İbrahimi Dinlerde Ortodoksi ve Heterodoksinin Tarihi
Bir
gecede sapkın olmak
1826 yazında İstanbul’da bir karar alındı: Bektaşi tarikatı
kaldırılacaktı. Tekkeler kapatıldı, bir kısmı yıkıldı, bir kısmı Nakşibendi
şeyhlerine devredildi. Babalar sürüldü, önde gelenlerinden üçü idam edildi.
Oysa birkaç hafta öncesine kadar Bektaşilik, en az iki yüz
yıldır belgelerle izlenebilen, geleneğin ise çok daha eskiye götürdüğü bir
biçimde devletin ordusuyla iç içe yaşayan, meşru, hatta saygın bir yoldu.
Yeniçeriler Hacı Bektaş’ı pirleri sayıyordu. Kaldırma fetvasında Bektaşilere rafızilik
ve ibahilik, yani şeriatın yasaklarını mubah sayma suçlaması yöneltildi.
Ama bu suçlamalar yüz yıl önce de yapılabilirdi; Bektaşi erkanı yüz yıl önce de
aynıydı. O birkaç haftada tekkelerde okunan dualar, yapılan ayinler, öğretilen
erkan değişmemişti. Değişen tek şey yeniçeri ocağının kaldırılmış olmasıydı.
Fetvanın gerekçesi inançtı; kararın nedeni kurumdu. Bir yol, içeriği yüzünden
değil, dayandığı kurum ortadan kalktığı için bir gecede “sapkın” hale
gelmişti. Elbette bu kararı yalnızca bir bahaneye indirgemek doğru olmaz.
Osmanlı yönetiminin dinî kaygıları, Bektaşilerin Yeniçeri Ocağı’yla ilişkisi ve
II. Mahmud’un merkezi otoriteyi güçlendirme siyaseti birbirinden bağımsız
değildi. Ancak dikkat çekici olan, uzun süre devlet tarafından meşru kabul
edilmiş bir geleneğin aynı devletin kararıyla yasaklanabilmesiydi.
Bu olay tek başına garip bir istisna gibi görünebilir.
Değil. İslam tarihinde “doğru” ile “sapkın” arasındaki sınır defalarca yer
değiştirdi. Bir kesim ulemanın yüzyıllarca tekfir ettiği bir düşünür, sonraki
yüzyılda türbesi padişah eliyle yaptırılan bir veliye dönüştü. Bir yerde
devletin resmi mezhebi olan inanç, birkaç yüz kilometre ötede kovuşturma sebebi
sayıldı. Osmanlı ordusunun 1818’de yerle bir ettiği bir hareket, yüz yıl sonra
Mekke ve Medine’nin resmi mezhebi oldu.
Bu yazı basit görünen ama cevabı hiç basit olmayan bir
soruyu soruyor: Bu sınırı kim çizdi, ne zaman çizdi ve neye göre çizdi?
Soru yalnızca tarihçileri ilgilendirmiyor. “Bunlar
İslam’ı içine sindirememiş” cümlesi bugün de kuruluyor. Cemevinin
ibadethane sayılıp sayılmayacağı tartışılıyor. 2014’te Sincar’da Yezidilere
yapılanları hala hatırlıyoruz. Son yıllarda Suriye’de Alevilere ve Dürzilere
yönelik kanlı saldırılar yaşandı. Pakistan’da bir topluluğun kendine Müslüman
demesi hala suç. İran’da bir başka topluluğun çocukları üniversiteye alınmıyor.
Sınırın geçmişte nasıl çizildiğini anlamak, bugün nasıl çizildiğini anlamanın
da yolu.
Bu
yazının yöntemi
Bu soruyu tek bir gelenek içinde cevaplamak yanıltıcı
olurdu. Yalnızca İslam tarihine bakarsanız, anlatılan şeyin bu dine özgü
bir kusur olduğu izlenimi doğar. Oysa değil. Aynı hikaye, farklı isimlerle ve
farklı kurumlarla, Hristiyanlıkta ve Yahudilikte de yaşandı. Bu
yüzden yazı üç ana bölümden oluşuyor ve her bölüm aynı dört adımı izliyor: önce
çoğulluk, sonra sınırın kurulması, sonra sınırın yer değiştirmesi, en sonda
bedel.
Üç gelenek, sınır çizmek bakımından birbirinden çok farklı
donanımlara sahipti. Hristiyanlıkta bunun için kurulmuş resmi bir aygıt
vardı: konsiller, piskoposluk hiyerarşisi, iman metinleri ve sonunda bir
papalık. İslam’da konsil hiç olmadı; ulema dağınık ve çok sesliydi, ama
sultanın ve onun atadığı şeyhülislamın ağırlığı vardı. Yahudilik ise
yaklaşık iki bin yıl boyunca kendi devleti olmadan yaşadı. Üç farklı donanım,
tek bir örüntü. Karşılaştırmayı değerli kılan da bu.
Baştan söyleyeyim ki bu yazının tezi “her şeyi iktidar
belirler” değil. Bu yazıda okuyacağınız gibi sırtını iktidara veren her
mezhep/tarikat abad olmuyor. Hanbelilik hiçbir devletin desteği olmadan
yüzyıllarca yaşadı; Zahirilik bir devletin himayesine rağmen söndü. Benim
söylediğim şu: Bir yorumun (dini ekolün) merkeze yerleşmesi ya da dışarıda
kalması üç şeyin birlikte çalışmasıyla belirlenir; kurum, halk tabanı ve
iktidar. Bu üçünden biri eksikse sonuç değişir. Ama sınırın arkasına zor gücü
eklendiğinde, yani tekfir (aforoz) bir infaz emrine dönüştüğünde, belirleyici
olan hemen her zaman iktidardır. Yazının izlediği şey bu üçlünün, özellikle de
üçüncüsünün nasıl çalıştığıdır.
İki uyarı daha. Birincisi sıralama. Tarihsel sıra
Yahudilik, Hristiyanlık, İslam’dır. Bu yazı tersinden gidiyor: en
yakınımızdaki, hakkında en çok konuştuğumuz örnekten başlayıp geriye doğru. İkincisi
denge. İslam bölümü diğer ikisinden belirgin biçimde uzun. Bu bir tercih: İslam
bölümü ayrıntılı ana vaka, diğer ikisi ise tezi sınayan kontrol örnekleri. Amaç
bir geleneği diğerinden daha hoşgörülü göstermek değil; bu yarışın galibi yok.
Son olarak şunu da baştan söyleyeyim: Bu yazı “hangi
yorum doğrudur?” sorusuna cevap vermiyor. O soru teolojinin sorusudur
ve cevabı soranın yerine göre değişir. Bir Osmanlı şeyhülislamının cevabıyla
bir Safevi aliminin cevabı farklıdır ve ikisi de kendi çerçevesinde tutarlıdır.
Buradaki soru tarihçinin sorusu: Kim, hangi dönemde, hangi yorumu meşru kabul
etti ve bunu hangi araçlarla yaptı?
Heterodoksi
bir özellik değil, bir ilişkidir
İki kelimeyle başlayalım. Yunanca kökenli ortodoksi “doğru
görüş”, heterodoksi ise “farklı görüş” demek. Gündelik dilde ortodoksi hakim,
yerleşik inancı; heterodoksi ise ondan ayrılan yorumları anlatır.
Ama burada bir tuzak var. Bu kelimeleri duyunca
heterodoksinin bir inancın içinde taşıdığı bir özellik olduğunu düşünürüz.
Sanki bazı inançlar doğuştan “sapkın”, bazıları doğuştan “doğru”dur. Oysa sınır
çizilmeden önce ortada yalnızca birbirine rakip, birbirini eleştiren ama
hiçbiri henüz “sapkın” olmayan yorumlar vardır. Bir yorum ancak başka bir yorum
merkeze yerleşip sınır çizdiğinde “dışarıda” kalır.
Yani heterodoksi bir özellik değil, bir ilişkidir: merkezle
kenar arasındaki ilişki. Merkez yer değiştirdiğinde kenar da değişir.
Bektaşiliğin 1826’daki hikayesi tam olarak budur.
Bu tezi söylerken bir nüansı da korumak gerekiyor. İçerik
hiç mi önemli değil? Önemli; ama sanıldığı yerde değil. Bazı özellikler bir
yorumun dışarıda kalma ihtimalini yapısal olarak artırır: dereceli ve gizli bir
öğreti, dışarıya kapalı üyelik, kutsal metnin görünen anlamını askıya alma
potansiyeli, soydan ya da karizmadan beslenen bir önderlik. Bu özellikleri
taşıyan bir yorum, merkezi otorite açısından daha zor denetlenir ve bu yüzden
daha kolay şüphe çeker. Yani içerik, kimin dışarıda kalmaya aday olacağını
etkiler. Ama adaylar arasından kimin gerçekten dışarı atılacağına, ne zaman
atılacağına ve atılmanın ne anlama geleceğine karar veren şey içerik değildir.
Bu yazı boyunca göreceğiz: Aynı içerik bir yerde saray tarikatı, başka bir
yerde idam gerekçesi oldu.
Kelimeler
de taraf tutar
Sınır çizmenin ilk aracı kelimelerdir ve üç din de bunun
için zengin bir sözlük üretti. Bu sözlüğe kısaca bakmak, ilerideki hikayeleri
okumayı kolaylaştırır.
İslam’da en eski kelime bid’at: sonradan
çıkarılmış şey. Kendi başına nötr bir kelimedir; alimler “güzel bid’at”
ve “kötü bid’at” ayrımı yapmıştır. Ama “ehl-i bid’at” dendiğinde kelime bir
topluluğu dışarıda bırakan bir etikete dönüşür. Rafızi “terk eden,
reddeden” demektir ve ilk halifeleri tanımayan Şiiler için
kullanılmıştır. Mülhid “doğru yoldan sapan”, zındık
ise başlangıçta Maniheist, sonra genel olarak “içten içe inançsız”
anlamına gelir. Tekfir ise bütün bunların üstündeki işlemdir: bir
kişiyi ya da topluluğu İslam’ın dışına çıkarmak. Bir Müslüman’ı tekfir
etmenin sonucu, zimmi sayılan bir Hristiyan’ın ya da Yahudi’nin bile sahip
olduğu hukuki güvenceyi kaybetmesidir; buna ileride döneceğim.
Hristiyanlıkta kelime herezidir ve kökeni
ilginçtir: Yunanca hairesis “seçim, tercih” demektir. Başlangıçta yalnızca bir
felsefe okulunu ya da bir eğilimi anlatıyordu. İkinci yüzyılda “kilisenin
öğretisi yerine kendi tercihini koyan kişi” anlamına kaydı ve bir
suçlamaya dönüştü. Kelimenin anlam değişimi, sınırın kurulmasının kendisidir:
Seçim yapmak, merkez belirdikten sonra suç oldu. Şizma ise öğreti
ayrılığı değil, otorite ayrılığıdır; aynı şeye inanıp başka bir
piskoposa bağlanmak.
Yahudilikte ise kelime min (“tür”, çoğulu
minim) ve apikoros’tur; ikincisi Epikuros’un adından gelir ve “ahireti
inkar eden, dinsiz” anlamında kullanılır. Yaptırımın adı heremdir:
aslında “ayrılmış, yasaklanmış” demektir ve cemaatten dışlamayı ifade
eder.
Dikkat çeken şey şu: Üç sözlükte de en ağır kelimeler,
dışarıdaki birini değil, içerideki birini tarif etmek için üretilmiştir. Bir
Müslüman’a “kafir” denmez, “zındık” denir. Bir Hristiyan’a “pagan” denmez, “heretik”
denir. Bir Yahudi’ye “goy” denmez, “min” denir. Sınır çizmenin kelimeleri, aynı
evin içindeki rakip için icat edilmiştir. Bu tesadüf değil; yazının sonunda
neden olmadığını göreceğiz.
I. İSLAM: ANA VAKA
Ortodoksi
nasıl doğdu?
İslam’ın ilk iki yüzyılına bakan biri bugünkü tabloyu orada
bulamaz. Dört mezhep yoktu, düzinelerce hukuk ekolü vardı ve hangisinin
kalacağı belli değildi. Kader gibi temel konularda birbirine taban tabana zıt
görüşler açıkça savunuluyordu. Büyük hadis derlemeleri henüz yapılmamıştı. “Ehl-i
sünnet” ifadesi bugünkü anlamını kazanmamıştı.
Bu bir eksiklik değildi. Hızla genişleyen, çok farklı
kültürlerle karşılaşan genç bir dinin doğal haliydi. Ortodoksi bu çoğulluğun
içinden seçilerek çıktı. Bu seçimi birkaç küçük hikayeyle izleyebiliriz. Ama
hikayelere geçmeden önce, sınır çizmenin İslam’daki ilk örneğine bakmak
gerekiyor; çünkü o örnek, sonraki bütün hikayelerin kalıbını kurdu.
Tekfirin
doğum yeri: Hariciler ve Mürcie
Tekfirin tarihi 657’de, Sıffin’de başlar. Hz. Ali ile
Muaviye’nin orduları karşı karşıya geldiğinde savaş bir hakem heyetine havale
edildi. Ali’nin ordusundan bir grup buna isyan etti: “Hüküm ancak Allah’ındır”,
insanlar Allah’ın hükmünü hakemlere bırakamazdı. Ordudan ayrıldılar; adları bu
yüzden Harici, yani “çıkanlar” oldu. Ama asıl önemli olan ayrılmaları
değil, ayrılırken geliştirdikleri ilkeydi: Büyük günah işleyen kişi
Müslüman değildir, kafirdir. Hakemliği kabul etmek büyük günahtı;
dolayısıyla Ali de, Muaviye de, onları izleyenler de dinden çıkmıştı. Kafirin
kanı ise helaldi.
Bu ilkenin sonucu 661’de geldi: Bir Harici, sabah namazına
giden Hz. Ali’yi Kufe’de öldürdü. İslam tarihinin ilk tekfir hareketi, İslam’ın
dördüncü halifesini ve Peygamber’in damadını (ayrıca kuzenini) “kafir” diye
katletti. Hariciler sonraki yüzyıllarda defalarca ayaklandı, defalarca ezildi,
kendi içlerinde de bölündüler; aynı kökten çıkan ama kendini Harici saymayan İbadilik
bugün Umman’da yaşıyor. Ama sert Haricilik tarihe karıştı.
Burada asıl ilginç olan, bu ilkeye verilen ilk cevaptır. Bir
grup alim şu tutumu geliştirdi: Bir kişinin imanı ile ameli ayrı
şeylerdir; günah işleyen Müslüman günahkar bir Müslüman’dır, kafir değil. Kimin
cennetlik kimin cehennemlik olduğuna bu dünyada insanlar karar veremez; hüküm
Allah’a ertelenir. Erteleme anlamına gelen irca kelimesinden
dolayı bu çevrelere Mürcie dendi. Mürcie, İslam tarihinin ilk anti-tekfir
teolojisidir. “Ehl-i kıbleden hiç kimse tekfir edilmez” ilkesi,
yani kıbleye dönüp namaz kılan herkesin Müslüman sayılması, bu çizgiden çıktı
ve Ebu Hanife’nin “iman ikrar ve tasdiktir, amel imanın parçası değildir”
formülüyle Hanefi geleneğe yerleşti.
Şimdi ironiye gelelim. Tekfiri reddeden Mürcie, sonraki
yüzyıllarda yazılan mezhepler tarihi kitaplarında “sapkın fırkalar”
listesine girdi. “Mürcii” bir suçlama haline geldi; Ebu Hanife’nin kendisi bile
hasımları tarafından bu etiketle anıldı. Yani sınır çizmeye karşı çıkan ilk
hareket, sonradan sınırın dışında gösterildi. Bu, yazının ileride defalarca
karşılaşacağı bir örüntünün ilk örneği: Sınırın mantığına itiraz etmek, çoğu
zaman sınırın öbür tarafına düşmek anlamına geldi.
Hariciler ile Mürcie arasındaki bu ilk tartışma, sonraki bin
dört yüz yılın kalıbını kurdu. Bir tarafta “yanlış inanan dinden
çıkmıştır ve kanı helaldir” diyen bir mantık, öbür tarafta “hükmü
Allah’a bırakın” diyen bir mantık. İslam tarihinde sınır çizmenin bütün
hikayeleri, bu iki mantık arasındaki salınımın hikayesidir. Ve ikinci mantık
her zaman var oldu; bu yazının sonlarında ona ayrıca döneceğim.
Birinci
hikaye: Kırbaçlanan alim
833 yılında Abbasi halifesi Me’mun, devlet görevindeki alimlerin
tamamının bir görüşü açıkça kabul etmesini şart koştu: Kur’an
yaratılmıştır, ezeli değildir. Bu, akla büyük önem veren Mu’tezile
kelam okulunun temel tezlerinden biriydi ve halife onu devlet politikası haline
getirmişti. Kabul etmeyenler sorgulandı, görevden alındı, hapsedildi. Bu sürece
mihne, yani “sınav” dendi.
En bilinen direnişçi Ahmed b. Hanbel’di. Halife Mu’tasım
döneminde hapsedildi ve kırbaçlandı. İki yılı aşkın bir süre sonra serbest
bırakıldı, ama boyun eğmedi. Yaklaşık on beş yıl sonra Halife Mütevekkil
mihneye son verdi, Mu’tezile devlet desteğini kaybetti ve Ahmed b. Hanbel
direnişin simgesi haline geldi.
Bu hikayenin ilginç yanı şu: Ortodoksi tarihinin ilk büyük
engizisyonunu, sonradan “sapkın” sayılacak olan taraf yürüttü. Mu’tezile
sonraki yüzyıllarda da parlak bir dönem geçirdi. Ama 1018 civarında Abbasi
halifesi Kadir Billah, Mu’tezili görüşleri açıkça mahkûm eden bir inanç metnini
resmen ilan ettirdiğinde terazi kesin olarak döndü. Bugün Sünni dünyada Mu’tezili
bir cemaat yok. Fikirleri ise Zeydi ve İmami Şii kelamında
yaşamaya devam etti.
Buradan çıkan ders ikili ve yazının tezini daha baştan
inceltiyor. Devlet bir görüşü zorla dayatmaya çalıştığında her zaman
kazanamadı; mihne başarısız oldu, çünkü halk tabanı karşı taraftaydı. Bağdat
sokakları Ahmed b. Hanbel’i tutuyordu, halifeyi değil. Ama devletin desteğini
kaybeden bir görüş de hızla zemin kaybetti. İktidar tek başına yetmedi;
iktidarsızlık ise öldürdü.
İkinci
hikaye: Sönen mezhepler
Bugün “dört mezhep” deriz. Ama 9. yüzyılda çok daha
fazlası vardı ve hepsi ciddiye alınıyordu. Evzai’nin ekolü Şam’da ve bir
dönem Endülüs’te yaygındı. Leys b. Sa’d Mısır’da, Süfyan es-Sevri
Kufe’de okul kurmuştu. Tarihçi ve müfessir Taberi’nin kendi ekolü vardı.
Davud ez-Zahiri kıyası tümüyle reddeden bir hukuk anlayışı geliştirdi.
Hiçbiri bugüne kalmadı.
Neden? Metinleri bugün okunabiliyor ve zayıf
değiller. Kalan mezheplerin ortak özelliği kurumsallaşabilmeleriydi. Talebe
yetiştirdiler, metin ürettiler, kadılık kadrolarına yerleştiler. Devlet desteği
bu süreçte önemliydi ama tek başına belirleyici değildi. Hanbelilik
yüzyıllarca hiçbir devletin resmi mezhebi olmadan, Bağdat sokaklarındaki güçlü
halk tabanı sayesinde yaşadı. Zahirilik ise Kuzey Afrika’daki
Muvahhidler devletinin himayesine rağmen söndü; çünkü ne yaygın bir talebe ağı
kurabildi ne de halk arasında kök saldı.
Yani mezheplerin hayatta kalmasını belirleyen yalnızca
doktrin değildi, yalnızca devlet de değildi. Kurum, halk tabanı ve iktidar
birlikte çalıştı. Bu üçlü, yazının başında söylediğim gibi, bütün hikayenin
anahtarıdır. Mihnede devlet vardı ama taban yoktu; Zahirilikte devlet vardı ama
kurum yoktu; Hanbelilikte devlet yoktu ama taban ve kurum vardı. Üçü bir araya
geldiğinde ise ortaya çıkan şeye sonradan “ortodoksi” dendi.
Üçüncü
hikaye: Bir medrese ağı
1067’de Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün Bağdat’ta kurduğu medrese
kapılarını açtı. Ardından Nişabur, Isfahan, Herat ve Musul’da benzerleri geldi.
Nizamiye medreseleri vakıf gelirleriyle ayakta duruyordu ama arkalarında
devletin en güçlü adamı vardı. Çizgileri de belliydi: hukukta Şafiilik, inançta
Eş’arilik.
Bir gencin alim olmasının yolu artık büyük ölçüde bu ağdan
geçiyordu: burs, yurt, kütüphane, hoca ve ardından kadılık ya da müderrislik.
Ortodoksi yalnızca bir fikir olarak değil, bir kariyer yolu olarak da
kuruluyordu. Rakip yorumların en büyük dezavantajı yanlış olmaları değil, böyle
bir ağa sahip olmamalarıydı.
Burada üçlünün en az konuşulan ayağını, kurumu, en açık
haliyle görüyoruz. Medrese bir fikir değildir; bir bina, bir bütçe, bir kadro
ve bir diploma zinciridir. Bir yorum (ekol) bu zinciri kurduğunda, kendisini
taşıyacak insanları her kuşakta yeniden üretir. Kuramayan yorum ise, ne kadar
parlak olursa olsun, bir kuşak içinde dağılabilir. Nizamiye modeli sonraki
yüzyıllarda Eyyubilerde, Memlüklerde ve Osmanlı’da tekrarlandı. Osmanlı ilmiye
hiyerarşisi, en tepesinde şeyhülislamın durduğu bu kariyer merdiveninin en
gelişmiş biçimidir.
Dördüncü
hikaye: İçeri alınan tasavvuf
Nizamiye’nin en parlak hocası Ebu Hamid el-Gazali’ydi.
Bağdat’ta kürsü sahibiydi, filozoflara karşı yazdığı eserle ünlenmişti. 1095’te
her şeyi bırakıp gitti. Yıllar süren inziva ve arayıştan sonra İhyau Ulûmi’d-Din’i
yazdı. Bu eser İslam tarihinin en etkili uzlaşmalarından birini kurdu: Tasavvuf,
şeriata bağlı kaldığı sürece meşrudur.
Gazali’den önce fakihler sufileri bid’atle, sufiler
fakihleri şekilcilikle suçluyordu. Gazali’den sonra tasavvufun büyük
kısmı merkeze girdi. Kadirilik, Nakşibendilik, Şazelilik ve Halvetilik gibi
tarikatlar tümüyle Sünni ana akımın içindedir. Kurucularının çoğu medrese
eğitimli hukukçulardır.
Bu önemli bir noktayı gösteriyor: Tasavvuf kendiliğinden
heterodoks değildir. Mistisizm de, batıni yorum da, gizli anlam arayışı da tek
başına insanı dışarıda bırakmaz. Aynı Gazali’nin, Batınilere karşı halifenin
isteğiyle en sert reddiyeyi yazan kişi olması da bunu gösteriyor: Sorun batıni
yorumun kendisi değildi; sorun, o yorumun kimin elinde, hangi örgütlenmeyle ve
hangi siyasi hedefle durduğuydu. Tasavvuf medresenin içine alındı, çünkü
medreseyle uzlaştı ve medresenin otoritesini tanıdı. Uzlaşmayanlar dışarıda
kaldı.
Beşinci
hikaye: Fetva ile kılıcın evliliği
İslam’da konsil hiç olmadı dedim. Ama bir şey oldu ve bunu
atlamak yanıltıcı olur: Osmanlı, konsilin yapamadığını bir devlet dairesiyle
yaptı.
Selçuklu ve Memlük dünyasında ulema güçlüydü ama
dağınıktı; her kadı kendi mezhebine göre hükmeder, her müftü kendi görüşünü
söylerdi. Osmanlı bunu değiştirdi. 15. yüzyılın ilk yarısında Bursa’da başlayan
başkent müftülüğü, bir yüzyıl içinde İstanbul’da “şeyhülislamlık”
adıyla ilmiyenin tepesine yerleşti. Medreseler derecelendirildi, hangi
medresede okuyanın hangi kadılığa atanacağı kurala bağlandı, fetva vermek
standart bir bürokratik işleme dönüştü. 16. yüzyılda Ebussuud Efendi’nin
otuz yıl süren şeyhülislamlığı bu yapının zirvesidir: Padişahın kanunları ile
şeriatın hükümleri birbirine uyarlandı, fetvalar numaralandı, cevaplar kısa ve
kesin oldu. Bir Osmanlı tebaası için “din ne diyor?” sorusunun
cevabı artık İstanbul’dan geliyordu.
Bu, Hristiyanlıktaki konsil-imparator ikilisine en çok
benzeyen İslami yapıdır. Ama bir farkla ve o fark bu yazı için önemli:
Şeyhülislam, papa değildi. Padişah tarafından atanır, padişah tarafından
azledilir, gerekirse padişah tarafından idam edilirdi; nitekim birkaçı edildi.
Konsil kararını imparator ferman yapardı; Osmanlı’da fetvayı zaten devletin
memuru veriyordu. Yani sınırı çizen aygıt ile zor gücünü elinde tutan aygıt
aynı çatının altındaydı. Kızılbaşları mürted ilan eden fetvaların
sahipleri, Kemalpaşazade ve Ebussuud, devletin en yüksek dini memurlarıydı. İbn
Arabi’yi aklayan fetvanın sahibi de aynı Kemalpaşazade’dir; padişah türbe
yaptırmaya karar vermişti, fetva arkadan geldi.
Buradan iki sonuç çıkıyor. Birincisi, “İslam’da merkezi
otorite yoktu” cümlesi doğru ama eksiktir; Osmanlı’da yarı-merkezi bir otorite
vardı ve o otorite devletin kendisiydi. İkincisi, bu yapı sınırı çizmeyi
kolaylaştırdığı kadar geri çekmeyi de kolaylaştırdı. Papanın bir aforozunu
kaldırmak için başka bir papa ve dört yüz yıl gerekti; padişahın bir kararını değiştirmek
için bir sonraki padişah yeterliydi. 1826’da Bektaşiliği kapatan irade ile 1501’de
Balım Sultan’ı dergaha atayan irade aynı makamdı. Yazının sonunda, bugünkü
tartışmalara geldiğimizde, bu ayrıntı yeniden karşımıza çıkacak.
Sınırın
içindeki çoğulluk: Dört mezhep
Buraya kadar anlattıklarım, Sünni ortodoksinin farklılığa
hiç yer bırakmadığı izlenimini verebilir. Vermemeli; çünkü bu ortodoksinin en
özgün yanı, sınırın içinde bir çoğulluğu kurumsallaştırmış olmasıdır.
Dört mezhep aynı konuda farklı hükümler verir: abdesti neyin
bozduğundan evlilik akdinin şartlarına, miras paylarından ceza hukukuna kadar
yüzlerce meselede Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli
birbirinden ayrılır. Buna rağmen hiçbiri diğerini sapkın saymaz. 13. yüzyılda
Memlük sultanı Baybars Kahire’de dört mezhebe dört ayrı başkadı atadı;
bir Şafii tüccar ile bir Hanefi tüccar aynı şehirde, aynı devletin çatısı
altında, farklı hukuka göre yargılanabiliyordu. Mekke’de Kabe’nin etrafında
dört mezhebin dört ayrı namaz makamı vardı ve her mezhep kendi imamının
arkasında, ayrı ayrı namaz kılardı; bu düzen 20. yüzyıla kadar sürdü. “Ümmetimin
ihtilafı rahmettir” sözü, hadis olarak zayıf sayılsa da, bu düzenin
sloganı oldu.
Bu, dönemin dünyasında az rastlanır bir şeydi. Hristiyan
Avrupası’nda aynı şehirde iki farklı kilise hukukunun yan yana işlemesi
düşünülemezdi; Augsburg’a kadar her ülkenin tek bir dini olacaktı. İslam
dünyası ise hukuki çoğulluğu bir ilke olarak kabul etti ve bunu yüzyıllarca
yürüttü. Yazının tezi açısından bunun anlamı şu: Ortodoksi farklılığa
düşman değildir; tanımadığı farklılığa düşmandır.
Çünkü çoğulluğun sınırı vardı ve o sınır kapalıydı. Dört
mezhep, 10. yüzyıldan sonra beşinciye yer bırakmayan bir listeydi. (Dört
mezhebin Sünni dünyadaki ayrıcalıklı konumu yüzyıllar içinde pekişti.
Medreseler, vakıflar ve kadılık kurumları bu ekollerin sürekliliğini sağlarken,
diğer hukuk ekolleri aynı kurumsal desteği bulamadıkları ölçüde etkilerini
kaybetti.) Taberi’nin ekolü, Zahirilik, Evzailik listeye giremedi ve söndü. Mu’tezile
kelamı listeye giremedi ve Sünni dünyadan silindi. Şiilik ise listenin tümüyle
dışındaydı; Baybars’ın dört kadısı arasında Caferi bir kadı yoktu. Yani Sünni
ortodoksi şunu söylüyordu: Şu dört yorum arasında istediğinizi seçebilirsiniz;
beşinci bir yorum yoktur. Bu, bugün “mezhep hoşgörüsü” diye övülen şeyin gerçek
biçimidir ve övülmeyi hak eder; ama neyin hoş görülüp neyin görülmediğine kimin
karar verdiğini unutmadan.
Dikkat çekici olan, bu kapalı listenin bile bir iktidar
kararıyla oluşmuş olmasıdır. Dört mezhebin “dört” olarak sabitlenmesi bir
ilahiyat kurultayında değil, medrese vakfiyelerinde, kadılık atamalarında ve
Memlük-Osmanlı devletlerinin hangi mezheplere kadro ayırdığında belirlendi.
Osmanlı pratikte yalnızca Hanefiliğe kadro ayırdı; Anadolu ve Rumeli’de Şafii
ya da Maliki bir kadı bulmak neredeyse imkansızdı. Dört mezhep eşitti; ama
biri daha eşitti.
Herkes
devraldı (hepiniz senkretiksiniz)
Heterodoks akımlar söz konusu olduğunda en sık duyulan
itiraz şudur: Onlar İslam’ı eski inançlarla karıştırmış, saf dini bozmuşlardır.
Bu itirazı ciddiye almak gerekiyor, çünkü içinde bir doğru payı var ama bir de
büyük bir yanılgı.
Doğru payı şu: İslam boş bir zemine yayılmadı. Fethedilen
topraklarda bin yıllık Zerdüşt geleneği, Hristiyan manastırları, Budist
tapınakları, bozkırın şamanik gelenekleri yaşıyordu. İran’da nüfusun
çoğunluğunun Müslüman olması fetihten iki yüzyıldan fazla sonrayı buldu, Mısır’da
daha da uzun sürdü. Din değiştiren insanlar ninnilerini, masallarını, kutsal
mekanlarını ve hastalıkta başvurdukları pratikleri de yanlarında getirdi.
Yanılgı ise şu: Bu devralma yalnızca heterodoksiye
özgü değildi. Ortodoksi de devraldı.
Kabe İslam’dan önce de bir hac merkeziydi. Tavaf, kurban ve
Hacerülesved yerindeydi. “Allah” kelimesi İslam öncesi Arabistan’da yüce
tanrıyı adlandırıyordu. Bunlar yıkılmadı, devralındı ve yeni bir anlamla
donatıldı. İlk İslam devletinin divan teşkilatı ve vergi sistemi Bizans ve
Sasani modellerinden alındı. Sikkeler Emevi halifesi Abdülmelik’in reformuna
kadar Bizans ve Sasani örneklerini taşıyordu. Kelam, yani İslam teolojisi,
kavramlarını Yunan felsefesiyle tartışarak kurdu. Tekke düzeni (bir şeyh,
etrafında yaşayan müritler, ortak mutfak, vakıf geliri) Suriye ve Mısır’daki
manastırlarla dikkat çekici benzerlikler taşır. Burada tek yönlü bir
kopyalamadan çok, yüzyıllarca yan yana yaşamanın ürünü olan bir etkileşimden
söz etmek daha doğru.
En ironik örnek belki de şu: İslam tarihinde sapkınları
kovuşturmak için kullanılan “zındık” kelimesinin kendisi Orta Farsçadan gelir.
Sasani devleti Maniheistleri bu adla kovuşturuyordu. Abbasiler kelimeyi olduğu
gibi devraldı ve Halife Mehdi zındıkları takip etmek için özel bir memuriyet
kurdu. Yani yalnızca inançlar değil, inançları kovuşturma kategorisi de
devralınmıştı.
O halde ortodoksi ile heterodoksi arasındaki fark, birinin
saf, diğerinin karışık olması değildir. İkisi de devralarak, karışarak, yeniden
yorumlayarak oluştu. Bu yazının ileri sürdüğü şey şu: Ortodoksi, kazanmış
bir senkretizmdir. Kazandıktan sonra da kendini başlangıçtan beri saf
olarak anlatmaya başlamıştır. Bu kötü niyetli bir gizleme değil. Her kazanan
taraf kendi tarihini kaçınılmazmış gibi yazar.
Kimin
Yorumu Din, Kimin Yorumu Bid’at?
Burada üzerinde düşünmemiz gereken bir çelişki var. Sünni
İslam, bazı heterodoks toplulukları Kur’an’ı keyfi biçimde yorumlamakla, dine
sonradan unsurlar eklemekle veya dinin aslını değiştirmekle suçladı. Peki bugün
Sünni İslam’ın vazgeçilmez kabul ettiği uygulamaların ne kadarı doğrudan Kur’an’da
yazıyor?
Kur’an namazı emrediyor ama rekat sayılarını belirtmiyor.
Zekatı emrediyor ama bugün yaygın olarak kullanılan yüzde 2,5 oranını vermiyor.
Haccı emrediyor ama bütün törenlerin ayrıntılı düzenini açıklamıyor. Kadınların
örtünmesine ilişkin hükümler içeriyor ama örtünmenin sınırlarının nasıl
belirleneceği konusunda yorum farklılıkları bulunuyor. Bunların büyük bölümü
hadisler, sünnet olarak aktarılan uygulamalar ve sonraki yüzyıllarda gelişen
fıkıh yoluyla sistemleştirildi.
Elbette Sünni alimler bunların Kur’an’a aykırı yenilikler
değil, Hz. Muhammed’in öğrettiği dinin açıklamaları olduğunu savunuyor. Bu,
kendi teolojik sistemleri içinde anlaşılabilir bir gerekçe. Ancak tarihçi
açısından bakıldığında karşımızda yine yorumlanan, aktarılan, kurallara
bağlanan ve kurumlar aracılığıyla sonraki kuşaklara öğretilen bir dini gelenek
bulunuyor.
Üstelik bid’at kavramının kendisi bile tartışmalıdır. Bazı
Sünni alimler sonradan ortaya çıkan dini uygulamaları iyi ve kötü bid’at diye
ayırmıştır. Teravih namazının cemaatle düzenli biçimde kılınması konusunda Hz.
Ömer’e atfedilen “Ne güzel bid’at” sözü bunun ilginç
örneklerinden biridir.
O halde mesele yalnızca kimin dine yenilik getirdiği
değildir. Asıl mesele, hangi yeniliğin dinin meşru açıklaması, hangisinin dinin
bozulması sayılacağına kimin karar verdiğidir. Bir geleneğin kendi yorumlarına
sünnet ve içtihat, başkasının yorumlarına bid’at demesi, bu sınırın nasıl
kurulduğunu anlamamız açısından önemlidir.
Bu, bütün yorumların birbirine eşit olduğu veya aralarında
gerçek teolojik farklılıklar bulunmadığı anlamına gelmez. Fakat ortodoksinin de
yorumsuz, değişmeden günümüze ulaşmış bir inanç bütünü olmadığını gösterir. O
da tarih içinde şekillenmiş, tartışmış, seçmiş ve kurumsallaşmıştır. Farkı,
kendi yorumlarını meşrulaştıracak kurumlara ve zaman zaman bu kurumları
destekleyen siyasi güce sahip olmasıdır.
Dışarıda
Kalanlar
Düşmanın
kaleminden tanıdıklarımız
İslam’ın daha ilk yüzyılında Şii çevrelerin kenarında bir
dizi akım belirdi. Kaynaklar bunlara gulat, yani “aşırıya kaçanlar” der.
İmama ilahi nitelik atfetmek, ruh göçü, imamın ölmeyip geri döneceği inancı
ortak temalarıydı.
Kaynaklarda kırktan fazla fırka adı geçer. Ama bu fırkaların
neredeyse tamamı hakkında bildiklerimiz, onları çürütmek için yazılmış
eserlerden gelir. Mezhepler tarihi kitapları belirli bir amaçla yazıldı: doğru
yolu tarif etmek ve sapanları sıralamak. Bu türün en etkili örneklerinden biri,
ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını ve yalnızca birinin kurtulacağını
söyleyen hadise göre düzenlenmiştir; yazar yetmiş iki sapkın fırkayı
doldurmak zorunda hissetmiştir. Bir grup hakkında elinizde yalnızca düşmanının
yazdığı metin varsa, o grubun kendini nasıl tanımladığını bilemezsiniz. Bazı
fırka adlarının gerçekten var olup olmadığı bile tartışmalıdır. Listeyi
kabartmak, tehlikeyi büyük göstermenin bir yoluydu.
Burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Bu bilgi sorunu bütün
heterodoks gelenekler için aynı ölçüde geçerli değil. İsmaililer kendi
devletlerini kurdukları için devasa bir içeriden yazılmış külliyat bıraktılar
ve bu külliyat bugün okunabiliyor. Nusayrilerin, Yaresan’ın ve Dürzilerin
kendi metinleri son yüzyılda yayımlandı; Anadolu Alevilerinin ocak arşivleri
son yirmi yılda açıldı. Ama ilk yüzyılların gulat fırkaları için elimizde kendi
sesleri yok. Onları yalnızca hasımlarının karikatüründen tanıyoruz ve o
karikatürün ne kadar güvenilir olduğunu sınayacak bir aracımız bulunmuyor.
Bu, dışarıda kalanların tarihine bakarken sürekli akılda
tutulması gereken bir şey: Heterodoksinin tarihi büyük ölçüde ortodoksinin
kalemiyle yazıldı. İlerleyen bölümlerde aynı sorunun Hristiyanlıkta ve
Yahudilikte de karşımıza çıktığını göreceğiz.
Devlet
kuran “sapkınlar”
9. yüzyılın sonunda bir akım bu dağınıklığı aştı: İsmaililik.
Ayırt edici özelliği inancından çok örgütlenmesiydi. Davet adı verilen
sistem, bölge bölge sorumlulardan ve aşama aşama açılan bir öğretiden oluşan,
dönemin en gelişmiş örgütlerinden biriydi.
Sonuçları devasa oldu. İsmaili kökenli Karmatiler
Bahreyn’de devlet kurdu ve 930’da Mekke’ye girip Hacerülesved’i sökerek yirmi
yılı aşkın bir süre alıkoydu. Fatımiler 909’da Kuzey Afrika’da devlet
kurdu, Mısır’ı aldı, Kahire’yi inşa etti ve Ezher’i kurdu. İki yüzyıl boyunca
Abbasilerin karşısında rakip bir halifelik olarak durdular. Nizariler
1090’da Alamut kalesini ele geçirdi ve bir buçuk yüzyıldan uzun süre dönemin en
güçlü devletlerini meşgul etti.
Bu, kenarda kalmış bir sapkınlık değildi. Rakip bir dünya
düzeniydi. Tam da bu yüzden en sert karşılığı aldı. Gazali’nin Batınilere karşı
yazdığı reddiyenin Abbasi halifesinin isteğiyle kaleme alınması tesadüf
değildi.
Buradan önemli bir sonuç çıkıyor: En sert dışlama her zaman
en zayıf olana yapılmadı. Çoğu zaman en tehlikeli görülene yapıldı. İsmaililik,
yazının başında sözünü ettiğim “dışarıda kalmaya aday kılan özelliklerin” hemen
hepsini taşıyordu: dereceli gizli öğreti, hiyerarşik örgüt, batıni yorum, bir
imama mutlak bağlılık. Ama onu Abbasi halifesinin baş düşmanı yapan şey bu
özellikler değil, bu özelliklerle kurulmuş bir devletti.
Kimdir
bunlar? İslam dünyasında bugün yaşayan başlıca gelenekler
·
Anadolu Aleviliği: Türkiye’nin en büyük
heterodoks geleneği. Cem, semah, dedelik ve Ehl-i Beyt sevgisi merkezdedir.
Kökenleri İslami, Türkmen, Kürt, yerel Anadolu ve batıni unsurların buluştuğu
uzun bir süreçte şekillendi.
·
Bektaşilik: Hacı Bektaş Veli’ye bağlanan
ve 16. yüzyılda Balım Sultan tarafından kurumsallaştırılan yol. Türkiye’de
Alevilikle iç içe, Arnavutluk’ta ise bağımsız bir yapı olarak sürüyor.
·
Nusayrilik (Arap Aleviliği): 9. yüzyılda
İbn Nusayr çevresinde oluşan batıni gelenek. Suriye kıyılarında ve Hatay’da
yaşıyor.
·
Dürzilik: 11. yüzyılda Fatımi döneminde
ortaya çıktı ve bir süre sonra dışarıdan üye kabulünü durdurdu. Lübnan, Suriye,
İsrail ve Ürdün’de yaşıyor. Pek çok Dürzi kendini ayrı bir inanç topluluğu
olarak görür.
·
Yezidilik: Sünni bir tarikat olan
Adeviyye’den doğup zamanla ayrı bir din haline geldi. Tarih boyunca defalarca
kıyıma uğradı; en son 2014’te.
·
Yaresanilik (Ehl-i Hak): İran ve Irak’ta,
ağırlıklı olarak Kürtler arasında yaşayan, ardışık ilahi tecelli inancını
merkeze alan gelenek.
·
İbadilik: Haricilikle aynı kökten çıktığı
kabul edilen, ama kendini Harici saymayan gelenek; bugün Umman’ın çoğunluk
mezhebi, Kuzey Afrika’da da küçük topluluklarla yaşıyor. Sert Harici tekfir
anlayışını hiçbir zaman benimsememiştir; ama fırak kitaplarındaki Harici
damgasını hala taşır.
·
Ahmediler: 19. yüzyıl sonunda Hindistan’da
Mirza Gulam Ahmed çevresinde doğan hareket. Kendilerini Müslüman sayarlar;
Pakistan devleti 1974’te saymamaya karar verdi. Aşağıda ayrıca ele alacağım.
·
Bahailer: 19. yüzyıl İran’ında Şiiliğin
içinden çıkıp ayrı bir din haline gelen topluluk. İran’da bugün de sistemli
biçimde dışlanıyor. Onlara da döneceğim.
Neden
düşmanlık?
Heterodoksiye karşı sertliği yalnızca kötü niyetle açıklamak
kolay ama yanlış olur. Arkasında birbirine örülmüş dört neden vardı ve bunların
bir kısmı samimiydi.
Devletin bekası. Büyük imparatorluklar dini birliği
siyasi istikrarın teminatı olarak gördü. Üstelik bazı heterodoks hareketler
gerçekten de siyasi başkaldırıyla iç içeydi. 13. yüzyılda Babailer isyanı, 15.
yüzyılda Şeyh Bedreddin hareketi ve 16. yüzyıl başında Şahkulu isyanı bunun
örnekleri. Farklı bir inanç, farklı bir sadakat gibi okundu. Bazen bu okuma
doğruydu, bazen değildi.
Tahrif korkusu. Bu en az konuşulan ama belki en
samimi neden. Ulema, dinin özünün bozulacağından gerçekten endişe ediyordu.
Batıni yorum, ayetlerin görünen anlamının ardında gizli bir anlam arıyordu. Bu
yorum ileri götürüldüğünde namaz, oruç ve hac gibi zahiri hükümleri askıya alma
potansiyeli taşıyordu. Fıkıh merkezli bir anlayış için bu, dinin omurgasının
çökmesi demekti. Bu kaygıyı ciddiye almadan heterodoksiye karşı tutumu anlamak
mümkün değil. Ve bu kaygı, yukarıda söylediğim “içerik aday belirler” ilkesinin
ta kendisidir: Zahiri hükümleri askıya alma potansiyeli taşıyan bir yorum,
ulemanın gözünde her zaman şüpheliydi.
Hukukta birörneklik. Fıkıh yalnızca ibadeti değil
evliliği, mirası, ticareti ve ceza hukukunu da düzenliyordu. Kendi kurallarıyla
yaşayan, kendi uyuşmazlıklarını kendi içinde çözen topluluklar, imparatorluğun
yargı ve vergi mekanizmasının dışında kalıyordu. Devlet için bu bir yönetim
sorunuydu.
Ulemanın konumu. Medrese sistemiyle birlikte eğitimi,
yargıyı ve fetvayı elinde tutan profesyonel bir alim sınıfı oluştu. Halk
üzerinde büyük etkisi olan karizmatik şeyhler, dervişler ve batıni önderler bu
sınıfın otoritesiyle rekabet ediyordu. Dini doğruyu savunmak ile kurumsal
konumu korumak çoğu zaman birbirinden ayırt edilemez hale geldi.
Bu dört neden birbirini besledi. Devlet ulemanın teolojik
dilini, ulema devletin zor gücünü kullandı. Tekfir, yani bir kişiyi ya da grubu
İslam dışı ilan etmek, tam da bu buluşma noktasında durur. Bir alimin fetvası
tek başına bir görüştür. Arkasına devlet geçtiğinde bir infaz emrine
dönüşebilir.
Örüntü:
Sorun bir mezhep değil, bir mantık
Sınırın nasıl işlediğini en iyi vakalar gösterir.
Hallac-ı Mansur 922’de Bağdat’ta yıllar süren bir
yargılamanın ardından işkenceyle öldürüldü. Suçlamalar karışıktı ve siyasi
boyutu ağır basıyordu; Hallac’ın Karmatilerle ilişkisi olduğundan
şüpheleniliyordu ve sarayda hamileri de düşmanları da vardı. Aynülkudat
Hemedani 1131’de, otuz üç yaşında idam edildi; arkasında Selçuklu veziriyle
bir hesaplaşma vardı. İşrak felsefesinin kurucusu Sühreverdi 1191’de
Halep’te öldürüldü; onu öldürten Selahaddin Eyyubi, Halep’teki genç oğlunun bu
filozofun etkisine girmesinden ve Halep ulemasının baskısından çekiniyordu. Hurufi
şair Nesimi 15. yüzyılın başında yine Halep’te derisi yüzülerek öldürüldü.
Hurufiler Edirne’de yakıldı; aynı dönemde bir Hurufinin Timurlu hükümdarı
Şahruh’a suikast girişiminde bulunduğunu da not etmek gerek. Şeyh Bedreddin
1420’de, bir isyanın merkezinde idam edildi.
Bu listeye bakınca dikkat çeken bir şey var: Vakaların
hiçbirinde saf bir doktrin sorunu yok. Hemen her zaman yanında bir siyasi
bağlam duruyor: bir isyan, bir taht kavgası, bir nüfuz mücadelesi, bir hami
kaybı. Doktrin iddianameyi yazdı; kararı siyaset verdi.
En çarpıcı örnek Kızılbaşlar. 16. yüzyılda Anadolu’nun
Türkmen zümreleri, Osmanlı’nın doğrudan rakibi olan Safevi hanedanına bağlandı.
Çaldıran Savaşı’nın (1514) öncesinde ve sonrasında verilen fetvalar
Kızılbaşları mürted, yani dinden çıkmış ilan etti. Ebussuud Efendi’nin
sonraki fetvaları bu çizgiyi sürdürdü. Burada bir paradoks var: Osmanlı’da
Hristiyan ya da Yahudi bir tebaa, zimmi statüsüyle can ve mal güvencesine
sahipti. Mürted sayılan bir Müslüman’ın ise bu güvencesi yoktu. Aynı dinin
içindeki fark, dinler arasındaki farktan daha tehlikeli görülüyordu.
Neden? Çünkü zimmi bir tehdit değildi. Kızılbaş ise
düşman bir devlete sadık bir nüfustu. Bektaşilik ile Kızılbaşlık arasında
öğreti düzeyinde güçlü ortaklıklar vardı: cem, semah, Ehl-i Beyt sevgisi, ocak
yapısı. Ama biri Osmanlı ordusunun tarikatıydı, diğeri düşman devletin tabanı.
Aynı öğreti, farklı siyasi adres, farklı kader.
Sınırın mezhepler arasında değil, aynı mezhebin içinde de
yürüdüğünü unutmamak gerekir. 17. yüzyıl Osmanlı’sında Kadızadeliler,
tasavvufi pratiklerin, türbe ziyaretinin ve semanın bid’at olduğunu savundu.
Karşılarında Halveti şeyhleri vardı. Kavga yüzyılın büyük kısmına
yayıldı, saraya taştı ve tekkelerin basılmasına kadar gitti. İki taraf da Sünni
ve Hanefiydi. Kavgayı bitiren bir fetva değil, 1656’da sadrazam olan Köprülü
Mehmed Paşa’nın Kadızadeli önderleri Kıbrıs’a sürmesi oldu. Yani sınırı bu kez
de bir alim değil, bir vezir çizdi.
Bu örüntü yalnızca Sünni iktidarlara özgü de değil. Mihneyi
yürüten, sonradan kenara itilecek olan Mu’tezile’ydi. Karmatiler 930’da Mekke’de
hacıları katletti. Safeviler 1501’de On İki İmam Şiiliğini resmi mezhep ilan
ettiğinde İran nüfusunun önemli bir kısmı Sünniydi. Sünni alimler öldürüldü ya
da kaçtı, ilk üç halifeye toplu lanet okumak bir ritüel haline getirildi.
Ortada henüz Şii bir ulema sınıfı bile yoktu; Safeviler onu Lübnan’ın Cebel
Amil bölgesinden alimler getirterek kurdu. Sonra bu yeni ulema, Safevileri
iktidara taşıyan Kızılbaşların daha mistik ve heterodoks inançlarını da
bastırdı: Şah’ı ilahlaştıran, mehdici, derviş tipi Kızılbaş dindarlığı, fıkıh
merkezli bir Şiilik lehine tasfiye edildi. Kendi ortodoksilerinin dışında kalan
Şii toplulukları da baskı altına aldılar. Yani Safevi İran’ı, kendini kuranları
sapkın ilan eden bir devlet oldu.
Bir yerde ortodoks olan, başka bir yerde heterodoks oldu.
Ama iktidarın farklılığa bakışı şaşırtıcı biçimde benzer kaldı.
Buradan çıkan sonuç açık: Sorun Sünniliğin, Şiiliğin ya da
herhangi bir mezhebin özünde değil. Sorun, hangi mezhep olursa olsun, dini birörnekliği
güvenlik meselesi sayan iktidar mantığında. Bu mantığı hangi mezhep eline
geçirdiyse, farklı olanı aynı araçlarla dışarı itti. İzleyen bölümler, bu
mantığın bir din meselesi bile olmadığını gösterecek.
Ne
Müslüman ne zimmi: Millet sisteminin paradoksu
Yukarıda değindiğim paradoks ayrı bir başlık hak ediyor,
çünkü bugünkü tartışmaların kökü orada.
İslam hukuku, Müslüman olmayanlar için bir kategori
geliştirmişti: zimmi. Ehl-i kitap sayılan Hristiyanlar ve Yahudiler,
zamanla Zerdüştler ve başkaları, cizye ödemek ve bazı kısıtlamalara uymak
karşılığında can, mal ve ibadet güvencesi alıyordu. Osmanlı bunu millet
sistemiyle kurumsallaştırdı: Rum, Ermeni ve Yahudi cemaatleri kendi dini
önderleri eliyle kendi iç işlerini yürüttü. Bu eşitlik değildi; ama bir hukuki
statüydü ve yüzyıllarca işledi.
Peki Müslüman sayılan ama Müslüman gibi yaşamayan
topluluklar? Kızılbaşlar, Nusayriler, Dürziler, Yezidiler? Onlar için
kategori yoktu. Zimmi değildiler, çünkü kendilerini Müslüman sayıyorlardı ya da
öyle kaydedilmişlerdi. “Tam” Müslüman da sayılmıyorlardı, çünkü fetvalar onları
mürted ya da mülhid ilan etmişti. Hukukun gözünde bir boşlukta
duruyorlardı ve bu boşluk, zimmi statüsünden çok daha tehlikeliydi. Bir Rum
köyünün kilisesi yasaldı; bir Kızılbaş köyünün cemi değildi. Bir Yahudi
hahamının cemaat üzerindeki yetkisi fermanla tanınmıştı; bir Alevi dedesinin
yetkisi hiçbir belgede yoktu.
Bu boşluk hiçbir zaman doldurulmadı. 19. yüzyılda II.
Abdülhamid, Kızılbaş köylerine cami ve imam göndererek onları “doğru inanca”
döndürmeye çalıştı; yani boşluğu tanımakla değil, kapatmakla çözmek istedi.
Cumhuriyet 1924’te Diyanet İşleri’ni kurduğunda Sünni-Hanefi İslam’ı devlet
kurumu haline getirdi ve Alevilik yine dışarıda kaldı. Bugün cemevinin
ibadethane sayılıp sayılmayacağı tartışılıyorsa, tartışılan şey beş yüz yıllık
bir hukuki boşluğun nasıl doldurulacağıdır. Gayrimüslime tanınan statünün, “eksik
Müslüman” sayılana tanınmaması, bu yazının anlattığı mantığın en kalıcı
sonucudur.
Dün
sapkın, bugün ortodoks: Vehhabilik
Yazının tezini en temiz biçimde sınayan modern örnek, bugün
pek çok insanın “ortodoksinin ta kendisi” sandığı bir harekettir.
18. yüzyılın ortasında Necid’de Muhammed b. Abdülvehhab
adlı bir alim, türbe ziyaretini, evliyadan şefaat dilemeyi ve tasavvufun pek
çok pratiğini şirk ilan eden bir çağrı başlattı. Çağrısının özünde tekfir
vardı: Bu pratikleri yapan Müslümanlar, Müslüman değildi. 1744’te Diriye emiri Muhammed
b. Suud ile anlaştı; biri kılıcı, diğeri fetvayı verecekti. Bu ittifakın
ordusu 1802’de Kerbela’yı basıp Hz. Hüseyin’in türbesini yağmaladı, 1803-1806’da
Mekke ve Medine’ye girip türbeleri yıktı.
Dönemin Osmanlı uleması ve Hicaz ulemasının büyük kısmı bu
hareketi ne olarak gördü? Sapkın olarak. Haricilerin yeniden dirilişi olarak.
Muhammed b. Abdülvehhab’ın kendi kardeşi Süleyman bile ona karşı bir reddiye
yazdı. Osmanlı devleti bu “sapkınlığı” bastırmak için Mısır valisi Mehmed Ali
Paşa’yı görevlendirdi; oğlu İbrahim Paşa 1818’de Diriye’yi yerle bir etti, Suud
emiri Abdullah İstanbul’a götürülüp idam edildi. 19. yüzyıl boyunca Vehhabilik,
Osmanlı dünyasında bir sapkınlık adıydı.
Sonra ne oldu? 20. yüzyılın başında Suud ailesi Necid’i
yeniden ele geçirdi, 1925’te Hicaz’ı aldı ve Medine’deki Baki mezarlığında
kalan türbeleri bir kez daha yıktı. 1932’de Suudi Arabistan kuruldu ve Vehhabi
öğreti Mekke ile Medine’nin resmi mezhebi oldu. 1970’lerden itibaren petrol
geliriyle dünyanın en geniş dini yayın, burs ve cami ağını kurdu. Yüz yıl önce “Harici”
denen bir hareket, bugün yüz milyonlarca Müslüman için “saf İslam”ın adresi
haline geldi.
Bu hikaye yazının üç tezini birden doğruluyor. Birincisi:
Heterodoksi bir özellik değil, bir ilişkidir. Vehhabi öğreti 1818’de de 1932’de
de aynıydı; değişen şey, arkasında bir devlet olup olmamasıydı. İkincisi:
Ortodoksi kazanmış bir senkretizmdir, kazandıktan sonra kendini ezelden beri
saf olarak anlatır. Vehhabilik tam da “saf İslam’a dönüş” iddiasıyla ortaya
çıktı; oysa kendisi 18. yüzyıl Necid’inin, Hanbeli fıkhının ve İbn Teymiyye’nin
seçici bir okumasının ürünüydü. Üçüncüsü: Baskı gören taraf gücü ele
geçirdiğinde aynı araçları kullanır. Sapkın diye ezilen hareket, iktidara
geldiğinde türbe ziyaret edenleri, tasavvuf ehlini ve Şiileri sapkın ilan etti.
Bu hikayenin bugünle ilgisi de açık. 2014’te Sincar’da
Yezidileri katleden, Musul’da türbeleri havaya uçuran örgütün tekfir dili, bu
soy kütüğünün en uç ve en çarpık koludur. Vehhabi uleması o örgütü de tekfir
etti; ama kullandığı aracın, yani Müslümanları toptan İslam dışı ilan etme
aracının mucidi olmasa da en büyük yayıcısı kendisiydi. Araç bir kez
meşrulaşınca, onu kimin kime karşı kullanacağını kimse denetleyemiyor.
Devlet
tekfir ettiğinde: Pakistan ve Ahmediler
Sınır çizme mantığı modern devlete geçtiğinde ne olur? Bunun
en açık örneği Pakistan’dadır.
Ahmedilik 19. yüzyılın sonunda Pencap’ta, Mirza
Gulam Ahmed’in kendisini mehdi ve bir tür peygamber olarak ilan etmesiyle
doğdu. Bu iddia, Hz. Muhammed’in son peygamber olduğu inancıyla açıkça
çatışıyordu ve Sünni ulema hareketi baştan itibaren İslam dışı saydı. Buraya
kadar hikaye tanıdık: bir iddia, bir reddiye, bir sınır.
Yeni olan, 1947’de kurulan Pakistan devletinin bu sınırı
yasaya dönüştürmesidir. 1953’te Lahor’da Ahmedilere karşı kanlı ayaklanmalar
oldu. 1974’te Zülfikar Ali Butto hükümeti, parlamentoda anayasa değişikliği
yaparak Ahmedileri resmen gayrimüslim ilan etti. 1984’te General
Ziyaülhak bir adım daha attı: Ahmedilerin kendilerine Müslüman demeleri, ibadet
yerlerine cami demeleri, ezan okumaları ve selam vermeleri suç haline
getirildi. Bugün Pakistan’da bir Ahmedi, pasaport alırken Mirza Gulam Ahmed’i
sahtekar ilan eden bir belgeyi imzalamak zorunda kalır; imzalamazsa kendini
gayrimüslim olarak kaydettirmek zorundadır. 2010’da Lahor’da iki Ahmedi
camisine düzenlenen saldırıda seksenden fazla kişi öldü.
Burada dikkat edilmesi gereken şey, kararın kim tarafından
verildiğidir. Ahmedileri İslam’ın dışına çıkaran bir konsil değil, bir müftü de
değil; seçilmiş bir parlamento. Teolojik bir soru, yani “kim Müslümandır?”,
oylamayla cevaplandı. Mihneden bu yana devlet hep sınırın arkasında durmuştu;
Pakistan’da sınırı doğrudan devlet çizdi ve anayasaya yazdı. Modern ulus
devlet, tekfiri kanun haline getirdi.
Bu örneği, üçüncü bölümde İsrail’deki “Kim Yahudidir?”
tartışmasını anlatırken yeniden hatırlayacağız. İki devlet, iki din, aynı soru
ve aynı araç: yasa.
Şii
ortodoksinin kendi dışarısı: Bahailik
Sünni iktidarların sınır çizme hikayelerini anlatırken
Şiiliği hep kenarda, “dışarıda kalan” tarafta gördük. Ama Şiilik de bir
devletle buluştuğunda kendi dışarısını üretti. Safevi örneğini yukarıda
anlattım; modern örnek Bahailiktir.
1844’te Şiraz’da genç bir tüccar, Seyyid Ali Muhammed,
kendisini Bab, yani gizli imama açılan kapı ilan etti. Hareket hızla
yayıldı ve hızla bastırıldı; Bab 1850’de Tebriz’de kurşuna dizildi, binlerce
taraftarı öldürüldü. Takipçilerinden Bahaullah, Bab’ın müjdelediği
kişinin kendisi olduğunu açıkladı ve Bahailik doğdu. Bahaullah ömrünün geri
kalanını sürgünde geçirdi: önce Bağdat, sonra Edirne, sonra Akka. Osmanlı ve
İran devletleri onu birlikte sürgün ettiler; iki rakip imparatorluk, bir sapkın
konusunda anlaşabiliyordu.
Bahailik zamanla ayrı bir din haline geldi; kendi kutsal
metinleri, kendi takvimi, kendi kurumları var. İran’da ise statüsü hiçbir zaman
değişmedi. 1979’dan sonra İslam Cumhuriyeti anayasası Zerdüştleri, Yahudileri
ve Hristiyanları tanınmış azınlık olarak saydı; Bahaileri saymadı. Yani millet
sisteminin paradoksu burada da işliyor: Hristiyan korunuyor, “İslam’dan çıkmış”
sayılan korunmuyor. 1980’lerde iki yüzü aşkın Bahai idam edildi; bugün Bahailer
üniversiteye alınmıyor, devlet memuru olamıyor, mezarlıkları zaman zaman
yıkılıyor. İran’ın en büyük gayrimüslim azınlığı, İran hukukunda var olmayan
bir topluluktur.
Bu örnek, yazının “sorun bir mezhep değil, bir mantık”
tezini tamamlıyor. Sünni Osmanlı Kızılbaş’ı, Şii Safevi Sünni’yi, Vehhabi Suud
türbe ziyaretçisini, Sünni Pakistan Ahmedi’yi, Şii İran Bahai’yi dışarı itti.
Mezhep değişti, araç değişmedi.
Bedel
Peki bu mantık neye mal oldu? Savunucuları bir birlik ve
istikrar sağladığını söyleyecektir. Önce bedellere bakalım, sonra bu savunmayı
ele alalım.
Gizlenen topluluklar. Baskı altındaki grupların
çoğunda takıyye gelişti: inancı gizlemek, dışarıya karşı farklı
görünmek. Bu bir sahtekarlık değil, bir hayatta kalma tekniğiydi. Bir topluluk
açıkça beyan ettiğinde yok edilecekse, beyan etmez. Aileler inançlarını
çocuklarına ancak belli bir yaştan sonra, kapalı kapılar ardında anlattı.
Dışarıya söylenen ile içeride öğretilen birbirinden ayrıldı.
Bilinemeyen inançlar. Takıyyenin beklenmedik bir
sonucu oldu: Baskı kendi bilgisizliğini üretti. Kendini gizleyen bir topluluğun
gerçek büyüklüğü de gerçek öğretisi de dışarıdan bilinemedi. Bu bilgi boşluğu
en akıl almaz iddialarla dolduruldu, çünkü topluluk kendini savunacak konumda değildi.
Alevilere yönelik “mum söndü” iftirası, Yezidilere yönelik “şeytana
tapıyorlar” suçlaması, Dürzilere yönelik “gizli din” iddiaları tam
da bu boşlukta doğdu ve yüzyıllarca dolaştı. Üstelik bu iftiraların kalıbı hep
aynıydı: gece toplantısı, kadın ortaklığı, gizli kitap. Aynı kalıp Sasanilerin
Mazdekilere, Romalıların ilk Hristiyanlara, Orta Çağ Avrupası’nın Yahudilere ve
Katharlara yönelttiği suçlamalarda da vardır. İftiranın benzerliği
suçlananların değil, suçlayanların sürekliliğini gösterir. Bir grubu gizlenmeye
zorlayan sistem, o grubu tanıma imkanını da kendi elleriyle yok etti.
Kapalı toplumlar. Dürziler ve Yezidiler dışarıdan üye
kabul etmez. Aleviler ocak sistemiyle, soydan geçen bir aidiyetle yaşadı. Bu
kapalılık onları korudu ama büyümelerini de engelledi. Pek çoğu dağlık ve
ulaşılması zor bölgelerde yoğunlaştı: Dersim, Cebel-i Düruz, Sincar, Lazkiye
dağları, Umman’ın iç kesimleri. Bu tesadüf değil: Merkezi otoritenin
ulaşamadığı yerler, farklı olanın hayatta kalabildiği yerlerdi. Bugün bir
heterodoks topluluğun haritasına bakmak, aynı zamanda tarihsel devlet gücünün
nereye kadar uzanabildiğinin haritasına bakmaktır.
Riskli hale gelen sorular. İslam dünyasında düşünce
hayatı hiçbir zaman durmadı. Felsefe, mantık ve kelam yüzyıllar boyunca
gelişmeye devam etti. Ama bazı sorular yüksek sesle sorulduğunda can pahasına
sorulan sorulara dönüştü. Sühreverdi’nin ve Aynülkudat’ın akıbeti, sonraki
kuşaklara hangi sınırların tehlikeli olduğunu öğretti. Düşünürler ya sustu ya
da örtük yazmayı seçti; İbn Rüşd’ün filozofların halka açık konuşmaması
gerektiğini savunması, bu dersin alınmış olduğunun işaretidir. Kaybedilen şey
düşüncenin kendisi değil, açıkça tartışabilme imkanıydı.
Kalıcı fay hatları. Bugün Orta Doğu’da mezhepsel bir
çatışma patlak verdiğinde, dışarıdan bakan biri bunu yeni bir şey sanabilir.
Oysa bu çatışmaların altında yüzyıllarca birikmiş bir hafıza yatar: bir yanda “bize
her zaman böyle yaptılar” duygusu, öbür yanda “onlar her zaman düşmanla
işbirliği yaptı” şüphesi. Kızılbaşları Safevilerle özdeşleştiren şüphe, bugün
Suriye’de Alevileri rejimle, Dürzileri İsrail’le, Irak’ta Şiileri İran’la
özdeşleştiren şüphenin atasıdır. Farklılığı güvenlik sorunu olarak gören bakış,
farklı olanın her hareketini bir sadakat testine dönüştürür. Ve sadakat testi,
tanım gereği, hiçbir zaman geçilemez.
“Ama
birliği korudu”
Şimdi en güçlü itiraza gelelim. Bu sert tutum İslam
dünyasını Haçlı Seferleri ve Moğol istilası gibi büyük krizlerde bir arada
tutmuş olamaz mı? Ortak bir inanç ve hukuk çerçevesi olmasaydı koca
imparatorluklar parçalanmaz mıydı?
Bu itirazın bir doğru payı var: Ortak bir hukuk ve kurumsal
çerçeve gerçekten de büyük imparatorlukları bir arada tutan harçlardan biriydi.
Ama bu itiraz üç şeyi atlıyor.
Birincisi, aynı imparatorluklar Hristiyanlar ve
Yahudilerle yüzyıllarca bir arada yaşamayı başardı. Zimmi sistemi eşitlik
sağlamıyordu ama bir hukuki güvence sağlıyordu. Demek ki farklılık ile düzen
birbirine düşman değildi. Farklılığa bir statü tanındığında düzen
korunabiliyordu. İslam içindeki farklılığa ise çoğu zaman böyle bir statü
tanınmadı.
İkincisi, baskı çoğu zaman korktuğu tehdidi kendisi
büyüttü. Anadolu’daki Türkmenleri Safevilere iten sebeplerden biri, Osmanlı
merkezinin onları vergi, iskan ve denetim politikalarıyla zaten dışlamış
olmasıydı. Kovuşturma arttıkça sadakat de dışarıya kaydı. Tehdit olarak görülen
topluluk, tehdit olarak muamele gördükçe tehdide dönüştü. Aynı şey Pakistan’da
Ahmedilerin, İran’da Bahailerin diasporaya kayması ve dışarıdan ses çıkarmak
zorunda kalmasıyla bugün de yaşanıyor.
Üçüncüsü, birlik iddiasının kendisi tartışmalı.
Haçlılara karşı asıl direnişi örgütleyen Zengiler ve Eyyubiler,
Fatımi halifeliğini tasfiye etmekle de uğraşıyordu; Moğollar Bağdat’a
girdiğinde Abbasi halifesi ile Şii vezir birbirini suçluyordu. İç sınırlar dış
tehdit karşısında kapanmadı; çoğu zaman tersine, dış tehdit iç sınırları
sertleştirmenin gerekçesi oldu.
Yani birlik sağlandıysa bile bunun bedeli, birliğin
kendisinden daha kalıcı oldu. İmparatorluklar yıkıldı. Fay hatları kaldı.
II. HRİSTİYANLIK: KURUM VARKEN
Birinci bölümde anlatılan örüntünün İslam’a özgü olup
olmadığı haklı bir soru. Değil. Hristiyanlık tarihi aynı hikayeyi, farklı
isimlerle ve kendi ölçeğinde son derece kanlı biçimde yaşadı.
Üstelik bu tarihte İslam’da bulunmayan bir şey vardı: sınır
çizmek için kurulmuş resmi bir aygıt. Konsiller toplanıyor, piskoposlar oy
veriyor, iman metinleri kaleme alınıyor ve kimin içeride kimin dışarıda olduğu
tutanağa geçiyordu. İslam’da konsil hiç olmadı; “ehl-i sünnet” bir toplantıda
tanımlanmadı, yüzyıllar içinde çöktü. Sınır çizen otorite, Osmanlı
şeyhülislamlığı gibi hiyerarşiler kurulduğunda bile, nihayetinde sultanın
otoritesiydi.
Bu farka rağmen sonuç şaşırtıcı ölçüde benzer oldu. Bu da
şunu gösteriyor: Sınırı çizen asıl güç kurumsal mekanizmanın biçimi değil, o
mekanizmanın arkasında duran siyasi iktidardır. Konsilin oyladığı kararı
imparator ferman yaptı; fermanı olmayan konsil kararı kağıt üzerinde kaldı. Bu
bölümde bunu adım adım göreceğiz.
Sınır
çizilmeden önce
İlk iki yüzyılda ortada tek bir Hristiyanlık yoktu.
Kendilerini İsa’nın takipçisi sayan çok sayıda topluluk vardı ve aralarındaki
farklar derindi. Gnostik akımlar kurtuluşun amelle değil gizli bilgiyle
geleceğini savunuyordu. Markion, Eski Ahit’in tanrısıyla İsa’nın
tanrısının aynı olmadığını ileri sürdü ve kendi kutsal kitap listesini yaptı. Montanistler
peygamberliğin sürdüğünü ve yeni vahiyler geldiğini savunuyordu. Yahudi kökenli
Hristiyanlar Musa şeriatına bağlı kalmayı sürdürüyor, Pavlus’un çizgisi
ise bunu gereksiz sayıyordu.
Kanonun, yani hangi metinlerin kutsal kitaba
gireceğinin belirlenmesi büyük ölçüde bu tartışmaların ürünüdür. Markion kendi
listesini yapınca karşı taraf da bir liste yapmak zorunda kaldı. Tıpkı hadis
külliyatının derlenmesinde olduğu gibi, seçim aynı zamanda bir eleme işlemiydi.
Dışarıda kalan metinler o andan itibaren sahte ya da güvenilmez sayıldı.
Burada İslam’daki fırak literatürünün tam karşılığı olan bir
tür de doğdu: heresiyoloji, yani sapkınlıklar üzerine reddiyeler. 180
civarında Lyon piskoposu Irenaeus’un yazdığı eser bu türün en ünlüsüdür.
Ve aynı sorunu üretir: Yüzyıllarca Gnostikler hakkında bildiğimiz hemen her
şey, onları çürütmek için yazılmış metinlerden geliyordu.
Sonra 1945’te Mısır’da, Nag Hammadi’de bir küp dolusu
papirüs bulundu. İçinde Gnostik toplulukların kendi yazdıkları metinler vardı.
Ortaya çıkan tablo, reddiyelerin çizdiği karikatürden hayli farklıydı. Bu
keşif, “bir grubu yalnızca düşmanının kaleminden tanımak” sorununun ne
kadar ciddi olduğunun en somut kanıtıdır. İslam tarihindeki ilk yüzyılların
gulat fırkaları için böyle bir küp hiç bulunmadı.
İmparator
sahneye çıkıyor
Asıl dönüm noktası 4. yüzyıldır. Konstantin’in Hristiyanlığı
serbest bırakıp himaye etmesiyle birlikte, teolojik tartışmalar aynı zamanda
imparatorluk meselesi haline geldi.
325’te İznik’te toplanan konsile başkanlık eden kişi bir
piskopos değil, imparatorun kendisiydi. Tartışma konusu, İsa’nın Baba ile aynı
özden mi yoksa yaratılmış bir varlık mı olduğuydu. Arius’un görüşü
reddedildi ve bir iman metni kabul edildi. Ama hikaye burada bitmedi. Konstantin’in
oğlu II. Konstantius Arius’un çizgisine yakındı ve terazi tersine döndü.
Ariusçuluğa karşı mücadelenin sembolü olan İskenderiyeli Athanasius,
kariyeri boyunca beş kez sürgüne gönderildi. Hangi görüşün “doğru” sayıldığı,
tahtta kimin oturduğuna göre değişiyordu.
Bu, tam olarak Bektaşiliğin hikayesidir: aynı öğreti,
değişen siyasi adres, değişen kader.
380’de İmparator I. Theodosius bir ferman yayımladı
ve belirli bir inanç formülünü imparatorluğun resmi dini ilan etti. Bu
fermandan sonra “sapkın” kelimesi artık yalnızca teolojik bir nitelemeyi değil,
hukuki bir statüyü ifade ediyordu. 385’te İspanyalı piskopos Priscillianus,
sapkınlık suçlamasıyla yargılanıp idam edildi. Bu, Hristiyanlık tarihinde bir
Hristiyanın inancı yüzünden devlet eliyle öldürüldüğü ilk vakalardan biri
olarak kabul edilir. Bazı çağdaş piskoposlar bu kararı protesto etti; sınırın
nerede duracağı henüz herkesin üzerinde uzlaştığı bir şey değildi.
Yaklaşık yarım yüzyıl sonra bu tereddüt aşıldı. Kuzey Afrika’daki
Donatist ayrılığıyla uğraşan Augustinus, sapkınları devlet gücüyle
kiliseye döndürmeyi meşru gören bir gerekçe geliştirdi. Zorlamanın, kaybolanı
kurtarmak için bir merhamet biçimi olabileceğini savundu. Bu düşünce sonraki
bin yıl boyunca defalarca kullanıldı. İslam tarihinde tekfirin devlet gücüyle
buluşmasının neye benzediğini merak edenler için, burada bunun teolojik olarak
nasıl temellendirildiğinin açık bir örneği var.
Bölünen
kiliseler
431’de Efes’te ve 451’de Kadıköy’de toplanan konsiller, İsa’nın
ilahi ve insani doğalarının nasıl bir arada bulunduğu sorusunu karara bağladı.
Kararlar son derece incelikli teolojik formüllerdi. Sonuçları ise coğrafiydi.
Kararı kabul etmeyen kiliseler imparatorluğun dışına ya da
kenarına düştü. Doğu’daki Süryani kilisesi, Mısır’daki Kıpti kilisesi, Ermeni
ve Habeş kiliseleri kendi yollarına gittiler. Bizans’ın gözünde bunlar
sapkındı. Kendi gözlerinde ise Bizans sapmıştı.
Bu noktada birinci bölümle doğrudan bir bağlantı kuruluyor:
7. yüzyılda İslam orduları bu topraklara geldiğinde, karşılarında Bizans
ortodoksisi tarafından dışlanmış geniş Hristiyan toplulukları buldular. Bu
toplulukların bir kısmı için yeni yönetim, en azından başlangıçta, kendi
mezheplerinden olmayan bir imparatorun baskısından daha katlanılır göründü.
Zimmi statüsü, Bizans’ın “sapkın” statüsünden daha güvenli bir yerdi. Yüzyıllar
sonra aynı topraklarda İslami ortodoksi de kendi sınırlarını çizecekti.
Kimdir
bunlar? Kadıköy’den sonra ayrı kalanlar
·
Süryani kiliseleri: Mezopotamya ve Suriye
kökenli, Aramice kökenli bir litürjik dil kullanan gelenekler. Türkiye’de
özellikle Mardin ve çevresinde, ayrıca geniş bir diasporada yaşıyorlar.
·
Kıpti kilisesi: Mısır’ın yerli Hristiyan
geleneği. Bugün de Mısır’ın en büyük dini azınlığı.
·
Ermeni kilisesi: 4. yüzyılda kurulan,
Kadıköy kararını kabul etmeyen ulusal kilise geleneği.
·
Habeş (Etiyopya) kilisesi: Afrika’nın en
eski Hristiyan geleneklerinden biri; kendine özgü kanon ve ritüelleriyle bugüne
ulaştı.
Bu kiliseler, on beş yüzyıl önce çizilmiş bir sınırın
dışında kalmış toplulukların torunları. Tıpkı Dürziler, Yezidiler ve Aleviler
gibi, çoğu dağlık ya da çevre bölgelerde, kapalı yapılarla ve kendi içlerinde
aktardıkları bir gelenekle yaşadılar.
İkonalar:
Dört kez yer değiştiren sınır
“Sınır yer değiştirir” tezinin en temiz örneği Bizans’ın
kendi içindedir ve ne bir sapkın mezheple ne de bir dış düşmanla ilgilidir.
Konu, kiliselerdeki resimlerdir.
726 civarında İmparator III. Leon, İsa’nın ve azizlerin
tasvirlerine saygı göstermenin putperestlik olduğuna karar verdi. İkonalar
kaldırıldı, kırıldı, üzerleri sıvandı; direnen keşişler kovuşturuldu. 787’de
İmparatoriçe İrene İznik’te yeni bir konsil topladı ve ikonalara saygı yeniden
meşru ilan edildi; bu kez ikona karşıtları sapkındı. 815’te İmparator V. Leon
yasağı geri getirdi; bu kez ikona taraftarları yeniden sapkın oldu. 843’te
İmparatoriçe Theodora ikonaları kesin olarak geri getirdi; Ortodoks kilisesi bu
günü bugün hala “Ortodoksluğun Zaferi” bayramı olarak kutlar.
Yüz on yedi yılda sınır dört kez yer değiştirdi. Her
seferinde bir taraf sapkın, öbür taraf ortodoks ilan edildi. Her seferinde
teolojik gerekçeler yazıldı ve her seferinde o gerekçeler bir sonraki imparator
tarafından çöpe atıldı. İkona ne 726’da putperestlikti ne de 843’te kutsal;
ikona hep aynı ikonaydı. Değişen şey tahttaki kişinin kararıydı. Yazının tezini
tek cümleyle özetlemek gerekirse, o cümle bu yüz on yedi yılın içinde yazılı
duruyor.
Bizans’ın
kendi sapkınları: Pavlikanlar ve Bogomiller
Hristiyanlıkta sapkınlık deyince akla genellikle Batı Avrupa’nın
engizisyonu gelir. Oysa Doğu’nun da kendi sapkınları vardı ve coğrafya
olarak bize çok daha yakındılar.
Pavlikanlar 7. yüzyıldan itibaren Doğu Anadolu’da,
Ermeni ve Bizans sınır bölgelerinde yaşayan bir Hristiyan topluluktu. Kilise
hiyerarşisini, ikonaları, haç saygısını ve kilise sakramentlerinin çoğunu
reddediyorlardı; maddi dünyayı kötü bir güce bağlayan düalist eğilimler
taşıdıkları söylenir. Bizans onları yüzyıllarca kovuşturdu; 9. yüzyılda Divriği
merkezli silahlı bir Pavlikan devleti kuruldu ve Abbasilerle ittifak yaparak
Bizans’a karşı savaştı. 872’de İmparator I. Basileios bu devleti yıktı. Kalan
Pavlikanlar 10. yüzyılda topluca Trakya’ya, Filibe çevresine sürüldü. Yani
Bizans, kendi sapkınlarını Balkanlar’a iskan etti.
Bu iskanın beklenmedik bir sonucu oldu. Balkanlar’da 10.
yüzyılda Bogomil adlı bir papazın adıyla anılan yeni bir hareket doğdu;
Pavlikan düşünceleriyle Slav köylü hoşnutsuzluğunun karışımı gibi görünen,
kilise hiyerarşisine ve Bizans’a yönelik keskin bir muhalefet taşıyan bir
hareket. Bogomiller Bulgaristan’dan Bosna’ya kadar yayıldı. 12. yüzyılın
başında İmparator Aleksios Komnenos, Bogomil önderi Basileios’u
Konstantinopolis’te hipodromda yaktırdı. Ama hareket Balkanlar’da yüzyıllarca
yaşadı ve Güney Fransa’daki Katharlarla arasında bağlantılar olduğu uzun
süredir tartışılır.
Bu iki hareket bu yazı için iki açıdan önemli. Birincisi,
Bizans’ın sınır çizme pratiğinin yalnızca konsil kararlarından ibaret
olmadığını, sürgün, iskan ve infazla yürüdüğünü gösteriyorlar. İkincisi,
Anadolu ve Balkanlar’ın İslam öncesi heterodoks hafızasını oluşturuyorlar.
Alevilik ve Bektaşilik üzerine yazılmış pek çok popüler kitap, bu gelenekleri
Pavlikan ve Bogomil kalıntısı sayar. Bu tezi kanıtlayacak bir aktarım zinciri,
yani kimin, ne zaman, hangi yolla taşıdığını gösteren bir belge yoktur; ama
tezin neden çekici olduğunu burada görmek mümkün: Aynı dağlar, aynı sürgünler,
aynı kapalı köyler, aynı “gizli toplantı” iftiraları. Benzerlik akrabalıktan
değil, aynı mantığın aynı coğrafyada ürettiği aynı sonuçlardan gelir.
Aynı
inanç, iki merkez: 1054
Hristiyanlığın en büyük bölünmesi bir sapkınlık davası
değildi. Roma ile Konstantinopolis 1054’te birbirini aforoz ettiğinde ortada
tartışılan birkaç mesele vardı: İman metnine Batı’nın eklediği bir kelime,
ayinde mayalı mı mayasız mı ekmek kullanılacağı ve asıl olarak papanın bütün
kiliseler üzerinde yetki sahibi olup olmadığı. İlk ikisi teolojik görünüyordu;
üçüncüsü açıkça otorite meselesiydi ve ilk ikisi de ona bağlıydı. İki taraf
aynı konsilleri tanıyor, aynı iman metnini okuyor, aynı azizlere dua ediyordu.
Ayrılan şey inanç değil, kimin son sözü söyleyeceğiydi.
Bu yüzden iki taraf da öbürüne “heretik” demekte zorlandı; “şizmatik”
dedi. Bir Katolik için Ortodoks, yanlış inanan değil, yanlış kişiye itaat
edendi; bir Ortodoks için Katolik de öyle. Ama bu incelik pratikte hiçbir şey
değiştirmedi. 1204’te Dördüncü Haçlı Seferi Konstantinopolis’i yağmaladı,
Ayasofya’daki ayin eşyaları parçalandı, Latin bir imparator Bizans tahtına
oturdu. 1054’teki aforozlar belki unutulabilirdi; 1204 unutulmadı. Ortodoks
dünyanın Katoliklere bakışını belirleyen şey teolojik bir fark değil, bir
yağmanın hafızasıdır.
Sonrası tezimiz açısından daha da öğretici. 1439’da Floransa’da
iki kilise birleşme kararı imzaladı; Bizans imparatoru Osmanlı tehdidi
karşısında Batı’nın yardımını almak için papanın üstünlüğünü kabul etti.
Konstantinopolis halkı ve din adamlarının büyük kısmı bu kararı tanımadı.
Dönemin bir Bizans devlet adamına atfedilen söz meşhurdur: “Şehirde Latin
şapkası görmektense Türk sarığı görmeyi yeğlerim.” On dört yıl sonra
sarık geldi. Fatih Sultan Mehmed, birleşmeye karşı çıkan keşiş Gennadios’u
patrik atadı ve Ortodoks kilisesine Bizans’ın son yüzyılında sahip olmadığı bir
güvence verdi: Katolik birleşme baskısından kurtulmuş, kendi iç işlerinde
serbest, devletçe tanınmış bir cemaat. Yani Ortodoksluğu Katolik ortodoksisine
karşı koruyan güç, Müslüman bir padişah oldu. Aynı öğreti, farklı koruyucu; bu
kez koruyucu başka bir dinden.
Aforozlar 1965’te, dokuz yüz on bir yıl sonra kaldırıldı.
Kaldırıldığında ne iman metnindeki kelime değişmişti ne de papanın yetki
iddiası. Değişen, iki merkezin artık birbirinden korkacak bir iktidara sahip
olmamasıydı. Bu yazının söylediği şeyi 1054 ile 1965 arasındaki mesafe kadar
iyi anlatan az örnek var: Sınır, fark yüzünden çizilmedi; fark, sınır
çizildikten sonra büyütüldü ve iktidar denklemden çekilince yeniden küçüldü.
Kalıcı
öteki: Hristiyan Avrupası’nda Yahudiler
Hristiyanlığın sınır çizme tarihini yalnızca Hristiyanlar
arasındaki kavgalarla anlatmak eksik kalır; çünkü bu geleneğin en uzun süreli “ötekisi”
içeriden çıkmış bir mezhep değil, kendisinin içinden çıktığı dindi.
Yahudiler, Hristiyan Avrupası’nda ne pagandı ne de heretik
(zındık, sapkın). Teolojik olarak tuhaf bir konumdaydılar: Aynı kutsal kitabı
okuyan, ama onu “yanlış” okuyan, İsa’yı beklediği halde tanımayan insanlar. Augustinus
onlara özel bir statü biçti: Yahudiler yok edilmemeli, ama aşağılanmış halde
yaşatılmalıydı; çünkü varlıkları Hristiyanlığın doğruluğuna tanıklık ediyordu.
Bu “tanık halk” öğretisi, Yahudilerin Avrupa’da hem hayatta kalmasının
hem de hiçbir zaman eşit olmamasının teolojik temelidir. İslam’daki zimmi
statüsüne benzer, ama daha kırılgandır; çünkü hukuki değil, teolojik bir
gerekçeye dayanır ve teolojik gerekçeler iktidarın ihtiyacına göre yeniden
yorumlanabilir.
Yeniden yorumlandı da. 1215’te Dördüncü Lateran Konsili
Yahudilerin ayırt edici bir işaret taşımasına karar verdi; sarı yama ya da
sivri şapka. 1144’te İngiltere’de Norwich’te ilk kan iftirası ortaya çıktı:
Yahudilerin Hristiyan çocuklarını gizli ayinlerde öldürdüğü iddiası. Bu
iddianın kalıbına dikkat edin: gece, gizli toplantı, kan, çocuk. Kızılbaşlara
ve Yezidilere yöneltilen iftiralarla aynı kalıp. 1290’da İngiltere, 1306 ve
1394’te Fransa, 1492’de İspanya, 1497’de Portekiz Yahudileri topluca sürdü.
1516’da Venedik, Yahudileri şehrin bir mahallesine kapattı ve o mahallenin adı
bütün dillere geçti: getto.
Bu hikayenin bu yazı için iki anlamı var. Birincisi,
yukarıda söylediğim ilkeyi doğruluyor: En sert dışlama, aynı kitabı başka türlü
okuyana yapılır. Yahudi, Hristiyan için pagan kadar uzak değildi; tam tersine,
fazla yakındı. Hristiyanlığın bütün kutsal metni Yahudi metniydi ve o metnin
asıl sahiplerinin İsa’yı reddetmesi, Hristiyan ortodoksisi için kalıcı bir
meşruiyet sorunuydu. İkincisi, 1492’de İspanya’dan sürülen Yahudilerin önemli
bir kısmının Osmanlı’ya sığınması, bu yazının tezini iki din üzerinden birden
gösteriyor: Aynı topluluk, bir imparatorlukta sürgün, öbüründe millet. Fark
Yahudilerde değildi; iki devletin ona biçtiği yerdeydi. Üçüncü bölümde bu
toplulukların kendi içinde nasıl sınır çizdiğini göreceğiz; ama o sınırın
arkasındaki ödünç alınmış gücün nereden geldiğini anlamak için bu sayfa
gerekiyordu.
Orta Çağ
Avrupası
Batı’da sınır 12. ve 13. yüzyıllarda çok daha sert bir hal
aldı. Güney Fransa’da yayılan Katharlar, maddi dünyayı kötü bir ilkeye
bağlayan düalist bir öğreti taşıyordu. Bu öğretinin İslam dünyasındaki batıni
akımlarla yapısal benzerlikleri sık sık tartışılmıştır. Papalık 1209’da onlara
karşı bir Haçlı seferi ilan etti ve yirmi yıl süren savaş bölgeyi harap etti.
Béziers kuşatmasında papalık temsilcisine atfedilen söz meşhurdur: “Hepsini
öldürün, Tanrı kendininkileri tanır.” Sefer sırasında Languedoc’un
Fransa krallığının denetimine girmesi tesadüf değildi: Teolojik seferin siyasi
bir kazancı vardı. 1230’lu yıllarda ise sapkınlıkla mücadele için kalıcı bir
kurum oluşturuldu: engizisyon. Halife Mehdi’nin zındıkları takip etmek
için kurduğu memuriyetin Avrupa’daki karşılığı budur; aradaki fark,
engizisyonun yüzyıllarca ayakta kalacak bir bürokrasiye dönüşmesidir.
Bir asır sonra, 1415’te Bohemyalı reformcu Jan Hus,
kendisine verilen güvence belgesine rağmen Konstanz’da yargılandı ve yakıldı.
Hus’un talepleri büyük ölçüde kilisenin ıslahıyla ilgiliydi. Ama arkasında
yükselen bir Bohemya kimliği vardı ve bu, meseleyi teolojik olmaktan
çıkarıyordu. Ölümünün ardından on beş yıldan uzun süren bir savaş çıktı.
Aynı
öğreti, farklı koruyucu
Hristiyanlık tarihinin, bu yazının tezini en açık doğrulayan
sahnesi 16. yüzyılın başındadır. 1517’de Martin Luther, Hus’un
savunduklarına pek çok noktada benzeyen tezler ileri sürdü. 1521’de aforoz
edildi ve imparatorluk yasağına uğradı. Yani hukuken Hus’la aynı konumdaydı.
Ama Hus yakıldı, Luther yaşadı ve bütün bir mezhep (Protestanlık) kurdu.
Fark neydi? Luther’in arkasında Saksonya elektörü Bilge
Friedrich vardı. Luther’i Wartburg kalesine saklayan ve imparatora teslim
etmeyi reddeden bir prens. Bunun ardında da Alman prenslerinin Roma’ya ve
imparatora duyduğu siyasi hoşnutsuzluk yatıyordu. Hus’un arkasında da Bohemya
soyluları vardı; ama onlar imparatora karşı durabilecek güçte değildi. Aradaki
yüz yılda değişen şey öğreti değil, prenslerin gücüydü.
Bektaşilik ile Kızılbaşlık arasındaki farkın Avrupa’daki
karşılığı tam olarak budur.
Kazananlar
sınır çizmeye devam ediyor
Baskı gören tarafın iktidara geldiğinde ne yaptığı,
örüntünün en öğretici kısmıdır. Protestanlık kurumsallaştıkça kendi
ortodoksisini kurdu ve kendi sapkınlarını üretti. 1553’te teslis öğretisini
reddeden İspanyol hekim Michael Servetus, Kalvin’in Cenevre’sinde
yakıldı. Servetus Fransa’da Katolik engizisyonundan kaçmış, Cenevre’den
geçerken tanınıp tutuklanmıştı; Katoliklerin yakamadığı adamı Protestanlar
yaktı. Yetişkin vaftizini savunan Anabaptistler hem Katolikler hem
Protestanlar tarafından kovuşturuldu; 1530’ların ortasında Münster’de
kurdukları radikal yönetim kanlı biçimde bastırıldı ve önderlerinin cesetleri
kilise kulesine asılan kafeslerde teşhir edildi; kafesler bugün hala oradadır.
Bu, mihnenin Avrupa’daki karşılığıdır. Dün baskı gören,
bugün baskı yapabiliyordu. Belirleyici olan hangi inancın taşındığı değil,
kimin devleti arkasına aldığıydı.
Moskova’da
iki parmak, üç parmak: Raskol
Batı’nın Reformasyon’u yaşadığı yüzyılda Doğu Ortodoks
dünyası da kendi büyük bölünmesini yaşadı ve bu bölünme, sınır çizmenin ne
kadar küçük bir farktan başlayabileceğini gösterir.
1650’lerde Moskova Patriği Nikon, Rus kilisesinin
ayin kitaplarını ve ritüellerini Yunan örneklerine göre düzeltmeye karar verdi.
Haç çıkarırken iki parmak yerine üç parmak kullanılacak, “İsa” adı farklı
yazılacak, bazı dualar değişecekti. Bugünden bakınca önemsiz görünen bu
değişiklikler, kutsallığı ritüelin harfinde gören köylüler ve pek çok din adamı
için dinin kendisinin bozulması demekti. Karşı çıkanlara Eski İnananlar
dendi. 1666-67’de Moskova’da toplanan konsil onları aforoz etti; çar devleti
kovuşturmayı üstlendi. Direnişin önderi başpapaz Avvakum 1682’de
yakıldı. Solovki manastırı sekiz yıl kuşatıldı. Binlerce Eski İnanan, askerler
köylerine geldiğinde kendilerini kiliselere kapatıp ateşe verdi.
Bu hikayede dikkat çekici olan birkaç şey var. Tartışma
konusu ne teslis ne imamet ne de kutsal metnin otoritesiydi; haç çıkarırken kaç
parmak kullanılacağıydı. Yani sınır çizmek için derin bir teolojik ihtilaf
gerekmiyor; iktidar isterse en küçük fark yeterli. İkincisi, aforoz kararını
konsil verdi ama infazı çar yürüttü; ferman olmasaydı konsil kararı kağıt
üzerinde kalırdı. Üçüncüsü, tarih: 1666. Aynı yıl İzmir’de Sabatay Sevi’nin
hareketi zirvedeydi ve Osmanlı sarayı onunla uğraşıyordu; aynı on yılda
İstanbul’da Kadızadeliler tekkeleri basıyordu. Üç farklı din, üç farklı
başkent, aynı on yıl ve aynı mantık. Eski İnananlar bugün hala var; Rusya’da ve
diasporada birkaç milyon kişi. Sınırın dışında kalanlar, sınırı çizenlerden
daha uzun yaşayabiliyor.
Kimdir
bunlar? Hristiyan dünyasının kenarında bugün yaşayanlar
·
Eski İnananlar: 1666’da aforoz edilen Rus
Ortodoksları. Rusya’da, Baltık’ta ve Amerika kıtasında birkaç milyon kişi; 1971’de
Rus kilisesi aforozu kaldırdı, ama topluluklar ayrı kalmayı seçti.
·
Anabaptistlerin torunları: Mennonitler,
Amişler ve Hutteritler. 16. yüzyılda hem Katoliklerin hem Protestanların
kovuşturduğu hareketin bugün Kuzey Amerika’da yaşayan, kapalı ve barışçı
toplulukları.
·
Üniteryenler: Servetus’un yakılmasına yol
açan teslis karşıtı çizginin devamı. 16. yüzyılda Transilvanya’da ve Polonya’da
sığınak buldular; bugün küçük ama etkili bir gelenek.
·
Yehova Şahitleri ve Mormonlar: 19. yüzyıl
Amerika’sında doğan, ana akım kiliselerce Hristiyan sayılmayan hareketler. İlki
20. yüzyılda Nazi Almanyası’nda ve Sovyetler’de ağır biçimde kovuşturuldu.
Bu listedeki her topluluk, bir zamanlar bir devletin ya da
bir kilisenin dışarı ittiği insanların torunlarıdır. Çoğunun ortak özelliği
tanıdık: kapalı cemaat yapısı, dünyadan uzak durma, kendi içinde çözülen
uyuşmazlıklar ve dışarıdan bakanların kolayca inanacağı söylentiler. Dürzileri,
Yezidileri ve Alevileri anlatırken saydığım özelliklerin aynısı. Coğrafya
değişiyor, mantığın ürettiği sonuç değişmiyor.
Çıkış:
İkna değil, yorgunluk
Hristiyanlık bu döngüden nasıl çıktı? Cevap, hoşgörü
fikrinin teolojik olarak kazandığı şeklinde değil.
1555’te Augsburg’da bir formül bulundu: Bir ülkenin dini,
o ülkenin hükümdarının dinidir. Bu bir çoğulculuk ilkesi değil, bir
ateşkesti. Farklı inançtaki tebaanın hakkı, çoğu durumda göç etmekten ibaretti.
Fransa’da 1598’de Protestanlara tanınan haklar 1685’te tümüyle geri alındı ve
yüz binlerce insan ülkeyi terk etti.
Otuz Yıl Savaşları’nın ardından 1648’de imzalanan Vestfalya
antlaşmaları ise daha kalıcı bir denge kurdu. Ama bunu mümkün kılan şey,
kimsenin kesin galip gelememesiydi. Almanya nüfusunun üçte birine yakınını
kaybetmişti. Avrupa, dini birörnekliği silahla sağlamanın bedelini ödedikten
sonra bundan vazgeçti. Hoşgörünün felsefi olarak temellendirilmesi, yani Locke’un
ve ardından gelenlerin yazdıkları, bu tükenmişliğin ardından geldi. Fikir,
fiili durumu sonradan meşrulaştırdı.
Bu nokta önemli, çünkü sık sık tersine anlatılır: Önce
aydınlanma geldi, sonra hoşgörü. Oysa sıra tersiydi. Önce herkes yoruldu, sonra
yorgunluğa bir ad bulundu. Bu, bugün için de bir ders içeriyor: Farklılığa
tahammül, çoğu zaman bir erdem olarak değil, bir zorunluluk olarak başlar;
erdem haline gelmesi sonradan olur.
Hristiyanlıktaki merkezi kurumsal yapı sınırları daha keskin
ve daha resmi kıldı. Ama aynı yapı, yüzyıllar sonra o sınırların resmen geri
alınmasını da mümkün kıldı. Bir konsil karar verebiliyorsa, başka bir konsil o
kararı değiştirebilir. Beşinci bölümde bunun nasıl olduğunu göreceğiz.
Peki hiç devleti olmayan bir gelenekte ne oluyor? Sıradaki
bölüm buna bakıyor.
III. YAHUDİLİK: DEVLET YOKKEN
Yahudilik bu karşılaştırmanın en ilginç halkası, çünkü bir
kontrol deneyi sunuyor. İslam’da sınırı çizen ulema arkasında imparatorluklar
buldu. Hristiyanlıkta konsillerin kararlarını imparatorlar ferman haline
getirdi. Peki bir topluluğun yaklaşık iki bin yıl boyunca kendi devleti hiç
olmazsa ne olur? Sınır yine çizilir mi?
Çizildi. Ama farklı araçlarla ve bu farklılık tam olarak
buradaki tezi test ediyor.
Sınırdan
önceki çoğulluk
İkinci Tapınak döneminin sonunda, yani milattan önceki son
yüzyılda, ortada tek bir Yahudilik yoktu. Ferisiler sözlü geleneğin
bağlayıcılığını savunuyordu. Sadukiler bunu reddedip yalnızca yazılı
Tevrat’ı esas alıyordu. Esseniler çölde ayrı bir topluluk olarak
yaşıyordu. Bunlara mesihçi hareketler, Mısır’daki Yunanca konuşan Yahudi
cemaatleri ve kendisi de başlangıçta bir Yahudi hareketi olan İsa’nın
takipçileri ekleniyordu.
70 yılında Roma Kudüs’ü ve Tapınağı yıktığında bu çoğulluk
sona erdi. Tapınak etrafında örgütlenmiş gruplar dayanaklarını kaybetti. Ayakta
kalan, kutsallığı Tapınağa değil metne, öğrenmeye ve gündelik hayatın
kurallarına bağlayan Ferisi çizgisiydi. Rabbani Yahudilik bu
çizgiden doğdu.
Burada ikinci bölümdeki Nag Hammadi hikayesinin bir benzeri
var. Esseniler hakkında yüzyıllarca yalnızca dışarıdan yazılmış birkaç
kaynaktan bilgi sahibiydik. 1947’de Ölü Deniz kıyısında bulunan el yazmaları,
bir grubun kendi kalemiyle konuşmasını sağladı ve tablo değişti. Kaybeden
tarafın sesini duymak, çoğu zaman bir mağara ya da bir küp meselesi.
Rabbani Yahudiliğin merkeze yerleşmesi bir konsil kararıyla
olmadı. Uzun bir süreçti: Mişna’nın derlenmesi, ardından Talmud’un oluşması,
akademiler, öğrenci yetiştirme ve metnin otoritesi. Yani İslam’daki medrese
ağına benzeyen bir yol, ama devlet bütçesi olmadan. Üçlünün (kurum, taban,
iktidar) ilk ikisi vardı; üçüncüsü yoktu. Sonuç, sınırın çizilmesi ama yavaş ve
yumuşak çizilmesi oldu.
Sınırı
kim uygular?
Devlet yoksa “dışarı atmak” ne anlama gelir? Yahudi
geleneğinde bunun karşılığı herem, yani cemaatten dışlamadır. Kimse
hapse atılmaz, idam edilmez. Ama kimse o kişiyle konuşmaz, ticaret yapmaz,
sinagogda yanında durmaz, kızını vermez, öldüğünde cemaat mezarlığına gömmez.
(Alevilikteki “düşkünlük” uygulaması gibi.)
Modern okura hafif bir ceza gibi görünebilir. Değildi.
Diasporada Yahudi bir birey, hukuki varlığını cemaat üzerinden sürdürüyordu.
Cemaat dışına düşmek, çoğu zaman kimliksiz kalmak demekti.
Bir ayrıntı daha var ve buradaki tez açısından kritik.
Cemaat otoritesinin dişleri aslında ödünç alınmıştı. Yahudi cemaatlerine kendi
içlerinde yargı ve düzen kurma yetkisi, içinde yaşadıkları Hristiyan ya da
Müslüman devlet tarafından tanınıyordu. Osmanlı’daki millet sistemi bunun en
bilinen örneği. Yani cemaat önderleri sınır çizerken, arkalarında dolaylı da
olsa bir devlet gücü vardı. Üstelik ikinci bir baskı daha işliyordu: Cemaatin
dışarıdaki konumu kırılgandı. İçeriden çıkan bir skandal ya da sapkınlık,
topluluğun tamamını tehlikeye atabilirdi. Sınır bazen inanç adına değil,
dışarıya karşı güvenlik adına çizildi.
İki
ödünç: Avrupa’da ve Osmanlı’da cemaat
Ödünç alınan bu gücün nereden geldiği, sınırın nasıl
çizildiğini de belirledi; çünkü Hristiyan Avrupası ile İslam dünyası cemaate
farklı türden yetkiler verdi.
Osmanlı’da hahambaşı ve cemaat önderleri devlet tarafından tanınmış
memur gibiydi; cemaatin iç yargısı, vergi toplaması ve okulları hukuki bir
çerçeveye oturuyordu. Bu çerçeve istikrarlıydı ama devletin uzantısıydı: Cemaat
otoritesi, devletin ona bıraktığı alanın içinde sınır çizebilirdi, dışına
çıkamazdı. Sabatay Sevi olayında rabbilerin yapabildiği tek şey Osmanlı
sarayına başvurmaktı; kararı saray verdi ve Sabatay’ı herem yerine ihtida (Müslüman
olmak) bekledi.
Hristiyan Avrupası’nda ise cemaatin konumu bir hukuk değil,
bir izindi; her an geri alınabilirdi. Bu kırılganlık cemaati içeriye karşı daha
sert yaptı. Amsterdam cemaatinin Spinoza’ya gösterdiği sertlik, İstanbul’daki
bir cemaatin benzer bir düşünüre göstereceğinden büyük olasılıkla daha
fazlaydı; çünkü Amsterdam’da kaybedilecek şey yalnızca bir üye değil, bütün
topluluğun oturma izniydi. Güvencesi az olan topluluk, kendi sınırını daha
kalın çizer.
Bu, bir önceki bölümdeki “millet sisteminin paradoksu”nun
öbür yüzüdür. Osmanlı millet sistemi Yahudi’ye statü verdi ve bu statü Yahudi
cemaatinin kendi içinde görece yumuşak kalmasını sağladı; aynı sistem Kızılbaş’a
statü vermedi ve Kızılbaş topluluğu kendi içine kapanıp kendi iç hukukunu,
düşkünlüğünü, sır kültürünü sertleştirdi. Tanınan topluluk gevşer, tanınmayan
topluluk kapanır. Sınırın dışında bırakılanların kendi içlerinde neden bu kadar
sıkı sınırlar çizdiklerini anlamak isteyen biri, cevabı onların inancında
değil, dışarıda kalmanın bedelinde aramalı.
Karailer:
Kalıcı bir ayrılık
8. ve 9. yüzyıllarda, İslam dünyasının kalbinde, sözlü
geleneğin bağlayıcılığını reddeden bir akım güçlendi: Karailik. Karailer
yalnızca yazılı metni esas alıyor, Talmud’un otoritesini kabul etmiyordu.
Hareketin kökeni genellikle Anan ben David’e bağlanır.
Karailik marjinal bir kıpırdanma değildi. Birkaç yüzyıl
boyunca ciddi bir entelektüel hareketti ve rabbani tarafı cevap vermeye
zorladı. 10. yüzyılda Saadia Gaon’un onlara karşı yazdığı reddiyeler, tıpkı
Gazali’nin Batınilere yazdığı reddiye gibi, hem bir savunma hem de bir sınır
çizme işiydi. Karailik’in Abbasi Bağdat’ında, tam da Mu’tezile’nin ve
Zahiriliğin tartışıldığı yüzyılda doğması tesadüf değildir; “yalnızca metin,
yorum geleneği değil” fikri o yüzyılın havasındaydı ve üç dinin sınırlarını
birden aştı.
Karailer bugün hala var. Kırım’da, Mısır’da ve bugün
ağırlıklı olarak İsrail’de yaşayan küçük bir topluluk. Ve modern İsrail’de
statülerinin tartışmalı olması, bin yıl önce çizilmiş bir sınırın hala iş
gördüğünü gösteriyor.
Sınırı
çizen, sınırın dışına düşebilir
İbnü’l-Arabi’nin hikayesinin Yahudilikteki karşılığı İbn
Meymun’dur. 12. yüzyılda yaşayan İbn Meymun, hukuku sistemleştiren büyük
eserinin yanı sıra on üç iman esasını da formüle etti. Uygulamaya ve hukuka
dayalı bir gelenekte, inanç maddelerinden oluşan bir liste yapmak yeni bir
şeydi. Yani İbn Meymun, sınır çizen adamdı.
Ölümünden birkaç on yıl sonra kendi eserleri tartışmanın
merkezine düştü. Felsefeye fazla yer verdiği, Aristoteles’e fazla yaklaştığı
öne sürüldü. 1230’larda Güney Fransa’da bazı rabbiler onun eserlerine herem
uyguladı, bir grup kitap yakıldı. Rivayetlere göre bazı muhalifler mücadeleyi
kazanmak için Hristiyan otoritelerine, hatta engizisyona başvurdu. Bu rivayetin
doğruluğu tartışmalı, ama tartışmanın kendisi bile anlamlı: Bir iç kavgada dış
iktidara başvurmak, akla gelebilir bir hamleydi. Devleti olmayan bir topluluk
bile, sınır çizmek istediğinde bir devlet arıyordu.
Bugün İbn Meymun, Yahudi düşüncesinin merkezindeki isim.
Tekfir edilen, kanonlaşabiliyor.
Spinoza:
Korkunun çizdiği sınır
1656’da Amsterdam’da, yirmi üç yaşındaki Baruch Spinoza
son derece sert ifadeler taşıyan bir heremle cemaatten çıkarıldı. Belgede
onunla konuşulmaması, aynı çatı altında bulunulmaması, yazdıklarının okunmaması
emrediliyordu.
Bu kararı anlamak için Amsterdam cemaatinin konumuna bakmak
gerekiyor. Cemaat büyük ölçüde İber yarımadasından, engizisyondan kaçarak
gelmiş ailelerden oluşuyordu. Hollanda’da görece rahat bir hayat kurmuşlardı
ama bu rahatlık bir hak değil, bir izindi. Kalvinist çevrelerin gözü
üstlerindeydi.
Böyle bir ortamda, kutsal metnin insan eliyle yazıldığını ve
ruhun ölümsüz olmadığını ima eden genç bir düşünür, yalnızca teolojik bir sorun
değildi. Cemaatin dışarıdaki güvenliğini tehdit eden bir riskti. Herem, büyük
olasılıkla inançtan çok bu kaygıyla verildi.
Bu, birinci bölümdeki bir noktanın farklı bir versiyonu.
Orada devlet, dini birörnekliği güvenlik meselesi sayıyordu. Burada ise devleti
olmayan bir topluluk, kendi varlığını korumak için aynı mantığı içeride
uyguluyor. Baskı altındaki grup, baskının mantığını devralıyor. Engizisyondan
kaçanlar, kendi küçük engizisyonlarını kurdular.
Sabatay
Sevi: Tarihin ortak sayfası
1665-66’da Osmanlı topraklarında, İzmirli Sabatay Sevi’nin
mesih olduğu inancı olağanüstü bir hızla yayıldı. Avrupa’dan Kuzey Afrika’ya
kadar Yahudi cemaatleri altüst oldu. Ticaret durdu, insanlar mallarını sattı,
Kudüs’e göç hazırlığı yapıldı. Rabbilerin bir kısmı harekete karşı çıktı, bir
kısmı sürüklendi.
1666’da Sabatay Sevi Osmanlı sarayına çağrıldı ve İslam’ı
seçti. Hareket çöktü ama tümüyle bitmedi. Takipçilerinin bir kısmı, onun
ardından İslam’a geçip kendi inançlarını içeride sürdürdü. Selanik’te
yoğunlaşan bu topluluk Dönmeler olarak bilinir ve mübadeleyle Türkiye’ye
geldi.
Bu hikaye birinci bölümle doğrudan bağlantılı, çünkü
kullanılan mekanizma tanıdık: dışarıya bir görünüm, içeride başka bir inanç.
Yani takıyyenin bir benzeri. Sonuçları da tanıdık: Topluluk hakkında dışarıda
üretilen iddialar hiçbir zaman doğrulanamadı, çünkü topluluk kendini açıkça
anlatamıyordu. Türkiye’de Dönmeler hakkında dolaşan komplo anlatılarının
kaynağı büyük ölçüde bu boşluktur; “mum söndü” iftirasıyla aynı boşluk.
Rabbani otorite açısından sonuç ise başka oldu. Sabatay Sevi’nin
ardından gizli takipçi avı başladı. 18. yüzyılın ortasında iki saygın rabbi
arasında çıkan ve yıllarca süren kavga, taraflardan birinin gizli Sabataycı
olmakla suçlanması üzerine yürüdü. Sapkınlığı kovuşturmak için geliştirilen
araç, artık cemaatin kendi içine dönmüştü. Osmanlı ulemasının Kızılbaş avının,
Sabatay sonrası rabbani dünyada bir karşılığı vardı.
Hasidilik:
Sınır otuz yılda yer değiştirdi
18. yüzyılın ikinci yarısında Doğu Avrupa’da yeni bir
dindarlık biçimi yayıldı: Hasidilik. Coşkulu ibadet, müzik, dans,
karizmatik önderler ve metne dayalı bilgiye göre daha duygusal bir maneviyat.
Anadolu okuru için tanıdık bir tablo: Hasidilik, Yahudiliğin tasavvufudur ve
tıpkı tasavvuf gibi, metin ehlinin şüphesini çekti.
Dönemin en büyük otoritesi sayılan Vilna Gaon ve
çevresindeki alimler buna sert karşılık verdi. 1772’de Hasidilere karşı herem
ilan edildi, kitapları yakıldı, evlilikler yasaklandı. Karşı taraftakilere “muhalifler”
anlamında Mitnagdim dendi ve kavga bir kuşak boyunca sürdü.
Kavganın bir ayrıntısı özellikle anlamlı. 1798’de Hasidi
önderlerden biri, muhaliflerinin Rus makamlarına yaptığı ihbar üzerine
tutuklandı ve Petersburg’da hapsedildi. Yani kendi devleti olmayan bir
topluluğun iç kavgası bile, eli altında bir devlet gücü belirdiği anda ona
uzandı. İbn Meymun kavgasındaki rivayet, burada belgeye dönüştü.
Sonra ne oldu? Hasidilik bir yüzyıl içinde Ortodoks
Yahudiliğin ana damarlarından biri haline geldi. 19. yüzyılda modernleşme ve
reform hareketleri güçlenince, dün birbirini aforoz eden iki taraf yan yana
geldi. Dışarıda kalan, bu kez başka bir akımdı.
Gazali’nin tasavvufu medreseye alması neyse, bu da odur.
Sınır sabit değil, hareketli; ve hareket ettiren şey çoğu zaman yeni bir
düşmanın belirmesidir.
“Ortodoks”
sıfatı ne zaman doğdu?
Bir ayrıntı, bu yazının kavramsal çerçevesi için özellikle
önemli. “Ortodoks Yahudilik” terimi eski değil. 19. yüzyılda, Batı Avrupa’da
reform hareketleri ortaya çıktığında, geleneksel çizgiyi savunanları tanımlamak
için yaygınlaştı. Başlangıçta bir kısmı bu sıfatı sevmedi, çünkü kendilerini
bir akım değil, doğrudan Yahudilik olarak görüyorlardı.
Yani ortodoksi burada da bir başlangıç noktası değil, bir
karşılaşmanın ürünü. Bir gelenek kendini ancak bir alternatif belirdiğinde “ortodoks”
olarak adlandırmaya başlıyor. Aynı şey İslam’da “ehl-i sünnet ve’l-cemaat”
ifadesinin Mu’tezile ve Şia karşısında belirginleşmesi, Hristiyanlıkta “katolik”
(evrensel) sıfatının Gnostiklere karşı kullanılmaya başlanması için de geçerli.
Anadolu’daki geleneklerin 19. ve 20. yüzyılda “Alevilik” gibi tek bir çatı adı
altında tanımlanması da buna benzer. Etiketler çoğu zaman tarif ettikleri
şeyden daha yenidir ve neredeyse her zaman bir karşıtın varlığına borçludur.
Reform hareketinin kendisi de ilginç bir örnek sunuyor. 19.
yüzyıl Almanya’sında ibadeti kısaltan, Almanca vaaz veren, bazı kuralları
kaldıran Reform cemaatleri geleneksel rabbiler tarafından sert biçimde
kınandı; Hamburg’daki ilk Reform tapınağına karşı 1819’da bir fetva derlemesi
yayımlandı. Ama Reformculara herem uygulanamadı. Neden? Çünkü aynı yıllarda
Alman devletleri Yahudilere yurttaşlık hakları tanımaya başlamıştı ve cemaatin
dışlama gücü hukuki dayanağını kaybediyordu. Artık cemaatten çıkarılan bir kişi
hukuken yok olmuyordu; devletin yurttaşı olarak kalmaya devam ediyordu. Herem,
bağlayıcı bir yaptırım olmaktan çıkıp sembolik bir işleme dönüştü.
Bu, tezin tersinden bir kanıtı: Dışlama, arkasındaki zorlama
kapasitesi kalktığında etkisini kaybediyor. Zorlama gücünü devletten ödünç alan
cemaat, devlet o ödüncü geri çektiğinde sınır çizemez hale geldi.
Devlet
geri döndüğünde
Son perde en öğretici olanı. 1948’de, yaklaşık iki bin yıl
sonra, Yahudiler yeniden bir devlete sahip oldu. Ve sınır sorusu neredeyse
hemen hukuki bir soru haline geldi.
“Kim Yahudidir?” sorusu İsrail’de yıllarca
süren siyasi krizlere yol açtı, çünkü cevabı doğrudan vatandaşlık hakkını
belirliyordu. Evlilik ve boşanma gibi kişisel hukuk alanlarında yetki resmi
hahambaşılığa verildi; bu, Osmanlı millet sisteminden devralınmış bir
düzenlemedir. Ortodoks olmayan akımların yaptığı din değiştirme işlemlerinin
geçerliliği uzun süre tartışıldı ve tartışılmaya devam ediyor. Etiyopyalı
Yahudilerin gelişi, kimliklerinin kabulüne dair uzun tartışmaları beraberinde
getirdi. İsa’yı mesih kabul eden Yahudi kökenli grupların Dönüş Yasası’ndan
yararlanamayacağına ise yargı karar verdi.
Pakistan’daki Ahmedi örneğini hatırlayın. Orada parlamento “kim
Müslümandır?” sorusunu oylayarak cevapladı; burada Yüksek Mahkeme “kim
Yahudidir?” sorusunu kararla cevapladı. İki devlet, iki din, aynı soru ve aynı
araç: Teolojik sınır, devlet geri döner dönmez hukuki sınıra dönüştü.
Bunların hiçbiri hakkında burada bir hüküm vermiyorum.
İşaret ettiğim şey mekanizma: Bir topluluk devletsiz kaldığı yüzyıllarda sınırı
cemaat otoritesiyle çizdi ve bu otorite zayıfladıkça sınır geçirgenleşti.
Devlet yeniden kurulduğunda ise sınır yeniden hukuk haline geldi. Üçlünün
üçüncü ayağı geri geldiğinde, ilk ikisi de sertleşti.
Kimdir bunlar? Yahudi dünyasının kenarında yaşayanlar
·
Karailer: Talmud’un otoritesini kabul
etmeyen, yalnızca yazılı metni esas alan gelenek. Bugün ağırlıklı olarak İsrail’de,
birkaç on bin kişilik bir topluluk.
·
Samiriler: Kendilerini İsrailoğullarının
devamı sayan, ayrı bir Tevrat metni ve ayrı bir kutsal dağ geleneği olan
topluluk. Bugün yalnızca birkaç yüz kişi kaldı.
·
Dönmeler: Sabatay Sevi’nin ardından İslam’a
geçip kendi geleneklerini içeride sürdüren topluluk. Selanik’te yoğunlaştı,
mübadeleyle Türkiye’ye geldi ve zamanla büyük ölçüde çözüldü.
·
Etiyopya Yahudileri (Beta İsrail): Talmud’u
tanımayan, kendi kutsal metinleri ve rahipleri olan gelenek. 1980’lerde ve 1990’larda
İsrail’e taşındılar; Yahudiliklerinin tanınması için uzun bir tartışma yaşandı.
·
Reform ve Muhafazakar akımlar: Sayıca
kenarda değiller; dünya Yahudilerinin büyük kısmı bu akımlara yakındır. Ama
İsrail’in resmi dini yapısı içinde hala tam tanınmış değiller. Bu, “kenar”
kelimesinin sayıyla değil, iktidarla ilgili olduğunun en güncel kanıtı.
IV. ORTAK ÖRÜNTÜ
Üç din, üç gelenek, üç farklı kurumsal donanım, tek bir
örüntü. Yazının başında her bölümün aynı dört adımı izleyeceğini söylemiştim:
çoğulluk, sınırın kurulması, sınırın yer değiştirmesi, bedel. Üçünde de bu
adımlar tekrarlandı. Şimdi sonucu toparlayalım.
Bir. Çoğulluk önce, sınır sonra geldi. İslam’ın ilk
iki yüzyılında düzinelerce hukuk ekolü vardı. Hristiyanlığın ilk iki yüzyılında
birbirinden derin biçimde ayrılan topluluklar vardı. İkinci Tapınak döneminin
sonunda tek bir Yahudilik yoktu. Ortodoksi hiçbirinde bir başlangıç noktası
değil, bir varış noktasıdır. Üstelik “ortodoks” sıfatının kendisi de çoğu zaman
sonradan, bir alternatif belirdiğinde doğdu.
İki. Sınırı üç şey birlikte çizdi: kurum, halk tabanı
ve iktidar. Kurum medreseydi, konsildi, akademiydi; taban Bağdat sokaklarıydı,
Bohemya köylüleriydi, Doğu Avrupa’nın Hasidi kasabalarıydı; iktidar halifeydi,
imparatordu, çardı ya da ödünç alınmış bir devlet yetkisiydi. Üçünden biri
eksik olduğunda sonuç değişti: Mihnede iktidar vardı, taban yoktu ve mihne
kaybetti; Rabbani Yahudilikte kurum ve taban vardı, iktidar yoktu ve sınır
yumuşak çizildi. Ama sınırın arkasına zor gücü eklendiğinde, yani sapkınlık bir
hukuki statüye dönüştüğünde, belirleyici olan hemen her zaman iktidar oldu.
Konsili olan da, olmayan da sınır çizdi; fark, o sınırın arkasında ne kadar
kılıç durduğuydu. Yahudilik bunu iki yönde birden gösteriyor: 19. yüzyılda
yurttaşlık haklarıyla birlikte yumuşayarak, 20. yüzyılda devletle birlikte
yeniden sertleşerek.
Üç. İçerik aday belirledi, iktidar karar verdi. Gizli
öğreti, kapalı üyelik, zahiri hükmü askıya alma potansiyeli ve karizmatik
önderlik taşıyan yorumlar her üç gelenekte de daha kolay şüphe çekti. Ama bu
özellikleri taşıyan tasavvuf medreseye alındı, aynı özellikleri taşıyan
İsmaililik baş düşman ilan edildi; Hasidilik otuz yılda sapkınlıktan
ortodoksiye geçti. Şüphe çekmek ile dışarı atılmak arasındaki mesafeyi içerik
değil, siyaset doldurdu.
Dört. Baskı gören taraf, gücü eline geçirdiğinde aynı
araçları kullandı. Mihneyi yürüten, sonradan kenara itilecek olan Mu’tezile’ydi.
Roma’dan kopan Protestanlık, Servetus’u Cenevre’de yaktırdı. Engizisyondan
kaçmış bir cemaat, Spinoza’yı dışladı. Osmanlı’nın ezdiği Vehhabilik, iktidara
gelince türbe ziyaretçisini tekfir etti. Bu, insanların kötü olduğunu değil,
mekanizmanın kişilerden ve inançlardan bağımsız çalıştığını gösteriyor.
Beş. Kaybedenleri büyük ölçüde kazananların
kaleminden tanıyoruz. İslam’daki fırak literatürü, Hristiyanlıktaki
heresiyoloji ve rabbani kaynaklardaki muhalif tasvirleri aynı işi görür. Nag
Hammadi ve Ölü Deniz el yazmaları, bu kalemin ne kadar yanıltıcı olabileceğini
gösterdi. Ve kalemin kullandığı iftira kalıbı hep aynıydı: gece toplantısı,
cinsel serbestlik, gizli kitap. Mazdekilere, Gnostiklere, Katharlara,
Kızılbaşlara, Yezidilere ve Dönmelere aynı cümleler kuruldu. Bu benzerlik,
suçlananların akraba olduğunu değil, suçlayanların aynı el kitabını
kullandığını gösterir.
Altı. En ağır kelimeler, dışarıdaki için değil,
içerideki için üretildi. Zındık, heretik ve min; üçü de aynı evin içindeki
rakibi tarif eder. Çünkü dışarıdaki rakip değildir; dışarıdakinin kendi dini,
kendi hukuku, kendi statüsü vardır. İçerideki ise aynı kaynağa, aynı kitaba,
aynı peygambere dayanarak başka bir şey söyler ve bu yüzden merkezin
meşruiyetini doğrudan tehdit eder. Bir Hristiyan “sizin kitabınız yanlış”
der; bir Kızılbaş “sizin kitabınızı siz yanlış okuyorsunuz” der.
İkincisi her zaman daha tehlikelidir. Osmanlı’nın zimmiye güvence verip mürtede
vermemesinin, İran’ın Hristiyan’ı tanıyıp Bahai’yi tanımamasının arkasında bu
mantık vardır.
V. GELENEKLERİN ÖTEKİ SESİ
Buraya kadar anlatılanlar karamsar bir tablo çiziyor
olabilir. Ama üç geleneğin de bir öteki sesi var ve bu ses en az ilki kadar
geleneksel. Yazının başında Hariciler ile Mürcie arasındaki ilk tartışmayı
anlatmıştım; o tartışmanın ikinci tarafı hiçbir zaman susmadı.
İslam’da. Mürcie’nin “hükmü Allah’a bırakın”
ilkesi, fırak kitaplarında sapkınlık diye kaydedilmesine rağmen, Sünni inanç
metinlerinin içine sızdı. 10. yüzyılda Tahavi’nin kaleme aldığı ve bugün hala
Sünni dünyada okunan inanç metninde açık bir ilke yer alır: Kıbleye
yönelen hiç kimse, işlediği bir günah sebebiyle tekfir edilmez. Bu ilke
Ebu Hanife’ye kadar geri götürülür. Kaynaklara göre Eş’ari de ömrünün sonunda
Kıble ehlinden hiç kimseyi tekfir etmediğini söylemişti. Batınilere karşı en
sert reddiyeyi yazan Gazali, bir başka eserinde, Faysalü’t-Tefrika’da tekfir
konusunda son derece ihtiyatlı olunmasını öğütledi. Ona göre yanlışlıkla bin kafiri
sağ bırakmak, yanlışlıkla bir Müslüman’ın kanını dökmekten daha hafif bir
hataydı. Aynı alimin iki farklı yüzü, aynı geleneğin iki farklı ihtimalini
gösteriyor. Yukarıda anlattığım dört mezhep düzeni de bu sesin kurumsal
karşılığıdır: Sınırlı da olsa, hukuki çoğulluğu ilke haline getirmiş bir
ortodoksi.
Sınır geri de çekilebildi. Hallac’ı idama götüren çevreler
bir yana, sonraki yüzyıllarda Attar ve Mevlana gibi büyük sufiler onu bir
hakikat şehidi olarak andı; bugün Hallac, Alevi ceminde “dar”ın adıdır. İbnü’l-Arabi
bir kesim ulema tarafından yüzyıllarca tekfir edildi; ama aynı yüzyıllarda
başka bir kesim onu “Şeyh-i Ekber” sayıyordu. 1517’de Yavuz Sultan Selim Şam’daki
kabrinin üzerine türbe ve cami yaptırdı; şeyhülislam Kemalpaşazade onu savunan
bir fetva verdi. İbn Arabi’yi aklayan bir konsil değil, bir padişahtı. Bu
ayrıntı önemli, çünkü yazının ileriki bölümünde bir soruya cevap verecek: İslam’da
sınırı geri çeken merci kimdir?
Bir de kurumsal örnek var. Osmanlı millet sistemi, bu yazıda
eleştirdiğim boşluğuna rağmen, dönemin dünyasında eşi az bulunur bir
düzenlemeydi. Engizisyonun İspanya’dan kovduğu Yahudiler 1492’de Osmanlı’ya
sığındı; Katolik Avrupa’nın yaktığı Anabaptistlerin bazı kolları Osmanlı
Macaristan’ında nefes aldı. Aynı imparatorluk Kızılbaş’ı kovuştururken Sefarad’ı
korudu. Bu çelişki değil; yazının tezinin kendisi: Sınır, tehdit algısına göre
çizilir. Yahudi tehdit değildi; Kızılbaş tehditti.
Hristiyanlıkta. Bu geleneğin merkezi yapısı, sınırın
resmen geri alınmasını da mümkün kıldı. 1965’te Katolik kilisesi, İkinci
Vatikan Konsili’nde din özgürlüğünü açıkça benimsedi; Augustinus’un “merhametli
zorlama” öğretisi bin beş yüz yıl sonra resmen terk edildi. Aynı yıl, Roma ile
İstanbul arasında 1054’ten beri duran karşılıklı aforozlar kaldırıldı. 20.
yüzyılın ikinci yarısında, Kadıköy Konsili’nde bölünen kiliseler arasında, 1500
yıl önceki tartışmanın büyük ölçüde bir terminoloji farkından kaynaklandığını
kabul eden ortak açıklamalar imzalandı; Kıpti patriği ile papa 1973’te, Süryani
ve Ermeni kiliseleri sonraki yıllarda aynı şeyi söyledi. On beş yüzyıl boyunca
insanların uğruna sürgün edildiği, öldüğü bir fark, iktidar denklemden
çekildiğinde bir çeviri sorununa dönüştü. Bu cümleyi bir kez daha okumak
gerekir: Fark hep aynıydı. Değişen, farkın arkasında bir imparatorluğun
durup durmamasıydı.
Yahudilikte. Cemaatin dışlama gücü zayıfladıkça herem
sembolikleşti. Dün birbirini aforoz eden Hasidiler ile muhalifleri bir yüzyıl
içinde aynı çatı altında buluştu. Spinoza’ya verilen heremin kaldırılıp
kaldırılmaması son yıllarda Amsterdam’da yeniden tartışma konusu oldu; cemaat
kararı değiştirmedi ama böyle bir tartışmanın yapılabiliyor olması bile bir şey
söylüyor. Rabbani geleneğin kendi içinde de hep bir ses vardı: Talmud, karşıt
görüşleri silmez, yan yana kaydeder; “bunlar da, şunlar da yaşayan Tanrı’nın
sözleridir” cümlesi Talmud’un kendisindedir. Yani çoğulluk, bu geleneğin
kanonik metnine gömülüdür.
Bu örnekler bir şeyi kanıtlıyor: Farklılığa başka türlü
bakmak dışarıdan ithal edilmesi gereken modern bir fikir değil. Üç gelenek de
bunun imkanını kendi içinde zaten taşıyordu; üstelik en eski katmanlarında.
Hangi sesin baskın çıkacağını belirleyen şey çoğu zaman teoloji değil, dönemin
siyasi ihtiyaçlarıydı.
VI. BUGÜN İÇİN
Bu tarihten çıkarılacak ders, bütün inançların aynı olduğu
ya da teolojik farkların önemsiz olduğu değil. Farklar vardır ve bazen çok
derindir. Bir Sünni ile bir Alevi, bir Katolik ile bir Protestan, bir Ortodoks
Yahudi ile bir Karai pek çok konuda gerçekten farklı düşünür. Bunu söylemek,
tartışmak, “bence bu yorum yanlış” demek dinin doğal halidir.
Mihneden Kadızadelilere, İznik’ten Vilna’ya kadar bu tarih aynı zamanda canlı
bir tartışmalar tarihidir.
Ama bir yorumun yanlış olduğunu düşünmek ile o yorumu
taşıyan insanları hukuki güvenceden, can ve mal güvenliğinden, görünür olma
hakkından yoksun bırakmak arasında büyük bir fark var. Birincisi bir
görüştür. İkincisi, o görüşe iktidar gücünün eklenmesidir. Üç geleneğin de en
karanlık sayfaları, bu ikisinin birbirine karıştığı anlarda yazıldı.
“Bunlar İslam’ı içine sindirememiş” cümlesi bugün de
kuruluyor. Türbe ziyaret edeni eleştiren de kuruyor, cem yapanı eleştiren de,
farklı bir yorumu savunan alimi eleştiren de. Cümlenin işlevi hep aynı: sınır
çizmek. Bu cümleyi duyduğumuzda sormamız gereken soru, “haklı mı?”
sorusundan önce şu olabilir: Bu sınırı kim çiziyor ve arkasında ne duruyor?
Bir de şunu eklemek gerekiyor. Hristiyanlık örneği, merkezi
bir otoritenin sınırı resmen geri çekebildiğini gösterdi: Bir konsil çizdi,
başka bir konsil sildi. İslam’da konsil yoktu; ama sınırı çizen de, geri çeken
de hep aynı merci oldu: devlet. Bayezid Balım Sultan’ı dergaha atadı, Yavuz İbn
Arabi’ye türbe yaptırdı, II. Mahmud Bektaşiliği kapattı, Cumhuriyet bütün
tekkeleri kapattı ve Diyanet’i kurdu. İslam’da teolojik tanıma hiçbir zaman
ulemanın ortak kararıyla değil, siyasi otoritenin tercihiyle geldi. Bu, bugünkü
tartışmalar için iki şey söylüyor. Birincisi: Cemevi tartışmasının bir
ilahiyat kurulunda çözülmesini beklemek boşunadır; çözecek merci ilahiyat
değildir, hiçbir zaman da olmamıştır. İkincisi: Çözüm yeri hukuktur,
yani yurttaşlık zeminidir. Modern devlet, sultanın yerine geçti; ama sultanın
elindeki araç olan “tanıma ya da dışlama” gücünü de devraldı. Pakistan bu gücü
dışlama yönünde kullandı; İsrail onu hukuki bir tartışmaya dönüştürdü; Türkiye
yüz yıldır karar vermekten kaçınıyor. Üçü de aynı sorunun cevabını arıyor ve
üçünde de cevap teolojinin değil, siyasetin cevabı olacak.
Türkiye için bu tablo şöyle okunabilir. 1924’te kurulan
Diyanet, Sünni-Hanefi İslam’ı devlet kurumu yaptı; 1925’te kapatılan tekkeler
Aleviliğin kurumlarını hukuken yok saydı; 1982 Anayasası zorunlu din dersini
getirdi; 2022’de kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı cemevini “ibadethane”
değil “kültür” kategorisine yerleştirdi. Yüz yılda dört karar, dördü de
devletin; hiçbiri bir ilahiyat kurulunun değil. Bu, Türkiye’ye özgü bir
tuhaflık değil; bu yazının anlattığı bin dört yüz yıllık kuralın son
uygulaması. Osmanlı’nın Kızılbaş’a tanımadığı statüyü Cumhuriyet’in Alevi’ye
tanıyıp tanımayacağı, bir fetva sorusu değil, bir yurttaşlık sorusudur ve öyle
de kalacak.
Son bir not. Bu yazıda anlattığım mantık, din dışı
bir mantıktır; dinler yalnızca onun en eski ve en iyi belgelenmiş sahnesidir.
Aynı örüntüyü ideolojilerin tarihinde de görmek mümkün: Devrimler kendi
sapkınlarını üretir, partiler kendi aforozlarını yapar, dün yoldaş olan bugün
hain ilan edilir. Farklılığı tartışma konusu değil tehdit olarak gören her
düzen, inandığı şey ne olursa olsun, sonunda aynı araçlara uzanır. Dinlerin
tarihi bu bakımdan bize dinler hakkında değil, iktidar hakkında bir şey
öğretir.
VII. SON SÖZ
1826’da Bektaşi tekkeleri kapatıldı, babalar sürüldü. Ama
Bektaşilik ölmedi. Yeraltına çekildi, bir kuşak sonra yeniden görünür hale
geldi, 19. yüzyılın ikinci yarısında tekkelerinin bir kısmı yeniden açıldı.
Arnavutluk’ta bağımsız bir yapı olarak bugüne kadar yaşadı.
1925’te ise sınır bir kez daha yer değiştirdi. Cumhuriyet
tüm tekke ve zaviyeleri kapattı. Bu kez dışarıda kalan yalnızca Bektaşiler
değildi. Bir asır önce Bektaşi tekkelerini devralan Nakşibendiler de, saray
tarikatı Mevleviler de aynı kararla kapının dışına kondu. Sınırı çizen el
değişmişti, mantık değişmemişti.
1818’de Osmanlı ordusunun yerle bir ettiği Vehhabilik ise
bir yüzyıl sonra Mekke’nin resmi mezhebi oldu ve bugün yüz milyonlarca insan
için “asıl İslam”ın adresi. Dün sapkın olan bugün ortodoks, dün ortodoks olan
bugün yasak. Hiçbirinin öğretisi değişmedi.
Bu tarihe saf bir merkezin etrafında zaman zaman beliren
sapmalar olarak bakarsak, anlatılan hikayelerin hiçbiri anlaşılmaz. Ama
birbiriyle rekabet eden, birbirinden etkilenen, bazen iktidarı kazanan, bazen
kaybeden ve sınırları yüzyıllar boyunca yeniden çizilen yorumlar olarak
bakarsak, tablo birden netleşir. Ve o zaman bugün “merkez” sandığımız yerin de
bir zamanlar kenar olduğunu, bugün “kenar” dediğimiz yerin de bir gün merkezde
durabileceğini görürüz.
Bu yazının anlattığı şey bir dinin kusuru değil.
Farklılığı bir tartışma konusu değil de bir tehdit olarak gören her düzenin
ortak hikayesi. Ve tam da bu yüzden, bu hikayeyi hangi gelenekten bakarak
okursak okuyalım, çıkarılacak ders aynı: Bir inancı yanlış bulmak ile o
inancı taşıyanları hukukun ve güvenliğin dışına itmek farklı şeylerdir.
Birincisini yapmak herkesin hakkıdır. İkincisini yapmak, bu yazıda anlatılan
bütün kanlı sayfaların ortak başlangıcıdır.
Kısa
zaman çizelgesi
·
MÖ 1. yüzyıl - Ferisi, Saduki ve Esseni
çoğulluğu
·
70 - Kudüs ve Tapınak yıkılır
·
~180 - Irenaeus’un sapkınlıklara karşı reddiyesi
·
325 - İznik Konsili
·
380 - Theodosius’un fermanı
·
385 - Priscillianus idam edilir
·
451 - Kadıköy Konsili ve doğu kiliselerinin
ayrılması
·
657-661 - Sıffin, Haricilerin ayrılması, Hz. Ali’nin
öldürülmesi
·
726-843 - Bizans’ta ikona tartışması; sınır dört
kez yer değiştirir
·
8.-9. yüzyıl - Karailik doğar
·
833 - Me’mun mihneyi başlatır
·
~848-851 - Mütevekkil mihneye son verir
·
872 - Pavlikan devleti yıkılır
·
909 - Fatımi devleti kurulur
·
922 - Hallac Bağdat’ta idam edilir
·
930 - Karmatiler Hacerülesved’i Mekke’den
götürür
·
~1018 - Kadir Billah’ın inanç metni ilan edilir
·
1054 - Roma ile İstanbul arasında karşılıklı
aforozlar
·
1067 - Bağdat Nizamiyesi açılır
·
1090 - Nizariler Alamut’u ele geçirir
·
12. yüzyıl başı - Bogomil önderi Basileios
Konstantinopolis’te yakılır
·
1191 - Sühreverdi Halep’te öldürülür
·
1204 - Dördüncü Haçlı Seferi Konstantinopolis’i
yağmalar
·
1209 - Katharlara karşı Haçlı seferi ilan edilir
·
1230’lar - Engizisyon kurulur; İbn Meymun
tartışması ve kitap yakımları
·
1415 - Jan Hus Konstanz’da yakılır
·
1439-1453 - Floransa birleşmesi; Fatih, birleşme
karşıtı Gennadios’u patrik atar
·
1501 - Safevi devleti kurulur
·
1514 - Çaldıran Savaşı
·
1517 - Luther’in tezleri; Yavuz İbn Arabi’ye
türbe yaptırır
·
1553 - Servetus Cenevre’de yakılır
·
1555 - Augsburg Barışı
·
1648 - Vestfalya antlaşmaları
·
1656 - Spinoza’ya herem uygulanır; Köprülü
Kadızadelileri sürer
·
1665-66 - Sabatay Sevi hareketi
·
1666-67 - Moskova konsili Eski İnananları aforoz
eder
·
1744 - Muhammed b. Abdülvehhab ile Suud
ailesinin ittifakı
·
1772 - Hasidilere karşı herem ilan edilir
·
1818 - Osmanlı ordusu Diriye’yi yıkar
·
1826 - Yeniçeri ocağı ve Bektaşilik kaldırılır
·
1850 - Bab Tebriz’de kurşuna dizilir
·
1924-25 - Diyanet kurulur; tekke ve zaviyeler
kapatılır
·
1932 - Suudi Arabistan kurulur
·
1948 - İsrail devleti kurulur
·
1965 - İkinci Vatikan Konsili din özgürlüğünü
benimser; 1054 aforozları kaldırılır
·
1974 - Pakistan parlamentosu Ahmedileri
gayrimüslim ilan eder
·
1979 - İran İslam Cumhuriyeti anayasası
Bahaileri tanınmış azınlıklar dışında bırakır
·
2014 - Sincar’da Yezidi katliamı
Kaynaklar üzerine bir not
Bu yazıdaki bilgiler standart din ve mezhepler tarihi
literatürüne dayanıyor; metin içinde atıf vermedim, çünkü bu bir akademik
makale değil, bir okuma. Üç gelenekte de ortak bir sorun var ve okurun bunu
akılda tutması gerekiyor: Dışarıda bırakılmış topluluklara dair bilgilerin
önemli bir kısmı, onları eleştirmek amacıyla yazılmış kaynaklardan gelir. İslam’daki
fırak literatürü, Hristiyanlıktaki heresiyoloji eserleri ve rabbani
kaynaklardaki muhalif tasvirleri bu bakımdan aynı dikkatle okunmalıdır.
Daha fazla okumak isteyenler için başvurduğum temel
eserlerden bazıları:
·
Marshall G. S. Hodgson, İslam’ın Serüveni (3
cilt)
·
Wilferd Madelung, Religious Trends in Early
Islamic Iran; The Succession to Muhammad
·
Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı Toplumunda Zındıklar
ve Mülhidler
·
Ahmet T. Karamustafa, Tanrının Kuralsız Kulları
·
Ayfer Karakaya-Stump, Osmanlı Anadolu’sunda
Kızılbaş Aleviler
·
Farhad Daftary, İsmaililer: Tarihleri ve
Öğretileri
·
Josef van Ess, Theologie und Gesellschaft im 2.
und 3. Jahrhundert Hidschra
·
Madawi Al-Rasheed, Suudi Arabistan Tarihi
·
Bart D. Ehrman, Lost Christianities
·
Peter Brown, Geç Antikçağ Dünyası
·
Henry Chadwick, The Early Church
·
Malcolm Lambert, Medieval Heresy
·
Diarmaid MacCulloch, Reformation: Europe’s House
Divided
·
Shaye J. D. Cohen, From the Maccabees to the
Mishnah
·
Gershom Scholem, Sabbatai Sevi: The Mystical
Messiah
·
Steven Nadler, Spinoza: A Life
·
TDV İslam Ansiklopedisi: “Hariciler”, “Mürcie”, “Mihne”,
“Tekfir”, “Zındık”, “Vehhabilik”, “Kādiyanilik”, “Bahailik”, “Kadızadeliler”
maddeleri
Not: Bu makalemi sevdiyseniz aşağıdaki makalelerime
de göz atabilirsiniz.
·
https://ufukturu.blogspot.com/2025/03/ayrmclk-ve-kokenleri.html
·
https://ufukturu.blogspot.com/2024/06/islam-klcla-m-yayld.html
·
https://ufukturu.blogspot.com/2024/04/inancn-evrimi.html
·
https://ufukturu.blogspot.com/2024/03/antik-inanclar.html
·
https://ufukturu.blogspot.com/2023/09/oguz-boylarna-ne-oldu.html
·
https://ufukturu.blogspot.com/2020/05/inadn-anatomisi.html
·
https://ufukturu.blogspot.com/2018/07/cumbur-cemaat-cehenneme.html