldırılması bu sırayla ilerledi: Önce zorunluluk geldi, sonra tutumlar
değişti.
4. Eğitim ve erken yaş. Çocukların grup önyargıları
çok erken oluşuyor ve çevrelerinden alınıyor. Ama aynı erken yaş, en kolay
değiştiği yaştır. Karma sınıf, farklı hikâyeler, farklı kahramanlar, çok sesli
tarih anlatımı, hepsi işe yarıyor.
5. Kurumsal tasarım. Bireysel iyi niyete güvenmek
yetmiyor; sistemi tasarlamak gerekiyor. Örneğin: Orkestra seçmelerinin perde
arkasından yapılmaya başlanması, kadın müzisyenlerin orkestralara kabul oranını
belirgin biçimde artırdı. Kimse fikrini değiştirmemişti; sadece bilgi
saklanmıştı.
6. Medya dili ve kamusal temsil. Kitlesel medyanın
ayrımcı, ötekileştirici ve nefret üreten dili terk etmesi bir rica değil,
toplumsal barış şartıdır. Medyada ve siyasette çok sesliliğin önünün açılması,
farklı toplumsal kesimlerin temsil edilebilirliği ve sivil toplum
kuruluşlarının bu farkındalığı yayacak özgürlüğe sahip olması, ayrımcılık
bataklığını kurutmanın en etkili kurumsal araçlarıdır.
Aynı mantık işe alımda kör CV değerlendirmesi, sınavlarda
anonim kâğıt, terfilerde ölçülebilir kriter demektir.
Bireysel olarak ne yapabiliriz?
·
Önyargını tanı. “Bende yok”
cümlesi, önyargının en yaygın biçimidir. Herkeste var. Mesele varlığı değil,
üzerine düşünüp düşünmediğin.
·
Genellemeyi bırak. Bir insanı grubunun
temsilcisi olarak değil, birey olarak değerlendir. Kimse bütün bir halkı,
cinsiyeti veya inancı temsil etmiyor.
·
Sessiz kalma. Yukarıda anlattığım en ucuz
ve en etkili müdahale bu.
·
Kendi grubunun ayrımcılığına da bak. Bu
en zoru. Kendi tarafının yaptığını mazur görüp karşı tarafınkine kızmak,
ayrımcılıkla mücadele değil, taraftarlıktır.
·
Kaynağını çeşitlendir. Sadece seninle
aynı fikirde olanları okuyorsan, karşı tarafı hiç tanımıyorsun demektir; sadece
karikatürünü tanıyorsun.
·
Dile dikkat et. Ötekini haşereye benzeten
her metafor, birilerinin daha sonra yapacağı şeyin hazırlığıdır.
SON SÖZ
Bu yazıda anlatmaya çalıştığım şey tek bir cümleye sığar: İnsan
zihninde bir öteki üretme makinesi var, ama o makinenin ne üreteceği sabit
değil.
Kanıtı da yazının içinde: Rastgele dağıtılmış tişört
renkleri, dört dakikada ırk kategorisini silebiliyor. Bozulmuş bir su borusu,
iki hafta boyunca birbirinin bayrağını yakan çocukları barıştırabiliyor. Perde
arkasına alınmış bir seçme, kimsenin fikrini değiştirmeden sonucu
değiştirebiliyor.
Bu bana şunu söylüyor: Ayrımcılık kader değil, ayardır.
Ayarlar değiştirilebilir.
Ülkeme dönüyorum. Türkiye'de kadın-erkek, Sünni-Alevi,
Türk-Kürt, dindar-laik, iktidar-muhalefet hatlarında derinleşen bir ayrışma var
ve bu ayrışma kimseye huzur getirmiyor. Bunu söylerken bir tarafı suçlamıyorum;
çünkü kutuplaşmanın doğası gereği her taraf kendini savunmada sanır ve
genellikle her tarafın da haklı olduğu bir kısım vardır.
Söylediğim şey daha basit: Bu hatların hiçbiri doğal değil.
Hepsi öğrenildi. Ve öğrenilen şey unutulabilir.
Ayrımcılık hakkında yeterince farkındalığı olan bir insana
ayrımcılığın bulaşması zorlaşır. Bu yazı, o farkındalığa mütevazı bir katkı
olsun diye yazıldı.
Son Not: Bu yazıyı okuyup “ben zaten ayrımcı
değilim” diyen biri, benim için başarısızlıktır. Bu yazıyı okuyup “acaba
nerede ayrımcılık yapıyorum?” diye soran biri, benim için başarıdır. Ben de
o soruyu kendime sormaya devam ediyorum ve her seferinde yeni bir cevap
buluyorum.