Fetihten İslamlaşmaya: kılıç, vergi ve statü
Fetih bitti, din gelmedi
Dört Halife dönemi 661’de sona erdiğinde İslam devleti
Mısır’dan İran’a, Kafkasya’dan Kuzey Afrika’nın kıyılarına uzanan bir
coğrafyaya hükmediyordu. Sadece 30 yılda fethedilen bu toprakların nüfusu
kabaca otuz milyon dolayındaydı. Aynı nüfusun tahminen yalnızca onda biri
Müslümandı. Bu bölgenin %90’a yakın Müslümanlaşması 300 yıl sürdü.
Rakam üzerinde bir an durmak gerekiyor. Ordu otuz yılda
geldi. Din üç yüz yılda yayıldı.
Bu, okulda öğrendiğimiz anlatının pek sığmadığı bir tablo. O
anlatıda fetih ile İslamlaşma aynı şeydir: Ordu bir şehri alır, halk Müslüman
olur, sonraki sayfaya geçilir. Oysa fethedilen toprakların halkı yüzyıllarca
Hristiyan, Zerdüşt, Yahudi, Maniheist ve Mandenî kalmaya devam etti. Şam’da,
Kahire’de, Bağdat’ta Müslümanlar uzun süre yönetici bir azınlıktı. Bazı
bölgelerde Müslümanların çoğunluğa geçmesi için Abbasilerin son dönemini
beklemek gerekti.
O halde asıl soru şu: Madem fetih bu kadar hızlıydı,
dönüşüm neden bu kadar yavaş oldu?
Bu soru bize alışık olduğumuz tartışmadan çıkış imkânı
veriyor. “İslam kılıçla mı yayıldı?” sorusu genellikle iki hazır
cevaptan biriyle karşılanır: Ya kılıç hiç kullanılmadı ve her şey gönül
rızasıyla oldu, ya da her şey zorla oldu. İkisi de tarihsel kayıtla uyuşmuyor.
Bu yazı üçüncü bir cevap öneriyor. Tek tek insanların din değiştirmesinde inanç
elbette belirleyici olabilir. Ama yüzyıllara yayılan, milyonlarca insanı
kapsayan bir kaymayı açıklayan şey inancın kendisi değil, o inancın içine
girmeyi kolaylaştıran ya da zorlaştıran yapıdır: hukuki statü, vergi yükü,
evlilik imkânları, meslek ve memuriyet kapıları. Ve işin en şaşırtıcı yanı şu:
Devletin gelirinin büyük kısmı gayrimüslimlerden geldiği için, erken dönemde
kitlesel dönüşüm devlet açısından iyi haber bile değildi.
Kısacası: İslamlaşmayı getiren şey orduların hızı değil,
ardından kurulan sistemin yavaş işleyişiydi.
Burada bir tercihi açıkça beyan etmek gerekiyor. İnancın
kendi çekim gücü gerçekti ve bunu anlatan literatür zaten çok geniştir;
dönüşümü yalnızca hidayet hikâyeleriyle anlatan kitaplar raflarda bol. Bu yazı
eksik kalan tarafa bakıyor: dönüşümün maddi, hukuki ve toplumsal koşullarına.
Vurgunun oraya kaydığını okur baştan bilsin. Ayrıca sorunun kendisi de bunu
gerektiriyor; çünkü açıklanmak istenen şey İslam’ın neden benimsendiği değil,
benimsenmesinin neden bu kadar uzun sürdüğüdür. Cazibe ilk günden beri
oradaydı; değişen şey koşullardı.
Yazının izleyeceği yol şöyle: Önce fethin neden bu kadar
hızlı olduğuna, sonra neye benzediğine bakacağız. Ardından İslam’ın
karşılaştığı dini dünyayı, vergi mimarisini ve din değiştirenlerin karşılaştığı
statü engelini ele alacağız. Sonra dönüşümün ne zaman hızlandığını,
fethedilmemiş bir halkın (Türklerin) aynı sürece nasıl girdiğini ve zorlamanın
ne zaman başladığını göreceğiz. Anlatı, Osmanlı’nın kuruluş tarihi olan 1299’da
duracak. Sonrası başka bir yazının konusu.
Neden bu kadar hızlı oldu?
Fetihlerin hızını yalnızca inanç coşkusuyla açıklamak yaygın
ama eksik. Bu hızın büyük kısmı karşı tarafın halinden kaynaklandı.
Bizans ile Sasaniler, İslam orduları sahneye çıkmadan hemen
önce, yaklaşık çeyrek yüzyıl süren yıpratıcı bir savaştan yeni çıkmışlardı. İki
imparatorluk da hazinesini tüketmiş, ordularını eritmiş ve sınır bölgelerindeki
müttefik Arap kabilelerine ödediği ücretleri kesmişti. Bunun üstüne 540’lardan
itibaren dalgalar halinde gelen veba salgınları eklendi; özellikle Akdeniz’in
kıyı bölgelerindeki tarım ve vergi düzeni bu salgınlardan ağır darbe aldı.
Sasani tarafında ise savaşın ardından bir taht krizi yaşandı; birkaç yıl içinde
art arda hükümdar değişti.
Buna bir de Bizans’ın kendi tebaasıyla ilişkisi eklendi.
451’deki Kadıköy Konsili’nin ardından Mısır’daki ve Suriye’deki Hristiyanların
büyük kısmı imparatorluğun resmi çizgisinin dışında kalmıştı. Bizans bu
toplulukları zaman zaman baskı altına aldı, piskoposlarını sürdü, kiliselerine
el koydu. Dolayısıyla Arap orduları geldiğinde, bazı yerlerde karşılarında
savaşmaya hevesli bir halk bulamadılar. Mısır’daki Kıptiler ve Suriye’deki
Süryaniler çoğu yerde direnmedi; kimi kaynaklara göre yeni yönetimi bir kurtuluş
gibi karşıladılar.
Bu noktayı abartmamak gerekiyor. “Herkes fatihleri
çiçeklerle karşıladı” demek başka bir efsane olur. Ama şu kadarı doğru:
Kendi imparatorunun ortodoksisi tarafından dışlanmış bir topluluk için,
vergisini ödediği sürece inancına karışmayacak bir yönetim, kötü bir takas
değildi.
Son olarak, fetihleri yürüten gücün kendi iç mantığını da
eklemek gerekiyor. Arap kabilelerini bir arada tutan şey yalnızca yeni din
değildi; ganimet ve maaş düzeniydi. Fetih durursa gelir de dururdu. Bu, ordunun
sürekli ileri gitmesini sağlayan güçlü bir motordu.
Orduların büyüklüğü konusunda da yanlış bir tasavvur var.
Kaynaklardaki rakamlar şişkindir; modern tahminler, belirleyici savaşlara giren
Arap kuvvetlerinin birkaç on bin kişiyi geçmediğini söyler. Yermük’te Bizans
ordusunun, Kadisiye’de Sasani ordusunun yenilmesi sayısal üstünlükle değil,
hareket kabiliyeti, çöl hattını kullanabilme ve karşı tarafın iç çözülmesiyle
açıklanır. Otuz milyonluk bir coğrafyayı birkaç on bin kişilik bir orduyla
yönetmek ise ancak tek bir yolla mümkündü: yerli idari yapıyı olduğu gibi
devralmak. Nitekim öyle yapıldı. Vergi kayıtları on yıllarca Yunanca ve
Pehlevice tutulmaya devam etti, eski memurlar görevlerinde kaldı, yerel elitler
yerinde bırakıldı. Bu pratik tercih, dönüşümün neden yavaş olduğunun ilk
ipucudur: Yeni yönetimin, tebaasının dinini değiştirmek gibi acil bir ihtiyacı
yoktu. İhtiyacı olan şey düzenli işleyen bir vergi sistemiydi ve o sistem zaten
çalışıyordu.
Fetih neye benziyordu?
Fetihlerin şiddet boyutunu atlamak, tabloyu güzelleştirmek
olur. Ama olayları bir katliam listesi halinde sıralamak da açıklayıcı değil.
Daha verimli olan, şiddetin bir kuralı olduğunu görmek.
Erken İslam hukuku fethedilen yerleri ikiye ayırır. Sulh,
yani anlaşma yoluyla teslim olan yerler. Anve, yani direnip zorla alınan
yerler. İkisinin akıbeti birbirinden tamamen farklıydı.
Anlaşmayla teslim olan bir şehir, genellikle
ibadethanelerini, mallarını ve çoğu zaman yerel yönetimini korudu. Karşılığında
vergi ödemeyi ve isyan etmemeyi taahhüt etti. Bu tür anlaşmaların metinleri
kaynaklarda korunmuştur ve son derece pratik belgelerdir: Kaç kilise kalacak,
hangi vergi ne kadar olacak, şehirde kim oturacak. Şam’ın 635’te teslim alınışı
ve Kudüs’ün Halife Ömer döneminde anlaşmayla devri bu türün en bilinen
örnekleridir. Kudüs’e dair aktarılan ahitnamede halkın canı, malı, kiliseleri ve
haçları güvenceye bağlanır; karşılığında vergi ve itaat istenir. Metnin sonraki
yüzyıllarda genişletilip biçimlendirildiği düşünülüyor, ama uygulamanın
mantığını doğru yansıtıyor.
Direnen ve zorla alınan bir şehirde ise hukuki durum tümüyle
değişiyordu. Galip tarafın hareket alanı çok genişliyordu: Şehir ganimet
sayılabiliyor, savaşan erkeklerin öldürülmesi, nüfusun bir bölümünün esir
edilmesi ve malların paylaştırılması mümkün hale geliyordu; ganimetin beşte
biri devlete ayrılıyordu. Bunların otomatik olarak uygulandığını düşünmemek
gerekiyor; uygulama komutana, şehrin direnme süresine ve sonraki pazarlıklara
göre değişti. Tapınaklar ve manastırlar yağmalanabiliyordu; kaynaklar Suriye ve
Irak’taki bazı manastırların yağmalandığını, İran’da bazı ateşgedelerin
yıkıldığını kaydeder.
Kuralın bilinmesi, davranışı da belirledi. Teslim
pazarlıklarının bu kadar yaygın olmasının sebebi buydu. Bir şehir yöneticisi,
direnmenin bedelini biliyordu.
Fatihlerin bir başka pratik tercihi tabloyu daha da
belirleyici hale getirdi: Ordu yerli halkın içine yerleştirilmedi. Kufe, Basra,
Fustat ve sonradan Kayrevan gibi garnizon şehirleri kuruldu.4 Askerler oralarda
oturdu, maaşlarını divandan aldı, kırsala dağılıp toprak sahibi olmaları
engellendi. Bunun iki sonucu oldu. Birincisi, fetih klasik anlamda bir
yerleşimci istilasına dönüşmedi; köylü toprağında kaldı, üretim ve vergi sürdü.
İkincisi, Müslümanlar uzun süre yerli nüfustan fiziken ayrı yaşadı. Din değiştirmenin
gündelik temasla ilerlediği düşünülürse, bu ayrılık dönüşümü yavaşlatan
etkenlerden biri oldu.
Şiddet bu kuralla sınırlı da kalmadı. İran’da, Horasan’da ve
Fars bölgesinde fetihten sonra art arda isyanlar çıktı ve hepsi sert biçimde
bastırıldı. Kuzey Afrika’da Berberi kabilelerle yaşanan uzun çatışmalarda büyük
esir kitleleri doğuya gönderildi. Anlaşmanın bozulduğu yerlerde önceki
güvenceler de düşüyordu.
Burada dürüst bir karşılaştırma gerekiyor: 7. yüzyılda savaş
esirini köleleştirmek Bizans’ın da Sasanilerin de uygulamasıydı. Esir pazarları
bütün Akdeniz ve Yakın Doğu dünyasının ortak kurumuydu; köleliğe karşı modern
anlamda evrensel bir itiraz ve kaldırma hareketi henüz ortaya çıkmamıştı. Bu ne
İslam’a özgü bir pratikti ne de dönem için olağandışıydı. Ama bunu söylemek
olup biteni hafifletmiyor. Çünkü bu pratiğin sonuçları, savaşın bittiği yerde
bitmedi. Köleleştirilen insanlar ve onların çocukları, yeni toplumun en alt
basamağına yerleşti ve bu basamak, birazdan göreceğimiz gibi, din değiştirme
hikâyesinin tam merkezinde duruyor.
İslam’ın karşılaştığı dünya
Fethedilen toprakların dini haritası, bugün hayal
ettiğimizden çok daha kalabalıktı. Ve önemli bir nokta: Bu haritada zaten bir
ortodoksi ve onun dışladığı topluluklar vardı. Fetih bu tabloyu sıfırlamadı;
üzerine bir katman ekledi.
Suriye, Filistin ve Ürdün’de Aramice konuşan Süryani
topluluklar, Yunanca konuşan şehirli nüfus, Hristiyan Arap kabileleri ve Yahudi
cemaatler yaşıyordu. Hristiyanlar Kadıköy kararını kabul eden Melkitler ile
kabul etmeyen Miafizit ve Nesturi gelenekler arasında bölünmüştü. Kudüs’teki
Yahudiler için Bizans dönemi ağır kısıtlamalar dönemiydi; şehre yerleşmeleri
engelleniyordu. Yeni yönetimle birlikte bu kısıtlama kalktı.
Mısır’da nüfusun büyük çoğunluğu Kıpti kilisesine
bağlıydı. Melkit azınlık ise imparatorluğun resmi çizgisini temsil ediyordu ve
halkla arası iyi değildi.
Irak’ta Aramiler, Persler, yerleşik Arap toplulukları
ve büyük bir Yahudi nüfus vardı. Hristiyanların çoğu Nesturi kilisesine
bağlıydı. Kırsalda Zerdüştler, bataklık bölgelerinde ise Mandenîler (Sabiiler) yaşıyordu.
İran’da Zerdüştlük devlet diniydi ama tek din
değildi. Nesturi Hristiyanlar, Yahudi cemaatler, Maniheistler ve Mazdek
geleneğinden gelen topluluklar da vardı.
Kafkasya’da Ermeni ve Gürcü kiliseleri, ayrıca
düalist inançlarıyla bilinen Pavlikanlar bulunuyordu.
Arabistan’da ise tablo çoktan değişmişti; Müslüman
Araplar çoğunluktaydı, ama Necran gibi yerlerde Hristiyan kabileler, Hayber ve
Medine çevresinde Yahudi topluluklar yaşıyordu.
Bu listeye bakınca iki şey görülüyor. Birincisi, İslam bu
coğrafyaya tek bir “Hristiyanlık” ya da tek bir “Zerdüştlük” ile karşılaşmadı;
kendi içinde çoktan bölünmüş, birbirini sapkın ilan etmiş bir dünyayla
karşılaştı. İkincisi, bu toplulukların çoğu bugün hâlâ var. Orta Doğu’nun dini
azınlıkları sonradan oluşmuş gruplar değil; önemli bir bölümü, fetihten önce
bölgede yaşayan cemaatlerin tarihsel devamıdır. Arada geçen bin üç yüz yıl
boyunca göçler, evlilikler ve yer değiştirmeler bu toplulukları elbette
dönüştürdü; ama kökleri fetih öncesine uzanıyor.
Bugün onlardan kim kaldı?
·
Süryaniler: Mardin ve çevresinde, Suriye
ve Irak’ta, ayrıca geniş bir diasporada. Litürjik dilleri Aramicenin bir kolu.
·
Kıptiler: Mısır’ın en büyük dini
azınlığı; ülke nüfusunun yaklaşık onda biri olduğu tahmin ediliyor.
·
Ermeniler ve Gürcüler: Kendi ulusal
kiliseleriyle bugüne ulaştılar.
·
Zerdüştler: İran’da ve Hindistan’daki
Parsi topluluğunda, toplamda birkaç yüz bin kişi.
·
Mandenîler: Güney Irak ve İran kökenli,
vaftizi merkeze alan küçük bir topluluk; savaşlar nedeniyle bugün büyük ölçüde
diasporada.
·
Yahudiler: İslam coğrafyasının hemen her
bölgesinde yüzyıllarca yaşadılar; 20. yüzyılda bu nüfusun büyük kısmı bölgeden
ayrıldı.
·
Maniheistler: Kovuşturmaların en ağırını
yaşayan grup; bir gelenek olarak bugüne ulaşamadı.
Din değiştirmenin maliyeti
Şimdi yazının kalbine geliyoruz. Din değiştirmenin neden
yavaş olduğunu anlamak için, fethedilen topraklarda kimin ne ödediğine bakmak
gerekiyor.
Erken İslam devletinin gelir kalemleri
·
Cizye: Gayrimüslim erkeklerden alınan,
can ve mal güvenliği ile askerlikten muafiyet karşılığı sayılan kişi başı
vergi. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve yoksullar muaftı. Gelir düzeyine göre
kademeliydi.
·
Haraç: Fethedilen topraklardan alınan
arazi vergisi. Devletin en büyük gelir kalemiydi.
·
Uşr: Müslümanların tarım ürününden alınan
dini vergi; onda bir ya da yirmide bir.
·
Zekât: Müslümanların malından alınan, ilk
dönemde devlete ödenen zorunlu dini yükümlülük.
·
Fey ve ganimet: Savaşsız ele geçirilen
mallar ile savaş ganimeti; ganimetin beşte biri devlete ayrılırdı.
Not: Bu sınıflandırma, zaman içinde sistemleşen
klasik mali terminolojiyi sadeleştirerek gösteriyor. İlk fetih yıllarında vergi
adları ve uygulamaları bölgeden bölgeye çok daha değişkendi; kavramlar ancak
sonraki iki yüzyılda bugünkü netliğini kazandı.
Tablonun anlamı şu: Devletin geliri büyük ölçüde gayrimüslim
nüfusa dayanıyordu. Bir kişi Müslüman olduğunda cizyesi düşüyordu. Toprağını
bırakıp şehre göçtüğünde ise haraç geliri de tehlikeye giriyordu. Cizyenin
gelire göre kademelendiği, yoksuldan en düşük, zenginden birkaç kat fazlasının
alındığı biliniyor. Kişi başına düşen miktar tek başına ezici değildi; ama hane
büyüdükçe ve kötü hasat yıllarında ağırlaşıyordu ve en önemlisi her yıl yeniden
ödeniyordu.
Bu, teorik bir sorun değildi. Emevi döneminde fiili bir
maliye krizine dönüştü.
Yeni Müslüman olan İranlı ve Iraklı köylüler, cizyeden
kurtulmak ve yeni statülerinin getireceği imkânlardan yararlanmak için
köylerini bırakıp Kufe, Basra gibi garnizon şehirlerine akmaya başladı. Valiler
bu akını durdurmak zorunda kaldı; kaynaklar, Irak’ta yeni Müslümanların
köylerine geri gönderildiğini ve vergilerini ödemeye devam etmelerinin
istendiğini kaydeder. Bazı uygulamalarda din değiştirenlerden cizye alınmaya
devam edildi. Horasan’da valilerin kimi zaman tersini yaptığı, yani din
değiştirmeyi teşvik etmek için vergi indirimi vaat ettiği de biliniyor; ama bu
vaatler merkezin maliyesiyle çatıştığı ölçüde geri alındı.
Yani devlet iki arzu arasında sıkışmıştı: Dini yaymak ve
hazineyi doldurmak. Bu ikisi erken dönemde birbiriyle çelişti.
Bu çelişkinin en açık kanıtı, dönemin idarecilerine
atfedilen sözlerdir. Kaynaklarda valilerin din değiştirenleri şüpheyle
karşıladığı, dönüşümün samimiyetini sınamaya çalıştığı, hatta vergiden kaçmak
için Müslüman olunduğunu açıkça söylediği anlatılır. Bu anlatıların bir kısmı
sonraki dönemlerin polemiğiyle biçimlenmiş olabilir. Ama hepsinin arkasında
aynı gerçek duruyor: Bir vali için yeni bir mümin, aynı zamanda eksilen bir
vergi mükellefiydi.
Halife Ömer b. Abdülaziz’in kısa saltanatı (717-720) bu
çelişkiyi çözme girişimi olarak anılır. Ona atfedilen düzenlemelerin özü,
Müslüman olan herkesin cizyeden muaf tutulması ve yeni Müslümanların eski tebaa
ile eşit sayılmasıdır. Bu girişim geleneksel anlatıda bir dönüm noktası olarak
anlatılır; modern araştırmacılar ise uygulamanın kapsamının ve kalıcılığının
sanıldığı kadar geniş olmadığını, kendisinden sonra pek çok düzenlemenin geri
alındığını belirtir. Ama yön bellidir: Vergi yükünü kişinin dinine bağlayan
sistem sürdürülemez hale gelmişti.
Zamanla çözüm bulundu. Haraç giderek kişinin dinine değil
toprağın statüsüne bağlandı. Yani bir arazi “haraç arazisi” ise, sahibi
Müslüman olsa da o vergiyi ödemeye devam etti. Böylece devletin geliri
korunurken din değiştirmenin önündeki mali engel kısmen kalktı. Bu, kâğıt
üzerinde teknik bir düzenleme. Pratikte ise dönüşümün önündeki en büyük
bariyerlerden birinin kaldırılması anlamına geliyordu.
Mevali: Müslüman olmak yetmiyordu
Vergi engeli hikâyenin yarısı. Diğer yarısı statü.
İslam teolojik olarak Araplara ait bir din değildi. Ama
erken fetih toplumunda siyasi ve askeri düzen büyük ölçüde Arap kabileleri
etrafında kurulmuştu. Bu yüzden Arap olmayan biri Müslüman olduğunda doğrudan
topluma eşit bir üye olarak katılmıyordu; bir Arap kabilesine bağlanıyor, o
kabilenin himayesine giriyordu. Bu statünün adı mevla, çoğulu mevali
idi.
Kelimenin kendisi çok şey anlatıyor. Mevla hem azat edilmiş
köleyi hem de himaye altındaki bağlıyı ifade ediyordu. Yani Müslüman olan bir
İranlı zanaatkârın statüsü ile fetih sırasında esir alınıp sonra azat edilmiş
bir kölenin statüsü aynı kelimeyle adlandırılıyordu. Din değiştirmek insanı
Müslüman yapıyordu ama eşit yapmıyordu.
Bunun somut karşılıkları vardı. Ordunun maaş ve ganimet
düzeninde Arap askerler öncelikliydi. Evlilikte hiyerarşi işliyordu; bir
mevlanın Arap bir aileden kız alması sorun ediliyordu. Yönetim kademelerinde ve
orduda yükselme sınırlıydı. Kimi bölgelerde din değiştirenlerden cizye alınmaya
devam edilmesi, bu eşitsizliğin en çıplak halidir.
Buna karşılık mevali, kültürel üretimin merkezine yerleşti.
İslam ilimlerinin kurucu kuşağının önemli bir kısmı Arap olmayan Müslümanlardan
çıktı: hadis derleyicileri, dilciler, kâtipler, fakihler. İbn Haldun, yüzyıllar
sonra bu duruma ayrı bir başlık ayıracak ve ilmi taşıyanların çoğunun Arap
olmadığını yazacaktı. Yani ikinci sınıf sayılan grup, dinin kendi bilgisini
üreten grup haline geldi. Statü ile yetkinlik arasındaki bu çelişki uzun süre
sürdürülebilir değildi.
Buradan yazının ana tezine giden yol açılıyor. Bir kişinin
din değiştirmesini kişisel bir inanç deneyimiyle açıklamak mümkündür ve bu tür
hikâyeler kaynaklarda vardır. Ama milyonlarca insanın birkaç yüzyıla yayılan
dönüşümünü anlamak için inancın yanına hukuku, ekonomiyi, sosyal çevreyi ve
siyasi düzeni de koymak gerekiyor. Din değiştirmenin ne getirdiği ve neye mal
olduğu değiştikçe, dönüşümün hızı da değişti. Erken dönemde bu hesap büyük
ölçüde olumsuzdu: Yeni Müslüman ne tam eşitlik kazanıyor ne de mali rahatlama
sağlıyordu.
Peki inancın payı neydi?
Buraya kadar anlatılanlar, insanları yalnızca hesap yapan
varlıklar gibi gösterme riski taşıyor. O yüzden madalyonun öbür yüzünü de
söylemek gerekiyor.
İslam’ın kendi çekim gücü vardı. Sade ve tartışmaya az yer
bırakan bir tanrı tasavvuru, ölüm sonrasına dair net bir vaat, gündelik hayatı
düzenleyen anlaşılır bir çerçeve ve okuma yazma bilmeyen birinin bile
ezberleyip taşıyabileceği bir ibadet dili. Bizans ve Sasani dünyasının teolojik
tartışmalarından yorulmuş topluluklar için bu sadeliğin bir değeri oldu. Buna
kazananın dininin taşıdığı prestiji ve tasavvufun sonraki yüzyıllarda sunduğu
somut maneviyatı da eklemek gerekiyor; keramet, şifa ve himaye vaat eden bir
veli, çoğu insan için soyut bir doktrinden daha güçlü bir çağrıydı.
Bunların hiçbiri bu yazıda anlatılanlarla çelişmiyor. Bir
insan aynı anda hem inanabilir, hem vergiden kurtulabilir, hem de çocuğuna daha
açık bir gelecek arayabilir; bu saikler birbirini dışlamaz. Ama bir şeyi
açıklamıyorlar: gecikmeyi. Sadelik de, prestij de, ahiret vaadi de ilk günden
beri oradaydı. Dönüşümün üç yüzyıla yayılmasını açıklayan şey inancın içeriği
değil, ona girmenin ve girdikten sonra eşit sayılmanın koşullarıdır.
Mevali meselesinin bir de siyasi sonucu oldu. Eşitsizliğin
biriktirdiği öfke, 750’de Emevi hanedanını deviren Abbasi ihtilalinin en önemli
yakıtlarından biriydi. İhtilalin merkezi Horasan’dı ve hareketin tabanında Arap
olmayan Müslümanlar vardı. Abbasilerle birlikte İslam, Arap kabilelerinin dini
olmaktan çıkıp imparatorluğun dini haline geldi. İranlı kâtipler, Türk
askerler, Orta Asyalı âlimler devletin kadrolarına girdi.
Ve tam bu noktada, dönüşüm eğrisi dikleşmeye başlar.
Eğri: Dönüşüm ne zaman hızlandı?
Kaç kişinin ne zaman din değiştirdiğini ölçmek zor, çünkü
nüfus sayımı yok. Tarihçi Richard Bulliet 1979’da yayımladığı çalışmasında
dolaylı bir yöntem önerdi: Biyografik sözlüklerdeki isim zincirlerine bakmak.
Bir kişinin adı Müslüman, babasınınki değilse, o ailedeki dönüşümün yaklaşık
tarihi tahmin edilebilir. Binlerce böyle veriyi bir araya getirince bir eğri
çıkıyor.
Eğrinin biçimi öğretici. Başlangıç çok yavaş: Emevi
döneminin sonuna kadar İran’da dönüşüm sınırlı kalıyor. Sonra Abbasi
ihtilaliyle birlikte hızlanıyor, dokuzuncu yüzyılda en dik noktasına ulaşıyor
ve onuncu yüzyılın sonlarına doğru yeniden yavaşlıyor; çünkü dönüşecek nüfusun
büyük kısmı artık dönüşmüş durumda.
Yöntemin sınırlarını da söylemek gerekiyor. Biyografik
sözlükler şehirli, okumuş ve dindar erkekleri kaydeder; köylüyü, kadını ve
okuma yazma bilmeyeni kaydetmez. Eleştirmenler sonuçların esas olarak Ortaçağ
İran’ı için anlamlı olduğunu, başka bölgelere taşınmasının daha temkinli
yapılması gerektiğini belirtiyor. Mısır için tablo özellikle tartışmalı: Kıpti
nüfusun ne zaman azınlığa düştüğü hâlâ tartışılan bir soru ve pek çok
araştırmacı bunun çok daha geç bir tarih olduğunu düşünüyor.
Ama eğrinin genel biçimi üzerinde geniş bir mutabakat var ve
asıl önemli olan da bu: Dönüşümün hızlandığı dönem, Arap olmayan Müslümanların
eşitlenmeye başladığı dönemdir. Kılıcın en çok kullanıldığı dönem değil.
Başka bir deyişle, Bulliet’nin eğrisinin ve onu izleyen
yorumun işaret ettiği şey şu: Fetih zemini hazırladı; dönüşümü hızlandıran eşik
ise büyük ölçüde statü eşitliği oldu. Bu yorum üzerinde tam bir uzlaşı yok;
tarihçilerin bir kısmı şehirleşmeyi, bir kısmı yeni uygarlığa katılma
çekiciliğini öne çıkarıyor. Ama eğrinin biçimiyle Abbasi dönüşümünün
zamanlaması arasındaki örtüşme, göz ardı edilecek gibi değil.
Eğrinin biçimi bir başka şeyi daha anlatıyor. Din
değiştirme, tek tek bireylerin birbirinden bağımsız kararları gibi ilerlemiyor;
bir eşik geçildikten sonra hızlanıyor. Çünkü dönüşüm sosyal bir süreçtir.
Mahallede, loncada, köyde Müslümanların sayısı arttıkça, Müslüman olmak daha az
sıra dışı, daha az maliyetli ve daha kolay hale gelir. Evlilik ağları,
ortaklıklar ve komşuluk ilişkileri bu hızlanmayı besler. Tersi de doğrudur:
Sayının az olduğu dönemde din değiştiren kişi kendi cemaatinden kopuyor, yeni
cemaate ise tam kabul edilmiyordu. Erken dönemde dönüşümün bu kadar yavaş
olmasının bir sebebi de budur.
Dönüşümün tamamlanması ise bölgeden bölgeye çok farklı
zamanlar aldı. İran’da süreç onuncu yüzyılın sonuna doğru büyük ölçüde oturdu.
Suriye’de ve özellikle Mısır’da Hristiyan nüfus çok daha uzun süre kalabalık
kaldı; Mısır’daki asıl kırılmanın çok daha geç bir dönemde yaşandığı
düşünülüyor. Endülüs ise kendi ayrı hikâyesini yaşadı. Bu bölgesel farklar, tek
bir İslamlaşma anlatısının neden işe yaramadığını gösteriyor: Aynı din, aynı
hukuk ve benzer vergiler altında, dönüşüm hızları birbirinden yüzyıllarca ayrıldı.
Müslümanların çoğunluk haline gelmesi, iç tartışmaların
sertleştiği dönemle de örtüşür. Nüfusun büyük kısmı Müslüman olduğunda, “kim
gerçek Müslüman?” sorusu, “kim Müslüman?” sorusunun
yerini alır. Medreselerin, mezheplerin ve ortodoksi tartışmasının
kurumsallaştığı dönem tam da budur.
Fethedilmeyenler: Türkler
Şimdiye kadar anlatılanlar fethedilmiş toprakların hikâyesi.
Peki bu mekanizma, fethin olmadığı yerde de işliyor mu?
Önce bir ayrım yapmak gerekiyor, çünkü popüler anlatı burada
iki farklı nüfusu birbirine karıştırıyor. Maveraünnehir’in şehirleri (Buhara,
Semerkant, Harezm) fethedildi; oradaki yerleşik halk ağırlıklı olarak İranî,
yani Soğdlu ve Harezmliydi. Türk boyları ise bu şehirlerin kuzeyinde ve
doğusunda, bozkırdaydı ve bir seferle tebaa haline getirilmediler. Vergi
defterine yazılmadılar, cizye ödemediler, mevali statüsüne düşmediler. Yani bu
yazıda anlatılan basınç araçlarının neredeyse hiçbiri onlar için geçerli
olmadı.
Sonuç ne oldu? Dönüşüm burada da yavaş, kuşaklar süren ve
kademeli bir süreç oldu. Sekizinci yüzyılda ilk ciddi temas, onuncu yüzyılda
ilk Müslüman Türk hanedanı, on birinci yüzyıldan itibaren kitleselleşme. Yani
araçlar değişti; ama dönüşümün birkaç kuşağa yayılan yavaş karakteri değişmedi.
Buhara dersi: Zorla gelen dönüşüm neden tutmadı?
Maveraünnehir’in fethi sakin olmadı. Emevi valisi Kuteybe b.
Müslim’in 705-715 arasındaki seferleri bölgeyi kanlı biçimde değiştirdi; Talkan
ve Curcan çevresinde yaşananlar kaynaklarda dönemin en ağır olayları arasında
anılır. Bu seferler, bölgede yeni dine karşı uzun süreli bir direnç ve
düşmanlık da üretti; Türgiş kağanlığının Emevilere karşı verdiği mücadele bunun
bir parçasıdır.
Asıl öğretici olan ise Buhara’da olanlardır. Yerel tarih
kaydına göre Buhara halkı Kuteybe döneminde birkaç kez Müslüman oldu ve Arap
ordusu çekilir çekilmez eski inancına döndü. Kuteybe sonunda başka bir yol
denedi: Arap askerlerini Buharalıların evlerine yerleştirdi, şehirde cami
yaptırdı ve ibadete katılanlara para verilmesini sağladı.
Bu küçük hikâye, yazının bütün tezini tek bir şehirde
özetliyor. Kılıçla gelen dönüşüm, kılıç çekilince geri gidiyor. Kalıcı olan,
gündelik temasla, ekonomik teşvikle ve kuşaklar boyunca süren bir arada
yaşamayla gelen dönüşüm. Nitekim Buhara birkaç yüzyıl sonra İslam dünyasının en
önemli ilim merkezlerinden biri haline geldi; ama bunu sağlayan şey Kuteybe’nin
orduları değil, onun ardından gelen uzun ve sıradan süreçti.
Talas meselesi
Popüler anlatıda Türklerin İslamlaşması 751’deki Talas
savaşıyla başlatılır. Bu savaşta Abbasi ordusu, Çin’in Tang ordusunu yendi ve
Karluk Türklerinin taraf değiştirmesi sonucu belirledi.
Talas önemli bir olaydır, ama bir din değiştirme tarihi
değildir. Karlukların hamlesi askeri ve siyasi bir tercihti. Savaştan sonra iki
yüzyıl boyunca Türkler arasında kitlesel bir dönüşüm görülmez. İlk Müslüman
Türk hanedanı için onuncu yüzyılı beklemek gerekir. Talas’ı Çin’in Orta
Asya’dan çekilmesinin ana sebebi saymak da doğru olmaz: Tang hâkimiyetini asıl
sarsan şey, dört yıl sonra patlak veren ve imparatorluğu yıllarca meşgul eden
An Lushan isyanıydı. Talas’ın anlamı daha mütevazı ama gerçektir: Abbasi
dünyası ile bozkır arasındaki siyasi ve ticari temasların yoğunlaştığı dönemin
dönüm noktalarından biridir. Kapıyı araladı; içeri girmek iki yüzyıldan fazla
sürdü.
Üç ayrı yol
Türklerin İslam’a girişi tek bir kapıdan olmadı ve üç
kapının üçü de bu yazının tezini destekliyor.
Birincisi ticaret ve serhat. Maveraünnehir’in
şehirleri, kervan yolları ve sınır boylarındaki ribatlar. Temas bir orduyla
değil, bir pazarla ve bir tekkeyle kuruldu. Bozkırın kenarındaki Müslüman
tacir, hem mal hem de bir dünya düzeni getiriyordu: ortak bir hukuk, ortak bir
dil, ortak bir güven ağı. Uzun mesafeli ticaret yapan biri için bu ağa dahil
olmanın somut bir değeri vardı. Sınır boylarındaki ribatlar (üsler) başlangıçta
askeri karakollardı; zamanla gönüllülerin, zahitlerin ve dervişlerin toplandığı
yerlere dönüştüler. Bozkır halkının İslam’la karşılaştığı ilk yüz, çoğu zaman
bir fakihin değil bu sınır dervişlerinin yüzüydü. Anlatılan şey de soyut bir
hukuk sistemi değil; keramet, şifa ve himaye vaat eden somut bir maneviyattı.
Eski inancın kutsal kişisiyle yeni inancın velisi arasındaki geçişin bu kadar
pürüzsüz olmasının sebeplerinden biri budur.
İkincisi kölelik ve askerlik. Dokuzuncu yüzyıldan
itibaren Abbasi halifeleri, kabile bağlarından bağımsız bir ordu kurmak için
Orta Asya’dan getirilen Türk gençlerine yöneldi. Esir alınan ya da satın alınan
bu gençler saraya girdi, eğitildi, Müslüman oldu, asker oldu, komutan oldu. Bir
yüzyıl geçmeden halifeleri tahta çıkaran ve indiren güç haline geldiler. Halife
Mu’tasım’ın 830’larda Samarra’yı kurup ordusunu Bağdat’ın dışına taşıması bu
yeni gücün ölçeğini gösterir: Başkent, muhafız ordusuna göre yeniden
tasarlanmıştı. İslam’a giriş kapısı onlar için esaretti ve aynı kapı iktidara
çıkıyordu. Bu, yazının en keskin ironilerinden biri: Statü merdiveninin en alt
basamağı, birkaç kuşak içinde merdivenin tepesine dönüştü.
Üçüncüsü siyaset. Hükümdar önce dönüşür, halk sonra.
Orta Asya’da kitlesel olarak İslam’a giren ilk büyük Türk boyları, Karahanlı
federasyonunu oluşturan Karluk, Yağma ve Çiğil boylarıdır. Bu dönüşümde komşu
Samani devletinin ağırlığı büyüktür: Maveraünnehir’in İranî ve Müslüman şehir
kültürü, bozkıra en yakın ve en çekici modeldi. Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra
Han onuncu yüzyılın ortasında Müslüman oldu ve İslam’ı hanedanın resmi dini
haline getirdi. Ölümünden birkaç yıl sonra, 960 dolayında, kaynaklarda “iki yüz
bin çadır”ın Müslüman olduğu kaydedilir. Bu rakamın abartılı olduğu genellikle
kabul edilir, ama yönü doğrudur. Benzer bir hikâye İdil boyunda yaşandı: Bulgar
hükümdarı 920’lerde Bağdat’tan elçi, âlim ve kale yapacak usta istedi. Gelen
heyetin içindeki İbn Fadlan’ın yazdıkları, bozkır dünyasının bugüne ulaşan en
canlı tasvirlerinden biridir. Hükümdarın niyeti yalnızca dini değildi;
kuzeydeki Hazarlara karşı bir denge ve güçlü bir müttefik arıyordu.
Bu son noktayı tamamlayan bir karşı örnek var ve çok
öğretici: Aynı coğrafyada Hazar hanedanı, benzer bir denge arayışıyla
Yahudiliği seçmişti. Bir devletin din seçmesi, çoğu zaman teolojik bir
tercihten çok bir dış politika hamlesiydi. Hükümdarın tercihi bir başlangıçtı;
halkın dönüşümü kuşaklar aldı ve eski inançların pek çok unsuru yeni dinin
içinde yaşamaya devam etti.
Dönüşüm neyi sildi, neyi sürdürdü?
Kitlesel dönüşümün nasıl mümkün olduğunu anlamak için son
bir noktaya bakmak gerekiyor: Yeni din, eskisinin yerine geçerken onu tümüyle
silmedi.
Bozkır geleneğinin pek çok unsuru yeni kimliğin içinde
yaşamaya devam etti. Ölünün ardından verilen yemekler ve ruhunu anma törenleri,
ulu ağaçlara ve yatırlara bağlanan çaputlar, nazardan korunma pratikleri,
kutsal sayılan kişilerden şifa ve himaye umma alışkanlığı. Bunlar yeni dinin
dışında kalan kalıntılar değil; onun içinde yeniden anlamlandırılmış
pratiklerdir. Eski inancın kutsal kişisiyle yeni inancın velisi arasındaki
geçiş de bu yüzden pürüzsüz oldu.
Bu, bir bozulma hikâyesi değil. Her yerde olan şeyin
bozkırdaki hali. Nitekim aynı şey İran’da, Mısır’da ve Anadolu’da da yaşandı;
yerel kutsal mekânlar, takvimler ve şifa pratikleri yeni dinin içinde yaşamaya
devam etti. Dönüşümün kalıcı olmasını sağlayan şeylerden biri de tam olarak
budur: İnsanlardan hayatlarının tamamını terk etmeleri istenmedi.
Bu kabul, yüzyıllar sonra başka bir tartışmanın konusu
olacaktı. Hangi pratiğin meşru, hangisinin bid’at sayılacağı sorusu ve bu
soruyu kimin cevaplayacağı, ayrı bir yazının meselesi.
Bir uyarı ve Anadolu
“Türkler” tek bir özne değil. Karluklar, Oğuzlar,
Peçenekler, Kıpçaklar farklı zamanlarda, farklı sebeplerle ve farklı yoğunlukta
dönüştüler. Bazı topluluklar Hristiyanlığı ya da Budizmi seçti; Uygurlar uzun
süre Maniheist kaldı. Tek bir “Türklerin İslam’ı kabulü” tarihi yoktur; onlarca
ayrı hikâye vardır.
Anadolu ise bu hikâyenin bize en yakın halkası. 1071 bir
savaş tarihidir; bir dönüşüm tarihi değildir. Dahası, Malazgirt’ten önce de
Anadolu’ya akınlar vardı ve Malazgirt’ten sonra Bizans hemen çökmedi; asıl
belirleyici olan, savaşı izleyen taht kavgaları sırasında iç Anadolu’daki idari
düzenin dağılmasıydı. Malazgirt’in Anadolu tarihindeki kalıcı sonucu yalnızca
bir askeri zafer değildi. Asıl belirleyici olan, onu izleyen süreçti: Türkmen
göçleri, Bizans’ın iç krizleri, dağılan vergi ve yönetim düzeni, yer değiştiren
köylüler. Bizans idaresinin ve kilise örgütünün çözüldüğü bölgelerde yerel
halkın bir kısmı göç etti, bir kısmı kaldı ve zamanla dönüştü. Bu dönüşümün
araçları tanıdık ama Anadolu’da kendine özgü bir yoğunluk kazandı. Yeni kurulan
vakıflar, zaviyeler ve imaretler yalnızca ibadet yerleri değildi; yol üstünde
yemek, yatak ve güvenlik sağlayan kurumlardı. Bir bölgede zaviye kurulması,
oraya gelen yolcunun ve yerleşen köylünün hayatını doğrudan değiştiriyordu.
Şehirde ise Ahilik teşkilatı esnaf dayanışmasını, mesleğe girişi ve itibarı
düzenledi; bir zanaatkâr için bu ağın içine girmenin somut karşılığı vardı.
Ömer Lütfi Barkan’ın 1940’larda ortaya attığı ve dervişleri bir tür
yerleştirici güç olarak gören tez, sonradan fazla düzenli bir tablo çizdiği
için eleştirildi; ama zaviye ve vakıf ağının dönüşümdeki payı konusunda itiraz
eden az.1
Süre de tanıdık. Anadolu’nun nüfusça büyük ölçüde Müslüman
hale gelmesi Malazgirt’ten sonra iki ila üç yüzyıl aldı ve hiçbir zaman
tamamlanmadı; 1299’da, yani bu yazının durduğu noktada, Anadolu hâlâ Hristiyan
nüfusun önemli bir yer tuttuğu bir coğrafyaydı. Speros Vryonis’in bu süreç
üzerine yazdıkları uzun süre tartışıldı; eleştirmenler onun yıkım vurgusunu
fazla bulurken, sürecin uzunluğu ve kademeliliği konusunda itiraz eden pek
olmadı.
Yani bizim tarihimiz de aynı örüntüyü izliyor: Fetih hızlı,
dönüşüm yavaş.
Zorlama ne zaman başladı?
Şimdi yazının başındaki soruya doğrudan cevap verme vakti.
Zorlama hiç mi olmadı? Oldu. Ama ne zaman ve hangi koşullarda olduğu, çoğu
okurun beklediğinden farklı.
Hukuki çerçeve. Ehl-i kitap sayılan topluluklar için
zorla din değiştirme, erken dönemin hâkim hukuk anlayışında meşru görülmedi.
Cizye ödeyen zimmi (gayrimüslim) statüsü, tam da bunun karşılığıydı. Zerdüştler
başlangıçta belirsiz bir konumdaydı ama pratikte hızla aynı statüye alındılar.
Bu çerçevenin arkasında yalnızca ilke yoktu; maliye de vardı. Devletin zimmiye
ihtiyacı vardı.
Ama bu çerçevenin çok önemli bir asimetrisi vardı: Kapı tek
yönlüydü. Bir zimminin Müslüman olması serbest ve teşvik edilen bir şeydi; bir
Müslümanın dinden çıkması ise irtidat sayılıyordu ve klasik hukukta ağır
cezalara bağlanmıştı. Bu hukuki asimetri dönüşüme tek yönlü bir eğilim
kazandırıyordu. Bir ailede bir kuşak dönüştüğünde, sonraki kuşakların geri
dönmesi hem hukuken hem toplumsal olarak giderek zorlaşıyordu. Buhara örneğinde
gördüğümüz geri dönüşler, ancak merkezi otoritenin zayıf olduğu ve dönüşümün
yüzeysel kaldığı erken evrede mümkün oldu. Sonraki yüzyıllarda bu kapı kapandı.
Yavaş ilerleyen ama neredeyse hiç geri gitmeyen bir sürecin yüzyıllar içinde
Müslüman nüfusun payını sürekli artırmasının sebebi budur.
İstisnalar. Üç istisna anlamlıdır. Birincisi
Arabistan’ın Hicaz bölgesidir; burada uygulanan politika, fethedilen
imparatorluk topraklarında uygulanmadı ve bölgeye özgü kaldı. İkincisi kitap
ehli sayılmayan gruplardır; putperest sayılan topluluklar için hukuki güvence
yoktu. Üçüncüsü ve en sertine uğrayanı Maniheistlerdir: Sasani devletinden
devralınan “zındık” kategorisi altında doğrudan kovuşturuldular ve Halife Mehdi
döneminde (775-785) bunun için özel bir memuriyet kuruldu. Bir gelenek olarak
bugüne ulaşamamalarının sebeplerinden biri budur.
Ara bölge. Asıl incelikli kısım burası. Zorlamanın
doğrudan olmayan biçimleri zamanla arttı. Mahkemede gayrimüslimin Müslüman
aleyhine şahitliğinin kabul edilmemesi. Evlilikteki asimetri: Müslüman erkeğin
zimmi kadınla evlenebilmesi ama tersinin yasak olması ve çocukların Müslüman
sayılması. Giyimde ayırt edici işaret zorunlulukları. Bu kısıtlamalar zamanla,
Halife Ömer’e atfedilen ama büyük olasılıkla sonraki yüzyıllarda derlenen bir
şartlar metninde toplandı ve klasik hukuk kitaplarına girdi; uygulamanın
yoğunluğu döneme ve yöneticiye göre çok değişti.16 Memuriyette yükselme sınırı
ve zaman zaman gayrimüslim memurları tasfiye eden fermanlar. Ve cizyenin tahsil
biçimi. Klasik hukuk kitaplarının bir kısmı, verginin ödeyene konumunu
hissettiren bir usulle alınmasını tarif eder; ayakta bekletme, elden teslim,
belirli bir tavır. Bu tarifin ne ölçüde uygulandığı tartışmalıdır. Kimi
araştırmacılar bunun daha çok sonraki dönem hukukçularının ideal tasviri
olduğunu, uygulamanın bölgeden bölgeye ve yöneticiden yöneticiye değiştiğini
söylüyor. Ama bir noktada anlaşılıyor: Yıllık olarak, herkesin önünde ve
ödeyenin konumunu hatırlatan bir biçimde ödenen bir vergi, yalnızca mali değil
psikolojik bir yüktü. Süryanice kayıtlarda bu yükün altında ezilen köylülerden
ve din değiştirenlerden şikâyetle söz edilir.
Bunların hiçbiri “zorla Müslüman yapmak” değildir. Ama hepsi
birlikte, dönüşümü akılcı bir tercih haline getiren bir basınç üretti. Bu
yazının belki en önemli cümlesi burada kurulmalı: Böyle bir sistemde gönüllülük
ile zorlama arasındaki çizgi, sanıldığı kadar net değildir. Bir köylü ailesinin
üç kuşak boyunca daha az vergi, daha güvenli bir hukuki konum ve çocuklarına
daha açık bir gelecek için verdiği karar, ne tam anlamıyla zorlamadır ne de tam
anlamıyla serbest tercih.
Doğrudan zorlama ne zaman geldi? Sistematik zorlama
örnekleri fetih döneminin değil, sonraki krizlerin ürünüdür. Fatımi halifesi
Hâkim’in on birinci yüzyılın başındaki sert dönemi, kiliselerin yıkılması ve
dönüşüm baskısıyla anılır; bu dönem hanedanın kendi içinde bile istisna sayıldı
ve sonrasında uygulamalar geri alındı. Kuzey Afrika ve Endülüs’te Muvahhidler
on ikinci yüzyılda zimmi statüsünü fiilen tanımadı; Yahudilere ve Hristiyanlara
din değiştirme ya da göç şıkkı dayatıldı. İbn Meymun ailesinin Endülüs’ü terk
etmesi bu dönemin sonucudur.
Örüntü nettir: Zorlama, İslam’ın yayıldığı ve kendinden emin
olduğu dönemlerin değil, sıkıştığı ve tehdit altında hissettiği dönemlerin
ürünüdür. Zerdüştlüğün İran’daki gerileyişi de bunu doğrular: Asıl darbe fetih
anında değil, sonraki yüzyıllarda, ateşgedelerin gelir kaynaklarının kuruması,
rahip sınıfının dayanaklarını kaybetmesi ve seçkinlerin yeni düzene
katılmasıyla geldi. Bir dinin sönmesi çoğu zaman bir yasakla değil,
kurumlarının beslenememesiyle olur. Muvahhidler, Hristiyan ilerleyişinin
hızlandığı bir yüzyılda iktidara geldi. Haçlı Seferleri ve ardından Moğol
istilası, bölgedeki gayrimüslim topluluklara bakışı kalıcı biçimde
sertleştirdi; çünkü bu topluluklar artık potansiyel işbirlikçi olarak görülmeye
başlandı.
Bu, önceki yazıda anlatılan mekanizmanın aynısıdır. Orada iç
farklılık, burada dış farklılık. İkisinde de belirleyici olan doktrin değil,
iktidarın kendini ne kadar güvende hissettiğidir.
Bu yazı 1299’da duruyor. Ondan sonrası (Memlük Mısır’ındaki
on dördüncü yüzyıl kırılması, Safevi dönüşümü, Osmanlı’nın Balkanlar’daki uzun
süreci) başka bir yazının konusu. Ama yön bellidir ve değişmez.
Son söz
“İslam kılıçla mı yayıldı?” sorusu, yanlış kurulduğu için
doğru cevaplanamıyor.
Kılıç vardı. Fetihler kanlıydı, direnen şehirler ağır bedel
ödedi, on binlerce insan köleleştirildi ve bu insanların torunları yeni
toplumun en alt basamağında yaşadı. Bunları yumuşatmanın anlamı yok.
Ama kılıç tek başına insanları Müslüman yapmadı. Fetihten
sonra üç yüzyıl boyunca fethedilen toprakların çoğunluğu Müslüman değildi.
Dönüşümü getiren şey, savaşın bittiği yerde başlayan uzun ve sıradan süreçti:
vergi defteri, mahkeme kaydı, evlilik, meslek, memuriyet, komşuluk. Bir insanın
hangi dine ait olduğu, o dönemde bugün anladığımız anlamda bir vicdan meselesi
değil, aynı zamanda bir hukuki adresti. Adres değiştirmek hayatı
kolaylaştırıyorsa, insanlar zamanla adres değiştirdi.
Bu yüzden doğru soru şu olmalı: Bir insanın din
değiştirmesini kolaylaştıran ya da zorlaştıran şey neydi? Cevap çoğu zaman
kılıçta değil, defterde yazılıydı.
Ve son bir not. Dönüşüm hiçbir zaman tamamlanmadı.
Süryaniler, Kıptiler, Ermeniler, Zerdüştler, Mandenîler ve Yahudiler yüzyıllar
boyunca aynı coğrafyada yaşamaya devam etti. Bugün o toplulukların çoğu ya çok
küçüldü ya da büyük ölçüde diasporada yaşıyor. Ama bunun sebebi Ortaçağ’ın
vergi defteri değil; o başka ve çok daha yakın bir hikâye.
EKLER
Tarihçiler ne diyor?
·
Richard Bulliet, dönüşümü biyografik
verilerden çıkarılan ölçülebilir bir eğri olarak okur ve hızlanmayı Abbasi
dönemine bağlar. Yöntemi, esas olarak şehirli ve okumuş kesimi yansıttığı
gerekçesiyle eleştirilir.
·
Fred Donner, erken hareketi, sınırları
bugünkü kadar keskin olmayan bir müminler topluluğu olarak görür. Bu okuma
doğruysa, ilk dönemde “din değiştirmek” bugün anladığımız anlamda keskin bir
geçiş bile olmayabilir; dönüşümün yavaşlığı da kısmen buradan gelir.
·
Chase Robinson gibi tarihçiler, erken
dönem Arapça kaynakların çok sonra derlendiğini hatırlatarak bu anlatılara
dayanan bütün tabloların temkinle kurulması gerektiğini savunur.
·
Marshall Hodgson ve Ira Lapidus
ise meseleyi vergi hesabından çok, yeni kurulan şehirli uygarlığa ve onun ortak
diline, hukukuna, ticaret ağına katılma süreci olarak ele alır.
Bu yaklaşımlar birbirini tümüyle dışlamıyor. Aralarındaki
fark, aynı sürecin hangi yüzüne ağırlık verildiğidir.
Kısa zaman çizelgesi
·
602-628 - Bizans ile Sasaniler arasındaki
uzun savaş
·
632-661 - Dört Halife dönemi; Suriye,
Mısır, Irak ve İran’ın büyük kısmının fethi
·
661 - Fethedilen coğrafyada Müslümanlar
nüfusun tahminen onda biri
·
661-750 - Emevi dönemi; mevali sorunu ve
cizye krizi
·
705-715 - Kuteybe b. Müslim’in
Maveraünnehir seferleri
·
717-720 - Ömer b. Abdülaziz’in vergi ve
statü düzenlemeleri
·
750 - Abbasi ihtilali; dönüşüm eğrisi
hızlanmaya başlar
·
751 - Talas Savaşı
·
755 - An Lushan isyanı; Tang Çin’inin
Orta Asya’daki gücü sarsılır
·
775-785 - Halife Mehdi döneminde
Maniheistlere yönelik kovuşturmalar
·
9. yüzyıl - Türk askerlerin Abbasi
ordusunda yükselişi; İran’da dönüşümün en hızlı dönemi
·
920’ler - İdil Bulgarlarının İslam’ı
kabulü; İbn Fadlan’ın seyahati
·
10. yüzyıl ortası - Satuk Buğra Han ve
Karahanlıların dönüşümü
·
1009-1013 - Fatımi halifesi Hâkim’in
baskı dönemi
·
1071 - Malazgirt
·
12. yüzyıl - Muvahhidler döneminde zimmi
statüsünün fiilen kaldırılması
·
1299 - Bu yazının durduğu nokta
Kaynaklar üzerine bir not
Erken dönem fetihlerine dair anlatıların çoğu, olaylardan
bir buçuk ila iki yüzyıl sonra derlenmiş Arapça kaynaklara dayanır. Bunların
yanında Süryanice, Ermenice, Yunanca ve Kıptice yazılmış çağdaş kayıtlar da
vardır ve tablonun bir kısmını farklı gösterir. Sayısal tahminler (nüfus
oranları, dönüşüm hızları) doğrudan kayıttan değil, dolaylı yöntemlerden
çıkarılmıştır ve tartışmalıdır. Bu yazıdaki rakamlar kesin veriler değil,
büyüklük mertebeleri olarak okunmalıdır.
Daha fazla okumak isteyenler için
·
Richard W. Bulliet, Conversion to Islam in the
Medieval Period
·
Hugh Kennedy, The Great Arab Conquests
·
Robert G. Hoyland, In God’s Path: The Arab
Conquests and the Creation of an Islamic Empire
·
Michael G. Morony, Iraq after the Muslim
Conquest
·
Milka Levy-Rubin, Non-Muslims in the Early
Islamic Empire
·
Patricia Crone, Slaves on Horses (mevali ve
asker köle düzeni için)
·
Speros Vryonis, The Decline of Medieval
Hellenism in Asia Minor
·
İbn Fadlan, Seyahatname (Türkçe çevirileri
mevcuttur)
·
Narşahî, Buhara Tarihi
·
TDV İslam Ansiklopedisi: cizye, haraç, mevali,
zimmî maddeleri
Not: Bu makale 2026 yılında yapay zekadan yararlanılarak revize edilmiştir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder