25 Haziran 2025 Çarşamba

Dinlerde Ötekileştirme: Doğru İnancı Kim Belirler?

İbrahimi Dinlerde Ortodoksi ve Heterodoksinin Tarihi

 

Bir gecede sapkın olmak

1826 yazında İstanbul’da bir karar alındı: Bektaşi tarikatı kaldırılacaktı. Tekkeler kapatıldı, bir kısmı yıkıldı, bir kısmı Nakşibendi şeyhlerine devredildi. Babalar sürüldü, önde gelenlerinden üçü idam edildi.

 

Oysa birkaç hafta öncesine kadar Bektaşilik, en az iki yüz yıldır belgelerle izlenebilen, geleneğin ise çok daha eskiye götürdüğü bir biçimde devletin ordusuyla iç içe yaşayan, meşru, hatta saygın bir yoldu. Yeniçeriler Hacı Bektaş’ı pirleri sayıyordu. Kaldırma fetvasında Bektaşilere rafızilik ve ibahilik, yani şeriatın yasaklarını mubah sayma suçlaması yöneltildi. Ama bu suçlamalar yüz yıl önce de yapılabilirdi; Bektaşi erkanı yüz yıl önce de aynıydı. O birkaç haftada tekkelerde okunan dualar, yapılan ayinler, öğretilen erkan değişmemişti. Değişen tek şey yeniçeri ocağının kaldırılmış olmasıydı. Fetvanın gerekçesi inançtı; kararın nedeni kurumdu. Bir yol, içeriği yüzünden değil, dayandığı kurum ortadan kalktığı için bir gecede “sapkın” hale gelmişti. Elbette bu kararı yalnızca bir bahaneye indirgemek doğru olmaz. Osmanlı yönetiminin dinî kaygıları, Bektaşilerin Yeniçeri Ocağı’yla ilişkisi ve II. Mahmud’un merkezi otoriteyi güçlendirme siyaseti birbirinden bağımsız değildi. Ancak dikkat çekici olan, uzun süre devlet tarafından meşru kabul edilmiş bir geleneğin aynı devletin kararıyla yasaklanabilmesiydi.

 

Bu olay tek başına garip bir istisna gibi görünebilir. Değil. İslam tarihinde “doğru” ile “sapkın” arasındaki sınır defalarca yer değiştirdi. Bir kesim ulemanın yüzyıllarca tekfir ettiği bir düşünür, sonraki yüzyılda türbesi padişah eliyle yaptırılan bir veliye dönüştü. Bir yerde devletin resmi mezhebi olan inanç, birkaç yüz kilometre ötede kovuşturma sebebi sayıldı. Osmanlı ordusunun 1818’de yerle bir ettiği bir hareket, yüz yıl sonra Mekke ve Medine’nin resmi mezhebi oldu.

 

Bu yazı basit görünen ama cevabı hiç basit olmayan bir soruyu soruyor: Bu sınırı kim çizdi, ne zaman çizdi ve neye göre çizdi?

 

Soru yalnızca tarihçileri ilgilendirmiyor. “Bunlar İslam’ı içine sindirememiş” cümlesi bugün de kuruluyor. Cemevinin ibadethane sayılıp sayılmayacağı tartışılıyor. 2014’te Sincar’da Yezidilere yapılanları hala hatırlıyoruz. Son yıllarda Suriye’de Alevilere ve Dürzilere yönelik kanlı saldırılar yaşandı. Pakistan’da bir topluluğun kendine Müslüman demesi hala suç. İran’da bir başka topluluğun çocukları üniversiteye alınmıyor. Sınırın geçmişte nasıl çizildiğini anlamak, bugün nasıl çizildiğini anlamanın da yolu.

 

Bu yazının yöntemi

Bu soruyu tek bir gelenek içinde cevaplamak yanıltıcı olurdu. Yalnızca İslam tarihine bakarsanız, anlatılan şeyin bu dine özgü bir kusur olduğu izlenimi doğar. Oysa değil. Aynı hikaye, farklı isimlerle ve farklı kurumlarla, Hristiyanlıkta ve Yahudilikte de yaşandı. Bu yüzden yazı üç ana bölümden oluşuyor ve her bölüm aynı dört adımı izliyor: önce çoğulluk, sonra sınırın kurulması, sonra sınırın yer değiştirmesi, en sonda bedel.

 

Üç gelenek, sınır çizmek bakımından birbirinden çok farklı donanımlara sahipti. Hristiyanlıkta bunun için kurulmuş resmi bir aygıt vardı: konsiller, piskoposluk hiyerarşisi, iman metinleri ve sonunda bir papalık. İslam’da konsil hiç olmadı; ulema dağınık ve çok sesliydi, ama sultanın ve onun atadığı şeyhülislamın ağırlığı vardı. Yahudilik ise yaklaşık iki bin yıl boyunca kendi devleti olmadan yaşadı. Üç farklı donanım, tek bir örüntü. Karşılaştırmayı değerli kılan da bu.

 

Baştan söyleyeyim ki bu yazının tezi “her şeyi iktidar belirler” değil. Bu yazıda okuyacağınız gibi sırtını iktidara veren her mezhep/tarikat abad olmuyor. Hanbelilik hiçbir devletin desteği olmadan yüzyıllarca yaşadı; Zahirilik bir devletin himayesine rağmen söndü. Benim söylediğim şu: Bir yorumun (dini ekolün) merkeze yerleşmesi ya da dışarıda kalması üç şeyin birlikte çalışmasıyla belirlenir; kurum, halk tabanı ve iktidar. Bu üçünden biri eksikse sonuç değişir. Ama sınırın arkasına zor gücü eklendiğinde, yani tekfir (aforoz) bir infaz emrine dönüştüğünde, belirleyici olan hemen her zaman iktidardır. Yazının izlediği şey bu üçlünün, özellikle de üçüncüsünün nasıl çalıştığıdır.

 

İki uyarı daha. Birincisi sıralama. Tarihsel sıra Yahudilik, Hristiyanlık, İslam’dır. Bu yazı tersinden gidiyor: en yakınımızdaki, hakkında en çok konuştuğumuz örnekten başlayıp geriye doğru. İkincisi denge. İslam bölümü diğer ikisinden belirgin biçimde uzun. Bu bir tercih: İslam bölümü ayrıntılı ana vaka, diğer ikisi ise tezi sınayan kontrol örnekleri. Amaç bir geleneği diğerinden daha hoşgörülü göstermek değil; bu yarışın galibi yok.

 

Son olarak şunu da baştan söyleyeyim: Bu yazı “hangi yorum doğrudur?” sorusuna cevap vermiyor. O soru teolojinin sorusudur ve cevabı soranın yerine göre değişir. Bir Osmanlı şeyhülislamının cevabıyla bir Safevi aliminin cevabı farklıdır ve ikisi de kendi çerçevesinde tutarlıdır. Buradaki soru tarihçinin sorusu: Kim, hangi dönemde, hangi yorumu meşru kabul etti ve bunu hangi araçlarla yaptı?

 

Heterodoksi bir özellik değil, bir ilişkidir

İki kelimeyle başlayalım. Yunanca kökenli ortodoksi “doğru görüş”, heterodoksi ise “farklı görüş” demek. Gündelik dilde ortodoksi hakim, yerleşik inancı; heterodoksi ise ondan ayrılan yorumları anlatır.

 

Ama burada bir tuzak var. Bu kelimeleri duyunca heterodoksinin bir inancın içinde taşıdığı bir özellik olduğunu düşünürüz. Sanki bazı inançlar doğuştan “sapkın”, bazıları doğuştan “doğru”dur. Oysa sınır çizilmeden önce ortada yalnızca birbirine rakip, birbirini eleştiren ama hiçbiri henüz “sapkın” olmayan yorumlar vardır. Bir yorum ancak başka bir yorum merkeze yerleşip sınır çizdiğinde “dışarıda” kalır.

 

Yani heterodoksi bir özellik değil, bir ilişkidir: merkezle kenar arasındaki ilişki. Merkez yer değiştirdiğinde kenar da değişir. Bektaşiliğin 1826’daki hikayesi tam olarak budur.

 

Bu tezi söylerken bir nüansı da korumak gerekiyor. İçerik hiç mi önemli değil? Önemli; ama sanıldığı yerde değil. Bazı özellikler bir yorumun dışarıda kalma ihtimalini yapısal olarak artırır: dereceli ve gizli bir öğreti, dışarıya kapalı üyelik, kutsal metnin görünen anlamını askıya alma potansiyeli, soydan ya da karizmadan beslenen bir önderlik. Bu özellikleri taşıyan bir yorum, merkezi otorite açısından daha zor denetlenir ve bu yüzden daha kolay şüphe çeker. Yani içerik, kimin dışarıda kalmaya aday olacağını etkiler. Ama adaylar arasından kimin gerçekten dışarı atılacağına, ne zaman atılacağına ve atılmanın ne anlama geleceğine karar veren şey içerik değildir. Bu yazı boyunca göreceğiz: Aynı içerik bir yerde saray tarikatı, başka bir yerde idam gerekçesi oldu.

 

Kelimeler de taraf tutar

Sınır çizmenin ilk aracı kelimelerdir ve üç din de bunun için zengin bir sözlük üretti. Bu sözlüğe kısaca bakmak, ilerideki hikayeleri okumayı kolaylaştırır.

 

İslam’da en eski kelime bid’at: sonradan çıkarılmış şey. Kendi başına nötr bir kelimedir; alimler “güzel bid’at” ve “kötü bid’at” ayrımı yapmıştır. Ama “ehl-i bid’at” dendiğinde kelime bir topluluğu dışarıda bırakan bir etikete dönüşür. Rafızi “terk eden, reddeden” demektir ve ilk halifeleri tanımayan Şiiler için kullanılmıştır. Mülhid “doğru yoldan sapan”, zındık ise başlangıçta Maniheist, sonra genel olarak “içten içe inançsız” anlamına gelir. Tekfir ise bütün bunların üstündeki işlemdir: bir kişiyi ya da topluluğu İslam’ın dışına çıkarmak. Bir Müslüman’ı tekfir etmenin sonucu, zimmi sayılan bir Hristiyan’ın ya da Yahudi’nin bile sahip olduğu hukuki güvenceyi kaybetmesidir; buna ileride döneceğim.

 

Hristiyanlıkta kelime herezidir ve kökeni ilginçtir: Yunanca hairesis “seçim, tercih” demektir. Başlangıçta yalnızca bir felsefe okulunu ya da bir eğilimi anlatıyordu. İkinci yüzyılda “kilisenin öğretisi yerine kendi tercihini koyan kişi” anlamına kaydı ve bir suçlamaya dönüştü. Kelimenin anlam değişimi, sınırın kurulmasının kendisidir: Seçim yapmak, merkez belirdikten sonra suç oldu. Şizma ise öğreti ayrılığı değil, otorite ayrılığıdır; aynı şeye inanıp başka bir piskoposa bağlanmak.

 

Yahudilikte ise kelime min (“tür”, çoğulu minim) ve apikoros’tur; ikincisi Epikuros’un adından gelir ve “ahireti inkar eden, dinsiz” anlamında kullanılır. Yaptırımın adı heremdir: aslında “ayrılmış, yasaklanmış” demektir ve cemaatten dışlamayı ifade eder.

 

Dikkat çeken şey şu: Üç sözlükte de en ağır kelimeler, dışarıdaki birini değil, içerideki birini tarif etmek için üretilmiştir. Bir Müslüman’a “kafir” denmez, “zındık” denir. Bir Hristiyan’a “pagan” denmez, “heretik” denir. Bir Yahudi’ye “goy” denmez, “min” denir. Sınır çizmenin kelimeleri, aynı evin içindeki rakip için icat edilmiştir. Bu tesadüf değil; yazının sonunda neden olmadığını göreceğiz.

 

I. İSLAM: ANA VAKA

Ortodoksi nasıl doğdu?

İslam’ın ilk iki yüzyılına bakan biri bugünkü tabloyu orada bulamaz. Dört mezhep yoktu, düzinelerce hukuk ekolü vardı ve hangisinin kalacağı belli değildi. Kader gibi temel konularda birbirine taban tabana zıt görüşler açıkça savunuluyordu. Büyük hadis derlemeleri henüz yapılmamıştı. “Ehl-i sünnet” ifadesi bugünkü anlamını kazanmamıştı.

 

Bu bir eksiklik değildi. Hızla genişleyen, çok farklı kültürlerle karşılaşan genç bir dinin doğal haliydi. Ortodoksi bu çoğulluğun içinden seçilerek çıktı. Bu seçimi birkaç küçük hikayeyle izleyebiliriz. Ama hikayelere geçmeden önce, sınır çizmenin İslam’daki ilk örneğine bakmak gerekiyor; çünkü o örnek, sonraki bütün hikayelerin kalıbını kurdu.

 

Tekfirin doğum yeri: Hariciler ve Mürcie

Tekfirin tarihi 657’de, Sıffin’de başlar. Hz. Ali ile Muaviye’nin orduları karşı karşıya geldiğinde savaş bir hakem heyetine havale edildi. Ali’nin ordusundan bir grup buna isyan etti: “Hüküm ancak Allah’ındır”, insanlar Allah’ın hükmünü hakemlere bırakamazdı. Ordudan ayrıldılar; adları bu yüzden Harici, yani “çıkanlar” oldu. Ama asıl önemli olan ayrılmaları değil, ayrılırken geliştirdikleri ilkeydi: Büyük günah işleyen kişi Müslüman değildir, kafirdir. Hakemliği kabul etmek büyük günahtı; dolayısıyla Ali de, Muaviye de, onları izleyenler de dinden çıkmıştı. Kafirin kanı ise helaldi.

 

Bu ilkenin sonucu 661’de geldi: Bir Harici, sabah namazına giden Hz. Ali’yi Kufe’de öldürdü. İslam tarihinin ilk tekfir hareketi, İslam’ın dördüncü halifesini ve Peygamber’in damadını (ayrıca kuzenini) “kafir” diye katletti. Hariciler sonraki yüzyıllarda defalarca ayaklandı, defalarca ezildi, kendi içlerinde de bölündüler; aynı kökten çıkan ama kendini Harici saymayan İbadilik bugün Umman’da yaşıyor. Ama sert Haricilik tarihe karıştı.

 

Burada asıl ilginç olan, bu ilkeye verilen ilk cevaptır. Bir grup alim şu tutumu geliştirdi: Bir kişinin imanı ile ameli ayrı şeylerdir; günah işleyen Müslüman günahkar bir Müslüman’dır, kafir değil. Kimin cennetlik kimin cehennemlik olduğuna bu dünyada insanlar karar veremez; hüküm Allah’a ertelenir. Erteleme anlamına gelen irca kelimesinden dolayı bu çevrelere Mürcie dendi. Mürcie, İslam tarihinin ilk anti-tekfir teolojisidir. “Ehl-i kıbleden hiç kimse tekfir edilmez” ilkesi, yani kıbleye dönüp namaz kılan herkesin Müslüman sayılması, bu çizgiden çıktı ve Ebu Hanife’nin “iman ikrar ve tasdiktir, amel imanın parçası değildir” formülüyle Hanefi geleneğe yerleşti.

 

Şimdi ironiye gelelim. Tekfiri reddeden Mürcie, sonraki yüzyıllarda yazılan mezhepler tarihi kitaplarında “sapkın fırkalar” listesine girdi. “Mürcii” bir suçlama haline geldi; Ebu Hanife’nin kendisi bile hasımları tarafından bu etiketle anıldı. Yani sınır çizmeye karşı çıkan ilk hareket, sonradan sınırın dışında gösterildi. Bu, yazının ileride defalarca karşılaşacağı bir örüntünün ilk örneği: Sınırın mantığına itiraz etmek, çoğu zaman sınırın öbür tarafına düşmek anlamına geldi.

 

Hariciler ile Mürcie arasındaki bu ilk tartışma, sonraki bin dört yüz yılın kalıbını kurdu. Bir tarafta “yanlış inanan dinden çıkmıştır ve kanı helaldir” diyen bir mantık, öbür tarafta “hükmü Allah’a bırakın” diyen bir mantık. İslam tarihinde sınır çizmenin bütün hikayeleri, bu iki mantık arasındaki salınımın hikayesidir. Ve ikinci mantık her zaman var oldu; bu yazının sonlarında ona ayrıca döneceğim.

 

Birinci hikaye: Kırbaçlanan alim

833 yılında Abbasi halifesi Me’mun, devlet görevindeki alimlerin tamamının bir görüşü açıkça kabul etmesini şart koştu: Kur’an yaratılmıştır, ezeli değildir. Bu, akla büyük önem veren Mu’tezile kelam okulunun temel tezlerinden biriydi ve halife onu devlet politikası haline getirmişti. Kabul etmeyenler sorgulandı, görevden alındı, hapsedildi. Bu sürece mihne, yani “sınav” dendi.

 

En bilinen direnişçi Ahmed b. Hanbel’di. Halife Mu’tasım döneminde hapsedildi ve kırbaçlandı. İki yılı aşkın bir süre sonra serbest bırakıldı, ama boyun eğmedi. Yaklaşık on beş yıl sonra Halife Mütevekkil mihneye son verdi, Mu’tezile devlet desteğini kaybetti ve Ahmed b. Hanbel direnişin simgesi haline geldi.

 

Bu hikayenin ilginç yanı şu: Ortodoksi tarihinin ilk büyük engizisyonunu, sonradan “sapkın” sayılacak olan taraf yürüttü. Mu’tezile sonraki yüzyıllarda da parlak bir dönem geçirdi. Ama 1018 civarında Abbasi halifesi Kadir Billah, Mu’tezili görüşleri açıkça mahkûm eden bir inanç metnini resmen ilan ettirdiğinde terazi kesin olarak döndü. Bugün Sünni dünyada Mu’tezili bir cemaat yok. Fikirleri ise Zeydi ve İmami Şii kelamında yaşamaya devam etti.

 

Buradan çıkan ders ikili ve yazının tezini daha baştan inceltiyor. Devlet bir görüşü zorla dayatmaya çalıştığında her zaman kazanamadı; mihne başarısız oldu, çünkü halk tabanı karşı taraftaydı. Bağdat sokakları Ahmed b. Hanbel’i tutuyordu, halifeyi değil. Ama devletin desteğini kaybeden bir görüş de hızla zemin kaybetti. İktidar tek başına yetmedi; iktidarsızlık ise öldürdü.

 

İkinci hikaye: Sönen mezhepler

Bugün “dört mezhep” deriz. Ama 9. yüzyılda çok daha fazlası vardı ve hepsi ciddiye alınıyordu. Evzai’nin ekolü Şam’da ve bir dönem Endülüs’te yaygındı. Leys b. Sa’d Mısır’da, Süfyan es-Sevri Kufe’de okul kurmuştu. Tarihçi ve müfessir Taberi’nin kendi ekolü vardı. Davud ez-Zahiri kıyası tümüyle reddeden bir hukuk anlayışı geliştirdi. Hiçbiri bugüne kalmadı.

 

Neden? Metinleri bugün okunabiliyor ve zayıf değiller. Kalan mezheplerin ortak özelliği kurumsallaşabilmeleriydi. Talebe yetiştirdiler, metin ürettiler, kadılık kadrolarına yerleştiler. Devlet desteği bu süreçte önemliydi ama tek başına belirleyici değildi. Hanbelilik yüzyıllarca hiçbir devletin resmi mezhebi olmadan, Bağdat sokaklarındaki güçlü halk tabanı sayesinde yaşadı. Zahirilik ise Kuzey Afrika’daki Muvahhidler devletinin himayesine rağmen söndü; çünkü ne yaygın bir talebe ağı kurabildi ne de halk arasında kök saldı.

 

Yani mezheplerin hayatta kalmasını belirleyen yalnızca doktrin değildi, yalnızca devlet de değildi. Kurum, halk tabanı ve iktidar birlikte çalıştı. Bu üçlü, yazının başında söylediğim gibi, bütün hikayenin anahtarıdır. Mihnede devlet vardı ama taban yoktu; Zahirilikte devlet vardı ama kurum yoktu; Hanbelilikte devlet yoktu ama taban ve kurum vardı. Üçü bir araya geldiğinde ise ortaya çıkan şeye sonradan “ortodoksi” dendi.

 

Üçüncü hikaye: Bir medrese ağı

1067’de Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün Bağdat’ta kurduğu medrese kapılarını açtı. Ardından Nişabur, Isfahan, Herat ve Musul’da benzerleri geldi. Nizamiye medreseleri vakıf gelirleriyle ayakta duruyordu ama arkalarında devletin en güçlü adamı vardı. Çizgileri de belliydi: hukukta Şafiilik, inançta Eş’arilik.

 

Bir gencin alim olmasının yolu artık büyük ölçüde bu ağdan geçiyordu: burs, yurt, kütüphane, hoca ve ardından kadılık ya da müderrislik. Ortodoksi yalnızca bir fikir olarak değil, bir kariyer yolu olarak da kuruluyordu. Rakip yorumların en büyük dezavantajı yanlış olmaları değil, böyle bir ağa sahip olmamalarıydı.

 

Burada üçlünün en az konuşulan ayağını, kurumu, en açık haliyle görüyoruz. Medrese bir fikir değildir; bir bina, bir bütçe, bir kadro ve bir diploma zinciridir. Bir yorum (ekol) bu zinciri kurduğunda, kendisini taşıyacak insanları her kuşakta yeniden üretir. Kuramayan yorum ise, ne kadar parlak olursa olsun, bir kuşak içinde dağılabilir. Nizamiye modeli sonraki yüzyıllarda Eyyubilerde, Memlüklerde ve Osmanlı’da tekrarlandı. Osmanlı ilmiye hiyerarşisi, en tepesinde şeyhülislamın durduğu bu kariyer merdiveninin en gelişmiş biçimidir.

 

Dördüncü hikaye: İçeri alınan tasavvuf

Nizamiye’nin en parlak hocası Ebu Hamid el-Gazali’ydi. Bağdat’ta kürsü sahibiydi, filozoflara karşı yazdığı eserle ünlenmişti. 1095’te her şeyi bırakıp gitti. Yıllar süren inziva ve arayıştan sonra İhyau Ulûmi’d-Din’i yazdı. Bu eser İslam tarihinin en etkili uzlaşmalarından birini kurdu: Tasavvuf, şeriata bağlı kaldığı sürece meşrudur.

 

Gazali’den önce fakihler sufileri bid’atle, sufiler fakihleri şekilcilikle suçluyordu. Gazali’den sonra tasavvufun büyük kısmı merkeze girdi. Kadirilik, Nakşibendilik, Şazelilik ve Halvetilik gibi tarikatlar tümüyle Sünni ana akımın içindedir. Kurucularının çoğu medrese eğitimli hukukçulardır.

 

Bu önemli bir noktayı gösteriyor: Tasavvuf kendiliğinden heterodoks değildir. Mistisizm de, batıni yorum da, gizli anlam arayışı da tek başına insanı dışarıda bırakmaz. Aynı Gazali’nin, Batınilere karşı halifenin isteğiyle en sert reddiyeyi yazan kişi olması da bunu gösteriyor: Sorun batıni yorumun kendisi değildi; sorun, o yorumun kimin elinde, hangi örgütlenmeyle ve hangi siyasi hedefle durduğuydu. Tasavvuf medresenin içine alındı, çünkü medreseyle uzlaştı ve medresenin otoritesini tanıdı. Uzlaşmayanlar dışarıda kaldı.

 

Beşinci hikaye: Fetva ile kılıcın evliliği

İslam’da konsil hiç olmadı dedim. Ama bir şey oldu ve bunu atlamak yanıltıcı olur: Osmanlı, konsilin yapamadığını bir devlet dairesiyle yaptı.

 

Selçuklu ve Memlük dünyasında ulema güçlüydü ama dağınıktı; her kadı kendi mezhebine göre hükmeder, her müftü kendi görüşünü söylerdi. Osmanlı bunu değiştirdi. 15. yüzyılın ilk yarısında Bursa’da başlayan başkent müftülüğü, bir yüzyıl içinde İstanbul’da “şeyhülislamlık” adıyla ilmiyenin tepesine yerleşti. Medreseler derecelendirildi, hangi medresede okuyanın hangi kadılığa atanacağı kurala bağlandı, fetva vermek standart bir bürokratik işleme dönüştü. 16. yüzyılda Ebussuud Efendi’nin otuz yıl süren şeyhülislamlığı bu yapının zirvesidir: Padişahın kanunları ile şeriatın hükümleri birbirine uyarlandı, fetvalar numaralandı, cevaplar kısa ve kesin oldu. Bir Osmanlı tebaası için “din ne diyor?” sorusunun cevabı artık İstanbul’dan geliyordu.

 

Bu, Hristiyanlıktaki konsil-imparator ikilisine en çok benzeyen İslami yapıdır. Ama bir farkla ve o fark bu yazı için önemli: Şeyhülislam, papa değildi. Padişah tarafından atanır, padişah tarafından azledilir, gerekirse padişah tarafından idam edilirdi; nitekim birkaçı edildi. Konsil kararını imparator ferman yapardı; Osmanlı’da fetvayı zaten devletin memuru veriyordu. Yani sınırı çizen aygıt ile zor gücünü elinde tutan aygıt aynı çatının altındaydı. Kızılbaşları mürted ilan eden fetvaların sahipleri, Kemalpaşazade ve Ebussuud, devletin en yüksek dini memurlarıydı. İbn Arabi’yi aklayan fetvanın sahibi de aynı Kemalpaşazade’dir; padişah türbe yaptırmaya karar vermişti, fetva arkadan geldi.

 

Buradan iki sonuç çıkıyor. Birincisi, “İslam’da merkezi otorite yoktu” cümlesi doğru ama eksiktir; Osmanlı’da yarı-merkezi bir otorite vardı ve o otorite devletin kendisiydi. İkincisi, bu yapı sınırı çizmeyi kolaylaştırdığı kadar geri çekmeyi de kolaylaştırdı. Papanın bir aforozunu kaldırmak için başka bir papa ve dört yüz yıl gerekti; padişahın bir kararını değiştirmek için bir sonraki padişah yeterliydi. 1826’da Bektaşiliği kapatan irade ile 1501’de Balım Sultan’ı dergaha atayan irade aynı makamdı. Yazının sonunda, bugünkü tartışmalara geldiğimizde, bu ayrıntı yeniden karşımıza çıkacak.

 

Sınırın içindeki çoğulluk: Dört mezhep

Buraya kadar anlattıklarım, Sünni ortodoksinin farklılığa hiç yer bırakmadığı izlenimini verebilir. Vermemeli; çünkü bu ortodoksinin en özgün yanı, sınırın içinde bir çoğulluğu kurumsallaştırmış olmasıdır.

 

Dört mezhep aynı konuda farklı hükümler verir: abdesti neyin bozduğundan evlilik akdinin şartlarına, miras paylarından ceza hukukuna kadar yüzlerce meselede Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli birbirinden ayrılır. Buna rağmen hiçbiri diğerini sapkın saymaz. 13. yüzyılda Memlük sultanı Baybars Kahire’de dört mezhebe dört ayrı başkadı atadı; bir Şafii tüccar ile bir Hanefi tüccar aynı şehirde, aynı devletin çatısı altında, farklı hukuka göre yargılanabiliyordu. Mekke’de Kabe’nin etrafında dört mezhebin dört ayrı namaz makamı vardı ve her mezhep kendi imamının arkasında, ayrı ayrı namaz kılardı; bu düzen 20. yüzyıla kadar sürdü. “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” sözü, hadis olarak zayıf sayılsa da, bu düzenin sloganı oldu.

 

Bu, dönemin dünyasında az rastlanır bir şeydi. Hristiyan Avrupası’nda aynı şehirde iki farklı kilise hukukunun yan yana işlemesi düşünülemezdi; Augsburg’a kadar her ülkenin tek bir dini olacaktı. İslam dünyası ise hukuki çoğulluğu bir ilke olarak kabul etti ve bunu yüzyıllarca yürüttü. Yazının tezi açısından bunun anlamı şu: Ortodoksi farklılığa düşman değildir; tanımadığı farklılığa düşmandır.

 

Çünkü çoğulluğun sınırı vardı ve o sınır kapalıydı. Dört mezhep, 10. yüzyıldan sonra beşinciye yer bırakmayan bir listeydi. (Dört mezhebin Sünni dünyadaki ayrıcalıklı konumu yüzyıllar içinde pekişti. Medreseler, vakıflar ve kadılık kurumları bu ekollerin sürekliliğini sağlarken, diğer hukuk ekolleri aynı kurumsal desteği bulamadıkları ölçüde etkilerini kaybetti.) Taberi’nin ekolü, Zahirilik, Evzailik listeye giremedi ve söndü. Mu’tezile kelamı listeye giremedi ve Sünni dünyadan silindi. Şiilik ise listenin tümüyle dışındaydı; Baybars’ın dört kadısı arasında Caferi bir kadı yoktu. Yani Sünni ortodoksi şunu söylüyordu: Şu dört yorum arasında istediğinizi seçebilirsiniz; beşinci bir yorum yoktur. Bu, bugün “mezhep hoşgörüsü” diye övülen şeyin gerçek biçimidir ve övülmeyi hak eder; ama neyin hoş görülüp neyin görülmediğine kimin karar verdiğini unutmadan.

 

Dikkat çekici olan, bu kapalı listenin bile bir iktidar kararıyla oluşmuş olmasıdır. Dört mezhebin “dört” olarak sabitlenmesi bir ilahiyat kurultayında değil, medrese vakfiyelerinde, kadılık atamalarında ve Memlük-Osmanlı devletlerinin hangi mezheplere kadro ayırdığında belirlendi. Osmanlı pratikte yalnızca Hanefiliğe kadro ayırdı; Anadolu ve Rumeli’de Şafii ya da Maliki bir kadı bulmak neredeyse imkansızdı. Dört mezhep eşitti; ama biri daha eşitti.

 

Herkes devraldı (hepiniz senkretiksiniz)

Heterodoks akımlar söz konusu olduğunda en sık duyulan itiraz şudur: Onlar İslam’ı eski inançlarla karıştırmış, saf dini bozmuşlardır. Bu itirazı ciddiye almak gerekiyor, çünkü içinde bir doğru payı var ama bir de büyük bir yanılgı.

 

Doğru payı şu: İslam boş bir zemine yayılmadı. Fethedilen topraklarda bin yıllık Zerdüşt geleneği, Hristiyan manastırları, Budist tapınakları, bozkırın şamanik gelenekleri yaşıyordu. İran’da nüfusun çoğunluğunun Müslüman olması fetihten iki yüzyıldan fazla sonrayı buldu, Mısır’da daha da uzun sürdü. Din değiştiren insanlar ninnilerini, masallarını, kutsal mekanlarını ve hastalıkta başvurdukları pratikleri de yanlarında getirdi.

 

Yanılgı ise şu: Bu devralma yalnızca heterodoksiye özgü değildi. Ortodoksi de devraldı.

 

Kabe İslam’dan önce de bir hac merkeziydi. Tavaf, kurban ve Hacerülesved yerindeydi. “Allah” kelimesi İslam öncesi Arabistan’da yüce tanrıyı adlandırıyordu. Bunlar yıkılmadı, devralındı ve yeni bir anlamla donatıldı. İlk İslam devletinin divan teşkilatı ve vergi sistemi Bizans ve Sasani modellerinden alındı. Sikkeler Emevi halifesi Abdülmelik’in reformuna kadar Bizans ve Sasani örneklerini taşıyordu. Kelam, yani İslam teolojisi, kavramlarını Yunan felsefesiyle tartışarak kurdu. Tekke düzeni (bir şeyh, etrafında yaşayan müritler, ortak mutfak, vakıf geliri) Suriye ve Mısır’daki manastırlarla dikkat çekici benzerlikler taşır. Burada tek yönlü bir kopyalamadan çok, yüzyıllarca yan yana yaşamanın ürünü olan bir etkileşimden söz etmek daha doğru.

 

En ironik örnek belki de şu: İslam tarihinde sapkınları kovuşturmak için kullanılan “zındık” kelimesinin kendisi Orta Farsçadan gelir. Sasani devleti Maniheistleri bu adla kovuşturuyordu. Abbasiler kelimeyi olduğu gibi devraldı ve Halife Mehdi zındıkları takip etmek için özel bir memuriyet kurdu. Yani yalnızca inançlar değil, inançları kovuşturma kategorisi de devralınmıştı.

 

O halde ortodoksi ile heterodoksi arasındaki fark, birinin saf, diğerinin karışık olması değildir. İkisi de devralarak, karışarak, yeniden yorumlayarak oluştu. Bu yazının ileri sürdüğü şey şu: Ortodoksi, kazanmış bir senkretizmdir. Kazandıktan sonra da kendini başlangıçtan beri saf olarak anlatmaya başlamıştır. Bu kötü niyetli bir gizleme değil. Her kazanan taraf kendi tarihini kaçınılmazmış gibi yazar.

 

Kimin Yorumu Din, Kimin Yorumu Bid’at?

Burada üzerinde düşünmemiz gereken bir çelişki var. Sünni İslam, bazı heterodoks toplulukları Kur’an’ı keyfi biçimde yorumlamakla, dine sonradan unsurlar eklemekle veya dinin aslını değiştirmekle suçladı. Peki bugün Sünni İslam’ın vazgeçilmez kabul ettiği uygulamaların ne kadarı doğrudan Kur’an’da yazıyor?

 

Kur’an namazı emrediyor ama rekat sayılarını belirtmiyor. Zekatı emrediyor ama bugün yaygın olarak kullanılan yüzde 2,5 oranını vermiyor. Haccı emrediyor ama bütün törenlerin ayrıntılı düzenini açıklamıyor. Kadınların örtünmesine ilişkin hükümler içeriyor ama örtünmenin sınırlarının nasıl belirleneceği konusunda yorum farklılıkları bulunuyor. Bunların büyük bölümü hadisler, sünnet olarak aktarılan uygulamalar ve sonraki yüzyıllarda gelişen fıkıh yoluyla sistemleştirildi.

 

Elbette Sünni alimler bunların Kur’an’a aykırı yenilikler değil, Hz. Muhammed’in öğrettiği dinin açıklamaları olduğunu savunuyor. Bu, kendi teolojik sistemleri içinde anlaşılabilir bir gerekçe. Ancak tarihçi açısından bakıldığında karşımızda yine yorumlanan, aktarılan, kurallara bağlanan ve kurumlar aracılığıyla sonraki kuşaklara öğretilen bir dini gelenek bulunuyor.

 

Üstelik bid’at kavramının kendisi bile tartışmalıdır. Bazı Sünni alimler sonradan ortaya çıkan dini uygulamaları iyi ve kötü bid’at diye ayırmıştır. Teravih namazının cemaatle düzenli biçimde kılınması konusunda Hz. Ömer’e atfedilen “Ne güzel bid’at” sözü bunun ilginç örneklerinden biridir.

 

O halde mesele yalnızca kimin dine yenilik getirdiği değildir. Asıl mesele, hangi yeniliğin dinin meşru açıklaması, hangisinin dinin bozulması sayılacağına kimin karar verdiğidir. Bir geleneğin kendi yorumlarına sünnet ve içtihat, başkasının yorumlarına bid’at demesi, bu sınırın nasıl kurulduğunu anlamamız açısından önemlidir.

 

Bu, bütün yorumların birbirine eşit olduğu veya aralarında gerçek teolojik farklılıklar bulunmadığı anlamına gelmez. Fakat ortodoksinin de yorumsuz, değişmeden günümüze ulaşmış bir inanç bütünü olmadığını gösterir. O da tarih içinde şekillenmiş, tartışmış, seçmiş ve kurumsallaşmıştır. Farkı, kendi yorumlarını meşrulaştıracak kurumlara ve zaman zaman bu kurumları destekleyen siyasi güce sahip olmasıdır.

 

Dışarıda Kalanlar

Düşmanın kaleminden tanıdıklarımız

İslam’ın daha ilk yüzyılında Şii çevrelerin kenarında bir dizi akım belirdi. Kaynaklar bunlara gulat, yani “aşırıya kaçanlar” der. İmama ilahi nitelik atfetmek, ruh göçü, imamın ölmeyip geri döneceği inancı ortak temalarıydı.

 

Kaynaklarda kırktan fazla fırka adı geçer. Ama bu fırkaların neredeyse tamamı hakkında bildiklerimiz, onları çürütmek için yazılmış eserlerden gelir. Mezhepler tarihi kitapları belirli bir amaçla yazıldı: doğru yolu tarif etmek ve sapanları sıralamak. Bu türün en etkili örneklerinden biri, ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını ve yalnızca birinin kurtulacağını söyleyen hadise göre düzenlenmiştir; yazar yetmiş iki sapkın fırkayı doldurmak zorunda hissetmiştir. Bir grup hakkında elinizde yalnızca düşmanının yazdığı metin varsa, o grubun kendini nasıl tanımladığını bilemezsiniz. Bazı fırka adlarının gerçekten var olup olmadığı bile tartışmalıdır. Listeyi kabartmak, tehlikeyi büyük göstermenin bir yoluydu.

 

Burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Bu bilgi sorunu bütün heterodoks gelenekler için aynı ölçüde geçerli değil. İsmaililer kendi devletlerini kurdukları için devasa bir içeriden yazılmış külliyat bıraktılar ve bu külliyat bugün okunabiliyor. Nusayrilerin, Yaresan’ın ve Dürzilerin kendi metinleri son yüzyılda yayımlandı; Anadolu Alevilerinin ocak arşivleri son yirmi yılda açıldı. Ama ilk yüzyılların gulat fırkaları için elimizde kendi sesleri yok. Onları yalnızca hasımlarının karikatüründen tanıyoruz ve o karikatürün ne kadar güvenilir olduğunu sınayacak bir aracımız bulunmuyor.

 

Bu, dışarıda kalanların tarihine bakarken sürekli akılda tutulması gereken bir şey: Heterodoksinin tarihi büyük ölçüde ortodoksinin kalemiyle yazıldı. İlerleyen bölümlerde aynı sorunun Hristiyanlıkta ve Yahudilikte de karşımıza çıktığını göreceğiz.

 

Devlet kuran “sapkınlar”

9. yüzyılın sonunda bir akım bu dağınıklığı aştı: İsmaililik. Ayırt edici özelliği inancından çok örgütlenmesiydi. Davet adı verilen sistem, bölge bölge sorumlulardan ve aşama aşama açılan bir öğretiden oluşan, dönemin en gelişmiş örgütlerinden biriydi.

 

Sonuçları devasa oldu. İsmaili kökenli Karmatiler Bahreyn’de devlet kurdu ve 930’da Mekke’ye girip Hacerülesved’i sökerek yirmi yılı aşkın bir süre alıkoydu. Fatımiler 909’da Kuzey Afrika’da devlet kurdu, Mısır’ı aldı, Kahire’yi inşa etti ve Ezher’i kurdu. İki yüzyıl boyunca Abbasilerin karşısında rakip bir halifelik olarak durdular. Nizariler 1090’da Alamut kalesini ele geçirdi ve bir buçuk yüzyıldan uzun süre dönemin en güçlü devletlerini meşgul etti.

 

Bu, kenarda kalmış bir sapkınlık değildi. Rakip bir dünya düzeniydi. Tam da bu yüzden en sert karşılığı aldı. Gazali’nin Batınilere karşı yazdığı reddiyenin Abbasi halifesinin isteğiyle kaleme alınması tesadüf değildi.

 

Buradan önemli bir sonuç çıkıyor: En sert dışlama her zaman en zayıf olana yapılmadı. Çoğu zaman en tehlikeli görülene yapıldı. İsmaililik, yazının başında sözünü ettiğim “dışarıda kalmaya aday kılan özelliklerin” hemen hepsini taşıyordu: dereceli gizli öğreti, hiyerarşik örgüt, batıni yorum, bir imama mutlak bağlılık. Ama onu Abbasi halifesinin baş düşmanı yapan şey bu özellikler değil, bu özelliklerle kurulmuş bir devletti.

 

Kimdir bunlar? İslam dünyasında bugün yaşayan başlıca gelenekler

·         Anadolu Aleviliği: Türkiye’nin en büyük heterodoks geleneği. Cem, semah, dedelik ve Ehl-i Beyt sevgisi merkezdedir. Kökenleri İslami, Türkmen, Kürt, yerel Anadolu ve batıni unsurların buluştuğu uzun bir süreçte şekillendi.

·         Bektaşilik: Hacı Bektaş Veli’ye bağlanan ve 16. yüzyılda Balım Sultan tarafından kurumsallaştırılan yol. Türkiye’de Alevilikle iç içe, Arnavutluk’ta ise bağımsız bir yapı olarak sürüyor.

·         Nusayrilik (Arap Aleviliği): 9. yüzyılda İbn Nusayr çevresinde oluşan batıni gelenek. Suriye kıyılarında ve Hatay’da yaşıyor.

·         Dürzilik: 11. yüzyılda Fatımi döneminde ortaya çıktı ve bir süre sonra dışarıdan üye kabulünü durdurdu. Lübnan, Suriye, İsrail ve Ürdün’de yaşıyor. Pek çok Dürzi kendini ayrı bir inanç topluluğu olarak görür.

·         Yezidilik: Sünni bir tarikat olan Adeviyye’den doğup zamanla ayrı bir din haline geldi. Tarih boyunca defalarca kıyıma uğradı; en son 2014’te.

·         Yaresanilik (Ehl-i Hak): İran ve Irak’ta, ağırlıklı olarak Kürtler arasında yaşayan, ardışık ilahi tecelli inancını merkeze alan gelenek.

·         İbadilik: Haricilikle aynı kökten çıktığı kabul edilen, ama kendini Harici saymayan gelenek; bugün Umman’ın çoğunluk mezhebi, Kuzey Afrika’da da küçük topluluklarla yaşıyor. Sert Harici tekfir anlayışını hiçbir zaman benimsememiştir; ama fırak kitaplarındaki Harici damgasını hala taşır.

·         Ahmediler: 19. yüzyıl sonunda Hindistan’da Mirza Gulam Ahmed çevresinde doğan hareket. Kendilerini Müslüman sayarlar; Pakistan devleti 1974’te saymamaya karar verdi. Aşağıda ayrıca ele alacağım.

·         Bahailer: 19. yüzyıl İran’ında Şiiliğin içinden çıkıp ayrı bir din haline gelen topluluk. İran’da bugün de sistemli biçimde dışlanıyor. Onlara da döneceğim.

 

Neden düşmanlık?

Heterodoksiye karşı sertliği yalnızca kötü niyetle açıklamak kolay ama yanlış olur. Arkasında birbirine örülmüş dört neden vardı ve bunların bir kısmı samimiydi.

 

Devletin bekası. Büyük imparatorluklar dini birliği siyasi istikrarın teminatı olarak gördü. Üstelik bazı heterodoks hareketler gerçekten de siyasi başkaldırıyla iç içeydi. 13. yüzyılda Babailer isyanı, 15. yüzyılda Şeyh Bedreddin hareketi ve 16. yüzyıl başında Şahkulu isyanı bunun örnekleri. Farklı bir inanç, farklı bir sadakat gibi okundu. Bazen bu okuma doğruydu, bazen değildi.

 

Tahrif korkusu. Bu en az konuşulan ama belki en samimi neden. Ulema, dinin özünün bozulacağından gerçekten endişe ediyordu. Batıni yorum, ayetlerin görünen anlamının ardında gizli bir anlam arıyordu. Bu yorum ileri götürüldüğünde namaz, oruç ve hac gibi zahiri hükümleri askıya alma potansiyeli taşıyordu. Fıkıh merkezli bir anlayış için bu, dinin omurgasının çökmesi demekti. Bu kaygıyı ciddiye almadan heterodoksiye karşı tutumu anlamak mümkün değil. Ve bu kaygı, yukarıda söylediğim “içerik aday belirler” ilkesinin ta kendisidir: Zahiri hükümleri askıya alma potansiyeli taşıyan bir yorum, ulemanın gözünde her zaman şüpheliydi.

 

Hukukta birörneklik. Fıkıh yalnızca ibadeti değil evliliği, mirası, ticareti ve ceza hukukunu da düzenliyordu. Kendi kurallarıyla yaşayan, kendi uyuşmazlıklarını kendi içinde çözen topluluklar, imparatorluğun yargı ve vergi mekanizmasının dışında kalıyordu. Devlet için bu bir yönetim sorunuydu.

 

Ulemanın konumu. Medrese sistemiyle birlikte eğitimi, yargıyı ve fetvayı elinde tutan profesyonel bir alim sınıfı oluştu. Halk üzerinde büyük etkisi olan karizmatik şeyhler, dervişler ve batıni önderler bu sınıfın otoritesiyle rekabet ediyordu. Dini doğruyu savunmak ile kurumsal konumu korumak çoğu zaman birbirinden ayırt edilemez hale geldi.

 

Bu dört neden birbirini besledi. Devlet ulemanın teolojik dilini, ulema devletin zor gücünü kullandı. Tekfir, yani bir kişiyi ya da grubu İslam dışı ilan etmek, tam da bu buluşma noktasında durur. Bir alimin fetvası tek başına bir görüştür. Arkasına devlet geçtiğinde bir infaz emrine dönüşebilir.

 

Örüntü: Sorun bir mezhep değil, bir mantık

Sınırın nasıl işlediğini en iyi vakalar gösterir.

Hallac-ı Mansur 922’de Bağdat’ta yıllar süren bir yargılamanın ardından işkenceyle öldürüldü. Suçlamalar karışıktı ve siyasi boyutu ağır basıyordu; Hallac’ın Karmatilerle ilişkisi olduğundan şüpheleniliyordu ve sarayda hamileri de düşmanları da vardı. Aynülkudat Hemedani 1131’de, otuz üç yaşında idam edildi; arkasında Selçuklu veziriyle bir hesaplaşma vardı. İşrak felsefesinin kurucusu Sühreverdi 1191’de Halep’te öldürüldü; onu öldürten Selahaddin Eyyubi, Halep’teki genç oğlunun bu filozofun etkisine girmesinden ve Halep ulemasının baskısından çekiniyordu. Hurufi şair Nesimi 15. yüzyılın başında yine Halep’te derisi yüzülerek öldürüldü. Hurufiler Edirne’de yakıldı; aynı dönemde bir Hurufinin Timurlu hükümdarı Şahruh’a suikast girişiminde bulunduğunu da not etmek gerek. Şeyh Bedreddin 1420’de, bir isyanın merkezinde idam edildi.

 

Bu listeye bakınca dikkat çeken bir şey var: Vakaların hiçbirinde saf bir doktrin sorunu yok. Hemen her zaman yanında bir siyasi bağlam duruyor: bir isyan, bir taht kavgası, bir nüfuz mücadelesi, bir hami kaybı. Doktrin iddianameyi yazdı; kararı siyaset verdi.

 

En çarpıcı örnek Kızılbaşlar. 16. yüzyılda Anadolu’nun Türkmen zümreleri, Osmanlı’nın doğrudan rakibi olan Safevi hanedanına bağlandı. Çaldıran Savaşı’nın (1514) öncesinde ve sonrasında verilen fetvalar Kızılbaşları mürted, yani dinden çıkmış ilan etti. Ebussuud Efendi’nin sonraki fetvaları bu çizgiyi sürdürdü. Burada bir paradoks var: Osmanlı’da Hristiyan ya da Yahudi bir tebaa, zimmi statüsüyle can ve mal güvencesine sahipti. Mürted sayılan bir Müslüman’ın ise bu güvencesi yoktu. Aynı dinin içindeki fark, dinler arasındaki farktan daha tehlikeli görülüyordu.

 

Neden? Çünkü zimmi bir tehdit değildi. Kızılbaş ise düşman bir devlete sadık bir nüfustu. Bektaşilik ile Kızılbaşlık arasında öğreti düzeyinde güçlü ortaklıklar vardı: cem, semah, Ehl-i Beyt sevgisi, ocak yapısı. Ama biri Osmanlı ordusunun tarikatıydı, diğeri düşman devletin tabanı. Aynı öğreti, farklı siyasi adres, farklı kader.

 

Sınırın mezhepler arasında değil, aynı mezhebin içinde de yürüdüğünü unutmamak gerekir. 17. yüzyıl Osmanlı’sında Kadızadeliler, tasavvufi pratiklerin, türbe ziyaretinin ve semanın bid’at olduğunu savundu. Karşılarında Halveti şeyhleri vardı. Kavga yüzyılın büyük kısmına yayıldı, saraya taştı ve tekkelerin basılmasına kadar gitti. İki taraf da Sünni ve Hanefiydi. Kavgayı bitiren bir fetva değil, 1656’da sadrazam olan Köprülü Mehmed Paşa’nın Kadızadeli önderleri Kıbrıs’a sürmesi oldu. Yani sınırı bu kez de bir alim değil, bir vezir çizdi.

 

Bu örüntü yalnızca Sünni iktidarlara özgü de değil. Mihneyi yürüten, sonradan kenara itilecek olan Mu’tezile’ydi. Karmatiler 930’da Mekke’de hacıları katletti. Safeviler 1501’de On İki İmam Şiiliğini resmi mezhep ilan ettiğinde İran nüfusunun önemli bir kısmı Sünniydi. Sünni alimler öldürüldü ya da kaçtı, ilk üç halifeye toplu lanet okumak bir ritüel haline getirildi. Ortada henüz Şii bir ulema sınıfı bile yoktu; Safeviler onu Lübnan’ın Cebel Amil bölgesinden alimler getirterek kurdu. Sonra bu yeni ulema, Safevileri iktidara taşıyan Kızılbaşların daha mistik ve heterodoks inançlarını da bastırdı: Şah’ı ilahlaştıran, mehdici, derviş tipi Kızılbaş dindarlığı, fıkıh merkezli bir Şiilik lehine tasfiye edildi. Kendi ortodoksilerinin dışında kalan Şii toplulukları da baskı altına aldılar. Yani Safevi İran’ı, kendini kuranları sapkın ilan eden bir devlet oldu.

 

Bir yerde ortodoks olan, başka bir yerde heterodoks oldu. Ama iktidarın farklılığa bakışı şaşırtıcı biçimde benzer kaldı.

 

Buradan çıkan sonuç açık: Sorun Sünniliğin, Şiiliğin ya da herhangi bir mezhebin özünde değil. Sorun, hangi mezhep olursa olsun, dini birörnekliği güvenlik meselesi sayan iktidar mantığında. Bu mantığı hangi mezhep eline geçirdiyse, farklı olanı aynı araçlarla dışarı itti. İzleyen bölümler, bu mantığın bir din meselesi bile olmadığını gösterecek.

 

Ne Müslüman ne zimmi: Millet sisteminin paradoksu

Yukarıda değindiğim paradoks ayrı bir başlık hak ediyor, çünkü bugünkü tartışmaların kökü orada.

 

İslam hukuku, Müslüman olmayanlar için bir kategori geliştirmişti: zimmi. Ehl-i kitap sayılan Hristiyanlar ve Yahudiler, zamanla Zerdüştler ve başkaları, cizye ödemek ve bazı kısıtlamalara uymak karşılığında can, mal ve ibadet güvencesi alıyordu. Osmanlı bunu millet sistemiyle kurumsallaştırdı: Rum, Ermeni ve Yahudi cemaatleri kendi dini önderleri eliyle kendi iç işlerini yürüttü. Bu eşitlik değildi; ama bir hukuki statüydü ve yüzyıllarca işledi.

 

Peki Müslüman sayılan ama Müslüman gibi yaşamayan topluluklar? Kızılbaşlar, Nusayriler, Dürziler, Yezidiler? Onlar için kategori yoktu. Zimmi değildiler, çünkü kendilerini Müslüman sayıyorlardı ya da öyle kaydedilmişlerdi. “Tam” Müslüman da sayılmıyorlardı, çünkü fetvalar onları mürted ya da mülhid ilan etmişti. Hukukun gözünde bir boşlukta duruyorlardı ve bu boşluk, zimmi statüsünden çok daha tehlikeliydi. Bir Rum köyünün kilisesi yasaldı; bir Kızılbaş köyünün cemi değildi. Bir Yahudi hahamının cemaat üzerindeki yetkisi fermanla tanınmıştı; bir Alevi dedesinin yetkisi hiçbir belgede yoktu.

 

Bu boşluk hiçbir zaman doldurulmadı. 19. yüzyılda II. Abdülhamid, Kızılbaş köylerine cami ve imam göndererek onları “doğru inanca” döndürmeye çalıştı; yani boşluğu tanımakla değil, kapatmakla çözmek istedi. Cumhuriyet 1924’te Diyanet İşleri’ni kurduğunda Sünni-Hanefi İslam’ı devlet kurumu haline getirdi ve Alevilik yine dışarıda kaldı. Bugün cemevinin ibadethane sayılıp sayılmayacağı tartışılıyorsa, tartışılan şey beş yüz yıllık bir hukuki boşluğun nasıl doldurulacağıdır. Gayrimüslime tanınan statünün, “eksik Müslüman” sayılana tanınmaması, bu yazının anlattığı mantığın en kalıcı sonucudur.

 

Dün sapkın, bugün ortodoks: Vehhabilik

Yazının tezini en temiz biçimde sınayan modern örnek, bugün pek çok insanın “ortodoksinin ta kendisi” sandığı bir harekettir.

 

18. yüzyılın ortasında Necid’de Muhammed b. Abdülvehhab adlı bir alim, türbe ziyaretini, evliyadan şefaat dilemeyi ve tasavvufun pek çok pratiğini şirk ilan eden bir çağrı başlattı. Çağrısının özünde tekfir vardı: Bu pratikleri yapan Müslümanlar, Müslüman değildi. 1744’te Diriye emiri Muhammed b. Suud ile anlaştı; biri kılıcı, diğeri fetvayı verecekti. Bu ittifakın ordusu 1802’de Kerbela’yı basıp Hz. Hüseyin’in türbesini yağmaladı, 1803-1806’da Mekke ve Medine’ye girip türbeleri yıktı.

 

Dönemin Osmanlı uleması ve Hicaz ulemasının büyük kısmı bu hareketi ne olarak gördü? Sapkın olarak. Haricilerin yeniden dirilişi olarak. Muhammed b. Abdülvehhab’ın kendi kardeşi Süleyman bile ona karşı bir reddiye yazdı. Osmanlı devleti bu “sapkınlığı” bastırmak için Mısır valisi Mehmed Ali Paşa’yı görevlendirdi; oğlu İbrahim Paşa 1818’de Diriye’yi yerle bir etti, Suud emiri Abdullah İstanbul’a götürülüp idam edildi. 19. yüzyıl boyunca Vehhabilik, Osmanlı dünyasında bir sapkınlık adıydı.

 

Sonra ne oldu? 20. yüzyılın başında Suud ailesi Necid’i yeniden ele geçirdi, 1925’te Hicaz’ı aldı ve Medine’deki Baki mezarlığında kalan türbeleri bir kez daha yıktı. 1932’de Suudi Arabistan kuruldu ve Vehhabi öğreti Mekke ile Medine’nin resmi mezhebi oldu. 1970’lerden itibaren petrol geliriyle dünyanın en geniş dini yayın, burs ve cami ağını kurdu. Yüz yıl önce “Harici” denen bir hareket, bugün yüz milyonlarca Müslüman için “saf İslam”ın adresi haline geldi.

 

Bu hikaye yazının üç tezini birden doğruluyor. Birincisi: Heterodoksi bir özellik değil, bir ilişkidir. Vehhabi öğreti 1818’de de 1932’de de aynıydı; değişen şey, arkasında bir devlet olup olmamasıydı. İkincisi: Ortodoksi kazanmış bir senkretizmdir, kazandıktan sonra kendini ezelden beri saf olarak anlatır. Vehhabilik tam da “saf İslam’a dönüş” iddiasıyla ortaya çıktı; oysa kendisi 18. yüzyıl Necid’inin, Hanbeli fıkhının ve İbn Teymiyye’nin seçici bir okumasının ürünüydü. Üçüncüsü: Baskı gören taraf gücü ele geçirdiğinde aynı araçları kullanır. Sapkın diye ezilen hareket, iktidara geldiğinde türbe ziyaret edenleri, tasavvuf ehlini ve Şiileri sapkın ilan etti.

 

Bu hikayenin bugünle ilgisi de açık. 2014’te Sincar’da Yezidileri katleden, Musul’da türbeleri havaya uçuran örgütün tekfir dili, bu soy kütüğünün en uç ve en çarpık koludur. Vehhabi uleması o örgütü de tekfir etti; ama kullandığı aracın, yani Müslümanları toptan İslam dışı ilan etme aracının mucidi olmasa da en büyük yayıcısı kendisiydi. Araç bir kez meşrulaşınca, onu kimin kime karşı kullanacağını kimse denetleyemiyor.

 

Devlet tekfir ettiğinde: Pakistan ve Ahmediler

Sınır çizme mantığı modern devlete geçtiğinde ne olur? Bunun en açık örneği Pakistan’dadır.

 

Ahmedilik 19. yüzyılın sonunda Pencap’ta, Mirza Gulam Ahmed’in kendisini mehdi ve bir tür peygamber olarak ilan etmesiyle doğdu. Bu iddia, Hz. Muhammed’in son peygamber olduğu inancıyla açıkça çatışıyordu ve Sünni ulema hareketi baştan itibaren İslam dışı saydı. Buraya kadar hikaye tanıdık: bir iddia, bir reddiye, bir sınır.

 

Yeni olan, 1947’de kurulan Pakistan devletinin bu sınırı yasaya dönüştürmesidir. 1953’te Lahor’da Ahmedilere karşı kanlı ayaklanmalar oldu. 1974’te Zülfikar Ali Butto hükümeti, parlamentoda anayasa değişikliği yaparak Ahmedileri resmen gayrimüslim ilan etti. 1984’te General Ziyaülhak bir adım daha attı: Ahmedilerin kendilerine Müslüman demeleri, ibadet yerlerine cami demeleri, ezan okumaları ve selam vermeleri suç haline getirildi. Bugün Pakistan’da bir Ahmedi, pasaport alırken Mirza Gulam Ahmed’i sahtekar ilan eden bir belgeyi imzalamak zorunda kalır; imzalamazsa kendini gayrimüslim olarak kaydettirmek zorundadır. 2010’da Lahor’da iki Ahmedi camisine düzenlenen saldırıda seksenden fazla kişi öldü.

 

Burada dikkat edilmesi gereken şey, kararın kim tarafından verildiğidir. Ahmedileri İslam’ın dışına çıkaran bir konsil değil, bir müftü de değil; seçilmiş bir parlamento. Teolojik bir soru, yani “kim Müslümandır?”, oylamayla cevaplandı. Mihneden bu yana devlet hep sınırın arkasında durmuştu; Pakistan’da sınırı doğrudan devlet çizdi ve anayasaya yazdı. Modern ulus devlet, tekfiri kanun haline getirdi.

 

Bu örneği, üçüncü bölümde İsrail’deki “Kim Yahudidir?” tartışmasını anlatırken yeniden hatırlayacağız. İki devlet, iki din, aynı soru ve aynı araç: yasa.

 

Şii ortodoksinin kendi dışarısı: Bahailik

Sünni iktidarların sınır çizme hikayelerini anlatırken Şiiliği hep kenarda, “dışarıda kalan” tarafta gördük. Ama Şiilik de bir devletle buluştuğunda kendi dışarısını üretti. Safevi örneğini yukarıda anlattım; modern örnek Bahailiktir.

 

1844’te Şiraz’da genç bir tüccar, Seyyid Ali Muhammed, kendisini Bab, yani gizli imama açılan kapı ilan etti. Hareket hızla yayıldı ve hızla bastırıldı; Bab 1850’de Tebriz’de kurşuna dizildi, binlerce taraftarı öldürüldü. Takipçilerinden Bahaullah, Bab’ın müjdelediği kişinin kendisi olduğunu açıkladı ve Bahailik doğdu. Bahaullah ömrünün geri kalanını sürgünde geçirdi: önce Bağdat, sonra Edirne, sonra Akka. Osmanlı ve İran devletleri onu birlikte sürgün ettiler; iki rakip imparatorluk, bir sapkın konusunda anlaşabiliyordu.

 

Bahailik zamanla ayrı bir din haline geldi; kendi kutsal metinleri, kendi takvimi, kendi kurumları var. İran’da ise statüsü hiçbir zaman değişmedi. 1979’dan sonra İslam Cumhuriyeti anayasası Zerdüştleri, Yahudileri ve Hristiyanları tanınmış azınlık olarak saydı; Bahaileri saymadı. Yani millet sisteminin paradoksu burada da işliyor: Hristiyan korunuyor, “İslam’dan çıkmış” sayılan korunmuyor. 1980’lerde iki yüzü aşkın Bahai idam edildi; bugün Bahailer üniversiteye alınmıyor, devlet memuru olamıyor, mezarlıkları zaman zaman yıkılıyor. İran’ın en büyük gayrimüslim azınlığı, İran hukukunda var olmayan bir topluluktur.

 

Bu örnek, yazının “sorun bir mezhep değil, bir mantık” tezini tamamlıyor. Sünni Osmanlı Kızılbaş’ı, Şii Safevi Sünni’yi, Vehhabi Suud türbe ziyaretçisini, Sünni Pakistan Ahmedi’yi, Şii İran Bahai’yi dışarı itti. Mezhep değişti, araç değişmedi.

 

Bedel

Peki bu mantık neye mal oldu? Savunucuları bir birlik ve istikrar sağladığını söyleyecektir. Önce bedellere bakalım, sonra bu savunmayı ele alalım.

 

Gizlenen topluluklar. Baskı altındaki grupların çoğunda takıyye gelişti: inancı gizlemek, dışarıya karşı farklı görünmek. Bu bir sahtekarlık değil, bir hayatta kalma tekniğiydi. Bir topluluk açıkça beyan ettiğinde yok edilecekse, beyan etmez. Aileler inançlarını çocuklarına ancak belli bir yaştan sonra, kapalı kapılar ardında anlattı. Dışarıya söylenen ile içeride öğretilen birbirinden ayrıldı.

 

Bilinemeyen inançlar. Takıyyenin beklenmedik bir sonucu oldu: Baskı kendi bilgisizliğini üretti. Kendini gizleyen bir topluluğun gerçek büyüklüğü de gerçek öğretisi de dışarıdan bilinemedi. Bu bilgi boşluğu en akıl almaz iddialarla dolduruldu, çünkü topluluk kendini savunacak konumda değildi. Alevilere yönelik “mum söndü” iftirası, Yezidilere yönelik “şeytana tapıyorlar” suçlaması, Dürzilere yönelik “gizli din” iddiaları tam da bu boşlukta doğdu ve yüzyıllarca dolaştı. Üstelik bu iftiraların kalıbı hep aynıydı: gece toplantısı, kadın ortaklığı, gizli kitap. Aynı kalıp Sasanilerin Mazdekilere, Romalıların ilk Hristiyanlara, Orta Çağ Avrupası’nın Yahudilere ve Katharlara yönelttiği suçlamalarda da vardır. İftiranın benzerliği suçlananların değil, suçlayanların sürekliliğini gösterir. Bir grubu gizlenmeye zorlayan sistem, o grubu tanıma imkanını da kendi elleriyle yok etti.

 

Kapalı toplumlar. Dürziler ve Yezidiler dışarıdan üye kabul etmez. Aleviler ocak sistemiyle, soydan geçen bir aidiyetle yaşadı. Bu kapalılık onları korudu ama büyümelerini de engelledi. Pek çoğu dağlık ve ulaşılması zor bölgelerde yoğunlaştı: Dersim, Cebel-i Düruz, Sincar, Lazkiye dağları, Umman’ın iç kesimleri. Bu tesadüf değil: Merkezi otoritenin ulaşamadığı yerler, farklı olanın hayatta kalabildiği yerlerdi. Bugün bir heterodoks topluluğun haritasına bakmak, aynı zamanda tarihsel devlet gücünün nereye kadar uzanabildiğinin haritasına bakmaktır.

 

Riskli hale gelen sorular. İslam dünyasında düşünce hayatı hiçbir zaman durmadı. Felsefe, mantık ve kelam yüzyıllar boyunca gelişmeye devam etti. Ama bazı sorular yüksek sesle sorulduğunda can pahasına sorulan sorulara dönüştü. Sühreverdi’nin ve Aynülkudat’ın akıbeti, sonraki kuşaklara hangi sınırların tehlikeli olduğunu öğretti. Düşünürler ya sustu ya da örtük yazmayı seçti; İbn Rüşd’ün filozofların halka açık konuşmaması gerektiğini savunması, bu dersin alınmış olduğunun işaretidir. Kaybedilen şey düşüncenin kendisi değil, açıkça tartışabilme imkanıydı.

 

Kalıcı fay hatları. Bugün Orta Doğu’da mezhepsel bir çatışma patlak verdiğinde, dışarıdan bakan biri bunu yeni bir şey sanabilir. Oysa bu çatışmaların altında yüzyıllarca birikmiş bir hafıza yatar: bir yanda “bize her zaman böyle yaptılar” duygusu, öbür yanda “onlar her zaman düşmanla işbirliği yaptı” şüphesi. Kızılbaşları Safevilerle özdeşleştiren şüphe, bugün Suriye’de Alevileri rejimle, Dürzileri İsrail’le, Irak’ta Şiileri İran’la özdeşleştiren şüphenin atasıdır. Farklılığı güvenlik sorunu olarak gören bakış, farklı olanın her hareketini bir sadakat testine dönüştürür. Ve sadakat testi, tanım gereği, hiçbir zaman geçilemez.

 

“Ama birliği korudu”

Şimdi en güçlü itiraza gelelim. Bu sert tutum İslam dünyasını Haçlı Seferleri ve Moğol istilası gibi büyük krizlerde bir arada tutmuş olamaz mı? Ortak bir inanç ve hukuk çerçevesi olmasaydı koca imparatorluklar parçalanmaz mıydı?

 

Bu itirazın bir doğru payı var: Ortak bir hukuk ve kurumsal çerçeve gerçekten de büyük imparatorlukları bir arada tutan harçlardan biriydi. Ama bu itiraz üç şeyi atlıyor.

 

Birincisi, aynı imparatorluklar Hristiyanlar ve Yahudilerle yüzyıllarca bir arada yaşamayı başardı. Zimmi sistemi eşitlik sağlamıyordu ama bir hukuki güvence sağlıyordu. Demek ki farklılık ile düzen birbirine düşman değildi. Farklılığa bir statü tanındığında düzen korunabiliyordu. İslam içindeki farklılığa ise çoğu zaman böyle bir statü tanınmadı.

 

İkincisi, baskı çoğu zaman korktuğu tehdidi kendisi büyüttü. Anadolu’daki Türkmenleri Safevilere iten sebeplerden biri, Osmanlı merkezinin onları vergi, iskan ve denetim politikalarıyla zaten dışlamış olmasıydı. Kovuşturma arttıkça sadakat de dışarıya kaydı. Tehdit olarak görülen topluluk, tehdit olarak muamele gördükçe tehdide dönüştü. Aynı şey Pakistan’da Ahmedilerin, İran’da Bahailerin diasporaya kayması ve dışarıdan ses çıkarmak zorunda kalmasıyla bugün de yaşanıyor.

 

Üçüncüsü, birlik iddiasının kendisi tartışmalı. Haçlılara karşı asıl direnişi örgütleyen Zengiler ve Eyyubiler, Fatımi halifeliğini tasfiye etmekle de uğraşıyordu; Moğollar Bağdat’a girdiğinde Abbasi halifesi ile Şii vezir birbirini suçluyordu. İç sınırlar dış tehdit karşısında kapanmadı; çoğu zaman tersine, dış tehdit iç sınırları sertleştirmenin gerekçesi oldu.

 

Yani birlik sağlandıysa bile bunun bedeli, birliğin kendisinden daha kalıcı oldu. İmparatorluklar yıkıldı. Fay hatları kaldı.

 

II. HRİSTİYANLIK: KURUM VARKEN

Birinci bölümde anlatılan örüntünün İslam’a özgü olup olmadığı haklı bir soru. Değil. Hristiyanlık tarihi aynı hikayeyi, farklı isimlerle ve kendi ölçeğinde son derece kanlı biçimde yaşadı.

 

Üstelik bu tarihte İslam’da bulunmayan bir şey vardı: sınır çizmek için kurulmuş resmi bir aygıt. Konsiller toplanıyor, piskoposlar oy veriyor, iman metinleri kaleme alınıyor ve kimin içeride kimin dışarıda olduğu tutanağa geçiyordu. İslam’da konsil hiç olmadı; “ehl-i sünnet” bir toplantıda tanımlanmadı, yüzyıllar içinde çöktü. Sınır çizen otorite, Osmanlı şeyhülislamlığı gibi hiyerarşiler kurulduğunda bile, nihayetinde sultanın otoritesiydi.

 

Bu farka rağmen sonuç şaşırtıcı ölçüde benzer oldu. Bu da şunu gösteriyor: Sınırı çizen asıl güç kurumsal mekanizmanın biçimi değil, o mekanizmanın arkasında duran siyasi iktidardır. Konsilin oyladığı kararı imparator ferman yaptı; fermanı olmayan konsil kararı kağıt üzerinde kaldı. Bu bölümde bunu adım adım göreceğiz.

 

Sınır çizilmeden önce

İlk iki yüzyılda ortada tek bir Hristiyanlık yoktu. Kendilerini İsa’nın takipçisi sayan çok sayıda topluluk vardı ve aralarındaki farklar derindi. Gnostik akımlar kurtuluşun amelle değil gizli bilgiyle geleceğini savunuyordu. Markion, Eski Ahit’in tanrısıyla İsa’nın tanrısının aynı olmadığını ileri sürdü ve kendi kutsal kitap listesini yaptı. Montanistler peygamberliğin sürdüğünü ve yeni vahiyler geldiğini savunuyordu. Yahudi kökenli Hristiyanlar Musa şeriatına bağlı kalmayı sürdürüyor, Pavlus’un çizgisi ise bunu gereksiz sayıyordu.

 

Kanonun, yani hangi metinlerin kutsal kitaba gireceğinin belirlenmesi büyük ölçüde bu tartışmaların ürünüdür. Markion kendi listesini yapınca karşı taraf da bir liste yapmak zorunda kaldı. Tıpkı hadis külliyatının derlenmesinde olduğu gibi, seçim aynı zamanda bir eleme işlemiydi. Dışarıda kalan metinler o andan itibaren sahte ya da güvenilmez sayıldı.

 

Burada İslam’daki fırak literatürünün tam karşılığı olan bir tür de doğdu: heresiyoloji, yani sapkınlıklar üzerine reddiyeler. 180 civarında Lyon piskoposu Irenaeus’un yazdığı eser bu türün en ünlüsüdür. Ve aynı sorunu üretir: Yüzyıllarca Gnostikler hakkında bildiğimiz hemen her şey, onları çürütmek için yazılmış metinlerden geliyordu.

 

Sonra 1945’te Mısır’da, Nag Hammadi’de bir küp dolusu papirüs bulundu. İçinde Gnostik toplulukların kendi yazdıkları metinler vardı. Ortaya çıkan tablo, reddiyelerin çizdiği karikatürden hayli farklıydı. Bu keşif, “bir grubu yalnızca düşmanının kaleminden tanımak” sorununun ne kadar ciddi olduğunun en somut kanıtıdır. İslam tarihindeki ilk yüzyılların gulat fırkaları için böyle bir küp hiç bulunmadı.

 

İmparator sahneye çıkıyor

Asıl dönüm noktası 4. yüzyıldır. Konstantin’in Hristiyanlığı serbest bırakıp himaye etmesiyle birlikte, teolojik tartışmalar aynı zamanda imparatorluk meselesi haline geldi.

 

325’te İznik’te toplanan konsile başkanlık eden kişi bir piskopos değil, imparatorun kendisiydi. Tartışma konusu, İsa’nın Baba ile aynı özden mi yoksa yaratılmış bir varlık mı olduğuydu. Arius’un görüşü reddedildi ve bir iman metni kabul edildi. Ama hikaye burada bitmedi. Konstantin’in oğlu II. Konstantius Arius’un çizgisine yakındı ve terazi tersine döndü. Ariusçuluğa karşı mücadelenin sembolü olan İskenderiyeli Athanasius, kariyeri boyunca beş kez sürgüne gönderildi. Hangi görüşün “doğru” sayıldığı, tahtta kimin oturduğuna göre değişiyordu.

 

Bu, tam olarak Bektaşiliğin hikayesidir: aynı öğreti, değişen siyasi adres, değişen kader.

 

380’de İmparator I. Theodosius bir ferman yayımladı ve belirli bir inanç formülünü imparatorluğun resmi dini ilan etti. Bu fermandan sonra “sapkın” kelimesi artık yalnızca teolojik bir nitelemeyi değil, hukuki bir statüyü ifade ediyordu. 385’te İspanyalı piskopos Priscillianus, sapkınlık suçlamasıyla yargılanıp idam edildi. Bu, Hristiyanlık tarihinde bir Hristiyanın inancı yüzünden devlet eliyle öldürüldüğü ilk vakalardan biri olarak kabul edilir. Bazı çağdaş piskoposlar bu kararı protesto etti; sınırın nerede duracağı henüz herkesin üzerinde uzlaştığı bir şey değildi.

 

Yaklaşık yarım yüzyıl sonra bu tereddüt aşıldı. Kuzey Afrika’daki Donatist ayrılığıyla uğraşan Augustinus, sapkınları devlet gücüyle kiliseye döndürmeyi meşru gören bir gerekçe geliştirdi. Zorlamanın, kaybolanı kurtarmak için bir merhamet biçimi olabileceğini savundu. Bu düşünce sonraki bin yıl boyunca defalarca kullanıldı. İslam tarihinde tekfirin devlet gücüyle buluşmasının neye benzediğini merak edenler için, burada bunun teolojik olarak nasıl temellendirildiğinin açık bir örneği var.

 

Bölünen kiliseler

431’de Efes’te ve 451’de Kadıköy’de toplanan konsiller, İsa’nın ilahi ve insani doğalarının nasıl bir arada bulunduğu sorusunu karara bağladı. Kararlar son derece incelikli teolojik formüllerdi. Sonuçları ise coğrafiydi.

 

Kararı kabul etmeyen kiliseler imparatorluğun dışına ya da kenarına düştü. Doğu’daki Süryani kilisesi, Mısır’daki Kıpti kilisesi, Ermeni ve Habeş kiliseleri kendi yollarına gittiler. Bizans’ın gözünde bunlar sapkındı. Kendi gözlerinde ise Bizans sapmıştı.

 

Bu noktada birinci bölümle doğrudan bir bağlantı kuruluyor: 7. yüzyılda İslam orduları bu topraklara geldiğinde, karşılarında Bizans ortodoksisi tarafından dışlanmış geniş Hristiyan toplulukları buldular. Bu toplulukların bir kısmı için yeni yönetim, en azından başlangıçta, kendi mezheplerinden olmayan bir imparatorun baskısından daha katlanılır göründü. Zimmi statüsü, Bizans’ın “sapkın” statüsünden daha güvenli bir yerdi. Yüzyıllar sonra aynı topraklarda İslami ortodoksi de kendi sınırlarını çizecekti.

 

Kimdir bunlar? Kadıköy’den sonra ayrı kalanlar

·         Süryani kiliseleri: Mezopotamya ve Suriye kökenli, Aramice kökenli bir litürjik dil kullanan gelenekler. Türkiye’de özellikle Mardin ve çevresinde, ayrıca geniş bir diasporada yaşıyorlar.

·         Kıpti kilisesi: Mısır’ın yerli Hristiyan geleneği. Bugün de Mısır’ın en büyük dini azınlığı.

·         Ermeni kilisesi: 4. yüzyılda kurulan, Kadıköy kararını kabul etmeyen ulusal kilise geleneği.

·         Habeş (Etiyopya) kilisesi: Afrika’nın en eski Hristiyan geleneklerinden biri; kendine özgü kanon ve ritüelleriyle bugüne ulaştı.

Bu kiliseler, on beş yüzyıl önce çizilmiş bir sınırın dışında kalmış toplulukların torunları. Tıpkı Dürziler, Yezidiler ve Aleviler gibi, çoğu dağlık ya da çevre bölgelerde, kapalı yapılarla ve kendi içlerinde aktardıkları bir gelenekle yaşadılar.

 

İkonalar: Dört kez yer değiştiren sınır

“Sınır yer değiştirir” tezinin en temiz örneği Bizans’ın kendi içindedir ve ne bir sapkın mezheple ne de bir dış düşmanla ilgilidir. Konu, kiliselerdeki resimlerdir.

 

726 civarında İmparator III. Leon, İsa’nın ve azizlerin tasvirlerine saygı göstermenin putperestlik olduğuna karar verdi. İkonalar kaldırıldı, kırıldı, üzerleri sıvandı; direnen keşişler kovuşturuldu. 787’de İmparatoriçe İrene İznik’te yeni bir konsil topladı ve ikonalara saygı yeniden meşru ilan edildi; bu kez ikona karşıtları sapkındı. 815’te İmparator V. Leon yasağı geri getirdi; bu kez ikona taraftarları yeniden sapkın oldu. 843’te İmparatoriçe Theodora ikonaları kesin olarak geri getirdi; Ortodoks kilisesi bu günü bugün hala “Ortodoksluğun Zaferi” bayramı olarak kutlar.

 

Yüz on yedi yılda sınır dört kez yer değiştirdi. Her seferinde bir taraf sapkın, öbür taraf ortodoks ilan edildi. Her seferinde teolojik gerekçeler yazıldı ve her seferinde o gerekçeler bir sonraki imparator tarafından çöpe atıldı. İkona ne 726’da putperestlikti ne de 843’te kutsal; ikona hep aynı ikonaydı. Değişen şey tahttaki kişinin kararıydı. Yazının tezini tek cümleyle özetlemek gerekirse, o cümle bu yüz on yedi yılın içinde yazılı duruyor.

 

Bizans’ın kendi sapkınları: Pavlikanlar ve Bogomiller

Hristiyanlıkta sapkınlık deyince akla genellikle Batı Avrupa’nın engizisyonu gelir. Oysa Doğu’nun da kendi sapkınları vardı ve coğrafya olarak bize çok daha yakındılar.

 

Pavlikanlar 7. yüzyıldan itibaren Doğu Anadolu’da, Ermeni ve Bizans sınır bölgelerinde yaşayan bir Hristiyan topluluktu. Kilise hiyerarşisini, ikonaları, haç saygısını ve kilise sakramentlerinin çoğunu reddediyorlardı; maddi dünyayı kötü bir güce bağlayan düalist eğilimler taşıdıkları söylenir. Bizans onları yüzyıllarca kovuşturdu; 9. yüzyılda Divriği merkezli silahlı bir Pavlikan devleti kuruldu ve Abbasilerle ittifak yaparak Bizans’a karşı savaştı. 872’de İmparator I. Basileios bu devleti yıktı. Kalan Pavlikanlar 10. yüzyılda topluca Trakya’ya, Filibe çevresine sürüldü. Yani Bizans, kendi sapkınlarını Balkanlar’a iskan etti.

 

Bu iskanın beklenmedik bir sonucu oldu. Balkanlar’da 10. yüzyılda Bogomil adlı bir papazın adıyla anılan yeni bir hareket doğdu; Pavlikan düşünceleriyle Slav köylü hoşnutsuzluğunun karışımı gibi görünen, kilise hiyerarşisine ve Bizans’a yönelik keskin bir muhalefet taşıyan bir hareket. Bogomiller Bulgaristan’dan Bosna’ya kadar yayıldı. 12. yüzyılın başında İmparator Aleksios Komnenos, Bogomil önderi Basileios’u Konstantinopolis’te hipodromda yaktırdı. Ama hareket Balkanlar’da yüzyıllarca yaşadı ve Güney Fransa’daki Katharlarla arasında bağlantılar olduğu uzun süredir tartışılır.

 

Bu iki hareket bu yazı için iki açıdan önemli. Birincisi, Bizans’ın sınır çizme pratiğinin yalnızca konsil kararlarından ibaret olmadığını, sürgün, iskan ve infazla yürüdüğünü gösteriyorlar. İkincisi, Anadolu ve Balkanlar’ın İslam öncesi heterodoks hafızasını oluşturuyorlar. Alevilik ve Bektaşilik üzerine yazılmış pek çok popüler kitap, bu gelenekleri Pavlikan ve Bogomil kalıntısı sayar. Bu tezi kanıtlayacak bir aktarım zinciri, yani kimin, ne zaman, hangi yolla taşıdığını gösteren bir belge yoktur; ama tezin neden çekici olduğunu burada görmek mümkün: Aynı dağlar, aynı sürgünler, aynı kapalı köyler, aynı “gizli toplantı” iftiraları. Benzerlik akrabalıktan değil, aynı mantığın aynı coğrafyada ürettiği aynı sonuçlardan gelir.

 

Aynı inanç, iki merkez: 1054

Hristiyanlığın en büyük bölünmesi bir sapkınlık davası değildi. Roma ile Konstantinopolis 1054’te birbirini aforoz ettiğinde ortada tartışılan birkaç mesele vardı: İman metnine Batı’nın eklediği bir kelime, ayinde mayalı mı mayasız mı ekmek kullanılacağı ve asıl olarak papanın bütün kiliseler üzerinde yetki sahibi olup olmadığı. İlk ikisi teolojik görünüyordu; üçüncüsü açıkça otorite meselesiydi ve ilk ikisi de ona bağlıydı. İki taraf aynı konsilleri tanıyor, aynı iman metnini okuyor, aynı azizlere dua ediyordu. Ayrılan şey inanç değil, kimin son sözü söyleyeceğiydi.

 

Bu yüzden iki taraf da öbürüne “heretik” demekte zorlandı; “şizmatik” dedi. Bir Katolik için Ortodoks, yanlış inanan değil, yanlış kişiye itaat edendi; bir Ortodoks için Katolik de öyle. Ama bu incelik pratikte hiçbir şey değiştirmedi. 1204’te Dördüncü Haçlı Seferi Konstantinopolis’i yağmaladı, Ayasofya’daki ayin eşyaları parçalandı, Latin bir imparator Bizans tahtına oturdu. 1054’teki aforozlar belki unutulabilirdi; 1204 unutulmadı. Ortodoks dünyanın Katoliklere bakışını belirleyen şey teolojik bir fark değil, bir yağmanın hafızasıdır.

 

Sonrası tezimiz açısından daha da öğretici. 1439’da Floransa’da iki kilise birleşme kararı imzaladı; Bizans imparatoru Osmanlı tehdidi karşısında Batı’nın yardımını almak için papanın üstünlüğünü kabul etti. Konstantinopolis halkı ve din adamlarının büyük kısmı bu kararı tanımadı. Dönemin bir Bizans devlet adamına atfedilen söz meşhurdur: “Şehirde Latin şapkası görmektense Türk sarığı görmeyi yeğlerim.” On dört yıl sonra sarık geldi. Fatih Sultan Mehmed, birleşmeye karşı çıkan keşiş Gennadios’u patrik atadı ve Ortodoks kilisesine Bizans’ın son yüzyılında sahip olmadığı bir güvence verdi: Katolik birleşme baskısından kurtulmuş, kendi iç işlerinde serbest, devletçe tanınmış bir cemaat. Yani Ortodoksluğu Katolik ortodoksisine karşı koruyan güç, Müslüman bir padişah oldu. Aynı öğreti, farklı koruyucu; bu kez koruyucu başka bir dinden.

 

Aforozlar 1965’te, dokuz yüz on bir yıl sonra kaldırıldı. Kaldırıldığında ne iman metnindeki kelime değişmişti ne de papanın yetki iddiası. Değişen, iki merkezin artık birbirinden korkacak bir iktidara sahip olmamasıydı. Bu yazının söylediği şeyi 1054 ile 1965 arasındaki mesafe kadar iyi anlatan az örnek var: Sınır, fark yüzünden çizilmedi; fark, sınır çizildikten sonra büyütüldü ve iktidar denklemden çekilince yeniden küçüldü.

 

Kalıcı öteki: Hristiyan Avrupası’nda Yahudiler

Hristiyanlığın sınır çizme tarihini yalnızca Hristiyanlar arasındaki kavgalarla anlatmak eksik kalır; çünkü bu geleneğin en uzun süreli “ötekisi” içeriden çıkmış bir mezhep değil, kendisinin içinden çıktığı dindi.

 

Yahudiler, Hristiyan Avrupası’nda ne pagandı ne de heretik (zındık, sapkın). Teolojik olarak tuhaf bir konumdaydılar: Aynı kutsal kitabı okuyan, ama onu “yanlış” okuyan, İsa’yı beklediği halde tanımayan insanlar. Augustinus onlara özel bir statü biçti: Yahudiler yok edilmemeli, ama aşağılanmış halde yaşatılmalıydı; çünkü varlıkları Hristiyanlığın doğruluğuna tanıklık ediyordu. Bu “tanık halk” öğretisi, Yahudilerin Avrupa’da hem hayatta kalmasının hem de hiçbir zaman eşit olmamasının teolojik temelidir. İslam’daki zimmi statüsüne benzer, ama daha kırılgandır; çünkü hukuki değil, teolojik bir gerekçeye dayanır ve teolojik gerekçeler iktidarın ihtiyacına göre yeniden yorumlanabilir.

 

Yeniden yorumlandı da. 1215’te Dördüncü Lateran Konsili Yahudilerin ayırt edici bir işaret taşımasına karar verdi; sarı yama ya da sivri şapka. 1144’te İngiltere’de Norwich’te ilk kan iftirası ortaya çıktı: Yahudilerin Hristiyan çocuklarını gizli ayinlerde öldürdüğü iddiası. Bu iddianın kalıbına dikkat edin: gece, gizli toplantı, kan, çocuk. Kızılbaşlara ve Yezidilere yöneltilen iftiralarla aynı kalıp. 1290’da İngiltere, 1306 ve 1394’te Fransa, 1492’de İspanya, 1497’de Portekiz Yahudileri topluca sürdü. 1516’da Venedik, Yahudileri şehrin bir mahallesine kapattı ve o mahallenin adı bütün dillere geçti: getto.

 

Bu hikayenin bu yazı için iki anlamı var. Birincisi, yukarıda söylediğim ilkeyi doğruluyor: En sert dışlama, aynı kitabı başka türlü okuyana yapılır. Yahudi, Hristiyan için pagan kadar uzak değildi; tam tersine, fazla yakındı. Hristiyanlığın bütün kutsal metni Yahudi metniydi ve o metnin asıl sahiplerinin İsa’yı reddetmesi, Hristiyan ortodoksisi için kalıcı bir meşruiyet sorunuydu. İkincisi, 1492’de İspanya’dan sürülen Yahudilerin önemli bir kısmının Osmanlı’ya sığınması, bu yazının tezini iki din üzerinden birden gösteriyor: Aynı topluluk, bir imparatorlukta sürgün, öbüründe millet. Fark Yahudilerde değildi; iki devletin ona biçtiği yerdeydi. Üçüncü bölümde bu toplulukların kendi içinde nasıl sınır çizdiğini göreceğiz; ama o sınırın arkasındaki ödünç alınmış gücün nereden geldiğini anlamak için bu sayfa gerekiyordu.

 

Orta Çağ Avrupası

Batı’da sınır 12. ve 13. yüzyıllarda çok daha sert bir hal aldı. Güney Fransa’da yayılan Katharlar, maddi dünyayı kötü bir ilkeye bağlayan düalist bir öğreti taşıyordu. Bu öğretinin İslam dünyasındaki batıni akımlarla yapısal benzerlikleri sık sık tartışılmıştır. Papalık 1209’da onlara karşı bir Haçlı seferi ilan etti ve yirmi yıl süren savaş bölgeyi harap etti. Béziers kuşatmasında papalık temsilcisine atfedilen söz meşhurdur: “Hepsini öldürün, Tanrı kendininkileri tanır.” Sefer sırasında Languedoc’un Fransa krallığının denetimine girmesi tesadüf değildi: Teolojik seferin siyasi bir kazancı vardı. 1230’lu yıllarda ise sapkınlıkla mücadele için kalıcı bir kurum oluşturuldu: engizisyon. Halife Mehdi’nin zındıkları takip etmek için kurduğu memuriyetin Avrupa’daki karşılığı budur; aradaki fark, engizisyonun yüzyıllarca ayakta kalacak bir bürokrasiye dönüşmesidir.

 

Bir asır sonra, 1415’te Bohemyalı reformcu Jan Hus, kendisine verilen güvence belgesine rağmen Konstanz’da yargılandı ve yakıldı. Hus’un talepleri büyük ölçüde kilisenin ıslahıyla ilgiliydi. Ama arkasında yükselen bir Bohemya kimliği vardı ve bu, meseleyi teolojik olmaktan çıkarıyordu. Ölümünün ardından on beş yıldan uzun süren bir savaş çıktı.

 

Aynı öğreti, farklı koruyucu

Hristiyanlık tarihinin, bu yazının tezini en açık doğrulayan sahnesi 16. yüzyılın başındadır. 1517’de Martin Luther, Hus’un savunduklarına pek çok noktada benzeyen tezler ileri sürdü. 1521’de aforoz edildi ve imparatorluk yasağına uğradı. Yani hukuken Hus’la aynı konumdaydı. Ama Hus yakıldı, Luther yaşadı ve bütün bir mezhep (Protestanlık) kurdu.

 

Fark neydi? Luther’in arkasında Saksonya elektörü Bilge Friedrich vardı. Luther’i Wartburg kalesine saklayan ve imparatora teslim etmeyi reddeden bir prens. Bunun ardında da Alman prenslerinin Roma’ya ve imparatora duyduğu siyasi hoşnutsuzluk yatıyordu. Hus’un arkasında da Bohemya soyluları vardı; ama onlar imparatora karşı durabilecek güçte değildi. Aradaki yüz yılda değişen şey öğreti değil, prenslerin gücüydü.

 

Bektaşilik ile Kızılbaşlık arasındaki farkın Avrupa’daki karşılığı tam olarak budur.

 

Kazananlar sınır çizmeye devam ediyor

Baskı gören tarafın iktidara geldiğinde ne yaptığı, örüntünün en öğretici kısmıdır. Protestanlık kurumsallaştıkça kendi ortodoksisini kurdu ve kendi sapkınlarını üretti. 1553’te teslis öğretisini reddeden İspanyol hekim Michael Servetus, Kalvin’in Cenevre’sinde yakıldı. Servetus Fransa’da Katolik engizisyonundan kaçmış, Cenevre’den geçerken tanınıp tutuklanmıştı; Katoliklerin yakamadığı adamı Protestanlar yaktı. Yetişkin vaftizini savunan Anabaptistler hem Katolikler hem Protestanlar tarafından kovuşturuldu; 1530’ların ortasında Münster’de kurdukları radikal yönetim kanlı biçimde bastırıldı ve önderlerinin cesetleri kilise kulesine asılan kafeslerde teşhir edildi; kafesler bugün hala oradadır.

 

Bu, mihnenin Avrupa’daki karşılığıdır. Dün baskı gören, bugün baskı yapabiliyordu. Belirleyici olan hangi inancın taşındığı değil, kimin devleti arkasına aldığıydı.

 

Moskova’da iki parmak, üç parmak: Raskol

Batı’nın Reformasyon’u yaşadığı yüzyılda Doğu Ortodoks dünyası da kendi büyük bölünmesini yaşadı ve bu bölünme, sınır çizmenin ne kadar küçük bir farktan başlayabileceğini gösterir.

 

1650’lerde Moskova Patriği Nikon, Rus kilisesinin ayin kitaplarını ve ritüellerini Yunan örneklerine göre düzeltmeye karar verdi. Haç çıkarırken iki parmak yerine üç parmak kullanılacak, “İsa” adı farklı yazılacak, bazı dualar değişecekti. Bugünden bakınca önemsiz görünen bu değişiklikler, kutsallığı ritüelin harfinde gören köylüler ve pek çok din adamı için dinin kendisinin bozulması demekti. Karşı çıkanlara Eski İnananlar dendi. 1666-67’de Moskova’da toplanan konsil onları aforoz etti; çar devleti kovuşturmayı üstlendi. Direnişin önderi başpapaz Avvakum 1682’de yakıldı. Solovki manastırı sekiz yıl kuşatıldı. Binlerce Eski İnanan, askerler köylerine geldiğinde kendilerini kiliselere kapatıp ateşe verdi.

 

Bu hikayede dikkat çekici olan birkaç şey var. Tartışma konusu ne teslis ne imamet ne de kutsal metnin otoritesiydi; haç çıkarırken kaç parmak kullanılacağıydı. Yani sınır çizmek için derin bir teolojik ihtilaf gerekmiyor; iktidar isterse en küçük fark yeterli. İkincisi, aforoz kararını konsil verdi ama infazı çar yürüttü; ferman olmasaydı konsil kararı kağıt üzerinde kalırdı. Üçüncüsü, tarih: 1666. Aynı yıl İzmir’de Sabatay Sevi’nin hareketi zirvedeydi ve Osmanlı sarayı onunla uğraşıyordu; aynı on yılda İstanbul’da Kadızadeliler tekkeleri basıyordu. Üç farklı din, üç farklı başkent, aynı on yıl ve aynı mantık. Eski İnananlar bugün hala var; Rusya’da ve diasporada birkaç milyon kişi. Sınırın dışında kalanlar, sınırı çizenlerden daha uzun yaşayabiliyor.

 

Kimdir bunlar? Hristiyan dünyasının kenarında bugün yaşayanlar

·         Eski İnananlar: 1666’da aforoz edilen Rus Ortodoksları. Rusya’da, Baltık’ta ve Amerika kıtasında birkaç milyon kişi; 1971’de Rus kilisesi aforozu kaldırdı, ama topluluklar ayrı kalmayı seçti.

·         Anabaptistlerin torunları: Mennonitler, Amişler ve Hutteritler. 16. yüzyılda hem Katoliklerin hem Protestanların kovuşturduğu hareketin bugün Kuzey Amerika’da yaşayan, kapalı ve barışçı toplulukları.

·         Üniteryenler: Servetus’un yakılmasına yol açan teslis karşıtı çizginin devamı. 16. yüzyılda Transilvanya’da ve Polonya’da sığınak buldular; bugün küçük ama etkili bir gelenek.

·         Yehova Şahitleri ve Mormonlar: 19. yüzyıl Amerika’sında doğan, ana akım kiliselerce Hristiyan sayılmayan hareketler. İlki 20. yüzyılda Nazi Almanyası’nda ve Sovyetler’de ağır biçimde kovuşturuldu.

 

Bu listedeki her topluluk, bir zamanlar bir devletin ya da bir kilisenin dışarı ittiği insanların torunlarıdır. Çoğunun ortak özelliği tanıdık: kapalı cemaat yapısı, dünyadan uzak durma, kendi içinde çözülen uyuşmazlıklar ve dışarıdan bakanların kolayca inanacağı söylentiler. Dürzileri, Yezidileri ve Alevileri anlatırken saydığım özelliklerin aynısı. Coğrafya değişiyor, mantığın ürettiği sonuç değişmiyor.

 

Çıkış: İkna değil, yorgunluk

Hristiyanlık bu döngüden nasıl çıktı? Cevap, hoşgörü fikrinin teolojik olarak kazandığı şeklinde değil.

 

1555’te Augsburg’da bir formül bulundu: Bir ülkenin dini, o ülkenin hükümdarının dinidir. Bu bir çoğulculuk ilkesi değil, bir ateşkesti. Farklı inançtaki tebaanın hakkı, çoğu durumda göç etmekten ibaretti. Fransa’da 1598’de Protestanlara tanınan haklar 1685’te tümüyle geri alındı ve yüz binlerce insan ülkeyi terk etti.

 

Otuz Yıl Savaşları’nın ardından 1648’de imzalanan Vestfalya antlaşmaları ise daha kalıcı bir denge kurdu. Ama bunu mümkün kılan şey, kimsenin kesin galip gelememesiydi. Almanya nüfusunun üçte birine yakınını kaybetmişti. Avrupa, dini birörnekliği silahla sağlamanın bedelini ödedikten sonra bundan vazgeçti. Hoşgörünün felsefi olarak temellendirilmesi, yani Locke’un ve ardından gelenlerin yazdıkları, bu tükenmişliğin ardından geldi. Fikir, fiili durumu sonradan meşrulaştırdı.

 

Bu nokta önemli, çünkü sık sık tersine anlatılır: Önce aydınlanma geldi, sonra hoşgörü. Oysa sıra tersiydi. Önce herkes yoruldu, sonra yorgunluğa bir ad bulundu. Bu, bugün için de bir ders içeriyor: Farklılığa tahammül, çoğu zaman bir erdem olarak değil, bir zorunluluk olarak başlar; erdem haline gelmesi sonradan olur.

 

Hristiyanlıktaki merkezi kurumsal yapı sınırları daha keskin ve daha resmi kıldı. Ama aynı yapı, yüzyıllar sonra o sınırların resmen geri alınmasını da mümkün kıldı. Bir konsil karar verebiliyorsa, başka bir konsil o kararı değiştirebilir. Beşinci bölümde bunun nasıl olduğunu göreceğiz.

 

Peki hiç devleti olmayan bir gelenekte ne oluyor? Sıradaki bölüm buna bakıyor.

 

III. YAHUDİLİK: DEVLET YOKKEN

Yahudilik bu karşılaştırmanın en ilginç halkası, çünkü bir kontrol deneyi sunuyor. İslam’da sınırı çizen ulema arkasında imparatorluklar buldu. Hristiyanlıkta konsillerin kararlarını imparatorlar ferman haline getirdi. Peki bir topluluğun yaklaşık iki bin yıl boyunca kendi devleti hiç olmazsa ne olur? Sınır yine çizilir mi?

 

Çizildi. Ama farklı araçlarla ve bu farklılık tam olarak buradaki tezi test ediyor.

 

Sınırdan önceki çoğulluk

İkinci Tapınak döneminin sonunda, yani milattan önceki son yüzyılda, ortada tek bir Yahudilik yoktu. Ferisiler sözlü geleneğin bağlayıcılığını savunuyordu. Sadukiler bunu reddedip yalnızca yazılı Tevrat’ı esas alıyordu. Esseniler çölde ayrı bir topluluk olarak yaşıyordu. Bunlara mesihçi hareketler, Mısır’daki Yunanca konuşan Yahudi cemaatleri ve kendisi de başlangıçta bir Yahudi hareketi olan İsa’nın takipçileri ekleniyordu.

 

70 yılında Roma Kudüs’ü ve Tapınağı yıktığında bu çoğulluk sona erdi. Tapınak etrafında örgütlenmiş gruplar dayanaklarını kaybetti. Ayakta kalan, kutsallığı Tapınağa değil metne, öğrenmeye ve gündelik hayatın kurallarına bağlayan Ferisi çizgisiydi. Rabbani Yahudilik bu çizgiden doğdu.

 

Burada ikinci bölümdeki Nag Hammadi hikayesinin bir benzeri var. Esseniler hakkında yüzyıllarca yalnızca dışarıdan yazılmış birkaç kaynaktan bilgi sahibiydik. 1947’de Ölü Deniz kıyısında bulunan el yazmaları, bir grubun kendi kalemiyle konuşmasını sağladı ve tablo değişti. Kaybeden tarafın sesini duymak, çoğu zaman bir mağara ya da bir küp meselesi.

 

Rabbani Yahudiliğin merkeze yerleşmesi bir konsil kararıyla olmadı. Uzun bir süreçti: Mişna’nın derlenmesi, ardından Talmud’un oluşması, akademiler, öğrenci yetiştirme ve metnin otoritesi. Yani İslam’daki medrese ağına benzeyen bir yol, ama devlet bütçesi olmadan. Üçlünün (kurum, taban, iktidar) ilk ikisi vardı; üçüncüsü yoktu. Sonuç, sınırın çizilmesi ama yavaş ve yumuşak çizilmesi oldu.

 

Sınırı kim uygular?

Devlet yoksa “dışarı atmak” ne anlama gelir? Yahudi geleneğinde bunun karşılığı herem, yani cemaatten dışlamadır. Kimse hapse atılmaz, idam edilmez. Ama kimse o kişiyle konuşmaz, ticaret yapmaz, sinagogda yanında durmaz, kızını vermez, öldüğünde cemaat mezarlığına gömmez. (Alevilikteki “düşkünlük” uygulaması gibi.)

 

Modern okura hafif bir ceza gibi görünebilir. Değildi. Diasporada Yahudi bir birey, hukuki varlığını cemaat üzerinden sürdürüyordu. Cemaat dışına düşmek, çoğu zaman kimliksiz kalmak demekti.

 

Bir ayrıntı daha var ve buradaki tez açısından kritik. Cemaat otoritesinin dişleri aslında ödünç alınmıştı. Yahudi cemaatlerine kendi içlerinde yargı ve düzen kurma yetkisi, içinde yaşadıkları Hristiyan ya da Müslüman devlet tarafından tanınıyordu. Osmanlı’daki millet sistemi bunun en bilinen örneği. Yani cemaat önderleri sınır çizerken, arkalarında dolaylı da olsa bir devlet gücü vardı. Üstelik ikinci bir baskı daha işliyordu: Cemaatin dışarıdaki konumu kırılgandı. İçeriden çıkan bir skandal ya da sapkınlık, topluluğun tamamını tehlikeye atabilirdi. Sınır bazen inanç adına değil, dışarıya karşı güvenlik adına çizildi.

 

İki ödünç: Avrupa’da ve Osmanlı’da cemaat

Ödünç alınan bu gücün nereden geldiği, sınırın nasıl çizildiğini de belirledi; çünkü Hristiyan Avrupası ile İslam dünyası cemaate farklı türden yetkiler verdi.

 

Osmanlı’da hahambaşı ve cemaat önderleri devlet tarafından tanınmış memur gibiydi; cemaatin iç yargısı, vergi toplaması ve okulları hukuki bir çerçeveye oturuyordu. Bu çerçeve istikrarlıydı ama devletin uzantısıydı: Cemaat otoritesi, devletin ona bıraktığı alanın içinde sınır çizebilirdi, dışına çıkamazdı. Sabatay Sevi olayında rabbilerin yapabildiği tek şey Osmanlı sarayına başvurmaktı; kararı saray verdi ve Sabatay’ı herem yerine ihtida (Müslüman olmak) bekledi.

 

Hristiyan Avrupası’nda ise cemaatin konumu bir hukuk değil, bir izindi; her an geri alınabilirdi. Bu kırılganlık cemaati içeriye karşı daha sert yaptı. Amsterdam cemaatinin Spinoza’ya gösterdiği sertlik, İstanbul’daki bir cemaatin benzer bir düşünüre göstereceğinden büyük olasılıkla daha fazlaydı; çünkü Amsterdam’da kaybedilecek şey yalnızca bir üye değil, bütün topluluğun oturma izniydi. Güvencesi az olan topluluk, kendi sınırını daha kalın çizer.

 

Bu, bir önceki bölümdeki “millet sisteminin paradoksu”nun öbür yüzüdür. Osmanlı millet sistemi Yahudi’ye statü verdi ve bu statü Yahudi cemaatinin kendi içinde görece yumuşak kalmasını sağladı; aynı sistem Kızılbaş’a statü vermedi ve Kızılbaş topluluğu kendi içine kapanıp kendi iç hukukunu, düşkünlüğünü, sır kültürünü sertleştirdi. Tanınan topluluk gevşer, tanınmayan topluluk kapanır. Sınırın dışında bırakılanların kendi içlerinde neden bu kadar sıkı sınırlar çizdiklerini anlamak isteyen biri, cevabı onların inancında değil, dışarıda kalmanın bedelinde aramalı.

 

Karailer: Kalıcı bir ayrılık

8. ve 9. yüzyıllarda, İslam dünyasının kalbinde, sözlü geleneğin bağlayıcılığını reddeden bir akım güçlendi: Karailik. Karailer yalnızca yazılı metni esas alıyor, Talmud’un otoritesini kabul etmiyordu. Hareketin kökeni genellikle Anan ben David’e bağlanır.

 

Karailik marjinal bir kıpırdanma değildi. Birkaç yüzyıl boyunca ciddi bir entelektüel hareketti ve rabbani tarafı cevap vermeye zorladı. 10. yüzyılda Saadia Gaon’un onlara karşı yazdığı reddiyeler, tıpkı Gazali’nin Batınilere yazdığı reddiye gibi, hem bir savunma hem de bir sınır çizme işiydi. Karailik’in Abbasi Bağdat’ında, tam da Mu’tezile’nin ve Zahiriliğin tartışıldığı yüzyılda doğması tesadüf değildir; “yalnızca metin, yorum geleneği değil” fikri o yüzyılın havasındaydı ve üç dinin sınırlarını birden aştı.

 

Karailer bugün hala var. Kırım’da, Mısır’da ve bugün ağırlıklı olarak İsrail’de yaşayan küçük bir topluluk. Ve modern İsrail’de statülerinin tartışmalı olması, bin yıl önce çizilmiş bir sınırın hala iş gördüğünü gösteriyor.

 

Sınırı çizen, sınırın dışına düşebilir

İbnü’l-Arabi’nin hikayesinin Yahudilikteki karşılığı İbn Meymun’dur. 12. yüzyılda yaşayan İbn Meymun, hukuku sistemleştiren büyük eserinin yanı sıra on üç iman esasını da formüle etti. Uygulamaya ve hukuka dayalı bir gelenekte, inanç maddelerinden oluşan bir liste yapmak yeni bir şeydi. Yani İbn Meymun, sınır çizen adamdı.

 

Ölümünden birkaç on yıl sonra kendi eserleri tartışmanın merkezine düştü. Felsefeye fazla yer verdiği, Aristoteles’e fazla yaklaştığı öne sürüldü. 1230’larda Güney Fransa’da bazı rabbiler onun eserlerine herem uyguladı, bir grup kitap yakıldı. Rivayetlere göre bazı muhalifler mücadeleyi kazanmak için Hristiyan otoritelerine, hatta engizisyona başvurdu. Bu rivayetin doğruluğu tartışmalı, ama tartışmanın kendisi bile anlamlı: Bir iç kavgada dış iktidara başvurmak, akla gelebilir bir hamleydi. Devleti olmayan bir topluluk bile, sınır çizmek istediğinde bir devlet arıyordu.

 

Bugün İbn Meymun, Yahudi düşüncesinin merkezindeki isim. Tekfir edilen, kanonlaşabiliyor.

 

Spinoza: Korkunun çizdiği sınır

1656’da Amsterdam’da, yirmi üç yaşındaki Baruch Spinoza son derece sert ifadeler taşıyan bir heremle cemaatten çıkarıldı. Belgede onunla konuşulmaması, aynı çatı altında bulunulmaması, yazdıklarının okunmaması emrediliyordu.

 

Bu kararı anlamak için Amsterdam cemaatinin konumuna bakmak gerekiyor. Cemaat büyük ölçüde İber yarımadasından, engizisyondan kaçarak gelmiş ailelerden oluşuyordu. Hollanda’da görece rahat bir hayat kurmuşlardı ama bu rahatlık bir hak değil, bir izindi. Kalvinist çevrelerin gözü üstlerindeydi.

 

Böyle bir ortamda, kutsal metnin insan eliyle yazıldığını ve ruhun ölümsüz olmadığını ima eden genç bir düşünür, yalnızca teolojik bir sorun değildi. Cemaatin dışarıdaki güvenliğini tehdit eden bir riskti. Herem, büyük olasılıkla inançtan çok bu kaygıyla verildi.

 

Bu, birinci bölümdeki bir noktanın farklı bir versiyonu. Orada devlet, dini birörnekliği güvenlik meselesi sayıyordu. Burada ise devleti olmayan bir topluluk, kendi varlığını korumak için aynı mantığı içeride uyguluyor. Baskı altındaki grup, baskının mantığını devralıyor. Engizisyondan kaçanlar, kendi küçük engizisyonlarını kurdular.

 

Sabatay Sevi: Tarihin ortak sayfası

1665-66’da Osmanlı topraklarında, İzmirli Sabatay Sevi’nin mesih olduğu inancı olağanüstü bir hızla yayıldı. Avrupa’dan Kuzey Afrika’ya kadar Yahudi cemaatleri altüst oldu. Ticaret durdu, insanlar mallarını sattı, Kudüs’e göç hazırlığı yapıldı. Rabbilerin bir kısmı harekete karşı çıktı, bir kısmı sürüklendi.

 

1666’da Sabatay Sevi Osmanlı sarayına çağrıldı ve İslam’ı seçti. Hareket çöktü ama tümüyle bitmedi. Takipçilerinin bir kısmı, onun ardından İslam’a geçip kendi inançlarını içeride sürdürdü. Selanik’te yoğunlaşan bu topluluk Dönmeler olarak bilinir ve mübadeleyle Türkiye’ye geldi.

 

Bu hikaye birinci bölümle doğrudan bağlantılı, çünkü kullanılan mekanizma tanıdık: dışarıya bir görünüm, içeride başka bir inanç. Yani takıyyenin bir benzeri. Sonuçları da tanıdık: Topluluk hakkında dışarıda üretilen iddialar hiçbir zaman doğrulanamadı, çünkü topluluk kendini açıkça anlatamıyordu. Türkiye’de Dönmeler hakkında dolaşan komplo anlatılarının kaynağı büyük ölçüde bu boşluktur; “mum söndü” iftirasıyla aynı boşluk.

 

Rabbani otorite açısından sonuç ise başka oldu. Sabatay Sevi’nin ardından gizli takipçi avı başladı. 18. yüzyılın ortasında iki saygın rabbi arasında çıkan ve yıllarca süren kavga, taraflardan birinin gizli Sabataycı olmakla suçlanması üzerine yürüdü. Sapkınlığı kovuşturmak için geliştirilen araç, artık cemaatin kendi içine dönmüştü. Osmanlı ulemasının Kızılbaş avının, Sabatay sonrası rabbani dünyada bir karşılığı vardı.

 

Hasidilik: Sınır otuz yılda yer değiştirdi

18. yüzyılın ikinci yarısında Doğu Avrupa’da yeni bir dindarlık biçimi yayıldı: Hasidilik. Coşkulu ibadet, müzik, dans, karizmatik önderler ve metne dayalı bilgiye göre daha duygusal bir maneviyat. Anadolu okuru için tanıdık bir tablo: Hasidilik, Yahudiliğin tasavvufudur ve tıpkı tasavvuf gibi, metin ehlinin şüphesini çekti.

 

Dönemin en büyük otoritesi sayılan Vilna Gaon ve çevresindeki alimler buna sert karşılık verdi. 1772’de Hasidilere karşı herem ilan edildi, kitapları yakıldı, evlilikler yasaklandı. Karşı taraftakilere “muhalifler” anlamında Mitnagdim dendi ve kavga bir kuşak boyunca sürdü.

 

Kavganın bir ayrıntısı özellikle anlamlı. 1798’de Hasidi önderlerden biri, muhaliflerinin Rus makamlarına yaptığı ihbar üzerine tutuklandı ve Petersburg’da hapsedildi. Yani kendi devleti olmayan bir topluluğun iç kavgası bile, eli altında bir devlet gücü belirdiği anda ona uzandı. İbn Meymun kavgasındaki rivayet, burada belgeye dönüştü.

 

Sonra ne oldu? Hasidilik bir yüzyıl içinde Ortodoks Yahudiliğin ana damarlarından biri haline geldi. 19. yüzyılda modernleşme ve reform hareketleri güçlenince, dün birbirini aforoz eden iki taraf yan yana geldi. Dışarıda kalan, bu kez başka bir akımdı.

 

Gazali’nin tasavvufu medreseye alması neyse, bu da odur. Sınır sabit değil, hareketli; ve hareket ettiren şey çoğu zaman yeni bir düşmanın belirmesidir.

 

“Ortodoks” sıfatı ne zaman doğdu?

Bir ayrıntı, bu yazının kavramsal çerçevesi için özellikle önemli. “Ortodoks Yahudilik” terimi eski değil. 19. yüzyılda, Batı Avrupa’da reform hareketleri ortaya çıktığında, geleneksel çizgiyi savunanları tanımlamak için yaygınlaştı. Başlangıçta bir kısmı bu sıfatı sevmedi, çünkü kendilerini bir akım değil, doğrudan Yahudilik olarak görüyorlardı.

 

Yani ortodoksi burada da bir başlangıç noktası değil, bir karşılaşmanın ürünü. Bir gelenek kendini ancak bir alternatif belirdiğinde “ortodoks” olarak adlandırmaya başlıyor. Aynı şey İslam’da “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” ifadesinin Mu’tezile ve Şia karşısında belirginleşmesi, Hristiyanlıkta “katolik” (evrensel) sıfatının Gnostiklere karşı kullanılmaya başlanması için de geçerli. Anadolu’daki geleneklerin 19. ve 20. yüzyılda “Alevilik” gibi tek bir çatı adı altında tanımlanması da buna benzer. Etiketler çoğu zaman tarif ettikleri şeyden daha yenidir ve neredeyse her zaman bir karşıtın varlığına borçludur.

 

Reform hareketinin kendisi de ilginç bir örnek sunuyor. 19. yüzyıl Almanya’sında ibadeti kısaltan, Almanca vaaz veren, bazı kuralları kaldıran Reform cemaatleri geleneksel rabbiler tarafından sert biçimde kınandı; Hamburg’daki ilk Reform tapınağına karşı 1819’da bir fetva derlemesi yayımlandı. Ama Reformculara herem uygulanamadı. Neden? Çünkü aynı yıllarda Alman devletleri Yahudilere yurttaşlık hakları tanımaya başlamıştı ve cemaatin dışlama gücü hukuki dayanağını kaybediyordu. Artık cemaatten çıkarılan bir kişi hukuken yok olmuyordu; devletin yurttaşı olarak kalmaya devam ediyordu. Herem, bağlayıcı bir yaptırım olmaktan çıkıp sembolik bir işleme dönüştü.

 

Bu, tezin tersinden bir kanıtı: Dışlama, arkasındaki zorlama kapasitesi kalktığında etkisini kaybediyor. Zorlama gücünü devletten ödünç alan cemaat, devlet o ödüncü geri çektiğinde sınır çizemez hale geldi.

 

Devlet geri döndüğünde

Son perde en öğretici olanı. 1948’de, yaklaşık iki bin yıl sonra, Yahudiler yeniden bir devlete sahip oldu. Ve sınır sorusu neredeyse hemen hukuki bir soru haline geldi.

 

“Kim Yahudidir?” sorusu İsrail’de yıllarca süren siyasi krizlere yol açtı, çünkü cevabı doğrudan vatandaşlık hakkını belirliyordu. Evlilik ve boşanma gibi kişisel hukuk alanlarında yetki resmi hahambaşılığa verildi; bu, Osmanlı millet sisteminden devralınmış bir düzenlemedir. Ortodoks olmayan akımların yaptığı din değiştirme işlemlerinin geçerliliği uzun süre tartışıldı ve tartışılmaya devam ediyor. Etiyopyalı Yahudilerin gelişi, kimliklerinin kabulüne dair uzun tartışmaları beraberinde getirdi. İsa’yı mesih kabul eden Yahudi kökenli grupların Dönüş Yasası’ndan yararlanamayacağına ise yargı karar verdi.

 

Pakistan’daki Ahmedi örneğini hatırlayın. Orada parlamento “kim Müslümandır?” sorusunu oylayarak cevapladı; burada Yüksek Mahkeme “kim Yahudidir?” sorusunu kararla cevapladı. İki devlet, iki din, aynı soru ve aynı araç: Teolojik sınır, devlet geri döner dönmez hukuki sınıra dönüştü.

 

Bunların hiçbiri hakkında burada bir hüküm vermiyorum. İşaret ettiğim şey mekanizma: Bir topluluk devletsiz kaldığı yüzyıllarda sınırı cemaat otoritesiyle çizdi ve bu otorite zayıfladıkça sınır geçirgenleşti. Devlet yeniden kurulduğunda ise sınır yeniden hukuk haline geldi. Üçlünün üçüncü ayağı geri geldiğinde, ilk ikisi de sertleşti.

 

Kimdir bunlar? Yahudi dünyasının kenarında yaşayanlar

·         Karailer: Talmud’un otoritesini kabul etmeyen, yalnızca yazılı metni esas alan gelenek. Bugün ağırlıklı olarak İsrail’de, birkaç on bin kişilik bir topluluk.

·         Samiriler: Kendilerini İsrailoğullarının devamı sayan, ayrı bir Tevrat metni ve ayrı bir kutsal dağ geleneği olan topluluk. Bugün yalnızca birkaç yüz kişi kaldı.

·         Dönmeler: Sabatay Sevi’nin ardından İslam’a geçip kendi geleneklerini içeride sürdüren topluluk. Selanik’te yoğunlaştı, mübadeleyle Türkiye’ye geldi ve zamanla büyük ölçüde çözüldü.

·         Etiyopya Yahudileri (Beta İsrail): Talmud’u tanımayan, kendi kutsal metinleri ve rahipleri olan gelenek. 1980’lerde ve 1990’larda İsrail’e taşındılar; Yahudiliklerinin tanınması için uzun bir tartışma yaşandı.

·         Reform ve Muhafazakar akımlar: Sayıca kenarda değiller; dünya Yahudilerinin büyük kısmı bu akımlara yakındır. Ama İsrail’in resmi dini yapısı içinde hala tam tanınmış değiller. Bu, “kenar” kelimesinin sayıyla değil, iktidarla ilgili olduğunun en güncel kanıtı.

 

IV. ORTAK ÖRÜNTÜ

Üç din, üç gelenek, üç farklı kurumsal donanım, tek bir örüntü. Yazının başında her bölümün aynı dört adımı izleyeceğini söylemiştim: çoğulluk, sınırın kurulması, sınırın yer değiştirmesi, bedel. Üçünde de bu adımlar tekrarlandı. Şimdi sonucu toparlayalım.

 

Bir. Çoğulluk önce, sınır sonra geldi. İslam’ın ilk iki yüzyılında düzinelerce hukuk ekolü vardı. Hristiyanlığın ilk iki yüzyılında birbirinden derin biçimde ayrılan topluluklar vardı. İkinci Tapınak döneminin sonunda tek bir Yahudilik yoktu. Ortodoksi hiçbirinde bir başlangıç noktası değil, bir varış noktasıdır. Üstelik “ortodoks” sıfatının kendisi de çoğu zaman sonradan, bir alternatif belirdiğinde doğdu.

 

İki. Sınırı üç şey birlikte çizdi: kurum, halk tabanı ve iktidar. Kurum medreseydi, konsildi, akademiydi; taban Bağdat sokaklarıydı, Bohemya köylüleriydi, Doğu Avrupa’nın Hasidi kasabalarıydı; iktidar halifeydi, imparatordu, çardı ya da ödünç alınmış bir devlet yetkisiydi. Üçünden biri eksik olduğunda sonuç değişti: Mihnede iktidar vardı, taban yoktu ve mihne kaybetti; Rabbani Yahudilikte kurum ve taban vardı, iktidar yoktu ve sınır yumuşak çizildi. Ama sınırın arkasına zor gücü eklendiğinde, yani sapkınlık bir hukuki statüye dönüştüğünde, belirleyici olan hemen her zaman iktidar oldu. Konsili olan da, olmayan da sınır çizdi; fark, o sınırın arkasında ne kadar kılıç durduğuydu. Yahudilik bunu iki yönde birden gösteriyor: 19. yüzyılda yurttaşlık haklarıyla birlikte yumuşayarak, 20. yüzyılda devletle birlikte yeniden sertleşerek.

 

Üç. İçerik aday belirledi, iktidar karar verdi. Gizli öğreti, kapalı üyelik, zahiri hükmü askıya alma potansiyeli ve karizmatik önderlik taşıyan yorumlar her üç gelenekte de daha kolay şüphe çekti. Ama bu özellikleri taşıyan tasavvuf medreseye alındı, aynı özellikleri taşıyan İsmaililik baş düşman ilan edildi; Hasidilik otuz yılda sapkınlıktan ortodoksiye geçti. Şüphe çekmek ile dışarı atılmak arasındaki mesafeyi içerik değil, siyaset doldurdu.

 

Dört. Baskı gören taraf, gücü eline geçirdiğinde aynı araçları kullandı. Mihneyi yürüten, sonradan kenara itilecek olan Mu’tezile’ydi. Roma’dan kopan Protestanlık, Servetus’u Cenevre’de yaktırdı. Engizisyondan kaçmış bir cemaat, Spinoza’yı dışladı. Osmanlı’nın ezdiği Vehhabilik, iktidara gelince türbe ziyaretçisini tekfir etti. Bu, insanların kötü olduğunu değil, mekanizmanın kişilerden ve inançlardan bağımsız çalıştığını gösteriyor.

 

Beş. Kaybedenleri büyük ölçüde kazananların kaleminden tanıyoruz. İslam’daki fırak literatürü, Hristiyanlıktaki heresiyoloji ve rabbani kaynaklardaki muhalif tasvirleri aynı işi görür. Nag Hammadi ve Ölü Deniz el yazmaları, bu kalemin ne kadar yanıltıcı olabileceğini gösterdi. Ve kalemin kullandığı iftira kalıbı hep aynıydı: gece toplantısı, cinsel serbestlik, gizli kitap. Mazdekilere, Gnostiklere, Katharlara, Kızılbaşlara, Yezidilere ve Dönmelere aynı cümleler kuruldu. Bu benzerlik, suçlananların akraba olduğunu değil, suçlayanların aynı el kitabını kullandığını gösterir.

 

Altı. En ağır kelimeler, dışarıdaki için değil, içerideki için üretildi. Zındık, heretik ve min; üçü de aynı evin içindeki rakibi tarif eder. Çünkü dışarıdaki rakip değildir; dışarıdakinin kendi dini, kendi hukuku, kendi statüsü vardır. İçerideki ise aynı kaynağa, aynı kitaba, aynı peygambere dayanarak başka bir şey söyler ve bu yüzden merkezin meşruiyetini doğrudan tehdit eder. Bir Hristiyan “sizin kitabınız yanlış” der; bir Kızılbaş “sizin kitabınızı siz yanlış okuyorsunuz” der. İkincisi her zaman daha tehlikelidir. Osmanlı’nın zimmiye güvence verip mürtede vermemesinin, İran’ın Hristiyan’ı tanıyıp Bahai’yi tanımamasının arkasında bu mantık vardır.

 

V. GELENEKLERİN ÖTEKİ SESİ

Buraya kadar anlatılanlar karamsar bir tablo çiziyor olabilir. Ama üç geleneğin de bir öteki sesi var ve bu ses en az ilki kadar geleneksel. Yazının başında Hariciler ile Mürcie arasındaki ilk tartışmayı anlatmıştım; o tartışmanın ikinci tarafı hiçbir zaman susmadı.

 

İslam’da. Mürcie’nin “hükmü Allah’a bırakın” ilkesi, fırak kitaplarında sapkınlık diye kaydedilmesine rağmen, Sünni inanç metinlerinin içine sızdı. 10. yüzyılda Tahavi’nin kaleme aldığı ve bugün hala Sünni dünyada okunan inanç metninde açık bir ilke yer alır: Kıbleye yönelen hiç kimse, işlediği bir günah sebebiyle tekfir edilmez. Bu ilke Ebu Hanife’ye kadar geri götürülür. Kaynaklara göre Eş’ari de ömrünün sonunda Kıble ehlinden hiç kimseyi tekfir etmediğini söylemişti. Batınilere karşı en sert reddiyeyi yazan Gazali, bir başka eserinde, Faysalü’t-Tefrika’da tekfir konusunda son derece ihtiyatlı olunmasını öğütledi. Ona göre yanlışlıkla bin kafiri sağ bırakmak, yanlışlıkla bir Müslüman’ın kanını dökmekten daha hafif bir hataydı. Aynı alimin iki farklı yüzü, aynı geleneğin iki farklı ihtimalini gösteriyor. Yukarıda anlattığım dört mezhep düzeni de bu sesin kurumsal karşılığıdır: Sınırlı da olsa, hukuki çoğulluğu ilke haline getirmiş bir ortodoksi.

 

Sınır geri de çekilebildi. Hallac’ı idama götüren çevreler bir yana, sonraki yüzyıllarda Attar ve Mevlana gibi büyük sufiler onu bir hakikat şehidi olarak andı; bugün Hallac, Alevi ceminde “dar”ın adıdır. İbnü’l-Arabi bir kesim ulema tarafından yüzyıllarca tekfir edildi; ama aynı yüzyıllarda başka bir kesim onu “Şeyh-i Ekber” sayıyordu. 1517’de Yavuz Sultan Selim Şam’daki kabrinin üzerine türbe ve cami yaptırdı; şeyhülislam Kemalpaşazade onu savunan bir fetva verdi. İbn Arabi’yi aklayan bir konsil değil, bir padişahtı. Bu ayrıntı önemli, çünkü yazının ileriki bölümünde bir soruya cevap verecek: İslam’da sınırı geri çeken merci kimdir?

 

Bir de kurumsal örnek var. Osmanlı millet sistemi, bu yazıda eleştirdiğim boşluğuna rağmen, dönemin dünyasında eşi az bulunur bir düzenlemeydi. Engizisyonun İspanya’dan kovduğu Yahudiler 1492’de Osmanlı’ya sığındı; Katolik Avrupa’nın yaktığı Anabaptistlerin bazı kolları Osmanlı Macaristan’ında nefes aldı. Aynı imparatorluk Kızılbaş’ı kovuştururken Sefarad’ı korudu. Bu çelişki değil; yazının tezinin kendisi: Sınır, tehdit algısına göre çizilir. Yahudi tehdit değildi; Kızılbaş tehditti.

 

Hristiyanlıkta. Bu geleneğin merkezi yapısı, sınırın resmen geri alınmasını da mümkün kıldı. 1965’te Katolik kilisesi, İkinci Vatikan Konsili’nde din özgürlüğünü açıkça benimsedi; Augustinus’un “merhametli zorlama” öğretisi bin beş yüz yıl sonra resmen terk edildi. Aynı yıl, Roma ile İstanbul arasında 1054’ten beri duran karşılıklı aforozlar kaldırıldı. 20. yüzyılın ikinci yarısında, Kadıköy Konsili’nde bölünen kiliseler arasında, 1500 yıl önceki tartışmanın büyük ölçüde bir terminoloji farkından kaynaklandığını kabul eden ortak açıklamalar imzalandı; Kıpti patriği ile papa 1973’te, Süryani ve Ermeni kiliseleri sonraki yıllarda aynı şeyi söyledi. On beş yüzyıl boyunca insanların uğruna sürgün edildiği, öldüğü bir fark, iktidar denklemden çekildiğinde bir çeviri sorununa dönüştü. Bu cümleyi bir kez daha okumak gerekir: Fark hep aynıydı. Değişen, farkın arkasında bir imparatorluğun durup durmamasıydı.

 

Yahudilikte. Cemaatin dışlama gücü zayıfladıkça herem sembolikleşti. Dün birbirini aforoz eden Hasidiler ile muhalifleri bir yüzyıl içinde aynı çatı altında buluştu. Spinoza’ya verilen heremin kaldırılıp kaldırılmaması son yıllarda Amsterdam’da yeniden tartışma konusu oldu; cemaat kararı değiştirmedi ama böyle bir tartışmanın yapılabiliyor olması bile bir şey söylüyor. Rabbani geleneğin kendi içinde de hep bir ses vardı: Talmud, karşıt görüşleri silmez, yan yana kaydeder; “bunlar da, şunlar da yaşayan Tanrı’nın sözleridir” cümlesi Talmud’un kendisindedir. Yani çoğulluk, bu geleneğin kanonik metnine gömülüdür.

 

Bu örnekler bir şeyi kanıtlıyor: Farklılığa başka türlü bakmak dışarıdan ithal edilmesi gereken modern bir fikir değil. Üç gelenek de bunun imkanını kendi içinde zaten taşıyordu; üstelik en eski katmanlarında. Hangi sesin baskın çıkacağını belirleyen şey çoğu zaman teoloji değil, dönemin siyasi ihtiyaçlarıydı.

 

VI. BUGÜN İÇİN

Bu tarihten çıkarılacak ders, bütün inançların aynı olduğu ya da teolojik farkların önemsiz olduğu değil. Farklar vardır ve bazen çok derindir. Bir Sünni ile bir Alevi, bir Katolik ile bir Protestan, bir Ortodoks Yahudi ile bir Karai pek çok konuda gerçekten farklı düşünür. Bunu söylemek, tartışmak, “bence bu yorum yanlış” demek dinin doğal halidir. Mihneden Kadızadelilere, İznik’ten Vilna’ya kadar bu tarih aynı zamanda canlı bir tartışmalar tarihidir.

 

Ama bir yorumun yanlış olduğunu düşünmek ile o yorumu taşıyan insanları hukuki güvenceden, can ve mal güvenliğinden, görünür olma hakkından yoksun bırakmak arasında büyük bir fark var. Birincisi bir görüştür. İkincisi, o görüşe iktidar gücünün eklenmesidir. Üç geleneğin de en karanlık sayfaları, bu ikisinin birbirine karıştığı anlarda yazıldı.

 

“Bunlar İslam’ı içine sindirememiş” cümlesi bugün de kuruluyor. Türbe ziyaret edeni eleştiren de kuruyor, cem yapanı eleştiren de, farklı bir yorumu savunan alimi eleştiren de. Cümlenin işlevi hep aynı: sınır çizmek. Bu cümleyi duyduğumuzda sormamız gereken soru, “haklı mı?” sorusundan önce şu olabilir: Bu sınırı kim çiziyor ve arkasında ne duruyor?

 

Bir de şunu eklemek gerekiyor. Hristiyanlık örneği, merkezi bir otoritenin sınırı resmen geri çekebildiğini gösterdi: Bir konsil çizdi, başka bir konsil sildi. İslam’da konsil yoktu; ama sınırı çizen de, geri çeken de hep aynı merci oldu: devlet. Bayezid Balım Sultan’ı dergaha atadı, Yavuz İbn Arabi’ye türbe yaptırdı, II. Mahmud Bektaşiliği kapattı, Cumhuriyet bütün tekkeleri kapattı ve Diyanet’i kurdu. İslam’da teolojik tanıma hiçbir zaman ulemanın ortak kararıyla değil, siyasi otoritenin tercihiyle geldi. Bu, bugünkü tartışmalar için iki şey söylüyor. Birincisi: Cemevi tartışmasının bir ilahiyat kurulunda çözülmesini beklemek boşunadır; çözecek merci ilahiyat değildir, hiçbir zaman da olmamıştır. İkincisi: Çözüm yeri hukuktur, yani yurttaşlık zeminidir. Modern devlet, sultanın yerine geçti; ama sultanın elindeki araç olan “tanıma ya da dışlama” gücünü de devraldı. Pakistan bu gücü dışlama yönünde kullandı; İsrail onu hukuki bir tartışmaya dönüştürdü; Türkiye yüz yıldır karar vermekten kaçınıyor. Üçü de aynı sorunun cevabını arıyor ve üçünde de cevap teolojinin değil, siyasetin cevabı olacak.

 

Türkiye için bu tablo şöyle okunabilir. 1924’te kurulan Diyanet, Sünni-Hanefi İslam’ı devlet kurumu yaptı; 1925’te kapatılan tekkeler Aleviliğin kurumlarını hukuken yok saydı; 1982 Anayasası zorunlu din dersini getirdi; 2022’de kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı cemevini “ibadethane” değil “kültür” kategorisine yerleştirdi. Yüz yılda dört karar, dördü de devletin; hiçbiri bir ilahiyat kurulunun değil. Bu, Türkiye’ye özgü bir tuhaflık değil; bu yazının anlattığı bin dört yüz yıllık kuralın son uygulaması. Osmanlı’nın Kızılbaş’a tanımadığı statüyü Cumhuriyet’in Alevi’ye tanıyıp tanımayacağı, bir fetva sorusu değil, bir yurttaşlık sorusudur ve öyle de kalacak.

 

Son bir not. Bu yazıda anlattığım mantık, din dışı bir mantıktır; dinler yalnızca onun en eski ve en iyi belgelenmiş sahnesidir. Aynı örüntüyü ideolojilerin tarihinde de görmek mümkün: Devrimler kendi sapkınlarını üretir, partiler kendi aforozlarını yapar, dün yoldaş olan bugün hain ilan edilir. Farklılığı tartışma konusu değil tehdit olarak gören her düzen, inandığı şey ne olursa olsun, sonunda aynı araçlara uzanır. Dinlerin tarihi bu bakımdan bize dinler hakkında değil, iktidar hakkında bir şey öğretir.

 

VII. SON SÖZ

1826’da Bektaşi tekkeleri kapatıldı, babalar sürüldü. Ama Bektaşilik ölmedi. Yeraltına çekildi, bir kuşak sonra yeniden görünür hale geldi, 19. yüzyılın ikinci yarısında tekkelerinin bir kısmı yeniden açıldı. Arnavutluk’ta bağımsız bir yapı olarak bugüne kadar yaşadı.

 

1925’te ise sınır bir kez daha yer değiştirdi. Cumhuriyet tüm tekke ve zaviyeleri kapattı. Bu kez dışarıda kalan yalnızca Bektaşiler değildi. Bir asır önce Bektaşi tekkelerini devralan Nakşibendiler de, saray tarikatı Mevleviler de aynı kararla kapının dışına kondu. Sınırı çizen el değişmişti, mantık değişmemişti.

 

1818’de Osmanlı ordusunun yerle bir ettiği Vehhabilik ise bir yüzyıl sonra Mekke’nin resmi mezhebi oldu ve bugün yüz milyonlarca insan için “asıl İslam”ın adresi. Dün sapkın olan bugün ortodoks, dün ortodoks olan bugün yasak. Hiçbirinin öğretisi değişmedi.

 

Bu tarihe saf bir merkezin etrafında zaman zaman beliren sapmalar olarak bakarsak, anlatılan hikayelerin hiçbiri anlaşılmaz. Ama birbiriyle rekabet eden, birbirinden etkilenen, bazen iktidarı kazanan, bazen kaybeden ve sınırları yüzyıllar boyunca yeniden çizilen yorumlar olarak bakarsak, tablo birden netleşir. Ve o zaman bugün “merkez” sandığımız yerin de bir zamanlar kenar olduğunu, bugün “kenar” dediğimiz yerin de bir gün merkezde durabileceğini görürüz.

 

Bu yazının anlattığı şey bir dinin kusuru değil. Farklılığı bir tartışma konusu değil de bir tehdit olarak gören her düzenin ortak hikayesi. Ve tam da bu yüzden, bu hikayeyi hangi gelenekten bakarak okursak okuyalım, çıkarılacak ders aynı: Bir inancı yanlış bulmak ile o inancı taşıyanları hukukun ve güvenliğin dışına itmek farklı şeylerdir. Birincisini yapmak herkesin hakkıdır. İkincisini yapmak, bu yazıda anlatılan bütün kanlı sayfaların ortak başlangıcıdır.

 

Kısa zaman çizelgesi

·         MÖ 1. yüzyıl - Ferisi, Saduki ve Esseni çoğulluğu

·         70 - Kudüs ve Tapınak yıkılır

·         ~180 - Irenaeus’un sapkınlıklara karşı reddiyesi

·         325 - İznik Konsili

·         380 - Theodosius’un fermanı

·         385 - Priscillianus idam edilir

·         451 - Kadıköy Konsili ve doğu kiliselerinin ayrılması

·         657-661 - Sıffin, Haricilerin ayrılması, Hz. Ali’nin öldürülmesi

·         726-843 - Bizans’ta ikona tartışması; sınır dört kez yer değiştirir

·         8.-9. yüzyıl - Karailik doğar

·         833 - Me’mun mihneyi başlatır

·         ~848-851 - Mütevekkil mihneye son verir

·         872 - Pavlikan devleti yıkılır

·         909 - Fatımi devleti kurulur

·         922 - Hallac Bağdat’ta idam edilir

·         930 - Karmatiler Hacerülesved’i Mekke’den götürür

·         ~1018 - Kadir Billah’ın inanç metni ilan edilir

·         1054 - Roma ile İstanbul arasında karşılıklı aforozlar

·         1067 - Bağdat Nizamiyesi açılır

·         1090 - Nizariler Alamut’u ele geçirir

·         12. yüzyıl başı - Bogomil önderi Basileios Konstantinopolis’te yakılır

·         1191 - Sühreverdi Halep’te öldürülür

·         1204 - Dördüncü Haçlı Seferi Konstantinopolis’i yağmalar

·         1209 - Katharlara karşı Haçlı seferi ilan edilir

·         1230’lar - Engizisyon kurulur; İbn Meymun tartışması ve kitap yakımları

·         1415 - Jan Hus Konstanz’da yakılır

·         1439-1453 - Floransa birleşmesi; Fatih, birleşme karşıtı Gennadios’u patrik atar

·         1501 - Safevi devleti kurulur

·         1514 - Çaldıran Savaşı

·         1517 - Luther’in tezleri; Yavuz İbn Arabi’ye türbe yaptırır

·         1553 - Servetus Cenevre’de yakılır

·         1555 - Augsburg Barışı

·         1648 - Vestfalya antlaşmaları

·         1656 - Spinoza’ya herem uygulanır; Köprülü Kadızadelileri sürer

·         1665-66 - Sabatay Sevi hareketi

·         1666-67 - Moskova konsili Eski İnananları aforoz eder

·         1744 - Muhammed b. Abdülvehhab ile Suud ailesinin ittifakı

·         1772 - Hasidilere karşı herem ilan edilir

·         1818 - Osmanlı ordusu Diriye’yi yıkar

·         1826 - Yeniçeri ocağı ve Bektaşilik kaldırılır

·         1850 - Bab Tebriz’de kurşuna dizilir

·         1924-25 - Diyanet kurulur; tekke ve zaviyeler kapatılır

·         1932 - Suudi Arabistan kurulur

·         1948 - İsrail devleti kurulur

·         1965 - İkinci Vatikan Konsili din özgürlüğünü benimser; 1054 aforozları kaldırılır

·         1974 - Pakistan parlamentosu Ahmedileri gayrimüslim ilan eder

·         1979 - İran İslam Cumhuriyeti anayasası Bahaileri tanınmış azınlıklar dışında bırakır

·         2014 - Sincar’da Yezidi katliamı

 

Kaynaklar üzerine bir not

Bu yazıdaki bilgiler standart din ve mezhepler tarihi literatürüne dayanıyor; metin içinde atıf vermedim, çünkü bu bir akademik makale değil, bir okuma. Üç gelenekte de ortak bir sorun var ve okurun bunu akılda tutması gerekiyor: Dışarıda bırakılmış topluluklara dair bilgilerin önemli bir kısmı, onları eleştirmek amacıyla yazılmış kaynaklardan gelir. İslam’daki fırak literatürü, Hristiyanlıktaki heresiyoloji eserleri ve rabbani kaynaklardaki muhalif tasvirleri bu bakımdan aynı dikkatle okunmalıdır.

 

Daha fazla okumak isteyenler için başvurduğum temel eserlerden bazıları:

·         Marshall G. S. Hodgson, İslam’ın Serüveni (3 cilt)

·         Wilferd Madelung, Religious Trends in Early Islamic Iran; The Succession to Muhammad

·         Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler

·         Ahmet T. Karamustafa, Tanrının Kuralsız Kulları

·         Ayfer Karakaya-Stump, Osmanlı Anadolu’sunda Kızılbaş Aleviler

·         Farhad Daftary, İsmaililer: Tarihleri ve Öğretileri

·         Josef van Ess, Theologie und Gesellschaft im 2. und 3. Jahrhundert Hidschra

·         Madawi Al-Rasheed, Suudi Arabistan Tarihi

·         Bart D. Ehrman, Lost Christianities

·         Peter Brown, Geç Antikçağ Dünyası

·         Henry Chadwick, The Early Church

·         Malcolm Lambert, Medieval Heresy

·         Diarmaid MacCulloch, Reformation: Europe’s House Divided

·         Shaye J. D. Cohen, From the Maccabees to the Mishnah

·         Gershom Scholem, Sabbatai Sevi: The Mystical Messiah

·         Steven Nadler, Spinoza: A Life

·         TDV İslam Ansiklopedisi: “Hariciler”, “Mürcie”, “Mihne”, “Tekfir”, “Zındık”, “Vehhabilik”, “Kādiyanilik”, “Bahailik”, “Kadızadeliler” maddeleri

 

Not: Bu makalemi sevdiyseniz aşağıdaki makalelerime de göz atabilirsiniz.

·         https://ufukturu.blogspot.com/2025/03/ayrmclk-ve-kokenleri.html

·         https://ufukturu.blogspot.com/2024/06/islam-klcla-m-yayld.html

·         https://ufukturu.blogspot.com/2024/04/inancn-evrimi.html

·         https://ufukturu.blogspot.com/2024/03/antik-inanclar.html

·         https://ufukturu.blogspot.com/2023/09/oguz-boylarna-ne-oldu.html

·         https://ufukturu.blogspot.com/2020/05/inadn-anatomisi.html

·         https://ufukturu.blogspot.com/2018/07/cumbur-cemaat-cehenneme.html

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder