Demokrasiler “güçlü liderlerin”
kurbanı olmak üzere. Astığı astık, kestiği kestik olan Putin ve Şi Cinping (Xi Jinping)
iktidardaki pek çok liderin idolü olmuş durumda. Güya dünyanın demokrasi beşiği
olan ABD”ye bakın. Bir pedofili, bir dengesizi ikinci defa başkan seçtiler ve Trump
denen bu hödüğün diktatörce davranışlarına “dur” diyebilen
yok. Netenyahu gibi bir kasaba ise ne ülkesinden ne de ülke dışından kime “dur”
diyemiyor. Kendisine “dur” denmesini istemeyen pek çok megaloman var
ülkelerin başında. (Biri de bizim tepemizde maalesef.)
Korkarım dünya “güçlü liderler”
tarafından tekrar ateşe atılacak. Sınırlarının ötesine nüfuz etmeye çalışan
liderler yüzünden her an üçüncü dünya savaşı çıkabilir. İkinci dünya savaşının
üzerinden henüz 80 yıl geçti ama insanlık (seçmenler) yine de akıllanmadı.
“Güçlü lider” seçmeye devam ediyorlar. Kimse akıllı ve vicdanlı lider seçme
peşinde değil. Çocukları bu güçlü liderlerin emirleriyle öldürülmeye başlayınca
akıllanırlar. Ama 3-4 nesil sonra yine “güçlü lider” peşinde koşmaya devam
ederler.
2012 yılının ekim ayında İleri
Demokrasi başlıklı uzun bir yazı yayınladım. O sırada ülkede başkanlık
sistemi tartışılıyordu ve bu değişikliğin “daha ileri bir demokrasi” getireceği
söyleniyordu.
O yazıda şunları savundum: Yasama, yürütme ve yargının
matruşka bebekleri gibi birbirinin içinden çıktığı bir düzende kuvvetler
ayrılığından söz edilemeyeceğini yazdım. Yürütmenin yargıdan ve yasamadan
şikâyetçi olmasının, o yürütmenin niyeti hakkında bir işaret olduğunu yazdım.
Adalet ve emniyet teşkilatının siyasi iktidara bağlı kaldığı hiçbir ülkede
yolsuzluğun, hukuksuzluğun ve siyasi soruşturmaların önlenemeyeceğini yazdım.
Hâkimlerle savcıların aynı çatı altında, aynı kurul tarafından yönetilmesinin, sıradan
vatandaşı daha baştan dezavantajlı hale getirdiğini yazdım. Anayasa
mahkemelerinin ilk elde iktidarın kuklası haline gelebileceğini, korkaklıkları
yüzünden gözlerinin önünde otoriterleşen bir yönetime “dur”
diyemeyeceklerini yazdım.
Ve en çok itiraz edilen cümleyi de yazdım: başa güçlü bir
lider seçmek ilkel bir dürtüdür. İnsanların tepelerinde mutlaka bir lider
olsun istediğini, iktidarı ele geçirenin başkalaştığını, kendini ayrıcalıklı
hissettiğini, yandaşına iyi bakıp muhalifine zulmettiğini, konforuna hizmet
etmeye başladığını yazdım. Bu yüzden “lider” yerine “yönetici”,
“iktidar” yerine “yönetim” demeyi önerdim. Devlet başkanlığının sembolik
bir makam olması gerektiğini söyledim.
O zaman bana karamsar dediler. Abarttığımı, komplo
teorisi ürettiğimi, ülkenin böyle bir noktaya gelmeyeceğini söylediler.
On dört yıl geçti.
Bugün yargının bağımsızlığı ülkenin en tartışmalı meselesi.
Yüksek yargı kararlarının uygulanıp uygulanmadığı, hangi mahkemenin hangi
kararı hangi sırayla verdiği, aynı fiilin farklı kişiler için farklı sonuçlar
doğurup doğurmadığı gündelik bir tartışma konusu. Kamu ihalelerinin ne
kadarının rekabete açık yapıldığı, Sayıştay raporlarının ne kadarının kamuoyuna
ulaştığı, üst bürokrasinin liyakatle mi sadakatle mi atandığı tartışılıyor.
Gazetecilerin haber yapmanın sonuçlarını hesaplayarak çalıştığı, medya sahipliğinin
ne kadar çeşitli olduğu tartışılıyor. Seçilmiş belediye başkanlarının
görevlerinden nasıl uzaklaştırıldığı tartışılıyor. Ve en acısı: hangi partiden
olursa olsun insanlar, mahkemeye gittiklerinde ne olacağını hukuka göre değil,
siyasete göre tahmin etmeye alışmış durumda.
Bunları teker teker sıralamıyorum, çünkü ülkemizde ne tür
hukuksuzlukların olduğunu, her alanda nasıl bir çürüme yaşandığını herkes gayet
iyi biliyor.
Ben bu yazıyı “gördünüz mü, haklıydım” demek
için yazmıyorum. Haklı çıkmanın hiçbir kıymeti yok; ülke kaybediyor. Güzel
ülkemin bu karanlıktan çıkabilmesi için 14 yıl önce olduğu gibi, yine çözüm
önerileri sunmak istiyorum.
Ülkemin Nasıl Yönetilmesini
İstiyorum?
Ülkemin nasıl yönetilmesini
istiyorum? Hangi yönetim biçimleri içime siner, hangileri sinmez? Sadece benim
ülkem değil; insanlar, toplumlar, uluslar, kısaca insanlık nasıl yönetilmeyi
hak ediyor? Nasıl bir yönetim olursa insanlar kendini özgür hisseder, adalet
gördüğünü düşünür, refah içinde yaşar ve gelecek nesillere daha iyi bir ülke
bırakabilir?
Bildiğiniz gibi şirketlerin iyi
yönetilmesi, büyümesi ve kurumsallaşması üzerine danışmanlık yapıyorum. Bir
şirkete baktığımda ilk sorduğum sorulardan biri şudur: Bu şirket patronu
sayesinde mi çalışıyor, yoksa patronu olmasa da çalışabilecek bir sisteme mi
sahip? Çünkü şirketin bütün kararları bir kişinin kafasına, keyfine, enerjisine
ve ahlakına bağlıysa orada kurumsal yapıdan söz etmek zordur.
Aynı soruyu devletler için de
soruyorum. Bir ülke iyi bir lider geldiğinde iyi, kötü bir lider geldiğinde
kötü yönetiliyorsa o ülkenin asıl problemi lider değil sistemdir. İyi insanlara
güvenerek devlet kurulmaz. Çünkü iyi insanın her zaman geleceğinin garantisi
yoktur. Asıl maharet, kötü niyetli, kifayetsiz veya güce fazla düşkün biri
iktidara geldiğinde bile onun verebileceği zararı sınırlayacak kurumları
kurabilmektir.
İyi yönetim, iyi lider bulma
sanatı değil; kötü lider geldiğinde bile ayakta kalabilecek iyi sistem kurma
sanatıdır.
Türkiye siyasetiyle ilgilenmemin
temel sebebi de budur. Yıllardır aynı tartışmaların içinde dönüp duruyoruz: Kim
gelsin, kim gitsin, kim daha vatansever, kim daha dindar, kim daha laik, kim
daha milliyetçi? Bana kalırsa asıl soru bunların bir adım gerisindedir: Kim
gelirse gelsin hangi kurallara tabi olacak? Yetkisinin sınırı ne olacak? Hangi
kurum onu denetleyecek? Vatandaş ondan nasıl hesap soracak? Devletin kasası,
mahkemesi, polisi, bürokrasisi, medyası bir kişinin veya bir partinin malı
haline mi gelecek?
Bu yazıda günlük siyasetin
taraflarından çok bu sorularla ilgileneceğim. Çünkü bugünkü siyasi aktörler bir
gün gidecek. Bizim tartışmamız gereken, onlardan sonra gelecek olanların hangi
düzen içinde yöneteceğidir. Meselem kişi değil, sistemdir.
Önce Ne İçin Yönetildiğimizi
Kararlaştıralım
İyi yönetimden söz edebilmek için
önce yönetimin ne işe yaradığını konuşmak gerekir. Devlet kendi başına bir amaç
değildir. Bayrak, makam, kurum, bürokrasi, ordu, vergi sistemi; bunların
hiçbiri insanın üzerinde kutsal amaçlar değildir. Devletin varlık sebebi
insandır. İnsan devlet için değil, devlet insan için vardır.
Bana göre siyasal yönetimin amacı;
bireylerin ve sivil toplumun kendini özgür hissedebildiği, insanların
kendilerine adaletli davranıldığına inandığı, fırsat eşitliğinin mümkün olduğu,
toplumun güven içinde yaşadığı, refahın sürdürülebilir biçimde arttığı ve zayıf
olanın tamamen sahipsiz bırakılmadığı bir düzen kurmaktır.
Burada önemli bir ayrıntı var. Bu
hedeflerin hiçbiri tek başına yeterli değildir. Sadece güvenlik derseniz
özgürlüğü yok edebilirsiniz. Sadece özgürlük derseniz güçlü olanın zayıfı
ezmesine göz yumabilirsiniz. Sadece eşitlik derseniz çalışkanla tembeli, üretenle
üretmeyeni aynılaştırabilirsiniz. Sadece büyüme derseniz çevreyi, hukuku ve
insan onurunu ezebilirsiniz. İyi yönetim biraz da bu değerlerin birbirini yok
etmesine izin vermeden aralarında denge kurma sanatıdır.
Bir ülkenin iyi yönetildiğini sadece
milli gelirinden anlayamayız. Çok zengin olup özgür olmayan ülkeler vardır. Çok
güvenli olup adil olmayan ülkeler vardır. Seçim yapılan ama hukukun işlemediği
ülkeler vardır. Sosyal yardımların güçlü olduğu ama vatandaşın devlete bağımlı
hale getirildiği rejimler vardır. Bu yüzden benim için iyi yönetim tek
göstergeli bir karne değildir.
İyi devlet; güçlü, zengin veya
büyük görünmekten önce vatandaşına özgür, adil, güvenli ve onurlu bir hayat
sunabilen devlettir.
Siyasal Yönetimin Evrimsel
Kökenleri
Düzen, birlik, liderlik ve
yönetilmek sadece insanlara özgü kavramlar değildir. Doğada yaşayan pek çok
sosyal türde bunların ilkel biçimlerini görürüz. Bunun sebebi çok basittir:
Birlikte yaşamanın bazı koşullarda tek başına yaşamaktan daha fazla faydası
vardır.
Tek başına yaşayan bir canlı bütün
tehlikeyi kendisi görmek, bütün yiyeceği kendisi bulmak, yavrusunu kendisi
korumak zorundadır. Grup halinde yaşayan canlı ise riskini paylaşır. Birisi
beslenirken diğeri çevreyi gözler. Birisi tehlikeyi görür, diğerlerini uyarır.
Grup savunması yapılır. Yavru bakımı paylaşılabilir. Avcı türlerde birlikte
avlanmak, tek başına alt edilemeyecek avları mümkün hale getirir.
Yani sürü veya grup, romantik bir
dayanışma projesi olarak ortaya çıkmamıştır. Evrim açısından bakarsanız, fayda
sağladığı için kalıcı hale gelmiştir. Düzen enerji tasarrufu sağlar.
Koordinasyon riski azaltır. İş bölümü verimliliği yükseltir. Bu açıdan baktığımızda
yönetimin çok ilkel bir kökü vardır: Kaosu (entropiyi) azaltmak.
Fakat bir araya gelmek yeni bir
sorunu da beraberinde getirir. Kaynak nasıl paylaşılacak? Kim önde gidecek?
Kavga çıkarsa kim ayıracak? Tehlike anında kim karar verecek? Grup ne zaman
hareket edecek? İşte siyaset dediğimiz şeyin çok ilkel çekirdekleri burada
oluşur: güç, itaat, pazarlık, koalisyon, paylaşım, liderlik ve çatışma çözümü.
Hayvanlar Aleminde Siyaset
Bir arı kovanına parlamento, bir
şempanze grubuna siyasi parti diyemeyiz. Ama karar alma, liderlik, ittifak,
eşitsizliğe tepki ve kolektif hareket gibi davranışların hayvanlarda da var
olduğunu görmek önemlidir.
Şempanzelerde güçlü olmak tek başına
yeterli değildir. Grup içinde ilişkiler, ittifaklar ve destek önemlidir. Daha
güçlü bir birey, iyi koalisyon kuran rakipleri karşısında konumunu
kaybedebilir. Fillerde ise liderlik çoğu zaman yaşlı ve deneyimli dişilerin
hafızasıyla ilişkilidir. Kuraklıkta suyun nerede bulunduğunu hatırlayan filin
değeri kas gücünden fazladır. Bazı sosyal hayvanlarda hareket zamanı ve yönü,
grubun davranışlarının birbirini etkilemesiyle belirlenir. Bal arılarında yeni
yuva yeri arayan kaşiflerin farklı seçenekleri adeta birbirleriyle yarışır ve
koloni bir eşik oluştuğunda ortak harekete geçer.
Maymunlarla yapılan ödül
deneylerinde eşitsizliğe tepki verilmesi de bize ilginç bir şey söyler. Elbette
bir maymun iş kanunlarını veya din kitaplarını okumamıştır. Ama aynı işe karşı
çok farklı ödül verilmesine tepki gösterebilmektedir. Demek ki adalet duygusunun
bazı ham maddeleri de kültürden önce gelmiş olabilir.
Bu örneklerden benim çıkardığım
sonuç şu: İnsan siyaseti sıfırdan icat etmedi. Siyasetin hammaddelerini
devraldı ve onları olağanüstü karmaşık kurumlara dönüştürdü.
Doğadaki Davranıştan Siyasete
|
Doğadaki
davranış |
İnsan
toplumundaki karşılığı |
|
Grup halinde
yaşama |
Toplum,
birlik ve ortak güvenlik |
|
İş bölümü |
Uzmanlaşma
ve kurumlaşma |
|
Baskınlık /
liderlik |
Otorite ve
yürütme gücü |
|
Koalisyon |
Siyasi
ittifak ve güç dengesi |
|
Kaynak
paylaşımı |
Vergi, bütçe
ve bölüşüm siyaseti |
|
Eşitsizliğe
tepki |
Adalet ve
meşruiyet beklentisi |
|
Kolektif
yönelme |
Ortak karar
alma |
|
Lider
değişimi |
İktidar
mücadelesi ve devir teslim |
Alfadan İnsana
Popüler kültür bize liderliği çoğu
zaman “alfa” kavramıyla anlatıyor. En güçlü, en saldırgan, herkesi
hizaya sokan birey... Oysa doğadaki liderlik bundan çok daha çeşitlidir. Bazı
türlerde fiziksel güç önemlidir, bazılarında yaş ve deneyim, bazılarında sosyal
bağlar ve koalisyonlar. İnsan topluluklarında da liderlik tek bir çizgide
gelişmedi.
Ama şu eğilimi küçümsememek gerekir:
İnsan zihni hiyerarşiye yabancı değildir. Güçlü lider aramak, grubun birliğini
bir figürde görmek, tehlike zamanında daha sert ve kararlı bir önder istemek
bize sonradan öğretilmiş davranışlar değildir. Bunların derin psikolojik
kökleri vardır. Zaten bugün bile ekonomik kriz, savaş, salgın, terör veya
toplumsal kaos dönemlerinde “bize güçlü bir lider lazım”
cümlesinin daha sık kurulması tesadüf değildir.
Sorun güçlü lider istemek değildir.
Sorun, güçlü liderle güçlü devletin aynı şey olduğunu sanmaktır. Güçlü lider
çoğu zaman gücü kendinde toplar. Güçlü devlet ise kuralları, kurumları ve
kapasitesi güçlü olan devlettir. Biri kişiye dayanır, diğeri sisteme.
Güçlü lider ile güçlü devlet aynı
şey değildir. Hatta bazen güçlü lider, devleti kurumsal olarak zayıflatabilir. Devlet
güçlüyse, hiç bir liderin maskarası olmaz. Devlet güçsüzse, başa gelen her
liderin maskarası olur.
Şirketlerde de bunu sık görürüm.
Patron her fiyatı kendisi veriyor, bütün satın almaları kendisi onaylıyor, tüm
işe alımlara karışıyor, müşteriyi o arıyor, bankayla o görüşüyor. Dışarıdan
bakınca çok güçlü patron. Ama şirket zayıf. Çünkü patron iki hafta hastalansa
sistem aksıyor. Devletlerde de benzer bir durum vardır. Bir ülkenin her
meselesini bir kişi çözüyor gibi görünüyorsa aslında o ülkenin kurumları
yeterince gelişmemiştir.
İlkel Demokrasi: Güçlü Olanı
Sınırlama Yeteneğimiz
İlk insan topluluklarının nasıl
yönetildiğine ilişkin kesin bir tutanak yok elimizde. On binlerce yıl önceki
bir avcı-toplayıcı grubun toplantı zabıtlarını okuyamıyoruz. Bu yüzden bu
konuda fazla kesin konuşmamak gerekir. Ancak antropolojik çalışmalar ve
günümüze kadar ulaşmış bazı küçük ölçekli avcı-toplayıcı toplumlar bize önemli
ipuçları verir: İnsan topluluklarında yalnız hiyerarşi değil, eşitlikçi
davranışlar ve güçlü bireyi sınırlama mekanizmaları da çok eskidir.
İnsanoğlu diğer canlıların
edinemediği bazı yetenekler geliştirdi. Konuşabiliyoruz. Dedikodu
yapabiliyoruz. İtibar oluşturabiliyoruz. Bir kişinin davranışını diğerleriyle
tartışabiliyoruz. Koalisyon kurabiliyoruz. Kurala uymayanı ayıplayabiliyor,
dışlayabiliyor veya cezalandırabiliyoruz. Yani tek tek zayıf olsak bile
birlikte güçlü bir bireyi sınırlayabiliyoruz.
Bence demokrasinin zihinsel tohumu
tam da burada yatıyor. Demokrasi sandıkla başlamadı. Daha eski bir sorunun
gelişmiş cevabı olarak ortaya çıktı: İçimizden biri fazla güçlenirse ne
yapacağız?
Bir topluluk liderine saygı
duyabilir ama onu kutsal kabul etmek zorunda değildir. Lideri dinleyebilir ama
itiraz da edebilir. Bilgili olana söz hakkı verebilir ama onun ömür boyu
yönetmesine razı olmayabilir. Modern demokraside seçim, parlamento, anayasa ve
bağımsız yargı olarak gördüğümüz şeylerin arkasında, insanın çok eski bir
ihtiyacı vardır: Gücü paylaşmak ve aşırı güçlenen kişiyi frenlemek.
Tarım Devrimi Yönetimi Nasıl
Değiştirdi?
Avcı-toplayıcı yaşamdan yerleşik
hayata geçmek sadece soframızı değiştirmedi; siyaseti de değiştirdi. Tarımla
birlikte toprak önem kazandı. Üretim fazlası oluştu. Depolar, sürüler, evler,
tarlalar ve su kaynakları birikmeye başladı. Biriken şeyin korunması, ölçülmesi
ve bölüşülmesi gerekiyordu. Böylece yönetim daha kalıcı, daha profesyonel ve
daha hiyerarşik hale geldi.
Küçük bir grupta liderin sözünü
dinlemeyebilirsiniz ve başka bir gruba geçebilirsiniz. Ama tarım toplumunda
tarlanızı, evinizi, ürününüzü alıp kolayca başka yere gidemezsiniz.
Yerleşiklik, insanı toprağa bağlarken otoriteyi de güçlendirdi. Üretim fazlasını
kontrol edenler asker besleyebildi. Vergi toplayabildi. Din adamlarını ve
bürokratları finanse edebildi. Devlet dediğimiz büyük organizasyon böylece
ortaya çıktı.
Devletin doğuşu büyük bir medeniyet
sıçramasıydı. Yol, sulama, güvenlik, yazı, hukuk, ticaret düzeni, büyük
inşaatlar, şehirler... Bunların çoğu örgütlü devlet olmadan zor olurdu. Fakat
aynı devlet yeni bir tehlikeyi de doğurdu: Gücün kalıcı biçimde birkaç elde
toplanması.
Alfa Kral Oldu
İnsanlığın uzun tarihinde yönetim
çoğu zaman bir kişiye veya küçük bir seçkin gruba aitti. Kral, imparator, han,
sultan, firavun... İsimler değişti ama mantık uzun süre aynı kaldı: Yönetme
hakkı yukarıdan aşağıya iniyordu.
Üstelik iktidarın meşruiyeti çoğu
zaman sadece güçten gelmiyordu. Soy, din, gelenek ve kutsallık da devreye
giriyordu. Kral yalnız yönetici değil, bazen tanrının temsilcisi, bazen
tanrının oğlu, bazen kutsal bir hanedanın devamıydı. Böylece lidere itaat siyasi
tercih olmaktan çıkıp ahlaki veya dini görev haline gelebiliyordu.
Not: Onurlu bir insan,
egemenliğin bir hanedana ait olması (yani iktidarın babadan oğula geçmesi)
gerektiğini kabul etmez. Kendi ailesinin hanedan olmasını isteyen insan da
onursuzdur. Onurlu insan herkese (zengine-fakire, erkeğe-kadına, farklı etnik
kökenlere, farklı inanç sahiplerine) siyasi lider olma şansı tanıyan demokrasiyi
savunur. Bu yüzden kral severleri, padişah severleri her zaman onursuz
bulmuşumdur.
Kraliyet düzeninin bir avantajı
vardı: Karar almak hızlıydı. Bir kriz anında saatlerce müzakere etmeniz
gerekmiyordu. Ama bedeli ağırdı. Yanlış karar veren kralı durduracak mekanizma
yoksa bir kişinin hatasının maliyetini milyonlar ödeyebilirdi. İyi kral
geldiğinde işler iyi, kötü kral geldiğinde kötü gidiyordu.
İşte insanlığın siyasi gelişiminin
esas meselesi burada ortaya çıktı: Kralı nasıl iyi seçeriz değil, kralın gücünü
nasıl sınırlarız?
İnsanlık Gücü Nasıl Sınırlamayı
Öğrendi?
Bugün bize doğal gelen pek çok
siyasi kurum aslında binlerce yıllık acıların sonucudur. Vergiyi kimin
koyacağı, yöneticinin hangi yetkilere sahip olacağı, mülkiyetin ne kadar
korunacağı, mahkemelerin kime bağlı olacağı, vatandaşın devlete karşı hangi haklara
sahip olduğu gibi konular bir günde çözülmedi.
Meclisler, anayasalar, yazılı
haklar, seçimler, bağımsız mahkemeler, kuvvetler ayrılığı, yerel yönetimler,
özgür basın ve denetim kurumları aynı temel ihtiyacın farklı cevaplarıdır: Gücü
bölmek.
Bazen “devlet güçlü olmalı”
denildiğinde bütün yetkinin tek elde toplanması gerektiği sanılıyor. Ben tam
tersini düşünüyorum. Gücün tek elde toplanması devletin değil, o makamı işgal
eden kişinin gücünü artırır. Devletin gerçek gücü, kurumlarının kişiden
bağımsız çalışabilmesidir.
İyi bir şirkette satış müdürü
patronun akrabası olduğu için değil, görev tanımı ve yetkinliği olduğu için iş
yapar. Muhasebe, patron istedi diye rakam değiştirmez. İç denetim, genel müdür
rahatsız olacak diye raporu saklamaz. Devlette de aynı mantık geçerli
olmalıdır. Kurumların sahibinin iktidar değil toplum olduğunu kabul etmeden
kurumsallaşamayız.
Kurumsallaşma, güvensizlikten
doğan kötü bir şey değildir. Tam tersine, insana güvenmek zorunda kalmadan
sistemin doğru çalışmasını sağlamaktır.
Demokrasiyi Neden İcat Ettik?
Demokrasiye bazen fazla romantik
anlamlar yüklüyoruz. Halk her zaman doğru karar verir, seçmen her şeyi bilir,
çoğunluk mutlaka haklıdır gibi bir demokrasi anlayışına ben inanmıyorum. İnsan
hata yapar. Kitleler manipüle edilir (hele hele günümüzdeki sosyal medyayla çok
kolay manipüle edilir). Seçmen öfkelenir, korkar, yanlış bilgiye inanır, kendi
çıkarına aykırı oy verebilir. Demokrasi insanı da, halkı da kusursuzlaştırmaz.
Demokrasinin büyüklüğü başka
yerdedir: Hata yapıldığında düzeltme imkanı verir. İktidarı değiştirmek için
sarayı basmak, iç savaş çıkarmak, darbe yapmak veya kralın ölmesini beklemek
zorunda değilsiniz. Sandığa gidersiniz. Yönetici meşruiyetini dönemsel olarak
yenilemek zorundadır.
Demokrasiyi iyi lider seçmek için
değil, kötü liderden kan dökmeden kurtulabilmek için icat ettik.
Bu yüzden seçimin kendisi önemlidir
ama yeterli değildir. Gerçek demokraside iktidar seçimi kazanır; devleti satın
almaz. Muhalefet seçim kaybeder; vatandaşlık haklarını kaybetmez. Yargıç
iktidar değişti diye hukuk değiştirmez. Gazeteci hükümeti eleştirdi diye düşman
ilan edilmez. Bürokrat parti üyesi gibi değil, devlet görevlisi gibi davranır.
Demokrasi çoğunluğun istediğini
sınırsız yapması değildir. Çoğunluk yönetme yetkisini alır; fakat azınlığın
haklarını ortadan kaldırma yetkisini almaz. Zaten anayasaya en çok seçim
kazananların değil, seçimi kaybedenlerin ihtiyacı vardır. Çünkü hukuk güçlüleri
değil, öncelikle gücün karşısında zayıf olanı korumalıdır.
Demokrasi Neden Bozulur?
Demokrasiyi kurmak zor, bozmak
şaşırtıcı derecede kolaydır. Üstelik demokrasi her zaman tankla, darbeyle veya
parlamentonun kapısına kilit vurularak ortadan kalkmaz. Bazen seçimler devam
eder, meclis açıktır, mahkemeler vardır, gazeteler basılır ama sistemin ruhu
yavaş yavaş boşalır.
Bunun ilk yolu kutuplaşmadır.
Toplum iki düşman kampa ayrıldığında seçmen kendi tarafının yanlışlarını görmez
hale gelir. “Bizimkiler çalıyorsa ötekiler de çalıyor”, “bizimkiler
hukuku çiğniyorsa memleket için yapıyor” gibi gerekçeler üretilmeye
başlanır. Böylece ahlak kişiye göre değişir. Benim adamımın yaptığına mazeret,
karşı tarafın yaptığına öfke üretirim.
İkinci yol lider kültüdür.
Bir lider ülkeyle özdeşleştirildiğinde onu eleştirmek devleti eleştirmek, hatta
millete ihanet etmek gibi gösterilebilir. O noktadan sonra yönetici vatandaşın
hizmetkarı olmaktan çıkar, vatandaş yöneticinin taraftarı haline gelir.
Üçüncü yol korkudur. İnsanlar
kendini tehdit altında hissettiğinde özgürlüklerinden vazgeçmeye daha yatkın
hale gelebilir. Savaş, terör, ekonomik kriz, göç, salgın veya toplumsal çatışma
dönemlerinde güçlü ve sert liderlere ilgi artabilir. Bu anlaşılabilir bir
psikolojidir. Fakat geçici korkuyla verilen kalıcı yetkiler daha sonra kolay
geri alınmayabilir.
Dördüncü yol ekonomik
bağımlılıktır. Devlet vatandaşın geçiminde tek belirleyici hale gelirse
siyasi sadakat ile ekonomik güvenlik birbirine karışabilir. Sosyal devlet
zayıfı korumalıdır ama vatandaşını siyasi olarak kendine bağımlı hale
getirmemelidir.
Beşinci yol bilgi düzeninin
bozulmasıdır. Gerçeğin ortak zemini kaybolursa demokrasi de zorlanır.
Herkes sadece kendi inandığını doğrulayan kanalı izler, kendi mahallesinin
sosyal medya hesaplarını takip eder, karşı tarafı dinlemeyi bırakırsa ortak
karar verme kapasitesi düşer. Çünkü demokrasi sadece oy vermek değil, aynı
gerçeklik üzerinde tartışabilmektir.
Not: 21. yüzyıl
demokrasilerinin en büyük tuzağı “sandık illüzyonudur”. Artık diktatörlükler ve
otoriter rejimler tanklarla veya meclisleri kapatarak gelmiyor; seçimler
yoluyla meşruiyet kazanıp ardından sandığı işleten kurumları, bağımsız yargıyı
ve özgür medyayı yavaş yavaş felç ederek kuruluyor. Buna illiberal demokrasi
ya da sandıklı otoriterlik diyebiliriz. Bu yüzden demokrasiyi sadece
sandığa gitme gününe indirgeyemeyiz. Muhalefet yapma hakkının, basın
özgürlüğünün, denetim organlarının ve hukukun üstünlüğünün olmadığı bir yerde
seçimin varlığı, rejimin demokratik olduğunu değil, sadece seçime dayalı bir
otoriterlik olduğunu gösterir (Türkiye”de olduğu gibi).
Vatandaşlık Ahlakı Olmadan
Demokrasi Yaşar mı?
Burada yıllardır düşündüğüm zor bir
meseleye geliyoruz: İyi kurumlar iyi toplum mu yaratır, iyi toplum iyi kurumlar
mı? Bence ikisi de birbirini yaratır.
Bir toplumda torpil normal
karşılanıyorsa, kamu malını kullanmak ayıp sayılmıyorsa, vergi kaçıran kurnaz
kabul ediliyorsa, kendi tarafının yolsuzluğuna sessiz kalınıyorsa, başkasının
hakkını çiğnemek başarı sayılıyorsa sadece anayasa değiştirerek mükemmel
demokrasi kuramazsınız. Çünkü kurumların içinde yine insanlar vardır.
Ama bunun tersini de unutmamak
gerekir. Kötü kurumlar iyi insanı da bozabilir. Kuralların uygulanmadığı,
liyakatin cezalandırıldığı, sadakatin ödüllendirildiği, dürüst davrananın
kaybettiği bir sistem zamanla insanlara kötü davranışı öğretir. “Herkes
yapıyor” cümlesi böyle doğar.
Bu yüzden benim daha önce bazen “ahlak”
dediğim şeyi burada daha somut bir kavramla ifade etmek istiyorum: vatandaşlık
kültürü. Kamu malına saygı, hukuka uyma, başkasının hakkını gözetme, farklı
fikre tahammül, yolsuzluğa tepki, görevini iyi yapma, vergisini ödeme, torpile
karşı çıkma, hesap sorma ve hesap verme kültürü... Bunlar olmadan demokrasi
sadece sandığa indirgenir.
Din elbette bireyin ahlak
anlayışının kaynaklarından biri olabilir. Felsefe, aile, eğitim, gelenek ve
kişisel vicdan da olabilir. Ama devlet ahlakını tek bir dine veya mezhebe
emanet etmek doğru değildir. Devletin ortak ahlakı hukuk, insan hakları, eşit vatandaşlık
ve hesap verebilirlik üzerine kurulmalıdır. Çünkü devlet aynı inanca sahip
olmayan vatandaşların da devletidir.
Bir devletin ahlakı, yöneticisinin
ne kadar dindar göründüğüyle değil; gücü elindeyken kendini ne kadar
sınırlayabildiğiyle ölçülür.
Peki bu “tavuk-yumurta” iklemini
nasıl kıracağız? İyi kurumlar mı toplum yaratacak, yoksa bilinçli toplum mu iyi
kurumları zorlayacak? Çıkış yolu iki kaldıraçta yatmaktadır: Şeffaflık ve
Yurttaşlık Eğitimi.
·
Şeffaflık, kötü niyetli veya ahlaki zafiyeti
olan kişilerin hareket alanını daraltarak kurumsal çürümeyi önler.
·
Yurttaşlık eğitimi ise bireye devletin “kutsal
bir efendi” değil, vergileriyle finanse ettiği bir “hizmet sağlayıcı” olduğunu
öğretir. Toplum devletten hesap sorma hakkı olduğunu kavradığı an, kurumları
iyileştirecek toplumsal basınç da kendiliğinden doğar.
Demokrasi Tek Başına Yetmez
Bir ülkede seçim yapılması o ülkeyi
tek başına demokratik yapmaz. Şirketler için de benzer bir hata yapılır.
Yönetim kurulu var diye şirket kurumsal olmaz. Esas mesele, o kurulun gerçekten
işleyip işlemediğidir.
Ben iyi bir siyasal sistem için
demokrasinin yanına en az beş sütun daha koyuyorum: hukuk devleti, kuvvetler
ayrılığı, liyakatli bürokrasi, özgür bilgi ortamı ve hesap verebilirlik.
Hukuk devleti demek, devletin
de hukuka tabi olması demektir. Yönetenin işine geldiğinde uyguladığı,
gelmediğinde esnettiği kural hukuk değildir. Hukukun en kıymetli tarafı,
güçlüye de “hayır” diyebilmesidir.
Kuvvetler ayrılığı, devlet
içindeki güçlerin birbirine düşman olması değildir. Tam tersine, birbirlerini
denetleyerek sistemi korumalarıdır. Şirkette ödeme yapanla ödemeyi onaylayan
kişinin aynı olması nasıl riskliyse, devlette yasa yapan, uygulayan ve
uyuşmazlığı karara bağlayan gücün aynı elde toplanması da risklidir.
Liyakatli bürokrasi
iktidarların ömründen uzun yaşar. Hükümetler gelir gider, devlet devam eder.
Devlet hafızası her seçimde silinmemelidir. Memurun sadakati kişiye veya
partiye değil göreve ve hukuka olmalıdır.
Özgür bilgi ortamı olmadan
seçmen doğru karar veremez. İktidarın kendi başarılarını anlatması normaldir.
Muhalefetin eleştirmesi de normaldir. Medyanın görevi ise tarafların propaganda
departmanı olmak değil, gerçeği araştırmaktır.
Hesap verebilirlik de
sistemin sigortasıdır. Yetki verdiğiniz kişiden sonuç istemek son derece
normaldir. Ben şirketlerde yöneticilere “yetki veriyorsanız KPI da koyun”
diyorum. Devlet yönetiminde de yetki, hedef, ölçüm ve hesap birbirinden
ayrılamaz.
Devlet Ne Kadar Güçlü Olmalı?
Siyasette en fazla yanlış anlaşılan
kavramlardan biri güçlü devlettir. Bazıları güçlü devleti çok vergi toplayan,
her şeye karışan, vatandaşın korktuğu yapı olarak görüyor. Benim güçlü devlet
tanımım farklı.
Devlet görevlerinde güçlü, vatandaş
karşısında sınırlı olmalıdır.
Deprem olduğunda hızlı organize
olmalı. Yangın çıktığında söndürmeli. Sınırı korumalı. Mahkemeyi işletmeli.
Tekelleşmeyi önlemeli. Vergiyi adil toplamalı. Çocuklara iyi eğitim vermeli.
Salgın olduğunda sağlık kapasitesini devreye sokmalı. Yolsuzluğu soruşturmalı.
Bunlarda güçlü devlet isterim.
Ama benim ne düşüneceğime, hangi
hayat tarzını seçeceğime, hangi inanca inanacağıma, ne yazacağıma, kimi
eleştireceğime, kiminle evleneceğime veya özel hayatımı nasıl yaşayacağıma
devletin karar vermesini istemem. Burada da sınırlı devlet isterim.
Yani devletin kapasitesi yüksek,
keyfiliği düşük olmalıdır. Bu iki kavramı birbirine karıştırırsak
otoriterliği devlet kapasitesi sanabiliriz. Oysa iyi devlet hem güçlü hem
sınırlı olabilir.
Devlet Ne Yapmalı, Ne Yapmamalı?
Devletin ne yapması gerektiği
ideolojilerin en eski tartışmalarından biridir. Bir taraf devlet mümkün
olduğunca küçülsün der, diğer taraf daha fazla müdahale etsin. Ben bu
tartışmaya da şirket gözüyle bakıyorum: Bir kurum hangi işi yapabiliyorsa
değil, hangi işi yapması gerekiyorsa yapmalıdır.
Bana göre devletin vazgeçilmez
görevleri vardır: güvenlik, adalet, temel altyapı, rekabet düzeni, kaliteli
temel eğitim, temel sağlık güvencesi, çevre koruma, afet yönetimi ve sosyal
olarak tamamen savunmasız kalanlara destek. Bunları piyasaya tamamen bırakmak
doğru değildir.
Fakat devlet her malı üretmek, her
işletmeyi yönetmek, her fiyatı belirlemek, her sektörde oyuncu olmak zorunda
değildir. Devlet hakem olması gereken yerde oyuncu olursa rekabet bozulabilir.
Hele siyasi iktidar ekonomik kaynakların da büyük bölümünü kontrol ediyorsa hem
ekonomik hem siyasi güç aynı elde toplanır.
İyi devlet girişimcinin önünü açar
ama girişimcinin yerine geçmez. Rekabeti korur ama kazanan şirketi seçmez.
Sosyal yardım yapar ama yoksulluğu siyasi sadakat aracına dönüştürmez. Vergi
toplar ama vatandaşın parasını kendi parası gibi harcamaz.
Özgürlük Nedir?
Özgürlük sadece anayasada yazan bir
kelime değildir. Öncelikle bireyin kendini özgür hissedebilmesidir. İnsan
düşüncesini açıkladığında başına ne geleceğini hesaplıyorsa, hukuken özgür
olduğu söylense bile fiilen özgür değildir.
Ama özgürlük de sınırsız değildir.
Benim özgürlüğüm başkasının hakkını ortadan kaldırdığı yerde sınırla
karşılaşır. Müzik dinleme özgürlüğüm vardır ama gece yarısı bütün apartmana
dinletme özgürlüğüm yoktur. Fikrimi açıklama hakkım vardır ama bir başkasına
karşı şiddet çağrısı yapma hakkım yoktur.
Devletin görevi insanları
aynılaştırmak değil, farklı insanların birlikte yaşayabileceği sınırları
kurmaktır. Bir toplumda herkes aynı düşünmek zorunda kalıyorsa orada huzur
olabilir ama özgürlük yoktur. Özgür toplum, çatışmanın hiç olmadığı toplum
değildir; çatışmanın hukuk içinde yönetilebildiği toplumdur.
Eşitlik mi, Adalet mi?
Eşitlik de sık sık yanlış
anlaşılıyor. Herkese aynı şeyi vermek her zaman adalet değildir. İki çocuğa
aynı marka ayakkabı vermek eşitliktir ama ihtiyaçları farklıysa adil değildir.
Devletin görevi insanların hayat sonuçlarını tamamen eşitlemekten çok,
başlangıçtaki ağır haksızlıkları azaltmak ve fırsatlara erişimi mümkün
olduğunca adil hale getirmektir.
Ben fırsat eşitliğini sonuç
eşitliğinden daha önemli buluyorum. Çalışkanla çalışmayanın, risk alanla
almayanın, üretenle üretmeyenin sonuçlarının tamamen aynı olması adalet
değildir. Ama bir çocuğun doğduğu aile yüzünden iyi eğitime, sağlığa ve güvenli
bir çevreye hiç ulaşamaması da adalet değildir.
İyi yönetim, farklılıkları yok
etmez. Fakat farklılıkların kalıcı bir kast sistemine dönüşmesini de engeller.
İnsan doğduğu soy, mahalle, mezhep, cinsiyet veya servet yüzünden hayatının
başında oyunun dışına itilmemelidir.
İyi Yönetimin 15 İlkesi
Buraya kadar anlattıklarımı bir
yönetim modeli haline getirmeye çalışırsam benim içime sinen sistemin temel
ilkeleri şunlar olur:
1.
Egemenliğin kaynağı toplum olmalıdır.
Yönetme yetkisi doğuştan, soydan, kutsallıktan veya silahlı güçten değil
vatandaşın rızasından gelmelidir.
2.
Hiç kimsenin siyasi gücü sınırsız
olmamalıdır. En sevdiğimiz yönetici için bile sınırsız yetki istememeliyiz;
çünkü yarın aynı yetki sevmediğimiz birinin eline geçebilir.
3.
Yasama, yürütme ve yargı birbirini
denetleyebilmelidir. Kuvvetler ayrılığı yönetimi yavaşlatan gereksiz bir
bürokrasi değil, kötü kararı pahalı hale getiren sigortadır.
4.
Hukuk yöneticiyi de bağlamalıdır. Kanun
vatandaş için başka, iktidar için başka uygulanıyorsa hukuk devleti yoktur.
5.
İfade, örgütlenme ve basın özgürlüğü
korunmalıdır. Yanlış fikrin ilacı susturmak değil, daha fazla doğru
bilgidir.
6.
Kamu yönetiminde liyakat esas olmalıdır.
Devlet sadakat dağıtan bir işveren değil, topluma hizmet eden profesyonel bir
organizasyondur.
7.
Kamu yönetimi şeffaf ve hesap verebilir
olmalıdır. Vatandaş vergisinin nereye gittiğini bilmelidir.
8.
Piyasa ekonomisi korunmalı, fakat rekabet
devlet tarafından güvence altına alınmalıdır. Serbest piyasa, güçlünün
sınırsız serbestliği değildir.
9.
Devlet fırsat eşitliğini artırmalıdır.
Özellikle çocukların eğitime, sağlığa ve temel güvenliğe erişimi ailelerinin
gelirine tamamen mahkum olmamalıdır.
10.
Sosyal devlet zayıfı korumalı ama bağımlılık
üretmemelidir. Yardım, insanı ayağa kaldırmaya hizmet etmelidir.
11.
Eğitim ve bilim günlük siyasetin mümkün
olduğunca dışında tutulmalıdır. Bir ülkenin geleceği seçim dönemlerinden
daha uzundur.
12.
Yerel yönetimler yeterli yetki ve kaynakla
güçlendirilmelidir. Her sorunun başkentten çözülmesi hem verimsiz hem de
demokratik açıdan sakıncalıdır.
13.
Devletin başarısı sadece GSYH, yol, bina veya
askeri güçle ölçülmemelidir. Hukuk, eğitim kalitesi, yaşam süresi,
verimlilik, özgürlük, çevre ve vatandaş memnuniyeti de karneye girmelidir.
14.
İktidar değiştirilebilir olmalıdır. Bir
yönetim kendisini değiştirmeyi fiilen imkansız hale getiriyorsa demokratik
meşruiyetini aşındırır.
15.
Teknoloji devletin vatandaş üzerindeki
gözetimini değil, vatandaşın devlet üzerindeki denetimini artıracak biçimde
kullanılmalıdır.
Parlamenter Sistem mi, Başkanlık
Sistemi mi?
Bu noktada doğal olarak sistem
tartışmasına geliyoruz. Parlamenter sistem mi daha iyi, başkanlık sistemi mi?
Bana göre bu soruya sadece isim üzerinden cevap vermek doğru değil. Dünyada
başarılı başkanlık sistemleri de var, başarılı parlamenter sistemler de.
Başarısız olanları da var.
Benim için asıl kriter, yürütmenin
ne kadar denetlendiğidir. Parlamento gerçekten bağımsız mı? Milletvekili parti
liderinden mi, seçmenden mi korkuyor? Yargı yürütmeye karşı karar verebiliyor
mu? Kamu kurumlarının yöneticileri siyasi sadakatle mi, mesleki liyakatle mi
atanıyor? Seçim sistemi temsil adaletini sağlıyor mu? Medya çoğulcu mu?
Türkiye açısından baktığımda,
kuvvetler ayrılığını ve parlamentonun yürütme üzerindeki denetimini artıran bir
yapıyı daha sağlıklı buluyorum. Çünkü bizim siyasal kültürümüzde zaten güçlü
lidere yönelme eğilimi yüksek. Böyle bir kültürde sistemi de lider merkezli
kurduğunuzda iki eğilim birbirini besleyebilir.
Bir sistemi tasarlarken sadece “iyi
biri gelirse ne güzel yönetir” diye düşünmemek gerekir. Tam tersine şu
stres testini yapmak gerekir: Yarın bu makama hiç sevmediğim, hiç güvenmediğim
biri gelirse ona da bu kadar yetki vermek ister miyim? Cevabınız hayırsa sistem
fazla yetki veriyor demektir.
Yapay Zeka Çağında Demokrasi
Şimdi bütün bu tartışmalara yeni bir
aktör katılıyor: Yapay Zeka. İnsanlık binlerce yıl boyunca yönetimde bilgi
sorunuyla uğraştı. Bir kral ülkenin her köyünde ne olduğunu bilemezdi. Bir
bakan milyonlarca vatandaşın ihtiyacını aynı anda anlayamazdı. Bürokrasi biraz
da bu bilgi sorununu çözmek için büyüdü.
Yapay zeka bu denklemi
değiştirebilir. Devlet milyonlarca veriyi daha hızlı analiz edebilir, trafik
akışını optimize edebilir, vergi kaçağını tespit edebilir, afet risklerini
hesaplayabilir, bütçe senaryoları üretebilir, vatandaşın başvurusunu saniyeler
içinde sınıflandırabilir. Kamu yönetiminde muazzam bir verimlilik artışı
mümkün.
Ama madalyonun diğer yüzü çok daha
ürkütücüdür. Devlet vatandaşın yüzünü, sesini, konumunu, alışverişini, sosyal
çevresini, siyasi eğilimini ve dijital davranışlarını aynı sistem içinde analiz
edebilirse tarihte görülmemiş bir gözetim gücü doğabilir. Eski diktatörlerin
hayal bile edemeyeceği kadar ayrıntılı bir kontrol mekanizması teknik olarak
mümkün hale gelebilir.
Bu nedenle yapay zeka çağında
demokrasi tartışmasının merkezinde teknoloji değil, yetki olmalıdır. Algoritma
kime hizmet ediyor? Hangi veriyi kullanıyor? Kararı açıklayabiliyor mu?
Vatandaş karara itiraz edebiliyor mu? Algoritmayı kim denetliyor? Hata olduğunda
kim sorumlu?
Yapay zekanın kamu yönetimine
entegrasyonunda kritik bir risk daha vardır: Algoritmik önyargı ve şeffaflık
eksikliği. Yapay zekayı eğiten veriler geçmişteki ayrımcılıkları ve
adaletsizlikleri içeriyorsa, sistem bu adaletsizlikleri “teknik/tarafsız karar”
maskesi altında yeniden üretebilir. Bu nedenle geleceğin demokrasilerinde yeni
bir temel hak tanımlanmalıdır: “Algoritmik Açıklanabilirlik ve İtiraz Hakkı”.
Devletin vatandaş hakkında yapay zeka aracılığıyla verdiği her kararın
gerekçesi açıkça sunulabilmeli ve insani bir denetim mekanizmasına (yargıya)
taşınabilmelidir.
Yapay zeka iyi yönetimi otomatik
olarak getirmeyecek. İyi kurumların elinde büyük bir verimlilik aracı, kötü
kurumların elinde büyük bir baskı aracına dönüşebilir.
Ben yapay zekanın siyasetçilerin
yerine geçeceğini düşünmüyorum. Çünkü siyaset sadece optimum çözümü bulmak
değildir; değerler arasında tercih yapmaktır. Bir bütçede eğitime mı daha çok
kaynak vereceksiniz, savunmaya mı? Vergiyi kimden daha fazla alacaksınız? Çevre
için ne kadar büyümeden vazgeçeceksiniz? Bunlar matematik problemi değildir.
Toplumsal tercihlerdir.
Fakat yapay zeka siyasetçinin karar
kalitesini yükseltebilir ve daha önemlisi vatandaşın devleti denetleme
kapasitesini artırabilir. Bütçeleri anlaşılır hale getiren, ihaleleri tarayan,
çelişkili vaatleri gösteren, yasa tasarılarının etkisini simüle eden sistemler
düşünün. Ben geleceğin demokratik teknolojisini burada görüyorum.
Gelecekte Nasıl Yönetilebiliriz?
Temsili demokrasi yaklaşık iki
yüzyıldır büyük toplumların temel çözümü. Vatandaş milyonlarca kararı tek tek
veremediği için temsilci seçiyor. Ama teknoloji bu zorunluluğun bir kısmını
azaltıyor. Gelecekte temsili demokrasiyle doğrudan katılımın daha fazla iç içe
geçtiği modeller görebiliriz.
Her konuda referandum yapılmasını
doğru bulmam. Çünkü her karar uzmanlık ister ve çoğunluk psikolojisinin de
tehlikeleri vardır. Ama vatandaşın dört veya beş yılda bir oy verip sonra
tamamen seyirci kaldığı model de giderek yetersizleşiyor.
Belki gelecekte bazı ulusal ve yerel
konularda güvenli dijital katılım mekanizmaları olacak. Vatandaş yasa
taslaklarını görebilecek, görüş bildirecek, bütçe önceliklerini oylayacak,
yerel projeleri seçebilecek. Uzman kurullar seçeneklerin teknik sonuçlarını
açıklayacak. Yapay zeka farklı senaryoları simüle edecek. Son kararın
sorumluluğu ise yine demokratik kurumlarda olacak.
Burada benim önemsediğim şey
yönetimin tek bir merkeze daha fazla güç toplaması değil, bilgiyi ve denetimi
daha fazla dağıtmasıdır. İnsanlık siyasal olarak geliştikçe “tek akıllı adam”
modelinden “akıllı sistem” modeline geçmelidir.
Geleceğin devleti her şeyi bilen
devlet değil, bilgisini vatandaşla paylaşan ve kararının hesabını verebilen
devlet olmalıdır.
Türkiye İçin Ne İstiyorum?
Bunca sayfadan sonra baştaki kişisel
soruma döneyim: Ülkem için nasıl bir yönetim istiyorum?
Her şeyden önce kişilere bağımlı
olmayan bir devlet istiyorum. Bir Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakan veya parti
lideri değiştiğinde devletin ayarlarının yeniden yapılmadığı bir ülke
istiyorum. Kuralların kişilere göre eğilip bükülmediği, mahkemelerin kimin iktidarda
olduğuna bakmadan karar verebildiği, bürokrasinin mesleki aklını koruyabildiği
bir ülke.
Ben güçlü bir Türkiye istiyorum ama
gücün tanımını sadece asker, nüfus, yol, köprü veya büyük binalarla yapmıyorum.
Dünyanın en iyi üniversitelerine öğrenci gönderen değil, dünyanın en iyi
üniversitelerini kurabilen; teknolojiyi ithal eden değil üreten; yurttaşının
parasını koruyabilen; mahkemesine güven duyulan; gençlerinin başka ülkeye
kaçmak için değil başka ülkelerden insanların buraya gelmek için fırsat aradığı
bir Türkiye istiyorum.
Devleti yönetenlerin hata yaptığında
özür dileyebildiği, başarısız olduğunda görevi bırakmanın onursuzluk değil
siyasi ahlak sayıldığı bir kültür istiyorum. Muhalefetin düşman değil iktidarın
alternatifi görüldüğü, iktidarın da eleştiriyi tehdit değil ücretsiz denetim
olarak kabul ettiği bir siyaset istiyorum.
Vergi veren vatandaşın devlet
karşısında müşteri değil patron olduğunu hatırlamasını istiyorum. Çünkü
devletin parası diye bir şey yoktur; vatandaşın parası vardır. Kamu görevlisi o
parayı emanet olarak kullanır.
Çocukların hangi aileye doğduğunun
kaderlerini tamamen belirlemediği, eğitimde fırsat eşitliğinin gerçek olduğu,
çalışanın ve üretenin yükselebildiği, torpilin utanılacak bir şey sayıldığı bir
ülke istiyorum.
Ve en önemlisi, halkın siyasi
liderlerle duygusal bağı olsa bile devleti onlardan daha büyük görmesini
istiyorum. Bir lideri sevebilirsiniz. Ona oy verebilirsiniz. Yıllarca
destekleyebilirsiniz. Ama devletinizi, hukukunuzu ve kurumlarınızı o
liderden daha çok sevmelisiniz. Çünkü lider geçicidir, ülke kalıcıdır.
İyi Lider Değil, İyi Sistem
İnsanlığın siyasi yolculuğunu çok
uzun bir çizgide düşündüğümde bana şöyle görünüyor: Başlangıçta yönetim büyük
ölçüde güç meselesiydi. Kim daha güçlüyse o öne çıkıyordu. Sonra güç miras
haline geldi, kral oldu. Daha sonra insanlar kralın gücünü sınırlamayı öğrendi.
Meclisler, anayasalar, seçimler, mahkemeler ve haklar ortaya çıktı.
Yani insanlığın siyasi tarihi
yalnızca “bizi kim yönetsin?” sorusuna cevap arama tarihi
değildir. Aynı zamanda “bizi yönetenleri kim denetlesin?”
sorusuna cevap arama tarihidir.
Bence uygarlığın en büyük siyasi
başarısı lideri tamamen ortadan kaldırmak değildir. Lider her zaman gerekli
olacaktır. Krizde yön gösterecek, karar alacak, sorumluluk üstlenecek insanlar
lazım. Ama uygarlık, lideri alfadan ayırmıştır. Modern liderin gücü
sınırsız itaatten değil, sınırlı ve geçici yetkiden gelmelidir.
Bir şirketin kurumsallaştığını
patronun her şeye hakim olmasından değil, patron olmadığında da sistemin
işlemesinden anlarız. Bir devletin de kurumsallaştığını liderin her şeyi
çözebilmesinden değil, lider değiştiğinde de adaletin, ekonominin, eğitimin,
bürokrasinin ve güvenliğin çalışmaya devam etmesinden anlarız.
Belki de yeni nesillere
bırakabileceğimiz en değerli siyasi miras budur: Kime oy vereceklerini söylemek
değil, kim gelirse gelsin hangi kurallara uyması gerektiğini öğretmek.
Benim istediğim yönetim biçimi
kusursuz insanlara ihtiyaç duymayan bir sistemdir. Yöneticinin de vatandaşın da
hata yapabileceğini kabul eden; hatayı ortaya çıkaran, düzelten ve tekrarını
zorlaştıran bir düzen. Gücü dağıtan ama devleti felç etmeyen; özgürlüğü koruyan
ama kaosa izin vermeyen; piyasayı yaşatan ama zayıfı ezdirmeyen; çoğunluğu
yönetime getiren ama azınlığı onun insafına bırakmayan bir düzen.
Buna hangi ismi veririz bilmiyorum.
Liberal demokrasi, sosyal demokrasi, anayasal demokrasi, ileri demokrasi,
katılımcı demokrasi... İsim benim için ikinci planda. Ben etikete değil,
çalışan ilkelere bakıyorum.
Çünkü yönetimde de iş hayatında
olduğu gibi sonuçta aynı soru kalıyor: Sistem çalışıyor mu? İnsanların hayatını
iyileştiriyor mu? Hata yapanı düzeltebiliyor mu? Gücü kötüye kullanmayı
zorlaştırıyor mu? Gelecek nesle bugünkünden daha iyi bir ülke bırakıyor mu?
Cevabımız evetse doğru yoldayız.
Değilse liderleri değiştirmek yetmez; sistemi değiştirmemiz gerekir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder