Alevilik Ne Zaman Doğdu?
İlk bakışta kolay bir soru gibi görünüyor. Ama biraz
araştırınca iş karışıyor. Çünkü bu soruya 7. yüzyıl, 11. yüzyıl, 13. yüzyıl
hatta 16. yüzyıl diye farklı cevaplar vermek mümkün. Daha da ilginci, bu
cevapların hiçbirinin bütünüyle yanlış olmaması.
Hz. Ali'yi merkeze alırsanız 7. yüzyıla gitmeniz gerekiyor.
Ebu'l-Vefa ve Vefai geleneğini merkeze alırsanız 11. yüzyıla, Babailer ve
Anadolu dervişlerini dikkate alırsanız 13. yüzyıla, Kızılbaş kimliğinin ortaya
çıkışını esas alırsanız 15. ve 16. yüzyıllara geliyorsunuz.
Sanırım sorun da burada. Aleviliğin bir gün, bir yerde, bir
kişi tarafından kurulmuş olduğunu varsayıyoruz. Oysa tarih bize daha farklı bir
hikaye anlatıyor. Alevilik kurulmuş olmaktan çok oluşmuş bir inanç ve
topluluk yapısıdır. Üstelik bu oluşum birkaç on yılda değil, yüzyıllar
içinde gerçekleşmiştir.
Önce Kavramları Ayıralım
Bugün Alevilik dediğimizde çoğu zaman Alevilik, Kızılbaşlık
ve Bektaşiliği aynı şeymiş gibi kullanıyoruz. Bunlara zaman zaman Şiilik de
ekleniyor. Oysa bunların hiçbiri tam olarak aynı şey değildir.
·
Şiilik, Hz. Muhammed'in ardından İslam
toplumunun liderliğinin Hz. Ali ve onun soyundan gelenlere ait olması gerektiği
düşüncesinden doğan çok geniş bir İslam geleneğidir.
·
Kızılbaşlık, özellikle 15. yüzyılın
sonlarından itibaren Safevi şeyhlerinin etrafında örgütlenen ve Anadolu'daki
çok sayıda Türkmen, Kürt ve başka topluluğun katıldığı dini-siyasi hareketin
adıdır.
·
Bektaşilik, Hacı Bektaş Veli'nin manevi
mirası çevresinde birkaç yüzyıl içinde kurumsallaşan bir tasavvuf tarikatıdır.
·
Alevilik ise bugün bunlardan daha geniş
bir kimliği ifade eder. Tarihsel Kızılbaş topluluklarının büyük bölümü bugün
kendilerini Alevi olarak tanımlamaktadır. Bektaşilikle de çok geniş bir ortak
inanç, sembol ve erenler dünyası paylaşırlar.
Ama bu kavramları geçmişe doğru olduğu gibi taşımamak
gerekir.
Örneğin 13. yüzyılda yaşayan Baba İlyas için doğrudan “Aleviydi”
demek sorunludur. Hacı Bektaş Veli için de aynı durum geçerlidir. Çünkü bugün
kullandığımız anlamıyla Alevilik ve Kızılbaşlık henüz ortaya çıkmamıştı.
Bunları Aleviliği oluşturacak tarihsel damarların
temsilcileri olarak görmek daha doğru olur.
Bir Not: Alevilik İslam'ın İçinde mi?
Burada başka bir tartışmayı da tarihsel köken tartışmasından
ayırmak gerekir. Günümüzde Aleviliğin İslam'ın bir yorumu mu, kendine özgü
bağımsız bir inanç mı, yoksa aynı zamanda kültürel ve felsefi bir kimlik mi
olduğu konusunda Alevilerin kendi içinde de tek bir görüş yoktur.
Bazı Aleviler kendilerini açık biçimde Müslüman olarak
tanımlar ve Aleviliği İslam'ın Ehl-i Beyt merkezli, batıni ve tasavvufi bir
yorumu olarak görür. Bazıları ise Aleviliğin İslam'dan önceki inançlardan da
beslendiğini vurgulayarak onu daha bağımsız bir inanç sistemi şeklinde
tanımlar. Bir başka kesim için Alevilik dini kimliğin yanında, hatta zaman
zaman ondan daha fazla, bir kültür, ahlak ve yaşam biçimidir.
Bu makalenin amacı bu tartışmada taraf tutmak değil. Burada
sorduğumuz soru “Alevilik ne sayılmalıdır?” değil, “Bugün Alevilik
dediğimiz tarihsel yapı nasıl oluşmuştur?” sorusudur. İkisi aynı soru
değildir.
İnançsal Köken Başka, Tarihsel Köken Başka
Aleviliğin kökenini anlamanın en iyi yollarından biri iki
ayrı tarihi birbirinden ayırmaktır.
·
Birincisi inançsal soy kütüğüdür. Bu
tarih Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Kerbela ve On
İki İmam üzerinden ilerler.
·
İkincisi ise toplumsal ve kurumsal tarihtir. Burada
Vefailik, Babailer, Türkmen dervişleri, Anadolu abdalları, Hacı Bektaş çevresi,
Safeviler, Kızılbaşlar ve Alevi ocakları karşımıza çıkar.
Bu iki tarih birbirinden bağımsız değildir ama aynı şey de
değildir.
Aleviliğin kutsal hafızası İslam'ın ilk yüzyılına kadar
giderken, bugün bildiğimiz toplumsal ve ritüel yapısının şekillenmesi çok daha
sonraki yüzyıllarda gerçekleşmiştir.
İlk Katman: Ali, Ehl-i Beyt ve Kerbela
Aleviliğin İslam içindeki en güçlü kökü kuşkusuz Hz. Ali ve
Ehl-i Beyt'tir. Hz. Muhammed'in 632 yılında ölümünden sonra ortaya çıkan
halifelik tartışmaları zamanla İslam dünyasının en büyük ayrışmalarından birine
dönüştü. Hz. Ali dördüncü halife oldu ancak onun dönemindeki iç savaşlar,
ardından Muaviye'nin iktidarı ele geçirmesi ve özellikle Hz. Hüseyin'in 680
yılında Kerbela'da öldürülmesi İslam tarihinde çok büyük bir kırılma yarattı.
Kerbela yalnızca siyasi bir çatışma olarak kalmadı. Adalet
ile zulüm arasındaki mücadelenin sembolüne dönüştü. Bu hafıza Aleviliğin
dünya görüşünde son derece güçlüdür.
Hz. Ali sevgisi, Ehl-i Beyt'e bağlılık, Hz. Hüseyin'in
Kerbela'daki ölümü, On İki İmam ve onların uğradığı zulümler Aleviliğin merkezi
sembollerindendir. Ama yine de buradan “Alevilik 680 yılında doğdu”
sonucu çıkarılamaz.
Çünkü o dönemde cem yoktu, bugünkü anlamıyla dede-talip
ilişkisi yoktu, Alevi ocakları yoktu, Kızılbaşlık yoktu.
Daha doğru ifade şu olabilir: Aleviliğin ileride üzerine
kurulacağı kutsal hafızanın en önemli bölümü İslam'ın ilk yüzyılında oluştu.
Peki Eski Türk İnançları ve Şamanizm?
Aleviliğin kökenleri konuşulduğunda en sık duyulan
görüşlerden biri şudur: “Alevilik, Türklerin eski Şamanist inançlarının
İslamlaşmış biçimidir.” Bu görüş özellikle Fuad Köprülü'nün Türk din tarihi
üzerine yaptığı öncü çalışmaların ardından çok etkili oldu.
Gerçekten de bazı benzerlikler dikkat çekicidir. Eski Türk
topluluklarında müzik ve sözlü kültür önemlidir. Kam veya şamanın topluluk
içindeki konumu ile Alevi dedesi arasında benzerlikler kurulmuştur. Kadın ile
erkeğin birlikte bulunduğu ritüeller, atalar kültü, kutsal kişiler, dağ, ağaç
ve su gibi tabiat unsurlarına yüklenen anlamlar da araştırmacıların dikkatini
çekmiştir.
Dolayısıyla İslamlaşan Türk topluluklarının eski kültürel
alışkanlıklarını bir anda terk etmediklerini düşünmek son derece makuldür. Ancak
burada bir metodolojik sorun vardır.
Benzerlik, köken kanıtı değildir.
Bir ritüelin hem eski Türklerde hem Alevilerde bulunması,
ikincisinin mutlaka birinciden çıktığını göstermez. Aynı tür ritüeller dünyanın
birbirinden uzak toplumlarında da ortaya çıkabilir.
Üstelik son yıllarda ortaya çıkan Alevi ocak belgeleri,
Aleviliğin bazı önemli tarihsel damarlarının Orta Asya'dan değil, Irak ve
daha geniş Orta Doğu'daki tasavvuf çevrelerinden Anadolu'ya geldiğini
göstermektedir.
Ayfer Karakaya-Stump'ın araştırmalarının en önemli
sonuçlarından biri budur. Karakaya-Stump, Anadolu halk İslam’ının soy kütüğünü
araştırırken dikkatin yalnız İslam öncesi Orta Asya'ya değil, Orta Çağ Orta
Doğu'sunun oldukça hareketli tasavvuf dünyasına çevrilmesi gerektiğini
savunuyor.
Peki Bu Tez Neden Bu Kadar Yayıldı?
Buraya kadar söylediklerim bir soruyu açıkta bırakıyor. Eğer
benzerlikler köken kanıtı değilse, bu tez neden bu kadar etkili oldu? Neden
onlarca yıl boyunca neredeyse tartışmasız kabul gördü ve bugün hala ilk akla
gelen açıklama olmaya devam ediyor?
Cevabı bence tezin kendisinde değil, ortaya çıktığı dönemde
aramak gerekiyor.
Köprülü'nün öncü çalışması 1918'de yayımlandı. Şimdi o
tarihin ne anlama geldiğini düşünün. İmparatorluk dağılıyor, savaş kaybediliyor
ve yerine kurulacak olan şeyin bir tarihe ihtiyacı var. Üstelik sıradan bir
tarihe değil: Osmanlı'dan ve İslam'dan önce başlayan, Anadolu'yu yurt kılan,
kesintisiz bir Türk tarihine.
Böyle bir tarih yazmak isteyen biri için Alevilik olağanüstü
elverişli bir malzemedir.
Çünkü tez doğruysa, üç şey aynı anda kanıtlanmış olur.
Birincisi, Türk kültürü İslam'ın içinde eriyip gitmemiş, kendini korumuştur.
İkincisi, Anadolu'da bu kültürü en saf haliyle taşıyanlar Alevilerdir; yani
Aleviler “en öz Türkler”dir. Üçüncüsü, Anadolu'nun Türkleşmesi dışarıdan bir
fetih değil, içeriden bir süreklilik olarak okunabilir.
Bunların hiçbiri küçük iddia değil. Ve bir ulusun kendini
anlatmaya çalıştığı dönemde, üçü birden işe yarıyordu.
Markus Dressler ve Ahmet Karamustafa gibi araştırmacıların
dikkat çektiği nokta tam burası. Onlara göre “Alevilik, İslami kılıfa girmiş
Türk şamanizmidir” formülü yalnızca arşivden çıkmış bir bulgu değil; büyük
ölçüde 20. yüzyılın başında, belirli bir ihtiyaç etrafında kurulmuş bir
çerçevedir. Ve o ihtiyaç, tezin hangi delillere bakacağını ve hangilerini
önemsiz sayacağını da biçimlendirmiştir.
Şunu da açıkça söyleyeyim: Bu, Köprülü'nün art niyetli
olduğu ya da bilerek çarpıttığı anlamına gelmiyor. Köprülü son derece ciddi bir
alimdi ve topladığı malzemenin büyük kısmı bugün de kullanılıyor. Mesele niyet
değil. Mesele şu: Bir tezin bir döneme ne kadar iyi hizmet ettiği ile ne kadar
doğru olduğu ayrı şeylerdir. Ve ikincisi, birincisi sayesinde sorgulanmadan
geçebilir.
Şimdi asıl garip olana geliyorum. Bu tez, görünüşte
Aleviliği sahiplenir. Onu dışlanmış bir grup olmaktan çıkarıp ulusal anlatının
merkezine taşır, “asıl biz buyuz” der.
Ama aynı anda başka bir şey daha yapar. Aleviliği kendi
başına bir gelenek olmaktan çıkarır. Ona kendi tarihini, kendi kurumlarını,
kendi yüzyıllarını değil, “aslında şu eski şeyin devamı” sıfatını verir. Yani
Alevilik artık bir şey değil, bir şeyin kalıntısıdır.
Bir topluluğu tanımlamanın bundan incelikli bir yolu az
bulunur: Onu överken görünmez kılmak.
Bu formül, birbirine taban tabana zıt iki kesimin de işine
yarar. Aleviliği İslam'a yaklaştırmak isteyen için “Türk İslamı”nın kanıtıdır.
Aleviliği İslam'dan uzaklaştırmak isteyen için ise “aslında hiç Müslüman
olmadıklarının” kanıtı. İkisi de aynı cümleyi kullanır ve ikisi de aynı şeyi
yapar: Aleviliğin kendi ürettiğini yok sayar.
Oysa Alevilik dört yüz yılda kendi ocak sistemini kurdu,
kendi erkanını oluşturdu, kendi deyişlerini yazdı, kendi düşkünlük ve
musahiplik kurumlarını geliştirdi. Bunların hiçbiri Orta Asya'dan taşınmadı.
Anadolu'da, Anadolu'nun koşullarında üretildi.
Not: Buradan çıkarılacak bir yöntem kuralı var ve bu
makalenin geri kalanında da işime yarıyor: Bir bilimsel tez, ortaya çıktığı
dönemin siyasi ihtiyaçlarına alışılmadık ölçüde iyi uyuyorsa, tezi bir kez daha
gözden geçirmek gerekir. Bu, tezi otomatik olarak yanlışlamaz — bazen ihtiyaç
ile gerçek çakışır. Ama teze gösterilen rağbetin ne kadarının delilden, ne
kadarının kullanışlılıktan geldiğini sormayı zorunlu kılar.
Bu durumda Şamanizm meselesini tamamen çöpe atmak da,
Aleviliği bütünüyle Şamanizme bağlamak da doğru görünmüyor. Eski Türk kültürü katmanlardan
biridir. Ama hikayenin tamamı değildir.
Hikaye Irak'a Uzanıyor: Ebu'l-Vefa ve Vefailik
Bu noktada karşımıza çok önemli ama yakın zamana kadar geniş
kamuoyunun fazla bilmediği bir isim çıkıyor: Ebu'l-Vefa el-Bağdadi. 1026
civarında doğan ve 1107'de ölen Ebu'l-Vefa, Irak'ta yaşamış önemli bir
mutasavvıftır. Onun çevresinde gelişen tasavvuf geleneği daha sonra Vefaiyye
adıyla anıldı.
Burada hemen bir yanlış anlamayı önlemek gerekir. Ebu'l-Vefa
Aleviliğin kurucusu değildir. Vefailik de Alevilik değildir. Zaten
Ebu'l-Vefa'nın yaşadığı 11. yüzyıldaki Vefai çevresini bugünkü Alevilikle
özdeşleştirmek mümkün değildir. Ancak işler Anadolu'ya gelince
ilginçleşmektedir.
Karakaya-Stump'ın Alevi dede ailelerinin özel arşivlerinden
çıkan icazetnameler, şecereler ve başka belgeler üzerinde yaptığı çalışmalar,
özellikle Doğu ve İç Anadolu'daki bazı önemli Alevi ocaklarının tarihsel olarak
Vefai derviş ağlarıyla bağlantılı olduğunu göstermektedir.
Üstelik bu bağlantı yalnızca menkıbelere dayanmıyor. Elimizde
artık belgeler de bulunuyor.
Vefailik Anadolu'ya Nasıl Geldi?
Vefai geleneğinin Anadolu'daki önemli isimlerinden biri Dede
Garkındır. Onun çevresinde yetişen en önemli şahsiyetlerden biri ise Baba
İlyastır. Baba İlyas 13. yüzyıl Anadolu'sundaki büyük toplumsal
hareketlerden biri olan Babai hareketinin merkezindeki isimlerden biridir.
Burada kabaca şöyle bir tarihsel hat ortaya çıkıyor: Ebu'l-Vefa
→ Vefai derviş ağları →Dede Garkın → Baba İlyas → Babai çevreleri
Bu zincirin özellikle önemli olmasının nedeni, Dede Garkın
ve bazı Vefai bağlantılı ailelerin daha sonraki Alevi ocak dünyasında da
izlerinin görülebilmesidir.
TDV İslam Ansiklopedisi de Bektaşiliğin oluşumunu anlatırken
Babai hareketi ile Vefailiği birbirine bağlayan bu tarihsel arka plana dikkat
çekmektedir.
Fakat yine aynı uyarıyı yapmak gerekiyor. Baba İlyas bir
Alevi dedesi değildi. Babailer de bugünkü anlamıyla Alevi değildi. Onlar
daha sonra Aleviliği meydana getirecek dini ve toplumsal dünyanın önemli
öncülleriydi.
13. Yüzyıl Anadolusunu Bugünün Mezhepleriyle Anlamaya
Çalışmayın
Bugün din söz konusu olduğunda insanları net kategorilere
ayırmaya alışığız: Sünni, Şii, Alevi, Caferi… On üçüncü yüzyıl Anadolu'su ise
böyle değildi. Dervişler dolaşıyor, şeyhler farklı topluluklarla ilişki
kuruyor, tarikatların sınırları değişiyor, çeşitli inanç ve ritüeller
birbirlerine karışıyordu. Vefailer, Kalenderiler, Haydariler, abdallar, Türkmen
babaları ve başka birçok tasavvuf çevresi vardı.
Cemal Kafadar bu ortamı açıklamak için ilginç bir kavram
kullanır: Metadoksi. Yani insanların henüz kendilerini katı Sünni veya
Şii sınırları içinde tanımlamak zorunda olmadığı, bu ayrımlara kayıtsız
kalabildiği veya farklı geleneklerden unsurları aynı anda taşıyabildiği bir
dünya. Özellikle bazı sınır ve derviş çevrelerinde, daha sonra kesinleşecek
mezhebi sınırların bugünkü kadar belirgin olmadığı bir dini ortam.
Bu nedenle 13. yüzyıldaki bir dervişin inançlarını bugünkü
mezhep cetveline sokmaya çalışırsanız büyük olasılıkla hata yaparsınız.
Babailer ve 1240 İsyanı
1240 yılındaki Babai İsyanı Anadolu tarihinin önemli dönüm
noktalarından biridir. Selçuklu yönetimine karşı başlayan hareket kısa zamanda
büyük bir toplumsal ayaklanmaya dönüşmüştür. Baba İlyas ve Baba İshak
çevresindeki Türkmen topluluklarının bu hareket içindeki rolü büyüktür.
Ama Babai hareketini yalnızca dini bir isyan olarak
değerlendirmek de doğru değildir. Anadolu'daki hızlı sosyal değişim, göçebe
topluluklarla merkezi yönetim arasındaki sorunlar, ekonomik ve siyasi
gerilimler de bu hareketin arkasındadır.
Babai hareketi bastırıldı. Ama onun etrafında oluşmuş derviş
ağları ortadan kalkmadı. Tam tersine, sonraki yüzyıllarda Anadolu'nun dini ve
kültürel tarihinde önemli roller üstlendiler.
Hacı Bektaş Veli Sahneye Çıkıyor
Hacı Bektaş Veli de aynı 13. yüzyıl dünyasının insanıdır. Bugünkü
Aleviler açısından en önemli erenlerden biridir. Hacı Bektaş dergahı yüzyıllar
boyunca Alevi-Bektaşi dünyasının en önemli merkezlerinden biri olmuştur.
Ancak burada da tarih ile sonraki hafızayı birbirinden
ayırmak gerekiyor. Hacı Bektaş Veli bugünkü Bektaşiliği kurmadı.
Bektaşi tarikatının bildiğimiz biçimde kurumsallaşması daha
sonraki yüzyıllarda gerçekleşmiştir. Kaynaklar Bektaşiliğin 13. yüzyıl
Anadolu'sundaki Babai, Kalenderi ve Abdal çevreleri içinde şekillenmeye
başladığını, fakat esas kurumsallaşmasının daha geç olduğunu gösteriyor.
Hacı Bektaş'ın tarihsel kişiliğinin üzerine zaman içinde
büyük bir menkıbe dünyası da inşa edilmiştir.
Dolayısıyla yine aynı sonuç çıkıyor: Hacı Bektaş Aleviliğin
başlangıç noktası değil, Aleviliğin oluşumundaki en büyük tarihsel ve
sembolik kavşaklardan biridir.
Asıl Büyük Dönüşüm: Safeviler
Hikayenin belki de en önemli dönüm noktasına 15. yüzyılda
geliyoruz. Bugünkü İran'ın kuzeybatısındaki Erdebil'de ortaya çıkan Safeviyye
başlangıçta bir tasavvuf tarikatıydı. Tarikat zamanla değişmeye başladı. Özellikle
Şeyh Cüneyd ve onun ardından Şeyh Haydar dönemlerinde Safevi hareketi hem
siyasallaştı hem de Ali ve Ehl-i Beyt merkezli çok daha kuvvetli bir dini
karakter kazandı.
Anadolu'daki pek çok Türkmen topluluğu Safevi şeyhlerine
bağlandı. Şeyh Haydar'ın müridleri on iki dilimli kırmızı bir başlık kullanmaya
başladılar. Bu topluluklara zamanla: Kızılbaş denildi. Kırmızı başlığın
on iki dilimi de On İki İmam'ı simgeliyordu.
Şeyh Haydar'ın oğlu Şah İsmail ise 1501 yılında Tebriz'i ele
geçirerek Safevi Devleti'ni kurdu. Böylece bir tasavvuf hareketi bir
imparatorluğa dönüşmüş oldu.
Safeviler Aleviliği Mi Kurdu?
Hayır. Ama Aleviliğin oluşumunda Safevi hareketinin rolünü
küçümsemek de mümkün değildir.
Safeviler ortaya çıktığında Anadolu'da Vefailer, Kalenderiler,
Abdallar, Babai mirasından gelen çevreler, Türkmen dervişleri, seyit aileleri
ve çeşitli yerel kutsal soylar zaten vardı. Safevi hareketi bunların önemli bir
bölümünü ortak bir dini-siyasi ağın içine çekti.
Karakaya-Stump'ın çalışmaları, özellikle bazı Vefai kökenli
derviş ve ocak ağlarının 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Safevi
önderliğindeki Kızılbaş hareketine katıldığını ve zamanla bağımsız tarikat
kimliklerini kaybederek daha sonraki Alevi ocak sisteminin unsurlarına
dönüştüğünü gösteriyor.
Bence Aleviliğin kökenini anlamak açısından en önemli
cümlelerden biri şu olabilir: Safeviler Aleviliği sıfırdan yaratmadı; daha
önce oluşmuş birçok dini ve toplumsal damarın Kızılbaş kimliği altında
birleşmesini hızlandırdı.
Bir Hükümdarın Şiirleri Nasıl İbadet Oldu?
Safevi etkisini anlatmanın en somut yolu belgeler değil
aslında. Bugün hala duyabileceğiniz bir şey.
Şah İsmail yalnızca bir hükümdar değildi. Aynı zamanda şair
olarak da yazıyordu ve şiirlerinde Hatayi mahlasını kullanıyordu.
Üstelik Farsça değil, Türkçe yazıyordu, hece ölçüsüyle, Anadolu ve Azerbaycan
Türkmenlerinin anlayacağı bir dille. Bu bir tesadüf değildi. Safevi hareketinin
tabanı büyük ölçüde Türkmen aşiretleriydi ve o tabana ulaşmanın yolu resmi
yazışmadan değil, deyişten geçiyordu.
Şimdi asıl mesele. Şah İsmail 1524'te öldü. Safevi Devleti
1736'da tarihe karıştı. Osmanlı ile Safevi arasındaki savaşlar yüzyıllar önce
sona erdi. İran bugün başka bir ülke, Anadolu Alevileri onun vatandaşı değil ve
arada siyasi hiçbir bağ kalmadı. Ama Hatayi'nin deyişleri bugün hala Anadolu
cemlerinde okunuyor.
Şah Hatayi, Alevi geleneğinin “yedi ulu ozan” diye
anılan isimleri arasında sayılır. Deyişleri saz eşliğinde söylenir, cem erkanının
parçasıdır, ve onları söyleyen insanların çoğu bunu bir siyasi bağlılık olarak
değil, kendi inancının içinden gelen bir metin olarak yaşar.
Bunun ne kadar olağanüstü olduğunu bir düşünün. Osmanlı'nın
en büyük siyasi rakibi olan, Çaldıran'da karşısına çıkılan, adına fetvalar
çıkarılan bir hükümdarın şiirleri; Osmanlı topraklarının içindeki topluluklarda
ibadetin parçası haline geldi. Ve beş yüz yıl boyunca öyle kaldı.
Bu Bize Ne Söylüyor? Bence üç şey ve üçü de bu makalenin
tezini destekliyor.
·
Birincisi, Safevi etkisinin ne kadar
derine indiğini gösteriyor. Bu etki bir ittifak ya da siyasi destek meselesi
değildi. Safevi hareketi Anadolu'daki topluluklara yalnızca bir taraf sunmadı;
onlara söyleyecek söz verdi. Ve kimlik, en kalıcı biçimde söz üzerinden
aktarılır.
·
İkincisi, “Safeviler Aleviliği kurmadı
ama dönüştürdü” cümlesinin kanıtı bu. Eğer Safeviler Aleviliği sıfırdan
kurmuş olsaydı, devlet yıkıldığında yapının da çözülmesini beklerdik. Olmadı.
Çünkü Safeviler hazır olmayan bir şeyi inşa etmediler; zaten var olan bir
dünyaya bir dil ve bir merkez kazandırdılar. Merkez gitti, dil kaldı.
·
Üçüncüsü, ve bence en ilginci: Bir
topluluk, bir siyasi bağdan aldığı metni, o bağ tamamen koptuktan sonra da
taşımaya devam edebiliyor.
Bu, kimliklerin nasıl çalıştığına dair genel bir şey
söylüyor. Bir metin bir kez kutsal repertuvara girdiğinde, oraya nasıl girdiği
unutulabilir. Kaynağın siyasi anlamı silinir, metnin kendisi kalır.
Bugün bir cemde Hatayi deyişi söyleyen insan, İran'la ya da
Safevi hanedanıyla ilgili bir şey yapmıyor. Kendi geleneğinin içinden bir şey
söylüyor. Ve haklı, çünkü o deyiş beş yüz yıldır o geleneğin içinde.
Not: Hatayi mahlasıyla dolaşan şiirlerin hepsinin Şah
İsmail'e ait olup olmadığı tartışmalıdır. Sözlü gelenekte bir mahlasın zamanla
bir “marka” haline gelmesi ve sonraki şairlerin de aynı adla yazması sık
görülen bir durumdur. Ama bu, buradaki asıl noktayı değiştirmiyor: Kimin
yazdığından bağımsız olarak, o ad ve o külliyat Alevi erkanının içine yerleşmiş
ve yüzyıllardır orada duruyor.
Bir Belgenin Anlattığı Büyük Dönüşüm
Karakaya-Stump'ın ortaya çıkardığı Vefai belgelerinden biri
bu dönüşümü neredeyse gözümüzün önünde gösteriyor. Aynı Vefai icazetnamesinin
1499 ve 1582 tarihli iki nüshası bulunuyor. Metnin büyük bölümü aynı. Ama giriş
kısmında çok ilginç bir değişiklik var. 1499 tarihli nüshada ilk dört halifenin
isimleri yer alıyor. 1582 tarihli nüshada ise bu isimler çıkarılmış ve
yerlerine On İki İmam eklenmiş. Bu küçük gibi görünen değişiklik aslında
büyük bir tarihsel dönüşümü yansıtıyor.
Bir zamanlar mezhep sınırları daha belirsiz olan bir
tasavvuf çevresi, yaklaşık bir yüzyıl içinde belirgin biçimde Ali ve On İki
İmam merkezli Kızılbaş bir kimliğe yönelmiş görünüyor.
Aleviliğin bir günde doğmadığını anlatmak için bundan daha
güzel bir örnek bulmak zor.
Osmanlı-Safevi Çatışması Aleviliği Değiştirdi
Safevilerle Osmanlılar arasındaki mücadele yalnız iki devlet
arasındaki jeopolitik rekabet değildi. Dini kimlikler de giderek bu mücadelenin
parçası haline geldi.
Osmanlı yönetimi Anadolu'daki Kızılbaş topluluklarını yalnız
farklı inançlara sahip tebaa olarak değil, Safevi şahına bağlı olabilecek siyasi
bir güvenlik sorunu olarak da görmeye başladı. Kızılbaşlık bu dönemde giderek
daha sert biçimde dışlandı ve takibata uğradı.
Buna karşılık Osmanlı devleti kendi Sünni kimliğini daha
açık biçimde kurumsallaştırdı. Safevi devleti de zamanla On İki İmam Şiiliğini
devlet mezhebi haline getirdi.
Karakaya-Stump bu süreci yalnız “Sünni-Şii çatışması”
şeklinde değil, iki tarafın da mezhepsel sınırlarını giderek keskinleştirdiği
bir konfesyonelleşme süreci olarak değerlendiriyor.
Bu baskının Alevilik açısından paradoksal bir sonucu oldu. Kızılbaş
toplulukları daha fazla içe kapandılar. Ama tam da bu sayede kendi dini
yapılarını korudular.
Ocaklar: Aleviliğin Belki De En Önemli Kurumu
Alevilik tarihini yalnız fikirler üzerinden okumak eksik
kalır. Çünkü Alevilik aynı zamanda bir örgütlenme biçimidir. Bu
örgütlenmenin merkezinde ocaklar vardır.
Dede aileleri belirli talip topluluklarının dini önderliğini
üstlenir. Bu ilişki yalnız ibadet anında ortaya çıkmaz. Evlilikten
anlaşmazlıkların çözümüne, ahlaki kurallardan cemlere kadar topluluğun birçok
alanını düzenler.
Dolayısıyla Alevilikte din adamı sadece namaz kıldıran veya
dua okuyan biri değildir. Topluluğun sosyal düzeniyle de ilgilenir.
Bu yüzden Karakaya-Stump'ın Alevilik tarihini ocakların
tarihini inceleyerek yeniden kurması son derece önemlidir. Araştırması,
Kızılbaş/Alevi sosyal-dini örgütlenmesinin karizmatik aile soyları yani ocaklar
çevresinde geliştiğini özellikle vurgular.
Belki de Aleviliğin gerçek kurumsallaşmasını en iyi burada
aramak gerekir.
Anadolu İçi Bölgesel ve Kültürel Katmanlar
Alevilik coğrafi ve etno-kültürel açıdan da homojen tek tip
bir yapı değildir. Doğu Anadolu (Tunceli/Dersim, Erzincan, Sivas, Malatya vb.)
Aleviliği ile İç ve Batı Anadolu (Çorum, Amasya, Tokat, Hacıbektaş vb.)
Aleviliği arasında belirgin dilsel, kültürel ve ocak örgütlenmesi nüansları
bulunur. Doğu Anadolu’da Kürtçe (Kurmanci ve Zazaca) konuşan Alevi
topluluklarında ocak sistemi, sözlü gelenek ve dede-talip ilişkisi bölgenin
dağlık coğrafyasına özgü kapanma dinamikleriyle şekillenmiş; klamlar, beyitler
ve yerel kutsal mekan (ziyaret) kültü son derece güçlü biçimde korunmuştur.
İç ve Batı Anadolu'da ise Türkçe deyişler, nefesler ve
gülbenkler ile Bektaşi dergahlarıyla kurulan tarihsel etkileşim daha
görünürdür. Bununla birlikte bu ayrımlar kesin coğrafi sınırlar oluşturmaz.
Farklı dil ve kültür çevrelerinde yaşayan Alevi toplulukları Ehl-i Beyt, Kerbela,
On İki İmam, ocak ve yol kavramları çevresinde güçlü bir ortak sembolik dünya
paylaşırken; cem erkanı, kutsal mekanlar, sözlü gelenekler ve bazı inanç
yorumlarında önemli yerel farklılıkları da korumuşlardır.
Ritüeller Nasıl Şekillendi
Aleviliğin ritüellerinin bugünkü biçimlerine tam olarak ne
zaman kavuştuğunu söylemek kolay değildir. Cem, musahiplik, ikrar, düşkünlük,
semah, gülbenkler ve dede-talip ilişkisi gibi uygulamaların farklı unsurları
yüzyıllar içinde oluşmuş ve ocaktan ocağa değişen biçimler kazanmıştır.
13 ve 14. yüzyıllardaki derviş çevreleri bu ritüel dünyanın
tarihsel arka planının bir bölümünü oluşturmuş olmalıdır. Ancak elimizde o
dönemin cemlerinin bugünkü cemlerle aynı biçimde yapıldığını gösterecek
ayrıntılı kaynaklar yoktur. Daha açık izleri özellikle Safevi-Kızılbaş
döneminden itibaren takip edebiliyoruz. Buyruk adı verilen metinler de yol, erkan,
musahiplik, dede-talip ilişkisi ve ahlaki düzen hakkında önemli bilgiler verir.
Osmanlı döneminde Kızılbaş topluluklarının büyük ölçüde
kendi ocakları ve sözlü gelenekleri içinde yaşamaları, bu ritüellerin kuşaktan
kuşağa aktarılmasını sağladı. Ancak bu durum Anadolu'nun her yerinde tek tip
bir Alevilik ortaya çıkardığı anlamına gelmez. Tam tersine, aynı temel
semboller ve kurumlar paylaşılmasına rağmen cemlerin yürütülüşü, hizmetlerin
adları, kullanılan deyişler, kutsal mekanlar ve bazı erkan ayrıntıları ocaktan
ocağa ve bölgeden bölgeye değişebildi.
Bu nedenle Alevi ritüellerinin tarihini tek bir merkezden
yayılan standart bir ibadet biçiminden çok, zamanla birbirine yaklaşan ama
yerel özelliklerini de koruyan ocak geleneklerinin tarihi olarak düşünmek daha
doğru olur.
Buyruklar: Yazılı Olan Ama Kanon Olmayan
Alevilik anlatılırken en çok tekrarlanan cümlelerden biri
şudur: “Alevilik sözlü bir gelenektir.” Bu cümle büyük ölçüde
doğru. Ama tamamen doğru değil. Ve arada kalan pay, aslında Aleviliğin nasıl
işlediğini anlamak için çok şey söylüyor.
Çünkü elimizde yazılı metinler var. Bunlara genel olarak Buyruk
deniyor. Buyruklar; yol, erkan, musahiplik, ikrar, dede-talip ilişkisi,
düşkünlük ve ahlaki kurallar hakkında bilgi veren metinlerdir. Bir kısmı İmam
Cafer es-Sadık'a, bir kısmı Şeyh Safi'ye atfedilir.
Ama şuna dikkat edelim: Buyruk metinlerinin bilinen
nüshaları 16. yüzyıla ve sonrasına tarihleniyor. Yani tam olarak Kızılbaş
kimliğinin şekillendiği, Safevi etkisinin zirveye çıktığı ve Osmanlı ile
çatışmanın sertleştiği yüzyıla.
Bu bir tesadüf değil bence. Bir topluluk, ne zaman kendi
kurallarını yazıya dökmeye ihtiyaç duyar? Genellikle sınırları
belirginleştiğinde. Herkesin aynı şeyi yaptığı ve kimsenin sorgulamadığı bir
dünyada kuralları yazmaya gerek yoktur; kural zaten hayatın kendisidir.
Ama başka bir yorumdan ayrıştığınızda, hesap vermeniz
gerektiğinde ve “biz nasıl yapıyoruz” sorusu sorulabilir hale geldiğinde,
işte o zaman yazıya geçersiniz. Buyrukların yazıya geçtiği yüzyıl, Aleviliğin “biz”
sınırını çizdiği yüzyıldır.
Şimdi kritik bir ayrım yapmam gerekiyor, yoksa yanlış
anlaşılır. Buyruklar yazılıdır. Ama kutsal kitap değildir, kanon da değildir.
Farkı görmek için bir karşılaştırma yapalım. Bir kanon, tek
bir metindir; merkezi bir otorite tarafından onaylanmıştır; nüshaları
birbirinin aynısı olmalıdır; ve ondan sapmak sapkınlıktır.
Buyruklar bunların hiçbiri değil. Tek bir Buyruk yok, farklı
Buyruk metinleri var. Nüshalar birbirinin aynısı değil, ocaktan ocağa ve elden
ele değişiyor. Onaylayan merkezi bir kurum yok. Ve bir ocağın Buyruğu başka bir
ocağınkinden farklı olduğunda bu bir kriz üretmiyor.
Yani Buyruk, geleneği dondurmuyor. Kaydediyor. Bu ayrım
önemli, çünkü Aleviliğin esnekliğinin kaynağını gösteriyor. Sabit ve
tartışılamaz tek bir metni olan bir gelenek, koşullar değiştiğinde ya metni
yeniden yorumlamak ya da kırılmak zorundadır. Buyruk geleneği bu ikilemi hiç
yaşamadı, çünkü zaten çoğuldu.
Buradan, Aleviliğin tarihindeki en ilginç ikiliklerden
birine geliyoruz. Yazılı bir kanona sahip olmamak esneklik sağladı. Yol, her
ocağın kendi koşullarında, kendi bölgesinde, kendi diliyle yaşayabildi.
Dersim'deki bir cemle Tokat'taki bir cem birbirinin aynısı olmak zorunda
değildi ve bu bir sorun sayılmadı.
Ama aynı eksiklik savunmasız da bıraktı. Çünkü dönemin
hukukunda ve tartışma kültüründe, bir iddiaya karşı gösterilebilecek en güçlü
şey belgeydi. Yazılı ve merkezi bir kanonu olan bir gelenek, “bizim
inancımız şudur” diyebilir ve metnini gösterebilir. Ocaktan ocağa
değişen metinlerle bunu yapmak çok daha zordur.
Bu yüzden Alevilik yüzyıllar boyunca kendini anlatma sorunu
yaşadı ve hakkındaki iddiaların önemli bir kısmı, tam da yanıtlayamadığı
dönemlerde üretildi.
Not: Buyrukların tarihlendirilmesi ve hangi metnin ne
zaman yazıldığı üzerine araştırmalar sürüyor; kesin tarihler konusunda tam bir
görüş birliği yok. Ayrıca bu metinlerin yüzyıllar içinde istinsah edilirken
değişmiş olması da güçlü bir ihtimal. Burada dayandığım nokta tek tek
nüshaların tarihi değil, genel örüntü: Yazıya geçiş, kimliğin belirginleştiği
dönemle örtüşüyor.
Kızılbaşlık ile Bektaşilik Aynı Şey Değil
Zaman içinde Kızılbaşlar ile Bektaşiler birbirlerine çok
yaklaştılar. Hz. Ali, Hacı Bektaş Veli, On İki İmam, Kerbela, çeşitli erenler,
şiirler ve ritüeller açısından güçlü bir ortak dünya oluştu.
Ama örgütlenmeleri farklıydı. Bektaşilik esas olarak bir tarikattı.
Bir kişi Bektaşi tarikatına girebilirdi. Kızılbaş/Alevi dünyasında ise
toplumsal yapı büyük ölçüde ocak, dede ve talip ilişkisine dayanıyordu.
Üstelik Anadolu'nun kırsal Kızılbaş toplulukları uzun süre
kendi kapalı toplumsal yapıları içinde yaşadılar.
16ncı ve 17nci yüzyıllardan itibaren iki gelenek giderek
birbirine yaklaşmış, Bektaşilik birçok Kızılbaş unsurunu bünyesine almıştır. Kaynaklar
bu karşılıklı etkileşimin özellikle 16. yüzyıldan itibaren belirginleştiğine
dikkat çekmektedir.
Bugün “Alevi-Bektaşi” ifadesinin birlikte kullanılmasının
arkasında bu uzun yakınlaşma vardır.
Kızılbaş'tan Alevi'ye
Burada bir isim meselesini de açıklamak gerekiyor. Bugün bu
toplulukları genel olarak “Alevi” diye adlandırıyoruz. Oysa Osmanlı döneminin
büyük bölümünde aynı topluluklar için en yaygın isim “Kızılbaş”tı. Osmanlı
belgelerinde buna zaman zaman Rafızi, mülhid gibi dışlayıcı adlandırmalar da
eşlik ediyordu.
“Alevi” kelimesi elbette eskiydi; kelime anlamıyla Ali'ye
mensup veya Ali taraftarı anlamına geliyordu. Fakat Anadolu'daki Kızılbaş
topluluklarının ortak adı olarak yaygınlaşması oldukça geçtir. 19. yüzyılın
sonlarından itibaren “Alevi” adı giderek daha fazla kullanılmaya, 20. yüzyılda
ise “Kızılbaş” adının yerini büyük ölçüde almaya başladı. Daha sonra “Alevi-Bektaşi”
ifadesi de yaygınlaştı.
Bu değişim yalnızca bir kelime değişikliği değildir. “Kızılbaş”
adı Safevilerle tarihsel bağları, Osmanlı dönemindeki siyasi çatışmaları ve
yüzyıllar boyunca biriken olumsuz çağrışımları taşıyordu. “Alevi” ise Hz. Ali
ve Ehl-i Beyt üzerinden daha geniş ve kapsayıcı bir ortak kimlik kurulmasına
imkan verdi.
Dolayısıyla bugün “Anadolu Aleviliği” dediğimiz tarihsel
yapının büyük bölümünü incelerken, 16. veya 17. yüzyıldaki insanlara bugünkü
adıyla “Alevi” demektense, dönemin kendi kavramı olan “Kızılbaş”ı kullanmak
çoğu zaman tarihsel olarak daha doğrudur.
Not: Kızılbaşların Osmanlı ile barışma hamlesi de
olabilir Alevi adını almaları. Ya da Osmanlı’nın terörist olarak yaftaladığı
Kızılbaşları yok edemeyeceğinin anladığında hazmedebilmek için Alevi olarak
tanımlamaya başladı. Hatta her iki tarafın da işine yarayacağı için bu isim
değişikliği memnuniyetle kabul görmüş olabilir. Elbette bu notum bir
spekülasyondur ama araştırmacıların dikkatine sunulacak sıcaklıktadır.
Dağ Köyünden Şehre: Ocak Sistemi Nasıl Sarsıldı?
Buraya kadar anlattığım yapı yüzyıllar boyunca çalıştı. Ama
çalışabilmesinin çok somut bir şartı vardı ve bu şart nadiren konuşulur.
Bir dede, talip topluluklarını ziyaret ederdi. Belirli
köyler belirli ocaklara bağlıydı. Cem, herkesin birbirini tanıdığı bir
toplulukta yapılırdı. Çünkü cemin işlevlerinden biri anlaşmazlıkları çözmekti
ve bunu yapabilmek için tarafları tanımak gerekiyordu. Musahiplik, ömür boyu
sürecek bir bağdı ve iki ailenin aynı yerde yaşamasını varsayıyordu. Düşkünlük,
topluluğun kişiyle ilişkisini kesmesi demekti, ki bunun bir yaptırım olabilmesi
için kişinin gidecek başka yeri olmaması gerekiyordu.
Bu yapının tamamı küçük, kapalı, yerleşik ve birbirini
tanıyan bir topluluk varsayıyordu. 20. yüzyılın ortasında o varsayım çöktü. Göç
1950'lerden itibaren Türkiye'de kırdan kente büyük bir göç
dalgası başladı. Anadolu'nun her yerinden insan İstanbul'a, Ankara'ya, İzmir'e,
sanayi kentlerine ve sonra Almanya'ya gitti.
Alevi topluluklar bu göçten fazlasıyla etkilendi. Çünkü
yoğunlaştıkları bölgelerin önemli kısmı dağlıktı, tarım arazisi sınırlıydı ve
zaten ekonomik olarak zorlanıyordu.
Şimdi göçün ocak sistemine ne yaptığını tek tek görelim.
·
Dede talibini kaybetti. Yüzyıllardır belirli
köylere giden bir dede, o köylerin boşaldığını gördü. Talipler otuz farklı
şehre dağılmıştı.
·
Talip dedesini kaybetti. İstanbul'un bir
gecekondu mahallesine yerleşen bir aile, kendi ocağının dedesine artık
ulaşamıyordu.
·
Cem mekanını kaybetti. Köyde cem, bir evde ya da
köy odasında yapılırdı. Apartman dairesinde yapılamazdı.
·
Ve musahiplik dayanağını kaybetti. Ömür boyu
sürecek bir kardeşlik bağı, iki ailenin ayrı şehirlere savrulduğu koşullarda
nasıl yürütülecekti?
Kısacası: Bir inancın kendisi değil, onu taşıyan altyapı
çöktü. Bu, bence Alevilik tarihindeki en büyük kırılmalardan biridir. Ayrıca Osmanlı
baskısından bile daha derin bir etki yaratmış olabilir. Çünkü baskı topluluğu
içe kapatıp yapıyı korumuştu. Göç ise yapının kendisini dağıttı.
1960'lar ve 70'lerde başka bir şey daha oldu. Şehre gelen
kuşak, köydeki kuşaktan farklı bir dünyada yaşıyordu. Okula gidiyor, fabrikada
çalışıyor, sendikaya üye oluyor, siyasi tartışmaların içine giriyordu.
Bu kuşağın önemli bir bölümü, Aleviliği dini bir kimlik
olmaktan çok toplumsal ve siyasal bir kimlik olarak yaşamaya başladı.
Ezilenlerin yanında olmak, adaletsizliğe karşı durmak, Kerbela hafızasını
bugünkü mücadeleyle birlikte okumak.
Bu dönemde bir Alevi partisi kurma denemeleri de oldu ve
kalıcı olmadı. Ama asıl etki başka yerdeydi: Alevilik, dedenin otoritesi
altındaki bir yol olmaktan çıkıp, siyasi tercihle iç içe geçen bir kimliğe
dönüşmeye başladı. Bunun bir sonucu, dede otoritesinin zayıflamasıydı. Şehirli
genç kuşak için dedenin sözü, köydeki kadar bağlayıcı değildi.
Not: Bu dönüşüm her yerde aynı ölçüde yaşanmadı ve
Alevi toplumu içinde tartışmalı bir konu olmayı sürdürüyor. Bazı kesimler bu
siyasallaşmayı Aleviliğin özündeki adalet vurgusunun doğal uzantısı olarak
görürken, bazıları onun dini ve erkana dayalı boyutunu zayıflattığını
düşünüyor. Ben burada bu tartışmada taraf tutmuyorum; olan şeyi tarif ediyorum.
Bu dönemin anlatılması zorunlu olan bir yanı daha var. 1978'de
Maraş'ta, 1980'de Çorum'da yaşanan olaylarda çok sayıda insan öldürüldü; bu
olaylar Türkiye'nin yakın tarihinin en ağır toplumsal şiddet vakaları arasında
sayılır ve Alevi toplumunun büyük bölümünü doğrudan etkiledi.
1993'te Sivas'ta, bir kültür etkinliği sırasında otelin
ateşe verilmesi sonucu otuz beşi aşkın kişi hayatını kaybetti. Aralarında
yazarlar, ozanlar ve semah ekibinden gençler vardı.
Bu olayların her biri hukuki ve siyasi olarak ayrıca
tartışılmıştır ve tartışılmaya devam ediyor. Ben burada o tartışmaya
girmiyorum. Ama bu makale açısından kaydedilmesi gereken bir sonuç var: Bu
olaylar, kimliğin görünür hale gelme sürecini hızlandırdı.
Yüzyıllarca kapalılık bir koruma biçimiydi. 20. yüzyılın
sonunda pek çok Alevi için bu stratejinin artık işe yaramadığı, aksine görünmez
olmanın savunmasızlık ürettiği düşüncesi ağır bastı. Ve bu, örgütlenme yönünde
güçlü bir itki yarattı.
Cemevi Hareketi ve Diaspora
1980'lerin sonundan itibaren Alevi kurumsallaşması hızlandı.
Dernekler, vakıflar, dergiler, araştırma merkezleri ve en görünür olanı: cemevleri.
Cemevi, şu açıdan tarihsel bir yenilik. Klasik ocak
sisteminde ceme ayrılmış kalıcı bir yapı yoktu; cem bir evde, bir odada, bir
meydanda yapılırdı. Cemevi, kentte kaybolan mekanın yeniden kurulmasıdır. Yani
cemevi, geleneğin bozulması değil, kentleşmeye verilmiş bir cevaptır.
Bu süreçte Almanya diasporası beklenmedik ölçüde belirleyici
oldu. Almanya'ya işçi olarak giden Alevi topluluklar, orada iki şeyle
karşılaştılar. Birincisi, dernek kurma ve örgütlenme konusunda çok daha geniş
bir hukuki alan. İkincisi, kendilerini bir azınlık olarak tanımlama zorunluluğu,
“siz kimsiniz?” sorusunun sürekli sorulduğu bir ortam.
Sonuç şu oldu: Alevi kimliğinin açıkça ilan edilmesi ve
kurumsal olarak tanımlanması, birçok bakımdan Türkiye'den önce Avrupa'da
gerçekleşti. Oradaki federasyonlar, Türkiye'deki örgütlenmeyi de etkiledi ve
destekledi.
Bu, ilginç bir tersine akış. Yüzyıllarca Anadolu'nun dağ
köylerinde korunan bir gelenek, kurumsal biçimini büyük ölçüde Avrupa
şehirlerinde kazandı.
Bugünkü Tartışma
Bugün Türkiye'de Alevilikle ilgili tartışmaların merkezinde
birkaç somut başlık var.
·
Cemevlerinin hukuki statüsü. Cemevlerinin
ibadethane olarak tanınıp tanınmayacağı uzun süredir tartışılıyor. Bir görüşe
göre cemevi Alevilerin ibadet yeridir ve camiyle eşit hukuki statüyü hak eder.
Karşı görüşe göre İslam'da ibadethane camidir ve cemevi farklı bir işlev taşır.
Konu yargıya da taşındı ve farklı kararlar verildi.
·
Zorunlu din dersleri. Müfredatın
içeriğinin Alevi inancını yeterince yansıtmadığı yönündeki itirazlar, ulusal ve
uluslararası yargı süreçlerine konu oldu.
·
Diyanet'in yapısı. Alevilerin ödedikleri
vergilerle finanse edilen bir kurumun kendilerine hizmet vermemesi, tartışmanın
sürekli gündeme gelen boyutlarından biri.
·
Tanınma meselesi. Devletin Aleviliği
hangi kategoride tanıyacağı (bir mezhep mi, bir kültür mü, bir inanç topluluğu
mu) hem hukuki hem sembolik bir mesele olmayı sürdürüyor.
Ben burada bu tartışmaların hiçbirinde taraf tutmuyorum. Ama
şunu işaret etmek istiyorum: Bu tartışmalar, bu makalenin anlattığı hikayenin
devamıdır.
Yüzyıllar boyunca sorun şuydu: Kim meşru sayılacak, kim
sayılmayacak ve buna kim karar verecek? Araçlar değişti; fetva yerine yasa,
tekfir yerine hukuki tanım ama sorunun yapısı aynı kaldı.
Oluşum Devam Ediyor
Bu bölümü bir gözlemle bitireyim. Makalenin başında
Aleviliğin kurulmuş değil oluşmuş bir yapı olduğunu söylemiştim. Şimdi buna bir
şey ekliyorum: Oluşum bitmedi.
Son yetmiş yılda yaşananlar, önceki yüzyıllarda
yaşananlardan daha az dönüştürücü değil. Dede-talip ilişkisi değişti. Cem yeni
bir mekan kazandı. Erkan, şehirli bir topluluğun koşullarına göre yeniden
düzenleniyor. Aktarım artık yalnızca ocaktan değil, dernekten, kitaptan,
internetten ve diasporadan da geçiyor. Ve bugün Alevi toplumu içinde, geleneğin
ne kadarının korunması ne kadarının değişmesi gerektiği üzerine canlı bir
tartışma var.
Bu tartışmanın kendisi de, aslında, Aleviliğin nasıl bir
yapı olduğunu gösteriyor. Tek bir merkezden yönetilen, kuralları sabitlenmiş
bir gelenek olsaydı bu tartışma yaşanmazdı.
Bir ağacın büyümesi durduğunda ona ağaç değil, kereste
denir.
Peki Şiilik ile Alevilik Aynı Şey Mi?
Bu da sık yapılan bir karışıklıktır. Alevilik ile On İki
İmam Şiiliği arasında önemli ortaklıklar vardır: Hz. Ali sevgisi, Ehl-i Beyt
bağlılığı, On İki İmam, Kerbela hafızası, Muaviye ve Yezid'e yönelik olumsuz
tarihsel değerlendirme...
Fakat ritüeller ve dini kurumlar açısından ciddi
farklılıklar bulunur. İran ve Irak'taki Caferi/İsnaaşeri Şiilik fıkıh,
cami, namaz, oruç, din alimleri ve şeriat ekseninde kurumsallaşmış büyük bir
mezheptir.
Anadolu Aleviliği ise tarihsel olarak camiden çok cem,
ulemadan çok dede, fıkıhtan çok yol ve erkan, bireysel ibadetten
çok topluluk ritüeli üzerinde şekillenmiştir. Bu nedenle Aleviliği “Türk
Şiiliği” diye tanımlamak da gerçeği fazlasıyla basitleştirir.
Anadolu Aleviliği ile Arap Aleviliği Aynı Şey Mi?
Türkiye'deki bir başka kavram karmaşası da buradadır. Hatay,
İskenderun, Adana ve Mersin çevresindeki bazı Arap topluluklarına Arap
Alevisi denir. Suriye'deki karşılıkları için de bugün genellikle Alevi/Alawite
adı kullanılır. Tarihsel literatürde ise bu topluluk daha çok Nusayri
olarak bilinir.
İsim benzerliği nedeniyle Anadolu Alevileri ile Arap
Alevilerinin aynı inancın iki etnik kolu olduğu sanılabiliyor. Oysa tarihsel
olarak durum böyle değildir.
Nusayriliğin kökenleri 9. yüzyıl Irak'ına kadar uzanır ve
gelenek, Muhammed b. Nusayr adıyla ilişkilendirilir. Daha sonraki yüzyıllarda
özellikle Suriye'nin kuzeybatı bölgelerinde kurumsallaşmıştır. Anadolu
Kızılbaş/Aleviliğinin ise yukarıda anlattığım Vefai-Babai-Abdal-Safevi-Kızılbaş
hattı içerisinde şekillenen farklı bir tarihi vardır.
Aralarında elbette benzerlikler vardır. Her iki gelenekte de
Hz. Ali çok merkezi bir yere sahiptir. Batıni, yani dini metinlerin ve
ibadetlerin görünen anlamlarının arkasında daha derin anlamların bulunduğu
düşüncesi güçlüdür. Her ikisi de tarih boyunca çoğunluk toplumlarının dışında
kalmış ve bu nedenle dini bilgilerini belli ölçülerde kapalı topluluklar içinde
aktarmıştır.
Ama önemli farklar vardır. Anadolu Aleviliğinin cem,
semah, dede-talip ilişkisi, musahiplik ve ocak sistemi, Arap Aleviliğinde
aynı biçimde bulunmaz.
Nusayriliğin kendine özgü kozmolojisi, dini hiyerarşisi,
bayramları ve batıni öğretisi vardır. TDV İslam Ansiklopedisi de Nusayriliği ve
Anadolu Kızılbaşlığını günümüzde “Alevi” adıyla anılan iki ayrı tarihsel inanç
topluluğu olarak değerlendirir.
Dolayısıyla: Anadolu Alevisi ile Arap Alevisi aynı
mezhebin Türk ve Arap versiyonları değildir. Ortak noktaları vardır ama tarihsel
soykütükleri farklıdır. “Alevi” kelimesi burada iki ayrı geleneği aynı ad
altında buluşturmuştur.
Aleviliğe Yakın Başka İnanç Toplulukları Var Mı?
Var. Ama “yakın” kelimesini dikkatli kullanmak gerekiyor. Bazen
Ali sevgisi bakımından yakınlık vardır, bazen batıni yorum bakımından, bazen de
tasavvuf ve ritüel bakımından. Bunların hiçbirini doğrudan Aleviliğin başka
ülkelerdeki karşılığı olarak görmek doğru değildir.
Caferilik - On İki İmam Şiiliği
Aleviliğe teolojik açıdan en yakın büyük İslam
geleneklerinden biridir. Hz. Ali, Ehl-i Beyt ve On İki İmam ortak paydadır. Fakat
daha önce belirttiğim gibi Caferilik oldukça gelişmiş bir fıkıh ve ulema
geleneğine sahiptir. Bu yönüyle Anadolu Aleviliğinden önemli ölçüde ayrılır.
İsmaililik
Şiiliğin Cafer es-Sadık'tan sonraki imamet tartışması
sonucunda oluşan önemli kollarından biridir. İsmaililikte de zahir-batın
ayrımı, yani kutsal metinlerin görünür anlamlarının arkasında derin bir
mananın bulunduğu düşüncesi çok önemlidir. Bu yönü Alevilikteki batıni
yorumlarla bazı benzerlikler gösterir. Ancak imamet silsilesi ve tarihsel
gelişimi farklıdır.
Ehl-i Hak - Yaresan
Batı İran ve Irak Kürdistanı çevresinde görülen Ehl-i Hak
veya Yaresan geleneği ise Anadolu Aleviliğiyle karşılaştırıldığında
daha da ilginç benzerlikler taşır. Hz. Ali'ye verilen önem, kutsal soylar, cem
benzeri topluluk toplantıları, müzikli dini ritüeller ve batıni anlayış
açısından paralelliklerden söz edilir.
Ancak Ehl-i Hak'ın kendine özgü kozmolojisi ve Tanrı'nın
farklı dönemlerde insan biçiminde zuhur ettiğine ilişkin öğretisi vardır.
Dolayısıyla Aleviliğin İran'daki kolu değildir; bağımsız bir tarihsel
gelenektir.
Hurûfilik
Hurûfilik doğrudan Alevi mezhebi değildir. 14. yüzyılda
Fazlullah Esterabadi çevresinde ortaya çıkmış, harflere ve sayıların gizli
anlamlarına dayanan batıni bir düşünce sistemidir. Fakat Hurûfi fikirlerin
özellikle bazı Bektaşi çevrelerini etkilediği bilinmektedir. Bu nedenle
Alevi-Bektaşi düşünce tarihinin yan damarlarından biri olarak anılabilir.
Bektaşilik
Bektaşilik ise bütün bu örneklerden daha farklı bir yerde
duruyor. Çünkü Alevilikle ilişkisi yalnızca “benzerlik” değildir. Yüzyıllarca
aynı coğrafyada yaşamış, aynı erenleri benimsemiş, ritüel ve düşünce
alışverişinde bulunmuş iki iç içe gelenektir. Bu nedenle Alevilik ile
Bektaşilik arasında kesin sınır çizmek her zaman kolay değildir. Ama yine de
tarihsel olarak aynı yapı değildirler.
Alevilik Bir Sentez mi?
Buraya kadar anlattıklarımız Aleviliği bir tür dini kokteyl
gibi görme tehlikesini de beraberinde getiriyor: Biraz Şamanizm, biraz Şiilik, biraz
tasavvuf, biraz eski İran dini, biraz Anadolu kültürü...
Bu yaklaşım cazip ama yanıltıcıdır. Çünkü toplumlar
dinlerini mutfakta malzemeleri karıştırır gibi oluşturmazlar. İnsanlar göç
eder, evlenir, savaşır, yeni yöneticiler altında yaşar, yeni şeyhlerle
karşılaşır, eski ritüellerini yeni dini anlamlarla yeniden yorumlarlar.
Alevilik de böyle oluşmuştur. Bu yüzden onu bir
karışımdan çok tarihsel bir birikim olarak düşünmek daha doğru olur.
Alevilik Ne Zaman Doğdu?
Şimdi başlangıçtaki soruya yeniden dönebiliriz. “Alevilik ne
zaman ortaya çıktı?”
·
Eğer sorumuz: Ali ve Ehl-i Beyt merkezli
kutsal hafıza ne zaman oluştu? ise cevabımız 7. yüzyıldır.
·
Eğer: Anadolu Aleviliğinin tasavvufi
öncülleri ne zaman ortaya çıktı? diye soruyorsak 11.–13. yüzyıllara
bakmamız gerekir.
·
Eğer: Bugünkü Alevi ocaklarının tarihsel
öncülleri ne zaman belirginleşti? dersek 13.–15. yüzyıllara geliriz.
·
Eğer: Kızılbaş adı altında ortak bir dini-siyasi
kimlik ne zaman meydana geldi? diye sorarsak 15. yüzyıl sonu ile 16. yüzyıl
başı öne çıkar.
·
Eğer: Kapalı cemaat yapısı, ocak sistemi ve
kendine özgü ritüelleriyle Anadolu Kızılbaşlığı ne zaman iyice belirginleşti? dersek
16. ve 17. yüzyıllara kadar gelmemiz gerekir.
İşte bu yüzden Aleviliğe tek bir doğum tarihi vermek mümkün
değildir.
Sonuç: Bir Ağacın Tek Bir Kökü Yoktur
Belki de Aleviliği anlamanın en iyi yolu onu bir nehre
değil, bir ağaca benzetmektir. Bir nehir için “kaynağı neresi?” diye
sorabilirsiniz. Bir ağacın ise çok sayıda kökü vardır.
Aleviliğin en derindeki köklerinden biri Hz. Ali ve Ehl-i
Beyt sevgisidir. Bir başka kökü Orta Doğu'nun büyük tasavvuf geleneğidir. Vefailik
önemli bir damardır. Babailer, Kalenderiler ve Anadolu abdalları bu ağacın
geliştiği toprağın parçalarıdır. Türkmenlerin ve Anadolu'ya gelen başka
toplulukların eski kültürleri bazı dalları beslemiştir. Hacı Bektaş Veli bu
dünyanın en güçlü sembollerinden biri haline gelmiştir. Safevi hareketi ise
birçok dalı birbirine bağlayan büyük tarihsel dönüm noktasıdır. Osmanlı-Safevi
çatışması Kızılbaş kimliğinin sınırlarını sertleştirmiştir. Ocak sistemi bu
kimliğin yüzyıllar boyunca yaşamasını sağlamıştır. Bektaşilikle yaşanan uzun
etkileşim ise bugünkü Alevi-Bektaşi kültür dünyasının oluşmasına katkıda
bulunmuştur.
Bu nedenle Aleviliği yalnızca Şamanizme bağlamak da,
yalnızca Şiilik olarak görmek de, Hacı Bektaş Veli'nin kurduğu bir tarikat
saymak da, Safevilerin Anadolu'ya ihraç ettiği bir mezhep olarak değerlendirmek
de yetersiz kalır.
Belki de en doğru cümle şudur: Alevilik, İslam'ın Ali ve
Ehl-i Beyt merkezli kutsal hafızasının; Orta Doğu ve Anadolu tasavvuf
geleneklerinin; Vefai, Babai ve Abdal çevrelerinin; Anadolu'nun farklı
topluluklarının kültürel mirasının ve Safevi-Kızılbaş hareketinin yüzyıllar
boyunca birbirleriyle etkileşmesi sonucu ortaya çıkmış kendine özgü bir inanç
ve toplumsal örgütlenme biçimidir.
Onu ilginç kılan da tam olarak budur. Aleviliğin tek bir
kökü yoktur. Bir kökler tarihi vardır.
Kaynaklar
·
Devlet-i Aliyye / Halil İnalcık
·
Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluş ve Yükseliş
Tarifi / Feridun Emecen
·
Tarih Boyunca Alevilik ve Aleviler / Levent
Cinemre – Figen Akşit
·
Osmanlı Anadolu’sunda Kızılbaş Aleviler / Ayfer
Karakaya-Stump
·
Türklerde İnanışlar ve Gelenekler / Pelin Çiftçi
– Ali Faik Demir
·
https://tr.wikipedia.org/wiki/Alevilik
·
https://islamansiklopedisi.org.tr/alevi
·
https://tr.wikipedia.org/wiki/Ebu%27l-Vef%C3%A2_el-Ba%C4%9Fd%C3%A2d%C3%AE
·
https://www.youtube.com/watch?v=1e9nsvOGptU
·
https://www.youtube.com/watch?v=wrnrZ5DZxB0
·
https://www.youtube.com/watch?v=vGsQ58J_Y-E
·
https://www.youtube.com/watch?v=X-scx0gUZPM
·
https://www.youtube.com/watch?v=zxKVT8cor8g
·
https://www.youtube.com/watch?v=0wbdBsGKceg
·
https://www.youtube.com/watch?v=fA2-hPAsgGw
·
https://www.youtube.com/watch?v=-T5c36jCIYY
·
https://www.youtube.com/watch?v=p4_nEhyQScs
·
https://www.youtube.com/watch?v=3jr2FkYd5qw
·
https://www.youtube.com/watch?v=Cv9sP5e6kno
·
https://www.youtube.com/watch?v=CXH0_hN26y4
·
https://www.youtube.com/watch?v=hxvC8apOSsM
·
https://www.youtube.com/watch?v=H1ENbFJp0fM
·
https://www.youtube.com/watch?v=88HjFDbJEeY
·
https://www.youtube.com/watch?v=akXvsUSpor4
·
https://www.youtube.com/watch?v=ELhF6FviTCM
·
https://www.youtube.com/watch?v=hDfFyVUjAt0
·
https://www.youtube.com/watch?v=_MqsVc0vt_E
·
https://www.youtube.com/watch?v=p3XkJRLWSDQ
·
https://www.youtube.com/watch?v=zU456qBYG9U
·
https://www.youtube.com/watch?v=ytnwp952Yz4
·
https://www.youtube.com/watch?v=C_ECIn-C-hU&t=690s
·
https://www.youtube.com/watch?v=NKJezah8rSQ&t=198s
·
https://www.youtube.com/watch?v=S9A9fxzAK5w
·
https://www.youtube.com/watch?v=z67pAEc844E
·
https://www.youtube.com/watch?v=bSjLroz1mT4