Popüler Yayınlar

24 Mart 2024 Pazar

Antik İnançlar

 

Araştırmalara göre dünya nüfusunun büyük çoğunluğu (yaklaşık %75) bir dine inanmaktadır. Elbette her biri aynı yoğunlukta dinine bağlı değildir. Bir dine inananların yaklaşık %60'ı kendini “dindar” olarak tanımlarken, %74'ü bir ruhun varlığına ve %71'i Tanrı'ya inanmaktadır.

 

Dindarlık oranları coğrafyaya göre değişmekle birlikte, Tayland (%98) ve Nijerya (%97) en dindar ülkeler olarak öne çıkarken, Çin (%9) ve Japonya (%13) en düşük dindarlık oranlarına sahiptir. Elbette bunlar günümüzün oranlarıdır. Bilimsel bilginin ve okur yazarlığın daha düşük olduğu 1900’lü yılların başında dine inananların sayısı daha çoktu. Eğitim düzeyi ve bilgi birikimi arttıkça insanların dinle olan bağının zayıfladığını görmekteyiz.

 

Günümüzde dünyada pek çok din var. Hepsi birbirinden ilginç ilahi fikirlere ve uygulamalara sahip. Hepsi kendi dininin diğer dinlerden üstün olduğunu, daha gerçek olduğunu iddia ediyor. İnananları da bu görüşte, hem de fena halde. Hatta kendi mensup olduğu dini grubun inancının diğer dindaşlarının inancından bile daha doğru olduğunu düşünüyor. Yani dindarların pek çoğu sadece diğer dinlerin inananlarıyla değil, kendi dinlerindeki diğer inananlarla da görüş ayrılığı içinde.

 

Dinler gerçekten ilginç oluşumlar. İçeriklerine ve uygulamalarına baktığımızda hepsinin birbirinden farklı düzeyde etkilendiği görülüyor. Orijinal bir din yok neredeyse. Hatta bazıları birbirlerinin devamı niteliğinde.

 

Acaba dinler nasıl ortaya çıktı? Bu makalemde bu konuyu ele alacağım. Ama din üzerine biraz daha konuşmak istiyorum.

 

Dinlerin birbirine benzerlikleri nedir diye soracak olursak, benzer noktalarının; tanrıya/tanrılara, ruhlara, ahirete, ilahi yargılamaya, cennet ve cehenneme, sevap ve günaha, kadere, dua ve ibadet etmenin ilahi (ve dünyevi) faydasına ve peygamberleri kutsal önder bellemeleri olduğunu söyleyebiliriz. Ama bunlar genelde şekil itibariyle ortaklıklardır.  

 

İçeriklerindeki ortaklıklarsa; mitolojik öyküler, metafizik (gerçeküstü) anlatılar, ajitatif hikayeler, ütopik vaatler, dogmatik kurallar, ezoterik öğretiler, ontolojik (varoluşsal) teselliler, arınma (katarsis) pratikleri, kıyamet kehanetleri, mucizeler, mazlum ve mağdur edebiyatı, karizmatik figürler (peygamberler, havariler, mesihler, azizler, imamlar..vb) ve törensel ritüellere sahip olmalarıdır.

 

Ama dinlerin asıl ortak yönleri ahlaki öğretilerinin bazılarının benzerliğinde yatar. Hemen hemen tüm dinler aşağıda saydıklarımıza benzer ahlaki öğretilere sahiptir.

·         Neredeyse tüm büyük dinlerde “başkalarına, kendine davranılmasını istediğin gibi davranmak” üzerine bir ilke mutlaka vardır. Bu ilke, empati, karşılıklılık ve saygıyı merkeze alır ve dinler arası en güçlü ortak noktadır.

·         Tüm dinlerin diğer bir ortak noktası; yoksula yardım, ihtiyaç sahibini gözetme, cömertlik ve merhamettir. Yardım etme ilkesi farklı dinlerde farklı uygulamalarla (ör. sadaka, zekât, vb.) yer alsa da ahlaki bir zorunluluk olarak yer alır.

·         Doğruluk, emanete riayet, haksızlıktan kaçınma ve adaletli olma; kutsal metinlerin ve ahlaki öğretilerin temelidir. Toplumsal güvenin korunması için bu değerler tüm dinlerde vurgulanır.

·         Nefsin terbiyesi ve öz disiplin de dinlerin ortak öğretilerinden biridir. Amaç, bireyin iç dünyasını düzenleyip daha erdemli bir yaşam sürmesidir.

·         Barış ve affedicilik temaları dinlerin ortak ilkelerindendir. Kin tutmama, bağışlama ve uzlaşma çağrısı birçok gelenekte merkezî bir erdemdir. Bu, hem bireysel huzuru hem de toplumsal barışı destekler.

·         Dinler; insanın “neden buradayım?” sorusuna cevap verme, acıyla baş etme, ölüm korkusunu yönetme, umut ve yön duygusu sağlama konusunda ortak bir işleve sahiptir. Farklı metafizik anlatılar olsa da anlam arayışı ortaktır.

 

Dinlerdeki bu ortak ahlaki öğretiler aslında toplumsal birliğin ve ilerlemenin önemli harçlarıdır. Ayrıca bireysel güvenliğin de teminatlarıdır. Dinlerin bu ahlaki öğretileri sahiplenmesi ve telkin etmesi, hukuk sistemlerinin gelişmediği ve mülkiyet haklarının korunamadığı dönemlerde doğal olarak insanları dinlere sığınmaya yönlendirmiştir.

 

Nitekim ünlü sosyolog Durkheim (1858 - 1917) dinlerin ilkel toplumlar arasında bir tür sosyal birleştirici olarak, uyumu teşvik etme ve dayanışmayı sürdürme aracı olarak doğduğu kanısındadır.

 

Toplumun ve bireyin huzur içinde yaşamasını sağlayacak bu ahlaki öğretilere uyulması için dinler önemli bir otorite/dayanak aracıdır. Antik çağların kuralsızlığında dinler olmadan bu ahlaki öğretilerin benimsetilmesi zor olsa gerek.

 

Eğer bu tezimiz doğruysa dinler insan evriminin bir ürünüdür diyebiliriz. Din, insan zihninin dil ve sembol üretme kapasitesinin doğal bir ürünü olarak ortaya çıkmış ve gelişmesine yardımcı olmuştur. Dinler evrimsel bir avantaj sağladığı için insanlar tarafından adım adım geliştirilmiş ve bugünlere getirilmiştir.

 

Kanımca insanoğlu komplike bir bilince ulaştığı günden beri (yani 100 ila 70 bin yıl önce) dünyadaki düzenin temelinde neyin yattığını, dünyanın neden böyle olduğunu ve neden var olduğunu anlamak için kendine ve çevresine sorular sormuş ve cevaplar bulmaya çalışmış olmalıdır. O dönemde bilimsel cevaplar olamayacağı (ki olsa da kavranamayacağı) için kendilerince cevaplar “uydurmuş” olmalıdırlar. Bu uyduruk cevapların inanışlara yol açması kuvvetle muhtemeldir.  

 

O zaman tekrar aynı soruyu soralım. Dinler nasıl ortaya çıktı? Tanrı fikri nasıl gelişti? İlkel insanlar neye inanıyorlardı? Antik atalarımızın inançları bugünkü dinlere benziyor muydu? İnançların kökenleri nedir?

 

Günümüz dinlerini iyi anlayabilmek ve sağlam bir inanca sahip olabilmek için bu soruların cevaplarını bilmekte fayda görüyorum. O zaman antik inançlara (proto dinlere) gitmemiz gerekiyor. Antik inançları iyi anlarsanız günümüz dinlerinin nasıl şekillendiğini daha iyi kavrarsınız.

 

Bu yazıda aşağıdaki antik inançlardan bahsedeceğim:

1.       Naturizm

2.       Animatizm

3.       Animizm

4.       Totemizm

5.       Panteizm

6.       Şamanizm

7.       Politeizm

8.       Paganizm

9.       Felsefi İnançlar

 

Yukarıda saydığım inançlar dört başı mamur bir din haline dönüşememelerine rağmen dinlerin alt katmanlarında veya insanlığın bilinç altında yaşayarak çeşitli şekillerde gün yüzüne çıkmaya devam etmişlerdir.

 

Sizlere bahsedeceğim antik inançların öncesinde ise bu inançlara “altlık” olan inanışlardan bahsetmek istiyorum. Yani antik inançlar birden doğmamıştı. Antik inançlar giden yolda “inanışlar” vardı.

 

İnançların başlangıcı bilişsel devrim yaşadığımızı düşündüğümüz 70 bin yıl öncesine dayanıyorsa, inanışların başlangıcı daha eskiye dayanıyor olmalıdır. Belki 100 bin yıl öncesine, belki de daha eskiye.

 

İlk inanışlar birbiriyle etkileşerek daha komplike ve daha tanımlı hale gelip inançlara dönüşmüş olmalı. Bu inançlar da on binlerce yıl boyunca dallanmış, evrimleşmiş ve bazı kolları kurumsallaşarak dinlere dönüşmüş olmalı. Kısacası, önce inanışlar, sonra inançlar, daha sonra da dinler ortaya çıkmıştır, diyebiliriz.

 

Peki, bugünün dinlerinde gördüğümüz bu evrensel ahlaki öğretilere ve komplike sistemlere antik atalarımız hangi aşamalardan geçerek ulaştı? Şimdi tarihin en derin sularına dalalım.

 

İlk İnanışlar

Bizim türümüz (Homo Sapiens) yaklaşık 300 bin yıl önce Afrika’nın (muhtemelen) kuzey batı bölümünde evrimleşti. Bizler tarih sahnesine çıktığımızda yer yüzünde en az 6 insan türü daha vardı. Bu türlerin atalarıyla bizim atalarımız kuzendi, bazıları bazı bölgelerde etkileşime de girdiler. Maalesef bu kuzen türler hayatta kalamadı ve sonuncusu (muhtemelen Denisovalılar) bundan 25-30 bin yıl önce tarih sahnesinden silindi, geriye sadece bizler (Sapiens) kaldık. (Neandertaller’in soyu yaklaşık 40 bin yıl önce tükendi.)

 

Diğer insan türlerinin inanış veya inanç geliştirebildiklerini düşünmüyoruz, çünkü buna dair güçlü bulgular/emareler yok. Ama bizim türümüz, yani Homo Sapiens’in bundan 100 bin yıl önce inanışlar geliştirmeye başladığını, 70 bin yıl önce de ilk inancı meydana getirdiğini düşünüyoruz.

 

Not: İnsanlık (Homo Sapiens) tarihindeki tüm çiftlerin çocuklarına ortalama 20-30 yaşlarında sahip olduklarını varsayarsak, nesil değişiminin 25 yılda bir olduğunu söyleyebiliriz. Yani ebeveynler ve çocukları arasında ortalama 25 yaş fark olduğunu söyleyebiliriz. Bu da 300 bin yıl önceki ilk Homo Sapiens’in geriye doğru 12 bininci atamız (büyükbaba veya büyükanne) olduğu manasına gelir. Yani babamız, büyükbabamız ve onların geriye doğru tüm atalarının toplamı yaklaşık 12 bin kişi eder. 100 bin yıl önce inanışlar geliştirmeye başladığımıza göre ilk 8 binde yer alan atalarımızın inanışlar geliştirmediğini, sonraki 4 binde yer alan atalarımızın ise inanışlar, inançlar ve dinler geliştirdiğini söyleyebiliriz. Yani atalarımızın üçte ikisi her hangi bir inanışa, inanca ve dine sahip olmadan hayatını idame ettirmeyi başarabilmişlerdir.

 

Bundan 300 bin yıl önce evrimleşen Homo Sapiens 230 bin yıl boyunca Afrika’da yaşadı ve sonra bazıları “cesaret” gösterip 70 bin yıl önce Afrika’nın dışına, Ortadoğu’ya çıktı, oradan da dünyaya yayıldı. 290 bin yıl boyunca avcı ve toplayıcı olarak yaşadık. Küçük gruplar halinde, av hayvanlarının ve daha iyi bitkisel yiyeceklerin peşinden tüm dünyaya yayıldık.

 

Sadece Afrika’da yaşadığımız dönemlerde bir Homo Sapiens grubu büyükbaba-babaanne, erkek ve kız evlatlar, onların eşleri ve torunlardan oluşurdu (muhtemelen gelinler diğer ailelerden koparılıyordu). Yani geniş bir aileydi, bu yüzden sülalece yaşıyorlardı demek daha doğru olabilir. Birlikte hareket eden (yaşayan ve göçen) sülale nüfusu yaklaşık 15-20 kişi olurdu. Kalabalıklaşınca sülale bölünür, ortaya iki sülale çıkardı. Ya da sülaleden bir aile kopar kendi sülalesini oluştururdu. Muhtemelen bazı aileler “evlilik” (üreme) amacıyla bir araya gelip daha sağlıklı klanlar oluşturuyorlardı.

 

Geceleri mağaralarda, kaya diplerinde, ağaç altlarında, çalı diplerinde konaklıyorlardı. Biraz gelişince dallardan, çalılardan, büyük yapraklardan ve hayvan derilerinden çadırımsı (geçici) barınaklar yapmayı da başardılar. Ateş yakabiliyor, taştan ve sopalardan alet yapabiliyorlardı (bunları kendilerinden önce tarih sahnesine çıkmış diğer insan türlerinden öğrenmişlerdi zaten).

 

Daha Afrika’dayken dil vardı ama ilkeldi. Muhtemelen o zamanki atalarımız tüm sesleri çıkaramıyorlardı. Büyük bir ihtimalle tüm gruplar ünlü harfleri çıkarabiliyorlardı ama ünsüz harflerin tamamını çıkaramıyorlardı. Tahminimce 5-10 ünsüz harfi çıkarabiliyorlardı. Mesela M, P, B, T, D, N, H gibi harfleri çıkarabiliyorlardı ama diğer ünsüz harfleri çıkaramıyorlardı. Bu sesleri de çıkarması kolay oldukları için keşfedebilmiştik. (Zamanla ve nesiller ilerledikçe farklı coğrafyalarda farklı gruplar yeni ünsüz harfleri çıkarabilir hale gelmişlerdi. Bu da kelime dağarcığını artırmış olmalıdır.)

 

Dip Notlar:

·         Alfabedeki sesler (ünlü ve ünsüz harfler) bir anda ortaya çıkmadı. Ses çıkarabilmek hem yetenek işiydi hem de keşif işiydi. Doğada duyduğumuz sesleri belki taklit edebiliyorduk ama net seslere dönüştüremiyorduk. On binlere yayılan zaman içinde günümüz alfabelerindeki sesleri tek tek keşfettik.

·         Araştırmalar, F ve V seslerinin avcı-toplayıcı toplumlarda genelde bulunmadığını, tarım ve yumuşak gıdayla birlikte daha kolay üretilebilir hâle geldiğini gösteriyor. Buna sebep olarak tarıma geçişle çene ve diş kapanışının değişmesi gösterilir. Bu, dudak ve diş temasını daha “kolay” hâle getirmiştir.

·         Günümüzde ıslık çalamayan birisi ıslık çalana şaşırır ve gıpta eder. Antik çağlarda daha öne hiç duyulmamış yeni bir harfi ağzından çıkaran kişiye hayranlıkla bakılmış olabilir. Hatta kendisine “seslerin efendisi” gözüyle bakılıp yücelik payesi bile verilmiş olabilir.

·         Pek çok dilde bazı sesler ya geç kazanılmıştır ya da hiç kazanılmamıştır. Örneğin “Ğ” sesi pek çok dilde yoktur. Araplar “P” sesini çok geç kazanmışlardır, bu yüzden Platon ve Perslere geçmişten gelen bir telaffuzla Eflatun ve Farslar demektedirler. Yeni yeni alfabelerine ekledikleri “V” sesi Japonlarda çok yakın zaman kadar olmadığı için Video yerine Bideo demeye alışmışlardır. Koreliler “F” ve “V” seslerini çıkaramadıkları için Coffee yerine Kopi demeyi tercih etmişlerdir. Bir sesin “geç kazanılmış” veya “hiç kullanılmamış” olması, onun biyolojik olarak üretimi zor, algısal getirisi düşük ve tarihsel olarak geç ihtiyaç duyulmuş olmasındandır.

·         Hangi millette doğduğundan bağımsız olarak tüm bebekler ilk önce A, U, İ gibi ünlü sesleri ve sonra da iki dudakla yapılabilen M, B, P gibi ünsüz sesleri çıkarırlar. Çünkü bebekler etraftan duyduğu sesleri taklit etmek isterler ama sadece kendi biyolojilerinin izin verdiği kolay sesleri çıkarabilirler. Bu sesler: en az kas denetimi ister, bebeğin henüz gelişmemiş ağız-yüz motor sistemiyle uyumludur, refleks hareketlere yakındır. Bu yüzden “baba” veya “mama” demeleri çok daha kolaydır.

 

Konuşmanın (dillerin) tarihinde önce tek heceli kelimeler sonra iki heceli kelimeler ortaya çıkmış olmalı. Bazı evrimsel dilbilimciler, kelimelerden önce “gösterme/işaret etme” jestinin geldiğini savunur. El ile bir yönü veya nesneyi gösterirken çıkarılan ve “Bak!”, “Şu!”, “Orada!” anlamına gelen “Ta”, “Da” veya “To” gibi kısa, vurgulu hecelerin, insanlığın ilk işaret kelimeleri (zamirleri) olduğu tahmin ediliyor.

 

Daha sonra antik atalarımız kendilerine, yiyeceklere, tehlikelere ve bazı eylemlere kelime atamış olmalılar. Zamanda geriye gidip ilk insanların kamplarına konuk olabilseydik, duyacağımız ilk kelimeler muhtemelen karmaşık cümleler değil; “Ma” (anne), “Grr” (tehlike/yırtıcı), “Ah!” (acı/korku) ve “Ta!” (bak/orada) gibi kısa, kesik ve hayati sesler olacaktı.

 

İlk cümleler ise gramerli değil, yan yana gelmiş kelimelerden oluşmuş olsa gerek. El, kol ve mimikler eşliğinde kelimeleri yan yana koyarak bir şeyler anlatmaya çalışmış olsalar gerek. (Yeni Türkçe öğrenmiş olan bir yabancının ellerini de kullanarak “ben var gitmek” demesi gibi cümleler kurmuş olabilirler.) Bunlara cümle değil, proto cümle demek daha doğru olur.

 

Bundan 100 bin yıl öncesine kadar muhtemelen hikâye anlatıcılığı henüz başlamamıştı. Çünkü dil yeterince gelişmediği için geçmiş ve geleceğe dair anlatılar sınırlıydı. Soyut düşünce dar kapsamlıydı. Dil yeterli bir gelişim seviyesine ulaşınca insan; geçmişi anlatabilir, geleceği planlayabilir, olmayan şeyleri düşünebilir, başkasının zihni hakkında düşünebilir hale gelmiş olmalı.  

 

İlkel dillerde muhtemelen sadece “şimdi” vardı. Dile “dün”, “yarın”, “geçmiş” ve “gelecek” gibi zaman ekleri/kelimeleri dahil olduğunda, insan beyni “zamanda zihinsel yolculuk” yapmaya başlamış olmalı. Bu da planlama yapmayı, ders çıkarmayı ve strateji geliştirmeyi (yani ileri düzey akıl yürütmeyi) doğurmuş olsa gerek.

 

Dil geliştikçe kelimeler: tekil nesneleri değil, türleri, rolleri ve ilişkileri temsil etmeye başlar. Cümle kurmak düşünmeyi artırır, komplike cümleler kurmak soyut düşünceyi sıçratır. Dildeki bu gelişim neden-sonuç düşüncesini, koşullu düşünmeyi, karşı-olgusal düşünceyi (olmasaydı ne olurdu?) mümkün kılar. Anlam arayışı başlar. Sebebini bilemediği olaylara açıklama getirmek amacıyla hayal gücünü kullanır, uydurma da olsa cevaplar bulur. Anlam arayışına girer.

 

Dil olmadan karmaşık akıl yürütme (örneğin mantıksal tümdengelim, felsefe yapma veya geleceğe dair stratejik planlama) neredeyse imkansızdır. Dil, düşünceleri sabitleyen ve onları manipüle etmemizi sağlayan bir “zihinsel işletim sistemi” gibidir. Dil yoksa, zihninizdeki bir fikri rafa kaldırıp, üzerine başka fikirler ekleyip sonra geri dönemezsiniz. Dil, düşünceyi uçucu olmaktan kurtarır. Dil geliştikçe, zihnin veri işleme kapasitesi ve soyutlama yeteneği geometrik olarak artmıştır.

 

Elbette soyut düşünce dil olmadan önce de vardı ama dil gelişince daha da derinleşti. Aynı şekilde dil olmadan önce de düşünme vardı ama dil gelişince onu taşınabilir, paylaşılabilir ve katmanlı hâle getirdi. Zaten insan zihnini “hayvansal zekâdan” ayıran şey, düşünmenin kendisi değil; düşüncenin dile dökülebilir hâle gelmesidir.

 

Dil, yalnızca iletişimi değil; bilinci, kültürü, hayal gücünü, sembolizmi, ahlâkı ve hatta yalanı mümkün kılan bir bilişsel ekosistem yarattı. Dilin gelişimi, insanlarda yalnızca daha iyi iletişim değil; kolektif bilinç, kültür, anlatı, hayal gücü, anlam arayışı ve ahlâkî muhakeme doğurdu.

 

Dil geliştikçe insan yalnızca çevresini değil, kendini de anlatmaya başladı. Dil belirli bir karmaşıklığı aştığında hikâye üretimi başlar: geçmiş olaylar ders olur, bireysel deneyim başkasına aktarılır, grup kimliği anlatılarla kurulmaya başlanır. Hikâye anlatımıyla geçmiş açıklanır, nedenler düzenlenir, korku ve belirsizlik paylaşılır ve uydurma da olsa nedenler açıklanır. Dil geliştikçe insanları ikna etmenin, etkilemenin, yönlendirmenin ve manipüle etmenin aracı haline gelir. Yalan, uydurma ve kurgu da başlamış olur.

 

Antik atalarımız bir ses duyduklarında bunu birisinin veya bir şeyin çıkardığından emindiler. Ya aslandı ya düşen kayaydı ya da çocuğunun pırtlamasıydı. Sesin bir nedeni vardı. Ama bir de nedenini bilemedikleri şeyler vardı. Anlam veremedikleri şeyler. Örneğin bir felakete ne neden olmuş olabilirdi? Zihinleri boşlukları kaldıramıyordu. Dolayısıyla faili meçhul olan şeylerin mutlaka bir faili olmalıydı. Bu da metafizik anlatılar ve soyut karakterler (kahramanlar) geliştirmeye giden yoldu. Dil gelişmese metafizik anlatılar ve soyut karakterler ortaya koymak zor olurdu.

 

Dilden bu kadar bahsetmemin nedeni ilk inanışlara giden yolu dilin gelişimine bağlayan görüşümdür. Çünkü inanışlardan bahsedebilmek için; sembolik temsil, görünmeyen varlıklardan söz edebilme, zaman içinde tutarlı anlatılar kurabilme yetileri gerekir. Bu yetileri edinebilmek için de dilin belli bir aşamaya ulaşması gerekir.

 

Dilin 100 bin yıl önce ve daha sonra da 70 bin yıl önce (yani 30 bin yıl arayla) iki önemli aşama kaydettiğini düşünüyorum. 100 bin yıl önceki sıçramada inanışlar, 70 bin yıl önceki aşamada ise inançlar doğmuş olabilir.

 

Kanıtlarım neler mi? Aklım erdiğince, dilim döndüğünce, yaptığım araştırmalar üzerinden anlatayım.

 

100 bin yıl öncesine kadar ölülerimizi arkada bırakıyor, cesetleri kaldırma işini leşçi hayvanlara ve doğaya havale ediyorduk. Derken bundan 100 bin yıl önce ölülerimizi gömmeye başladık. Bunu yapmaya iten şey ne olabilirdi? Sevdiğimizin cesedinin leşçilere yem olmasını artık kabullenemiyor muyduk? Etrafta ölü insan kemikleri görmek rahatsız edici mi olmaya başlamıştı? Ölüye saygımız mı buna neden olmuştu? Yoksa topraktan geldiğimizi düşünüyorduk da, bu yüzden mi gömmeye başlamıştık. (Neandertaller de ölülerini bizimle aynı dönemde gömmeye başlamışlardı. Belki biz onlardan, belki de onlar bizden bunu öğrendiler.) Gerçek nedeni bilemiyoruz. Tek tahminimiz insanların vicdan geliştirmeye, inanışlar edinmeye, hikayeler anlatmaya başlamış olabileceğidir. Yoksa 200 bin yıldır doğaya bıraktıkları ölülerini neden gömmeye başlasınlar ki?

 

Ölü gömme işi dilin gelişiminin, dolayısıyla düşüncenin gelişiminin bir sonucu olsa gerek. Elbette dilde ve düşüncede gelişim yerinde saymadı. Daha da geliştiler.

 

Nitekim, bir süre sonra (muhtemelen 80 bin yıl önce) ölülerimizi gömerken şahsi eşyalarını da yanlarında gömmeye başladık. Kullandıkları taşları, taktıkları, sevdikleri giysileri ölünün yanına bırakarak gömdük. Bir zaman sonra da süsleyerek gömdük ölülerimizi. Çiçeklerle, kolyelerle, aşı boyalarıyla süsledik. Ölülerimiz için yapmaya başladığımız bu davranışlar maneviyat kazandığımızı gösteriyor olabilir mi? Kutsallığı icat etmiş olabilir miyiz?

 

Sanırım “değer vermek”, o dönemde kazandığımız bir yeti. Birine veya bir şeylere daha fazla değer vermeye başlamış olmalıyız. O da kutsallığı doğurmuş olabilir.

 

İletişimdeki (konuşmadaki) gelişme, düşünmedeki gelişmeyi, anlatıda ilerlemeyi, anlam aramadaki gelişimi, değerlilik anlayışını ve kutsallığa ulaşmamızı tetiklemiş olabilir. İlkel insanı modern insana çeviren duygu ve düşünceleri kazanmamıza neden olmuş olabilir.

 

Hatta bir süre sonra mezarların başlarına taşlar koymaya da başlamışız. Mezarın yerini işaretleme manasına gelen bu uygulama göçebe hayatımızda buralardan tekrar geçerken yakınımızın mezarına uğramak istememizden dolayı olabilir. Bir insan yakınının mezarını neden tekrar ziyaret etmek isteyebilir? Sevgisinden, minnetinden, özlemini anlatmaktan, yaşadıklarını paylaşmaktan, saygısını sunmaktan olabilir. Belki de ölenin huzur bulması ve bizleri güzel anmaları/hatırlamaları için de gömme işini daha törensel hale getirmiş olabiliriz.

 

Tüm bunlar ilkel insanın 100 bin ila 70 bin yılları arasında inanışlar (soyut kavramlar, doğa üstü anlatılar) geliştirdiğine göstergedir bence. 

 

Elbette ilk inanışlar sadece ölü gömme adetinin başlamasıyla ortaya çıkmış olmayabilir. İnanışlar (metafizik düşünceler) başka nedenlerle de ortaya çıkmış olabilir. Örneğin; seller, yangınlar, volkan patlamaları, depremler, çığlar, toprak kaymaları, taş düşmeleri, vahşi hayvan saldırıları, hatta salgın hastalıklar gibi açıklama getirilmesi zor doğa olayları ve bu afetlerde yaşanan kayıplara açıklama getirmek için de insanoğlu “uydurma cevaplar” vermek zorunda kalmış olabilir. Bu uydurma cevapların birikimi de inanışlara dönüşmüş olabilir. (Eğer öyleyse “hikaye anlatıcılığı” ve “yalan” da bu dönemde çıkmıştır diyebiliriz.)

 

Şöyle hayal edin, o dönemde bir çocuk dedesine soruyor, “babam neden öldü”, dede de “selde boğuldu” diyor. Üzgün olan çocuk hemen akabinde “neden başkası değil de benim babam boğuldu” veya “neden sel başımıza geldi” gibi bir soruyla devam edebilir. Bu sorulara cevap vermek kolay değildir. Dede bir şeyler uydurmalıdır. Dede “babanın bedeni bizimle değil ama o içimizde, aklımızda, hatıralarımızda yaşıyor” demiş olabilir. Bu tür bir cevap ileride “ruh” kavramına kolayca pek ala evrilebilir. Ayrıca bu tür sorular klanı (ve torunları) hizaya getirmek için fırsat da olabilir. Dede de bu fırsatı kullanarak “baban öldü çünkü biz ailecek doğuya gitmek yerine batıya giderek doğayı kızdırdık” demiş olabilir. Bu cevabıyla dede hem doğuya gitme önerisinin kabul görmemesinin intikamını alır, hem de klanını doğuya yönlendirmeye çalışır. Ama bu cümleden çocuk “doğa” adında bir üst varlığa inanmaya başlar. İnsanlık başına gelen talihsiz veya talihli şeyleri doğa üstü nedenlere ve güçlere bağlayan metafizik hikayeler biriktirmiş ve bu hikâyelerin içine de metafizik varlıklar yerleştirmiş olabilir. Bu metafizik hikayelerin birikimleri de inanışlara dönüşmüş olabilir.

 

Ölenlerin hep gömüldüğünü gören (bir başka deyişle leşçilere bırakılan hiç ceset görmeyen), dolayısıyla insan bedeninin parçalanıp veya çürüyüp iskelete dönüştüğünü bilmeyen çocuklar bir yakınını kaybettiklerinde “neden toprağın altına gömdük?” sorusunu muhakkak dile getirmiş olmalıdır. Buna elbette “leşçilerden korumak için” cevabı da verilebilir ama çocuğu korkutmamak için pekâlâ “baban artık yaşamına toprağın altında devam edecek” veya “toprağın altında mutlu şekilde yaşayacak, ölünce biz de babana katılacağız, birlikte toprak altında yaşayacağız” benzeri cevaplar vermiş olabilirler. Bu tip cevaplar doğa üstü (metafizik) düşünceler ve inanışlar doğurmuş olmalıdır muhakkak. 

 

İlkel zamanlarda insanlar hastalıklara, zehirlenmelere ve yaralanmalara karşı çaresizdi. Doğal ilaçlar geliştirme ve yaraya/kırığa müdahale etmede bilgisizlerdi. Ufak bir kırık bile insanı öldürebilirdi. Ama bazı insanlar hastalıktan, yaralanmadan, zehirlenmeden, kırıktan ölürken bazıları ölmüyordu. Bu durum hayret verici olduğu kadar ve açıklama gerektiren bir durumdu. Neden aynı hastalığı geçiren veya benzer kırığa sahip olan insanlardan bazıları ölürken bazıları ölmüyordu? Elbette bu duruma açıklık getirecek kişiler de klanın yaşlılarıydı. Biri ölürken diğerinin yaşaması durumuna getirilebilecek açıklama o dönemde metafizik bir cevap olmalıydı. “O öldü çünkü çok yanlışları/kötülükleri vardı, diğeri ölmedi çünkü çok iyilikleri/seveni vardı.” Böyle bir cevap toplum kuralları, ahlak ve vicdan geliştirmeye de ön ayak olurdu. Elbette yan çıktısı da metafizik öğretiler olacaktır. Bir başka vakada klanın lideri “büyük oğlum küçük oğlumu dövüp klandan kovmasaydı bunlar başımıza gelmezdi, kötülük ölüm getirir” demiş olabilir. Yani vicdanları kanatan bir eylemin doğa (evren) tarafından cezasız bırakılmayacağını söylemiş olabilir. Elbette bunun tam tersi de olabilir. Bir yavru ayının canını bağışladıkları için çokça geyik avlamayı başardıklarını da söyleyebilir. Yani vicdani duygular da metafizik inanışlar geliştirmeye neden olmuş olabilir.

 

Uzun göçlere rağmen av bulamayıp açlıktan kırılan klanların av hayvanlarına rastlamak ve avlanarak bolca yiyeceğe ulaşmak için şans getirici ritüeller icat etmiş olmaları da muhtemeldir. Yada kolay av buldukları bir avda yanlarında bulunan eşyaların uğur getirdiğine inanmaları da muhtemeldir. Şansı/uğuru bollaştırmak için ritüeller gerçekleştirmiş olmaları ve bu ritüellerin metafizik inanışlara dönüşmüş olması da muhtemeldir.

 

Avlanmak için uzun mesafeler kat eden insanların bir gün kampına en sevdikleri av hayvanlarının kendiliğinden geldiğini düşünün. Kolay bir avlanma ve bolca beslenme. Böyle bir durum muhakkak bir şölenle ve veya ritüelle kutlanmış olmalıdır. Hatta kendi ayaklarına kadar gelen bu hayvanların özel olduğunu, derilerinin ve kemiklerinin de kutsal olduğunu düşünmüş olabilirler. Klanın yaşlısı “sözümü dinlediğiniz için gördünüz mü av ayağımıza geldi” bile demiş olabilir. Şans ve şansın devamlı olması isteği, şansı artırmaya dönük ritüellere, danslara, şölenlere ve dualara dönüşmüş olabilir. Şans algısı/kavramı metafizik inanışlara giden yolun taşlarından olsa gerek.

 

Sürekli göç halindeki antik insanlar yeni hayvanlar, yeni bitkiler, yeni dağlar ve nehirler, muazzam manzaralar gördüklerinde doğanın güzelliği ve çeşitliliği hakkında büyülenmiş olsalar gerek. Gece ve gündüz döngüleri, mevsim döngüleri, güneş, ay ve yıldızların varlığı, yağmur, kar ve sis onları hayrete düşürmüş olmalı. Fırtına, sel, heyelan, deprem gibi doğal afetler karşısındaki çaresizlikleri doğaya olan saygılarını artırmış olmalı. Tüm bunlar doğada bir kutsallık bulmalarına ve doğaya tapınmalarına neden olmuş olabilir.

 

İnsanlar geceleri kafalarını çevirip yıldızlara baktığında, parlak yıldızları hayali bir çizgiyle birleştirdiklerinde zihinlerinde tanıdık canlıların silüetleri belirmiş olabilir. Semanın en parlak 10-15 yıldızı hayali çizgilerle birleştiğinde balığa benziyor olabilir. Bu hayli ilginç bir durumdur. Buna mana vermek de metafizik hikayeler doğurmuş olmalıdır.

 

Aynı şekilde bazı kayalardaki veya bazı ağaçlardaki bazı oyuntular ve çıkıntılar, bazı noktalar ve çizgiler insanlara tanıdık gelmiş olabilir. Bunlar bir insan yüzünü veya bir hayvanı andırıyor olabilir. O zaman o kaya veya ağaçta keramet görülebilir. Hele hele bu ilginç kaya veya ağacı gördükten sonra başlarına belirgin bir şey (iyi veya kötü) geldiyse, o kayayı veya ağacı tekrar görmek, ondan bir şeyler dilemek veya önünde ritüel gerçekleştirmek ihtiyacı duymuş olabilirler. Bu tür yaşanmışlıklar zamanla abartılı hikayelere ve metafizik inanışlara pek ala dönüşmüş olabilir.

 

Klanını doyuracak olan ava, örneğin geyiğe, yemeden önce teşekkür etmek, şükranlarını sunmak, yedikten sonra kemiklerini kutsal olduğuna inandıkları bir kayaya veya ağaca asmak, avsız kaldıklarında bu kemikli kayayı veya ağacı ziyaret etmek, kemiklerden av dilemek de zamanla metafizik inanışa dönüşmüş olabilir.

 

İlkel insanlara hayvanlar, özellikle de yeni karşılaştıkları türler çok ilginç gelmiş olabilir. Hayvanların bazıları yırtıcıyken bazılarının uysal olması, onların etlerinden, derilerinden ve kemiklerinden faydalanabiliyor olmaları, her hayvanın farklı avantajlarının olması, ilken insanların hayvanlara hayranlık duymalarına (hatta özenmelerine) neden olmuş olabilir. Nitekim ilkel atalarımızın mağaralarda çokça hayvan figürü çizmeleri, yarı hayvan insan figürleri çizmeleri ve yontmaları bundan olabilir. Hayvanların güçlü olduğu özelliklerinin kendilerine geçmesini istemiş ve hayal etmiş olabilirler. Hayvanlara olan bu hayranlık zamanla metafizik inanışlar da doğurmuş olabilir.

 

Avdan gelen babalar çocuklarına ateş başında avda başlarına gelenleri anlatmış olmalıdırlar. Bu hikayeler sıradanlaştığında abartılı hikayelerin yanı sıra uydurulmuş hayvanlar (kanatlı aslanlar, konuşan yılanlar, dev kertenkeleler, yarı insan geyikler) anlatmış olmaları da muhtemeldir. Zamanla bu anlatılar metafizik hikayelere ve inanışlara dönüşmüş olabilir.

 

Ateşin varlığı da insanı büyülemiş ve düşündürtmüş olmalı. Gündüz ortaya çıkan güneş gibi ısıtan ateşin yakıcılığı da korkutucu olmalı. Ateşle pişen etin lezzetinin artması da şaşırtıcı olmalı. Yıldırımların orman yangınlarına sebep olması, volkanların kızgın lav püskürtmesi de ateşin değerini artırmış olmalı. Ateşin geceyi aydınlatması, vahşi hayvanları kaçırması da minnet duygusu yaratmış olmalı. Tüm bunlar ateşi kutsallaştırmalarını da sağlamış olabilir. Ateşin içinde bir güç görmüş olabilirler. Ateşin nedenine ve etkisine dair mitler uydurmaları da mümkün. Bunlar ateşle ve alevle ilgili inanışlara neden olmuş olabilir. (Not: Bizden önceki homo türleri ateş yakmayı ve kontrolünü sağlamayı yaklaşık 1 milyon yıl önce başarmışlardı. Muhtemelen ateş yakmayı evrimleştiğimiz tarihten itibaren biliyorduk. Ama önceki ve çağdaş homo türlerinden daha kolay ateş yakabiliyor, daha iyi kontrol edebiliyor ve daha etkin kullanabiliyorduk. Bu da avantaj sağlamış olmalı. Sağladığımız bu avantaja “şükürler olsun” mahiyetinde ateşe kutsallık da atfetmiş olabiliriz.)

 

Halüsinojen bitkiler (örneğin sihirli mantar) yedikten sonra edindikleri deneyimler insanları başka dünyaların var olduğuna inandırmış olabilir. Beyni uyuştuğunda yaşadığı hisler ve sanrıları ona başka alemleri gördüğünü düşündürtmüş olabilir. Başka alemlerin varlığına inanmak ve bu deneyimleri abartarak anlatmak zamanla metafizik inanışların doğmasına neden olmuş olabilir.

 

Avcı toplayıcı bir kabilenin alfa erkeği olması da muhtemeldir. Bu alfa erkeği sadece avcılıkta değil, klanını diğer klanlardan korumakta maharet ve güç sergilemiş olmalıdır. Ayrıca klanını hep verimli bölgelere taşımış, klan içindeki anlaşmazlıkları adaletle veya diğerlerinin beğenisiyle çözmüş olabilir. Ateş yakmakta, barınak bulmakta (veya yapmakta), tehlikeleri öngörmekte, av izi sürmekte hünerli olabilir. Hikaye anlatmakta, motive etmekte, moral aşılamakta iyi olabilir. Böyle bir reisin ölmesi klan için çok üzücü ve moral yıkıcı olmalıdır. Böyle bir reis klanına “ölsem bile hep yanınızda ve rüyalarınızda olacağım” demiş olabilir veya klan buna inanmaya başlamış olabilir. Bu reis öldükten sonra hakkında epey efsane uydurulmuş olabilir. Bu reisin hikayeleri nesilden nesle aktarılmış olabilir. Sonradan gelen reisler de unutulmamış ve abartıyla anılmış olabilir. Bu efsaneler, ölü ataların ruhlarının yaşadığı inanışına, yani “ata kültüne” dönüşmüş olabilir.  

 

İlk insanlar için rüyalara mana vermek de ilginç olsa gerek. Zira rüyasında ölmüş yakınını gören bir insan bunun nasıl olabildiğini mutlaka sorgulamıştır. Bu sorgulamaya verilebilecek cevaplardan biri ölmüşlerin ruhudur. O dönem için bu açıklama akla da yatkındır. Elbette öldürdüğü geyik, arkalarında bıraktıkları dağ veya nehir de rüyasına giriyorsa, onların da pek ala ruhları olduğuna inanabilirsiniz. Hele hele can düşmanları olan yırtıcı hayvanlar da rüyalarına giriyorsa onların da ruhları olmalıdır, ama tek farkla, onlar kötü ruhlardır. İlkel atalarımız için rüyalar ilginç olmalıdır. Rüyaların anlamı olmalıdır. Metafizik inanışlar geliştirmede rüyalar katalizör görevi görmüş olabilir. 

 

Ölen her canlının, insan dahil, hareketsiz kalması, canlıların içinde bir güç, bir enerji olduğuna dair fikir geliştirmelerine neden olmuş olabilir. Canlıyı harekete geçiren bu güç veya enerjinin ölümle birlikte bedenden ayrıldığını ya da yok olduğunu düşünmüş olabilirler. Zira ölen her şey aslında ilk aşamada derin bir uykuda gibidir. Ama uyandırmaya çalışsanız uyandıramazsınız. Çünkü gücü/enerjisi çekilmiştir ve bir daha geri gelmeyecektir. Öyleyse insanı canlı kılan güç/enerji ya insanı terk etmiştir, ya da ölmüştür. Bu yüzden beden hareketsizdir. Bu geride kalanlara yapılabilecek güzel ve kabul edilebilir bir açıklamadır. O zaman canlıların içinde onları uyanık kılan ve hareket ettiren bir güç olmalıdır. Bu gücün düşünülmesi, konuşulması metafizik inanışlara yol açmış olabilir.

 

Yıldırımların yangın çıkarması veya ağaçları kül etmesi, fırtınaların ağaçları devirmesi, volkanların lav ve kül püskürterek etrafını yıkıma sürüklemesi, depremlerin yarıklar oluşturması, kayaları yerinden oynatması, tüm bu doğa fenomenlerinin içlerinde (doğalarında) bir güç barındırdığını düşündürtmeye ve bu gücü öfkelendirmenin kötü sonuçlar doğurduğuna dair inanışlar geliştirilmiş olabilir.

 

Klanlarına katılan bir yaşlının yol göstermede başarılı olması, hastaları iyileştirmede bilgili olması, gösterdiği yerde av bulunması, hikaye anlatmada becerikli olması gibi durumlar, o yaşlının bir ayrıcalığa sahip olduğunu, metafizik bir bilgeliğe/güce/uğura sahip olduğu fikrini doğurmuş olabilir.

 

Metafizik inanışlara dair yukarıda verdiğim tüm anlatılar tahmindir. Ama bu tahminler tarihi bulgulara bakılarak yapıldığı gibi günümüzdeki dinlere, inançlara ve inanışlara bakılarak da yapılmıştır. Tahmin ettiğimiz bu inanışlar aşağıdaki inançları doğurmuştur. 

1.       Naturizm

2.       Animatizm

3.       Animizm

4.       Totemizm

5.       Panteizm

6.       Şamanizm

7.       Politeizm

8.       Paganizm

9.       Felsefi İnançlar

 

Şimdi bu antik inançları tek tek ele alalım.

 

Not: Bu antik inançların ne zaman ortaya çıktığı bilinmemekle birlikte ben kendi tahminlerimle bu inançlara doğuş tarihleri atadım. Çıkış tarihlerine göre sıraladım. Bu tarih sıralaması bana göredir. Hatalı olabilirim.

 

1.       NATURİZM

Naturizm (Doğacılık), doğaya ve doğa güçlerine tapınmayı merkezine alan bir inanç sistemidir. Naturizm, evrenin ve doğanın ötesinde, ondan bağımsız bir yaratıcı veya aşkın (transandantal) bir güç aramaz. Her şeyin açıklamasını ve kutsallığını doğanın kendisinde bulur. Naturizm, evrendeki doğa olaylarının (güneşin doğuşu, gök gürültüsü, fırtınalar, mevsimsel döngüler) kendi başlarına kutsal olduğunu savunur.

 

İlahi olan, evrenin dışından dünyaya müdahale eden bir güç değildir; ağaçta, nehirde, fırtınada, güneşte ve insanın ta kendisindedir. Yani tanrısal güç doğaya içkindir.

 

Mucizeler veya doğaüstü olaylar reddedilir. Var olan her şey, evrenin kendi rasyonel ve fiziksel yasaları çerçevesinde gerçekleşir. Doğanın ritmi (gece-gündüz, mevsimler, yaşam ve ölüm döngüsü) en büyük öğretmendir.

 

Bu inancın modern yorumuna göre doğa, bir tanrı tarafından yaratılmış bir “eser” değil; doğanın kendisi tanrıdır veya ilahi gücün doğrudan dışavurumudur.

 

Naturizm, antropoloji ve din sosyolojisinde, özellikle Max Müller (1823-1900) gibi öncü bilim insanları tarafından, dinlerin kökenini açıklamak için kullanılan temel teorilerden biridir.

Naturizm’in kökeni de Afrika’daki antik atalarımıza dayanır. Muhtemelen 90 bin yıl önce ortaya çıkmıştır. Antik insanlar Güneş, Ay, Şafak veya Gök Gürültüsü gibi görkemli doğa olayları karşısında muhtemelen büyülenmişlerdir. Bu büyülenme bu dağa olaylarına tapınmaya götürmüş olmalıdır onları. Antik atalarımızın inanışlarını inanca çevirdikleri ilk alan Naturizm olmuştur diyebiliriz.

 

Kanımca Naturizm inanışlar evresindeki insanlığın inanca en yakın metafizik görüşüdür. Bu sebeple, bilişsel devrimden daha önce ortaya çıkmasına rağmen “inanç” kategorsinde ele alıyorum. 

 

Naturizm, doğrudan doğa olayının veya nesnenin kendisinin gücüne odaklanır. Bir ağacın içindeki ruha değil, o ağacın yaşam verme gücüne, ormanın heybetine veya fırtınanın yıkıcılığına tapınır. Bu güçleri anlamlandırmak için onlara insani karakterler veya ruhlar yükler.

 

Antik atalarımızın icadı olan Nuturizm inancı on binlerce yıl boyunca devam ettirilmiş ve en nihayetinde doğa tanrılarını ve tanrıçalarını icat etmemize sebep olmuştur. Güneş tanrısı, ay tanrısı, toprak tanrıçası (toprak ana), gök tanrısı, fırtına tanrısı, deniz/su/nehir tanrısı, orman tanrısı …vb. Bu doğa tanrı ve tanrıçaları birbiriyle bağlantısı olmayan kültürlerde farklı adlarla ortaya çıkmışlardır.

 

Kadim çok tanrılı dinlerin pek çoğu doğa merkezlidir. Günümüzde yeniden canlanan Wicca veya Druidizm gibi Neopagan inançlar, tamamen doğanın ritmine, elementlere (toprak, hava, ateş, su) ve mevsim dönümlerine (ekinokslar, gündönümleri) saygı üzerine kuruludur.

 

Doğa tanrıları, insanlığın doğayı anlamlandırma çabasının ürünüdür. En çok tarım ve erken uygarlık dönemlerinde gelişmişlerdir. Modern çağda bu tanrılara tapınma büyük ölçüde sona erse de, mitoloji, edebiyat ve sembolizmde yaşamaya devam ederler.

 

Kızılderili kültürlerinden Şamanizm’e kadar pek çok yerel inançta, doğadan ihtiyacından fazlasını almamak, toprağı “ana”, göğü “baba” olarak görmek naturist felsefenin en saf pratikleridir.

 

Naturizm kavramının akademik dünyadaki en önemli ismi dinler tarihçisi Max Müller'dir. Müller’e göre dinlerin kökeni doğa olaylarına dayanır. Naturizm ilkel insanın inanabileceği ilk inançlardan olmalıdır.

 

Müller’e göre antik insanlar doğa olaylarını anlatmak için dilde “parlak olan”, “ısıtan”, “gürleyen” gibi sıfatlar kullanmışlar; zamanla bu sıfatlar özel isimlere (Örn: Zeus, Thor, Ra) dönüşmüştür. Yani insanlar aslında doğa olaylarını betimlerken, zamanla bu betimlemeleri gerçek kişilermiş (tanrılarmış) gibi algılamaya başlamışlardır.

 

Naturizm bazı dinlerin alt katmanlarında yaşamaya devam etmektedir. Japonların dini Şintoizm’de naturizm’in izlerine bolca rastlanmaktadır. Şinto’da kami, çoğu zaman kişilikli bir tanrı değil: dağ, şelale, rüzgâr, orman gibi doğal olgularda yoğunlaşan kutsal güçtür. Bu yapı, modern Japon toplumunda da aktif bir ibadet ve ritüel pratiği olarak sürmektedir.

 

Hindular Ganj nehrinin kendine has bir kutsal gücü olduğuna inanırlar. Genj’ın kendilerini arındıracağına ve kozmik düzene bağlayacağına inanırlar.

 

Bugün naturizm, geleneksel dinlerin dogmalarından uzaklaşmak isteyen ama hayatında manevi bir tatmin ve aidiyet arayan modern insan için “Ekolojik Maneviyat” veya “Yeşil Din” kavramlarına dönüşmüştür. 

 

Doğaya ve doğa güçlerine tapınma (naturizm / doğamerkezli inanışlar) günümüz toplumlarında hem geleneksel biçimleriyle hem de modern, yeniden yorumlanmış formlarıyla hâlâ görülmektedir.

 

Modern dünyada klasik anlamda doğaya tapınma azalmış olsa da “Derin Ekoloji” ve “Gaia Hipotezi” gibi kavramlar Naturizm'in modern yansımalarıdır. (Gaia Hipotezi: Dünyanın tek bir canlı organizma olduğu fikridir.)

 

Modern natürizmde ibadet; doğayı tahrip etmemek, evrendeki entropiye karşı yaşamı ve düzeni savunmak, bir ağacın veya ekosistemin parçası olduğunu bilerek uyum içinde yaşamaktır. Doğanın kendisi bir tapınak olarak kabul edilir.

 

2.       ANİMATİZM

Animatizm canlı ve cansız varlıkların içinde bir güç (etki, enerji, kudret, gizem, uğur) olduğuna inanmaktır. Bu inanç pek çok dinin alt katmanlarında, yerel halk inanışlarında, hikaye anlatımlarında, edebiyat, tiyatro ve sinema sanatlarının içinde rastlanılan bir inançtır. Ama bağımsız bir dine dönüşmemiştir. Animatizm, etkisel bir güç inancıdır. Bu güç başkalarını da (olumlu veya olumsuz yönde) etkileyebilir. (Animizm ile karıştırmayın, ondan birazdan bahsedeceğim)

 

Pek çok uzman animatizmin antik bir inanç olduğu konusunda hem fikirdir. Animatizm kavramını ilk sistematik olarak tanımlayan kişi, İngiliz antropolog Robert Ranulph Maretttir (1866–1943). Marett, animatizmi “preanimizm (animizmöncesi)” bir inanç düzeyi olarak tanımlar. Ben bu inancın insanlığın inanışlar evresinde, yani yaklaşık 80 bin yıl önce ortaya çıktığını düşünüyorum.

 

Animatizm de Naturizm gibi inanışlar evresindeki insanlığın inanca en yakın metafizik görüşlerinden biri. Henüz “inanç” kategorisine sokulabilecek sofistikasyona sahip değil. Bu sebeple, 70 bin yıldan daha eski olmasına rağmen “inanç” kategorisinde ele alıyorum. 

O dönemde antik atalarımızı öldürdükleri bir geyiğin içinde, yıldırımın çıktığı bulutların içinde, lavların püskürdüğü volkanların içinde, suyun akmasına, dalganın gelmesine, rüzgarın esmesine neden olan güçler olduğunu düşünürlermiş. İlk zamanlar bu güçlerin ayrı ayrı güçler olduğuna inanılırmış. Bilinci olmayan, ruhlarla alakası olmayan, şeylerin özünde var olan güç.

 

Her şeyin içinde olan ama birbirlerinden bağımsız olan güçler zamanla “bir” güç haline dönüşmüş. Tüm evrene yayılmış, canlı ya da cansız her nesnenin içinde barınabilen, yoğunlaşabilen veya azalan tek bir mistik güç. (İnsan hayal gücü böyledir, mutlaka olaylar arasında bağ kurar. Çünkü örüntü kurma becerimiz sayesinde hayatta kaldık. Bazı örüntülerimiz uydurma da olsa, bundan vazgeçmedik.)

 

Animatizmdeki güç, bir elektrik akımına benzer. Akım nesneye şahsiyet kazandırmaz; sadece onu “yüklü” hale getirir. Güçlü bir şaman, kutsal bir taş ya da uğurlu bir silah, bu mistik enerjiden normalden daha fazla pay almış demektir.

 

Bu gücün bir adı, karakteri, öfkesi, sevgisi veya bilinci yoktur. Nötr bir kuvvettir. Doğru kullanıldığında başarı ve şifa getirir, yanlış yönetildiğinde ise çarpılmaya veya felakete yol açar.

 

Animatizm kavramının dünyadaki en somut ve klasik örneği, Melanezya ve Polinezya kültürlerinde bulunan Mana inancıdır. “Mana” doğal dünyanın ötesinde ama onun içinde işleyen görünmez, fizikötesi bir kuvvettir. Çalışma mekanizması şöyledir; Bir savaşçı çok iyi dövüşüyorsa, bunun sebebi kendi yeteneği veya onu koruyan bir ruh değil, üzerinde taşıdığı “Mana” gücünün yüksek olmasıdır. Eğer savaşçı yenilirse, “Mana”sını kaybettiğine veya gücün onu terk ettiğine inanılır. Benzer şekilde, çok ürün veren bir bahçe veya avı ıskalamayan bir ok “Mana” ile doludur.

 

Kuzey Amerika yerlilerindeki Orenda (İrokeler) veya Manitou (Algonkinler) kavramları da animatizmin tipik örnekleridir; her şeyi çevreleyen soyut kozmik enerjiyi ifade ederler.

 

Animatizm, “ilkel” ya da tamamen geçmişte kalmış bir inanç biçimi de değildir. Modern toplumlarda adı konmadan, çoğu zaman seküler, psikolojik veya kültürel bir dil içinde yaşamaya devam etmektedir.

 

Modern animatizmin en yaygın ve görünür biçimi, “enerji” dilidir. Günlük hayatta sık duyulan; “buranın enerjisi çok ağır”, “bu evin enerjisi iyi”, “o insanın enerjisi bana uymadı”, “bu taşın enerjisi var” gibi ifadeler zihinlerimizin köşelerine kazınmış animatist inanışın dışa vurumları gibidir.

 

Animatizmin ikinci güçlü modern yansıması “uğur-uğursuzluk” inanışlarıdır. Uğur getirdiğine inanılan nesneler (bazılarımız için kalem veya yüzük veya forma olabilir), uğursuzluk getirdiğine inanılan şeyler (ıslık çalma, kırık ayna, eşiğe basma…vb), “nazarı var” denilen kişiler bunlara örnektir. Burada nesnelerin bilinci yoktur ama olaylar üzerinde etkisi olduğuna inanılır. Bu da animatist yaklaşımdır.

 

Eğer nazar boncuğu taşıyor veya bulunduruyorsanız kem gözlerden korunmaya çalışıyorsunuzdur. Animatist düşüncede “kötü bakış” (nazar), sadece fiziksel bir bakış değil, bir insanın ruhundan çıkan negatif bir enerjidir. Nazar boncuğu, bu negatif enerjiyi üzerine çeken, onu hapseden veya geri yansıtan “canlı/etkili” bir nesne olarak görülür. Mavi rengin ve göz formunun kendiliğinden bir gücü olduğuna inanılması saf animatizmdir.

 

Uzak Doğu felsefelerindeki Çi (Qi) veya Prana gibi yaşam enerjisi kavramları da evreni kuşatan gayrişahsi güç algısının (animatist kökenlerin) rafine olmuş halleridir.

 

Yoga, reiki, kristal terapisi gibi modern spiritüel akımların büyük bölümü animatist öğeler içerir. Evrensel yaşam enerjisi, Enerji blokajı, Enerji temizleme, Frekans, Titreşim gibi kavramlar modern animatizm olarak yorumlanır.

 

Zaman zaman filmlerde de animatist öğelerle bilinçli veya bilinçsiz olarak yer verilir.

 

Ünlü bilimkurgu serisi Star Wars filmlerinde Jedi’ların söylediği “Güç seninle olsun” (May the Force be with you) ifadesi, animatist bir söylemdir. Ancak bu söylem saf animatizmle sınırlı değildir; animatizm merkezli, ama animizme (ruhçuluğa) ve panteizme (doğanın kendisinin Tanrı olduğu inancı) açılan melez bir kurgudur.

 

James Cameron’un Avatar filminde Pandora gezegeninin hem dini hem de biyolojik kalbi olan ağaç (Eywa), tüm canlıları birbirine bağlayan enerjiye ve kolektif bilince sahiptir. Senaryodaki Eywa, animatist bir temel üzerine kurulmuştur (her şeyi birbirine bağlayan, kişileştirilmemiş bir enerji/güç ağıdır). Ancak Navi'lerin onunla kurduğu duygusal ve törensel bağ, onu animist ve panteist bir yapıya da büründürür.

 

Marvel’ın süper kahramanlar evreninde sık sık bahsi geçen “kozmik güç” için de animatist bir kavramdır diyebiliriz.

 

Antropolojik açıdan filmlerdeki bu güç anlatıları sekülerleştirilmiş animatist mitolojiler olarak değerlendirilebilir.

 

Modern birey, animatizmi çoğu zaman psikolojik sezgi diliyle ifade eder. “Ortam beni boğdu”, “Hava gergindi”, “Orada bir şeyler ters gitti” gibi tanımların öznesi belirsizdir ama etki gücüne sahiptir.  Bu, animatist düşüncenin bilinçdışı sürümü olarak yorumlanır. Bir anlamda animatizm, modern insanın seküler gizemidir.

 

Aslında animatizm, insan zihninin dünyayı canlı güçler alanı olarak algılama biçiminin en eski ve en kalıcı hâlidir.

 

Bu düşünceye yakın olarak da her şeyin aslında tek şey olduğu, insanlar dahil her şeyin o tek şeyin parçası olduğu düşüncesine ulaşılmış olması da mümkündür. Buna antik Panteizm diyebiliriz. Yani “tanrı” yerine “güç” kavramını kullanan panteizm.

 

Bu “güç” kavramı zamanla sembolleşerek “tanrı” figürüne dönüşmüş olabilir. Ya da tanrı figürüne giden yolda animatizmin “gücü” önemli rol oynamıştır da diyebiliriz. Elbette tanrı figürüne bizleri ulaştıran başka inançlar da var.

 

Not: Bir inanç ve kehanet sistemi Astroloji için de animatizmin altındaki bir inanış türüdür diyebiliriz. Astroloji de referans alınan gök cisimlerinin etkileri olduğuna inanılır. Göksel cisimlerin (özellikle güneş sistemimizde yer alanların) konum ve hareketlerinden yeryüzündeki olaylar ve insan yaşamı hakkında anlam çıkarma girişimi olan Astroloji hiçbir zaman inanç veya din olamamıştır. İlk sistemli (komplike/kurumsal) astroloji MÖ 3 binli yıllarda Mezopotamya’da ortaya çıkmıştır (aslında geçmişi daha eskilere dayanır). Astroloji sayesinde burçları içeren takvim de bulunmuştur. Bu burçları temsil eden semboller de bir nevi mana içeren totemlerdir. İnsanlar yeni dinler edinseler de astrolojiden asla kopamamışlardır. Orta çağda astroloji bilimin bir parçası mertebesine dahi yükselmiştir. Günümüzde astrolojinin bilimsellikle bir ilişkisinin olmadığı kanıtlanmış olsa da burçlara bakmak ve burçların söylemlerine göre hareket etmek hala insanlar arasında yaygın bir eylemdir. Bunun temel sebebi belirsizlikle baş etme ihtiyacımız ile kişisel kimlik anlatısı arayışımızın hala doyurulamamasıdır. Astroloji anlam üretir, kaygıyı yatıştırır, gelecekten ve kaderden haber verir, düzenli kozmik çerçeve sunar. Zaten pek çok insanın dinden beklentisi de bu değil midir?

 

3.       ANİMİZM

Animizm, dünyanın en eski inanç biçimlerinden biri olarak kabul edilir; temelinde “doğadaki her varlığın bir ruhu (özü) olduğu” düşüncesi yatar. Bu yüzden “ruhçuluk” ya da “canlıcılık” olarak da çevrilebilir. Kelime, Latince “anima” (ruh, nefes, yaşam ilkesi) sözcüğünden gelir. İnsanlık tarihinin en ilkel, en evrensel ve en köklü inanç katmanlarından biridir.

 

Animizm; canlı ya da cansız her varlığın bir ruhu olduğuna, dolayısıyla her varlığa saygı gösterilmesi gerektiğine, ölenlerin ruhlarının kaybolmayıp bizimle birlikte yaşadığına ve doğaya ruhların hâkim olduğuna inanmaktır. Bu inanışa göre hayvanlarda, böceklerde, balıklarda, bitkilerde ve ağaçlarda bir şuur; dağ, taş, kaya, deniz ve göl gibi cansız varlıklarda ise bir can vardır. Ölenlerin ruhları etrafta dolaşır, iyi ruhlar göğe yükselir; yıldızlar, güneş, ay ve takımyıldızlar birer ruhlar diyarıdır. Bu ruhları kızdırmamak, memnun etmek ve onlardan yardım dilemek için ritüeller yapılır.

 

Bir animist, insan ile insan-olmayan varlıklar arasında ontolojik (varlıksal) bir süreklilik varsayar. Onun için dünya, yalnızca fiziksel nesnelerden oluşan bir yer değil, sürekli etkileşim hâlindeki ruhsal bir topluluklar bütünüdür. Bu yüzden animist bir avcı, öldürdüğü hayvanın ruhundan özür diler; bir ağacı keseceği zaman onun ruhunu sakinleştirmek için ritüel düzenler. Aksi hâlde o varlığın ruhunun kendisinden öç alacağına inanır.

 

Animizmi insanlığın en eski inancı olarak tanımlayan Edward Burnett Tylor (1832–1917), atalarımızı bu inanca götüren iki temel deneyimin rüya ve ölüm olduğunu savunur:

·         Rüya deneyimi: İlk insan, uyurken rüyasında uzak yerlere gittiğini, avlandığını ya da ölmüş atalarını gördüğünü fark etti; oysa uyandığında bedeninin hiç kımıldamadığını görüyordu. Bu durum, insanın içinde bedenden bağımsız, geceleri seyahat edebilen ve ölümden sonra da yaşamaya devam eden ikinci bir varlığın (yani “ruh”un) bulunduğu fikrini doğurdu.

·         Ölüm deneyimi: Yaşayan bir insanla ölmüş bir insan arasındaki farkı gözlemleyen ilk insan, bedeni terk eden şeyin “nefes/ruh” olduğu sonucuna vardı.

 

Öte yandan animizm içgüdüseldir de. Jean Piaget (1896–1980) gibi psikologlar, erken çocukluk döneminde (2-7 yaş) çocukların animist bir düşünce yapısına sahip olduğunu göstermiştir. Bir çocuğun oyuncak ayısıyla konuşması ya da ayağı takılıp düştüğü sehpaya “bana vurdu” diyerek kızması, animizmin insan zihninde ne kadar doğal bir arketipe sahip olduğunu ortaya koyar.

 

Atalar kültü de animizme yol açmış olabilir. Atalar kültü; ölmüş atalara duyulan saygı, bağlılık ve kimi zaman korkuya dayanan bir inanış biçimidir. Ataların ruhlarının yaşamaya devam ettiğine ve yaşayanları izlediğine inanılır; onlara saygı için törenler, adaklar ve anma ritüelleri yapılır. Ataların, yaşayanların hayatına müdahale edebileceği düşünülür. Bu inanış bugün bile pek çok ilkel toplulukta görülür; bazı bilim insanları gömme eylemine başlamamızı doğrudan atalar kültüne bağlar.

 

Animizm insanın içindeki ölüm korkusuna da rahatlatıcı bir cevaptır. Ölümün kaçınılmazlığının bilincinde olan tek canlı türü insandır. “Yaşamak için muazzam bir içgüdüm var ama kesinlikle öleceğimi biliyorum.” Bu bilince erişen insan ölüm gerçeği karşısında yaşadığı dehşeti hafifletmek için “ruhçuluğu” icat etmek zorundaydı. Çünkü animizm ölümden sonra bir hayat vaad ediyordu. Bu sayede “ölüm” daha az korkulan bir olgu haline geldi. Sevdiklerimizin kaybına katlanmak kolaylaştı.

 

Hatırlayacağınız üzere animatizmde kişisiz, soyut, “elektrik akımı gibi” bir enerji varken; animizmde kişiselleşmiş, ismi, cismi ve karakteri olan bireysel ruhlar vardır. “Bu nehirde mistik bir güç var” demek animatizm, “Bu nehrin öfkeli bir ruhu var” demek animizmdir.

 

Natürizm ve animatizmle harmanlanan animizm, kendisinden sonra gelen tüm inançları ve dinleri etkilemiştir; ama bazılarını daha fazla. İlk etkilenenler Totemizm, Panteizm ve Şamanizm'dir. Hinduizm, Budizm, Şintoizm ve İbrahimî dinler de animizmden izler taşır.

 

Animizm, özellikle de çok tanrıcılığın (politeizm) habercisidir. Zamanla doğadaki o isimsiz nehir, orman ya da fırtına ruhları büyüyüp kurumsallaşarak nehir tanrılarına (Poseidon), aşk tanrıçalarına (Afrodit) veya fırtına tanrılarına (Zeus) dönüşmüştür.

 

Gerek ilkel atalarımızın animizminin, gerek dünyanın ücra köşelerindeki yerel animizmlerin, gerekse metropollerdeki modern animizmin ortak özellikleri şöyle sıralanabilir:

·         Her şeyin bir ruhu vardır. Animizmin en temel kuralıdır. Yalnızca insanların ve hayvanların değil; bitkilerin, taşların, nehirlerin, dağların, rüzgârın, hatta gök gürültüsü gibi doğa olaylarının bile bir “kişiliği” ve “ruhu” olduğuna inanılır.

·         İnsan ile doğa arasında hiyerarşi yoktur. Semavi dinlerin çoğunda insan “yaratılmışların en üstünü” sayılırken, animizmde insan doğanın efendisi değil, yalnızca bir parçasıdır. Hayvanlar “başka türlü giyinmiş insanlar” olarak görülebilir; bir kurt ya da kartal, bir animist için “kardeş” veya “öğretici bir ata” olabilir.

·         Doğaya şükran duyulur. İnsanın sahip olduğu her şeyi doğanın verdiği düşünülür. Animist için orman bir “odun kaynağı” değil bir “komşular topluluğu”, taş bir “madde” değil “bilgelik taşıyan sessiz bir varlık”tır. Bu, insanı doğaya karşı saygılı, dikkatli ve mütevazı olmaya iter. Örneğin bazı animistler yemek için öldürdükleri geyikten önce özür diler, sonra karınlarını doyurduğu için ona teşekkür ederlerdi; teşekkürü, geyiği veren bir tanrıya değil doğrudan geyiğe ederlerdi. Akıllarına, geyiği kendilerine sunan bir tanrı fikri hiç gelmezdi. Geyiği yiyerek onun ruhuyla birleştiklerine ve bu ruhun kendilerine katkıda bulunacağına inanırlardı.

·         Karşılıklılık ve denge esastır. Doğadan bir şey alındığında (avlanmak, meyve toplamak, ağaç kesmek) karşılığında bir şey verilmesi gerekir. Bu denge bozulursa ruhların kızacağına, hastalık ya da kıtlık getireceğine inanılır. Avlanan hayvanın kemiklerinin yeniden doğması için toprağa gömülmesi ya da bir nehre şükran nişanesi olarak tütün veya yiyecek bırakılması bu inancın sonucudur.

·         Atalar kültü yaşar. Ölüm bir yok oluş değil, form değiştirmedir. Ölen ataların ruhları tamamen gitmez; ailelerini izlemeye, korumaya, bazen cezalandırmaya devam eder. Ataların ruhlarıyla bağ kurmak topluluğun refahı için hayatidir; birçok animist toplulukta evlerde atalara ayrılmış küçük köşeler ya da sunaklar bulunur.

·         Şamanlar ve ruhsal aracılar vardır. Ruhlar dünyası ile fiziksel dünya arasında iletişim kurabilen özel yetenekli kişiler (şamanlar, şifacılar, sihirbazlar) bulunur. Bunlar trans hâlinde ruhlar dünyasına seyahat edebilir, bir hastalığın hangi ruhun kırılmasından kaynaklandığını bulup çözüm üretebilir.

·         Kutsal mekânlar ve coğrafi kişilik. Belirli kayalar, mağaralar, şelaleler ya da yaşlı ağaçlar “kutsal” sayılır; buralar ruhların yoğunlaştığı yerlerdir. Bu mekânlar tapınak sayılmaz, çünkü doğanın kendisi zaten bir tapınaktır; bir dağın kendisi bir tanrı ya da ruhsal varlık olarak görülebilir.

·         Zaman döngüseldir. Animizmde zaman bir başlangıçtan sona (cennet/cehennem gibi) akmaz. Mevsimler, ayın evreleri, yaşam ve ölüm bir döngü içindedir. Ruhlar doğar, ölür ve farklı formlarda yeniden dünyaya dönebilir.

·         Tabular ve yasaklar bulunur. Ruhları rahatsız etmemek için konulmuş katı kurallar vardır. “Güneş batarken suya girme”, “Şu hayvanın etini yeme” ya da “Kutsal korudaki hiçbir dala dokunma” gibi yasaklar, aslında toplumsal düzeni ve ekolojik dengeyi koruma işlevi görür. Örneğin; "Güneş batarken suya girme" tabusu, aslında gece nehir kenarına inen yırtıcılardan klan üyelerini korumak için uydurulmuş ilkel bir iş güvenliği kuralıydı.

 

İlkel animizm ile bugünkü animizm arasında farklar vardır. İlkel animizm daha çok bilinmeyene metafizik cevaplar getirmek içindi; bugün gördüğümüz spiritüel (tinsel) animizm ise sanki kurumsallaşmış dinlerden kaçan insanların manevi boşluğunu doldurmak için gündeme gelmiştir.

 

Animizmin, 70 bin yıl önce Afrika'daki atalarımız tarafından, önceki inanış ve inançların birikimi üzerine geliştirildiği düşünülmektedir. Bu tarihin, dilin ikinci büyük sıçramasıyla çakışması, animizmin kendinden önceki inanışlardan daha sofistike ve sürdürülebilir olduğunu düşündürür.

 

Peki bu inanç nasıl doğmuş olabilir? Tarih sahnesine çıktığımız ilk yüz bin yıl boyunca ölülerimizi gömmeden arkamızda bırakırdık. Arkada bıraktığımız ölülerin doğaya yem olacağını, böylece ruhunun başka bir hayvanda devam edeceğine inanıyor olmamız muhtemeldir. Aynı şekilde yediğimiz hayvanların ruhlarının da bize geçtiğini düşünüyor olabiliriz. Yani ruh kavramını ve ruh göçünü çok erken dönemlerde icat etmiş olabiliriz.

 

100 bin yıl önce ölülerimizi gömmeye başlamamızın nedeni ise, tam tersine, ruhun başka bir canlıya geçmesini ya da doğaya karışmasını engellemek olabilir; ruhun serbest kalıp toprağa karışmasını veya göğe yükselmesini istemiş olabiliriz. Bu durumda ruh kavramını en az 100 bin yıl önce icat ettiğimizi söyleyebiliriz.

 

“İlk evrimleştiğimizden beri (yani 300 bin yıl önceden beri) animizm vardı” da denebilir; ama bu, dilin gelişimine dair teorimizle uyuşmaz. İnanışlardan, natürizmden ve animatizmden daha sofistike olduğuna inandığım animizmin, dilin daha da gelişmesinden sonra ortaya çıktığını düşünüyorum. Bu da bilimin işaret ettiği bilişsel sıçrama tarihiyle, yani 70 bin yıl öncesiyle örtüşüyor.

 

Bilişsel devrim

Arkeoloji ve antropoloji, insanlığın 70 bin yıl önce bir tür sıçrama yaşadığını söyler; buna bilişsel devrim de denir. (Bilişsel devrim, Homo Sapiens'in davranışlarındaki büyük değişimi açıklamak için paleoantropolog ve tarihçilerce kullanılan bir kavramdır.) Bu sıçramayla birlikte daha kalabalık yaşama, uzaklara gitme, daha çok beslenme ve daha çok çoğalma yeteneği kazanmışız. En yaygın yorumlardan biri, insanların bu dönemde daha gelişmiş dil ve soyut düşünme yetenekleri edindiğidir; bu sayede Afrika dışına çıkabilmiş, hayatta kalıp çoğalmayı başarmışız. (Bunun gerçekten 70 bin yıl önceki ani bir “devrim” mi, yoksa yüz binlerce yıla yayılan kademeli bir gelişim mi olduğu bugün hâlâ tartışılmaktadır.)

 

Bu gelişimin sebebi ne olabilir? Bence insanlar; inanışlarını inanca çevirdikleri, bu inançlardan güç aldıkları, onlarla kurallar oluşturabildikleri ve toplumu düzene sokan ahlaki öğretiler türetebildikleri için bu sıçramayı yaşadılar. Natürizm ve animatizmden alamadıkları bu etkiyi, daha kapsamlı ve daha kullanışlı bulduğum animizmden aldıklarını düşünüyorum.

 

Elbette bu sıçrama, dilin yeni bir aşamaya geçmesiyle mümkün oldu. Belki de kullanılan sesler, kelimeler ve fiiller arttı, gramerli konuşma başladı; soyut düşünce, varsayım, geçmiş ve gelecek konuşulur oldu. Dili ve düşünceyi geliştiren hikâye anlatma, öğüt verme, tartışma ve dedikodu da bu dönemde başlamış olsa gerek. Dilin gelişimi mi animizmi doğurdu, yoksa animizme ulaşmamız mı dili geliştirdi, bilmiyorum. Ama şunu biliyoruz: 70 bin yıl önce insanlık bilişsel bir devrim yaşadı ve sonucunda Afrika'nın dışına çıkmayı başardı. Bu devrimin başlatıcısı da sonucu da büyük olasılıkla dil ya da inanç gelişimidir.

 

Not: Afrika'da evrimleşip Afrika dışına çıkmayı başaran tek insan türü Homo Sapiens değildir. Ondan önce Afrika'da evrimleşen Homo Ergaster, Homo Erectus ve Homo Heidelbergensis'in torunları da Afrika dışına yayılmıştır. Ancak onlarda gömme âdeti, takı üretme becerisi ve benzeri özellikler bulunmadığı için, bilişsel bir devrim geçirmeye yetecek bir dile ve inanışlara ulaşmadıklarını düşünüyoruz. Afrika dışındaki kıtalarda bu türlerden evrimleşen Neandertal, Denisova, Floresiensis, Luzonensis ve Georgicus insanlarında da bilişsel devrimin izlerine rastlanmaz. Yalnızca Neandertallerin, ölülerini bizimle aynı dönemde gömmeye başladığını ve sınırlı sembolik davranışlar geliştirdiğini biliyoruz.

 

70 bin yıl önce ortaya çıktığı düşünülen animizmin kendisi ve izleri bugün hâlâ dünyanın dört bir yanında görülebilir. Sahra Altı Afrika, Güneydoğu Asya, Amazon Havzası ve Arktik bölgelerdeki yerli topluluklarda animizm yaşatılmaktadır.

 

Afrika, animizmin en canlı olduğu kıtadır. Birçok kişi resmî olarak Hristiyan ya da Müslüman olsa da günlük yaşamında ataların ve doğanın ruhlarına inanmayı sürdürür. Batı Afrika'da (Benin, Togo, Nijerya) Vudu ve Yoruba inançları köklü animist temellere sahiptir; Madagaskar'da nüfusun büyük kısmı ataların ruhlarının yaşayanlar üzerinde etkili olduğuna inanır.

 

Asya'nın birçok ücra bölgesinde animizm modern dinlerle iç içedir. Hindistan'ın “yerlileri” sayılan Adivasiler (özellikle Jharkhand, Chhattisgarh ve Odisha'da) nehirleri, dağları ve kutsal koruları tanrılaştırır. Vietnam'da doğa tanrıçalarına ve ruhlara tapınım yaygındır. Japonya'da Şinto inancı özünde animisttir: Japonlar “Kami” denen ruhların nehirlerde, kayalarda ve ağaçlarda yaşadığına inanır ve bu inanç modern, teknolojik toplumda hâlâ güçlüdür. Endonezya (Sulawesi'deki Toraja halkı, Batı Papua kabileleri), Filipinler'in kırsalı (“Anito” denen doğa ruhları) ve Papua Yeni Gine de derin animist geleneklere sahiptir.

 

Kuzey ve Orta Asya (Sibirya), animizm ile Şamanizm'in iç içe geçtiği bölgedir. Sibirya'da Tunguzlar, Yakutlar ve Buryatlar arasında doğadaki nesnelerin ruhu olduğu inancı ve şaman geleneği hâlâ yaşar; Moğolistan'ın göçebe kültüründe “Sonsuz Mavi Gökyüzü” (Tengri) ile yer-su ruhlarına olan inanç varlığını korur.

 

Amazon yağmur ormanlarının derinliklerindeki yerli kabileler animizmin en saf biçimlerinden birini yaşar. Yanomami ve Kayapo için orman bir kaynak değil, ruhsal bir varlıktır; şamanlar ruhlar dünyasıyla insanlar arasında aracılık eder. Peru, Brezilya ve Kolombiya'daki birçok yerli grup, bitkilerin (örneğin Ayahuasca) birer ruhu ve öğreticisi olduğuna inanır.

 

Kuzey Amerika'da Kanada, Alaska ve ABD'deki birçok yerli topluluk (Kızılderililer), doğayla uyum içinde yaşama ve hayvanların/bitkilerin ruhsal gücüne saygı geleneğini sürdürür.

 

Modern dünyada animizm

Bugün animizm yalnızca “uzak kabilelerin” inancı değildir; modern toplumlarda da farklı biçimlerde karşımıza çıkar. Batı'da ekoloji bilinciyle birleşen modern spiritüalizm, doğayı canlı ve ruhu olan bir organizma olarak görme eğilimindedir; animizmin modern versiyonlarına internette bolca rastlanır.

 

Yeryüzünün farklı bölgelerinde birbirinden bağımsız toplulukların ruh fikrine ulaşması, bu fikrin bir bakıma içgüdüsel olduğunu düşündürür. Animist topluluklar bugün az sayıda olsa ve animizm kitlesel bir inanç hâline gelemese de, insanlığın aklının bir köşesinde hep yaşamaya devam etmiştir. Nitekim çevre krizine karşı çıkan bazı düşünürler, doğayı yalnızca bir ham madde deposu gören batılı rasyonel bakışı eleştirir; doğaya animist bir saygıyla, onun da hakları olan canlı bir özne olduğunu kabul ederek yaklaşmamız gerektiğini savunur.

 

Popüler kültürde animizm

Animizm sinemada da güçlü karşılıklar bulur. Eşkıya filminde Şener Şen'in canlandırdığı karakterin, can çekişen Uğur Yücel'e söylediği o unutulmaz sözler (“Korkma sadece toprağa gideceksin, sonra toprak olacaksın, sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin, oradan özüne ulaşacaksın, çiçeği özüne bir arı konacak, belki belki o arı ben olacağım”) aslında içimizdeki animistin, belki de panteistin sözleridir. James Cameron'ın yazıp yönettiği Avatar ise animizmin her daim geçer akçe bir inanış olacağını gösterir.

 

 

4.       TOTEMİZM

Bundan 70 bin yıl önce insanların bazıları Afrika’dan küçük aile grupları olarak ayrılmaya başladır. Yanlarında Naturizm, Animatizm ve Animizm inancını alarak Ortadoğu’ya geldiler. Nehirlerin kenarından, deniz kıyılarından, yenebilecek hayvanların peşinden göç ediyorlardı. Hem yeni doğa ve canlılarla rekabet halindeydiler, hem diğer homo türü insan gruplarıyla rekabet halindeydiler, hem de diğer Homo Sapiens gruplarıyla rekabet halindeydiler.

 

Daha da uzaklara gitmek için kalabalık olmak avantajlıydı. Bu yüzden gruplar birkaç aileden değil daha fazla aileden oluşmalıydı. Animizm inançları küçük grupları bir arada tutmada yeterliydi ama daha büyük gruplar için daha gelişmiş bir inanca ihtiyaçları vardı.

 

Not: Afrika dışına çıktığımızda, Homo Erectus, Homo Neandertalensis, Homo Denisovansis, Homo Luzonensis ve Homo Florensiensis insanlarıyla da karşılaştık, etkileşime ve rekabete giriştik. Ama onlar muhtemelen bilişsel devrim yaşayacak dile ve inançlara sahip değildi. Yani kapsamlı inanışlara veya inançlara sahip değillerdi.

 

Nitekim Afrika’dan çıktıktan yaklaşık 10 bin yıl sonra (yani 60 bin yıl önce) insanlar 20-25 kişilik büyük aile birimlerinden 50-60 kişilik daha büyük gruplar (aileler birliği) halinde yaşamaya başladıklarında, grubu bir arada tutacak bir sembol ihtiyacı doğmuş olabilir. Bu da totemizmi doğurmuş olabilir.

 

Totemizm, bir insan topluluğunun (genellikle bir klan veya kabile), kendileriyle bir hayvan, bitki veya nadiren doğal bir nesne arasında özel bir akrabalık, ruhsal bağ veya mistik bir ilişki olduğuna inanmasıdır. Bu bağın merkezinde yer alan varlığa “totem” denir.

 

Genellikle sadece bir hayvana veya nesneye tapınma gibi algılansa da totemizm; din, sosyoloji, hukuk ve akrabalık ilişkilerinin iç içe geçtiği muazzam bir yapıdır. Örneğin “eksogami (aileden olmayanla evlenme)” totemizmin en hayati sosyal kuralıdır. Aynı toteme sahip olan klan üyeleri birbirleriyle evlenemez veya cinsel ilişki kuramazlar. Çünkü aynı toteme sahip herkes, aynı atadan gelen öz kardeşler olarak kabul edilir. Dolayısıyla totemizm, insanlık tarihindeki ensest yasağının ve kabileler arası ittifakların (farklı klanlarla evlenerek bağ kurma) temelini atmıştır.

 

Totem, klanın kimliğidir. Bireyler kendilerini isimleriyle değil, totemleriyle tanımlarlar (“Ben Ayı klanındanım” gibi). Totem, topluluğun “amblemi”, “arması” veya “logosu” gibidir. Ama kutsallığı vardır. İnanışa yol açan bir kökeni vardır. Aynı toteme sahip olan kişiler birbirlerini kan bağıyla bağlı akrabalar olarak görürler, bu da toplumsal dayanışmayı artırır.

 

İnsan beyni “biz” ve “onlar” ayrımı yapmaya yatkındır. Semboller karmaşık sosyal ilişkileri basitleştirir. Dili ve kültürü gelişen, inanışlar ve inançlar türeten antik atalarımızın aidiyet duygusunu perçinleyecek totemler icat etmesi şaşırtıcı değil, doğal bir süreçtir.

 

Klan üyeleri, totemleri olan hayvanın veya bitkinin kendi soylarının başlangıcı (ataları) olduğuna inanırlar. Örneğin, totemi “Kurt” olan bir klan, biyolojik ve ruhsal olarak o kurttan geldiklerine inanır. Totem, klanı koruyan, onlara rehberlik eden ruhsal bir güçtür. Klan üyelerinin kendi totemlerine zarar vermesi, onu öldürmesi veya etini yemesi kesinlikle tabudur (yasaktır).

 

11.500 yıl önce inşaa edilmiş Göbeklitepe’deki yapıların üzerine oyma yöntemiyle oluşturulmuş hayvan kabartmaları, bu yapıları ritüel yeri olarak kullanılan avcı-toplayıcı klanların sembolleri olması ihtimali büyüktür. Yani bu hayvanlar klanların totemi olabilir. Eğer öyleyse totemizmin inancı en az 50 bin yıl etkin bir şekilde var olmuştur diyebiliriz.

 

Kendine bir hayvanı totem edinen ve bu totemin soyundan geldiklerini düşünen, bu totemin her zaman kendilerini koruduğuna ve öte dünyalarda da koruyacağına inanan toplulukların olduğunu mitlerden de biliyoruz.

 

Örneğin Türk mitolojisindeki Bozkurt (Eski Türkçede Börü), Türk kültüründe en belirgin totemik sembol olarak kabul edilir. Ergenekon, Asena ve bazı Uygur türeyiş efsanelerinde Türk soyunun kurttan türediği anlatılır. Oğuz Kağan Destanı’nda bozkurt, orduya yol gösterir. Göktürk bayraklarında kurt başı bulunur; güç, özgürlük ve kut (ilahi meşruiyet) ile ilişkilidir. Elbette bozkurdun klasik manada totem olmadığını, ulusal bir sembol olduğunu iddia eden görüşler de vardır.

 

Türk mitolojisinde totemik diyebileceğimiz diğer sembol hayvanlar da geyik, kartal, at ve yılandır. Ayrıca Ağaç da kutsal sembollerden biridir.

·         Geyik: Kurt kadar eski ve önemli bir motiftir. Yol gösterici, rehber ve kutsal hayvandır. Kahramanları başka dünyalara veya bilgelere götüren bir figür olarak görünür. Ayrıca geyikler şamanların, uluların, ataların avatarı olarak görülür. Özellikle beyaz geyik ve ala geyik motifleri yaygındır. Anadol’unun köy ve ilçelerindeki pek çok evde geyik motifli duvar örtülerinin olma sebebi budur.

·         Kartal: Gökle ve kutsal güçlerle ilişkilidir. Güç, egemenlik ve zafer sembolüdür. Bazı geleneklerde gök ile yer arasında aracı kabul edilir. Şamanizmle de ilişkilendirilir.

·         At: Bozkır kültürünün temel hayvanıdır. Özgürlük, sadakat ve hareket kabiliyetini temsil eder. Sadece binek hayvanı değil, ruhsal yolculukların da simgesidir.

·         Yılan: Daha karmaşık bir semboldür. Bilgelik, dönüşüm ve yeniden doğuşla ilişkilendirilir. Şahmeran anlatıları ile sonraki dönemlerde de yaşamaya devam etmiştir.

 

Antik zamanlarda sadece hayvanlar totem edinilmemiştir. Ağaçlar, nehirler, taşlar, dağlar ve volkanlar gibi varlıklar da totem edinilmiştir. Örneğin ağaç antik Türk kültüründe soy, yaşam ve evrenin sürekliliği ile ilişkilidir. Özellikle kayın, meşe ve çınar kutsaldır. Hayat Ağacı, gök – yer – yeraltı eksenini birleştirir. Ataların ruhlarının hayat ağacında yaşadığına inanılır. Hayat Ağacı pek çok antik toplulukta da tespit edilmiştir. Şamanist dönemde ağaçtan türeme ve ağaçtan doğma motifleri görülür; bu durum totemik düşünceyle doğrudan bağlantılıdır. Kutsal dağlarda avlanmak ve ağaç kesmek yasaktır. Orhun Yazıtları’nda “mavi gök ile yağız yer” birlikte anılır. Yalnız Türklerdeki yapı, Avustralya veya Amerika yerlilerindeki klantotem sistemiyle birebir örtüşmez. Türklerdeki saf bir totemizm değil, totemik unsurlar barındıran Şamanizm ve Gök Tanrı inancıdır.

 

Totemizmin en klasik ve ayrıntılı biçimleri Avustralya Aborjin topluluklarında görülür. Her klan bir hayvan, bitki ya da kozmik unsurla (örneğin kanguru, yılan, yıldız) ilişkilendirilir. Totemler, “Dreamtime (Düş Zamanı)” mitolojisiyle bağlantılıdır ve ataların yeryüzündeki izlerini temsil eder. Aborjinlerde totem, aynı zamanda toprakla ilgili hak ve sorumlulukları da belirler.

 

Kuzey Amerika yerli topluluklarında (Kızılderililerde), özellikle Ojibwe (Anishinaabe), Tlingit, Haida ve Kwakiutl halklarında totemizm yaygındır. Ojibwe toplumunda klan sistemi (“odoodem”), ayı, kurt, kartal gibi hayvanlara dayanır. Pasifik Kuzeybatı kıyısı halklarında görülen totem direkleri, soy, mit ve toplumsal statüyü simgeler. Totem, aynı klan üyeleri arasında evliliği yasaklayan (eksogami) bir işlev de görür.

 

Batı ve Orta Afrika’da bazı topluluklarda (örn. Shona, Bemba) totemler klan kimliğiyle ilişkilidir. Totem hayvanının öldürülmesi veya yenmesi çoğu zaman tabudur. Totemler, atalar kültü ve soy anlatılarıyla bağlantılıdır. (Bu tür örnekler karşılaştırmalı antropoloji literatüründe yer almakla birlikte, ayrıntılar bölgeden bölgeye değişir.)

 

Bazı Türk, Moğol ve Sibirya halklarında kurt, geyik, kartal gibi hayvanlar atayla ilişkilendirilmiştir. Bu yapı çoğu zaman şamanizm ve animizmle iç içe geçmiştir; saf bir “klan totemizmi” her zaman görülmez. Yine de hayvan-ata ilişkisi, totemik düşünceyle büyük benzerlik taşır.

 

Animizm ile totemizm arasındaki farkı kısaca anlatacak olsak, animiz “dünya canlıdır” derken, totemizm “biz şu canlıyla akrabayız” der. Bir başka deyişle animizim ruhsal olanlara eşit bakarken ve tarafsızken, totemizm taraflıdır.

 

Elbette totemizm, animist bir inancın içinde ortaya çıkmış olmalıdır; ancak her animist toplum totemist olmamıştır. Bu yönüyle totemizm özel (siyasi/toplumsal) bir ihtiyaçtan ortaya çıkmıştır diyebiliriz. Bu nedenle bazı kaynaklar totemizmi, animizmin özel bir alt biçimi olarak da değerlendirir.

 

Örneğin; Edward Burnett Tylor (1832–1917), animizmi dinin temeli olarak görür; totemizmi ikincil kabul ederken Emile Durkheim (1858-1917) ise totemizmi, dinin en ilkel ama en toplumsal biçimi sayar; animizmi açıklayıcı bulmaz. Claude LéviStrauss (1908-2009) ise totemizmi bir “din”den çok, insanın dünyayı sınıflandırma biçimi olarak yorumlar.

 

Antropolojik kaynaklar, totemizmin özellikle avcı-toplayıcı veya yarı tarımsal toplumlarda yaygın olduğunu göstermektedir.

 

Modern dünyada totemizm, çoğu yerde bağımsız ve tek başına bir “din” olarak değil; yerli inanç sistemlerinin, kültürel kimliğin ve ekolojik düşüncenin bir parçası olarak yaşamaktadır. Pek çok inanca ve dine sızarak senkretik (melez) kolların doğmasına sebep olmuştur. Modern dünyada saf ve kapalı totemist toplumlar nadirdir; ancak totemik düşünce bütünüyle ortadan kalkmış değildir.

 

Bazı bilim adamları takıların totemik eşyalar olduğunu düşünür. Onlara göre insanların ilk takıları da salt süs değil, sembolik / totemik araçlardır. Takıların ölülerle birlikte gömülmüş olması takıların varlık ve kimlik ötesi anlam taşıdığının göstergesidir. Bu açıdan bakacak olursak totemizmi en eski inanç olarak da adlandırabiliriz. Zira ilk takıların tarihi 100 bin yıl öncesine, ilk takılı gömülerin tarihi 90 bin yıl öncesine dayanmaktadır. Fiziksel bir faydası olmayan takıların dönemin teknolojisinin yetersizliğinden dolayı uzun ve yoğun bir emekle hazırlanmış olduğunu biliyoruz. Enerjinin her damlasının kıymetli olduğu o dönemlerde böyle bir emek ancak yüksek anlam içeriyorsa harcanabilir. Bu bilinçli emek, estetikten çok sembolik amaca işaret ediyor olsa gerek. Belki şans için taşınıyorlardı, belki de kötülükleri uzak tutmak için. Kesin emin değiliz. Ama takı takmanın totemizmin kapsamında olduğunu söyleyebiliriz.

 

Antik zamanlarda boyna asılan bir kurt dişi, ayı pençesi veya kartal tüyü hem animist (o hayvanın ruhunu taşır) hem de totemci bir davranıştır. Çünkü kişi o hayvanı kendi koruyucusu veya atası olarak görür. O parçayı takarak o hayvanın (totemin) gücünü ve cesaretini kendi üzerine transfer ettiğine inanır. (Günümüzde ise böyle takılar sadece havalı oldukları veya estetik durdukları için takılıyor. Ama elbette animist veya totemik duygularla takanlar da olabilir.)

 

Ayrıca bir nesnenin (taş, metal, kemik) içinde koruyucu bir güç barındırdığına inanmak animatizmin bir uzantısıdır. Nesneye “kutsal bir anlam” yüklenmiştir. O nesne artık tılsımlıdır.

 

Mağara duvarlarına çizilen hayvan resimlerinin sadece sanat değil, aynı zamanda totemik inançların bir göstergesi olduğu tahmin edilmektedir.

 

Uğursuz olduğuna inanılan canlı ve cansız nesneler de totemizmin bir parçasıdır. (Totemizm’de tabular da vardır. Gidilmemesi gereken yerler, yapılmaması gereken şeyler, açılmaması gereken konular, yasak olan eylemler vardır. Bu tabular asla yıkılmamalıdır, yoksa tılsım/düzen bozulur.)

 

Örneğin; Antik Mısır’ın kötülükler tanrısı Seth’in simgesi olan domuz tabu görülmüş ve yenmemiştir. Bu tabu sonrasında Yahudiliğe ve İslam’a sirayet etmiştir.

 

Kuzey Amerika’daki Kızılderili kabilelerin bazılarında yüce ruha (belki de Tanrı’ya) ev sahipliği yapan büyük bir totem ve daha alt ruhlara ait olan totemler de bulunurdu. Kabile kendisine özgü totemi (Tanrısı) sayesinde diğer kabilelerden farklılığını ortaya koymaktaydı. Bu totemler aynı zamanda kabilenin (aşiretin) alameti farikası, yani marka işaretiydi.

 

Günümüzde Totemizmin ilkel haline inanan büyük topluluklar yoktur. Ama Kuzey Amerika ve Avustralya’nın yerli kabilelerin bazılarında saf (ilkel) Totemizm hala görülebilmektedir.

 

Hinduizm, Budizm gibi dinlerde totem nesneler, canlılar ve inanışlar bol bol vardır. Büyük tapınaklar yapmak totemik bir davranıştır. Çok Tanrıcılığın (politeizmin) putları da totemizmden kalma bir adet olarak görülebilir.  Haç, Kabe, Kabe’deki Hacerül Esved taşı ve benzeri pek çok İslami uygulama totemiktir. Hatta kandiller de totemik bir uygulamanın kalıntılarıdır diyebiliriz.

 

Hristiyanların haç işareti, mum yakma, vaftiz uygulamaları ve de meşhur cadılar bayramı da totemizm kaynaklıdır.

 

Saf totemizm bugün çok az toplulukta (örneğin Avustralya Aborjinleri, bazı Kuzey Amerika yerlileri ve Orta Afrika kabileleri arasında) yaşamaktadır. Ancak günümüzde spor takımlarının kendilerine hayvan sembolleri seçmesi (Kartal, Aslan, Kanarya gibi) veya devletlerin ulusal semboller kullanması (Bozkurt, Kartal gibi), totemizmin modern dünyadaki sembolik yansımaları olarak yorumlanabilir.

 

Totemizm, insan doğasına çok yatkın bir inanış biçimidir.  Birçok antropolog ve psikolog insanların buna doğal bir eğilimi olduğunu düşünür. İnanç manasında olmasa da her insanın ufak tefek totemleri vardır. Mesela aşağıdakiler bunlara örnektir.

·         Bir spor takımının amblemi etrafında güçlü aidiyet geliştirmek.

·         Bir ülkenin bayrağına duygusal anlam yüklemek.

·         Bir şirket logosunu veya markasını kimliğin parçası haline getirmek.

·         Bir siyasi hareketin, derneğin veya topluluğun sembollerini sahiplenmek.

·         Aile armaları, soy sembolleri veya lakapları kullanmak.

 

Ayrıca günlük dilde bir işin yolunda gitmesi için belirli bir nesneye, harekete veya uğura sığınma (totem yapma) davranışımız da bu antik inancın psikolojik bir uzantısıdır.

 

Not: Bir başka açıdan Totemizm bir tür fetişizmdir. (Fetişizm bir şeyi kutsallaştırmak, saplantı haline getirmek anlamındadır.)

 

İlk inanışlar, Naturizm, Animatizm, Animizm ve Totemizm içi içe geçerek birbirinin açıklarını kapayarak gelişmiştir, füzyonlaşarak insanlara maneviyat sunmuşlardır. İnsanların nüfusu arttıkça, nesiller geçtikçe, göçler arttıkça, klanlar arası etkileşimler çoğaldıkça inançlar dünyası de evrimleşmiş, dallanmış ve zenginleşmiştir. Nihayetinde 50 bin yıl önce Panteizm ortaya çıkmıştır.

 

5.       PANTEİZM

Panteizm, evreni bilinçli ve ilahi bir bütün olarak gören inanç ve felsefe biçimidir. Kendinden önceki inançlarda birden fazla ilahi güç (ruh, enerji, totem vb.) bulunurken, panteizmde tek bir ilahi varlık vardır; o da evrenin kendisidir. Bu görüşe göre evrenin dışında, ona tepeden bakan, insan suretinde ya da başka bir formda ilahi varlık (ruh, enerji, totem) yoktur. Evrenin kendisi ile evrenin yaratıcısı özdeştir.

 

Antik atalarımız 50 bin yıl önce “Tanrı” kavramına ve inancına henüz ulaşamamışlardı ama evrenin kendisini yaşayan bir ilahi varlık olarak algılama düzeyine gelmişlerdi. Yani antik atalarımız tanrısız bir panteizm kavrayışına ulaşmışlardır. Onların 45 bin yıl sonraki torunları ise Panteizme tanrıyı monte edeceklerdi ve “var olan her şey Tanrı'dır, Tanrı da var olan her şeydir” diyeceklerdi.

 

Panteizm kelime anlamı olarak Yunanca pan (her şey) ve theos (Tanrı) kelimelerinin birleşiminden oluşur; yani kelime anlamıyla “Her şey Tanrı’dır” demektir. Panteizmi özetleyen klasik ifade şudur: “Biz yokuz, Tanrı var. Biz Tanrı değiliz, ama Tanrı bizdir.” Bizler, hayvanlar, bitkiler, dağlar, ay, güneş ve yıldızlar; bedenlerimiz kadar ruhlarımız da hep aynı ilahi bütünün parçalarıyızdır.

 

Panteizm; Tanrı ile evreni (doğayı) iki ayrı olgu olarak görmez, aksine ikisini tek ve aynı gerçeklik olarak kabul eder. Bu yönüyle naturizmin en entelektüel, en felsefi zirve noktasıdır.

 

Benim tezime göre panteizm 2-3 bin yıllık bir geçmişe değil, 50 bin yıllık geçmişe sahiptir.  Bu tahminin dayanağı şudur: 40 bin yıl önce doğduğu düşünülen Şamanizm panteistik öğelerle doludur; öyleyse panteizm Şamanizm'den önce ortaya çıkmış olmalıdır. Ayrıca kendinden önceki inanışların doğal seyri, antik atalarımızı çok tanrılı ya da tek tanrılı fikirlerden çok daha önce panteist bir sezgiye ulaştırmış olmalıdır.

 

Bu inancın kökeninde sadece natürizmin değil animatizmin de yattığını düşünüyorum. Daha önce de bahsettiğim gibi animatizm, 80 bin yıl önce Afrika'da ortaya çıkmış, “kutsal güç” temalı bir inançtır. Bu inanışa göre atalarımız her şeyin içinde bir güç olduğuna inanıyordu: avladıkları geyiğin derisini yüzerken çırpınmasını geyiğin içindeki güce, lav püskürmesini volkanın içindeki güce, su taşkınını nehrin içindeki güce bağlıyorlardı. Zamanla bu ayrı ayrı güçlerin aslında tek bir gücün parçaları olduğuna, yani “tek güç” kavramına ulaşmış olmaları muhtemeldir.

 

Bu tek güç, farklı klanlarda farklı biçimler aldı:

·         Bazı klanlar onu güneş ya da ayla eşleştirdi (natürizm).

·         Bazıları onu gördükleri her şeyin kaynağı, dolayısıyla gördükleri her şeyi o gücün bir parçası olarak gördü (antik panteizm).

·         Bazılarında bu güç ulu bir ruha, zamanla bir tanrıya, kimilerinde ise doğrudan evrenin kendisine dönüştü (modern panteizm).

 

Animatizmden panteizme doğrudan bir geçiş olmamıştır. Aradaki yolu natürizm, animizm, totemizm ve belki Şamanizm gibi pek çok inanç döşemiştir; animatist sezgi bu inançların içinde evrimleşerek panteizme giden zemini hazırlamış ve panteist düşüncenin duygusal temeli olarak varlığını sürdürmüştür.

 

Geçişteki en kritik adım şu düşüncedir: “Güç her yerdeyse, belki de her şey aynı gücün tezahürüdür.” Bu, animatist sezginin felsefi olarak genelleştirilmesidir. Bu noktada “güç” artık yalnızca bir etki değil, ilahi varlığın kendisi hâline gelir. Başka bir deyişle animatizm, “evrende görünmez ama etkili bir şeyler var” sezgisidir; panteizm ise bu sezginin “o şey her şeyin özüdür” biçiminde soyutlanmış hâlidir. Bu yönüyle panteizm, animatizmin karşıtı değil, onun en ileri ve sistemleşmiş kavramsal biçimidir.

 

Modern anlamda panteizm, en genel tanımıyla Tanrı ile evreni (doğayı) özdeş gören felsefi ve dinî yaklaşımdır. Bu görüşe göre Tanrı; evrenden ayrı, aşkın ve kişisel bir varlık değildir.  Tanrı evrenin dışarısında değil, tam olarak içindedir; evrenin kendisidir. Evrende gördüğümüz her şey (galaksiler, atomlar, ağaçlar, insanlar, fizik yasaları) Tanrı’nın farklı biçimlerde görünüşe çıkmış (tezahür etmiş) parçalarıdır. Klasik teizmdeki yaratan–yaratılan ayrımı burada yoktur. Panteizmin Tanrı’sının insan gibi duyguları, öfkesi, planları, iradesi veya “seçilmiş kavimleri” yoktur. Dua edilerek ikna edilecek bir “baba” figürü değildir. O, evrenin rasyonel, muazzam ve mekanik işleyişidir; kozmik düzendir. Evrenin bütünü (doğa, kozmos ve gerçeklik) kutsaldır; dolayısıyla doğayla kurulan ilişki aynı zamanda tanrısal olanla kurulan ilişkidir.

 

“Panteizm” terimi ilk kez 1697'de matematikçi Joseph Raphson (1668–1715) tarafından Latince “pantheismus” biçiminde kullanılmıştır. John Toland (1670–1722) ise 1705'te kavramı sistematik olarak felsefe literatürüne taşımıştır. Ne var ki terim modern olsa da panteist düşünceler binlerce yıl öncesine uzanır.

 

Panteizm denince akla gelen ilk ve en radikal isim 17. yüzyıl filozofu Baruch Spinoza’dır. Spinoza, felsefesini tek bir meşhur formülle özetler: Tanrı veya Doğa. Spinoza’ya göre evrende sadece tek bir töz vardır ve bu tözün sonsuz sıfatı (niteliği) bulunur. Biz insanlar bu sonsuz sıfatlardan sadece ikisini algılayabiliriz: Düşünce ve Madde (Uzatım). Bir taş da, bir insan düşüncesi de aynı ilahi tözün farklı modifikasyonlarıdır. Spinoza bu radikal fikirleri yüzünden kendi döneminde Yahudi cemaatinden aforoz edilmiş ve ağır bedeller ödemiştir. Ama pek çok insan onun panteist tanrısını sevmiş ve benimsemiştir. Örneğin Albert Einstein, kendisine Tanrı'ya inanıp inanmadığı sorulduğunda şu meşhur cevabı vermiştir: “Ben, insanların kaderi ve amelleriyle ilgilenen bir Tanrı'ya değil, var olan her şeyin süregelen harmonisinde kendini gösteren Spinoza'nın Tanrısı'na inanıyorum.”

 

Panteist bir dünya görüşü, insana muazzam bir sorumluluk ve ahlaki duruş yükler. Eğer doğa Tanrı'nın kendisiyse, bir nehir kirletildiğinde veya bir orman yok edildiğinde doğrudan “kutsal olana” zarar veriliyor demektir. Bu yüzden panteizm, modern çevre bilincinin ve derin ekolojinin felsefi temelidir. Ayrıca insandaki kibri de törpüler. İnsan, doğanın efendisi veya evrenin merkezindeki özel bir yaratık değildir; bir yaprak veya bir dalga ile aynı tözün parçasıdır. Bu da insanda evrensel bir aidiyet ve tevazu duygusu yaratır.

 

Panteizm tek bir kaynaktan değil, çok sayıda felsefi ve dinî geleneğin kesişiminden beslenmiştir.

 

Antik Yunan. Stoacılıkta evrenin, akıl (logos) tarafından yönetilen canlı bir bütün olduğu fikri panteizme temel oluşturur. Pre-Sokratik filozof Herakleitos'un (MÖ 535–475 civarı) kozmik düzen ve birlik vurgusu, ilk panteistik yorumlar arasında sayılır.

 

Hint geleneği. Hinduizm'deki mutlak gerçeklik (Brahman) ile evrenin özdeşliği fikri, panteizme oldukça yakın kabul edilir.

 

Çin geleneği. Taoizm'deki doğayla uyum, bütünlük ve içkin ilke (Tao) anlayışı, panteizme benzeyen bir metafizik sunar.

 

Yahudi mistisizmi. Orta Çağ Yahudi tasavvufu Kabala, Tanrı'nın sonsuzluğu (Ein Sof) ve O'nun evrendeki tecellileri üzerine yoğunlaşır; bazı yorumcular Kabala'nın kimi okumalarını panteizme ya da panenteizme yakın görür. Benzer biçimde Hasidizm'de Tanrı'nın her yerde hazır bulunduğu ve tüm varlığın ilahi kaynağa bağlı olduğu fikri güçlüdür; bu nedenle Hasidik düşünce çoğu zaman panenteist eğilimli sayılır.

 

Hristiyanlık. Hristiyan düşüncesinde de panteizme yakın görüşler üreten isimler çıkmıştır. Johannes Scotus Eriugena (815-877), Neoplatoncu etkilerle bütün varlığın Tanrı'ya dönüşünü anlatır ve panteizme en yakın Hristiyan filozoflardan biri sayılır. Hristiyan mistisizminin en önemli ismi olan Meister Eckhart (1260–1328), insan ruhunda ilahi bir “kıvılcım” bulunduğunu söyler ve Tanrı'yla mistik birliği vurgular; bu yüzden tarih boyunca sık sık panteizmle suçlanmıştır. Nicholas of Cusa (1401–1464), Jakob Böhme (1575–1624) ve Teilhard de Chardin (1881–1955) gibi din adamları da panteistik kokan görüşler dile getirmiştir.

 

İslam ve tasavvuf. İslam'da, özellikle tasavvuf alanında bazı âlimler panteizme benzer görüşler ileri sürmüştür. “Tanrı'nın parçasıyım” anlamındaki “Enel Hak”, varlığın birliğini ifade eden “vahdet-i vücut” ve Tanrı'da yok oluşu anlatan “fenafillah” gibi kavramlar, panteist (ve panenteist) yaklaşımlar taşır. Bu çizgideki başlıca isimler arasında Bâyezîd-i Bistâmî (777–848), Cüneyd-i Bağdâdî (830–909), Hallâc-ı Mansûr (858–922), İbnü'l-Arabî (1165–1240), Sadreddin Konevî (1210–1274), Dâvûd el-Kayserî (1260–1345), Abdülkerîm el-Cîlî (1365–1428), Molla Câmî (1414–1492) ve İsmail Hakkı Bursevî (1653–1725) sayılabilir.

·         Hallâc-ı Mansûr'un “Enel Hak”kı, gerçek hakikatin yalnızca Allah olduğunu; insan benliğinin ilahi aşk içinde eridiğinde “ben”in ortadan kalktığını ve geriye yalnız Hakk'ın kaldığını savunan tasavvufi bir görüştür.

·         İbnü'l-Arabî'nin vahdet-i vücûdu, Allah dışındaki varlıkların bağımsız ve mutlak bir varlığa sahip olmadığını, tüm varlığın ilahi hakikatin tecellileri olarak anlaşılması gerektiğini öne süren kapsamlı bir tasavvuf metafiziğidir.

 

Batı felsefesi. Batı düşüncesinde panteizm, özellikle 17. yüzyılda Baruch Spinoza'nın “Ethica” adlı eseriyle sistematik ve güçlü bir biçimde ifade edilmiştir.

 

Panteizme göre evrenin bir yaratıcısı yoktur; evrenin kendisi Tanrı'dır. Tanrı, evrenle birlikte var olmaya başlamıştır ve evrenin ta kendisidir. Dolayısıyla evrendeki her şey, ruhlarımız da dâhil, Tanrı'nın parçasıdır. Panteizmin, tek tanrı inancını da etkilemiş (hatta tetiklemiş) olması muhtemeldir.

 

Bu yaklaşım, evreni kapsayan ve dolayısıyla evrenin dışında konumlanan aşkın Tanrı kavramını reddeder. Tek tanrılı İbrahimi dinler, tanrılarını evrene aşkın; yani evreni ve diğer âlemleri yaratan bir varlık olarak gördüğü için panteizm bu dinlerce kabul görmez, panteizm de bu dinlerin tanrısını tanımaz.

 

Panteizm, evrendeki hiçbir şeye zarar vermeden yaşamayı öğütler; çünkü zarar verdiğimiz de zarar veren de aslında Tanrı'nın kendisidir. Bu görünüşteki kısır döngü, Tanrı'nın kendisinden meydana getirdiği varlıklara bir süreliğine bağımsız davranma hakkı (yani bilinç) verdiğine delil sayılır. Bir panteist, bu bilincin kıymetini bilerek yaşamalıdır.

 

Panteizm hem çok eski hem de yeni bir inanıştır. Diğer antik inançlar gibi antik panteizm de çok tanrıcılık ve tek tanrıcılıkla binlerce yıl süren mücadelesinde azınlıkta kalmış, çoğunlukla felsefi bir boyutta varlığını sürdürmek zorunda kalmıştır. Yine de pek çok dinin içine (özellikle tasavvufi kanallara) sızarak kendini yaşatmayı başarmış; mevcut dinlere inanamayan insanlar tarafından modern yorumuyla yeniden sahneye çıkmıştır. 19. yüzyılda Batılı filozoflarca âdeta yeniden keşfedilmiş ve yepyeni bir biçimde üretilmiştir.

 

Bugün panteizm; gençler, filozoflar, bilim insanları, edebiyatçılar ve senaristler arasında hayli yaygındır. Evrenden enerji almak, evrene enerji göndermek ya da evrenden bir şey talep etmek gibi inanışlar da panteist öğeler taşır. Panteizm akla yatkın ve içgüdüseldir; varlık, Tanrı, din, ruh ve öteki dünya kavramlarını sorgulayan pek çok kişi, kavramın adını bilmeden panteist fikirlere ulaşmıştır. Nitekim aklı başında olan ve sorgulamaktan çekinmeyen hemen herkes, en az bir kez “belki de Tanrı'nın parçasıyızdır” diye düşünmüştür. Bu nedenle birçok kişi, panteizmi bir dinden çok bir felsefe olarak görmenin daha doğru olduğunu düşünür. Kimileri için ise panteizm, katı kurallar ve zorunluluklarla dolu dinlere karşı, tıpkı deizm ve ateizm gibi bir tür panzehir işlevi görür.

 

Not: Panteizm ile panenteizm aynı şey değildir

Panenteizme göre Tanrı, evreni kendisinden yaratmıştır; evren Tanrı'nın bir parçasıdır, ama panteizmdeki gibi tamamı değildir. Kısaca: panteizmde her şey Tanrı'dır; panenteizmde ise her şey Tanrı'dan çıkmıştır. Somutlaştırmak gerekirse, bilim insanları evrenin tamamını keşfetseydi, panteizme göre Tanrı'yı keşfetmiş olurlardı; panenteizme göreyse Tanrı'nın yalnızca bir kısmını.

 

Antik inanışlar ve ilk inançlar 60 bin yıl boyunca füzyona uğrayarak gelişmişler ve kendi içlerinden yeni inanışlar ve inançlar çıkarmışlardır. Bundan yaklaşık 40 bin yıl önce de Şamanizm ortaya çıkmıştır.

 

6.       ŞAMANİZM

Şamanizm, uzmanlaşmış bir aracı figür (şaman) üzerinden ruhlarla iletişim, trans, vecd, ruh yolculuğu ve iyileştirme içeren bir inanç sistemidir. Özünde Natürizm, Animatizm, Animizm, Totemizm ve Panteizm gibi antik inançların ve bunlara ait ritüellerin, bir uzman eşliğinde yaşanması ve yaşatılmasıdır.

 

Yani Şamanizm; kafasını inançlara takmış, inançları anlatan, onlara özel ritüelleri yürüten ve zenginleştiren, kendisinde keramet olduğuna inanılan bir rehberin ışığında antik inançlara inanmaktır. Bu yönüyle Şamanizm, inançların dine dönüşmesindeki ara basamaktır.

 

Daha ayrıntılı söylemek gerekirse Şamanizm; başta Animizm (ruhçuluk) olmak üzere Natürizm (doğacılık), Animatizm (kutsal güç), Totemizm (simgecilik) ve Panteizm (evrencilik) inançlarını ve bunlara bağlı mikro inanışları benimseyen; kapsamlı ritüelleri, uğurları, tılsımları, tabuları, kutsalları ve kutsamaları olan; şaman denen rahipleri bulunan bir inanç sistemidir.

 

Şamanizm'in yaklaşık 40 bin yıl önce ortaya çıkmış olabileceğini düşünüyorum. Öncesinde antik inançların klanın büyükleri tarafından idame ettirildiğine; toplulukların, yalnızca inanca odaklanmış bir uzmanı besleyecek bolluğa henüz ulaşamadığına inanıyorum. Zira şamanlar, klandaki diğer insanlar gibi avcı-toplayıcı görevlerini bırakmış, kendini 7 gün 24 saat inanca adamış kişilerdi ve geçimlerini klanlarına sağlatıyorlardı. Bir bakıma ilk “asalak” insan türüydüler.

 

Şamanlar inançları daha da önemli hâle getirdiler; antik atalarımızın hayatına inancı daha çok soktular. (Belki de şamanlar ortaya çıkmadan önce atalarımızın çoğu görece seküler bir zihne sahipti ve inanışlarla fazla meşgul değildi.) Şamanlar sayesinde atalarımız daha fazla metafizik öğeye maruz kaldı ve daha çok ibadet eder hâle geldi. İnanışların önemi artınca şamanların önemi de arttı; bu hem onların yaşamını kolaylaştırdı hem de itibarlarını yükseltti. Aslında şamanlıkla birlikte yeni bir liderlik modeli de doğmuş oldu: dinî lider, inanç önderi.

 

Rehberi (rahibi) olmasına rağmen Şamanizm dinselleşememiş bir inançtır. Standart ritüelleri, genelleşmiş ilahî kuralları yoktur; bir kitabı, peygamberi ve (farz/sünnet tarzı) dinî kuralları bulunmaz. Bildiğimiz dinlere benzemez, inanç düzeyinde kalır.

 

Şamanizm tek bir kökenden çıkıp dünyaya yayılmamıştır; dünyanın pek çok köşesinde kendiliğinden gelişmiştir. Farklı coğrafyalardaki avcı-toplayıcı gruplar, zamanla inançlarını geliştirmiş ve bir dinî rehber (şaman) eşliğinde ritüeller yapmaya başlamıştır. (Örneğin Keltlerde bu dinî liderlere Druid denirdi.) Bu yüzden tek tip bir Şamanizm'den söz edilemez; hem geçmişte hem günümüzde birbirinden farklı Şamanizm uygulamaları vardır. Farklı Şamanizm türlerinin ortak noktası, dinî ayinlerin odağındaki şamanın varlığıdır; şaman dışındaki uygulamalar büyük farklılık gösterir.

 

Şamanizm, kapsadığı antik inançlara göre çeşitlenir:

·         Atalara tapınma. Şamanizm'de ağırlıklı olarak ataların ruhlarına tapınma vardır. Ataların ruhlarının, yaşayan akrabalarını ve topluluğunu terk etmediğine; onlara kurtarıcı ve yol gösterici olacağına inanılır. Bu inancın bir versiyonuna göre insan nesli sonsuza dek sürer: insan atalarının hayatının devamını yaşar, öldüğünde de kendi hayatını torunları ve soyu sürdürür. (Bu fikir, ileride reenkarnasyon inanışını doğuracaktır.)

·         Doğaya tapınma (Natürizm). Bazı türlerde yıldıza, güneşe, aya, dağa, kayaya, ağaca, nehre ve hayvanlara tapınma görülür.

·         Totemizm. Bazı türlerde totemler (simgeler/heykeller) başrol oynar.

·         Panteizm. Bazı türlerde evren, dünya, insan, hayvan ve bitkiler bir bütün olarak düşünülür; insan ile doğanın birliği ve uyumu esastır. Evrenin enerjisine ve ruhuna inanılır, evren içindekilerle birlikte tanrılaştırılır.

·         Tanrıcılık. Bazı türlerde ise, sayılanlara ek olarak tanrılar, iki tanrı ya da tek tanrı inancı bulunur. Tanrı olgusunun Şamanizm'e, tanrılı dinlerin ortaya çıkışından sonra girdiği tahmin edilmektedir.

 

İslamiyet öncesinde Türk boylarından bazıları tek tanrılı bir Şamanizm inancına (Tengricilik) sahipken, bazıları iki tanrılıydı. Tek tanrıcı Şamanistlerin tanrısının adı Gök Tengri'ydi ve “Yüce Tanrı” anlamına geliyordu. İki tanrılı Şamanistlerde iyi ruhların tanrısına Ülgen, kötü ruhların tanrısına Erlik denirdi. Bazı Türk boyları ise çok tanrılıydı; önceleri ulu ruh olarak anılan varlıklar sonradan tanrılaştırılmıştır (bkz. Kayra, Akana, Mergen, Kızagan, Umay, Yayık, Karlık, Suyla, Utkucu, Kayberen, Ayzıt, Ürüng Ayıg Toyon, Semrük, Asena, Albastı, Ötügen, Odana, Gökkurt).

 

İşin içine tanrıcılık girince artık Şamanizm'den söz edilmemesi gerektiğini savunanlar vardır; yani Şamanizm ile Tengricilik aynı kefeye konmamalıdır. Bu görüşe ben de katılabilirim. Türklerin en eski inanışının Şamanizm olduğunu, sonradan Tengrici (tanrıcı) olduklarını, en sonunda da Müslümanlığı benimsediklerini söylemek daha doğru olur. (Elbette Türk kavimleri ve devletleri başka dinlere de girip çıkmıştır; bugün Hristiyan, Yahudi, Budist, Şintoist ve Hindu olan Türk toplulukları da vardır.)

 

Kimi teologlar, Şamanizm'deki tek tanrıcılığın İbrahimî dinlerden önce olduğunu söyler ve bu dinleri başlatan İbrahim'in tek tanrıcılığı, Mezopotamya'ya gelen şaman aşiretlerinden öğrendiğini iddia eder.

 

Günümüzde orta ve kuzey Asya topluluklarında, Sibirya köylerinde, Kuzey Avrupa'nın İskandinav köylerinde, kutba yakın yaşayan Eskimolarda, Kuzey Amerika yerlilerinde (Kızılderililer), orta ve güney Amerika yerlilerinde, Avustralya yerlilerinde (Aborjinler) ve bazı Afrika kabilelerinde Şamanizm denebilecek inançlar görülür. Ancak bu uygulamalar aynı değildir; ortak yönleri azdır.

 

Şamanizm'de yeryüzü, yeraltı ve gök (yerüstü) önemlidir. Yeryüzü hayatı, yeraltı ölümü, gök ise ruhları simgeler. Beden toprağa gömülür ama ruh göğe yükselir. İyi insanların ruhları göğe çıkarken kötü insanların ruhları yeraltında tutsak kalır; kimi kötü ruhlar yeraltından kaçabilir. Hem iyi hem kötü ruhlar, yaşayan insanları etkilemeye çalışır.

·         Gök (Yukarı Dünya): Aydınlık güçlerin, iyilik tanrılarının ve arınmış ruhların bulunduğu yerdir. (Örn: Türk-Moğol mitolojisindeki Ülgen).

·         Yeryüzü (Orta Dünya): İnsanların, hayvanların, bitkilerin ve doğanın koruyucu ruhlarının (Yer-Su ruhları) yaşadığı, bizim de dahil olduğumuz katmandır.

·         Yeraltı (Aşağı Dünya): Karanlık güçlerin, kötü ruhların ve henüz huzura kavuşamamış ölülerin dünyasıdır. (Örn: Erlik Han).

 

Şamanizm'de totem ve batıl inanç hâkimdir. Şu inanç ve uygulamaların pek çoğu Şamanizm kökenlidir: nazar boncuğu, at nalı, muska, uğur, tılsım, sihir, tütsü, fal bakma, rüya yorumlama, kurban süsleme, kurşun dökme, tahtaya vurma, ateşin üstünden atlama, gidenin arkasından su dökme, dilek tutma, dilek ağacına bez bağlama, adak adama, kurban kesme, hilali uğurlu sayma, iksir ve kocakarı ilaçları hazırlama, kırık-çıkıkçılık, ölmeden önce doğayla helalleşme, mezar taşı, yas tutma, ölenin ardından 40. günde tören (mevlit) düzenleme, kutsal sayılan rakamlar (örneğin 7 ve 40), kötü ruhlar (öcü, cin, iblis…), ruhsal reenkarnasyon ve burçlar.

 

Şamanizm adını, din işlerine bakan şamandan alır: şaman varsa Şamanizm vardır. Bir şaman aracılığıyla ilahiyat ihtiyacını gideren insana Şamanist ya da Şamani denir.

 

Şaman, bir avcı-toplayıcı klanın rahibi/imamı gibidir; ancak din yaymaya değil, ibadeti yönetmeye çalışır. Şamanistler için o yalnızca bir “din insanı” ya da “seçilmiş aracı” değildir; aynı zamanda şifacı, büyücü, sihirbaz, kâhin, falcı, medyum, astrolog ve kutsal kişidir. Psişik, paranormal ve doğaüstü güçleri olduğuna; dünya hayatını koruyan kadim tekniklere sahip olduğuna inanılır. Hem saygı görür hem de korkulur. Nitekim pek çok yabancı kaynakta şaman, “dinî sihirbaz” ya da “dinî büyücü” olarak da adlandırılır.

 

Şamanın; ölenlerin ruhlarına yol gösterebildiğine, atalarla ve doğanın ruhlarıyla konuşabildiğine, hayvanları anlayabildiğine, kötü ruhlarla savaştığına, aynı anda birkaç yerde bulunabildiğine, astral seyahat yapabildiğine, geleceği görebildiğine, gaipten haber alabildiğine, havayı değiştirebildiğine, doğal felaketleri önleyebildiğine, hastayı iyileştirebildiğine ve öteki dünyaya girip çıkabildiğine inanılır.

 

Şamana bazı uygarlıklarda Kam, Gam, Gan, Kaman, Kami, Brahman, Burhan, Bur, Bura ya da Böge denir.

 

Şamanizmde hastalıkların temel nedeni, kişinin ruhunun çalınması, kaybolması veya kötü ruhların bedene musallat olmasıdır. Şaman, transa geçerek ruhunu bedeninden ayırır (astral seyahat), yeraltına veya göğe giderek o ruhu geri getirir ve hastayı iyileştirir.

 

Şaman, ölen kişilerin ruhlarının öteki dünyaya güvenle geçmesini sağlar, onların yollarını şaşırmasını engeller.

 

Avcı-toplayıcı toplumlarda doğadan (hayvanlardan veya topraktan) bir şey alındığında, doğanın dengesi bozulur. Şaman, doğanın ruhlarından özür dileyerek veya onlara sunular sunarak topluluk ile doğa arasındaki kozmik dengeyi korur.

 

Davul, Şamanın en kutsal aracıdır. Ritüel esnasında çalınan monoton ve hızlı davul ritmi, beynin alfa ve theta dalgaları yaymasını sağlayarak nörolojik olarak transı kolaylaştırır. Şaman, davulunu öteki dünyaya uçtuğu bir “binek hayvanı” (at veya kuş) olarak görür.

 

Şamanlar genellikle klanın totem hayvanıyla (Kurt, Ayı, Kartal) mistik bir bağ kurarlar. Ritüellerde o hayvanın taklidini yapar, onun sesini çıkarır ve trans esnasında o hayvana (“Arkadaş Ruh” veya “Kılavuz Hayvan”) dönüşerek güç kazanırlar.

 

Şamanistler; doğum, ölüm, hastalık, kıtlık, doğal felaket ve savaş gibi olaylarda şamana ve onun ritüellerine ihtiyaç duyar.

 

Şaman, dinsel törenini yaparken özel kıyafet giyer, özel takılar takar, ilginç malzemeler kullanır; müzik (davul/kopuz) ve dans eşliğinde transa geçerek (kendini kaybederek) iyi ve/veya kötü ruhlarla irtibata geçer. Tören sırasında kafiyeli dualar okur, kimi zaman şarkı mırıldanır. Bazı şamanlar ayinler dışında pek ortalıkta görünmez, inzivada ve genelde ruhsal yolculuktadır.

 

Bazı tapınma biçimlerinin şamanlarca icat edildiği düşünülür; hatta bazı şamanlar kendi dinlerini bile yaratmış olabilir. (Ateşe, volkana, bir hayvana, mumyaya, güneşe, aya, yıldızlara ya da penise tapmak bu biçimlere örnektir.)

 

Şamanlar geçimini insanların hediye ve bağışlarıyla sağlardı. (Geçmişte bazı şamanlar için en makbul hediyeler alkol, tütün, uyuşturucu otlar ve halüsinojen mantarlardı.) Bazı şamanlar ise kabilesinin içinde doğal bir hayat sürer, kendi geçimini kendi sağlar ve bir ayin ihtiyacı doğduğunda makul bir hediye karşılığında ibadeti yönetirdi.

 

Çoğu Şamanizm türünde şamanlık babadan oğula geçer: baba, tüm şaman bilgisini oğluna aktarır, onu ayinlerde yardımcısı yapar ve belli bir süre sonra oğul profesyonel şaman olur.

 

Bazen de usta-çırak ilişkisiyle şaman olunur. Şaman olacak çocuk/genç bir anda tuhaflaşır, kriz geçirir, ateşlenir, kendinden geçer ve sonra ayılır; bu “şovlarından” birinde bir usta şamanın ilgisini çeker ve çıraklığa kabul edilir. Belirsiz süren bir eğitimin ardından, ustasının sırlarına erince şaman olur. (Öte yandan kimi Şamanistlere göre “şaman olunmaz, doğulur”; şaman olacak kişiye şamanlığı daha anne karnındayken ruhlar bağışlar.) Bazı Şamanist topluluklarda kadınlar da şaman olabilir.

 

Her şaman; aldığı eğitime, edindiği tecrübeye, dinlediği hikâyelere ve tanıdığı kültürlere göre topluluğunu (müritlerini) şamanize eder. Bu yüzden her şamanda aynı ritüeli ya da aynı cevapları bulamazsınız. İyi eğitim görmüş şamanlar bilgece davranır, aklını ve kültürünü toplumun yararına kullanır; çıkarcı şamanlarınsa tuhaf inanışlı cemaatler kurup üyelerini sömürdüğü de görülmüştür.

 

Şamanlar yalnızca maneviyat için değil, dünyevi işlerde akıl almak için de başvurulan kişilerdi; sık sık arabulucu ve danışman olarak kullanıldılar. Özellikle ilk zamanlarda şaman, ister istemez klanın ortak noktası hâline geldi: kişiler arasındaki anlaşmazlıkları çözer, insanların emanetlerini saklar, kabilenin çocuklarına eğitim verirdi. Tarım devriminden sonra da bu rolleri köylerde sürdürdüler; hakem, hâkim, ombudsman ve öğretmen gibi işlevleri üstlendiler. Köylerin ortak siloları (tahıl depoları) çoğu zaman şamanlara emanet edilirdi. İlk türbeler de şamanlar için yapılmış, Şamanistler bu türbelere giderek ruhlardan dilekte bulunmuştur.

 

Bugünkü toplulukların birçoğunun ataları da (eski çağlarda) Şamanistti: Moğollar, Çinliler, İskandinavlar, İngilizler ve bugünkü Türkî cumhuriyetlerde yaşayan Türk kökenliler buna örnektir. (Elbette hepsinin Şamanizmi birbirinden farklıydı.)

 

Şamanlar; üzerinde sörf yaptıkları Animizm, Totemizm ve Panteizm gibi inançları başkalaştırmış, içlerine kendi hayallerini katmış ve farklı dinlerin türemesinde katalizör olmuşlardır. (Tüm dinlerin kökeninde bir şamanın yattığına inanıyorum.)

 

Şamanizm, kendisinden sonra doğan pek çok dini etkilemiş ve onların içine sızmayı başarmıştır. Orta ve güney Asya'nın doğacı-felsefeci dinlerine (Hinduizm, Budizm, Konfüçyüsçülük, Taoizm, Jainizm…) etkisi büyük olmuştur. Ortadoğu'da doğan çok tanrılı, iki tanrılı ve tek tanrılı dinlerde de Şamanizm'in izleri görülür.

 

Burçların doğuşuna da şamanlar öncülük etmiştir. Şamanlar, gece gökyüzünde gördükleri yıldızları hayallerinde birleştirerek (çocuk kitaplarındaki noktaları kalemle birleştirir gibi) saygı duydukları varlıklara benzetmiş, bu figürlerden anlam çıkarmıştır. Şamandan şamana aktarılan bu kadim bilgi, Sümerlerde astrolojiye dönüşmüş ve bugünkü burç sistemi doğmuştur. (Gazetede burcunuzu okurken, bunu yaklaşık 20 bin yıl önce bir şamanın yumurtladığını hatırlayın.)

 

Şaman ve Şamanizm popüler kültürü de etkilemiştir. Örneğin Yüzüklerin Efendisi'ndeki ak büyücü Gandalf ile kara büyücü Saruman'ın, şamanlardan esinlenerek kurgulandığını söyleyebiliriz.

 

Şamanizim avcı-toplayıcı atalarımızın inanç dünyasına uzun yıllar cevap vermiş ve onların yeni bir inanç geliştirmelerine gerek bırakmamıştır. Ama tarım devrimiyle birlikte başlayan yerleşik hayat ve kentleşme sonucunda insanlar şamanizmden daha komplike ve daha görkemli inançlara ihtiyaç duymuştur.

 

Şamanizm; yıllar boyunca kendisinden sonra ortaya çıkan çok tanrılı, iki tanrılı ve tek tanrılı dinlere meydan okumuş ve günümüze dek varlığını sürdürmeyi başarmıştır.

 

Notlar

·         Not 1: “Şaman” kelimesinin “ruhçu”, “ruh adamı”, “ruh sözcüsü” ya da “ruh dostu” gibi anlamlara geldiği söylenebilir. İnsanoğlu, tanrıdan önce ruhu icat etti ve onu ilahlaştırdı. Nitekim bugün pek çok dildeki “tanrı” kelimesi, antik zamanlarda “ruh” anlamına geliyordu. Örneğin Türkçedeki “tanrı” kelimesi, öz Türkçedeki “tengri”den gelir; bu kelime bugün tanrı anlamında kullanılsa da eskiden “yüce ruh” demekti. Bir iddiaya göre; “ruh” anlamındaki “tin” ile yüce anlamındaki “gra” kelimelerinin birleşimi zamanla “tengri” biçiminde okunmaya başlamış, “yüce ruh” anlamındaki tengri de zamanla “tanrı”ya evrilmiştir.

·         Not 2: Dünyanın pek çok bölgesinde yapılan kazılarda Şamanizmin işaretlerinden bir olduğu düşünülen Kader Çarkına rastlanılmıştır. Bu işareti Türkler Kader Çarkı derken, Japonlar Manji, Çinliler Wan, Hintliler Svastika, maalesef Almanlar da “gamalı haç” demişlerdir.  İnsan zihninin soyut sembol üretme ve doğayı anlamlandırma kapasitesinin en evrensel kanıtı şüphesiz “Kader Çarkı” sembolüdür. Günümüzün siyasi bagajlarından uzaklaşıp tarihin derinliklerine bakıldığında; uğur anlamına gelen veya uğur getirdiğine inanılan bu kadim işaretin, avcı-toplayıcı dönemden beri insanlığın ortak mirası olduğu görülür. Naturist bir sezgiyle Güneş'in gökteki hareketini, mevsim döngülerini ve dört elementi simgeleyen Kader Çarkı; Anadolu'dan Sibirya'ya, Mezopotamya'dan Uzak Doğu felsefi inançlarına kadar tüm antik kültürlerde evrensel kozmik düzenin, bereketin ve panteist yaşam çarkının ortak geometrik dili olmuştur.

·         Not 3: Atalarının dinine merak salanlar, Neo-Şamanizm adı altında bu inancı yeniden canlandırmaya çalışmaktadır. Günümüzde dünyaya yayılmış 5-6 milyonluk bir Şamanist topluluk olduğu tahmin edilir; yine de Neo-Şamanistlere rağmen 100 yıl sonra dünyada hiç Şamanist kalmayacağı öngörülür.

 

Buraya kadar bahsettiğimiz tün inançlardan izler taşıyan Göbeklitepe’ye de diğer taş tepelere değinmeden geçemeyeceğim.

 

Göbeklitepe bölgede konar-göçer yaşayan avcı-toplayıcı insanlar tarafından inşaa edildi. Henüz tarım devrimi gerçekleşmemişti ama ramak kalmıştı. Bölgedeki klanlar kendilerine kalıcı barınaklar yapmıyordu. Ama yine de birleşip bu devasa yapıları inşaa ettiler. Bu yapıların içinde yaşamadıklarını, yani barınak olarak kullanmadıklarını veya gıda saklamak için de kullanmadıklarını biliyoruz. Henüz tarıma ve yerleşik yaşama geçmeyen, sürekli beslenme peşindeki klanların tapınma amacıyla bu yapıları yaptıkları düşünülüyor. Sunak yerleri olduğu için bir şaman eşliğinde ritüel gerçekleştirdiklerine de inanıyoruz.

 

Bu yapılar düşmanlardan, aşırı yağmurlardan ve aşırı soğuklardan korunma, yani sığınma amaçlı da yapılmış olabilir. Belki de avlanmaya çıkamayan, uzun göçlere dayanamayan yaşlılarını, hastalarını, sakatlarını ve de şamanlarını bu yapılara bırakıp gidiyorlardı. Henüz bilemiyoruz. Üstelik Göbeklitepe benzeri yapıları 30-40 km uzaklıklarda da görüyoruz. Karahantepe, Sayburç, Sefertepe, Harbetsuvan, Çakmaktepe, Gürcütepe, ve Yoğunburç’taki yapılar da sanki aynı amaç (tapınma/ritüel) amacıyla yapılmış gibi duruyor. Bu yapıların yapılması epey kalabalık bir insan gücüne ihtiyaç duyduğu için çevredeki kılanların hepsi inşatta çalışması için 5-10 adam vermiş olmalıdır.

 

Bu durum klanların aynı dili konuştuklarını da gösteriyor olabilir. Belki de aynı dili konuşan klanlar bölgeye başka klanları sokmuyorlardı, yani dayanışma içindeydiler. Bu dayanışmayı daha da ileri götürerek bu yapıları imece usulü inşaa ettiler. Yapımda çalışanları beslemek için klanlar dönüşümlü olarak yiyecek ve içecek taşıdılar muhtemelen. Bu örgütlülüğü sağlamak için her klanın şamanından oluşan bir şamanlar konseyi dahi kurulmuş olabilir. Bu yapılardaki hayvan figürleri de bu klanların totemlerini ifade ediyor olabilir.

 

Kişisel bir tahminim de şudur: bu yapılar sağlıklı nesiller doğurmak için yapılmış olabilir. Yakın akrabalardan oluşan klan içindeki birliktelikler sonucunda beden ve zihin sağlığı iyi olmayan çocukların doğduğu, ama başka klanların erkekleri veya kadınlarıyla yapılan cinsel birleşmeler sonucunda sağlıklı çocukların dünyaya geldiğini keşfetmiş olmalılar. Zaten totemik klanlar egzohamiktir, yani klan dışından kişilerle evlenmeli veya çiftleşmelidir. Bu yüzden, cinsel birleşme ritüelleri amacıyla bu yapılar inşaa edilmiş olabilir. Her klanın doğurgan kadınları bu karanlık yapıların içine giriyor, başka klanların erkekleriyle çiftleşiyor olabilir. Kimin kimle çiftleştiği belli olmayan bu yapılar sayesinde yakın akraba seksi olmadığı için yeni nesiller daha sağlıklı doğuyor olabilir. Bu sayede klan kendi kızlarını ve erkeklerini diğer klanlara kaybetmeden yeni nesillere kavuşuyor olabilir. Göbeklitepe de ve bölgeye yakın diğer taş tepelerde cinsellik, doğurganlık içeren kabartmalara ve penis figürlerine çokça rastlamamızın sebebi bu olabilir.

 

7.       POLİTEİZM

Politeizm (çoktanrıcılık), birden fazla tanrıya ya da ilahi varlığa inanma ve onları kutsal kabul etme inancıdır. Bu inanışa göre evrenin yönetimi, varoluşun farklı katmanları ve insan yaşamının değişik alanları; farklı yetki, karakter ve görevlere sahip birçok ilahi güç tarafından yönetilir. Politeist dinlerde tanrıların çoğu zaman ayrı görev ve özellikleri vardır; savaş, bereket, gökyüzü, deniz ya da ölüm gibi alanlarla ilişkilendirilirler. Monoteist dinlerdeki mutlak tek güç algısının aksine, politeizmde güç dağıtılmıştır.

 

Politeizmin kökenini anlamak için insanın yerleşik hayata geçiş sürecine bakmak gerekir. Bundan yaklaşık 12 bin yıl önce tarımın keşfiyle birlikte insanlar yavaş yavaş yerleşik düzene geçmeye başladı; tarımı becerdikçe kendileri için de kalıcı yapılar (evler) inşa ettiler.

 

Tarımın keşfinden sonra, her biri 50-60 kişilik klanlar ekip biçtikleri yerleri (tarlalarının) yanına yerleşti. Avcı-toplayıcıların mahsullere dadanmasını önlemek için 4-5 klan birleşerek 200-250 kişilik köyleri, daha büyük birleşmeler de 3-4 bin kişilik kasabaları oluşturdu. Bu yerleşimlerde düzeni sağlamak için inanca daha çok ihtiyaç duyuldu; işi artan şamanlar rahipliğe, silo (tahıl deposu) yöneticiliğine ve toplum üzerinde söz sahipliğine yükseldi.

 

Şamanlar arasındaki teba ve bağış rekabeti giderek cemaatler arası rekabete dönüştü; her cemaat kendi inancını daha kudretli kılmak için yeni mitolojiler üretti. Bu yeni metafizik anlatılar da nihayetinde tanrı ve tanrılar kavramını doğurdu.

 

Evreni ve insanları yaratan tanrılar anlatısının, yani politeizmin, bundan yaklaşık 10 bin yıl önce (MÖ 8000'ler) Anadolu, Levant ve Mezopotamya'yı kapsayan Ortadoğu'da doğduğunu söyleyebilirim. (İlginçtir, tanrıdan önce tanrıça vardı. Antik insanlar yaratıcıyı önce dişi olarak kavramsallaştırdı; çünkü doğuran dişiydi, öyleyse yaratan da dişi olmalıydı. İlk büyük ilah bu yüzden Toprak Ana'ydı belki de.)

 

Politeizmin en güçlü, en yaygın ve en kurumsal olduğu dönem ise MÖ 3000'ler olsa gerek. Bu çağda, birbirinden 2-3 bin km uzaktaki İndus, Sümer ve Mısır uygarlıklarında çok güçlü çoktanrılı mitolojilere rastlıyoruz. Sonrasında Yunan'da, Roma'da, İskandinavya'da, Arabistan'da ve Uzak Doğu'da da politeist inançlar görülür.

 

Not: Dinler tarihinde Ktonik (toprağa, rahme, yeraltına, karanlığa ve berekete ait olan dişil inançlar) ile Uranik (göğe, güneşe, fırtınaya, yasaya ve güce ait olan eril inançlar) ayrımı vardır. Avcı-toplayıcılık ve erken tarım döneminde insan toprağa bağımlıydı (Ktonik/Tanrıça dönemi). Ancak kentler kurulup, mülkiyet savaşları başlayıp, surlar inşa edildikçe toplumlar askerileşti. Toplum askerileştikçe gücü elinde tutan eril krallar, gökyüzünün fırtına ve savaş tanrılarını (Zeus, Marduk, Yahve) panteonun başına geçirdi veya tek tanrı yaptı (Uranik dönem). Dişil yaratıcılığın yerini, güce ve yasaya dayalı eril otoritenin alması, inanç evriminin en dramatik kırılmasıdır.

 

Politeist inançların yükseldiği ve kurumsallaştığı yerler nüfusu 20 binleri aşan kalabalık kasabalar (kentler) olurken kaldıraç noktaları da tapınaklarıydı. Örneğin Sümerlerde tapınaklar sadece ibadet yeri değil; vergilerin (tahılların) toplandığı, kıtlık zamanı dağıtıldığı, muhasebenin tutulduğu (ve dolayısıyla yazının icat edildiği) ilk bankalar ve idari merkezlerdi. İnsanlar tanrılardan korktukları için tapınağa ürün teslim ediyorlardı. Yani inanç, merkezi otoritenin hukuku ve ekonomiyi organize etmek için kullandığı en verici operasyonel araçtı.

 

Politeizm, erken kent devletleri ve krallıklar için toplumsal düzeni tesis etmenin, halkın idareye gönüllü katılımını sağlamanın ve askeri gücü organize etmenin en etkili ideolojik aracı haline gelmiştir. Çok tanrılı panteonların ürettiği, mitolojik ve ajitatif anlatılarla beslenen bu yeni maneviyat, bireyde kabile bağlarının ötesinde bir 'kent aidiyeti' yaratmıştır. Böylece, tanrılarının koruduğu kutsal kent uğruna canını feda etmeyi ve savaşmayı göze alan, dini motivasyonla donatılmış organize orduların ve adanmış askerlerin tarih sahnesine çıkışı mümkün olmuştur.

 

Politeist tanrıların özellikleri

Politeist tanrılar genellikle insan formundadır ve insani duygulara (öfke, kıskançlık, aşk, entrika, hırs) sahiptir. Evlenir, savaşır, çocuk sahibi olurlar. Onları insanlardan ayıran en büyük fark ölümsüzlükleri ve muazzam güçleridir.

 

Tanrılar bir hiyerarşi içinde yaşar. Genellikle başlarında bir “baştanrı” bulunur (Yunan'da Zeus, İskandinav'da Odin, Sümer'de Enlil). Ancak bu baştanrı mutlak ve her şeye gücü yeten bir varlık değildir; diğer tanrılarca kandırılabilir, engellenebilir ya da konsey kararlarına uymak zorunda kalabilir.

 

Pek çok politeist sistemde tanrıların bile üstünde, onların dahi değiştiremeyeceği mutlak bir Kader (kozmik yasa) vardır. Örneğin Zeus bile, bir insanın ne zaman öleceğini belirleyen kader ipliklerini kesen tanrıçalara (Moiralar) müdahale edemez.

 

Politeist dinlerde genellikle “benim tanrım gerçek, seninki sahte” kavgası olmaz. Bir kabile ya da devlet bir diğerini fethettiğinde, karşı tarafın tanrısına saygı gösterir, hatta onu kendi sistemine katardı. Örneğin Romalılar Yunan tanrılarını kendi tanrılarıyla eşleştirmiştir (Zeus = Jüpiter, Ares = Mars). İnanç savaşları ya da dogmatik engizisyonlar politeist dünyada pek görülmez.

 

Antik atalarımız neden birden fazla tanrıya ihtiyaç duydu? Bunun temel nedeni, dünyadaki olayları sınıflandırma ihtiyacıdır:

·         Olayları farklı güçlere bağlamak. Güneş doğup batıyor, yağmur yağıyor ya da kuraklık oluyor, şimşek çakıyor, hastalık çıkıyor, insanlar doğup ölüyordu. Bugün bunları fizik, biyoloji ve meteorolojiyle açıklıyoruz; eski insanlar ise her olayı ayrı bir gücün yönettiğini düşünüyordu. Bu yüzden yağmur için bir tanrı, deniz için bir tanrı, savaş için bir tanrı bulunması onlara doğal görünüyordu.

·         Toplumun gökyüzüne yansıtılması. Bir krallıkta kral, komutanlar, valiler ve zanaatkârlar nasıl varsa, gökyüzünde de benzer bir düzen hayal edildi. Yunanlar tanrıları büyük bir aile ve devlet gibi düşünüyordu: Zeus kraldı, Poseidon denizlerden, Ares savaştan, Athena bilgelikten sorumluydu. Yani panteonlar çoğu zaman toplumun göğe yansımasıydı.

·         Pratiklik. Tek bir evrensel tanrı yerine farklı ihtiyaçlar için farklı ilahlara yönelmek pratikti: denizci deniz tanrısına, çiftçi bereket tanrısına, asker savaş tanrısına dua ederdi. Bu da dini günlük hayatla doğrudan ilişkilendiriyordu.

 

Ayrıca hemen her panteonda ortak bir model görülür: bir gökyüzü tanrısı, bir güneş tanrısı, bir ay tanrısı, bir bereket/tarım tanrısı, bir savaş tanrısı ve bir ölüler dünyası tanrısı. Bu ortak örüntü tümüyle tesadüf değildir. Karşılaştırmalı mitoloji, özellikle Hint-Avrupa halklarının baştanrılarının ortak bir kökene dayandığını gösterir: Yunan Zeus, Roma Jüpiter, Hint Dyaus ve Cermen Tyr adlarının hepsi, yeniden kurulan Proto-Hint-Avrupa gök tanrısı “Dyeus Phater (Gök Ata)” sözcüğünden türemiştir. Yani farklı halkların gök tanrıları çoğu zaman aynı kadim kavramın birbirinden uzaklaşmış biçimleridir.

 

Politeist inanca sahip antik uygarlıkların belli başlı tanrıları şunlardı:

·         Sümerler

o   An (Anu) – Gökyüzü tanrısı, tanrıların atası.

o   Enlil – Hava, rüzgâr ve krallık gücü.

o   Enki (Ea) – Bilgelik, su, zanaat ve büyü.

o   Ninhursag – Toprak ve bereket ana tanrıçası.

o   Utu (Şamaş) – Güneş ve adalet.

o   İnanna (İştar) – Aşk, bereket ve savaş.

·         Akadlar, Asurlular ve Babilliler

o   Marduk – Babil'in baş tanrısı.

o   Aşur – Asurların ulusal baş tanrısı.

o   İştar – Aşk ve savaş tanrıçası.

o   Şamaş – Güneş ve adalet.

o   Sin (Nanna) – Ay tanrısı.

·         Antik Mısır

o   Ra (Re) – Güneş tanrısı.

o   Osiris – Ölüm ve öteki dünya.

o   İsis – Annelik, büyü ve koruyuculuk.

o   Horus – Krallık ve gökyüzü.

o   Set – Çöl, fırtına ve kaos.

o   Anubis – Mumyalama ve ölülerin rehberliği.

o   Thoth – Bilgelik ve yazı.

·         İndus ve Hindu Geleneği

o   İndra – Fırtına ve savaş.

o   Agni – Ateş.

o   Varuna – Kozmik düzen ve sular.

o   Brahma – Yaratıcı.

o   Vişnu – Koruyucu.

o   Şiva – Dönüştürücü/yokedici.

o   Lakşmi – Zenginlik.

o   Sarasvati – Bilgelik.

o   Durga/Kali – Güç ve koruma.

·         İskandinav (Norse)

o   Odin – Bilgelik, savaş ve şiir.

o   Thor – Gök gürültüsü.

o   Freyja – Aşk, bereket ve büyü.

o   Freyr – Bereket ve refah.

o   Tyr – Adalet ve savaş.

o   Loki – Hile ve değişim.

o   Hel – Ölüler diyarı.

·         Antik Yunan

o   Zeus – Gökyüzü ve tanrıların kralı.

o   Hera – Evlilik.

o   Poseidon – Denizler.

o   Hades – Yeraltı dünyası.

o   Athena – Bilgelik ve strateji.

o   Ares – Savaş.

o   Apollo – Güneş, sanat ve kehanet.

o   Artemis – Avcılık.

o   Aphrodite – Aşk ve güzellik.

o   Hermes – Ticaret ve haberci.

o   Demeter – Tarım.

o   Dionysos – Şarap ve coşku.

·         Antik Roma

o   Jupiter (Zeus)

o   Juno (Hera)

o   Neptune (Poseidon)

o   Mars (Ares)

o   Venus (Aphrodite)

o   Mercury (Hermes)

o   Minerva (Athena)

o   Diana (Artemis)

o   Vulcan (Hephaistos)

·         İslam Öncesi Araplar

o   Hubel – Mekke'deki önemli putlardan biri.

o   El-Lât – Bereket ve koruyuculukla ilişkilendirilen tanrıça.

o   El-Uzzâ – Güç ve koruma tanrıçası.

o   Menât – Kader ve talih tanrıçası.

·         Keltler

o   Lugh – Beceri ve savaş.

o   Dagda – Bilgelik ve bereket.

o   Brigid – Şifa ve şiir.

·         Şinto (Japonya)

o   Amaterasu – Güneş tanrıçası.

o   Susanoo – Fırtınalar.

o   Tsukuyomi – Ay.

·         Aztekler

o   Quetzalcoatl – Bilgelik ve uygarlık.

o   Huitzilopochtli – Güneş ve savaş.

o   Tlaloc – Yağmur

 

Politeizm atalarımızdan bazılarına yanlış gelmiş; ya da toplumsal ve varoluşsal sorunları gidermede, bireysel huzuru sağlamada yetersiz kalmış olmalı ki, tanrıları azaltma ve bazılarının önemini artırma eğilimi doğdu. Ne var ki bu geçiş birdenbire olmadı; arada köprü kavramlar yer aldı:

·         Henoteizm (baştanrıcılık): Birden çok tanrının varlığını kabul etmekle birlikte, içlerinden birine ötekilerden üstün olarak tapınmak. (“Başka tanrılar da var, ama kabilemizin en büyük koruyucusu Marduk'tur.”)

·         Monolatri (özel tanrıcılık): Başka tanrıların varlığına inanmakla birlikte yalnızca tek bir tanrıya ibadet etmeyi emreden sistem. Erken dönem İsrailoğulları inancının ve bazı antik Ortadoğu dinlerinin bu evreden geçtiği kabul edilir.

 

Politeizmden tek tanrıcılığa geçişin en erken ve en çarpıcı örneklerinden biri Antik Mısır'da yaşandı. MÖ 14. yüzyılda firavun Akhenaten (IV. Amenhotep), Mısır'ın kalabalık tanrı panteonunu bir kenara bırakıp yalnızca güneş tanrısı Aten’e tapınmayı dayattı. Tarihin bilinen ilk tek tanrıcılık (ya da monolatri) denemelerinden sayılan bu reform, Akhenaten'in ölümünden sonra terk edildi ve eski çoktanrılı düzen geri geldi; yine de tek tanrı fikrinin, çoktanrıcılığın tam içinden nasıl doğabildiğini göstermesi bakımından önemlidir.

 

Düalist dinler

Düalist (ikici) dinler de çok tanrılı dinler kapsamındadır. Düalizm, evrenin temelinde birbirine karşıt iki ilke ya da gücün bulunduğunu savunur; bu güçler genellikle iyi-kötü, ışık-karanlık, düzen-kaos, ruh-madde gibi zıtlıklarla ifade edilir. Başlıca düalist dinler Zerdüştlük ve Maniheizm'dir.

·         Zerdüştlük: Ahura Mazda iyiliği, doğruluğu ve ışığı; Angra Mainyu (Ahriman) ise kötülüğü ve yıkımı temsil eder.

·         Maniheizm: Zerdüştlüğün içinden çıkan, Hristiyanlık, Yahudilik ve Budizm'den de etkilenen Maniheizm'in merkezinde ışık ile karanlık, iyi ile kötü arasındaki kozmik mücadele vardır. Bu ikiliklerin de ilahi hamileri bulunur (bunları iki ayrı tanrı olarak düşünebiliriz).

 

İbrahimi Dinlerde Politeizmin İzleri

Monoteist İbrahimi dinler, doğdukları coğrafyaların köklü çoktanrılı (pagan) gelenekleri, mitolojileri ve hukuk normlarıyla derin etkileşimler yaşamıştır. Eski pratikleri tamamen yok etmek yerine, onları teolojik potalarında eritip dönüştürerek bünyelerine katmışlardır.

 

Tek tanrılı dinler, çok tanrılı dinlerin içinden çıkmıştır. Bu yüzden İbrahimî dinlerin anlatıları ile çoktanrılı dinlerin mitolojileri arasında benzerlikler vardır; hatta ibadet biçimleri, ilahi kurallar ve görevler, dinî bayramlar arasında da benzerlikler görülür. Bu benzerliklere ister araklama deyin, ister kültürel etkileşim deyin, isterseniz hiç kabul etmeyin; ama bunlar “üstü örtülemeyecek” bir gerçektir.

 

Yahudilik; Mezopotamya, Kenan (Levant) ve Mısır çoktanrılı dinlerinin kültür kavşağında şekillenmiştir:

·         Mezopotamya: Tevrat’taki Nuh Tufanı anlatısı, Sümer-Babil kökenli Gılgamış ve Atrahasis destanlarıyla büyük benzerlik taşır. Musa Şeriatı'ndaki "kısas" gibi kurallar Hammurabi Kanunları’ndan, kutsal Şabat (Cumartesi) günü ise Babil takvimindeki uğursuz/kutsal "Sapattu" dinlenme günlerinden devralınmıştır.

·         Kenan (Levant): Kenan panteonunun baş tanrısı "El" ve çoğul formu "Elohim", Yahudilikte tek tanrıyı isimlendirmek için alınmıştır. Kudüs Tapınağı’nın üç bölümlü mimari şeması ve kurban ritüelleri de Kenan tapınak kültürüyle birebir örtüşür.

·         Mısır: Firavun Akhenaton’un tek tanrılı (Atenist) reformu Yahudi monoteizmini felsefi olarak etkilemiştir; Mezmur 104, Mısır'ın "Büyük Aten İlahisi" ile aynı metaforları içerir. Ahit Sandığı tasarımı Mısır kutsal sandıklarından, sünnet pratiği ise Mısır soylu/rahip sınıfının temizlik geleneğinden kutsal bir ahit işaretine dönüştürülmüştür.

·         Bazı arkeolojik yazıtlarda “Yahve ve onun Aşerası” ifadesi bulunmuştur; kimi bilim insanı bunu, Yahve'nin bir tanrıçayla ilişkilendirilmiş olabileceğine dair kanıt olarak yorumlar.

·         İbranice Kutsal Kitap'ta Baal gibi başka tanrılara tapınmanın eleştiriliş biçimi, sanki Baal'in varlığını kabul eder; ama Baal'in İbranilerle ilgilenmediğini ve ilgilenmeyeceğini, dolayısıyla ona tapınmanın gereksiz olduğunu, İbranilerin tanrısının Yahve, diğer tanrılarınsa başka kavimlerin tanrıları olduğunu ima eder gibidir.

 

Hristiyanlık, Roma ve Helenistik dünyada yayıldıkça pagan kitlelerin adaptasyonunu kolaylaştırmak için birçok eski inanış ve ritüeli bünyesine dahil etmiştir:

·         Teslis ve Azizler: Üçleme (Teslis) inancı, antik çoktanrılı dünyadaki üçlü tanrı grupları (Mısır'da Osiris-İsis-Horus) ile yapısal bir süreklilik taşır. Paganizmdeki yerel ve işlevsel tanrıların yerini zamanla Azizler almıştır (Deniz tanrısı Poseidon'un Aziz Nikolaos'a dönüşmesi gibi). Eski "Ana Tanrıça" (İsis, Kibele) kültü ve ikonografisi ise Meryem'e "Theotokos" (Tanrı Doğuran) unvanı verilerek ona aktarılmıştır.

·         Bayramlar ve Semboller: Noel (25 Aralık), Roma'nın Güneş Tanrısı Sol Invictus'un doğumu ve Mitraizm'in kış gündönümü festivalidir. Bahar tanrıçası Eostre'den adını alan Paskalya'daki tavşan/yumurta sembolleri pagan bereket ritüelleridir. Sanattaki hale (ışık çemberi) güneş tanrılarından, pazar ibadeti Roma'nın güneşe tapınma gününden (Dies Solis), adak mumu ve tütsü kullanımı ise pagan tapınaklarından mirastır.

 

İslamiyet, İslam öncesi (Cahiliye dönemi) Arap toplumunun çoktanrılı örfi yapısını tamamen reddetmek yerine putperest unsurlardan temizleyip adalet ekseninde muhafaza etmiştir:

·         Hac ve Kabe: Pagan dönemde putlar merkezi olan Kabe'nin kutsallığı korunmuş; putperestlerin yaptığı tavaf, Safa ve Merve tepeleri arasındaki Sa'y yürüyüşü, ihram, Arafat ve Müzdelife vakfeleri tevhidi bir anlam yüklenerek İslam ibadet sistemine aynen aktarılmıştır.

·         Haram Aylar ve Harem: Savaşmanın yasak olduğu dört kutsal ay (Zilkade, Zilhicce, Muharrem, Recep) ve Mekke çevresinin (Harem) bitki ve hayvanlara dahi zarar verilmez bir "sit alanı" kabul edilmesi kuralı pagan gelenekten onaylanmıştır.

·         Hukuk ve Toplum: Evlilikte kadına verilen mehir, kadının bekleme süresi olan iddet ve bir temizlik/erginlenme alameti olan sünnet Cahiliye örfünden devam ettirilmiştir. Ceza hukukundaki kan davalarını sınırlayan kısas, 100 deve olarak belirlenen kan bedeli (diyet) ve faili meçhul cinayetlerdeki toplu yemin usulü (kaseme) rafine edilerek İslam hukukuna entegre edilmiştir.

 

İbrahimi dinlerdeki melek ve şeytan kavramları, politeizmden monoteizme erozyonla transfer olan alt tanrıların yansımalarıdır. Baş tanrı dışındaki tüm alt tanrılar, fonksiyonlarına göre ya "kanatlı uysal hizmetkarlara" (meleklere) dönüştürülmüş ya da rakip inançları kötülemek adına "şer odakları" (şeytanlar/iblisler/cinler) olarak yeniden etiketlenmiştir.

 

Günümüze ulaşan politeist inançlar

Dünyanın pek çok yerinde ortaya çıkan politeist inançların çoğu gücünü kaybedip yok olurken, bazıları günümüze ulaşabilmiştir: Hinduizm, Şintoizm, Taoizm, Çin'deki yerel halk inançları ve Afrika'daki yerel kabile inançları buna örnektir.

·         Hinduizm, dışarıdan bakıldığında çok tanrılı özellikler gösterir; ama onu yalnızca “çok tanrılı bir din” olarak tanımlamak eksik kalır. Hinduizmde Vişnu, Şiva, Devi (Tanrıça), Ganeşa ve daha pek çok tanrı ve tanrıçaya ibadet edilir. Bu nedenle birçok kişi Hinduizmi politeist sayar. Ancak Hindu felsefesinin önemli akımlarında, bu farklı tanrıların aslında Brahman denen tek ve nihai ilahi gerçeğin farklı tezahürleri olduğu düşünülür. Bu yüzden akademisyenler Hinduizmi tanımlarken kimi zaman politeist (çok tanrılı), kimi zaman henoteist (bir tanrıyı yüceltip diğerlerini inkâr etmeyen), kimi zaman monolatrik (bir tanrıya ibadet edip diğerlerinin varlığını kabul eden), kimi zaman da monoteist (her şeyin tek bir nihai gerçekliğe dayandığını savunan) olarak nitelendirir. Bugün Hindistan'da birçok Hindu pratikte birden çok tanrıya ibadet eder; ama bu tanrıların çoğu, birbirinden bağımsız varlıklar değil, daha yüksek bir ilahi gerçekliğin farklı görünümleri kabul edilir. Bu yönüyle Hinduizm, Antik Yunan ya da Antik Mısır çoktanrıcılığından daha karmaşık bir yapıdadır.

o   Hinduizm, burada bahsettiğimiz tüm antik inançlardan sadece etkilenmemiş; bu inançların neredeyse tamamını bünyesinde eritip, onları binlerce yıl boyunca koruyarak günümüze taşımış yaşayan bir "inanç müzesi" gibidir. O, naturist bir doğa tapınımından animist bir ruh göçüne, totemik hayvan kutsallığından panteist bir evren bütünlüğüne kadar makalemizde saydığımız tüm antik katmanları yok etmeden bünyesinde barındıran, proto-inançların modern dünyada yaşayan en büyük teolojik kalesidir. Dünyanın en eski yaşayan büyük dinlerinden biri olan Hinduizm, İbrahimî dinlerin aksine geçmişteki proto-inançları "batıl" veya "sahte" ilan edip yok etmemiş; tam tersine, onları kendi devasa teolojik çatısının altına birer katman olarak yerleştirmiştir.

·         Şintoizm (Japonya): Doğada, atalarda ve kutsal mekânlarda bulunan çok sayıdaki kami’ye (kutsal varlık) inanılır. Şinto bugün de Japonya'da yaygın biçimde uygulanır.

·         Taoizm ve Çin halk inançları: Çin'de yaygın olan Taoizmin bazı halk uygulamalarında çeşitli tanrı ve ilahi varlıklar yer alır. Yerel Çin inanışları da çok sayıda tanrı, ruh ve ata kültünü barındırır; bu uygulamaların bir kısmı Taoizmle iç içe geçmiştir.

·         Afrika: Kıtanın çeşitli bölgelerinde çok sayıda tanrı, ruh ve ata varlığına dayanan inanç sistemleri hâlâ yaşamaktadır.

 

Politeizmin diğer dinlere en büyük etkisi, insanlığın ilk büyük dinî ve mitolojik mirasını oluşturmuş olmasıdır. Sonraki dinler bu mirastan bazen fikir almış, bazen onu dönüştürmüş, bazen de ona karşı çıkarak kendi kimliğini kurmuştur. Bu nedenle dinler tarihi, dinleri birbirinden kopuk yapılar olarak değil, uzun bir kültürel etkileşim zincirinin halkaları olarak inceler.

 

8.       PAGANİZM

Paganizm bir inanç değildir, bir yaftalamadır. Paganizm, günümüzde sıklıkla yanlış anlaşılan, genellikle tek tanrılı dinlerin perspektifinden “putperestlik” veya “ilkel inançlar” olarak yaftalanmış, ancak aslen insanlığın doğayla kurduğu en derin, en estetik ve organik bağı temsil eden geniş bir şemsiye kavramdır.

 

Pek çok kişi Paganizmi Şamanizm veya Politeizm zanneder ve böyle ahkam keser. Bazıları antik inançlara bazıları İbrahimi olmayan tüm dinlere paganizm dendiğini zanneder. Bazıları da İslam öncesi putperest dinlerden bahsederken paganizm terimini kullanır. Bazıları da ilkel antik dinleri pagan olarak addeder.

 

Paganizm tek Tanrı inancına sahip batı dünyası tarafından bölgelerindeki eski dinlere ve inançlara verdikleri genel bir addır. Bir başka deyişle; kendi dinlerinin ilahi olduğuna inananların dünyevi gördükleri başkalarının dinlerine taktığı isimdir. Küçültücü bir ifadedir.

 

Paganizm, köken olarak latince “paganus”, yani “kırsal” sözcüğünden türemiştir. Sadece köylerde görülen, unutulmaya yüz tutmuş dinleri anlatır. Elbette bu “köylü” dinleri: Naturist, Animatist, Animist, Totemist, Panteist, Şamanist ve Panteisttir. Roma İmparatorluğu’nda Hristiyanlık resmi din haline gelip şehirlerde hızla yayılırken, eski doğa inançlarına sadık kalan, değişime direnen taşra ve köy halkını tanımlamak için (biraz da küçümseyici bir edayla) bu terim kullanılmıştır.

 

Paganizm tek bir kurucusu, kutsal kitabı veya merkezi otoritesi olan bir “din” değildir. Aksine, doğa merkezli, antik inanışları ve inançları içeren, çok tanrılı veya panteist bir dünya görüşünü paylaşan kadim ve modern inançların bütünüdür.

 

Paganizm tek bir inancı değil, tek Tanrıcılık dışındaki tüm inançları, hatta İbrahimi dinlerin dışladığı dinleri de ifade eder. Biri pagan inançlardan bahsediyorsa hangi pagan inanç olduğunu sormak gerekir. Çünkü “pagan inançlar” kavramı çok genel kapsamlıdır ve birbiriyle kel alakalı dinleri aynı potaya sokmaktır.

 

İbrahimi dinler diğer monoteist dinleri de pagan din kabul eder. Örneğin; panteizm, Sabiilik, Bahailik pagan dindir. Hatta önceki İbrahimi din sonraki İbrahimi dini de pagan din kabul eder.

 

İslam alimleri Pagan dinler yerine “batıl inançlar”, “sapkın dinler”, “putperstler”, “müşrikler” diyerek bu sınıflandırmayı (ötekileştirmeyi) yapar. Onlar da kendisinden başka (hatta kendi mezhebinden başka) hiçbir dini inancı sevmezler ve yanına dahi yaklaşmazlar.

 

Arkeolojik ve etimolojik kalıntılara bakacak olursak tüm dinler Naturizm, Animatizm, Animizm, Totemizm, Panteizm, Şamanizm ve Politeizm’den doğmuştur diyebiliriz. Ama maalesef “çıktığı yumurtayı beğenmeyen civciv gibi” tek Tanrılı dinler (hatta çoktanrılı dinler dahi) ataları olan bu antik dinleri sevmezler ve sahte bulurlar. Bir tek felsefi inançlar bu antik dinlere çamur atmaz. Ama elbette tek Tanrıcı dinler felsefi inançları da pagan dinler arasında görür. (Kibirleri büyüktür yani)

 

Bundan yüz yıl sonra çoğunluğu ele geçirecek bambaşka bir inanış (deizm, agnostizim veya ateizm olabilir bu) Yahudiliği, Hristiyanlığı ve İslam’ı da pagan dinlerin arasına sokabilir (Etme bulma dünyası, ne de olsa!)

 

Toparlayacak olursak paganizm diye bir din veya inanç yoktur, tek Tanrıcılar tarafından pagan olarak sınıflandırılan dinler ve inançlar vardır. 

 

Not 1: Pagan inançlarda kadınlar daha özgürdü, hatta anaerkil topluluklar bile vardı. İlahi dinlerle birlikte kadınlar ikinci sınıf insan statüsüne indirilmiştir. Neyse ki büyük aydınlanma mücadelesi sonunda İbrahimi dinler 100 yıl önce dize getirilmiş ve içlerindeki kadın düşmanlığı çekip çıkarılabilmiştir (darısı İslam’ın başına).

 

Not 2: Pagan inançlar genelde insanları daha çok özgür bırakmıştır. Kimseye ve doğaya zarar vermediğin sürece istediğini yapma izni vardır bu dinlerde.

 

Not 3: Paganlar için ibadet binalara sıkışmaz; açık havada, ormanlarda veya kutsal alanlarda (Örn: Stonehenge) yapılır. Pagan takvimi, “Yılın Çarkı” adı verilen ve doğanın ritmini kutlayan 8 büyük festivalden (Sabbat) oluşur:

·         Gündönümleri ve Ekinokslar: Yule (Kış gündönümü), Litha (Yaz gündönümü), Ostara (Bahar ekinoksu - bugünkü Paskalya/Easter geleneklerinin kökenidir), Mabon (Sonbahar ekinoksu).

·         Mevsim Geçişleri: Samhain (31 Ekim - Cadılar Bayramı'nın kökeni, hasatın bitişi ve ataların anılması), Beltane (1 Mayıs - Yaşamın ve doğanın uyanışının kutlanması).

 

Not 4: Pagan inanca sahip olmakla yaftalanan Keltler çok tanrılı bir inanca sahipti. Keltler güneş, ay, yıldızlar gibi tabiatın unsurlarını kutsal kabul ederlerdi ve meşe, dağların zirveleri, nehirler hatta bazı bitkilere saygı gösterirlerdi. Ateş bazı uluhiyetlerin bir sembolü addedilirdi ve güneş ile ilişkiliydi. Ateş temizlenme ve arınma ile ilişkiliydi. Kelt takvimi ay, güneş ve bitkisel döngülerle işlerdi. Arkeolojik kalıntılar her yıl iki ekinoks ve gün dönümünün kutlandığını göstermektedir. Bu festivaller Güneşin konumu ile yapılmaktaydı. Kelt inancının rahiplerine Druid denirdi. MÖ 2000’li yıllarda Orta Avrupa’da ortaya çıkan Keltler ikibin yıl süreyle tüm Avrupaya, Britanya adalarına ve hatta Anadoluya yayılarak kültürlerini, dillerini ve dinlerini yaymışlardır. (Galler, Galya, Galatya, Galata gibi kelimeler Keltleri ifade etmektedir)

 

9.       FELSEFİ İNANÇLAR

İlahiyatçıların ve teologların din olarak görmediği, zaten kendilerini de din olarak görmeyen ama milyonlarca takipçisi olan felsefi diyebileceğimi inançlardan da bahsetmek istiyorum. Bunlar; Budizm, Konfüçyüsçülük, Taoizm, Jainizim ve benzeri inançlardır. Bunlar yalnızca “inanç” değil, aynı zamanda hayat felsefesi, ahlak sistemi ve dünya görüşü olarak da görülürler. Ancak en doğru tanımla bunlar, “Bir Yaşam Sanatı ve Varoluş Bilgeliği”dir.

 

Bu inançlarda İbrahimi dinlerdeki gibi Tanrı, vahiy, peygamberler yoktur. Daha çok insan davranışı, ahlak, bilgelik, zihnin eğitimi, evrenle uyum gibi kavramlar vardır. Bu nedenle bazı akademisyenler bunları “din” olarak görse de bunları “felsefi inançlar” olarak kategorize etmemiz daha doğru olur. Zaten bunların dinlerle değil, daha çok antik inanış ve antik inançlarla bağı vardır. Dinlere özenmezler ama dinlerin onlara özenmeye çalıştığı görülür. Nitekim dinlerin içinde heterodoks oluşumlara sebebiyet verdikleri görülmüştür.

 

Din olmamalarına rağmen bildiğimiz dinler gibi inananları için kültürel bir tutkal görevi görmektedirler. Bu felsefi inançları kısaca ele alırsak neden din olmadıklarını ama din görevi gördüklerini anlayabiliriz.  Özellikle Asya kıtasında filizlenen ve insan zihnini muazzam şekilde şekillendiren bu felsefi inanç sistemlerini ana hatlarıyla aşağıda görebilirsiniz:

 

Budizm, MÖ 6. yüzyılda Kuzey Hindistan'da yaşamış olan Siddhartha Gautama (Buda) tarafından başlatılmıştır. Temel amacı insanın acı çekmesinin nedenini anlamak ve bundan kurtulmanın yolunu göstermektir. Budizmin merkezinde Dört Yüce Gerçek bulunur: (1) Hayatta acı ve tatminsizlik vardır. (2) Bunun nedeni arzu ve bağlanmadır. (3) Acının sona ermesi mümkündür. (4) Bunun yolu Sekiz Aşamalı Yol'dur. Acıdan kurtulmak ve doğum-ölüm döngüsünden (Samsara) çıkıp mutlak huzura (Nirvana) ulaşmak için doğru inanç, doğru eylem, doğru meditasyon ve doğru yaşam biçimi gerekir. Budizm’e göre her eylemin bir sonucu vardır. Ne ekersen onu biçersin mantığı, ahlaki sorumluluğu tamamen bireyin omzuna yükler. Budizm’de yaratıcı bir Tanrı inancı zorunlu değildir. Bu nedenle birçok akademisyen Budizm’i teist olmayan (nontheistic) bir din veya felsefi din olarak niteler.

 

Jainizm Budizm ile aynı dönemde (MÖ 6. yy) Mahavira tarafından Hindistan'da sistemleştirilen, ahlaki disiplin ve çileciliğin sınırlarını zorlayan radikal bir felsefi inançtır. Temel ilkeleri: Hiçbir canlıya zarar vermemek, Şiddetsizlik, Öz disiplin ve Manevi arınmadır. Jainizm dünyevi olan her şeyden (mülkiyet, giysiler, arzular) arınarak ruhu maddiyatın bağlarından kurtarmayı amaçlar. Jainizmde de yaratıcı bir Tanrı fikri merkezi değildir.

 

Konfüçyüsçülük, MÖ 6. yüzyılda Çinli düşünür Konfüçyüs (Kong Fuzi) tarafından sistemleştirildi. Konfüçyüsçülük esas olarak; İyi insan olmak, Aileye saygı, Toplumsal düzen, Adalet, Eğitim ve Erdemli yönetim ile ilgilenir. Metafizik veya ölüm sonrasıyla neredeyse hiç ilgilenmez. Konfüçyüsçülükteki temel soru: “Evreni kim yarattı?” değil, “İnsan nasıl yaşamalıdır?” sorusudur. Bu yüzden birçok kişi Konfüçyüsçülüğü bir din değil, ahlak ve siyaset felsefesi olarak görür. Konfüçyüsçülüğe göre; toplumun huzuru, bireyin ahlaklı olmasına ve hiyerarşik ilişkilere saygı duymasına bağlıdır (Evladın babaya, halkın yöneticiye saygısı). Konfüçyüsçülük, yöneticilerin soylu doğdukları için değil, bilge ve ahlaklı oldukları için başta olması gerektiğini savunur. Çin bürokrasisini ve devlet aklını 2000 yılı aşkın süre ayakta tutan omurga bu felsefedir.

 

Taoizm de Çin kökenlidir. Kurucu figür olarak genellikle MÖ 6. yüzyılda Çin'de yaşadığı kabul edilen Laozi (Lao Tzu) gösterilir. Taoizmin temel kavramı “Tao (Yol)” dur. Tao: Evrenin doğal düzeni, her şeyin kaynağı olan ilke olarak anlaşılır. Taoizm insanın doğayla uyum içinde yaşamasını öğütler. Ünlü yin-yang düşüncesi bu gelenekle ilişkilidir: gece-gündüz, kadın-erkek, karanlık-aydınlık gibi karşıtlıkların aslında birbirini tamamladığını savunur. Eylemsizlik ilkesine (Wu Wei) göre; akıntıya karşı yüzmemek, doğanın ve evrenin doğal akışına müdahale etmeden, onunla uyum içinde yaşamaktır. Taoist bilge için en büyük erdem, su gibi esnek ve iddiasız olmaktır. Felsefi boyutuyla, daha önce bahsettiğim naturizm ve panteizm akımlarının doğu mistisizmiyle birleşmiş en estetik halidir.

 

Gördüğünüz gibi bu felsefi inançlar İbrahimi dinlere benzememekle birlikte antik inanışları ve inançları seküler bir formatta ele alan kutsal sistemler gibidir.

 

Bu sistemleri, daha önce konuştuğumuz antik ve teolojik inançlardan ayıran ve ortaklaştıran çok net çizgiler vardır:

·         İnsanın Merkezde Olması: Semavi dinlerde yukarıdan aşağıya (Tanrı'dan insana) bir mesaj akışı varken; bu felsefi inançlarda aşağıdan yukarıya veya içten dışa (İnsanın evreni ve kendini keşfetmesi) bir süreç işler.

·         Doğa ile Entegrasyon: Özellikle Taoizm ve Budizm, insanın doğanın hakimi değil, onun bir parçası olduğunu söyleyerek paganizm ve naturizm ile çok derin felsefi bağlar kurar.

·         Kozmik Adalet: Kişiselleşmiş bir tanrının ödül veya ceza vermesine ihtiyaç duymazlar. Evrenin kendi iç mekanizması (Karma veya Tao'nun dengesi) adaleti zekice ve kendiliğinden sağlar.

 

Bu felsefi inançlar; insanın metafizik korkularını (ölüm, cehennem vb.) sakinleştirmekten ziyade, “Şimdi ve burada nasıl doğru, dengeli ve huzurlu bir yaşam sürülebilir?” sorusuna rasyonel ve derin yanıtlar arar.

 

Peki felsefenin beşiği olan Antik Yunanda felsefi inanç gelişti mi? İnanç değil ama inanış diyebileceğimiz bazı hareketler oldu.

·         Pisagorculuk: Batı düşüncesinde felsefi inançların ilk ve en radikal örneği Pisagor (Pythagoras, MÖ 570-495) ve onun gizemli okuludur. Pisagorculuk; matematiği mistisizmle birleştiren, ruh göçüne (reenkarnasyon) inanan, evrendeki matematiksel harmoniyi panteist bir sezgiyle kutsayan ezoterik bir felsefi inanıştır. Bu yönüyle Doğu'daki Budizm ve Jainizm gibi, tanrısız ama derin dogmaları ve arınma ritüelleri olan bir yaşam sanatı sunmuştur.

·         Sokratçılık: MÖ 470-399 yılları arasında yaşamış ünlü Yunanlı filozof Sokrates, kirlenen, bireyi ve toplumu sömüren politeizme karşı alternatif bir inanç anlayışı önermiştir. Atina'nın çok tanrılı panteonunu, mitolojik anlatılarını ve dışsal ritüellerini sorgulayan Sokrates, ahlakı tanrıların tekelinden alıp insan aklına ve vicdanına teslim etmiştir. Onun 'Daimon' (iç ses) adını verdiği içsel rehber, insanın metafizik hakikati ve doğru yaşamı kendi içinde aramaya başlamasının, yani teolojik dinlerden felsefi ve etik inançlara geçişin en büyük Batı modelidir. Bu görüşlerinden dolayı ölüme cezasına çaptırılmıştır.

 

………………………………………..

 

Antik inanışlar ve antik inançlar, İbrahimi dinlerin ortaya çıkmasıyla güçlerini kaybetmiş olsalar da insanlığın benliğinde yaşamaya devam etmekte ve zaman zaman boy vermektedir. İslam’ın içindeki tasavvufi akımlar aslında antik inanışların ve antik inançların kripto tezahürleridir. Alevilik, Nusayrilik bu tip dini akımlardır. Bu akımların bazıları Ezidilik gibi, Dürzilik gibi kendi ayakları üzerinde duran dinlere dönüşmüşlerdir.  Hristiyanlığın içindeki Mormonluk, Rastafaryanizm ile Yahudiliğin içindeki Samirilik de antik inanışların ve antik inançların etkisiyle ortodoks görüşten ayrılarak boy vermiş heterodoks inançlardır.

 

Yani antik inanışlar ve inançlar kaybolmamış, gündelik hayatımızda ve inandığımız dinlerin içinde yaşamaya devam etmektedirler.

 

Bu uzun makalemi özetleyecek olursak;

·         300 bin yıl önce Afrika’da evrimleşen insanoğlu 200 bin yıl boyunca inanış geliştirmemiş gibi görünüyor. Çünkü dili henüz inanış geliştirecek kadar gelişmemişti.

·         100 bin yıl önce insanoğlu ölülerini gömmeye başladı. Bu inanış geliştirmeye başladığını göstergesidir. Öyleyse dili de gelişmiştir. Yada dili geliştiği için inanış geliştirmiştir, bu da onları ölülerini gömmeye yöneltmiştir.

·         90 bin yıl önce doğadaki bazı nesnelere tapınım başladı (Naturizm).

·         80 bin yıl önce doğadaki bazı şeylerin içinde güç (etki/mana) olduğu inancına ulaşıldı (Animatizm)

·         70 bin yıl önce Afrika’daki atalarımız ruh kavramını geliştirdiler ve bazı ruhların kutsal olduğuna inandılar (Animizm) Animizm inancı daha komplikeydi ve güç vericiydi. Böylece cesareti artan insanoğlu daha uzun mesafeler kat ettiler ve Afrika dışına adım attılar.

·         Afrika dışında hayatta kalmak için daha kalabalık gruplar halinde yaşamaları gerekiyordu, bunu sağlamanın yolu totemizm idi. 60 bin yıl önce icat edilen totemizm insanları birleştirici telkine sahipti. (Veya bazı ruhlar öylesine klana ait kabul edildi ki, fetişleştirildi ve toteme dönüştü, bu sayede klan daha fazla insan barındırabildi. Kalabalık gruplar da hayatta kalmada ve ilerlemede daha başarılı oldu.)

·         50 bin yıl önce Ortadoğu’daki atalarımızdan bazıları orta Asya’ya, bazıları da güney Asya’ya göç etti. Asya’ya göçenlerin bir kısmı burada Panteizm’i icat ettiler. Artık kendilerini tanrının bir parçası görüyorlardı.

·         40 bin yıl önce bu dini inanışları kabilesine anlatan, bu inanışlara özel ritüeller yaptıran insanlar ortaya çıktı. Şaman dediğimiz bu insanlar metafizik fikirleri daha da geliştirdiler. Ortaya Şamanizm denen bir inanç uygulaması çıktı.

·         12 bin yıl önce tarıma başlamış ve yerleşik yaşama geçmiş olan insanlar komplikeleşen hayatlarını düzen sokabilmek için 10 bin yıl önce Politeizm inancını geliştirdiler.

·         Günümüz inançları ve dinleri bu antik inançlardan doğdu. Hala daha yeni inançlar ve dinler doğuyor. Bazıları taraftar topluyor, bazıları yok olup gidiyor. Ama inançların ve dinlerin insanların yaşamındaki ağırlığı her geçen gün azalıyor. Bilimsel keşifler ve gerçekler ile gelişmiş yaşam olanakları insanların inançlara ve dinlere olan ihtiyacını azaltıyor. Seküler düşünce ve laiklik insanların daha fazla talep ettiği anlayış haline geliyor. 

 

Not: Burada kronolojik olarak sıraladığım antik inançlar halef-selef misali ardışık evreler olarak değil, iç içe geçmeye başlamış inançlardır. Her yeni inanç öncekinden daha sofistike metafizik cevaplar üretmekle birlikte topluma öncekinden daha fazla nüfuz etme yeteneğine de sahipti. Önceki inanç da kendini modifiye etmeye devam ediyordu. Tarihin farklı dönemlerinde aynı veya farklı topluluklarda bu inançlara o veya bu yüzdelerde (veya füzyonlarına) rastlayabilirsiniz. Hatta günümüzde dünyanın bakir kalmış bölgelerindeki yerel halklarda bu antik inançlara rastlıyoruz. Hatta modernitenin stresinden kurtulmak için içine doğduğu dini yeterli görmeyenlerin bu antik inançları canlandırmaya çalıştıklarını görüyoruz. Anlayacağınız bu antik inançlar geride kalmadı, hala farklı boyutlarla da olsa yaşanıyor ve yaşatılıyor.

 

İnançlar ve dinler tarihinin; insan biyolojisinden, dilin gelişiminden, bilişsel sıçramalardan ve toplumsal hayatta kalma (evrimsel avantaj) mekanizmalarından bağımsız düşünülemeyecek evrimsel ve sosyo-kültürel bir süreçtir.

 

Dinler ve inanç sistemleri aniden ortaya çıkmış ilahi veya kopuk yapılar değildir; insan zihninin dil ve sembol üretme kapasitesinin genişlemesine paralel olarak, “inanışlardan inançlara, inançlardan ise kurumsallaşmış dinlere” doğru kademeli olarak evrimleşmiştir. Bu evrimsel süreç, tarih boyunca toplulukları bir arada tutarak evrimsel bir avantaj (sosyal harç) sağlamıştır; ancak bilimsel bilgi ve sekülerleşme arttıkça insanın bu uydurulmuş metafizik cevaplara olan pratik ihtiyacı yapısal olarak azalmaktadır.

 

Bundan sonra neler olacaktır? Günümüzde nüfuz sahibi dinleri görüyoruz, yaşıyoruz. İnsanlara eskisi kadar huzur, heyecan ve inandırıcılık veremiyorlar. Hatta bireyin ve toplumun ayağına pranga oluyorlar, gelişmelerini engelliyorlar. Bu yüzden dindar insanların sayısı git gide azalıyor ve azalmaya da devam edecek. Ta ki, insanlığın bu yeni dönemine daha uygun/uyumlu yeni dinler ortaya çıkasıya kadar. Ya da mevcut dinler kendilerini güncelleyene kadar. Bunlar olsa bile korkarım ki insanların dinlere olan ihtiyacı azalmaya devam edecek. İlk 200 bin yıldaki gibi herhangi bir inanışa, inanca ve dine ihtiyaç duymadan yaşamaya başlayacaklar.

 

Umarım bu uzun makalemde tezimi anlaşılır bir şekilde sizlere sunabilmişimdir. 

 

Son Söz: Neye, niçin inandığını bilmeden inanma. Çünkü sen artık “ilkel insan” değilsin.

 

Tüm inanışlara, inançlara ve dinlere, saygılarımla.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder