İddialar, Kanıtlar ve Tartışmalar
Osmanlı hanedanının ve beyliğinin kökeni, Türk
tarihçiliğinin en çok tartışılan konularından biridir. Bu tartışma, birbirinden
farklı üç soruyu çoğu zaman tek bir soruymuş gibi ele alır. Birincisi
soy sorusudur: Osman Bey'in ailesi kimdi ve hangi boya mensuptu? İkincisi
coğrafya sorusudur: Bu topluluk nereden, hangi yoldan ve ne zaman Söğüt'e
geldi? Üçüncüsü yükseliş sorusudur: Bizans sınırındaki onlarca uç
beyliği arasından neden bu küçük topluluk bir imparatorluğa dönüştü?
Bu makalede bu üç soruya verilmiş başlıca cevapları,
dayandıkları kanıtların niteliğine göre sınıflandırmaya çalışıyorum. Temel
bulgum şudur: Osman Bey'in hayatına doğrudan temas eden çağdaş kaynaklar son
derece sınırlıdır. Bir Bizans kroniğindeki birkaç sayfa, Osman'ın son yıllarına
ilişkin iki vakfiye ve sahiciliği ya da okunuşu tartışılan birkaç sikke
elimizdeki başlıca çağdaş malzemedir. İbn Battuta, el-Ömeri ve Ahmedi gibi
erken anlatılar ise olaylardan bir veya birkaç kuşak sonra gelir. Buna karşılık
soy ve göç hakkındaki ayrıntılı bilgilerin neredeyse tamamı, olaylardan
yaklaşık 100–150 yıl sonra, özellikle 1402 Ankara bozgununu izleyen dönemde
hanedanın geçmişini yeniden kuran kroniklerde ortaya çıkar.
Bu nedenle Kayı boyuna mensubiyet tarihsel bir çekirdek
taşıyabilir. Ancak bugünkü hâliyle II. Murad döneminde (1421-1451) şekillenmiş
bir şeceredir. Gökalp soyu, Kıpçak, Bizans ve Hazar kökeni gibi alternatif
iddiaların kanıt değeri ise birbirinden çok farklıdır. Yükseliş sorusunda
akademik tartışma tek nedenli açıklamalardan (yalnızca gaza ya da yalnızca
ganimet) çok etkenli bir senteze doğru ilerlemiştir.
1. Bir Beyliğin Çok Sayıda Geçmişi
Osmanlı Devleti yaklaşık altı yüz yıl yaşadı ve üç kıtada
topraklara hükmetti. Buna karşılık doğuşu hakkında bildiklerimiz şaşırtıcı
derecede azdır. 1290'ların Bithynia'sında, yani bugünkü Bilecik, Eskişehir,
Bursa ve Kocaeli arasındaki dağlık bölgede, birkaç yüz çadırlık bir Türkmen
topluluğu yaşıyordu. Bu topluluğun kimliği, kendi çağında kimsenin özellikle
kaydetmeye değer bulmadığı bir bilgiydi. Ertuğrul ve Osman'ı ciddiye alan ilk
yazarlar ancak onların torunları bir imparatorluk kurduktan sonra kaleme
sarıldı. Bu yazarlar da geçmişi, içinde yaşadıkları zamanın ihtiyaçlarına göre
anlattı.
Osmanlı'nın kökenine dair iddiaların bu kadar çoğalmasının
temel nedeni bu boşluktur. Belgenin sustuğu yerde menkıbe (rivayet, söylenti),
menkıbenin sustuğu yerde modern yorum konuşur. Modern yorum da çoğu zaman kendi
çağının sorularını taşır. 20. yüzyılın başında Amerikalı tarihçi Herbert Adams
Gibbons, Osmanlıları Türk olmayan, Müslümanlaşmış bir Rum topluluğu olarak
gördü. Cumhuriyet'in ilk kuşak tarihçileri, özellikle Fuad Köprülü, buna
Türkmen nüfusunu ve Selçuklu mirasını merkeze alan bir cevap verdi. Avusturyalı
Paul Wittek ise din savaşı idealini öne çıkardı. Sonraki kuşaklar bu üç
başlığın her birini yeniden sorguladı. Günümüzde ise popüler yayınlar,
televizyon dizileri ve sosyal medya, akademik tartışmayla ilgisi zayıf yeni
iddialar üretmeye devam ediyor.
Üç ayrı soru
Bu makalenin ilk önerisi, “Osmanlılar nereden geldi?”
sorusunu üçe ayırmaktır. Soy sorusu, hanedanın etnik ve boy aidiyetini
sorar: Oğuz'un Kayı boyu mu, başka bir Oğuz ya da Kıpçak topluluğu mu, yoksa
bütünüyle başka bir köken mi? Coğrafya sorusu, topluluğun Anadolu'ya
giriş yolunu ve tarihini sorar: Horasan'dan Moğol istilası önünden mi kaçtılar,
yoksa daha önce mi geldiler? Yükseliş sorusu ise Söğüt'teki küçük
topluluğun neden ve nasıl başarılı olduğunu sorar.
Bu ayırım önemlidir, çünkü soruların kanıt temeli
birbirinden çok farklıdır. Yükseliş sorusu için elimizde, eksik de olsa, çağdaş
Bizans anlatıları, vakfiyeler, kitabeler ve seyyah kayıtları vardır. Soy sorusu
için ise neredeyse yalnızca geç dönem şeceresi vardır. Birini diğerinin
kanıtıyla savunmak, ki bu popüler tartışmada sık rastlanan bir hatadır, sonucu
baştan bozar. Örneğin Osman'ın tekfurlarla iyi geçindiğini gösteren anlatılar,
onun Bizans kökenli olduğunu kanıtlamaz. Kayı damgasının II. Murad akçelerinde
görünmesi de Osman'ın Kayı olduğunu kanıtlamaz; olsa olsa II. Murad'ın böyle
görünmek istediğini kanıtlar.
Yöntem: kanıt düzeyleri
Makalede her iddia, dayandığı en güçlü kanıta göre dört
düzeyden birine yerleştirilecektir:
1.
Belge: Olaylarla aynı dönemde üretilmiş
metin ya da nesne. Pachymeres'in kroniği, 1323 ve 1324 vakfiyeleri, sikkeler ve
kitabeler bu düzeydedir.
2.
Erken anlatı: Olaylardan bir iki kuşak
sonra yazılmış, hanedanın resmi ideolojisine henüz tam bağlanmamış kayıt. İbn
Battuta, el-Ömeri ve Ahmedi'nin manzum tarihi bu düzeye girer.
3.
Geç gelenek: 15. yüzyılın ikinci
çeyreğinden itibaren yazılan Osmanlı kronikleri. Bunlar sözlü geleneği korumuş
olabilir, ama yazıldıkları dönemin siyasi ihtiyaçlarını da taşır.
4.
Çıkarım ya da spekülasyon: Doğrudan
kaynak dayanağı olmayan, benzerlik, isim yorumu ya da genel tarihsel akıl
yürütmeyle kurulmuş iddia.
Bu düzeyler bir iddianın doğru ya da yanlış olduğunu tek
başına belirlemez. Geç bir gelenek doğru bir hatırayı korumuş, çağdaş bir belge
de yanlış bilgi vermiş olabilir. Ancak düzeyler, bir iddiaya ne kadar
güvenebileceğimizi ve onu çürütmek için neye ihtiyaç duyacağımızı açıkça
gösterir.
Burada “belge” kategorisinin de kendi içinde eşit olmadığını
unutmamak gerekir. Bir vakfiye, bir sikke ve olayları anlatan çağdaş bir kronik
aynı döneme ait olabilir; fakat bize aynı tür bilgiyi vermez. Bir vakfiye
belirli bir isim veya unvan konusunda çok güçlü bir kanıt sunarken, bir
kroniğin olayların nedeni hakkındaki açıklaması yazarın bakış açısını da taşır.
Dolayısıyla kaynak yalnızca ne kadar erken olduğuna göre değil, neyi kanıtlamak
için kullanıldığına göre de değerlendirilmelidir.
Makale önce kaynakları ve 13. yüzyıl Anadolu'sunun
koşullarını ele alıyor. Ardından soy, coğrafya, isim ve yükseliş tartışmalarına
sırayla geçiyor. Kuruluş tarihi meselesi ayrı bir bölümde ele alınıyor. Sonuç
bölümü, bu tartışmalardan bugün savunulabilir bir tablo çıkarmaya çalışıyor.
Ekler, tüm iddiaları tek tabloda özetliyor ve bir kronoloji sunuyor.
2. Kaynak Sorunu: Ne Biliyoruz, Nasıl Biliyoruz?
Erken Osmanlı tarihinin bilgi temeli, zaman içinde
kalınlaşan ama kaynaktan uzaklaştıkça güvenilirliği azalan katmanlardan oluşur.
En altta, Osman Bey yaşarken ya da hemen ölümünden sonra üretilmiş az sayıda
belge vardır. Onun üstünde 14. yüzyılın ikinci yarısından kalma birkaç erken
anlatı bulunur. En üstte ise 15. yüzyılın ortasından itibaren çoğalan ve
birbirini kopyalayan Osmanlı kronikleri yer alır. Popüler anlatılardaki
bilgilerin büyük çoğunluğu bu en üst katmandan gelir.
2.1. Çağdaş belgeler
Georgios Pachymeres. Osman Bey hakkında yazılmış tek
gerçek çağdaş anlatı, Bizanslı tarihçi ve din adamı Georgios Pachymeres'e
(1242–y. 1310) aittir. Pachymeres'in Tarih'i 1255–1308 arasını kapsar ve son
kitaplarında Bithynia'daki Türk baskısını ayrıntılı biçimde anlatır. Osman
burada Grekçe “Atman” biçiminde, diğer Türk önderleri arasında görünür.
Pachymeres'in anlatısının merkezinde, Bizans komutanı Muzalon'un yönettiği
ordunun İzmit yakınlarındaki Bafeus mevkiinde Atman'a yenilmesi vardır. Halil
İnalcık, kronikteki takvim bilgisine dayanarak bu savaşı 27 Temmuz 1302'ye
tarihler.
Pachymeres üç bakımdan değerlidir. Birincisi, Osman'ın
1300'lerin başında Bizans yönetimini ciddi şekilde endişelendiren bir önder
olduğunu kesin olarak gösterir. İkincisi, Osman'ı Kastamonu yöresindeki uç
emirleriyle ilişkili bir sınır savaşçısı olarak tasvir eder. Üçüncüsü, Bafeus
zaferinden sonra çevre bölgelerden savaşçıların Osman'ın yanına akın ettiğini
anlatır. Buna karşılık Pachymeres, Osman'ın soyu, boyu ya da ailesinin
Anadolu'ya gelişi hakkında hiçbir şey söylemez. Onun gözünde Atman, sınırdaki pek
çok Türk önderinden yalnızca biridir.
Vakfiyeler. Orhan Bey dönemine ait iki vakfiye,
Osman'ın son yıllarına ışık tutar. Asporça Hatun vakfiyesi (Ramazan 723 / Eylül
1323) Osman'ı hâlâ yaşıyor gösterir. 1324 tarihli Mekece vakfiyesi ise onu
ölmüş olarak anar. Bu yüzden Osman'ın ölümü, kroniklerin verdiği 1326 yerine
bugün genellikle 1324'e tarihlenir. Mekece vakfiyesi ayrıca unvanlar bakımından
önemlidir. Belgede Osman için “Fahreddin” (dinin övüncü), Orhan için “Şücaeddin”
(dinin yiğidi) unvanları kullanılır. Bu unvanlar, Orhan'ın daha 1324'te
hanedanı dine hizmet diliyle tanımlamak istediğini gösterir (Erdem). Popüler
kaynaklarda bu iki unvanın sık sık yer değiştirdiğini belirtmek gerekir.
Sikkeler. Nümismat İbrahim Artuk, 1977'de İstanbul
Arkeoloji Müzesi koleksiyonunda üzerinde “Osmân bin Ertuğrul” yazan bir sikke
tespit etti ve bunu 1980'de yayımladı. Daha sonra Nicholas Lowick
koleksiyonunda ikinci bir örnek bulundu. Ardından 700/1300–1301 yılında
Yenişehir'de basıldığı ileri sürülen üçüncü bir sikke yayımlandı. Bu sikkeler
Osman'ın kendi adına sikke bastırdığını, dolayısıyla bir tür bağımsızlık
iddiası taşıdığını gösteren tek maddi kanıttır. Ne var ki okunuşları,
tarihlendirmeleri ve bazı örneklerin sahiciliği tartışmalıdır. Örneğin Artuk'un
ilk okumasındaki dua ibaresi sonradan düzeltilmiştir. Sikkeler, Osman'ın
ömrünün bir noktasında kendi adına para bastırdığını güçlü bir olasılık hâline
getirir. Ancak kroniklerdeki “1299'da ilk sikke” anlatısını doğrulamaz.
Kitabeler. Bursa'daki Şehadet Camii'ne ait 1337
tarihli kitabe (taş üstüne yazı, yazıt), Orhan'ı “gaziler sultanının oğlu
sultan, gazi oğlu gazi” diye anar. Paul Wittek, gaza tezini büyük ölçüde bu
kitabeye dayandırmıştır. Heath Lowry ise kitabenin özgün bağlamını ve okunuşunu
sorgulayarak onun gaza ideolojisinin kanıtı sayılamayacağını savunmuştur.
Tartışma hâlâ sürmektedir. Ancak kitabe sahih kabul edilse bile, Osman'ın değil
Orhan'ın dönemine aittir.
2.2. Erken anlatılar
İbn Battuta. Faslı seyyah İbn Battuta 1330'ların
başında Anadolu'yu dolaştı ve Bursa'da Orhan'ı ziyaret etti. Seyahatnamesinde
Orhan'ı “Osmancık'ın oğlu” olarak anar ve onun Türkmen beyleri arasında en
zengini, en çok toprağa ve askere sahip olanı olduğunu yazar. Ayrıca Orhan'ın
sürekli Bizans'a karşı savaştığını ve kalelerini dolaştığını aktarır. İbn
Battuta, Anadolu şehirlerindeki Ahi teşkilatını da canlı biçimde tasvir eder.
Bu, Ahilerin 14. yüzyıl Anadolu'sundaki rolü için en güçlü çağdaş kanıttır.
el-Ömeri. Memlûk kâtibi İbn Fadlullah el-Ömeri,
1330'larda yazdığı Mesâlikü'l-ebsâr'da Anadolu beyliklerini tek tek sıralar.
Bilgilerini Anadolu'yu tanıyan tüccar ve yolculardan edinmiştir. Orhan'ın
beyliği burada önemli ama henüz diğerlerinden aşikâr biçimde üstün olmayan bir
güç olarak görünür.
Ahmedi. Osmanlı kaynakları içinde en erken olanı,
şair Ahmedi'nin İskendernâme'sine eklediği manzum hanedan tarihidir (Dâsitân-ı
Tevârih-i Mülûk-i Âl-i Osmân). Metin 14. yüzyılın sonu ile 15. yüzyılın başı
arasında yazılmıştır. Ahmedi hanedanı gazilik idealiyle tanımlar ve gaziyi “Allah'ın
dinini yayan” kişi olarak tarif eder. Ancak Ertuğrul'un atası olarak Gökalp'i
anar ve Kayı boyundan hiç söz etmez. Bu sessizlik, aşağıda görüleceği gibi, soy
tartışmasının en önemli verilerinden biridir.
2.3. Geç gelenek: 15. yüzyıl kronikleri
1402 Ankara Savaşı'nda Yıldırım Bayezid'in Timur'a yenilmesi
ve ardından gelen on bir yıllık fetret, Osmanlı hanedanının varlığını tehdit
etti. Devlet, II. Murad döneminde yeniden toparlandığında, hanedanın geçmişini
anlatan metinlere ihtiyaç doğdu. Öne çıkan metinler şunlardır:
·
Yazıcızâde Ali, Tevârih-i Âl-i Selçuk (y.
1436). II. Murad'a sunulan bu eser, Reşidüddin'in Oğuz destanı malzemesini
ve İbn Bibi'nin Selçuklu tarihini Türkçeye aktarır. Kayı'yı Oğuz boylarının
başına yerleştirir ve Osmanlı hanedanını bu soya bağlar. Kayı şeceresinin
yazılı olarak ortaya çıktığı ilk metin budur.
·
Şükrullah, Behcetü't-tevârih (1450'ler).
Hanedanı Oğuz üzerinden daha eski peygamber soylarına bağlayan evrensel bir
tarihtir.
·
Enveri, Düstûrnâme (1465) ve Karamâni
Mehmed Paşa'nın Arapça tarihi. Fatih döneminin hanedan anlatılarıdır.
·
Âşıkpaşazâde, Tevârih-i Âl-i Osmân
(1480'ler). Kuruluş dönemi için en çok başvurulan eserdir. Yazar, Orhan'ın
imamı İshak Fakih'in oğlu Yahşi Fakih'in bugün kayıp olan menâkıbnâmesini
kullandığını söyler. Bu kayıp metin muhtemelen kuruluşa en yakın Türkçe
anlatıydı. Ancak Âşıkpaşazâde tarafsız bir tanık değildir: Baba İlyas'ın
torunlarındandır, derviş çevrelerinin sesini taşır ve merkezileşen Fatih dönemi
devletine eleştiriler yöneltir.
·
Anonim Tevârih-i Âl-i Osmânlar, Oruç Bey ve
Neşri'nin Kitâb-ı Cihannümâ'sı (15. yy sonu). Bu metinler büyük ölçüde
ortak kaynaklardan beslenir ve birbirini kopyalar. Neşri, önceki anlatıları
derleyip uyumlu bir bütün hâline getiren ve sonraki tarihçiliği en çok
etkileyen eserdir.
·
İbn Kemal (Kemalpaşazâde), Tevârih-i Âl-i
Osmân (16. yy başı). Kuruluş anlatısını edebi bir üslupla yeniden yazar.
Bu kroniklerin ortak özelliği, kuruluştan en az 100–150 yıl
sonra yazılmış olmalarıdır. Hepsi de kuruluşu, hanedanın sonraki büyüklüğünü
önceden haber veren bir hikâye olarak kurar. Osman'ın Şeyh Edebali'nin evinde
gördüğü rüya, göğsünden çıkan ağacın dünyayı gölgelemesi ve Selçuklu sultanının
gönderdiği sancak ile tuğ bu tür anlatılardır. Colin Imber, bu anlatıların
önemli bir kısmını tarih değil “hanedan miti” olarak okumak gerektiğini
savunmuştur.
2.4. Yöntem için çıkan ders
Kaynak katmanlarını yan yana koyunca dikkat çekici bir kural
ortaya çıkar: Bir anlatı kuruluştan ne kadar uzak bir tarihte yazıldıysa o
kadar ayrıntılıdır. Pachymeres Osman'ın soyu hakkında hiçbir şey söylemez.
Ahmedi tek bir ata adı verir. Yazıcızâde kuşaklar boyunca uzanan bir Oğuz
şeceresi sunar. Neşri ise göç güzergâhını, çadır sayılarını ve kardeşler
arasındaki ayrılığı anlatır. Başka bir deyişle, kaynaklardaki ayrıntı zamanla
artar; fakat bu artışın ne kadarının korunmuş eski bir hatıradan, ne kadarının
sonradan kurulmuş bir anlatıdan geldiğini her bilgi için ayrı ayrı sorgulamak
gerekir. Bu yüzden bir ayrıntıyı tarihsel olgu diye sunmadan önce, onun ilk
hangi metinde ve hangi siyasi ortamda ortaya çıktığını sormak gerekir.
3. Bağlam: 13. Yüzyıl Anadolu'su ve Uçlar
Osmanlı beyliği boşluktan doğmadı. Onu mümkün kılan, 13.
yüzyılda Anadolu'nun siyasi ve demografik yapısını altüst eden bir dizi
gelişmeydi. Bu gelişmeleri anlamadan hem köken iddialarını hem de yükseliş
tezlerini değerlendirmek mümkün değildir.
3.1. Moğol baskısı ve Türkmen göçü
1220'lerde Cengiz Han'ın orduları Harezmşahlar Devleti'ni
yıktı. Maverâünnehir, Horasan ve İran'daki göçebe ve yarı göçebe topluluklar
batıya doğru sürüklendi. Sultan Celaleddin Harezmşah'ın Doğu Anadolu ve
Kafkasya'daki macerası, bu hareketin askeri yüzüydü. Celaleddin, 1230'da
Erzincan yakınlarındaki Yassıçemen'de Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaeddin
Keykubad'a yenildi ve 1231'de öldürüldü. Onun ordusundan kalan ve kaynaklarda “Harezmliler”
diye anılan birlikler, bir süre Selçuklu ve Eyyûbi hizmetinde dolaştı. Bu
birliklerin önemli bir kısmı Kıpçak ve Kanglı kökenliydi.
1243'te Kösedağ'da Moğollara yenilen Anadolu Selçuklu
Devleti, İlhanlıların vergi ödeyen bir tâbiine dönüştü. Moğol ordularının Orta
Anadolu otlaklarına yerleşmesi, buradaki Türkmen topluluklarını batıya, Bizans
sınırına doğru itti. Böylece Selçuklu merkezinin denetiminden uzak, kalabalık
ve silahlı bir göçebe nüfus uç bölgelerinde yoğunlaştı. Halil İnalcık'ın
yükseliş açıklamasının merkezinde bu demografik baskı vardır.
3.2. Babai isyanı ve derviş çevreleri
Moğol istilasından hemen önce, 1239-1240'ta, Baba İlyas-ı
Horâsâni ve müridi Baba İshak'ın önderliğinde büyük bir Türkmen ayaklanması
patlak verdi. Babai isyanı, Selçuklu yönetiminin Türkmenlere yönelik vergi ve
iskan politikalarına, şehirli ve Farsça konuşan saray elitine duyulan tepkinin
dışavurumuydu. İsyan kanlı biçimde bastırıldı, ancak Babai çevreleri dağılmadı.
Ahmet Yaşar Ocak'ın gösterdiği gibi, isyanın ardından Babai müritlerinin önemli
bir bölümü batıdaki uç bölgelerine çekildi. Osmanlı kuruluş anlatılarında sıkça
görülen abdal ve derviş figürlerinin önemli bir kısmı bu geleneğin
mirassıçısıydı. Âşıkpaşazâde'nin bizzat Baba İlyas'ın soyundan gelmesi, bu
bağın kroniklere nasıl yansıdığını da açıklar.
Uç bölgelerindeki dini hayat, Konya ve Kayseri
medreselerinin sünni ve kitabi İslam anlayışından belirgin biçimde farklıydı.
Vefâiyye, Yeseviyye ve Kalenderiyye gibi tasavvuf gelenekleri, kerametlere,
velilere ve karizmatik şeyhlere dayanan bir halk dindarlığı üretmişti. Bu,
aşağıda ele alınacak “heterodoks erken Osmanlı” tartışmasının arka planıdır.
3.3. Bizans'ın Anadolu sınırı
Sınırın öbür tarafında da denge bozulmuştu. 1204'te IV.
Haçlı Seferi İstanbul'u ele geçirince, Bizans yönetiminin merkezi İznik'e
taşındı. İznik İmparatorluğu yıllarında Bithynia, imparatorluğun kalbiydi ve
iyi korunuyordu. Ancak VIII. Mihail Palaiologos 1261'de İstanbul'u geri alınca,
devletin ağırlığı yeniden Avrupa'ya kaydı. Pachymeres, imparatorun Anadolu
sınırını koruyan ve vergi muafiyeti karşılığında hizmet veren akritai denen
sınır muhafızlarının ayrıcalıklarını kaldırdığını ve bunun sınır savunmasını
çökerttiğini yazar.
1280'ler ve 1290'larda Bizans, Batı'da Anjou tehdidiyle,
Balkanlar'da Sırp ve Bulgar sorunlarıyla, içeride ise kilise birliği üzerine
derin bir dini kriz ile uğraşıyordu. Ticaret gelirlerinin büyük kısmı Venedik
ve Ceneviz'in eline geçmiş, sikke değer kaybetmişti. Bithynia'daki kaleler ve
şehirler, merkezden yardım almadan kendi başlarının çaresine bakmak zorunda
kaldı. Kroniklerdeki “tekfurlar” bu yerel Bizans komutanları ve ileri
gelenleridir. Onların Türkmenlerle hem çatışan hem de iş birliği yapan
ilişkisi, bu kendi başına kalmışlığın sonucuydu.
3.4. Uç toplumu
Bu koşullar altında Selçuklu-Bizans sınırı, kesin bir
çizgiden çok geniş ve geçirgen bir kuşağa dönüştü. Bu kuşakta Türkmen
göçebeler, Rum köylüler, dervişler, maceraperest savaşçılar, Müslümanlaşan
Bizanslılar ve Hristiyanlaşmış Türkler yan yana yaşıyordu. Cemal Kafadar, bu
ortamı “iki dünya arasında” bir sınır toplumu olarak tanımlar. Bu toplumda
kimlikler kesin sınırlarla ayrılmamıştı, sadakatler değişebiliyordu. Yayla ve
kışlak arasında hareket eden göçebeler ile yerleşik köylüler arasında hem
alışveriş hem de yağma ilişkisi vardı.
On üçüncü yüzyılın sonunda bu kuşak boyunca pek çok uç
beyliği ortaya çıktı. Kastamonu'da Çobanoğulları, Kütahya'da Germiyanoğulları,
Balıkesir'de Karesioğulları, Manisa'da Saruhanoğulları, Aydın'da Aydınoğulları
ve Menteşe'de Menteşeoğulları bunların başlıcalarıydı. Osman'ın beyliği
bunların en küçüklerinden biriydi. Dolayısıyla yükseliş sorusunun asıl içeriği
şudur: Hepsi aynı koşullardan doğan bu beylikler arasından neden Osmanlılar
ayrıştı? Bu sorunun cevabı soydan değil, konumdan, zamanlamadan ve kurumlardan
gelmek zorundadır, çünkü diğer beyliklerin kurucuları da çoğunlukla Oğuz
kökenliydi.
4. Soy İddiaları I: Kayı Geleneği ve Eleştirisi
Osmanlı hanedanının Oğuzların Kayı boyundan geldiği,
Türkiye'de ders kitaplarından televizyon dizilerine kadar neredeyse tartışılmaz
bir bilgi gibi dolaşır. Akademik düzeyde ise bu iddia bir asırdan uzun süredir
tartışılmaktadır. Tartışmanın konusu, Osmanlıların Türk ya da Oğuz olup
olmadığı değildir; bu konuda ciddi bir şüphe yoktur. Tartışılan, belirli bir
boya, Kayı'ya mensubiyetin tarihsel bir gerçeklik mi, yoksa sonradan kurulmuş
bir şecere mi olduğudur.
4.1. Kayı kimdir?
Kayı, Oğuz boy teşkilatının en eski ve itibarlı boylarından
biridir. Kâşgarlı Mahmud'un 1070'lerde yazdığı Divânu Lugâti't-Türk, Oğuzları
22 boy olarak sayar ve Kayı'yı (Kayığ) Kınık'tan sonra ikinci sıraya koyar.
İlhanlı veziri Reşidüddin'in 14. yüzyıl başında derlediği Oğuz destanı ise 24
boy sayar ve Kayı'yı Oğuz Kaan'ın büyük oğlu Gün Han'ın oğlu olarak başa
yerleştirir. Bu ikinci düzenlemede Kayı, Oğuz boyları arasında hükümdarlık
hakkı taşıyan boy konumundadır. Osmanlı şeceresinin dayandığı şema budur.
Kayı adı Anadolu'da da iz bırakmıştır. Kayı adını taşıyan
pek çok köy ve yer adı vardır. Sonraki dönem tahrir defterlerinde Kayı adlı
cemaatlere rastlanır. Bu, Anadolu'ya Kayı boyundan toplulukların geldiğini
gösterir. Ancak Osman'ın ailesinin bu topluluklardan biri olduğunu kanıtlamaz.
4.2. Gelenek: kronikler ne diyor?
Kayı iddiasının yazılı olarak görüldüğü ilk metin,
Yazıcızâde Ali'nin y. 1436'da II. Murad'a sunduğu Tevârih-i Âl-i Selçuk'tur.
Yazıcızâde, Oğuz destanını aktarırken Oğuzların kurultayında hükümdarlığın Kayı
soyuna ait olduğuna dair bir karar ekler ve Osmanlı hanedanını bu soyun meşru
varisi olarak sunar. Sonraki kroniklerin büyük kısmı, Âşıkpaşazâde, Neşri ve
İbn Kemal başta olmak üzere, bu şecereyi farklı ayrıntılarla tekrarlar.
Şecerenin yazıya geçmesiyle aynı dönemde, simgeler de
değişti. II. Murad'ın akçelerinde Kayı damgası görülmeye başladı. Kayı damgası
toplara ve bazı saray eşyalarına da işlendi. Hanedan içinde Oğuz Han ve Korkut
gibi Oğuz destanlarından alınmış adlar kullanılmaya başlandı. Bu, bir hanedanın
kendini bilinçli olarak yeniden tanımladığı bir “Oğuz dönümü”ydü.
4.3. Gökalp çelişkisi
Kayı geleneğini sorgulayanların en güçlü verisi, en erken
Osmanlı kaynağı olan Ahmedi'dir. Ahmedi, Ertuğrul'un atasını Gökalp olarak anar
ve Kayı'dan söz etmez. Oğuz destanının şemasında Gök Han, Gün Han'ın
kardeşidir. Ahmedi'nin verdiği Gökalp adı, daha sonra yerleşecek Kayı
şeceresiyle kolayca bağdaşmaz. Oğuz şemasında Kayı, Gün Han koluna bağlıyken,
Gökalp adı Gök Han geleneğini çağrıştırır. Ancak burada dikkatli olmak gerekir:
Gökalp'in tarihsel bir kişi adı mı, yoksa belirli bir Oğuz kolunu gösteren soy
hatırası mı olduğunu bilmiyoruz. Bu nedenle Ahmedi'nin kaydı Kayı mensubiyetini
tek başına çürütmez; fakat 14. yüzyılın sonunda hanedanın bugün bildiğimiz Kayı
şeceresinin henüz sabitlenmemiş olduğunu güçlü biçimde düşündürür. Sonraki bazı
kroniklerde Gökalp adının şeceredeki atalardan biri olarak korunması, iki
farklı geleneğin sonradan birleştirilmeye çalışıldığını düşündürür.
Bu çelişkiyi iki şekilde açıklamak mümkündür. Birinci yoruma
göre Ahmedi, hanedanın kendi aile hatırasını aktarır; bu hatırada Gökalp bir
ata adıdır ve boy aidiyeti henüz önemli sayılmamaktadır. Kayı bağlantısı daha
sonra, Gökalp adı korunarak eklenmiştir. İkinci yoruma göre ise Ahmedi de kendi
çağının bir meşruiyet kurgusunu yansıtır ve Gökalp tercihi de siyasi bir
seçimdir. Her iki yorumda da ortak olan sonuç şudur: 14. yüzyılın sonunda
hanedanın soy anlatısı henüz sabitlenmemişti.
4.4. Siyasi mitos tezi
Kayı şeceresinin sonradan üretildiği fikrini ilk sistemli
biçimde Paul Wittek, 1920'ler ve 1930'lardaki çalışmalarında dile getirdi.
Colin Imber, 1987'de yayımladığı “The Ottoman Dynastic Myth” (Osmanlı Hanedan
Miti) makalesinde tezi ayrıntılandırdı. Rudi Paul Lindner de erken Osmanlıların
boy kimliğinden çok siyasi bir birliktelik olduğunu savundu. Halil İnalcık ise
Kayı iddiasını bütünüyle reddetmemekle birlikte, şeceresinin yazıya geçirilişini
II. Murad döneminin siyasi ihtiyaçları içinde okudu.
Tezin dayanakları şöyle özetlenebilir:
1.
Sessizlik: Pachymeres, vakfiyeler, İbn
Battuta, el-Ömeri ve Ahmedi, yani 1430'lardan önceki bütün kaynaklar, hanedanın
Kayı olduğundan söz etmez.
2.
Zamanlama: Şecere, hanedanın
meşruiyetinin en ağır sınava tabi tutulduğu dönemde ortaya çıkar. Timur'un
torunları, özellikle Şahruh, Cengiz soyuyla kurdukları akrabalık ve İlhanlı
mirası üzerinden Anadolu hükümdarlarına üstünlük iddia ediyor, onlara hil'at
gönderiyordu. Karamanoğulları ve Akkoyunlular gibi rakipler de kendi Oğuz
soylarını öne çıkarıyordu. Kayı soyu, bu rekabette Oğuz hiyerarşisinin en üst
basamağını sahiplenmenin yoluydu.
3.
İşlev: Şecere, çelişkili bilgileri tek
bir meşruiyet çizgisinde birleştirir. Bu, soykütüğü yazma geleneğinin Ortaçağ
boyunca sıkça görülen bir özelliğidir. Pek çok hanedan kendini destansı ya da
kutsal atalara bağlamıştır.
4.5. Gelenekçi cevap
Fuad Köprülü, İsmail Hakkı Uzunçarşılı ve günümüzde Feridun
Emecen gibi tarihçiler, Kayı mensubiyetinin sonradan uydurulmuş olmadığını
savunur. Köprülü'nün 1943'te Belleten'de yayımladığı “Osmanlı İmparatorluğunun
Etnik Menşei Meseleleri” makalesi bu görüşün temel metnidir. Bu görüşe göre:
•
Bir kaynağın sessizliği, bir bilginin yokluğunu
kanıtlamaz. Pachymeres ya da İbn Battuta'nın bir Türkmen beyinin boyunu
kaydetmesini beklemek için bir neden yoktur.
•
Göçebe Türk toplumlarında boy aidiyeti sözlü
olarak kuşaktan kuşağa aktarılırdı. 15. yüzyıl yazarları bu sözlü bilgiyi
yazıya geçirmiş olabilir.
•
Eğer Kayı soyu bütünüyle uydurma olsaydı,
Anadolu'daki diğer Türkmen topluluklarının ve rakip beyliklerin bunu reddetmesi
beklenirdi.
•
Bir bilginin siyasi amaçla vurgulanması, o
bilginin uydurma olduğu anlamına gelmez.
Emecen'in dile getirdiği ara bir formül bugün çok sayıda
tarihçi tarafından paylaşılır. Buna göre Kayı bağlantısının tarihsel bir temeli
olabilir, ancak bu bağlantı 15. yüzyılda siyasi nedenlerle bilinçli biçimde
büyütülüp yazılı bir şecereye dönüştürülmüştür.
4.6. Değerlendirme
Kanıt düzeyleri açısından tablo açıktır. Kayı iddiası geç
gelenek düzeyindedir: İlk yazılı kaydı olaylardan y. 150 yıl sonradır ve
daha erken bir kaynakla (Ahmedi) çelişir gözükmektedir. Siyasi mitos tezi ise
güçlü bir çıkarımdır; zamanlama ve işlev argümanları ikna edicidir.
Ancak mitos tezi de Kayı bağlantısının yanlış olduğunu kanıtlamaz; yalnızca bu
bağlantıyı kanıtlanmış bir olgu gibi sunmayı olanaksız kılar.
Bu makalenin önerisi, üç önermeyi birbirinden ayırmaktır. “Osmanlı
hanedanı Oğuz-Türkmen kökenliydi” önermesi; hanedan ve yakın çevresinde
görülen adlar, içinde ortaya çıktığı Türkmen siyasi ve toplumsal çevresi ve
erken kaynakların genel tablosu bakımından mevcut açıklamalar içinde en güçlü
olanıdır. Buna karşılık “Osmanlı hanedanı Kayı boyundandı”
önermesi mümkün olmakla birlikte mevcut kaynaklarla kanıtlanamaz. “Osmanlı
hanedanı Oğuz Kaan'ın büyük oğlu Gün Han'ın soyundandır” önermesi ise
tarihsel bir iddia değil, bir meşruiyet anlatısıdır. Popüler tartışmada bu üç
önerme genellikle tek bir paket hâlinde savunulur ya da reddedilir.
5. Soy İddiaları II: Alternatif Köken Tezleri
Kayı geleneğinin dışında, Osmanlı hanedanına farklı kökenler
atfeden çok sayıda iddia vardır. Bunların bir kısmı ciddi akademik tartışmanın
ürünüdür ve zamanında çürütülmüştür. Bir kısmı gerçek bir tarihsel veriyi
yanlış yorumlar. Bir kısmı ise kanıttan çok ideolojik bir ihtiyaca dayanır.
Aşağıda bu iddialar kanıt değerlerine göre ele alınıyor.
5.1. Harezm bağlantısı ve Mahan
Kroniklerin büyük kısmı, Osmanlıların atalarının Horasan'da
Merv yakınlarındaki Mahan bölgesinden geldiğini ve Moğol istilası önünden
kaçarak Anadolu'ya girdiğini söyler. Bazı anlatılar bu göçü Celaleddin
Harezmşah'ın batıya çekilişiyle ilişkilendirir. Bu iddia Kayı geleneğiyle
çelişmez, onu coğrafi bir hikâyeyle tamamlar. Kanıt düzeyi yine geç gelenektir.
Ancak 1220'ler ve 1230'lardaki büyük göç dalgasının tarihsel gerçekliği, bu
anlatıyı inandırıcı kılar. Göç güzergâhı 6. bölümde ayrıntılı olarak ele alınacaktır.
Harezm bağlantısının popüler bir türevi, Osmanlıları Kayır
Han adlı bir Harezmli komutana bağlar. Bu iddianın temelinde isim benzerliği
vardır: “Kayır” ile “Kayı” birbirine benzer. Ancak kaynaklarda bu adı taşıyan
iki ayrı kişi görülür ve ikisi de Osmanlılarla ilişkilendirilemez. Birincisi,
Harezmşahların Otrar valisi İnalçık Kayır Han'dır. 1218'de Moğol tüccarlarını
öldürterek Cengiz Han'ın batı seferine gerekçe oluşturmuş, 1220'de Moğollarca
idam edilmiştir. İkincisi, İbn Bibi'nin andığı ve Celaleddin'in ölümünden sonra
Selçuklu hizmetine giren Harezmli emirlerden biridir. Bu emir, 1230'ların
ikinci yarısında II. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından hapsedilmiştir. Hiçbir
kaynak bu iki kişiden birini Ertuğrul'un ailesine bağlamaz. Üstelik “Kayır Han”
bir boy adı değil, Harezm ordusunda kullanılan bir unvan-ad biçimidir. Bu
bağlantı, isim benzerliğinden kurulmuş bir spekülasyondur.
5.2. Kıpçak kökeni
Popüler yazında zaman zaman dile getirilen bir iddiaya göre
Osman'ın ailesi Oğuz değil Kıpçaktı. Argüman şöyle kurulur: Aile 1220'lerde
Harezmşahların idaresindeki Horasan'dan gelmiştir. Harezmşahlar Kıpçaktır.
Oğuzlar ise Anadolu'ya 1071'den sonra gelmiştir. Öyleyse 1220'lerde gelen
topluluk muhtemelen Kıpçaktır.
Bu argümanın ikinci önermesi yanlıştır. Harezmşah hanedanı
(Anûştegin soyu) Kıpçak değildi; kurucusu bir Selçuklu gulâmıydı ve bazı
kaynaklar onu Oğuz kökenli gösterir. Kıpçak ve Kanglı olan, hanedanın ordusunun
önemli bir kısmı ve Sultan Tekiş'in eşi Terken Hatun başta olmak üzere bazı
hanedan kadınlarıydı. Üçüncü önerme de eksiktir: Oğuz göçü 1071 ile bitmedi;
Horasan ve Maverâünnehir'deki Oğuz ve Türkmen toplulukları 12. ve 13.
yüzyıllarda da batıya göçmeye devam etti. Dolayısıyla 1220'lerde Horasan'dan gelmek,
Kıpçak olmanın kanıtı değildir.
En önemlisi, Kıpçak iddiasını destekleyen hiçbir kaynak
yoktur. Osmanlı Türkçesi, en erken metinlerinden itibaren açıkça bir Oğuz
lehçesidir. Hanedan üyelerinin Türkçe adları (Ertuğrul, Gündüz, Savcı, Dündar,
Orhan) Oğuz ad verme geleneğine uyar. Yassıçemen'de Harezmşah tarafında değil
Selçuklu tarafında savaştıklarına dair anlatı da, ki bu anlatının kendisi de
sonradır, bir Kıpçak bağlantısını desteklemez. Kıpçak iddiası spekülasyon
düzeyindedir.
5.3. Çepni tezi
Özellikle internet yazılarında dolaşan bir iddiaya göre
Osmanlı hanedanı Kayı değil, Çepni boyundandır. İddianın dayanağı, 4.3'te ele
alınan Ahmedi kaydıdır. Oğuz destanının şemasında Gök Han'ın dört oğlu vardır:
Bayındır, Peçenek, Çavuldur ve Çepni. Ahmedi'deki Gökalp, Gök Han ile
özdeşleştirilir ve hanedan bu dört boydan Çepni'ye bağlanır. Bazı yazarlar
bunu, 13. yüzyılda Çepnilerin Sinop ve Kastamonu yöresinde bulunmasıyla ve
Ertuğrul ile Osman'ın Çobanoğulları uç yapısıyla ilişkisiyle desteklemeye çalışır.
Bu akıl yürütmenin her halkası zayıftır. Birincisi,
Gökalp'in Gök Han'ı gösteren bir soy hatırası mı, yoksa sıradan bir kişi adı mı
olduğunu bilmiyoruz. İkincisi, Gökalp'i Gök Han kabul etsek bile, dört boy
arasından neden Çepni'nin seçildiği açıklanmaz; Bayındır veya Peçenek de aynı
ölçüde mümkündür. Üçüncüsü, Çepnilerin Karadeniz kıyısında bulunması,
Söğüt'teki bir ailenin Çepni olduğunu göstermez. Çepni tezi, Kayı şeceresinin
zayıf noktasını doğru tespit eder, ancak onun yerine konacak bir kanıt sunmaz.
Kanıt düzeyi spekülasyondur.
5.4. Peçenek, Uz ve Bizans'ın Türk paralı askerleri
Bir başka iddia, Osmanlıların Anadolu'ya Selçuklularla değil
Bizans üzerinden geldiğini ileri sürer. 11. yüzyılda Karadeniz'in kuzeyindeki
Peçenek, Uz ve Kıpçak (Kuman) topluluklarının bir kısmı Bizans hizmetine girmiş
ve Anadolu'da da kullanılmıştır. 1071 Malazgirt Savaşı'nda Romanos Diogenes'in
ordusundaki Uz ve Peçenek birliklerinin bir kısmının Selçuklu tarafına geçtiği,
çağdaş kaynaklarda kayıtlıdır. İddiaya göre bu topluluklara Bithynia'da
topraklar verilmiş, Osmanlılar da onların torunlarından çıkmıştır.
Bu iddianın tarihsel bir çekirdeği vardır: Bizans gerçekten
Türk kökenli paralı askerler kullanmıştır ve bunların bir kısmı Anadolu'da
yerleşmiş olabilir. Ancak iddianın geri kalanı kanıtsızdır. Alparslan'ın
Malazgirt'ten sonra bu topluluklara Bursa, Bilecik veya Eskişehir'de yurt
verdiğine dair bir kaynak yoktur; üstelik bu bölgeler 1071'de Selçuklu
denetiminde değildi. Osman'ın ailesini bu topluluklara bağlayan tek bir kayıt
da bulunmaz. Bu iddia da spekülasyon düzeyindedir.
5.5. Bizans soyu: Gibbons tezi
Amerikalı tarihçi Herbert Adams Gibbons, 1916'da yayımladığı
The Foundation of the Ottoman Empire (Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluşu) adlı
kitabında, erken Osmanlıların küçük ve pagan bir Türk topluluğu olduğunu ileri
sürdü. Gibbons'a göre bu topluluk Bithynia'da İslam'a geçti ve Müslümanlaşan
yerli Rumlarla kaynaşarak yeni bir “Osmanlı ırkı” oluşturdu. Devletin başarısı,
Türk unsurundan çok bu Rum unsurunun yönetim yeteneğinden kaynaklanıyordu.
Gibbons'ın dayanakları, erken Osmanlı elitinde Köse Mihal gibi mühtedilerin
bulunması, tekfurlarla kurulan yakın ilişkiler ve Osmanlıların Bizans kurumlarını
hızla benimsemesiydi.
Gibbons'ın yaklaşımı, 20. yüzyıl başındaki tarih yazımında
yaygın olan ırk ve medeniyet hiyerarşisi anlayışından belirgin biçimde
etkilenmişti. Osmanlı devlet kurma başarısını açıklarken göçebe Türkmen
unsurunun kapasitesini küçümsemesi, buna karşılık yerleşik Bizans-Rum unsuruna
belirleyici bir rol vermesi bu bakışın izlerini taşır. Friedrich Giese
1920'lerde, Fuad Köprülü ise 1930'larda bu teze kapsamlı cevaplar verdi.
Köprülü, Osmanlı kurumlarının önemli bir bölümünün Anadolu Selçuklu ve İlhanlı
dünyası içinde açıklanabileceğini, beyliğin insan kaynağının da Anadolu'daki
Türkmen nüfusuyla yakından bağlantılı olduğunu gösterdi. Gibbons'ın hanedanın
veya Osmanlı çekirdeğinin esasen Rum kökenli olduğu yönündeki keskin tezi bugün
yaygın kabul görmez.
Yine de Gibbons'ın dikkat çektiği olgu, yani erken Osmanlı
yapısındaki Hristiyan ve mühtedi (yeni müslüman) unsurun varlığı, gerçektir.
Mihaloğullarının Harmankaya tekfuru Köse Mihal'den geldiği kabul edilir.
Evrenosoğullarının kökeni tartışmalıdır. Dimitri Kitsikis'in “Türk-Yunan
İmparatorluğu” kavramı ve Heath Lowry'nin çalışmaları, bu unsuru ırkçı
varsayımlardan arındırılmış biçimde yeniden tartışmaya açmıştır. Ancak
mühtedilerin beyliğe katılması başka, hanedanın kendisinin Bizans kökenli
olması başkadır. İkincisi için hiçbir kanıt yoktur.
5.6. Komnenos soyu
Gibbons'tan çok daha eski olan bir başka iddia, Osmanlı
hanedanını Bizans'ın Komnenos ailesine bağlar. İddianın çıkış noktası tarihsel
bir kişidir. İmparator I. Aleksios Komnenos'un torunu İoannis Komnenos, 1139-1140'taki
Niksar kuşatması sırasında Selçuklu tarafına geçti. Müslüman oldu ve Sultan I.
Mesud'un kızıyla evlendi. Türk kaynaklarında “Çelebi” (Grekçe Tzelepes)
lakabıyla anılır. Sonraki bir gelenek, Süleyman Şah'ın bu İoannis'in oğlu
olduğunu, dolayısıyla Ertuğrul ile Osman'ın Komnenos soyundan geldiğini ileri
sürdü.
Bu gelenek ilk kez 16. yüzyılda, Bizans kökenli yazar
Theodore Spandounes'un eserinde ve Pseudo-Sphrantzes olarak bilinen metinde
görülür. Bazı araştırmacılar anlatının Fatih'in sarayında, Bizans kökenli
mühtedi devlet adamları arasında doğduğunu düşünür. Bu devlet adamları kendi
konumları için tarihsel bir emsal arıyordu. İddianın kronolojik bir sorunu da
vardır: 1140'larda doğmuş bir kişinin torunu olarak Ertuğrul'un 1280'lere kadar
yaşamış olması çok zordur. Modern tarihçiler bu soy kütüğünü genel olarak kurgu
kabul eder. Bununla birlikte, Osmanlı soyunun Bizans ve Batı çevrelerinde nasıl
algılandığını gösteren ilginç bir örnektir. Kanıt düzeyi geç gelenektir, hükmü
ise kurgudur.
5.7. Moğol “Kay” kabilesi: Markwart tezi
Alman şarkçı Josef Markwart, 1914'te Kıpçaklar (Kumanlar)
üzerine yazdığı çalışmada, Kâşgarlı'nın Kay adlı bir kavimden söz etmesinden
hareketle, Kayı'ların ve dolayısıyla Osmanlıların Moğol kökenli olabileceğini
ileri sürdü. Köprülü, Kâşgarlı'nın metninde Oğuz boyu olarak geçen Kayığ ile
ayrı bir kavim olarak geçen Kay'ın farklı topluluklar olduğunu göstererek bu
iddiayı reddetti. Markwart tezi de çürütülmüş kabul edilir.
5.8. Hazar veya Yahudi kökeni
Son on yıllarda bazı popüler yazarlar, özellikle Yalçın
Küçük, Osmanlı hanedanının Yahudiliği benimsemiş Hazar Türklerinden geldiğini
ileri sürmüştür. İddianın dayanakları, Pachymeres'teki “Atman” biçiminin İbrani
bir isimden bozma olduğu yorumu, tekfurlarla kurulan yakın ilişkiler ve bazı
saray törenlerinin yorumlanmasıdır.
Bu iddia hiçbir kaynak dayanağına sahip değildir. “Atman” ya
da “Otman” biçiminde bir İbrani ad bilinmemektedir. Bu biçimler, 7. bölümde
görüleceği gibi, Arapça Osman (Usmân) adının Türkçe ve Grekçe söylenişleriyle
kolayca açıklanır. Hazar Kağanlığı 10. yüzyılda yıkılmıştı ve 13. yüzyıl
Anadolu'sunda Yahudi bir Türk topluluğunun varlığına dair hiçbir kayıt yoktur.
Bu tür iddialar, tarihsel bir soruya verilmiş cevaplardan çok, günümüz
siyasetinin gizli güçler ve kimlik üzerine kurduğu anlatıların geçmişe
yansıtılmasıdır.
Bu tür iddiaların makalede yer almasının nedeni, güçlü
tarihsel dayanaklara sahip olmaları değil, popüler tartışmalarda zaman zaman
karşımıza çıkmalarıdır. Osman ailesini Hazar veya Yahudi bir topluluğa bağlayan
doğrudan ya da dolaylı bir tarihsel kaynak gösterilememektedir. Bu nedenle
iddia, bu makalede kullanılan sınıflandırmada spekülasyon düzeyindedir.
5.9. Heterojen konfederasyon: boy değil bir birlik
Bu tartışmaların tamamından farklı bir soru soran bir
yaklaşım da vardır. Rudi Paul Lindner, Cemal Kafadar ve Heath Lowry, soy
sorusunun kendisinin kısmen yanıltıcı olduğunu ileri sürer. Lindner'a göre
göçebe toplumlarda “boy” ya da “aşiret”, kan bağından çok siyasi bir
birliktelikti. Başarılı bir önderin çevresinde toplanan farklı kökenli gruplar,
zamanla ortak bir ata ve ortak bir ad benimserdi. “Osmanlı” adının kendisi, bir
boy adı değil, bir önderin adından türetilmiş siyasi bir kimliktir: Osman'ın
adamları.
Bu yaklaşıma göre erken Osmanlı topluluğu; Osman'ın ailesi
ve yakın çevresinden, ona katılan Türkmen gruplarından, Çobanoğulları gibi
başka beyliklerden gelen gazilerden, dervişlerden ve Bizans tarafından katılan
mühtedilerden oluşan heterojen bir birlikti. Hanedanın kendisinin Oğuz kökenli
olması, bu birliğin bir boy olduğu anlamına gelmez. Bu yaklaşım, çağdaş
kaynakların tablosuyla en uyumlu olanıdır ve bugün akademik tartışmanın genel
çerçevesini oluşturur. Ancak ailenin kendi kökeni sorusunu cevaplamaz, yalnızca
bu sorunun önemini azaltır.
6. Coğrafya: Mahan'dan Söğüt'e
Osmanlı kroniklerinin anlattığı göç hikâyesi, Türk tarih
bilincinin en tanıdık anlatılarından biridir. Horasan'dan yola çıkan bir
aşiret, Fırat'ta boğulan bir bey, birkaç yüz çadırla batıya yürüyen bir oğul ve
tanımadığı iki ordudan zayıf olanının yardımına koşan bir yiğit. Bu bölüm,
anlatının hangi parçalarının belgeyle desteklendiğini, hangilerinin menkıbe
olduğunu ayırmaya çalışır.
6.1. Kroniklerdeki güzergâh
Neşri ve onu izleyen kroniklerde anlatı kabaca şöyledir:
Kayı boyundan Süleyman Şah, Moğol istilası üzerine Mahan'dan ayrılır ve Ahlat
çevresine gelir. Bir süre sonra geri dönmek ister, ancak Halep yakınlarındaki
Caber Kalesi önünde Fırat'ı geçerken boğulur. Oğullarından Süngur Tekin ve
Gündoğdu doğuya döner. Ertuğrul ve Dündar ise az sayıda çadırla batıya yönelir.
Ertuğrul, Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad'a hizmet sunar ve önce Ankara
yakınlarındaki Karacadağ'ı, ardından Söğüt'ü kışlak, Domaniç'i yaylak olarak
alır.
Âşıkpaşazâde'nin anlatısı bu hikâyeden önemli bir noktada
ayrılır: Onda Ertuğrul'un babası Süleyman Şah değil, Gündüz Alp'tir. Pek çok
modern tarihçi bu ikinci ismi daha güvenilir kabul eder. Bunun nedeni, Osman'a
atfedilen sikkelerden birinde Gündüz Alp adının okunduğunun ileri sürülmesi ve
Süleyman Şah anlatısının kaynak bakımından çok sorunlu olmasıdır.
6.2. Süleyman Şah ve Caber sorunu
Süleyman Şah anlatısının tarihsel dayanağı zayıftır. Pek çok
tarihçi, bu figürün Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman
Şah (ö. 1086) ile karıştırıldığını ya da onun hatırasından esinlenerek
üretildiğini düşünür. Caber'deki türbe de muhtemelen Osmanlıların atasına
değil, bu geleneğin sonradan tanımladığı bir mekâna aittir. Buna rağmen türbe,
modern Türk devlet bilinci için önemli bir simgeye dönüştü. 1921 Ankara
Antlaşması ile Türk toprağı sayıldı; 1973'te Esad Barajı gölü nedeniyle,
2015'te ise Suriye iç savaşı nedeniyle taşındı. Türbenin sonraki tarihi, bir
menkıbenin nasıl bir devlet simgesine dönüşebileceğinin çarpıcı bir örneğidir.
Ancak bu tarih, menkıbenin kendisini doğrulamaz.
Kimi yazarlar, Süleyman Şah'ı Osman'ın dedesi sanarak göç
güzergâhına Halep çevresini de ekler. Bu, bir hatanın başka bir hatayı
doğurmasının tipik bir örneğidir.
6.3. Yassıçemen hikâyesi
Popüler anlatılarda Ertuğrul'un tanımadığı iki ordudan zayıf
olanına yardım ettiği, bunun da Selçuklu ordusu olduğu anlatılır. Bu savaş
genellikle 1230 Yassıçemen Savaşı olarak tanımlanır. Hikâyenin temel motifi,
yani yolda karşılaşılan bir savaşta zayıf tarafa yardım etmek, Türk ve İslam
kahramanlık anlatılarında sık rastlanan bir motiftir. Savaşın Yassıçemen'le
eşleştirilmesi ise büyük ölçüde sonradır. Hikâye, Ertuğrul'un Selçuklu
hizmetine girişini kahramanca bir sahneyle açıklamak için kurulmuş bir geç gelenek
ürünüdür.
6.4. Karacadağ, Söğüt ve Domaniç
Göç anlatısının son halkası, yani ailenin Söğüt ve Domaniç
çevresine yerleşmesi, çok daha sağlam bir zemine dayanır. Osmanlı hanedanının
Söğüt'le bağı, ilk dönemden itibaren hiç kesilmemiştir. Ertuğrul'un türbesi
burada bulunur. Beyliğin ilk genişleme alanı, yani Bilecik, İnegöl, Yarhisar,
Yenişehir ve İznik çevresi de bu çekirdeğin çevresinde yer alır. Pachymeres'in
anlattığı 1300'ler başındaki olaylar da aynı coğrafyada geçer.
Buna karşılık, Sultan I. Alaeddin Keykubad'ın bizzat
Ertuğrul'a toprak verdiği, onu hil'atle ödüllendirdiği ve ona tuğ ile sancak
gönderdiği anlatılar, Halil İnalcık ve Feridun Emecen gibi tarihçilerce sonraki
dönemin meşruiyet kurguları olarak değerlendirilir. Alaeddin Keykubad'ın bu
anlatılarda seçilmesi tesadüf değildir: O, Selçuklu Devleti'nin en parlak
dönemini temsil eder. Selçuklu sultanının yetki devri motifi, Osmanlı
hanedanının Selçuklu mirasının meşru varisi olduğu iddiasını destekler.
Ailenin Söğüt'e geliş tarihi de belirsizdir. Kronikler bunu
1230'lara yerleştirir. Ancak Ertuğrul'un 1280 civarında öldüğü kabul edilirse,
bu tarih onun yaşam süresi bakımından oldukça erkendir. Güvenle söylenebilecek
olan, ailenin 13. yüzyılın ikinci yarısında, muhtemelen Kösedağ sonrasının
batıya yönelen Türkmen hareketi içinde, Söğüt çevresinde bulunduğudur.
6.5. Çobanoğulları bağlantısı
Göç anlatısının kroniklerde neredeyse hiç yer almayan ama
çağdaş kaynakla desteklenen bir boyutu vardır: Kastamonu merkezli Çobanoğulları
ile ilişki. Çobanoğulları, Hüsameddin Çoban tarafından kurulmuş, 13. yüzyılın
sonunda Selçuklu-Bizans sınırının kuzey kesimini denetleyen güçlü bir uç beyliğiydi.
Pachymeres'in anlatısı ve İnalcık'ın onu okuma biçimi, Osman'ın başlangıçta bu
Kastamonu uç emirlerinin çevresinde hareket eden bir sınır savaşçısı olduğunu
düşündürür. İnalcık'a göre Çobanoğulları Bizans'la uzlaşıp gazayı bırakınca, bu
sınır kesimindeki savaşçılar yeni bir önder arayışına girdi ve bu önder Osman
oldu.
Bu yorum önemlidir, çünkü Osmanlı kroniklerinin anlattığı,
Selçuklu sultanından doğrudan yetki alan bağımsız aşiret önderi imajından
farklı bir ihtimali gündeme getirir. İnalcık'ın okuması doğruysa Osman,
başlangıçta daha geniş Kastamonu uç yapılanması içinde hareket eden yerel bir
savaşçı önder olarak yükselmiş olabilir. Kroniklerin bu bağlantıdan neredeyse
hiç söz etmemesi de dikkat çekicidir. Bunun 15. yüzyılda kurulan hanedan
meşruiyetiyle ilgisi olması mümkündür; ancak kronik yazarlarının bu bilgiyi bilinçli
biçimde gizlediğini gösterecek doğrudan bir kanıtımız yoktur. Çobanoğulları
bağlantısının ayrıntıları tartışmalıdır ve Pachymeres'teki bazı isimlerin kime
karşılık geldiği kesin değildir. Yine de bu bağlantı, göç anlatısının belge
düzeyine en yakın parçasıdır.
6.6. Erken göç tezi
Kroniklerin anlattığı 13. yüzyıl göçüne karşı, ailenin
Anadolu'ya çok daha önce, 11. yüzyılda Selçuklularla birlikte geldiğini savunan
bir görüş de vardır. Bu görüşün dayanakları dolaylıdır. Kayı adlı toplulukların
Anadolu'ya erken dönemde geldiği, yer adlarından ve Selçuklu dönemi
kayıtlarından anlaşılır. Ayrıca Kastamonu uç beyi Hüsameddin Çoban'ın,
Kutalmışoğlu Süleyman Şah'ın emirlerinden Kara Tegin'in soyundan ve Kayı
boyundan geldiği rivayet edilir. Osman'ın Çobanoğulları uç yapısıyla ilişkisi
de hesaba katılınca, ailenin bu erken Kayı gruplarından biri olabileceği
düşünülür.
Bu tez, kroniklerdeki Mahan-Ahlat-Karacadağ anlatısının geç
ve menkıbevi niteliğini dikkate aldığı için bütünüyle göz ardı edilmemelidir.
Ancak ailenin kendisini 11. yüzyıla bağlayan hiçbir kayıt yoktur. Hüsameddin
Çoban'ın soyuna dair bilgi de bir rivayettir. Erken göç tezi, en fazla 13.
yüzyıl göç anlatısına bir alternatif olarak mümkündür. Kanıt düzeyi çıkarımdır.
6.7. Karakeçili geleneği
Bugün Şanlıurfa (Siverek, Ceylanpınar), Kırıkkale ve Batı
Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yaşayan Karakeçili aşireti, Ertuğrul Gazi'nin
kendi aşiretlerinden olduğunu anlatır. Bu sözlü geleneğe göre aşiretin bir kolu
Ertuğrul ile birlikte batıya gitmiş, diğer kolları Ankara ve Urfa yöresinde
kalmıştır. Aşiretin adına dair anlatılardan biri de doğrudan Ertuğrul ile
ilişkilidir: Karacahisar kuşatmasında keçilerin boynuzlarına ışık bağlanarak
düşmanın yanıltıldığı söylenir.
Geleneğin Osmanlı döneminde resmî bir karşılık bulduğu
bilinmektedir. II. Abdülhamid, Karakeçilileri “akrabalarım” diye
anmıştır. Abdülhamid dönemi, Söğüt'te Ertuğrul Gazi anmalarının canlandırıldığı
ve kuruluş hatırasının yeniden öne çıkarıldığı bir dönemdir. Ancak bu ilgi,
geleneğin tarihsel doğruluğunu değil, 19. yüzyıl sonunda hanedanın kendi
Türkmen köklerine yönelik yeni ilgisini gösterir. Karakeçili geleneği değerli
bir yerel hafıza kaydıdır. Ancak 13. yüzyıla dair doğrudan bir kanıt sunmaz.
Kanıt düzeyi geç gelenektir.
7. Ad Meselesi: Osman, Atman, Otman
Osmanlı kökenleri üzerine tartışmaların küçük ama inatçı bir
parçası, kurucunun adıyla ilgilidir. Pachymeres, Osman'ı Grekçe “Atman” (Ατμάν)
biçiminde yazar. Batı dillerindeki “Ottoman” sözcüğü de “Osman”dan çok “Otman”a
benzeyen bir biçimden türemiştir. Bu durum, kurucunun asıl adının Arapça
kökenli “Osman” olmadığı, sonradan İslamlaştırıldığı yolunda çeşitli yorumlara
yol açmıştır.
7.1. Ataman tezi
Bu yorumların en yaygınına göre kurucunun asıl adı Türkçe “Ataman”
ya da “Otman”dır. “Ataman” sözcüğü Türk dillerinde “önder, başbuğ” anlamında
kullanılmıştır ve Kazak atamanlarının unvanında yaşamaya devam eder. Bu görüşe
göre Osman'ın ailesindeki diğer adlar, yani Ertuğrul, Gündüz, Savcı, Dündar ve
Orhan, öz Türkçedir ve Arapça bir ad bu dizinin içinde aykırı durmaktadır.
Devlet İslamlaştıkça, ses benzerliği nedeniyle “Ataman”, üçüncü halife Hz.
Osman'ın adına dönüştürülmüştür.
Bu tezin kaynağı olarak bazen Macar Bizantinolog Gyula
Moravcsik gösterilir. Moravcsik, Byzantinoturcica adlı büyük eserinde Bizans
kaynaklarındaki Türkçe adların Grekçe biçimlerini kaydetmiştir. Ancak Grekçe
bir biçimi kaydetmek, o biçimin asıl ad olduğunu iddia etmek anlamına gelmez.
Ataman tezinin dayandığı asıl veri, Grekçe ve Latince yazımlarla Türkçe adların
oluşturduğu genel izlenimdir.
7.2. Karşı kanıt: Arap harfli belgeler
Ataman tezinin karşısında üç güçlü veri vardır.
Birincisi, Osman'ın adını geçiren bütün Arap harfli
çağdaş ya da çağdaşa yakın belgeler bu adı “Usmân” biçiminde yazar. 1324 Mekece
vakfiyesi, ona atfedilen sikkeler ve İbn Battuta'nın “Osmancık” kaydı bunların
başında gelir. Bu belgelerin hiçbirinde “Ataman” biçimi geçmez.
İkincisi, Arapça Usmân adının Grekçeye “Atman” olarak
geçmesi dilbilimsel olarak kolayca açıklanır. Bir özel adın başka bir dilin ses
ve alfabe sistemine aktarılırken değişmesi olağandışı değildir. Ortaçağ
kaynaklarında aynı Türkçe veya İslami adın Grekçe, Latince, Arapça ve Farsça
metinlerde farklı biçimlerde yazıldığı çok sayıda örnek vardır. Bu nedenle
Pachymeres'in “Atman” biçimi, tek başına kurucunun gerçek adının Atman veya Ataman
olduğunu göstermez. “Otman”, “Othman” ve Batı dillerindeki “Ottoman” biçimleri
de Osman/Usmân adının farklı dil ortamlarındaki aktarım biçimleri olarak
açıklanabilir.
Üçüncüsü, ailede Türkçe ve Arapça adların bir arada
bulunması olağandışı değildir. Müslüman Türk topluluklarında, özellikle 13. ve
14. yüzyıllarda, aynı aile içinde hem Türkçe hem de İslami adlar
kullanılıyordu. Osman'ın kardeşlerinin Türkçe adlar taşıması, onun da Türkçe
bir ad taşıması gerektiğini göstermez. Orhan'ın oğulları arasında Süleyman,
Murad ve İbrahim gibi İslami adların görülmesi de bu karışık adlandırma
geleneğinin devam ettiğini gösterir.
7.3. “Osmancık” ve diğer lakaplar
İbn Battuta'nın Orhan'ı “Osmancık'ın oğlu” olarak anması,
özel bir ilgiyi hak eder. “-cık” eki küçültme ya da sevgi bildirir. Bu lakap,
Osman'ın çağdaşları arasında yaygın olarak böyle anıldığını gösterebilir. Bazı
yorumcular bu lakapta, Osman'ın Germiyanoğulları veya Çobanoğulları gibi büyük
beyler yanında küçük bir bey olarak görüldüğü bir dönemin izini görür. Bu yorum
mantıklıdır, ancak kanıtlanamaz. “Osmancık” adı, Osmanlı geleneğinde de
Osman'ın gençliğine ait bir ad olarak korunmuştur.
“Osman Gazi” unvanı ise büyük ölçüde 15. yüzyıl
kroniklerinin ürünüdür. Çağdaş belgeler Osman için “bey” ya da “emir” gibi
unvanları ve 1324 vakfiyesindeki “Fahreddin” lakabını kullanır. “Kara Osman”
gibi sıfatlar da geç anlatılarda görülür.
7.4. Değerlendirme
Kurucunun adının Osman olduğu, Arap harfli çağdaş belgelerle
belge düzeyinde desteklenir. “Atman” ve “Otman” biçimleri bu adın farklı
dillerdeki söylenişleridir. Asıl adın “Ataman” olduğu tezi spekülasyon
düzeyindedir. Bu tezin üzerine kurulan Hazar ya da Yahudi kökeni iddiaları ise
bir spekülasyonun üzerine kurulan ikinci bir spekülasyondur.
8. Yükseliş Tezleri: Gibbons'tan Lowry'ye
Osmanlı beyliğinin neden başarılı olduğu sorusu, soy
sorusundan çok daha zengin bir literatür üretmiştir. Bunun nedeni basittir: Soy
sorusu kaynak yetersizliği yüzünden kısır bir döngüye girerken, yükseliş sorusu
Osmanlı toplumu, ideolojisi ve kurumları hakkında daha geniş tartışmalara kapı
açar. Bu bölüm, başlıca tezleri tarihsel sırayla ele alır, çünkü her tez bir
öncekine verilmiş bir cevaptır.
8.1. Gibbons (1916): Rum yönetim yeteneği
Gibbons tezinin soy boyutu 5. bölümde ele alındı. Yükseliş
açısından Gibbons'ın iddiası, Osmanlı başarısının Müslümanlaşan Rumların
Bizans'ın yönetim deneyimini yeni devlete taşımasından kaynaklandığıydı. Gibbons'ın
Osmanlı başarısını esas olarak Rum unsurunun yönetim yeteneğiyle açıklayan keskin
tezi sonraki araştırmalarda büyük ölçüde kabul görmedi; buna rağmen
çalışmasının iki kalıcı etkisi oldu. Birincisi, Osmanlı kuruluşunu
Bizans bağlamında düşünme ihtiyacını gündeme getirdi. İkincisi, Türk
tarihçiliğinde Osmanlı'nın Türk ve İslam kökenlerini savunan güçlü bir karşı
literatürü tetikledi.
8.2. Köprülü (1935): Türkmen sentezi
Fuad Köprülü, 1934'te Sorbonne'da verdiği derslere dayanan
Les origines de l'Empire Ottoman (1935; Türkçesi Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu,
1959) adlı eseriyle Gibbons'a kapsamlı bir cevap verdi. Köprülü'ye göre Osmanlı
beyliği, 13. yüzyıl Anadolu Türk toplumunun doğal bir ürünüydü. Moğol
baskısıyla batıya yığılan Türkmen nüfusu, beyliğin insan ve asker kaynağını
oluşturdu. Selçuklu ve İlhanlı kurumları, beyliğin idari modelini sağladı.
Ahiler, dervişler ve alpler, toplumsal örgütlenmeyi ve ideolojik motivasyonu
sağladı. Bizans sınırının zayıflığı ise genişleme için uygun bir alan sundu.
Köprülü'nün yaklaşımı çok nedenliydi ve toplumsal tarih
açısından kendi döneminin çok ötesindeydi. Ancak onun da bir ideolojik boyutu
vardı: Osmanlı'yı Türk milli tarihinin bir halkası olarak konumlandırmak. Bu,
Gibbons'ın ırkçı varsayımlarına verilmiş anlaşılır bir cevaptı, ancak erken
Osmanlı toplumunun Hristiyan ve mühtedi unsurlarını geri planda bıraktı.
8.3. Wittek (1938): Gaza tezi
Avusturyalı şarkçı Paul Wittek, 1937'de Londra'da verdiği ve
ertesi yıl The Rise of the Ottoman Empire (Osmanlı İmparatorluğu'nun Doğuşu)
adıyla yayımlanan derslerde, Osmanlı yükselişinin temel dinamiğinin gaza, yani
İslam adına gayrimüslimlere karşı yürütülen savaş olduğunu ileri sürdü.
Wittek'e göre Osmanlı beyliği bir “gaziler devleti”ydi. Beyliğin meşruiyeti,
Bizans'a karşı sürekli savaşında yatıyordu. Beyliğin diğerlerinden ayrışması da
Bizans'ın tam karşısında bulunmasından kaynaklanıyordu: Sınırın bu kısmı, gaza
için en uygun alanı sunuyordu ve gaziler bu yüzden Osman'ın çevresinde
toplandı.
Wittek'in temel kanıtları üçtü: Ahmedi'nin hanedanı gazilik
idealiyle tanımlaması, 1337 tarihli Bursa kitabesi ve İbn Battuta'nın Orhan'ın
Bizans'la sürekli savaştığına dair aktarımı. Wittek'in tezi, Köprülü'nünkinden
daha basit ve çarpıcıydı. Bu yüzden özellikle Batı akademisinde kırk yıl boyunca
standart açıklama olarak kabul gördü.
8.4. Gaza tezine yöneltilen eleştiriler
1980'lerden itibaren gaza tezi, farklı yönlerden
eleştirilmeye başlandı. Başlıca eleştiriler şunlardır:
1.
Hristiyanlarla iş birliği. Erken
Osmanlılar, Bizanslı tekfurlarla dostluk ve ittifak kurdular, onlarla evlilik
bağları oluşturdular ve Hristiyan savaşçıları saflarına aldılar. Köse Mihal
bunun en bilinen örneğidir. Katı bir din savaşı ideolojisi, bu tür ilişkilerle
bağdaşmaz.
2.
Müslümanlarla savaş. Osmanlılar yalnızca
Bizans'la değil, Germiyanoğulları, Karesioğulları ve Karamanoğulları gibi
Müslüman beyliklerle de savaştılar. Çavdar Tatarları ile Osman döneminde
yaşanan çatışmalar da bu kapsamdadır.
3.
İktisadi güdüler. Uç savaşlarının temel
güdüsü dini bir idealden çok ganimet, köle ve otlak olabilirdi.
4.
Kanıtın geçliği. Wittek'in kanıtlarının
büyük kısmı kuruluştan sonraki dönemlere aittir. Ahmedi'nin gazi vurgusu,
hanedanın meşruiyet arayışının bir parçası olarak okunabilir.
8.5. Lindner (1983): Göçebe aşiret tezi
Rudi Paul Lindner, Nomads and Ottomans in Medieval Anatolia
(Ortaçağ Anadolu'sunda Göçebeler ve Osmanlılar) adlı kitabında, erken
Osmanlıları bir gaziler topluluğu olarak değil, bir göçebe aşiret olarak
tanımladı. Lindner, antropolojik aşiret çalışmalarından yararlanarak aşiretin
kan bağından çok ortak çıkarlara dayanan kapsayıcı bir siyasi birlik olduğunu
savundu. Bu kapsayıcılık, Hristiyan unsurların da aşirete katılabilmesini
açıklıyordu. Lindner'a göre erken Osmanlıların dini, katı bir Sünni İslam
değil, esnek ve senkretik bir halk dindarlığıydı. Gaza ideolojisi ise ancak
devletin yerleşikleşip kurumsallaştığı sonraki dönemde benimsendi.
Lindner'ın tezi, göçebelerin rolünü ve erken Osmanlı
toplumunun kapsayıcılığını güçlü biçimde vurguladı. Ancak iki noktada
eleştirildi. Birincisi, “aşiret” kavramını çok geniş tanımlayarak neredeyse her
tür siyasi birliği kapsayacak hale getirdi. İkincisi, 1324 vakfiyesindeki dini
unvanlar gibi erken dini kimlik belirtilerini yeterince hesaba katmadı.
8.6. Jennings ve Kafadar: Esnek gaza
Ronald C. Jennings, 1986'da yayımladığı bir makalede, gaza
kavramının Wittek'in önerdiği kadar katı olmadığını ileri sürdü. Cemal Kafadar
ise 1995'te yayımlanan Between Two Worlds: The Construction of the Ottoman
State (İki Dünya Arasında: Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu) adlı kitabında, gaza
tartışmasına bugün en çok atıf yapılan cevabı verdi.
Kafadar'a göre Wittek'in eleştirmenleri de Wittek gibi
gazayı medrese ulemasının katı cihat anlayışıyla özdeşleştirme hatasına
düşmüştü. Oysa 14. yüzyıl uç kültüründe gaza, dini motivasyonla ganimeti,
kahramanlık ideallerini ve Hristiyan komşularla iş birliğini bir arada
barındırabilen esnek bir kavramdı. Bu anlayışta bir gazi, bir Hristiyanla dost
olabilir, bir Müslüman beyle savaşabilir ve yine de kendini gazi olarak
görebilirdi.
Kafadar, gaza tezini reddetmek yerine onu yeniden tanımladı.
Ayrıca kuruluş dönemi kaynaklarının doğasını, özellikle menkıbelerin ve derviş
anlatılarının tarih yazımındaki yerini ciddiyetle ele aldı. Onun yaklaşımı,
bugün akademik tartışmanın başlıca referans noktasıdır.
8.7. Lowry (2003): Yağma ortaklığı
Heath W. Lowry, The Nature of the Early Ottoman State (Erken
Osmanlı Devleti'nin Doğası) adlı kitabında, gaza tezine yöneltilmiş en sert
eleştiriyi ortaya koydu. Lowry'ye göre erken Osmanlı beyliği, Müslüman ve
Hristiyan savaşçıların ganimet ve yağma için bir araya geldiği bir ortaklıktı. “Gazi”
ve “gaza” kavramları, erken dönemde dini bir anlamdan çok akın ve akıncı
anlamında kullanılıyordu. Lowry, 1337 Bursa kitabesinin sahiciliğini ve
okunuşunu sorguladı. Ahmedi'nin gazi vurgusunu ise 15. yüzyılın başındaki bir
meşruiyet ihtiyacına bağladı. Lowry'nin çalışmasının bir diğer önemli katkısı,
erken Osmanlı eliti içindeki Hristiyan ve mühtedi ailelerin rolünü belgelerle
göstermesiydi.
Lowry'nin tezi de eleştirildi. Eleştirmenler, onun
kanıtlarının büyük kısmının Balkan fetihleri dönemine, yani kuruluştan sonraki
bir döneme ait olduğunu ve 1324 vakfiyesindeki unvanlar gibi erken dini kimlik
belirtilerini küçümsediğini belirttiler. Linda Darling ise Osmanlı gazasını
Hristiyan dünyasındaki haçlı ve sınır savaşı idealleriyle karşılaştırarak, dini
savaş idealinin pragmatizmle bir arada bulunmasının Ortaçağ sınır toplumlarında
olağan olduğunu gösterdi.
8.8. İnalcık: Demografik ve çok nedenli sentez
Halil İnalcık, altı on yıla yayılan çalışmalarında,
Köprülü'nün çok nedenli yaklaşımını geliştirdi. İnalcık'ın açıklamasının
merkezinde demografik baskı vardır: Moğol ordularının Orta Anadolu'ya
yerleşmesiyle batıya itilen Türkmen nüfusu, uç bölgelerinde büyük bir sıkışmaya
yol açtı. Bu nüfusun yaşam alanı ve kaynak ihtiyacı, zayıflamış Bizans
topraklarına doğru genişlemeyi kaçınılmaz hale getirdi.
İnalcık, gazayı bu demografik ve iktisadi dinamiğe meşruiyet
ve anlam kazandıran bir ideoloji olarak konumlandırdı. Onun açıklamasında
Osmanlıları diğer beyliklerden ayıran etkenler; Bizans'ın kalbi olan
Bithynia'ya komşu olmaları, 1302 Bafeus zaferinin Osman'a kazandırdığı karızma
ve fethedilen bölgelerde uygulanan istimalet politikasıydı. İnalcık, 1302
Bafeus Savaşı'nı bu yüzden hanedanın gerçek kuruluş tarihi olarak önerdi (10.
bölüm).
8.9. Lindner (2007): Moğol ekseni ve İlhanlı tâbiliği
Rudi Paul Lindner, Explorations in Ottoman Prehistory (2007)
adlı kitabında, kuruluş tartışmasına genellikle göz ardı edilen bir aktörü,
İlhanlı Moğollarını ekledi. Lindner'a göre 13. yüzyılın sonunda Anadolu'nun
asıl egemeni artık zayıflamış Selçuklu sultanı değil, İlhanlılardı. Osman da
1299 civarında, en azından adıyla, İlhanlıların tâbii olmuş olabilirdi. Bu
yoruma göre kroniklerin 1299'a bağladığı olaylar, Selçuklulardan bağımsızlık
ilanı değildi. Bunlar, Selçuklular yerine doğrudan Moğollarla kurulan yeni bir
siyasi ilişkinin işaretiydi. Lindner, bu görüşünü sikkeler gibi nümizmatik
verilere ve Orhan'ın adının geçtiği bir İlhanlı vergi kaydına dayandırır.
Lindner'a göre 15. yüzyıl kronikleri bu ilişkiyi bilinçli
olarak gizlemiştir. Gaza ve Selçuklu mirası üzerine kurulan hanedan
anlatısında, Moğollara vergi veren bir kurucuya yer yoktu. Ancak 6.5'te
belirtildiği gibi, kronik yazarlarının bir bilgiyi bilerek sakladığını
göstermek zordur. Tâbilik ilişkisinin niteliği ve süresi de belirsizdir. Yine
de bu yaklaşım, Osmanlı yükselişini Bizans-Türkmen ikiliğinin ötesinde, Moğol
egemenliğinin yarattığı daha geniş bir siyasi çerçevede düşünmeye çağırır.
Kanıt düzeyi belge ile çıkarım arasındadır: Belgeler yoruma açıktır.
8.10. Osman sonradan mı Müslüman oldu?
Popüler anlatılarda sık rastlanan bir iddiaya göre Osman
gençliğinde Müslüman değildi. Şamanist ya da Gök Tanrı inancına bağlı bir
göçebeydi ve İslam'a Şeyh Edebali'nin etkisiyle, onun kızıyla evlenirken geçti.
Bu iddia, Gibbons'ın "pagan Osmanlılar" tezinin daha yumuşak bir
biçimidir. Edebali'nin evinde görülen rüya anlatısıyla da beslenir.
Bu iddianın dayanağı yoktur. Karşısındaki veriler ise
güçlüdür. Birincisi, kurucunun Arap harfli belgelerde "Usmân"
olarak geçen İslami adı (7. bölüm), doğduğunda Müslüman bir aileye mensup
olduğunu gösterir. İkincisi, 13. yüzyılda Anadolu'ya gelen Türkmen
toplulukları hem Selçuklu hem de Harezm çevresinden geliyordu ve iki yüz yıldır
Müslümandı. Üçüncüsü, rüya anlatısı 15. yüzyıl kroniklerine aittir.
Anlatı, hanedanın kuruluşunu ilahi bir müjdeyle açıklayan ve başka hanedan
mitlerinde de görülen bir motiftir. Burada ayrılması gereken iki şey vardır.
Erken Osmanlıların dindarlığının kitabî değil, eski Türk inanç unsurlarını da
barındıran bir halk İslamı olduğu makul bir tespittir. Osman'ın sonradan
Müslüman olduğu ise kanıtsız bir iddiadır. İlki bir dindarlık biçimini tarif
eder; ikincisi bir din değiştirme olayı uydurur. Kanıt düzeyi spekülasyondur.
8.11. Tezlerin karşılaştırması
|
Tez |
Temsilci (yıl) |
Temel itici güç |
Başlıca kanıt |
Başlıca zaaf |
|
Rum yönetim |
Gibbons (1916) |
Müslümanlaşan |
Mühtedi aileler |
Irkçı varsayımlar, |
|
Türkmen sentezi |
Köprülü (1935) |
Türkmen nüfusu, |
Kurumların kökeni |
Hristiyan unsuru |
|
Gaza |
Wittek (1938) |
Din savaşı ideali |
Ahmedi, 1337 kitabesi |
Kanıtlar geç, |
|
Göçebe aşiret |
Lindner (1983) |
Kapsayıcı aşiret birliği |
Hristiyanlarla iş birliği |
Erken dini kimliği küçümser |
|
Esnek gaza |
Kafadar (1995) |
Din, ganimet ve |
Uç kültürü, menkıbeler |
Kapsayıcılığı nedeniyle |
|
Yağma ortaklığı |
Lowry (2003) |
Ganimet |
Mühtedi aileler, |
Kanıtları büyük ölçüde |
|
Demografik |
İnalcık |
Nüfus baskısı ve |
Pachymeres, vakfiyeler |
Etkenlerin ağırlığını |
Bu tartışmanın zaman içinde yöneldiği nokta, tek nedenli
açıklamalardan çok etkenli modellere geçiştir. Günümüzdeki çalışmaların önemli
bir bölümü; dini ideal ile iktisadi çıkarı, göçebe dinamikleri ile
Selçuklu-İlhanlı mirasını, Türkmen nüfusu ile Hristiyan ve mühtedi unsurların
katılımını birbirini dışlayan açıklamalar olarak değil, aynı tarihsel sürecin
farklı parçaları olarak ele alır. Tartışma artık büyük ölçüde bu etkenlerin
göreli ağırlığı ve zaman içinde nasıl değiştikleri üzerinde yürümektedir.
9. Destek Ağları: Ahiler, Abdallar, Gaziler ve Tekfurlar
Yükseliş tezleri soyut kavramlarla çalışır: gaza, aşiret,
demografi. Kaynaklarda ise bu kavramların arkasında somut insan grupları
görünür. Âşıkpaşazâde, Osmanlı'nın ilk dönemindeki Anadolu toplumunu dört
zümreye ayırır: Gâziyân-ı Rûm (Anadolu gazileri), Ahiyân-ı Rûm (Anadolu
ahileri), Abdâlân-ı Rûm (Anadolu abdalları) ve Bâcıyân-ı Rûm (Anadolu
bacıları). Bu sınıflandırma 15. yüzyıl sonuna ait olsa da, erken Osmanlı
beyliğinin dayandığı toplumsal ağları anlamak için iyi bir başlangıç
noktasıdır.
9.1. Ahiler
Ahilik, 13. ve 14. yüzyıl Anadolu şehirlerinde esnaf ve
zanaatkârları bir araya getiren, fütüvvet ahlakına dayalı bir kurumdu.
Geleneksel olarak Ahi Evran'a (1171-1261) dayandırılır. Ahilerin 14. yüzyıl
Anadolu'sundaki etkisi, çağdaş bir tanıkla, İbn Battuta'yla belgelenir. İbn
Battuta, Anadolu şehirlerinin hemen hepsinde Ahi zaviyelerinde ağırlandığını ve
Ahilerin bazı şehirlerde, sultanın bulunmadığı yerlerde, fiilen şehir
yönetimini üstlendiğini anlatır. Bu, Ahilerin siyasi boşluk dönemlerinde
şehirli toplumun örgütlü gücü olduğunu gösterir.
Osmanlı beyliği için Ahilerin önemi iki yönlüydü. Birincisi,
fethedilen şehirlerde, özellikle Bursa ve İznik'te, Müslüman şehirli toplumun
çekirdeğini oluşturdular. İkincisi, beyliğe örgütlenme deneyimi ve toplumsal
meşruiyet sağladılar. Osman'ın kayınpederi olarak anılan Şeyh Edebali'nin Ahi
çevreleriyle ilişkisi kroniklerde vurgulanır. Ancak Edebali'nin kimliği ve rolü
de tartışmalıdır. Bazı araştırmacılar onu bir Vefâi şeyhi olarak görür.
Osman'ın eşleri konusunda da kaynaklar tutarlı değildir: Bazı belgeler Orhan'ın
annesini Ömer Bey'in kızı Mal Hatun olarak anır, Edebali'nin kızı olarak anılan
Rabia Bala Hatun ile Mal Hatun'un aynı kişi olup olmadığı tartışılmaktadır.
9.2. Dervişler ve abdallar
Erken Osmanlı menkıbelerinde dervişler ve abdallar belirgin
bir yer tutar. Geyikli Baba, Abdal Musa, Kumral Abdal ve Abdal Murad gibi
figürler, Osman ve Orhan dönemlerindeki fetihlere katılan, fethedilen
topraklara yerleşen ve buralarda zaviyeler kuran karizmatik dini şahsiyetler
olarak anlatılır. Ömer Lütfi Barkan, 1942'de yayımladığı ünlü makalesinde bu
dervişleri “kolonizatör Türk dervişleri” olarak tanımladı. Barkan'a göre derviş
zaviyeleri, fethedilen bölgelerde Türk yerleşiminin çekirdeğini oluşturuyor,
yolları güvenli hale getiriyor ve boş toprakları tarıma açıyordu. Erken Osmanlı
beyleri de bu zaviyelere geniş vakıf toprakları bağışlıyordu.
Bu dervişlerin dini anlayışı, medrese İslamından farklıydı.
Bazıları Babai, Kalenderi veya Haydari geleneklerinden geliyor; başı açık,
traşlı ve şeriat kurallarına sıkı sıkıya bağlı olmayan bir yaşam sürüyordu.
Ahmet Yaşar Ocak'ın çalışmaları, bu çevrelerin erken Osmanlı toplumundaki
etkisini ayrıntılı biçimde göstermiştir. Bu durum, “erken Osmanlılar heterodoks
muydu?” sorusunu gündeme getirir. Bu sorunun cevabı, “heterodoks” kavramının
nasıl tanımlandığına bağlıdır. 14. yüzyıl uç toplumunda sünni-heterodoks
ayrımı, 16. yüzyıl Osmanlı-Safevi rekabetinin ortaya çıkardığı kesinliğe henüz
sahip değildi. Kafadar'ın deyişiyle bu, henüz “metadoks” bir dünyaydı, yani
ortodoksi ile heterodoksi arasındaki sınırın henüz çizilmediği bir ortam.
Dolayısıyla erken Osmanlıları ne katı sünniler ne de bilinçli heterodokslar
olarak tanımlamak doğrudur.
9.3. Gaziler ve alpler
Kroniklerde Osman'ın çevresinde bir grup savaşçı arkadaşı
görülür: Konur Alp, Turgut Alp, Hasan Alp, Akçakoca, Samsa Çavuş ve Abdurrahman
Gazi bunların başlıcalarıdır. Bu isimlerin çoğu, fethedilen yerlere adlarını
vermiştir: Akçakoca ve Konuralp gibi yer adları bu hatırayı yaşatır. Bu
savaşçıların bazıları Türkmen beyleriydi, bazıları ise başka beyliklerden
gelmiş gazilerdi. Samsa Çavuş'un Hristiyan kökenli olabileceği de ileri
sürülmüştür, ancak bu kanıtlanmamıştır.
“Alp”, Türk kahramanlık geleneğinin eski bir kavramıdır ve
yiğit, kahraman savaşçıyı anlatır. “Gazi” ise İslami bir kavramdır. Erken
Osmanlı uç kültüründe bu iki kavram iç içe geçmişti. “Alp-eren” terimi de bu
kaynaşmanın ürünüdür: Hem savaşçı hem de dini bir şahsiyet olan kişiyi anlatır.
Bu kaynaşma, Kafadar'ın esnek gaza anlayışının somut bir görünümüdür.
9.4. Bacıyan-ı Rûm
Âşıkpaşazâde'nin dördüncü zümresi olan Bâcıyân-ı Rûm, bu
dört grubun en tartışmalı olanıdır. Mikail Bayram, ifadeyi Ahi Evran'ın eşi
olduğunu düşündüğü Fatma Bacı çevresinde örgütlenmiş bir kadınlar topluluğunun
adı olarak yorumladı. Bu yorum özellikle popüler tarih yazımında yaygınlaştı ve
zamanla kurumsallaşmış bir kadın teşkilatının varlığı kesinmiş gibi anlatılmaya
başlandı. Oysa elimizde böyle bir örgütün yapısını, üyelerini veya
faaliyetlerini doğrudan gösteren erken dönem belgeleri yoktur. Üstelik metindeki
ifadenin nasıl okunması ve neyi ifade ettiği konusunda farklı yorumlar da ileri
sürülmüştür. Dolayısıyla Anadolu'da kadınların dini, iktisadi veya toplumsal
ağlarda rol oynamış olması elbette mümkündür; fakat “Bacıyan-ı Rûm” adıyla
örgütlenmiş belirli bir kadın teşkilatının varlığını mevcut kaynaklarla kesin
bir tarihsel olgu olarak sunmak doğru değildir.
Öte yandan bazı araştırmacılar, metnin farklı bir okunuşla “Hâcıyân-ı
Rûm” (Anadolu hacıları) olabileceğini öne sürdü. Arap harfli yazıda “b” ve “h”
harflerinin birbirine benzerliğine dikkat çekerek yazma eserlerin elle
çoğaltılması sırasında bir imla hatası yapılmış olabileceği savını ileri
sürdüler ama o dönemde “Hâcıyân-ı Rûm” adlı bir zümrenin varlığına kaynaklarda
rastlanılmamıştır.
9.5. Tekfurlar: çatışma, iş birliği ve din değiştirme
Osmanlıların komşu Bizans tekfurlarıyla ilişkileri, köken
tartışmasının hemen her tarafının kendi tezine kanıt olarak kullandığı bir
alandır. Kroniklerdeki anlatıya göre Ertuğrul ve Osman, yayla ve kışlak
arasında göçerken eşyalarını Bilecik tekfuruna emanet ediyor, karşılığında ona
peynir, yağ ve halı gibi hediyeler veriyordu. İnegöl tekfuru ile ise çatışma
içindeydiler. Kroniklere göre Osman, Kulacahisar'ı (y. 1284), Karacahisar'ı (y.
1288) ve ünlü düğün baskını sonrasında Bilecik, Yarhisar ve İnegöl'ü (y. 1299)
aldı. Bu tarihlerin hepsi geç kroniklere dayanır ve kesin değildir.
Tekfurlarla ilişkilerin en çarpıcı örneği, Harmankaya
tekfuru Köse Mihal'dir. Kroniklere göre Köse Mihal, Osman'ın yakın dostu oldu,
onun seferlerine katıldı ve sonunda Müslüman oldu. Soyundan gelen
Mihaloğulları, Osmanlı tarihinin en ünlü akıncı ailelerinden biri hâline geldi.
Yarhisar tekfurunun kızı olduğu anlatılan Nilüfer Hatun ise Orhan'la
evlendirildi ve I. Murad'ın annesi oldu.
Tekfurlarla kurulan bu ilişkiler, farklı tezler tarafından
farklı yorumlanır. Gibbons için Rum kökeninin, Lindner için kapsayıcı aşiret
yapısının, Lowry için yağma ortaklığının, Kafadar için ise esnek uç kültürünün
kanıtıdır. Gerçekte bu ilişkiler, sınır toplumlarında sıkça görülen pragmatik
bir karışımı yansıtır: Komşularla ticaret ve ittifak, rakiplerle savaş ve
zamanla baskın tarafın dinine geçiş.
9.6. İstimalet
Osmanlı genişlemesinin kalıcılığı, çoğu tarihçiye göre
fethedilen bölgelerde uygulanan “istimalet” politikasına bağlanır. İstimalet,
sözlük anlamıyla “meylettirme, gönlünü alma” demektir. Halil İnalcık'ın
kavramlaştırdığı bu politika; gayrimüslim halkın can, mal ve din güvencesini,
makul ve öngörülebilir vergileri ve yerel adetlerin ve bazı yerel elitlerin
korunmasını içeriyordu.
Bithynia'da istimaletin işlediğine dair bazı işaretler
vardır. Bursa (1326), İznik (1331) ve İzmit (1337) gibi büyük şehirler doğrudan
saldırıyla değil, uzun süren ablukalar ve sonunda teslim anlaşmalarıyla alındı.
Pachymeres, Bizans köylülerinin Türk baskısı karşısında şehirlere kaçtığını
anlatır. Ancak bazı bölgelerde köylülerin yeni yönetimle uzlaştığını gösteren
işaretler de vardır. Bizans yönetiminin ağır vergileri ve dini ayrılıklar, bazı
yerel halkın Osmanlı yönetimini kabullenmesini kolaylaştırmış olabilir.
İstimaletin boyutları konusunda dikkatli olmak gerekir. Bu
kavram, Türk tarih yazımında zaman zaman Osmanlı fethinin tamamen barışçıl ve
hoşgörülü olduğunu ima eden bir biçimde kullanılmıştır. Oysa uç savaşları, köle
ticareti ve nüfus hareketleri, fethin şiddet içeren bir süreç olduğunu da
gösterir. İstimalet, bu sürecin fetih sonrası yönetim boyutunu tanımlar; fethin
kendisini değil.
10. Kuruluş Tarihi Tartışması
Türkiye'de Osmanlı Devleti'nin kuruluş tarihi olarak
genellikle 1299 kabul edilir. 1999'da devletin kuruluşunun 700. yılı resmi
törenlerle kutlandı. Ancak bu tarih, belgelerle desteklenmiş bir olaydan çok,
sonradan oluşmuş bir uzlaşıyı yansıtır. Kuruluş tarihi sorusu, köken
tartışmasının küçük bir modelidir: Geç bir geleneğin nasıl yerleşik bir bilgiye
dönüştüğünü gösterir.
10.1. 1299 ve kaynakları
Osmanlı kroniklerinin anlatısına göre Osman, Karacahisar'ı
aldıktan sonra kendi adına hutbe okuttu, Dursun Fakih'i kadı tayin etti ve
pazar kurdurdu. Kroniklerin bir kısmı bu olayı, Selçuklu otoritesinin çöküşü ve
Osman'ın bağımsızlığını ilan etmesiyle ilişkilendirir. Ancak kronikler bu
olaylar için birbirinden farklı tarihler verir. Karacahisar'ın fethi için bazı
metinlerde 687 (1288), bazılarında 699 (1299–1300) yılı geçer. 1299 tarihi, bu
farklı tarihler arasından zamanla öne çıkan ve sonraki Osmanlı ve Batı
tarihçiliğinde standartlaşan bir tercihtir.
699 yılının seçilmesinin simgesel bir boyutu da olabilir.
Hicri 700 yılı, Eylül 1300'de başlar. Hicri bir yüzyılın başı, İslam dünyasında
dinin yenilenmesi ve müceddit (canlandırıcı) beklentisiyle ilişkilendirilirdi.
Yeni bir hanedanın kuruluşunun bir yüzyıl dönümüne yerleştirilmesi, onun ilahi
bir planın parçası olduğunu ima eder. Bu yorum kanıtlanamaz, ancak kuruluş
tarihinin olgusal olduğu kadar simgesel bir tercih de olabileceğini hatırlatır.
1299 tarihinin asıl zayıf noktası, çağdaş kaynakların bu yıl
hakkında hiçbir özel olaydan söz etmemesidir. Pachymeres, Osman'ı 1301–1302
olaylarından itibaren anlatır. Hutbe ve sikke anlatıları ise 15. yüzyıl
kroniklerine aittir. Osman'a atfedilen sikkeler gerçek olsa bile, hangi yıl
basıldıkları tartışmalıdır.
10.2. İnalcık'ın önerisi: 27 Temmuz 1302
Halil İnalcık, 1993'te yayımlanan “Osman Ghazi's Siege of
Nicaea and the Battle of Bapheus” (Osman Gazi'nin İznik Kuşatması ve Bafeus
Savaşı) adlı makalesinde, kuruluş için çağdaş bir kaynağa dayanan bir tarih
önerdi: Pachymeres'in anlattığı Bafeus Savaşı. İnalcık'a göre Osman, 1301'de
İznik çevresini kuşatmış ve Bizans yönetimini bir karşılık vermeye zorlamıştı.
İmparator II. Andronikos'un gönderdiği, Muzalon komutasındaki ordu, 27 Temmuz
1302'de İzmit yakınlarındaki Bafeus mevkiinde Osman'ın kuvvetlerine yenildi.
İnalcık'ın argümanları şunlardır: Bafeus, Osman'ın merkezi
bir Bizans ordusuna karşı kazandığı ilk büyük zaferdir. Pachymeres'e göre bu
zaferden sonra çevre bölgelerden gaziler Osman'ın yanına akın etmiştir. Osman,
bu zaferle yerel bir aşiret beyinden, Bizans'ı tehdit eden karizmatik bir gaza
önderine dönüşmüştür. Bu nedenle 27 Temmuz 1302, Osmanlı hanedanının bir siyasi
güç olarak ortaya çıkış tarihi olarak kabul edilmelidir.
İnalcık'ın önerisinin güçlü yanı, çağdaş bir belgeye
dayanmasıdır. Zayıf yanı ise bir savaş zaferini bir devletin kuruluş tarihi
olarak seçmenin kendisinin bir yorum olmasıdır. Bafeus'un tam yeri ve bazı
araştırmacıların 1301'i tercih etmesi gibi tarihlendirme ayrıntıları da
tartışmalıdır.
10.3. Aşamalı süreç görüşü
Günümüz tarihçilerinin çoğu, bir devletin tek bir günde ya
da tek bir olayla kurulmadığını vurgular. Bu görüşe göre Osmanlı devletleşmesi,
birkaç on yıla yayılan bir süreçtir. Sürecin aşamaları kabaca şöyle
özetlenebilir:
|
Dönem |
Gelişme |
Kanıt düzeyi |
|
y. 1280'ler |
Osman'ın aşiretin başına geçmesi, |
Geç gelenek |
|
y. 1288–1300 |
Karacahisar, Bilecik, Yarhisar ve |
Geç gelenek |
|
1301–1302 |
İznik kuşatması ve Bafeus zaferi |
Belge (Pachymeres) |
|
1302–1308 |
Bafeus sonrası genişleme, |
Belge ve geç gelenek |
|
1323–1324 |
Vakfiyeler, Osman'ın ölümü, |
Belge |
|
1326 |
Bursa'nın alınması ve beyliğin ilk |
Belge ve geç gelenek |
Bu görüşe göre 1288'den 1326'ya uzanan dönem, bir aşiret
beyliğinin bir devlete dönüşümünün çeşitli aşamalarını içerir. Bursa'nın
alınması, beyliğe bir şehir merkezi, bir darphane ve bir yönetim kadrosu
kazandırdı. Bu nedenle bazı tarihçiler, gerçek anlamda bir devletin varlığından
ancak Orhan döneminde söz edilebileceğini düşünür.
10.4. Değerlendirme
1299 tarihi geç gelenek düzeyindedir ve simgesel bir tercih
olma ihtimali yüksektir. 1302 tarihi belge düzeyinde bir olaya dayanır, ancak
bu olayın kuruluş tarihi olarak seçilmesi bir yorumdur. Aşamalı süreç görüşü,
kaynakların tablosuyla en uyumlu olanıdır. Pratik bir formül olarak şu
önerilebilir: 1299 bir gelenek ve bir simge olarak kullanılabilir, ancak “Osmanlı
Devleti 1299'da kuruldu” cümlesi, tarihsel bir olgu gibi değil, bir uzlaşı
olarak sunulmalıdır.
11. Sonuç: Savunulabilir Bir Tablo
Osmanlı'nın kökenleri hakkındaki iddiaları kanıt düzeylerine
göre sıraladığımızda, popüler tartışmanın algısından oldukça farklı bir tablo
ortaya çıkar. Bu tabloyu üç soru etrafında özetlemek mümkündür.
11.1. Soy
Osmanlı hanedanının Oğuz-Türkmen dünyası içinden çıktığı,
mevcut veriler arasında en güçlü açıklamadır. Hanedan ve yakın çevresinde
kullanılan adlar, beyliğin içinde doğduğu toplumsal ortam ve erken kaynakların
çizdiği genel tablo bunu destekler. Buna karşılık ailenin özellikle Kayı boyuna
mensup olduğu bilgisi ilk kez 15. yüzyılda açık biçimde yazıya geçirilmiştir.
Kayı bağlantısının daha eski bir aile hatırasını koruması mümkündür; fakat
mevcut kaynaklarla bunu doğrulamak da kesin biçimde reddetmek de mümkün
değildir. Kıpçak, Çepni, Peçenek-Uz, Bizans-Rum, Komnenos, Moğol Kay veya Hazar
kökeni tezleri ise aynı kanıt gücüne sahip değildir; bunların önemli bir
bölümünü Osman ailesine bağlayan doğrudan bir kaynak bulunmamaktadır.
Soy sorusunun kesin olarak çözülememesi, tartışmanın
değersiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, bu tartışma bize Osmanlı
hanedanının kendini nasıl tanımladığı ve bu tanımın zaman içinde nasıl
değiştiği hakkında çok şey söyler. Hanedan kendisini 14. yüzyıl sonunda daha
çok bir gaziler hanedanı olarak anlatırken, 15. yüzyılda Oğuz soyuna ve Kayı
bağlantısına giderek daha fazla vurgu yaptı; 16. yüzyılda ise büyüyen
imparatorlukla birlikte İslam dünyasındaki dini ve siyasi meşruiyet iddiasını
çok daha güçlü biçimde öne çıkardı. Her yeni kimlik, bir öncekinin üzerine inşa
edildi. Kayı şeceresi, bu katmanlı kimliğin en kalıcı parçası oldu.
Gelecekte yeni verilerin bu tabloyu değiştirmesi mümkündür.
Yeni sikke buluntuları, Karacahisar ve diğer erken Osmanlı merkezlerinde süren
arkeolojik kazılar ve henüz yayımlanmamış arşiv belgeleri, özellikle yükseliş
sorusuna yeni ışık tutabilir. Arkeogenetik çalışmalar ise dikkatli
değerlendirilmelidir. Bu tür çalışmalar bir bireyin biyolojik ataları hakkında
bilgi verebilir, ancak “boy” gibi siyasi ve toplumsal bir aidiyeti doğrudan
ölçemez. Daha önce görüldüğü gibi göçebe toplumlarda boy, kan bağından çok
siyasi bir birliktelikti.
11.2. Coğrafya
Ailenin Moğol istilası döneminde doğudan gelen Türkmen
göçünün bir parçası olduğu, tarihsel bağlamla uyumludur, ancak ayrıntılı
güzergâhı menkıbe niteliğindedir. Süleyman Şah'ın Fırat'ta boğulması ve
Ertuğrul'un Yassıçemen'deki kahramanlığı gibi en bilinen sahneler, en zayıf
kanıtlı olanlardır. Güvenle bilinen, ailenin 13. yüzyılın ikinci yarısında
Söğüt çevresinde bulunduğu ve Osman'ın 1300'lerin başında Kastamonu merkezli uç
yapısıyla ilişkili bir sınır önderi olarak ortaya çıktığıdır.
11.3. Yükseliş
Yükseliş sorusunda, bir asırlık tartışma tek nedenli
açıklamaları geride bırakmıştır. Bugün savunulabilir bir sentez şu unsurları
içerir:
1.
Konum: Osmanlı beyliği, Bizans'ın
zayıflamış ama hâlâ zengin olan Bithynia bölgesine komşuydu. Bu konum, diğer
beyliklere göre daha fazla ganimet, daha fazla fetih fırsatı ve daha fazla gaza
meşruiyeti sunuyordu.
2.
Zamanlama: Beyliğin doğuşu, Bizans sınır
savunmasının çöküşüne ve İlhanlı otoritesinin Anadolu'da zayıflamasına denk
geldi.
3.
Demografi: Moğol baskısıyla batıya itilen
Türkmen nüfusu, beyliğin insan kaynağını oluşturdu.
4.
İdeoloji: Esnek ve kapsayıcı bir gaza
anlayışı, farklı kökenlerden savaşçıları ortak bir amaç etrafında birleştirdi. 1324
vakfiyesindeki dini unvanlar, hanedanın daha Orhan'ın ilk yıllarında dini bir
meşruiyet dili kullandığını gösteren erken işaretlerdendir.
5.
Kapsayıcılık: Beylik, Hristiyan
mühtedileri, dervişleri, Ahileri ve başka beyliklerden gelen gazileri bünyesine
katabildi.
6.
Kurumlar: Fethedilen şehirlerde uygulanan
istimalet politikası, vakıflar ve zaviyeler, fetihlerin kalıcılaşmasını
sağladı.
7.
Karizma ve başarı: Bafeus zaferi,
Osman'ın çevresine savaşçı çekmesini sağlayan karizmayı yarattı. Orhan'ın
Bursa'yı alması ise beyliğe bir şehir merkezi ve yönetim kadrosu kazandırdı.
Bu unsurların hiçbiri tek başına yeterli değildir. Diğer uç
beyliklerinin de Türkmen nüfusu, gaza ideolojisi ve Hristiyan komşuları vardı.
Osmanlıları ayıran, bu unsurların Bithynia'da ve 1300'lerin başında bir araya
gelmesiydi. Bu açıdan Osmanlı yükselişi, soyun değil, coğrafyanın, zamanlamanın
ve kurumsal esnekliğin bir ürünüdür.
Burada önemli bir ayrım daha yapmak gerekir. Osman ailesinin
hangi boya mensup olduğu ile Osmanlı beyliğinin neden büyüdüğü aynı soru
değildir. Hanedanın Kayı olduğu bir gün kesin biçimde kanıtlansa bile bu,
Osmanlıların neden Germiyanoğulları, Karesioğulları, Aydınoğulları veya diğer
uç beyliklerinden daha fazla büyüdüğünü açıklamaz. Tersi de geçerlidir: Kayı
bağlantısının sonradan kurulmuş olduğu gösterilse bile Osmanlı yükselişinin
açıklaması değişmez. Birincisi soy tarihinin, ikincisi ise siyasi ve toplumsal
tarihin problemidir. Osmanlı kuruluşu tartışmasında bu iki sorunun birbirine
karıştırılması, yüz yılı aşkın süredir devam eden pek çok tartışmanın da temel
nedenlerinden biridir.
11.4. Bir yöntem notu
Bu makalenin ana önerisi, Osmanlı kökenleri hakkındaki
tartışmanın tek bir soru etrafında değil, üç ayrı soru etrafında yürütülmesi ve
her iddianın dayandığı kanıtın niteliğiyle birlikte sunulmasıdır. Popüler
tartışmada sıkça görüldüğü gibi, geç bir geleneği belge gibi sunmak ya da bir
spekülasyonu bir gelenekle eş tutmak, tartışmayı kısırlaştırır. “Bilmiyoruz”
demek, bir tarihçinin en dürüst cümlesidir. Ancak bu cümle, “her iddia eşit
derecede geçerlidir” anlamına gelmez. Bazı iddialar daha iyi kanıtlanır,
bazıları çürütülmüştür, bazıları ise hiçbir kanıta dayanmaz. Tarihçinin görevi,
bu farkı okuyucuya açıkça göstermektir.
Ek 1: İddialar ve Kanıt Düzeyleri
Tablo, makalede ele alınan başlıca iddiaları en güçlü
dayanaklarına göre sınıflandırır. Düzeyler: Belge, Erken anlatı, Geç gelenek,
Çıkarım ya da spekülasyon (1. bölüm).
|
İddia |
Savunanlar |
Temel dayanak |
Kanıt düzeyi |
Hüküm |
|
Hanedan Oğuz kökenli |
Genel kabul |
Dil, adlar, kurumlar |
Belge ve geç gelenek |
Güçlü |
|
Hanedan Kayı |
Köprülü, Uzunçarşılı, |
Yazıcızâde (y. 1436) ve |
Geç gelenek |
Mümkün, kanıtlanamaz |
|
Kayı şeceresi |
Wittek, Imber, |
Erken kaynakların |
Çıkarım |
Güçlü argüman, |
|
Gökalp soyu |
Ahmedi |
Ahmedi'nin şeceresi |
Erken anlatı |
Kayı geleneğiyle nispeten çelişen erken veri |
|
Horasan-Mahan'dan |
Kronikler |
Neşri ve diğerleri |
Geç gelenek |
Bağlamla uyumlu, |
|
Erken göç (11. yy) |
Bazı araştırmacılar |
Kayı yer adları, Hüsameddin Çoban rivayeti |
Çıkarım |
Mümkün, kanıtlanamaz |
|
Süleyman Şah'ın |
Neşri |
Geç kronikler |
Geç gelenek |
Muhtemelen karıştırma |
|
Ertuğrul'un babası |
Âşıkpaşazâde |
Kronik, tartışmalı |
Geç gelenek |
Süleyman Şah'tan |
|
Yassıçemen |
Popüler anlatı |
Menkıbe motifi |
Geç gelenek |
Menkıbe |
|
Alaeddin Keykubad'dan |
Kronikler |
Geç kronikler |
Geç gelenek |
Meşruiyet kurgusu |
|
Çobanoğulları'na |
İnalcık |
Pachymeres |
Belge (yoruma açık) |
Güçlü |
|
Kayır Han bağlantısı |
Popüler yazın |
"Kayır" ile "Kayı" benzerliği |
Spekülasyon |
Dayanaksız |
|
Çepni kökeni |
İnternet yazıları |
Ahmedi'deki Gökalp, Gök Han şeması |
Spekülasyon |
Dayanaksız |
|
Kıpçak kökeni |
Popüler yazın |
Harezmşah ordusunun |
Spekülasyon |
Dayanaksız |
|
Karakeçili geleneği |
Karakeçili aşireti |
Sözlü gelenek, II. Abdülhamid'in ilgisi |
Geç gelenek |
Yerel hafıza, kanıt değil |
|
Peçenek-Uz, |
Amatör tarihçiler |
Malazgirt sonrası |
Spekülasyon |
Dayanaksız |
|
Bizans ya da |
Gibbons (1916) |
Mühtediler, |
Spekülasyon |
Doğrudan kaynak desteği yok. Kabul görmüyor |
|
Komnenos soyu |
Spandounes (16. yy) |
İoannis "Çelebi" Komnenos |
Geç gelenek |
Kurgu |
|
Moğol Kay kabilesi |
Markwart (1914) |
Divân'daki “Kay” |
Spekülasyon |
Çürütülmüş |
|
İlhanlı tâbiliği |
Lindner (2007) |
Sikkeler, İlhanlı vergi kaydı |
Belge ve çıkarım |
Yoruma açık, ciddi bir görüş |
|
Hazar ya da |
Yalçın Küçük |
“Atman” adının yorumu |
Spekülasyon |
Dayanaksız |
|
Osman'ın sonradan Müslüman olması |
Popüler anlatı |
Edebali rüyası |
Spekülasyon |
Dayanaksız |
|
Asıl ad “Ataman”dır |
Çeşitli yazarlar |
Grekçe ve |
Spekülasyon |
Arap harfli belgelerle |
|
Kurucunun adı |
Genel kabul |
Vakfiye, sikkeler, |
Belge |
Çok güçlü biçimde destekleniyor |
|
Heterojen |
Lindner, Kafadar, |
Kaynakların |
Çıkarım |
Etkili ve kaynaklarla uyumlu yaklaşım |
|
Gaza tezi (katı) |
Wittek (1938) |
Ahmedi, 1337 kitabesi |
Erken anlatı ve belge |
Katı biçimi büyük ölçüde kabul görmüyor |
|
Esnek gaza |
Jennings, Kafadar |
Uç kültürü, |
Belge ve çıkarım |
Güçlü açıklama unsurlarından biri |
|
Yağma ortaklığı |
Lowry (2003) |
Mühtedi aileler |
Çıkarım |
Kısmen kabul |
|
Demografik sentez |
Köprülü, İnalcık |
Göç bağlamı, |
Çıkarım ve belge |
Geniş kabul |
|
Kuruluş 1299 |
Gelenek |
Farklı tarihler veren |
Geç gelenek |
Uzlaşı, olgu değil |
|
Kuruluş |
İnalcık |
Pachymeres |
Belge |
Olay kesin, |
Ek 2: Kronoloji
|
Tarih |
Olay |
Kanıt düzeyi |
|
1071 |
Malazgirt Savaşı |
Belge |
|
1204 |
IV. Haçlı Seferi, İznik İmparatorluğu'nun kuruluşu |
Belge |
|
1220'ler |
Moğolların Harezmşahlar Devleti'ni yıkması, |
Belge |
|
1230 |
Yassıçemen Savaşı |
Belge |
|
1239–1240 |
Babai isyanı |
Belge |
|
1243 |
Kösedağ Savaşı, Selçukluların İlhanlı tâbiliğine girmesi |
Belge |
|
1261 |
Bizans'ın İstanbul'u geri alması |
Belge |
|
1230'lar–1270'ler |
Ertuğrul'un ailesinin Söğüt çevresine yerleşmesi |
Geç gelenek |
|
y. 1280 |
Ertuğrul'un ölümü, Osman'ın başa geçmesi |
Geç gelenek |
|
y. 1284–1288 |
Kulacahisar ve Karacahisar'ın alınması |
Geç gelenek |
|
1299 (geleneksel) |
Bilecik, Yarhisar ve İnegöl'ün alınması; hutbe anlatısı |
Geç gelenek |
|
1301–1302 |
İznik kuşatması |
Belge |
|
27 Temmuz 1302 |
Bafeus Savaşı |
Belge |
|
1323 |
Asporça Hatun vakfiyesi, Osman hâlâ yaşıyor |
Belge |
|
1324 |
Mekece vakfiyesi, Osman ölmüş |
Belge |
|
1326 |
Bursa'nın alınması |
Belge |
|
1331 |
İznik'in alınması |
Belge |
|
1330'lar |
İbn Battuta'nın Orhan'ı ziyareti, el-Ömeri'nin kaydı |
Erken anlatı |
|
1337 |
İzmit'in alınması; Bursa Şehadet Camii kitabesi |
Belge |
|
1346 |
Orhan'ın VI. Kantakuzenos'un kızı Theodora ile evlenmesi |
Belge |
|
1352–1354 |
Çimpe ve Gelibolu, Rumeli'ye geçiş |
Belge |
|
y. 1390–1410 |
Ahmedi'nin manzum hanedan tarihi |
Erken anlatı |
|
1402 |
Ankara Savaşı, fetret dönemi |
Belge |
|
y. 1436 |
Yazıcızâde Ali'nin Tevârih-i Âl-i Selçuk'u, |
Belge |
|
1480'ler–1490'lar |
Âşıkpaşazâde, Neşri ve anonim kronikler |
Geç gelenek |
|
1916 |
Gibbons'ın Bizans kökeni tezi |
Modern tartışma |
|
1935 |
Köprülü'nün Türkmen sentezi |
Modern tartışma |
|
1938 |
Wittek'in gaza tezi |
Modern tartışma |
|
1980 |
Artuk'un “Osmân bin Ertuğrul” sikkesini yayımlaması |
Modern tartışma |
|
1983 |
Lindner'ın göçebe aşiret tezi |
Modern tartışma |
|
1987 |
Imber'in “Osmanlı Hanedan Miti” makalesi |
Modern tartışma |
|
1993 |
İnalcık'ın Bafeus makalesi |
Modern tartışma |
|
1995 |
Kafadar'ın Between Two Worlds'ü |
Modern tartışma |
|
2003 |
Lowry'nin The Nature of the Early Ottoman State'i |
Modern tartışma |
Kaynaklar:
Tarihi araştırmayı ve yazmayı sevdiğimi biliyorsunuz. Son
zamanlarda Osmanlının kuruluşuna odaklandım ve epey bir Youtube videosu
izledim. (İzlediğim bu videoların linklerini aşağıda bulabilirsiniz.) Ardından kütüphanemde
ilgili kitapları tekrar okudum ve epey bir internet araştırması yaptım.
Edindiğim bulguları yapay zeka ile tartışarak bu makaleyi hazırladım.
•
https://www.youtube.com/watch?v=Bc-ZJg-H1KU&list=PLEdguabXvAptmy6dyDS-ZVMDyply9wIK5
•
https://www.youtube.com/watch?v=89OWVaOoqpQ
•
https://www.youtube.com/watch?v=MJszIosnPjc
•
https://www.youtube.com/watch?v=lOmjmJM2gsk
•
https://www.youtube.com/watch?v=rpdokFf-ikY
•
https://www.youtube.com/watch?v=z4owQ0PdUsc
•
https://www.youtube.com/watch?v=ppk3vQYvKRY
•
https://www.youtube.com/watch?v=lappTGDKO0w
•
https://www.youtube.com/watch?v=n4RRZQdRDME
•
https://www.youtube.com/watch?v=w_5RcC6Ub-g
•
https://www.youtube.com/watch?v=KRgND4SCY94
•
https://www.youtube.com/watch?v=fROyVyTG4BI
•
https://www.youtube.com/watch?v=-BFTUzVX9-0
•
https://www.youtube.com/watch?v=ujLlQHLl7zc
•
https://www.youtube.com/watch?v=DpHPLo0nLac
•
https://www.youtube.com/watch?v=jDbXuNOOlrw
•
https://www.youtube.com/watch?v=5CEnDo-G_yA
•
https://www.youtube.com/watch?v=8lRDI9BS1fg
•
https://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_%C4%B0mparatorlu%C4%9Fu
•
https://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_Hanedan%C4%B1
•
https://ttk.gov.tr/osmanli-tarihine-giris/
•
https://www.kulturportali.gov.tr/portal/osmanlitarihi
Yapay zekanın önerdiği ileri okuma kaynakları
•
Ahmedi. Dâsitân-ı Tevârih-i Mülûk-i Âl-i Osmân
(İskendernâme içinde). Haz. Çiçek Derviş Silay, Cambridge, Mass., 2004.
•
Âşıkpaşazâde. Tevârih-i Âl-i Osmân. Haz. Necdet
Öztürk, İstanbul, 2013.
•
Georgios Pachymeres. Relations historiques. Ed.
Albert Failler, Paris, 1984–2000.
•
İbn Battuta. İbn Battuta Seyahatnamesi. Çev. A.
Sait Aykut, İstanbul, 2000.
•
Kâşgarlı Mahmud. Divânu Lugâti't-Türk.
•
Neşri, Mehmed. Kitâb-ı Cihannümâ. Haz. Faik
Reşit Unat ve Mehmed A. Köymen, Ankara, 1949–1957.
•
Yazıcızâde Ali. Tevârih-i Âl-i Selçuk. Haz.
Abdülkadir Yuvalı, İstanbul, 2009.
•
Barkan, Ömer Lütfi. “İstilâ Devirlerinin
Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler.” Vakıflar Dergisi 2 (1942).
•
Darling, Linda T. “Contested Territory: Ottoman
Holy War in Comparative Context.” Studia Islamica 91 (2000).
•
Emecen, Feridun M. İlk Osmanlılar ve Batı
Anadolu Beylikler Dünyası. İstanbul, 2001.
•
Erdem, Hakan. “Fahreddin ile Şücaeddin.” Karar.
•
Gibbons, Herbert Adams. The Foundation of the
Ottoman Empire. Oxford, 1916.
•
Imber, Colin. “The Ottoman Dynastic Myth.”
Turcica 19 (1987).
•
Imber, Colin. “The Legend of Osman Gazi.” The
Ottoman Emirate (1300–1389) içinde, ed. Elizabeth Zachariadou, Rethymnon, 1993.
•
İnalcık, Halil. “The Question of the Emergence
of the Ottoman State.” International Journal of Turkish Studies 2 (1980).
•
İnalcık, Halil. “Osman Ghazi's Siege of Nicaea
and the Battle of Bapheus.” The Ottoman Emirate (1300–1389) içinde, ed.
Elizabeth Zachariadou, Rethymnon, 1993.
•
İnalcık, Halil. “Osmanlı Beyliğinin Kurucusu
Osman Beg.” Belleten 71 (2007).
•
İnalcık, Halil. “Osmanlı Sultanı Orhan
(1324–1362): Avrupa'da Yerleşme.” Belleten 73/266 (2009).
•
İnalcık, Halil. Kuruluş Dönemi Osmanlı
Sultanları (1302–1481). İstanbul, 2010.
•
Jennings, Ronald C. “Some Thoughts on the
Gazi-Thesis.” Wiener Zeitschrift für die Kunde des Morgenlandes 76 (1986).
•
Kafadar, Cemal. Between Two Worlds: The
Construction of the Ottoman State. Berkeley, 1995. (Türkçesi: İki Cihan
Âresinde: Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu.) Kitap değerlendirmesi.
•
Köprülü, M. Fuad. Les origines de l'Empire
Ottoman. Paris, 1935. (Türkçesi: Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu, Ankara, 1959.)
•
Köprülü, M. Fuad. “Osmanlı İmparatorluğunun
Etnik Menşei Meseleleri.” Belleten 7/28 (1943).
•
Lindner, Rudi Paul. Nomads and Ottomans in
Medieval Anatolia. Bloomington, 1983.
•
Lindner, Rudi Paul. Explorations in Ottoman
Prehistory. Ann Arbor, 2007.
•
Lowry, Heath W. The Nature of the Early Ottoman
State. Albany, 2003.
•
Moravcsik, Gyula. Byzantinoturcica. Budapest,
1942–1943.
•
Ocak, Ahmet Yaşar. Babailer İsyanı. İstanbul,
1980.
•
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı. Osmanlı Tarihi, c. I.
Ankara, 1947.
•
Wittek, Paul. The Rise of the Ottoman Empire.
London, 1938.
•
Zachariadou, Elizabeth (ed.). The Ottoman
Emirate (1300–1389). Rethymnon, 1993.
•
“Osman Gâzi'nin Bastırdığı Sikkeler ve Ona
Atfedilen Yeni Bir Sikke Hakkında.” Hakikat.
•
“Osman Gâzi'nin 700/1300–1301'de Yenişehir'de
Bastırdığı Üçüncü Sikkesi.” DergiPark.
•
“From Essence to Synthesis: The
Twentieth-Century Historiography of the Ottoman State.”