Popüler Yayınlar

25 Haziran 2025 Çarşamba

İbrahimî Dinlerde Ortodoksi, Heterodoksi ve Ötekileştirme

 

Bir gecede sapkın olmak

1826 yazında İstanbul’da bir karar alındı: Bektaşi tarikatı kaldırılacaktı. Tekkeler kapatıldı, bir kısmı yıkıldı, bir kısmı Nakşibendi şeyhlerine devredildi. Babalar sürüldü, önde gelenlerinden üçü idam edildi.

 

Oysa birkaç hafta öncesine kadar Bektaşilik, üç yüz yıldır devletin ordusuyla iç içe yaşayan, meşru, hatta saygın bir yoldu. Yeniçeriler Hacı Bektaş’ı pirleri sayıyordu. O birkaç haftada Bektaşilerin inancında tek bir şey değişmedi. Aynı dualar okunuyor, aynı erkân sürüyordu. Değişen şey, yeniçeri ocağının kaldırılmış olmasıydı. Bir inanç, içeriği yüzünden değil, bağlı olduğu kurum ortadan kalktığı için bir gecede “sapkın” hale gelmişti.

 

Bu olay tek başına garip bir istisna gibi görünebilir. Değil. İslam tarihinde “doğru” ile “sapkın” arasındaki sınır defalarca yer değiştirdi. Yüzyıllarca tekfir edilen bir düşünür sonraki yüzyılda türbesi padişah eliyle yaptırılan bir veliye dönüştü. Bir yerde devletin resmi mezhebi olan inanç, birkaç yüz kilometre ötede kovuşturma sebebi sayıldı.

 

Bu yazı basit görünen ama cevabı hiç basit olmayan bir soruyu soruyor: Bu sınırı kim çizdi, ne zaman çizdi ve neye göre çizdi?

 

Soru yalnızca tarihçileri ilgilendirmiyor. “Bunlar İslam’ı içine sindirememiş” cümlesi bugün de kuruluyor. Cemevinin ibadethane sayılıp sayılmayacağı tartışılıyor. 2014’te Sincar’da Yezidilere yapılanları hâlâ hatırlıyoruz. Son yıllarda Suriye’de Alevilere ve Dürzilere yönelik kanlı saldırılar yaşandı. Sınırın nasıl çizildiğini anlamak, bugün nasıl çizildiğini anlamanın da yolu.

 

Bu yazının yöntemi

Bu soruyu tek bir gelenek içinde cevaplamak yanıltıcı olurdu. Yalnızca İslam tarihine bakarsanız, anlatılan şeyin bu dine özgü bir kusur olduğu izlenimi doğar. Oysa değil. Aynı hikâye, farklı isimlerle ve farklı kurumlarla, Hristiyanlıkta ve Yahudilikte de yaşandı. Bu yüzden yazı üç bölümden oluşuyor.

 

Üç gelenek, sınır çizmek bakımından birbirinden çok farklı donanımlara sahipti. Hristiyanlıkta bunun için kurulmuş resmi bir aygıt vardı: konsiller, piskoposluk hiyerarşisi, iman metinleri ve sonunda bir papalık. İslam’da böyle merkezi bir merci hiçbir zaman olmadı; ulema dağınık ve çok sesliydi. Yahudilik ise yaklaşık iki bin yıl boyunca kendi devleti olmadan yaşadı. Üç farklı donanım, tek bir örüntü. Karşılaştırmayı değerli kılan da bu.

 

İki uyarı. Birincisi sıralama. Tarihsel sıra Yahudilik, Hristiyanlık, İslam’dır. Bu yazı tersinden gidiyor: en yakınımızdaki, hakkında en çok konuştuğumuz örnekten başlayıp geriye doğru. İkincisi denge. İslam bölümü diğer ikisinden belirgin biçimde uzun. Bu bir tercih: İslam bölümü ayrıntılı ana vaka, diğer ikisi ise tezi sınayan kontrol örnekleri. Amaç bir geleneği diğerinden daha hoşgörülü göstermek değil; bu yarışın galibi yok.

 

Son olarak şunu baştan söyleyeyim: Bu yazı “hangi yorum doğrudur?” sorusuna cevap vermiyor. O soru teolojinin sorusudur ve cevabı soranın yerine göre değişir. Bir Osmanlı şeyhülislamının cevabıyla bir Safevi âliminin cevabı farklıdır ve ikisi de kendi çerçevesinde tutarlıdır. Buradaki soru tarihçinin sorusu: Kim, hangi dönemde, hangi yorumu meşru kabul etti ve bunu hangi araçlarla yaptı?

 

Heterodoksi bir özellik değil, bir ilişkidir

İki kelimeyle başlayalım. Yunanca kökenli ortodoksi “doğru görüş”, heterodoksi ise “farklı görüş” demek. Gündelik dilde ortodoksi hâkim, yerleşik inancı; heterodoksi ise ondan ayrılan yorumları anlatır.

 

Ama burada bir tuzak var. Bu kelimeleri duyunca heterodoksinin bir inancın içinde taşıdığı bir özellik olduğunu düşünürüz. Sanki bazı inançlar doğuştan “sapkın”, bazıları doğuştan “doğru”dur. Oysa hiçbir inanç kendiliğinden heterodoks değildir. Bir yorum, ancak başka bir yorum merkeze yerleşip sınır çizdiğinde “dışarıda” kalır. Sınır çizilmeden önce ortada yalnızca birbirine rakip, birbirini eleştiren ama hiçbiri henüz “sapkın” olmayan yorumlar vardır.

 

Yani heterodoksi bir özellik değil, bir ilişkidir: merkezle kenar arasındaki ilişki. Merkez yer değiştirdiğinde kenar da değişir. Bektaşiliğin 1826’daki hikâyesi tam olarak budur.

 

Üç bölümün her biri aynı dört adımı izleyecek: önce çoğulluk, sonra sınırın kurulması, sonra sınırın yer değiştirmesi, en sonda bedel.

 

I. İSLAM: ANA VAKA

Ortodoksi nasıl doğdu?

İslam’ın ilk iki yüzyılına bakan biri bugünkü tabloyu orada bulamaz. Dört mezhep yoktu, düzinelerce hukuk ekolü vardı ve hangisinin kalacağı belli değildi. Kader gibi temel konularda birbirine taban tabana zıt görüşler açıkça savunuluyordu. Büyük hadis derlemeleri henüz yapılmamıştı. “Ehl-i sünnet” ifadesi bugünkü anlamını kazanmamıştı.

 

Bu bir eksiklik değildi. Hızla genişleyen, çok farklı kültürlerle karşılaşan genç bir dinin doğal haliydi. Ortodoksi bu çoğulluğun içinden seçilerek çıktı. Bu seçimi dört küçük hikâyeyle izleyebiliriz.

 

Birinci hikâye: Kırbaçlanan âlim

833 yılında Abbasi halifesi Me’mun, devlet görevindeki âlimlerin tamamının bir görüşü açıkça kabul etmesini şart koştu: Kur’an yaratılmıştır, ezelî değildir. Bu, akla büyük önem veren Mu’tezile kelam okulunun temel tezlerinden biriydi ve halife onu devlet politikası haline getirmişti. Kabul etmeyenler sorgulandı, görevden alındı, hapsedildi. Bu sürece mihne, yani sınav dendi.

 

En bilinen direnişçi Ahmed b. Hanbel’di. Halife Mu’tasım döneminde hapsedildi ve kırbaçlandı. İki yılı aşkın bir süre sonra serbest bırakıldı, ama boyun eğmedi. Yaklaşık on beş yıl sonra Halife Mütevekkil mihneye son verdi, Mu’tezile devlet desteğini kaybetti ve Ahmed b. Hanbel direnişin simgesi haline geldi.

 

Bu hikâyenin ilginç yanı şu: Ortodoksi tarihinin ilk büyük engizisyonunu, sonradan “sapkın” sayılacak olan taraf yürüttü. Mu’tezile sonraki yüzyıllarda da parlak bir dönem geçirdi. Ama 1018 civarında Abbasi halifesi Kadir Billah, Mu’tezili görüşleri açıkça mahkûm eden bir inanç metnini resmen ilan ettirdiğinde terazi kesin olarak döndü. Bugün Sünni dünyada Mu’tezili bir cemaat yok. Fikirleri ise Zeydi ve İmami Şii kelamında yaşamaya devam etti.

 

Buradan çıkan ders ikili. Devlet bir görüşü zorla dayatmaya çalıştığında her zaman kazanamadı; mihne başarısız oldu, çünkü halkın vicdanı karşı taraftaydı. Ama devletin desteğini kaybeden bir görüş de hızla zemin kaybetti.

 

İkinci hikâye: Sönen mezhepler

Bugün “dört mezhep” deriz. Ama 9. yüzyılda çok daha fazlası vardı ve hepsi ciddiye alınıyordu. Evzai’nin ekolü Şam’da ve bir dönem Endülüs’te yaygındı. Leys b. Sa’d Mısır’da, Süfyan es-Sevri Kufe’de okul kurmuştu. Tarihçi ve müfessir Taberi’nin kendi ekolü vardı. Davud ez-Zahiri kıyası tümüyle reddeden bir hukuk anlayışı geliştirdi. Hiçbiri bugüne kalmadı.

 

Neden? Metinleri bugün okunabiliyor ve zayıf değiller. Kalan mezheplerin ortak özelliği kurumsallaşabilmeleriydi. Talebe yetiştirdiler, metin ürettiler, kadılık kadrolarına yerleştiler. Devlet desteği bu süreçte önemliydi ama tek başına belirleyici değildi. Hanbelilik yüzyıllarca hiçbir devletin resmi mezhebi olmadan, Bağdat sokaklarındaki güçlü halk tabanı sayesinde yaşadı. Zahirilik ise Kuzey Afrika’daki Muvahhidler devletinin himayesine rağmen söndü.

 

Yani mezheplerin hayatta kalmasını belirleyen yalnızca doktrin değildi, yalnızca devlet de değildi. Kurum, halk tabanı ve iktidar birlikte çalıştı.

 

Üçüncü hikâye: Bir medrese ağı

1067’de Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün Bağdat’ta kurduğu medrese kapılarını açtı. Ardından Nişabur, Isfahan, Herat ve Musul’da benzerleri geldi. Nizamiye medreseleri vakıf gelirleriyle ayakta duruyordu ama arkalarında devletin en güçlü adamı vardı. Çizgileri de belliydi: hukukta Şafiilik, inançta Eş’arilik.

 

Bir gencin âlim olmasının yolu artık büyük ölçüde bu ağdan geçiyordu: burs, yurt, kütüphane, hoca ve ardından kadılık ya da müderrislik. Ortodoksi yalnızca bir fikir olarak değil, bir kariyer yolu olarak da kuruluyordu. Rakip yorumların en büyük dezavantajı yanlış olmaları değil, böyle bir ağa sahip olmamalarıydı.

 

Dördüncü hikâye: İçeri alınan tasavvuf

Nizamiye’nin en parlak hocası Ebu Hamid el-Gazali’ydi. Bağdat’ta kürsü sahibiydi, filozoflara karşı yazdığı eserle ünlenmişti. 1095’te her şeyi bırakıp gitti. Yıllar süren inziva ve arayıştan sonra İhyâu Ulûmi’d-Dîn’i yazdı. Bu eser İslam tarihinin en etkili uzlaşmalarından birini kurdu: Tasavvuf, şeriata bağlı kaldığı sürece meşrudur.

 

Gazali’den önce fakihler sufileri bid’atle, sufiler fakihleri şekilcilikle suçluyordu. Gazali’den sonra tasavvufun büyük kısmı merkeze girdi. Kadirilik, Nakşibendilik, Şazelilik ve Halvetilik gibi tarikatlar tümüyle Sünni ana akımın içindedir. Kurucularının çoğu medrese eğitimli hukukçulardır.

 

Bu önemli bir noktayı gösteriyor: Tasavvuf kendiliğinden heterodoks değildir. Mistisizm de, batıni yorum da, gizli anlam arayışı da tek başına insanı dışarıda bırakmaz. Dışarıda kalmanın başka sebepleri vardır.

 

Herkes devraldı

Heterodoks akımlar söz konusu olduğunda en sık duyulan itiraz şudur: Onlar İslam’ı eski inançlarla karıştırmış, saf dini bozmuşlardır. Bu itirazı ciddiye almak gerekiyor, çünkü içinde bir doğru payı var ama bir de büyük bir yanılgı.

 

Doğru payı şu: İslam boş bir zemine yayılmadı. Fethedilen topraklarda bin yıllık Zerdüşt geleneği, Hristiyan manastırları, Budist tapınakları, bozkırın şamanik gelenekleri yaşıyordu. İran’da nüfusun çoğunluğunun Müslüman olması fetihten iki yüzyıldan fazla sonrayı buldu, Mısır’da daha da uzun sürdü. Din değiştiren insanlar ninnilerini, masallarını, kutsal mekânlarını ve hastalıkta başvurdukları pratikleri de yanlarında getirdi.

 

Yanılgı ise şu: Bu devralma yalnızca heterodoksiye özgü değildi. Ortodoksi de devraldı.

 

Kâbe İslam’dan önce de bir hac merkeziydi. Tavaf, kurban ve Hacerülesved yerindeydi. “Allah” kelimesi İslam öncesi Arabistan’da yüce tanrıyı adlandırıyordu. Bunlar yıkılmadı, devralındı ve yeni bir anlamla donatıldı. İlk İslam devletinin divan teşkilatı ve vergi sistemi Bizans ve Sasani modellerinden alındı. Sikkeler Emevi halifesi Abdülmelik’in reformuna kadar Bizans ve Sasani örneklerini taşıyordu. Kelam, yani İslam teolojisi, kavramlarını Yunan felsefesiyle tartışarak kurdu. Tekke düzeni (bir şeyh, etrafında yaşayan müritler, ortak mutfak, vakıf geliri) Suriye ve Mısır’daki manastırlarla dikkat çekici benzerlikler taşır. Burada tek yönlü bir kopyalamadan çok, yüzyıllarca yan yana yaşamanın ürünü olan bir etkileşimden söz etmek daha doğru.

 

En ironik örnek belki de şu: İslam tarihinde sapkınları kovuşturmak için kullanılan “zındık” kelimesinin kendisi Orta Farsçadan gelir. Sasani devleti Maniheistleri bu adla kovuşturuyordu. Abbasiler kelimeyi olduğu gibi devraldı ve Halife Mehdi zındıkları takip etmek için özel bir memuriyet kurdu. Yani yalnızca inançlar değil, inançları kovuşturma kategorisi de devralınmıştı.

 

O halde ortodoksi ile heterodoksi arasındaki fark, birinin saf, diğerinin karışık olması değildir. İkisi de devralarak, karışarak, yeniden yorumlayarak oluştu. Bu yazının ileri sürdüğü şey şu: Ortodoksi, kazanmış bir senkretizmdir. Kazandıktan sonra da kendini başlangıçtan beri saf olarak anlatmaya başlamıştır. Bu kötü niyetli bir gizleme değil. Her kazanan taraf kendi tarihini kaçınılmazmış gibi yazar.

 

Dışarıda kalanlar

Düşmanın kaleminden tanıdıklarımız

İslam’ın daha ilk yüzyılında Şii çevrelerin kenarında bir dizi akım belirdi. Kaynaklar bunlara gulat, yani “aşırıya kaçanlar” der. İmama ilahi nitelik atfetmek, ruh göçü, imamın ölmeyip geri döneceği inancı ortak temalarıydı.

 

Kaynaklarda kırktan fazla fırka adı geçer. Ama bu fırkaların neredeyse tamamı hakkında bildiklerimiz, onları çürütmek için yazılmış eserlerden gelir. Mezhepler tarihi kitapları belirli bir amaçla yazıldı: doğru yolu tarif etmek ve sapanları sıralamak. Bir grup hakkında elinizde yalnızca düşmanının yazdığı metin varsa, o grubun kendini nasıl tanımladığını bilemezsiniz. Bazı fırka adlarının gerçekten var olup olmadığı bile tartışmalıdır. Listeyi kabartmak, tehlikeyi büyük göstermenin bir yoluydu.

 

Bu, dışarıda kalanların tarihine bakarken sürekli akılda tutulması gereken bir şey: Heterodoksinin tarihi büyük ölçüde ortodoksinin kalemiyle yazıldı. İlerleyen bölümlerde aynı sorunun Hristiyanlıkta ve Yahudilikte de karşımıza çıktığını göreceğiz.

 

Devlet kuran “sapkınlar”

9. yüzyılın sonunda bir akım bu dağınıklığı aştı: İsmaililik. Ayırt edici özelliği inancından çok örgütlenmesiydi. Davet adı verilen sistem, bölge bölge sorumlulardan ve aşama aşama açılan bir öğretiden oluşan, dönemin en gelişmiş örgütlerinden biriydi.

 

Sonuçları devasa oldu. İsmaili kökenli Karmatiler Bahreyn’de devlet kurdu ve 930’da Mekke’ye girip Hacerülesved’i sökerek yirmi yılı aşkın bir süre alıkoydu. Fatımiler 909’da Kuzey Afrika’da devlet kurdu, Mısır’ı aldı, Kahire’yi inşa etti ve Ezher’i kurdu. İki yüzyıl boyunca Abbasilerin karşısında rakip bir halifelik olarak durdular. Nizariler 1090’da Alamut kalesini ele geçirdi ve bir buçuk yüzyıldan uzun süre dönemin en güçlü devletlerini meşgul etti.

 

Bu, kenarda kalmış bir sapkınlık değildi. Rakip bir dünya düzeniydi. Tam da bu yüzden en sert karşılığı aldı. Gazali’nin Batınilere karşı yazdığı reddiyenin Abbasi halifesinin isteğiyle kaleme alınması tesadüf değildi.

 

Buradan önemli bir sonuç çıkıyor: En sert dışlama her zaman en zayıf olana yapılmadı. Çoğu zaman en tehlikeli görülene yapıldı.

 

Kimdir bunlar? İslam dünyasında bugün yaşayan başlıca gelenekler

·         Anadolu Aleviliği: Türkiye’nin en büyük heterodoks geleneği. Cem, semah, dedelik ve Ehl-i Beyt sevgisi merkezdedir. Kökenleri İslami, Türkmen, Kürt, yerel Anadolu ve batıni unsurların buluştuğu uzun bir süreçte şekillendi.

·         Bektaşilik: Hacı Bektaş Veli’ye bağlanan ve 16. yüzyılda Balım Sultan tarafından kurumsallaştırılan yol. Türkiye’de Alevilikle iç içe, Arnavutluk’ta ise bağımsız bir yapı olarak sürüyor.

·         Nusayrilik (Arap Aleviliği): 9. yüzyılda İbn Nusayr çevresinde oluşan batıni gelenek. Suriye kıyılarında ve Hatay’da yaşıyor.

·         Dürzilik: 11. yüzyılda Fatımi döneminde ortaya çıktı ve bir süre sonra dışarıdan üye kabulünü durdurdu. Lübnan, Suriye, İsrail ve Ürdün’de yaşıyor. Pek çok Dürzi kendini ayrı bir inanç topluluğu olarak görür.

·         Yezidilik: Sünni bir tarikat olan Adeviyye’den doğup zamanla ayrı bir din haline geldi. Tarih boyunca defalarca kıyıma uğradı; en son 2014’te.

·         Yaresanilik (Ehl-i Hak): İran ve Irak’ta, ağırlıklı olarak Kürtler arasında yaşayan, ardışık ilahi tecelli inancını merkeze alan gelenek.

 

Neden düşmanlık?

Heterodoksiye karşı sertliği yalnızca kötü niyetle açıklamak kolay ama yanlış olur. Arkasında birbirine örülmüş dört neden vardı ve bunların bir kısmı samimiydi.

 

Devletin bekası. Büyük imparatorluklar dini birliği siyasi istikrarın teminatı olarak gördü. Üstelik bazı heterodoks hareketler gerçekten de siyasi başkaldırıyla iç içeydi. 13. yüzyılda Babailer isyanı, 15. yüzyılda Şeyh Bedreddin hareketi ve 16. yüzyıl başında Şahkulu isyanı bunun örnekleri. Farklı bir inanç, farklı bir sadakat gibi okundu. Bazen bu okuma doğruydu, bazen değildi.

 

Tahrif korkusu. Bu en az konuşulan ama belki en samimi neden. Ulema, dinin özünün bozulacağından gerçekten endişe ediyordu. Batıni yorum, ayetlerin görünen anlamının ardında gizli bir anlam arıyordu. Bu yorum ileri götürüldüğünde namaz, oruç ve hac gibi zahiri hükümleri askıya alma potansiyeli taşıyordu. Fıkıh merkezli bir anlayış için bu, dinin omurgasının çökmesi demekti. Bu kaygıyı ciddiye almadan heterodoksiye karşı tutumu anlamak mümkün değil.

 

Hukukta birörneklik. Fıkıh yalnızca ibadeti değil evliliği, mirası, ticareti ve ceza hukukunu da düzenliyordu. Kendi kurallarıyla yaşayan, kendi uyuşmazlıklarını kendi içinde çözen topluluklar, imparatorluğun yargı ve vergi mekanizmasının dışında kalıyordu. Devlet için bu bir yönetim sorunuydu.

 

Ulemanın konumu. Medrese sistemiyle birlikte eğitimi, yargıyı ve fetvayı elinde tutan profesyonel bir âlim sınıfı oluştu. Halk üzerinde büyük etkisi olan karizmatik şeyhler, dervişler ve batıni önderler bu sınıfın otoritesiyle rekabet ediyordu. Dini doğruyu savunmak ile kurumsal konumu korumak çoğu zaman birbirinden ayırt edilemez hale geldi.

 

Bu dört neden birbirini besledi. Devlet ulemanın teolojik dilini, ulema devletin zor gücünü kullandı. Tekfir, yani bir kişiyi ya da grubu İslam dışı ilan etmek, tam da bu buluşma noktasında durur. Bir âlimin fetvası tek başına bir görüştür. Arkasına devlet geçtiğinde bir infaz emrine dönüşebilir.

 

Örüntü: Sorun bir mezhep değil, bir mantık

Sınırın nasıl işlediğini en iyi vakalar gösterir.

 

Hallac-ı Mansur 922’de Bağdat’ta yıllar süren bir yargılamanın ardından işkenceyle öldürüldü. Suçlamalar karışıktı ve siyasi boyutu ağır basıyordu. Aynülkudat Hemedani 1131’de, otuz üç yaşında idam edildi. İşrak felsefesinin kurucusu Sühreverdi 1191’de Halep’te öldürüldü. Hurufi şair Nesimi 15. yüzyılın başında yine Halep’te derisi yüzülerek öldürüldü. Hurufiler Edirne’de yakıldı; aynı dönemde bir Hurufinin Timurlu hükümdarı Şahruh’a suikast girişiminde bulunduğunu da not etmek gerek. Şeyh Bedreddin 1420’de, bir isyanın merkezinde idam edildi.

 

Bu listeye bakınca dikkat çeken bir şey var: Vakaların çoğunda saf bir doktrin sorunu yok. Hemen her zaman yanında bir siyasi bağlam duruyor: bir isyan, bir taht kavgası, bir nüfuz mücadelesi.

 

En çarpıcı örnek Kızılbaşlar. 16. yüzyılda Anadolu’nun Türkmen zümreleri, Osmanlı’nın doğrudan rakibi olan Safevi hanedanına bağlandı. Çaldıran Savaşı’nın (1514) öncesinde ve sonrasında verilen fetvalar Kızılbaşları mürted, yani dinden çıkmış ilan etti. Ebussuud Efendi’nin sonraki fetvaları bu çizgiyi sürdürdü. Burada bir paradoks var: Osmanlı’da Hristiyan ya da Yahudi bir tebaa, zimmi statüsüyle can ve mal güvencesine sahipti. Mürted sayılan bir Müslüman’ın ise bu güvencesi yoktu. Aynı dinin içindeki fark, dinler arasındaki farktan daha tehlikeli görülüyordu.

 

Neden? Çünkü zimmi bir tehdit değildi. Kızılbaş ise düşman bir devlete sadık bir nüfustu. Bektaşilik ile Kızılbaşlık arasında öğreti düzeyinde güçlü ortaklıklar vardı: cem, semah, Ehl-i Beyt sevgisi, ocak yapısı. Ama biri Osmanlı ordusunun tarikatıydı, diğeri düşman devletin tabanı. Aynı öğreti, farklı siyasi adres, farklı kader.

 

Sınırın mezhepler arasında değil, aynı mezhebin içinde de yürüdüğünü unutmamak gerekir. 17. yüzyıl Osmanlı’sında Kadızadeliler, tasavvufi pratiklerin, türbe ziyaretinin ve semanın bid’at olduğunu savundu. Karşılarında Halveti şeyhleri vardı. Kavga yüzyılın büyük kısmına yayıldı, saraya taştı ve tekkelerin basılmasına kadar gitti. İki taraf da Sünni ve Hanefiydi.

 

Bu örüntü yalnızca Sünni iktidarlara özgü de değil. Mihneyi yürüten, sonradan kenara itilecek olan Mu’tezile’ydi. Karmatiler 930’da Mekke’de hacıları katletti. Safeviler 1501’de On İki İmam Şiiliğini resmi mezhep ilan ettiğinde İran nüfusunun önemli bir kısmı Sünniydi. Sünni âlimler öldürüldü ya da kaçtı, ilk üç halifeye toplu lanet okumak bir ritüel haline getirildi. Safeviler zamanla kendilerini iktidara taşıyan Kızılbaşların daha mistik ve heterodoks inançlarını da bastırdılar ve Lübnan’dan getirttikleri âlimlerle daha kitabi bir Şiilik kurdular. Kendi ortodoksilerinin dışında kalan Şii toplulukları da baskı altına aldılar.

 

Bir yerde ortodoks olan, başka bir yerde heterodoks oldu. Ama iktidarın farklılığa bakışı şaşırtıcı biçimde benzer kaldı.

 

Buradan çıkan sonuç açık: Sorun Sünniliğin, Şiiliğin ya da herhangi bir mezhebin özünde değil. Sorun, hangi mezhep olursa olsun, dini birörnekliği güvenlik meselesi sayan iktidar mantığında. Bu mantığı hangi mezhep eline geçirdiyse, farklı olanı aynı araçlarla dışarı itti. İzleyen iki bölüm, bu mantığın bir din meselesi bile olmadığını gösterecek.

 

Bedel

Peki bu mantık neye mal oldu? Savunucuları bir birlik ve istikrar sağladığını söyleyecektir. Önce bedellere bakalım, sonra bu savunmayı ele alalım.

 

Gizlenen topluluklar. Baskı altındaki grupların çoğunda takıyye gelişti: inancı gizlemek, dışarıya karşı farklı görünmek. Bu bir sahtekârlık değil, bir hayatta kalma tekniğiydi. Bir topluluk açıkça beyan ettiğinde yok edilecekse, beyan etmez. Aileler inançlarını çocuklarına ancak belli bir yaştan sonra, kapalı kapılar ardında anlattı. Dışarıya söylenen ile içeride öğretilen birbirinden ayrıldı.

 

Bilinemeyen inançlar. Takıyyenin beklenmedik bir sonucu oldu: Baskı kendi bilgisizliğini üretti. Kendini gizleyen bir topluluğun gerçek büyüklüğü de gerçek öğretisi de dışarıdan bilinemedi. Bu bilgi boşluğu en akıl almaz iddialarla dolduruldu, çünkü topluluk kendini savunacak konumda değildi. Alevilere yönelik “mum söndü” iftirası gibi suçlamalar tam da bu boşlukta doğdu ve yüzyıllarca dolaştı. Bir grubu gizlenmeye zorlayan sistem, o grubu tanıma imkânını da kendi elleriyle yok etti.

 

Kapalı toplumlar. Dürziler ve Yezidiler dışarıdan üye kabul etmez. Aleviler ocak sistemiyle, soydan geçen bir aidiyetle yaşadı. Bu kapalılık onları korudu ama büyümelerini de engelledi. Pek çoğu dağlık ve ulaşılması zor bölgelerde yoğunlaştı. Bu tesadüf değil: Merkezi otoritenin ulaşamadığı yerler, farklı olanın hayatta kalabildiği yerlerdi.

 

Riskli hale gelen sorular. İslam dünyasında düşünce hayatı hiçbir zaman durmadı. Felsefe, mantık ve kelam yüzyıllar boyunca gelişmeye devam etti. Ama bazı sorular yüksek sesle sorulduğunda can pahasına sorulan sorulara dönüştü. Sühreverdi’nin ve Aynülkudat’ın akıbeti, sonraki kuşaklara hangi sınırların tehlikeli olduğunu öğretti. Düşünürler ya sustu ya da örtük yazmayı seçti. Kaybedilen şey düşüncenin kendisi değil, açıkça tartışabilme imkânıydı.

 

Kalıcı fay hatları. Bugün Orta Doğu’da mezhepsel bir çatışma patlak verdiğinde, dışarıdan bakan biri bunu yeni bir şey sanabilir. Oysa bu çatışmaların altında yüzyıllarca birikmiş bir hafıza yatar: bir yanda “bize her zaman böyle yaptılar” duygusu, öbür yanda “onlar her zaman düşmanla işbirliği yaptı” şüphesi. Kızılbaşları Safevilerle özdeşleştiren şüphe, bugün Suriye’de Alevileri rejimle, Dürzileri İsrail’le özdeşleştiren şüphenin atasıdır. Farklılığı güvenlik sorunu olarak gören bakış, farklı olanın her hareketini bir sadakat testine dönüştürür.

 

“Ama birliği korudu”

Şimdi en güçlü itiraza gelelim. Bu sert tutum İslam dünyasını Haçlı Seferleri ve Moğol istilası gibi büyük krizlerde bir arada tutmuş olamaz mı? Ortak bir inanç ve hukuk çerçevesi olmasaydı koca imparatorluklar parçalanmaz mıydı?

 

Bu itirazın bir doğru payı var: Ortak bir hukuk ve kurumsal çerçeve gerçekten de büyük imparatorlukları bir arada tutan harçlardan biriydi. Ama itiraz iki şeyi atlıyor.

 

Birincisi, aynı imparatorluklar Hristiyanlar ve Yahudilerle yüzyıllarca bir arada yaşamayı başardı. Zimmi sistemi eşitlik sağlamıyordu ama bir hukuki güvence sağlıyordu. Demek ki farklılık ile düzen birbirine düşman değildi. Farklılığa bir statü tanındığında düzen korunabiliyordu. İslam içindeki farklılığa ise çoğu zaman böyle bir statü tanınmadı.

 

İkincisi, baskı çoğu zaman korktuğu tehdidi kendisi büyüttü. Anadolu’daki Türkmenleri Safevilere iten sebeplerden biri, Osmanlı merkezinin onları vergi, iskân ve denetim politikalarıyla zaten dışlamış olmasıydı. Kovuşturma arttıkça sadakat de dışarıya kaydı. Tehdit olarak görülen topluluk, tehdit olarak muamele gördükçe tehdide dönüştü.

 

Yani birlik sağlandıysa bile bunun bedeli, birliğin kendisinden daha kalıcı oldu. İmparatorluklar yıkıldı. Fay hatları kaldı.

 

II. HRİSTİYANLIK: KURUM VARKEN

Birinci bölümde anlatılan örüntünün İslam’a özgü olup olmadığı haklı bir soru. Değil. Hristiyanlık tarihi aynı hikâyeyi, farklı isimlerle ve kendi ölçeğinde son derece kanlı biçimde yaşadı.

 

Üstelik bu tarihte İslam’da bulunmayan bir şey vardı: sınır çizmek için kurulmuş resmi bir aygıt. Konsiller toplanıyor, piskoposlar oy veriyor, iman metinleri kaleme alınıyor ve kimin içeride kimin dışarıda olduğu tutanağa geçiyordu. İslam’da böyle bir merci hiçbir zaman olmadı; ulema dağınık, çok merkezli ve kendi içinde tartışmalı bir yapıydı.

 

Buna rağmen sonuç şaşırtıcı ölçüde benzer oldu. Bu da şunu gösteriyor: Sınırı çizen asıl güç kurumsal mekanizma değil, o mekanizmanın arkasında duran siyasi iktidardır.

 

Sınır çizilmeden önce

İlk iki yüzyılda ortada tek bir Hristiyanlık yoktu. Kendilerini İsa’nın takipçisi sayan çok sayıda topluluk vardı ve aralarındaki farklar derindi. Gnostik akımlar kurtuluşun amelle değil gizli bilgiyle geleceğini savunuyordu. Markion, Eski Ahit’in tanrısıyla İsa’nın tanrısının aynı olmadığını ileri sürdü ve kendi kutsal kitap listesini yaptı. Montanistler peygamberliğin sürdüğünü ve yeni vahiyler geldiğini savunuyordu.

 

Kanonun, yani hangi metinlerin kutsal kitaba gireceğinin belirlenmesi büyük ölçüde bu tartışmaların ürünüdür. Markion kendi listesini yapınca karşı taraf da bir liste yapmak zorunda kaldı. Tıpkı hadis külliyatının derlenmesinde olduğu gibi, seçim aynı zamanda bir eleme işlemiydi. Dışarıda kalan metinler o andan itibaren sahte ya da güvenilmez sayıldı.

 

Burada İslam’daki fırak literatürünün tam karşılığı olan bir tür de doğdu: heresiyoloji, yani sapkınlıklar üzerine reddiyeler. 180 civarında Lyon piskoposu Irenaeus’un yazdığı eser bu türün en ünlüsüdür. Ve aynı sorunu üretir: Yüzyıllarca Gnostikler hakkında bildiğimiz hemen her şey, onları çürütmek için yazılmış metinlerden geliyordu.

 

Sonra 1945’te Mısır’da, Nag Hammadi’de bir küp dolusu papirüs bulundu. İçinde Gnostik toplulukların kendi yazdıkları metinler vardı. Ortaya çıkan tablo, reddiyelerin çizdiği karikatürden hayli farklıydı. Bu keşif, “bir grubu yalnızca düşmanının kaleminden tanımak” sorununun ne kadar ciddi olduğunun en somut kanıtıdır. İslam tarihindeki onlarca fırka için böyle bir küp hiç bulunmadı.

 

İmparator sahneye çıkıyor

Asıl dönüm noktası 4. yüzyıldır. Konstantin’in Hristiyanlığı serbest bırakıp himaye etmesiyle birlikte, teolojik tartışmalar aynı zamanda imparatorluk meselesi haline geldi.

 

325’te İznik’te toplanan konsile başkanlık eden kişi bir piskopos değil, imparatorun kendisiydi. Tartışma konusu, İsa’nın Baba ile aynı özden mi yoksa yaratılmış bir varlık mı olduğuydu. Arius’un görüşü reddedildi ve bir iman metni kabul edildi. Ama hikâye burada bitmedi. Konstantin’in oğlu II. Konstantius Arius’un çizgisine yakındı ve terazi tersine döndü. Ariusçuluğa karşı mücadelenin sembolü olan İskenderiyeli Athanasius, kariyeri boyunca beş kez sürgüne gönderildi. Hangi görüşün “doğru” sayıldığı, tahtta kimin oturduğuna göre değişiyordu.

 

Bu, tam olarak İbnü’l-Arabi’nin ya da Bektaşiliğin hikâyesidir: aynı öğreti, değişen siyasi adres, değişen kader.

 

380’de İmparator I. Theodosius bir ferman yayımladı ve belirli bir inanç formülünü imparatorluğun resmi dini ilan etti. Bu fermandan sonra “sapkın” kelimesi artık yalnızca teolojik bir nitelemeyi değil, hukuki bir statüyü ifade ediyordu. 385’te İspanyalı piskopos Priscillianus, sapkınlık suçlamasıyla yargılanıp idam edildi. Bu, Hristiyanlık tarihinde bir Hristiyanın inancı yüzünden devlet eliyle öldürüldüğü ilk vakalardan biri olarak kabul edilir. Bazı çağdaş piskoposlar bu kararı protesto etti; sınırın nerede duracağı henüz herkesin üzerinde uzlaştığı bir şey değildi.

 

Yaklaşık yarım yüzyıl sonra bu tereddüt aşıldı. Kuzey Afrika’daki Donatist ayrılığıyla uğraşan Augustinus, sapkınları devlet gücüyle kiliseye döndürmeyi meşru gören bir gerekçe geliştirdi. Zorlamanın, kaybolanı kurtarmak için bir merhamet biçimi olabileceğini savundu. Bu düşünce sonraki bin yıl boyunca defalarca kullanıldı. İslam tarihinde tekfirin devlet gücüyle buluşmasının neye benzediğini merak edenler için, burada bunun teolojik olarak nasıl temellendirildiğinin açık bir örneği var.

 

Bölünen kiliseler

431’de Efes’te ve 451’de Kadıköy’de toplanan konsiller, İsa’nın ilahi ve insani doğalarının nasıl bir arada bulunduğu sorusunu karara bağladı. Kararlar son derece incelikli teolojik formüllerdi. Sonuçları ise coğrafiydi.

 

Kararı kabul etmeyen kiliseler imparatorluğun dışına ya da kenarına düştü. Doğu’daki Süryani kilisesi, Mısır’daki Kıpti kilisesi, Ermeni ve Habeş kiliseleri kendi yollarına gittiler. Bizans’ın gözünde bunlar sapkındı. Kendi gözlerinde ise Bizans sapmıştı.

 

Bu noktada birinci bölümle doğrudan bir bağlantı kuruluyor: 7. yüzyılda İslam orduları bu topraklara geldiğinde, karşılarında Bizans ortodoksisi tarafından dışlanmış geniş Hristiyan toplulukları buldular. Bu toplulukların bir kısmı için yeni yönetim, en azından başlangıçta, kendi mezheplerinden olmayan bir imparatorun baskısından daha katlanılır göründü. Yüzyıllar sonra aynı topraklarda İslami ortodoksi de kendi sınırlarını çizecekti.

 

Kimdir bunlar? Kadıköy’den sonra ayrı kalanlar

·         Süryani kiliseleri: Mezopotamya ve Suriye kökenli, Aramice kökenli bir litürjik dil kullanan gelenekler. Türkiye’de özellikle Mardin ve çevresinde, ayrıca geniş bir diasporada yaşıyorlar.

·         Kıpti kilisesi: Mısır’ın yerli Hristiyan geleneği. Bugün de Mısır’ın en büyük dini azınlığı.

·         Ermeni kilisesi: 4. yüzyılda kurulan, Kadıköy kararını kabul etmeyen ulusal kilise geleneği.

·         Habeş (Etiyopya) kilisesi: Afrika’nın en eski Hristiyan geleneklerinden biri; kendine özgü kanon ve ritüelleriyle bugüne ulaştı.

 

Bu kiliseler, on beş yüzyıl önce çizilmiş bir sınırın dışında kalmış toplulukların torunları. Tıpkı Dürziler, Yezidiler ve Aleviler gibi, çoğu dağlık ya da çevre bölgelerde, kapalı yapılarla ve kendi içlerinde aktardıkları bir gelenekle yaşadılar.

 

Orta Çağ Avrupası

Batı’da sınır 12. ve 13. yüzyıllarda çok daha sert bir hal aldı.

 

Güney Fransa’da yayılan Katharlar, maddi dünyayı kötü bir ilkeye bağlayan düalist bir öğreti taşıyordu. Bu öğretinin İslam dünyasındaki batıni akımlarla yapısal benzerlikleri sık sık tartışılmıştır. Papalık 1209’da onlara karşı bir Haçlı seferi ilan etti ve yirmi yıl süren savaş bölgeyi harap etti. Sefer sırasında Languedoc’un Fransa krallığının denetimine girmesi tesadüf değildi: Teolojik seferin siyasi bir kazancı vardı. 1230’lu yıllarda ise sapkınlıkla mücadele için kalıcı bir kurum oluşturuldu: engizisyon.

 

Bir asır sonra, 1415’te Bohemyalı reformcu Jan Hus, kendisine verilen güvence belgesine rağmen Konstanz’da yargılandı ve yakıldı. Hus’un talepleri büyük ölçüde kilisenin ıslahıyla ilgiliydi. Ama arkasında yükselen bir Bohemya kimliği vardı ve bu, meseleyi teolojik olmaktan çıkarıyordu. Ölümünün ardından on beş yıldan uzun süren bir savaş çıktı.

 

Aynı öğreti, farklı koruyucu

Hristiyanlık tarihinin, bu yazının tezini en açık doğrulayan sahnesi 16. yüzyılın başındadır.

 

1517’de Martin Luther, Hus’un savunduklarına pek çok noktada benzeyen tezler ileri sürdü. 1521’de aforoz edildi ve imparatorluk yasağına uğradı. Yani hukuken Hus’la aynı konumdaydı. Ama Hus yakıldı, Luther yaşadı ve bütün bir mezhep kurdu.

 

Fark neydi? Luther’in arkasında Saksonya elektörü Bilge Friedrich vardı. Luther’i Wartburg kalesine saklayan ve imparatora teslim etmeyi reddeden bir prens. Bunun ardında da Alman prenslerinin Roma’ya ve imparatora duyduğu siyasi hoşnutsuzluk yatıyordu.

 

Aynı öğreti, farklı siyasi adres, farklı kader. Bektaşilik ile Kızılbaşlık arasındaki farkın Avrupa’daki karşılığı tam olarak budur.

 

Kazananlar sınır çizmeye devam ediyor

Baskı gören tarafın iktidara geldiğinde ne yaptığı, örüntünün en öğretici kısmıdır.

 

Protestanlık kurumsallaştıkça kendi ortodoksisini kurdu ve kendi sapkınlarını üretti. 1553’te teslis öğretisini reddeden İspanyol hekim Michael Servetus, Kalvin’in Cenevre’sinde yakıldı. Yetişkin vaftizini savunan Anabaptistler hem Katolikler hem Protestanlar tarafından kovuşturuldu; 1530’ların ortasında Münster’de kurdukları radikal yönetim kanlı biçimde bastırıldı.

 

Bu, mihnenin Avrupa’daki karşılığıdır. Dün baskı gören, bugün baskı yapabiliyordu. Belirleyici olan hangi inancın taşındığı değil, kimin devleti arkasına aldığıydı.

 

Çıkış: İkna değil, yorgunluk

Hristiyanlık bu döngüden nasıl çıktı? Cevap, hoşgörü fikrinin teolojik olarak kazandığı şeklinde değil.

 

1555’te Augsburg’da bir formül bulundu: Bir ülkenin dini, o ülkenin hükümdarının dinidir. Bu bir çoğulculuk ilkesi değil, bir ateşkesti. Farklı inançtaki tebaanın hakkı, çoğu durumda göç etmekten ibaretti. Fransa’da 1598’de Protestanlara tanınan haklar 1685’te tümüyle geri alındı ve yüz binlerce insan ülkeyi terk etti.

 

Otuz Yıl Savaşları’nın ardından 1648’de imzalanan Vestfalya antlaşmaları ise daha kalıcı bir denge kurdu. Ama bunu mümkün kılan şey, kimsenin kesin galip gelememesiydi. Avrupa, dini birörnekliği silahla sağlamanın bedelini ödedikten sonra bundan vazgeçti. Hoşgörünün felsefi olarak temellendirilmesi, yani Locke’un ve ardından gelenlerin yazdıkları, bu tükenmişliğin ardından geldi. Fikir, fiili durumu sonradan meşrulaştırdı.

 

Hristiyanlıktaki merkezi kurumsal yapı sınırları daha keskin ve daha resmi kıldı. Ama aynı yapı, yüzyıllar sonra o sınırların resmen geri alınmasını da mümkün kıldı. Bir konsil karar verebiliyorsa, başka bir konsil o kararı değiştirebilir. Beşinci bölümde bunun nasıl olduğunu göreceğiz.

 

Peki hiç devleti olmayan bir gelenekte ne oluyor? Sıradaki bölüm buna bakıyor.

 

III. YAHUDİLİK: DEVLET YOKKEN

Yahudilik bu karşılaştırmanın en ilginç halkası, çünkü bir kontrol deneyi sunuyor. İslam’da sınırı çizen ulema arkasında imparatorluklar buldu. Hristiyanlıkta konsillerin kararlarını imparatorlar ferman haline getirdi. Peki bir topluluğun yaklaşık iki bin yıl boyunca kendi devleti hiç olmazsa ne olur? Sınır yine çizilir mi?

 

Çizildi. Ama farklı araçlarla ve bu farklılık tam olarak buradaki tezi test ediyor.

 

Sınırdan önceki çoğulluk

İkinci Tapınak döneminin sonunda, yani milattan önceki son yüzyılda, ortada tek bir Yahudilik yoktu. Ferisiler sözlü geleneğin bağlayıcılığını savunuyordu. Sadukiler bunu reddedip yalnızca yazılı Tevrat’ı esas alıyordu. Esseniler çölde ayrı bir topluluk olarak yaşıyordu. Bunlara mesihçi hareketler, Mısır’daki Yunanca konuşan Yahudi cemaatleri ve kendisi de başlangıçta bir Yahudi hareketi olan İsa’nın takipçileri ekleniyordu.

 

70 yılında Roma Kudüs’ü ve Tapınağı yıktığında bu çoğulluk sona erdi. Tapınak etrafında örgütlenmiş gruplar dayanaklarını kaybetti. Ayakta kalan, kutsallığı Tapınağa değil metne, öğrenmeye ve gündelik hayatın kurallarına bağlayan Ferisi çizgisiydi. Rabbani Yahudilik bu çizgiden doğdu.

 

Burada ikinci bölümdeki Nag Hammadi hikâyesinin bir benzeri var. Esseniler hakkında yüzyıllarca yalnızca dışarıdan yazılmış birkaç kaynaktan bilgi sahibiydik. 1947’de Ölü Deniz kıyısında bulunan el yazmaları, bir grubun kendi kalemiyle konuşmasını sağladı ve tablo değişti. Kaybeden tarafın sesini duymak, çoğu zaman bir mağara ya da bir küp meselesi.

 

Rabbani Yahudiliğin merkeze yerleşmesi bir konsil kararıyla olmadı. Uzun bir süreçti: Mişna’nın derlenmesi, ardından Talmud’un oluşması, akademiler, öğrenci yetiştirme ve metnin otoritesi. Yani İslam’daki medrese ağına benzeyen bir yol, ama devlet bütçesi olmadan.

 

Sınırı kim uygular?

Devlet yoksa “dışarı atmak” ne anlama gelir? Yahudi geleneğinde bunun karşılığı herem, yani cemaatten dışlamadır. Kimse hapse atılmaz, idam edilmez. Ama kimse o kişiyle konuşmaz, ticaret yapmaz, sinagogda yanında durmaz, kızını vermez, öldüğünde cemaat mezarlığına gömmez.

 

Modern okura hafif bir ceza gibi görünebilir. Değildi. Diasporada Yahudi bir birey, hukuki varlığını cemaat üzerinden sürdürüyordu. Cemaat dışına düşmek, çoğu zaman kimliksiz kalmak demekti.

 

Bir ayrıntı daha var ve buradaki tez açısından kritik. Cemaat otoritesinin dişleri aslında ödünç alınmıştı. Yahudi cemaatlerine kendi içlerinde yargı ve düzen kurma yetkisi, içinde yaşadıkları Hristiyan ya da Müslüman devlet tarafından tanınıyordu. Osmanlı’daki millet sistemi bunun en bilinen örneği. Yani cemaat önderleri sınır çizerken, arkalarında dolaylı da olsa bir devlet gücü vardı. Üstelik ikinci bir baskı daha işliyordu: Cemaatin dışarıdaki konumu kırılgandı. İçeriden çıkan bir skandal ya da sapkınlık, topluluğun tamamını tehlikeye atabilirdi. Sınır bazen inanç adına değil, dışarıya karşı güvenlik adına çizildi.

 

Karailer: Kalıcı bir ayrılık

8. ve 9. yüzyıllarda, İslam dünyasının kalbinde, sözlü geleneğin bağlayıcılığını reddeden bir akım güçlendi: Karailik. Karailer yalnızca yazılı metni esas alıyor, Talmud’un otoritesini kabul etmiyordu. Hareketin kökeni genellikle Anan ben David’e bağlanır.

 

Karailik marjinal bir kıpırdanma değildi. Birkaç yüzyıl boyunca ciddi bir entelektüel hareketti ve rabbani tarafı cevap vermeye zorladı. 10. yüzyılda Saadia Gaon’un onlara karşı yazdığı reddiyeler, tıpkı Gazali’nin Batınilere yazdığı reddiye gibi, hem bir savunma hem de bir sınır çizme işiydi.

 

Karailer bugün hâlâ var. Kırım’da, Mısır’da ve bugün ağırlıklı olarak İsrail’de yaşayan küçük bir topluluk. Ve modern İsrail’de statülerinin tartışmalı olması, bin yıl önce çizilmiş bir sınırın hâlâ iş gördüğünü gösteriyor.

 

Sınırı çizen, sınırın dışına düşebilir

İbnü’l-Arabi’nin hikâyesinin Yahudilikteki karşılığı İbn Meymun’dur.

 

12. yüzyılda yaşayan İbn Meymun, hukuku sistemleştiren büyük eserinin yanı sıra on üç iman esasını da formüle etti. Uygulamaya ve hukuka dayalı bir gelenekte, inanç maddelerinden oluşan bir liste yapmak yeni bir şeydi. Yani İbn Meymun, sınır çizen adamdı.

 

Ölümünden birkaç on yıl sonra kendi eserleri tartışmanın merkezine düştü. Felsefeye fazla yer verdiği, Aristoteles’e fazla yaklaştığı öne sürüldü. 1230’larda Güney Fransa’da bazı rabbiler onun eserlerine herem uyguladı, bir grup kitap yakıldı. Rivayetlere göre bazı muhalifler mücadeleyi kazanmak için Hristiyan otoritelerine başvurdu. Bu rivayetin doğruluğu tartışmalı, ama tartışmanın kendisi bile anlamlı: Bir iç kavgada dış iktidara başvurmak, akla gelebilir bir hamleydi.

 

Bugün İbn Meymun, Yahudi düşüncesinin merkezindeki isim. Tekfir edilen, kanonlaşabiliyor.

 

Spinoza: Korkunun çizdiği sınır

1656’da Amsterdam’da, yirmi üç yaşındaki Baruch Spinoza son derece sert ifadeler taşıyan bir heremle cemaatten çıkarıldı. Belgede onunla konuşulmaması, aynı çatı altında bulunulmaması, yazdıklarının okunmaması emrediliyordu.

 

Bu kararı anlamak için Amsterdam cemaatinin konumuna bakmak gerekiyor. Cemaat büyük ölçüde İber yarımadasından, engizisyondan kaçarak gelmiş ailelerden oluşuyordu. Hollanda’da görece rahat bir hayat kurmuşlardı ama bu rahatlık bir hak değil, bir izindi. Kalvinist çevrelerin gözü üstlerindeydi.

 

Böyle bir ortamda, kutsal metnin insan eliyle yazıldığını ve ruhun ölümsüz olmadığını ima eden genç bir düşünür, yalnızca teolojik bir sorun değildi. Cemaatin dışarıdaki güvenliğini tehdit eden bir riskti. Herem, büyük olasılıkla inançtan çok bu kaygıyla verildi.

 

Bu, birinci bölümdeki bir noktanın farklı bir versiyonu. Orada devlet, dini birörnekliği güvenlik meselesi sayıyordu. Burada ise devleti olmayan bir topluluk, kendi varlığını korumak için aynı mantığı içeride uyguluyor. Baskı altındaki grup, baskının mantığını devralıyor.

 

Sabatay Sevi: Tarihin ortak sayfası

1665-66’da Osmanlı topraklarında, İzmirli Sabatay Sevi’nin mesih olduğu inancı olağanüstü bir hızla yayıldı. Avrupa’dan Kuzey Afrika’ya kadar Yahudi cemaatleri altüst oldu. Ticaret durdu, insanlar mallarını sattı, Kudüs’e göç hazırlığı yapıldı. Rabbilerin bir kısmı harekete karşı çıktı, bir kısmı sürüklendi.

 

1666’da Sabatay Sevi Osmanlı sarayına çağrıldı ve İslam’ı seçti. Hareket çöktü ama tümüyle bitmedi. Takipçilerinin bir kısmı, onun ardından İslam’a geçip kendi inançlarını içeride sürdürdü. Selanik’te yoğunlaşan bu topluluk Dönmeler olarak bilinir ve mübadeleyle Türkiye’ye geldi.

 

Bu hikâye birinci bölümle doğrudan bağlantılı, çünkü kullanılan mekanizma tanıdık: dışarıya bir görünüm, içeride başka bir inanç. Yani takıyyenin bir benzeri. Sonuçları da tanıdık: Topluluk hakkında dışarıda üretilen iddialar hiçbir zaman doğrulanamadı, çünkü topluluk kendini açıkça anlatamıyordu. Türkiye’de Dönmeler hakkında dolaşan komplo anlatılarının kaynağı büyük ölçüde bu boşluktur.

 

Rabbani otorite açısından sonuç ise başka oldu. Sabatay Sevi’nin ardından gizli takipçi avı başladı. 18. yüzyılın ortasında iki saygın rabbi arasında çıkan ve yıllarca süren kavga, taraflardan birinin gizli Sabataycı olmakla suçlanması üzerine yürüdü. Sapkınlığı kovuşturmak için geliştirilen araç, artık cemaatin kendi içine dönmüştü.

 

Hasidilik: Sınır otuz yılda yer değiştirdi

18. yüzyılın ikinci yarısında Doğu Avrupa’da yeni bir dindarlık biçimi yayıldı: Hasidilik. Coşkulu ibadet, müzik, dans, karizmatik önderler ve metne dayalı bilgiye göre daha duygusal bir maneviyat.

 

Dönemin en büyük otoritesi sayılan Vilna Gaon ve çevresindeki âlimler buna sert karşılık verdi. 1772’de Hasidilere karşı herem ilan edildi, kitapları yakıldı, evlilikler yasaklandı. Karşı taraftakilere “muhalifler” anlamında Mitnagdim dendi ve kavga bir kuşak boyunca sürdü.

 

Kavganın bir ayrıntısı özellikle anlamlı. 1798’de Hasidi önderlerden biri, muhaliflerinin Rus makamlarına yaptığı ihbar üzerine tutuklandı ve Petersburg’da hapsedildi. Yani kendi devleti olmayan bir topluluğun iç kavgası bile, eli altında bir devlet gücü belirdiği anda ona uzandı.

 

Sonra ne oldu? Hasidilik bir yüzyıl içinde Ortodoks Yahudiliğin ana damarlarından biri haline geldi. 19. yüzyılda modernleşme ve reform hareketleri güçlenince, dün birbirini aforoz eden iki taraf yan yana geldi. Dışarıda kalan, bu kez başka bir akımdı.

 

Bektaşiliğin ve Mevleviliğin hikâyesi neyse, bu da odur. Sınır sabit değil, hareketli.

 

“Ortodoks” sıfatı ne zaman doğdu?

Bir ayrıntı, bu yazının kavramsal çerçevesi için özellikle önemli. “Ortodoks Yahudilik” terimi eski değil. 19. yüzyılda, Batı Avrupa’da reform hareketleri ortaya çıktığında, geleneksel çizgiyi savunanları tanımlamak için yaygınlaştı. Başlangıçta bir kısmı bu sıfatı sevmedi, çünkü kendilerini bir akım değil, doğrudan Yahudilik olarak görüyorlardı.

 

Yani ortodoksi burada da bir başlangıç noktası değil, bir karşılaşmanın ürünü. Bir gelenek kendini ancak bir alternatif belirdiğinde “ortodoks” olarak adlandırmaya başlıyor. Bu, Anadolu’daki geleneklerin 19. ve 20. yüzyılda “Alevilik” gibi tek bir çatı adı altında tanımlanmasıyla da karşılaştırılabilir. Etiketler çoğu zaman tarif ettikleri şeyden daha yenidir.

 

Aynı dönemde bir şey daha oldu: Avrupa’da Yahudilere yurttaşlık hakları tanınmaya başlandıkça, cemaatin dışlama gücü zayıfladı. Artık cemaatten çıkarılan bir kişi hukuken yok olmuyordu; devletin yurttaşı olarak kalmaya devam ediyordu. Herem, bağlayıcı bir yaptırım olmaktan çıkıp sembolik bir işleme dönüştü.

 

Bu, tezin tersinden bir kanıtı: Dışlama, arkasındaki zorlama kapasitesi kalktığında etkisini kaybediyor.

 

Devlet geri döndüğünde

Son perde en öğretici olanı. 1948’de, yaklaşık iki bin yıl sonra, Yahudiler yeniden bir devlete sahip oldu. Ve sınır sorusu neredeyse hemen hukuki bir soru haline geldi.

 

“Kim Yahudidir?” sorusu İsrail’de yıllarca süren siyasi krizlere yol açtı, çünkü cevabı doğrudan vatandaşlık hakkını belirliyordu. Evlilik ve boşanma gibi kişisel hukuk alanlarında yetki resmi hahambaşılığa verildi. Ortodoks olmayan akımların yaptığı din değiştirme işlemlerinin geçerliliği uzun süre tartışıldı ve tartışılmaya devam ediyor. Etiyopyalı Yahudilerin gelişi, kimliklerinin kabulüne dair uzun tartışmaları beraberinde getirdi. İsa’yı mesih kabul eden Yahudi kökenli grupların Dönüş Yasası’ndan yararlanamayacağına ise yargı karar verdi.

 

Bunların hiçbiri hakkında burada bir hüküm vermiyorum. İşaret ettiğim şey mekanizma: Bir topluluk devletsiz kaldığı yüzyıllarda sınırı cemaat otoritesiyle çizdi ve bu otorite zayıfladıkça sınır geçirgenleşti. Devlet yeniden kurulduğunda ise sınır yeniden hukuk haline geldi.

 

Kimdir bunlar? Yahudi dünyasının kenarında yaşayanlar

·         Karailer: Talmud’un otoritesini kabul etmeyen, yalnızca yazılı metni esas alan gelenek. Bugün ağırlıklı olarak İsrail’de, birkaç on bin kişilik bir topluluk.

·         Samiriler: Kendilerini İsrailoğullarının devamı sayan, ayrı bir Tevrat metni ve ayrı bir kutsal dağ geleneği olan topluluk. Bugün yalnızca birkaç yüz kişi kaldı.

·         Dönmeler: Sabatay Sevi’nin ardından İslam’a geçip kendi geleneklerini içeride sürdüren topluluk. Selanik’te yoğunlaştı, mübadeleyle Türkiye’ye geldi ve zamanla büyük ölçüde çözüldü.

 

IV. ORTAK ÖRÜNTÜ

Üç gelenek, üç farklı kurumsal donanım, tek bir örüntü. Yazının başında her bölümün aynı dört adımı izleyeceğini söylemiştim: çoğulluk, sınırın kurulması, sınırın yer değiştirmesi, bedel. Üçünde de bu adımlar tekrarlandı. Şimdi sonucu toparlayalım.

 

Bir. Çoğulluk önce, sınır sonra geldi. İslam’ın ilk iki yüzyılında düzinelerce hukuk ekolü vardı. Hristiyanlığın ilk iki yüzyılında birbirinden derin biçimde ayrılan topluluklar vardı. İkinci Tapınak döneminin sonunda tek bir Yahudilik yoktu. Ortodoksi hiçbirinde bir başlangıç noktası değil, bir varış noktasıdır. Üstelik “ortodoks” sıfatının kendisi de çoğu zaman sonradan, bir alternatif belirdiğinde doğdu.

 

İki. Sınırın gücü, arkasındaki zorlama kapasitesinden geliyor. Hristiyanlıkta bu kapasite imparatorluktaydı, İslam’da sultanlıktaydı, Yahudilikte ise cemaatin kendisinde ve komşu devletten ödünç aldığı yetkideydi. Kurumsal mekanizmanın varlığı ya da yokluğu sonucu değiştirmedi: Konsili olan da, olmayan da sınır çizdi. Değiştiren tek şey, o sınırın arkasında ne kadar zor gücü durduğuydu. Yahudilik bunu iki yönde birden gösteriyor: 19. yüzyılda yurttaşlık haklarıyla birlikte yumuşayarak, 20. yüzyılda devletle birlikte yeniden sertleşerek.

 

Üç. Baskı gören taraf, gücü eline geçirdiğinde aynı araçları kullandı. Mihneyi yürüten, sonradan kenara itilecek olan Mu’tezile’ydi. Roma’dan kopan Protestanlık, Servetus’u Cenevre’de yaktırdı. Engizisyondan kaçmış bir cemaat, Spinoza’yı dışladı. Bu, insanların kötü olduğunu değil, mekanizmanın kişilerden ve inançlardan bağımsız çalıştığını gösteriyor.

 

Bir sonuç daha eklemek gerekiyor, çünkü üç bölümde de karşımıza çıktı: Kaybedenleri büyük ölçüde kazananların kaleminden tanıyoruz. İslam’daki fırak literatürü, Hristiyanlıktaki heresiyoloji ve rabbani kaynaklardaki muhalif tasvirleri aynı işi görür. Nag Hammadi ve Ölü Deniz el yazmaları, bu kalemin ne kadar yanıltıcı olabileceğini gösterdi. İslam tarihindeki onlarca fırka için ise böyle bir keşif hiç yaşanmadı.

 

V. GELENEKLERİN ÖTEKİ SESİ

Buraya kadar anlatılanlar karamsar bir tablo çiziyor olabilir. Ama üç geleneğin de bir öteki sesi var ve bu ses en az ilki kadar geleneksel.

 

İslam’da. 10. yüzyılda Tahavi’nin kaleme aldığı ve bugün hâlâ Sünni dünyada okunan inanç metninde açık bir ilke yer alır: Kıbleye yönelen hiç kimse, işlediği bir günah sebebiyle tekfir edilmez. Bu ilke Ebu Hanife’ye kadar geri götürülür. Kaynaklara göre Eş’ari de ömrünün sonunda Kıble ehlinden hiç kimseyi tekfir etmediğini söylemişti. Batınilere karşı en sert reddiyeyi yazan Gazali, bir başka eserinde, Faysalü’t-Tefrika’da tekfir konusunda son derece ihtiyatlı olunmasını öğütledi. Ona göre yanlışlıkla bin kişiyi sağ bırakmak, yanlışlıkla bir Müslüman’ın kanını dökmekten daha hafif bir hataydı. Aynı âlimin iki farklı yüzü, aynı geleneğin iki farklı ihtimalini gösteriyor.

 

Sınır geri de çekilebildi. Hallac’ı idama götüren çevreler bir yana, sonraki yüzyıllarda Attar ve Mevlana gibi büyük sufiler onu bir hakikat şehidi olarak andı. İbnü’l-Arabi yüzyıllarca tekfir edildi; 1517’de Yavuz Sultan Selim Şam’daki kabrinin üzerine türbe ve cami yaptırdı ve Osmanlı uleması onu savundu. Mevlevilik başlangıçta şüpheyle karşılandı, sonra saray çevresinin tarikatı oldu.

 

Hristiyanlıkta. Bu geleneğin merkezi yapısı, sınırın resmen geri alınmasını da mümkün kıldı. 1965’te Katolik kilisesi, İkinci Vatikan Konsili’nde din özgürlüğünü açıkça benimsedi. Aynı yıl, Roma ile İstanbul arasında 1054’ten beri duran karşılıklı aforozlar kaldırıldı. 20. yüzyılın ikinci yarısında, Kadıköy Konsili’nde bölünen kiliseler arasında, 1500 yıl önceki tartışmanın büyük ölçüde bir terminoloji farkından kaynaklandığını kabul eden ortak açıklamalar imzalandı. On beş yüzyıl sonra, iktidar denklemden çekildiğinde, teolojik uzlaşma mümkün olmuştu.

 

Yahudilikte. Cemaatin dışlama gücü zayıfladıkça herem sembolikleşti. Dün birbirini aforoz eden Hasidiler ile muhalifleri bir yüzyıl içinde aynı çatı altında buluştu. Spinoza’ya verilen heremin kaldırılıp kaldırılmaması ise son yıllarda Amsterdam’da yeniden tartışma konusu oldu; kararın kendisi değişmedi ama böyle bir tartışmanın yapılabiliyor olması bile bir şey söylüyor.

 

Bu örnekler bir şeyi kanıtlıyor: Farklılığa başka türlü bakmak dışarıdan ithal edilmesi gereken modern bir fikir değil. Üç gelenek de bunun imkânını kendi içinde zaten taşıyordu. Hangi sesin baskın çıkacağını belirleyen şey çoğu zaman teoloji değil, dönemin siyasi ihtiyaçlarıydı.

 

VI. BUGÜN İÇİN

Bu tarihten çıkarılacak ders, bütün inançların aynı olduğu ya da teolojik farkların önemsiz olduğu değil. Farklar vardır ve bazen çok derindir. Bir Sünni ile bir Alevi, bir Katolik ile bir Protestan, bir Ortodoks Yahudi ile bir Karai pek çok konuda gerçekten farklı düşünür. Bunu söylemek, tartışmak, “bence bu yorum yanlış” demek dinin doğal halidir. Mihneden Kadızadelilere, İznik’ten Vilna’ya kadar bu tarih aynı zamanda canlı bir tartışmalar tarihidir.

 

Ama bir yorumun yanlış olduğunu düşünmek ile o yorumu taşıyan insanları hukuki güvenceden, can ve mal güvenliğinden, görünür olma hakkından yoksun bırakmak arasında büyük bir fark var. Birincisi bir görüştür. İkincisi, o görüşe iktidar gücünün eklenmesidir. Üç geleneğin de en karanlık sayfaları, bu ikisinin birbirine karıştığı anlarda yazıldı.

 

“Bunlar İslam’ı içine sindirememiş” cümlesi bugün de kuruluyor. Türbe ziyaret edeni eleştiren de kuruyor, cem yapanı eleştiren de, farklı bir yorumu savunan âlimi eleştiren de. Cümlenin işlevi hep aynı: sınır çizmek. Bu cümleyi duyduğumuzda sormamız gereken soru, “haklı mı?” sorusundan önce şu olabilir: Bu sınırı kim çiziyor ve arkasında ne duruyor?

 

Bir de şunu eklemek gerekiyor. Hristiyanlık örneği, merkezi bir otoritenin sınırı resmen geri çekebildiğini gösterdi. İslam’da otoritenin dağınık oluşu, toptan bir dışlamayı çoğu zaman zorlaştırdı; ama aynı dağınıklık, bir tanımanın resmen ilan edilmesini de zorlaştırıyor. Cemevi tartışmasının neden bir türlü sonuçlanmadığını anlamak isteyenler için burada düşünülecek bir şey var. Bir konsil yoksa, bir konsil kararını geri alacak merci de yok. Bu durumda tanıma işi teolojiye değil hukuka, yani yurttaşlık zeminine kalıyor.

 

VII. SON SÖZ

1826’da Bektaşi tekkeleri kapatıldı, babalar sürüldü. Ama Bektaşilik ölmedi. Yeraltına çekildi, bir kuşak sonra yeniden görünür hale geldi, 19. yüzyılın ikinci yarısında tekkelerinin bir kısmı yeniden açıldı. Arnavutluk’ta bağımsız bir yapı olarak bugüne kadar yaşadı.

 

1925’te ise sınır bir kez daha yer değiştirdi. Cumhuriyet tüm tekke ve zaviyeleri kapattı. Bu kez dışarıda kalan yalnızca Bektaşiler değildi. Bir asır önce Bektaşi tekkelerini devralan Nakşibendiler de, saray tarikatı Mevleviler de aynı kararla kapının dışına kondu. Sınırı çizen el değişmişti, mantık değişmemişti.

 

Bu tarihe saf bir merkezin etrafında zaman zaman beliren sapmalar olarak bakarsak, anlatılan hikâyelerin hiçbiri anlaşılmaz. Ama birbiriyle rekabet eden, birbirinden etkilenen, bazen iktidarı kazanan, bazen kaybeden ve sınırları yüzyıllar boyunca yeniden çizilen yorumlar olarak bakarsak, tablo birden netleşir. Ve o zaman bugün “merkez” sandığımız yerin de bir zamanlar kenar olduğunu, bugün “kenar” dediğimiz yerin de bir gün merkezde durabileceğini görürüz.

 

Bu yazının anlattığı şey bir dinin kusuru değil. Farklılığı bir tartışma konusu değil de bir tehdit olarak gören her düzenin ortak hikâyesi. Ve tam da bu yüzden, bu hikâyeyi hangi gelenekten bakarak okursak okuyalım, çıkarılacak ders aynı: Bir inancı yanlış bulmak ile o inancı taşıyanları hukukun ve güvenliğin dışına itmek farklı şeylerdir.

 

Kısa zaman çizelgesi

·         MÖ 1. yüzyıl - Ferisi, Saduki ve Esseni çoğulluğu

·         70 - Kudüs ve Tapınak yıkılır

·         ~180 - Irenaeus’un sapkınlıklara karşı reddiyesi

·         325 - İznik Konsili

·         380 - Theodosius’un fermanı

·         385 - Priscillianus idam edilir

·         451 - Kadıköy Konsili ve doğu kiliselerinin ayrılması

·         8.-9. yüzyıl - Karailik doğar

·         833 - Me’mun mihneyi başlatır

·         ~848-851 - Mütevekkil mihneye son verir

·         909 - Fatımi devleti kurulur

·         922 - Hallac Bağdat’ta idam edilir

·         930 - Karmatiler Hacerülesved’i Mekke’den götürür

·         ~1018 - Kadir Billah’ın inanç metni ilan edilir

·         1054 - Roma ile İstanbul arasında karşılıklı aforozlar

·         1067 - Bağdat Nizamiyesi açılır

·         1090 - Nizariler Alamut’u ele geçirir

·         1191 - Sühreverdi Halep’te öldürülür

·         1209 - Katharlara karşı Haçlı seferi ilan edilir

·         1230’lar - Engizisyon kurulur; İbn Meymun tartışması ve kitap yakımları

·         1415 - Jan Hus Konstanz’da yakılır

·         1501 - Safevi devleti kurulur

·         1514 - Çaldıran Savaşı

·         1517 - Luther’in tezleri

·         1553 - Servetus Cenevre’de yakılır

·         1555 - Augsburg Barışı

·         1648 - Vestfalya antlaşmaları

·         1656 - Spinoza’ya herem uygulanır

·         1665-66 - Sabatay Sevi hareketi

·         1772 - Hasidilere karşı herem ilan edilir

·         1826 - Yeniçeri ocağı ve Bektaşilik kaldırılır

·         1925 - Tekke ve zaviyeler kapatılır

·         1948 - İsrail devleti kurulur

·         1965 - İkinci Vatikan Konsili din özgürlüğünü benimser; 1054 aforozları kaldırılır

 

Kaynaklar üzerine bir not

Bu yazıdaki bilgiler standart din ve mezhepler tarihi literatürüne dayanıyor. Üç gelenekte de ortak bir sorun var ve okurun bunu akılda tutması gerekiyor: Dışarıda bırakılmış topluluklara dair bilgilerin önemli bir kısmı, onları eleştirmek amacıyla yazılmış kaynaklardan gelir. İslam’daki fırak literatürü, Hristiyanlıktaki heresiyoloji eserleri ve rabbani kaynaklardaki muhalif tasvirleri bu bakımdan aynı dikkatle okunmalıdır.