Not: Bu makale geçen ay yayınladığım “Antik İnançlar” makalesinin özetidir.
1. İnsan Neden İnanmaya Başladı?
Bugün dünyada binlerce din, mezhep, tarikat, spiritüel akım
ve kişisel inanç biçimi var. Kimi tek bir Tanrı”ya inanıyor, kimi çok sayıda
tanrıya; kimi ruhların çevremizde dolaştığını düşünüyor, kimi evrenin kendisini
kutsal görüyor, kimi de bütün bunların insan zihninin ürünü olduğunu söylüyor.
Farklılıklar o kadar büyük ki, insan ister istemez şu soruyu soruyor: Bu kadar
farklı inanç aynı insan zihninden nasıl çıkabildi? Daha temel soru ise bundan
da ilginç: İnsan neden inanmaya başladı?
Ben bu soruya gökten başlamanın doğru olmadığını
düşünüyorum. Yani önce Tanrı”yı varsayıp sonra insanın ona nasıl ulaştığını
aramak yerine, insan zihninden başlayıp Tanrı, ruh, kader, ahiret ve kutsallık
fikirlerine nasıl ulaştığımızı anlamaya çalışıyorum. Çünkü bildiğimiz bir şey
var: İnsan türü yaklaşık 300 bin yıldır var. Fakat bugünkü anlamda dinlerin
tarihi bunun çok küçük bir bölümünü kapsıyor. Demek ki din, insanla birlikte
paketlenmiş biçimde doğmadı; insanla birlikte gelişti, dönüştü ve kurumsallaştı.
Buradaki tezimi en başta açık söyleyeyim: Bence insan önce
inanışlar geliştirdi, sonra bu inanışlar daha sistemli inançlara
dönüştü, daha sonra da bazı inançlar kalabalık toplumların ihtiyaçlarıyla
birleşerek din hâline geldi. Bu süreç bir mühendislik projesi gibi
planlanmadı. Kimse bir gün oturup “hadi din icat edelim” demedi. Doğa
karşısındaki çaresizlik, ölüm korkusu, rüyalar, tesadüfler, toplumsal
ihtiyaçlar, dil, hikâye anlatma becerisi, otorite, ritüel, yazı ve siyaset
binlerce yıl boyunca birbirine karıştı. Bugün din dediğimiz büyük yapı,
muhtemelen bu katmanların toplamıdır.
Bu yaklaşım dinin doğru veya yanlış olduğuna dair nihai bir
hüküm vermek zorunda değildir. Ben burada teoloji yapmıyorum; bir tarih ve
zihin modeli kurmaya çalışıyorum. İnanan biri bu süreci Tanrı’nın insan zihnini
ve toplumları adım adım hazırlaması olarak da okuyabilir. İnançsız biri aynı
süreci tamamen doğal ve kültürel bir evrim olarak görebilir. Benim asıl
merakım, hangi yorumun tercih edildiğinden önce, gözümüzün önündeki ortak
mekanizmadır: İnsan zihni görünmeyen bir dünya kurabiliyor, bu dünyayı başkalarıyla
paylaşabiliyor ve paylaşılan bu dünya insanların gerçek davranışlarını
değiştirebiliyor.
Aslında dinlerin gücü de burada yatıyor. Görünmeyen bir
varlığa dair fikir, görünür dünyadaki evliliği, mirası, savaşı, barışı, yemeği,
cinselliği, cezayı, bağışı ve hatta devlet düzenini etkileyebiliyor. Hayali
veya metafizik bir fikir, somut hayatta son derece gerçek sonuçlar
üretebiliyor. Bu nedenle inanç tarihini yalnızca “insanlar hangi tanrıya
tapıyordu?” sorusuyla okumak eksik kalır. Asıl soru şudur: İnsan zihni hangi
problemlerle karşılaştı, hangi cevapları üretti ve bu cevaplar hangi şartlarda
kalıcı hâle geldi?
Bu yazı tam olarak bunun peşine düşüyor. Mağaradaki ilk
hikâyeden tapınağa, ruh fikrinden ahirete, şamandan rahibe, sözlü efsaneden
kutsal kitaba, yerel tanrılardan evrensel Tanrı”ya, aile içinde öğretilen
inançtan dünya çapında örgütlenmiş dine uzanan uzun bir yolculuktan söz
edeceğim. Ama daha başlamadan önemli bir uyarıyı da yapmam gerekiyor: Bu yol
düz değil. İnsanlık tek bir merdivenin basamaklarını aynı sırayla çıkmadı.
İnancın evrimi, düz bir çizgiden çok dallanan, birleşen ve eski yataklarına
geri dönen bir nehir sistemine benziyor.
2. Dil, Hikâye ve Görünmeyen Dünya
İnançtan söz edeceksek önce dilden söz etmek zorundayız.
Çünkü görünmeyen bir varlığa inanabilmek için yalnızca korkmak veya hayret
etmek yetmez; o görünmeyen varlık hakkında düşünebilmek, ona isim verebilmek ve
başkasına anlatabilmek gerekir. Dil burada yalnızca bir iletişim aracı
değildir. Bence dil, insan zihninin soyut düşünceyi örgütleyen işletim
sistemidir. Bir fikri kelimeye çevirdiğiniz anda onu zihninizde tutabilir,
başkalarının fikirleriyle birleştirebilir, eleştirebilir, değiştirebilir ve çocuğunuza
aktarabilirsiniz.
İlk insanlar elbette dilsiz değildi. Ancak dilin bugünkü
karmaşıklığa bir anda ulaşmadığını varsaymak makuldür. Önce tehlikeyi,
yiyeceği, yönü, kişiyi ve basit eylemleri anlatan kelimeler vardı. Dil
geliştikçe “dün”, “yarın”, “neden”, “eğer”, “öldükten sonra” ve “görünmeyen”
gibi fiziksel olarak elde tutulamayan kavramları konuşmak mümkün hâle geldi.
İşte o noktada insan zihni yalnızca içinde bulunduğu anı yaşamaktan çıktı;
geçmişi yeniden kurmaya ve geleceği hayal etmeye başladı. İnanç için gerekli
olan zihinsel zemin de tam burada oluşmuş olabilir.
Şöyle hayal edin: Bir çocuk babasını kaybediyor. “Babam
neden öldü?” diye soruyor. Bu soruya “yaralandı ve bedeni çalışmayı
bıraktı” diye cevap vermek bugünkü bilgiyle kolay. Ama on binlerce yıl önce
bu cevap ne kadar tatmin edici olabilirdi? Çocuk hemen ardından “neden o
öldü de başkası ölmedi?” diye soracaktır. Dede de bir cevap vermek
zorundadır. Belki “doğa kızdı”, belki “atalar onu yanına çağırdı”,
belki “ruhu bedeninden ayrıldı” diyecektir. Bu cevapların doğru olması
gerekmiyordu; cevap olabilmeleri yetiyordu. Çünkü insan zihni cevapsızlığı pek
sevmez.
Rüyalar da muazzam bir düşünsel katalizör olmuş olabilir.
Gündüz toprağa gömdüğünüz bir yakınınızı gece rüyanızda görüyorsunuz. Sizinle
konuşuyor, yürüyor, hatta size öğüt veriyor. Sabah uyandığınızda bedeninin
mezarda olduğunu biliyorsunuz. O hâlde gece gördüğünüz neydi? Bedenden bağımsız
bir “şey” fikri, böyle bir deneyim karşısında bugün bize göründüğünden çok daha
makul olabilir. Aynı mantık, rüyada görülen hayvana, dağa, nehre veya düşmana
da uygulanabilir. Görünen dünya ile görünmeyen dünya arasındaki duvar, insan
zihninde böyle incelmiş olabilir.
Doğa olayları da aynı işi yaptı. Yıldırım düşüyor, orman
yanıyor; deprem oluyor, mağara çöküyor; nehir taşıyor, insanlar ölüyor. Ortada
olağanüstü bir güç var ama gücün mekanizması bilinmiyor. İnsan zihni özellikle
belirsiz durumlarda bir fail aramaya yatkındır. Çalının arkasından gelen sesi “rüzgâr”
yerine “yırtıcı” sanmak, atalarımız için pahalı bir hata değildi; tersine,
yırtıcıyı rüzgâr sanmak ölümcül olabilirdi. Bu yüzden zihnimizin “bir şey yaptı”
demeye yatkın olması, doğa olaylarının arkasında da irade, niyet ve görünmeyen
güçler aramamızı kolaylaştırmış olabilir.
Şans ve tesadüf de boş durmadı. Ava çıkmadan önce belirli
bir dans yapan grubun o gün çok avla dönmesi, dans ile av arasında nedensellik
kurmaya yetebilirdi. Aynı kolyeyi takan avcı iki kez ölümden kurtulduysa kolye
artık sıradan bir nesne değildir. İnsan zihni örüntü bulmakta son derece
başarılıdır; sorun şu ki bazen olmayan örüntüyü de bulur. İşte uğur, nazar,
tılsım, dua, adak ve ritüelin ilk nüveleri bu yanlış veya eksik neden-sonuç
bağlarının içinde filizlenmiş olabilir.
Bu mekanizmanın yalnızca tarih öncesi insanlara özgü
olmadığını görmek için çok uzağa gitmeye gerek yok. Bilimsel açıklamasını
bilmediğimiz bir olay karşısında modern insan da boşluğu spekülasyonla
dolduruyor. Bir uçak kaybolduğunda uzaylılar, bir hastalık yayıldığında gizli
laboratuvarlar, açıklanamayan bir tesadüf yaşandığında kader veya enerji
anlatıları hemen ortaya çıkabiliyor. Bilgi birikimimiz Paleolitik insanınkinden
çok daha yüksek; ama cevapsızlık karşısındaki huzursuzluğumuz hâlâ benzer.
Melanezya’daki kargo kültleri bu açıdan çok öğreticidir.
İkinci Dünya Savaşı sırasında dış dünyayla sınırlı temas kurmuş bazı ada
toplulukları, askerlerin yaptıkları davranışlarla gökten gelen mallar arasında
ilişki kurdular. Savaş bitip uçaklar gidince pistleri, kuleleri, tören
yürüyüşlerini ve kulaklıkları taklit ederek kargoyu geri getirmeye çalıştılar.
Burada önemli olan yerlileri küçümsemek değildir. Tam tersine, insan zihninin
bilinmeyen bir mekanizmayı gördüğü davranışlar üzerinden açıklamaya çalıştığını
fark etmektir. Açıklanamayan olay, taklit, ritüel, anlatı ve karizmatik figür
birkaç nesilde yeni bir inanç sisteminin çekirdeğini oluşturabiliyor.
Bence ilk inanışların doğuşunu anlamak için “atalarımız
ne kadar cahildi?” diye değil, “ellerindeki bilgiyle hangi açıklama en
makul görünüyordu?” diye sormak gerekir. Onlar aptal değildi; sadece bizim
bildiklerimizi bilmiyorlardı. Bugün yıldırımın elektrik boşalması olduğunu
bilmek, geçmişte yıldırımın göksel bir iradenin işareti olarak görülmesini
komik yapmaz. O dönemin bilgi dünyasında bu cevap işlevseldi. İnancın ilk
yakıtı belki de cehaletten çok, açıklama ihtiyacıydı.
3. Tek Bir Evrim Yolu Yoktur
Burada metodolojik bir frene ihtiyacımız var. Çünkü birazdan
natürizmden animizme, totemizmden şamanizme ve politeizme uzanan bir katman
modelinden söz edeceğim. Okur bunu kolayca “insan önce ilkel bir şeye
inandı, sonra giderek daha gelişmiş dinlere ulaştı” diye okuyabilir. Benim
söylediğim bu değil. İnanç tarihinin herkes için geçerli tek bir yolu, tek bir
merdiveni ve tek bir son durağı yoktur.
Benim kullandığım sıra kesin bir tarih cetveli olmaktan çok
bilişsel bir modeldir. Bir nehre kutsallık atfetmekle, nehrin içinde bir ruh
yaşadığını düşünmek aynı zihinsel karmaşıklıkta değildir. Bir hayvanı klanın
sembolü hâline getirmek başka, bütün evreni tek bir ilahi bütün olarak düşünmek
başka bir soyutlama düzeyidir. Bu yüzden bazı fikirlerin diğerlerinden önce
ortaya çıkmış olabileceğini varsayıyorum. Ama “şu inanç tam olarak 70 bin
yıl önce başladı” gibi ifadeler kesin arkeolojik tarihler olarak okunmamalıdır.
Bunlar anlatıyı ayakta tutan kavramsal işaretlerdir.
Daha önemlisi, yeni inanç eskisini ortadan kaldırmaz. İnsan
zihni Windows güncellemesi gibi çalışmıyor; eski sürümü silip yenisini
kurmuyor. Katmanlar üst üste biniyor. Bugün tek Tanrı’ya inanan bir insan nazar
boncuğu takabilir, türbede dilek dileyebilir, uğurlu sayısına önem verebilir,
fal baktırabilir veya belirli bir ağacı kutsal görebilir. Bunların hepsi farklı
tarihsel dönemlerde ortaya çıkmış zihinsel kalıpların aynı kişide yan yana
yaşayabildiğini gösterir.
Hinduizm bu katmanlı yapının en çarpıcı örneklerinden
biridir. Aynı gelenekte doğa kutsallığı, hayvan sembolizmi, çok sayıda tanrı,
tek bir nihai gerçeklik fikri, yeniden doğuş ve felsefi mistisizm birlikte
yaşayabilir. Şintoizmde doğa ve ata ruhları modern bir sanayi toplumunun içinde
varlığını sürdürebilir. Budist gelenekler yaratıcı bir Tanrı fikrini merkeze
almadan güçlü bir ahlak, ritüel ve maneviyat sistemi kurabilir. Yani
politeizmden monoteizme geçmek zorunlu bir “ileri aşama” değildir; yalnızca
tarih boyunca ortaya çıkmış yollardan biridir.
Geçmişi bugünün kavramlarıyla okumakta da dikkatli olmak
gerekir. Göbeklitepe’de anıtsal bir yapı gördüğümüzde ona hemen “tapınak”,
ritüeli yöneten kişiye “rahip”, sembole “tanrı” demek caziptir. Belki bunların
bir kısmı doğrudur. Ama belki o toplumlarda sosyal, ekonomik, törensel ve
kutsal olan henüz bizim yaptığımız kadar ayrışmamıştı. Bir yapı hem toplantı
alanı, hem şölen mekânı, hem ataların anıldığı yer, hem de politik ittifak
merkezi olabilir. Bu yüzden arkeolojik bulguların üzerine bugünkü din kategorilerini
yapıştırırken temkinli olmak gerekir.
Dolayısıyla bu makaledeki modeli “insanlık şuradan
başladı, buraya ulaştı” diye değil, “insan zihni şu tür metafizik
fikirleri üretebildi ve bu fikirler farklı toplumlarda farklı kombinasyonlarla
yaşadı” diye okuyun. İnancın evrimi ilerleme hikâyesi değil, çeşitlenme
hikâyesidir. Bazı fikirler doğdu, bazıları söndü, bazıları başka fikirlerle
birleşti, bazıları binlerce yıl sonra yeni bir adla geri döndü. Biyolojik
evrimde olduğu gibi burada da tek bir hedef yoktur; yalnızca dallanma, uyum ve
devamlılık vardır.
4. İnancın İlk Katmanları
Natürizm: Kutsallık Doğanın Kendisinde
İlk katmanda insanın doğanın arkasında ayrı bir tanrı
aramasına gerek yoktur. Güneş, fırtına, dağ, ateş, nehir ve gökyüzü zaten
olağanüstüdür. İnsanı doyuran, öldüren, ısıtan, korkutan ve yönlendiren güç
doğanın kendisidir. Bu yüzden kutsallığın ilk adreslerinden birinin doğa olması
bana son derece anlaşılır geliyor. Henüz “bu dağın içinde bir ruh var”
demek zorunda değilsiniz; dağın kendisi yeterince büyüleyicidir.
Natürist düşüncede kutsal olan evrenin dışında değil, tam
önünüzdedir. Yağmur yağarsa hayat vardır, yağmazsa açlık. Güneş ısıtır ama
kavurabilir. Ateş korur ama yakabilir. Bu ambivalans, yani aynı gücün hem hayat
veren hem öldüren yüzü, kutsallık duygusunu beslemiş olabilir. Saygı ile
korkunun aynı nesnede birleşmesi, dinlerin sonraki dönemlerinde de sık sık
göreceğimiz bir özelliktir.
Animatizm: Nesnenin İçindeki Güç
Bir sonraki zihinsel adım, doğa nesnesinin yalnızca kendisi
olmaktan çıkıp içinde görünmeyen bir güç taşıdığı fikridir. Bazı kaya, ağaç,
hayvan, kişi veya nesnelerin diğerlerinden daha uğurlu, daha bereketli, daha
tehlikeli ya da daha etkili olduğunun düşünülmesi buna örnektir. Burada henüz
ruhun kişiliği yoktur; ama görünmeyen bir enerji veya kudret vardır. Pasifik
kültürlerinde “mana” gibi kavramlarla tarif edilen düşünce, insanın dünyayı
yalnızca maddeden ibaret görmediğini gösterir.
Bu fikir günlük hayatta çok dayanıklıdır. Uğurlu forma,
nazarlık, muskaya, kutsal suya, bereket getirdiği düşünülen nesneye yüklenen
anlam, modern dünyada bile aynı zihinsel mekanizmanın izlerini taşır. Elbette
bugünkü uygulamaları doğrudan tarih öncesi bir inancın kesintisiz devamı saymak
doğru değildir. Ama “bazı nesnelerde görünmeyen bir güç vardır”
düşüncesinin insan zihninde ne kadar kolay üretilebildiğini gösterir.
Animizm: Güç Ruh ve İrade Kazanıyor
Animizmde görünmeyen güç artık kişilik kazanır. Nehir
yalnızca güçlü değildir; niyeti vardır. Hayvan yalnızca canlı değildir; ruhu
vardır. Ölen insanın bedeni yok olabilir ama onu o kişi yapan şey yaşamaya
devam edebilir. Edward Tylor”un animizm açıklamasında rüya ve ölüm
deneyimlerinin merkezi olmasının nedeni budur. Beden uyurken başka yerlere
gittiğini sanan, ölmüş kişiyi rüyasında gören insan için bedenden bağımsız bir
ruh fikri hiç de saçma değildir.
Animist dünya bizim modern “canlı-cansız” ayrımımızdan daha
kalabalıktır. Dağ, nehir, orman, hayvan, ölü ata ve fırtına yalnızca nesne veya
olay değildir; ilişki kurulabilecek varlıklardır. Böyle bir dünyada ağacı
kesmeden önce izin istemek, avlanan hayvandan özür dilemek veya ata ruhlarına
yiyecek bırakmak tutarlı davranışlardır. Çünkü doğa, kullanılacak bir ham madde
deposundan çok komşular topluluğu gibi algılanır.
Animizmin en önemli miraslarından biri bence ölümün yok oluş
olmaktan çıkarılmasıdır. İnsan ölür ama ruhu kalır. Bu tek fikir, ileride ata
kültünü, ruhlar dünyasını, ahireti, cennet-cehennemi ve ilahi yargılamayı
taşıyabilecek çok büyük bir zihinsel kapı açacaktır. Ruh fikrini bir kez kabul
ettiğinizde, ölümden sonra ne olduğuna dair sonsuz sayıda hikâye
kurabilirsiniz.
Totemizm: Kutsallık Kimliğe Dönüşüyor
Totemizmle birlikte metafizik fikir yalnızca doğayı
açıklamak için kullanılmaz; grubun kimliğini de düzenlemeye başlar. Bir klan
kendisini belirli bir hayvan, bitki veya sembolle özdeşleştirebilir. Bu sembol
artık sadece sevilen bir hayvan değildir; “biz kimiz?” sorusuna verilen
cevabın parçasıdır. Klan üyeleri aynı totemin çocukları veya akrabaları
sayılabilir, o hayvanı öldürmek veya yemek yasaklanabilir, evlilik kuralları
totem gruplarına göre düzenlenebilir.
Burada çok önemli bir dönüşüm vardır: İnanç toplumsal
aidiyet üretmeye başlar. Bir sembol etrafında birleşmek, yalnızca metafizik bir
fikir değil, siyasi ve sosyal bir teknolojidir. Bugün spor kulübü amblemine,
bayrağa, armaya veya marka logosuna duyulan aidiyet antropolojik anlamda
totemizm değildir; ama sembolün kimlik üretme gücünü anlamamıza yardım eder.
İnsanlar ortak sembollerin etrafında “biz” olmayı seviyorlar.
Totemizm aynı zamanda tabu üretmek için de verimli bir
zemindir. “Biz kurt klanıyız” dediğiniz anda kurdun eti sıradan yiyecek
olmaktan çıkabilir. “Biz şu atadan geliyoruz” dediğiniz anda soy ve
evlilik kuralları kutsal bir gerekçeye kavuşabilir. Böylece metafizik fikir,
toplumsal düzenin içine biraz daha derin girer.
Panteizm: Kutsallık Tek Bir Bütüne Dönüşüyor
Panteist sezgide kutsallık parçalı ruhların ve ayrı güçlerin
ötesine taşınır; bütün evren tek bir ilahi bütün gibi düşünülür. Bu, zihinsel
olarak önemli bir sıçramadır. Çünkü dağ, nehir, hayvan ve insan artık
birbirinden kopuk kutsal varlıklar değil, aynı bütünün parçalarıdır. Daha
sonraki felsefi panteizmde “Tanrı ile evren birdir” denecektir; erken
biçimlerde ise bunun daha sezgisel, daha doğa merkezli karşılıklarını düşünmek
mümkündür.
Bu yaklaşımın çekiciliği bugün de sürüyor. Modern
spiritüalizmde “evrenle bir olmak”, “enerjinin parçası olmak” veya “doğanın
bütünüyle bağlantılı olmak” gibi ifadelerin yaygın olması tesadüf değildir.
İnsan zihni tek tek olayların arkasında ortak bir düzen arıyor. Panteizm, bu
düzeni kişisel bir tanrıdan önce veya ondan bağımsız olarak evrenin kendisine
yerleştirebilen güçlü bir metafizik çözüm sunar.
Şamanizm: Görünmeyen Dünya İçin Uzman Ortaya Çıkıyor
Şamanizmde bence asıl yenilik yeni bir inanç veya inanış
fikrinden çok yeni bir toplumsal roldür: metafizik uzman. Artık herkes ruhlarla
aynı ölçüde ilişki kurmak zorunda değildir. Bazı kişiler rüyaları daha iyi
yorumladığını, hastalıkların görünmeyen nedenlerini bildiğini, trans hâlinde
ruhlarla konuşabildiğini veya avın nerede bulunacağını sezebildiğini iddia
eder. Toplum da bu kişilere özel bir statü verir.
Şamanın gücü büyük ölçüde kişiseldir. Karizması, bilgisi,
hikâye anlatma kabiliyeti ve “öteki dünya” ile kurduğu iddia edilen ilişkiden
gelir. Şaman aynı zamanda şifacı, danışman, arabulucu, öğretmen ve tören
yöneticisi olabilir. Küçük toplumlarda bu rollerin birbirinden ayrılmaması
doğaldır. Henüz ayrı bir hukukçu, doktor, din adamı ve psikolog yoktur; bir
bilge kişi bunların birkaçını birlikte üstlenebilir.
Bu aşama ileride rahipliğin doğuşunu anlamak için önemlidir.
Şaman “öteki dünyayı benden daha iyi bilen kişi”dir. İnsanların böyle
birine duyduğu ihtiyaç, toplum büyüyüp ritüeller ve tapınaklar çoğaldığında
kaybolmayacak; aksine kurumsallaşacaktır.
5. Ruh Fikrinden Ahirete Giden Yol
İnsan ölümün ne olduğunu anlayacak kadar bilinçlendiğinde
muhtemelen başına büyük bir dert açtı: Kendi ölümünü de fark etti. Sevdiğiniz
insan dün konuşuyor, gülüyor ve yürüyor; bugün aynı beden önünüzde duruyor ama
artık “o” yok. Bedenin içinde onu o yapan bir şeyin bulunduğu düşüncesi, bu
gözlem karşısında son derece anlaşılırdır. Rüyada aynı kişiyi yeniden
gördüğünüzde ise o şeyin bedenden bağımsız olduğu fikri daha da güçlenebilir.
Ruh düşüncesi, ölümün yarattığı zihinsel boşluğa verilmiş en etkili cevaplardan
biri olmuş olabilir.
Ruhu kabul ettiğiniz anda yeni soru kaçınılmazdır: Ölen
kişinin ruhu nereye gidiyor? İlk cevaplardan biri, fazla uzağa gitmediği olmuş
olabilir. Ata ruhları çevrede dolaşıyor, aileyi koruyor, rüyalara giriyor veya
yapılan yanlışlara kızıyordu. Böylece ölmüş büyüklerin hatırası yalnızca
duygusal değil, toplumsal bir otoriteye de dönüştü. “Deden böyle istemezdi”
cümlesinin metafizik versiyonu, “dedenin ruhu seni görüyor” olabilir.
Sonra ruhların yaşadığı ayrı bir dünya düşünülebilir.
Toprağın altında, gökyüzünde, yıldızlarda, dağların ardında veya başka bir
düzlemde... Önemli olan coğrafyanın neresi olduğu değil, ölümün bir son
olmaktan çıkarılmasıdır. İnsan zihni böylece ölümün karşısına devamlılığı
koydu. Beden ölüyordu ama kişi bir şekilde sürüyordu. Bu düşünce yas tutmayı
kolaylaştırdığı gibi, yaşayanlarla ölüler arasında ritüel ilişki kurmanın da
yolunu açtı.
Bazı geleneklerde ruhun yeniden dünyaya geldiği düşünüldü.
İnsan başka bir bedende, başka bir canlıda veya yeni doğan bir çocukta devam
edebilirdi. Yeniden doğuş fikri, ölüm korkusuna başka bir cevap verdi: Ölüm
kapıydı, duvar değil. Bu model özellikle döngüsel zaman anlayışına çok
uygundur; mevsimler nasıl tekrar ediyorsa yaşam da tekrar edebilir.
Toplumlar büyüyüp ahlak kuralları dinin içine daha fazla
girdikçe öte dünya fikri de değişti. Çünkü yeni bir problem ortaya çıktı: İyi
insanla kötü insanın ölümden sonraki kaderi aynı mı olacaktı? Dünyada
zalimlerin bazen cezasız kaldığını, iyilerin ise acı çektiğini gören insan için
ölümden sonra hesap fikri muazzam bir adalet vaadiydi. Böylece öte dünya
yalnızca “yaşamın devam ettiği yer” olmaktan çıkıp bir yargılama alanına
dönüşebildi.
Cennet ve cehennem fikrinin psikolojik gücü burada yatıyor.
Dünyadaki adaletsizlik çözülemiyorsa nihai adalet başka bir dünyaya
ertelenebilir. “Kötü insan burada kurtuldu ama öte tarafta kurtulamayacak”
cümlesi, yalnızca teselli değildir; davranış düzenleyen bir yaptırım
mekanizmasıdır. Kimsenin görmediği yerde yapılan kötülüğün de kayda geçtiğine
inanıyorsanız, görünmeyen bir denetim sistemi kurulmuş demektir.
Son aşamada kişisel ölüm bütün evrenin ölümüne bağlanabilir.
Kıyamet fikri, tek tek insanların ölümünü kozmik bir sona dönüştürür. Dünya
bitecek, ölüler dirilecek, hesap görülecek ve düzen yeniden kurulacaktır.
Böylece metafizik anlatı başlangıçtan sona kadar bütün tarihi kapsayan büyük
bir hikâyeye dönüşür.
Elbette bütün toplumlar bu hattı aynı sırayla izlemedi.
Bazıları yeniden doğuşu merkeze aldı, bazıları ata ruhlarını, bazıları
cennet-cehennemi, bazıları ise ölümü doğaya dönüş olarak gördü. Fakat zihinsel
yolculuk dikkat çekicidir: ölümden ruh fikrine, ruhtan öte dünyaya, öte
dünyadan ahlaki yargıya uzanan çizgi, din tarihinin en üretken damarlarından
biridir. Belki de insanlık tarihindeki en güçlü metafizik soru hâlâ aynıdır: “Ölünce
ne olacak?” İnsan kesin cevabı bilmiyor; ama verdiği cevaplardan büyük medeniyetler,
ritüeller ve dinler kurdu.
6. İnanç Hayata Giriyor: Ritüel, Tabu ve Cinsellik
Ritüelin Evrimi
İnsan neden aynı hareketi tekrar tekrar yapar? Neden
birlikte dua etmek, aynı anda eğilmek, aynı ezgiyi söylemek, dans etmek, oruç
tutmak, kurban kesmek veya belirli günlerde aynı yemeği paylaşmak inancı
güçlendirir? Bence ritüelin gücü üç yerde yatıyor: belirsizliği azaltmak,
kontrol hissi vermek ve gruba aidiyet yaratmak.
Av öncesi dansın av hayvanlarını gerçekten getirdiğine dair
bir kanıt olmayabilir. Ama dans eden insan “elimden geleni yaptım”
hissine kavuşur. Hastalık karşısında dua etmek hastalığın biyolojik nedenini
değiştirmeyebilir; fakat çaresizlik duygusunu azaltabilir. Ritüel, kontrol
edemediğimiz dünya karşısında sembolik bir kontrol alanı yaratır. Bu yüzden
özellikle belirsizlik ve kriz dönemlerinde ritüellerin güçlenmesi şaşırtıcı
değildir.
Ritüelin ikinci gücü tekrardır. Aynı davranış aynı yerde,
aynı sözlerle ve aynı insanlarla tekrarlandıkça sıradanlıktan çıkar. “Neden
yapıyoruz?” sorusunun cevabı zamanla unutulabilir; “atalarımızdan beri
böyle yapıyoruz” cevabı yeterli hâle gelir. Tekrar, davranışa yalnızca
alışkanlık değil, tarih ve kutsallık da kazandırır.
Üçüncü güç senkronizasyondur. Aynı anda hareket eden, aynı
şarkıyı söyleyen, aynı sofrada oturan, aynı yas töreninde ağlayan insanlar
birbirlerine daha bağlı hissederler. Ritüel yalnızca Tanrı veya ruhlarla ilişki
kurmaz; insanları da birbirine bağlar. Bu nedenle dua, kurban, adak, oruç, hac,
arınma, cenaze, sünnet, erginlenme, evlilik ve bayram birbirinden farklı
görünse de ortak bir işleve sahiptir: İnancı görünür ve paylaşılan bir davranış
hâline getirir.
Tabu, Saflık ve Kirlilik
Ritüel insana ne yapacağını öğretirken tabu ne yapmaması
gerektiğini öğretir. “Bunu yeme, şuna dokunma, şu kişiyle evlenme, şu gün
çalışma, ölüye dokunduysan arın, şu dönemde kutsal alana girme.” Böylece
metafizik dünya günlük hayatın içine girer. İnanç artık yalnızca gece gökyüzüne
bakarken düşünülen bir fikir değildir; sofrada ne yiyeceğinizi, kiminle
evleneceğinizi ve bedeninizi nasıl kullanacağınızı belirler.
Tabuların bazıları pratik sorunlardan doğmuş olabilir.
Belirli yiyeceklerin riskli olması, yakın akraba evliliklerinin zararları,
hastalık taşıyan cesetlerden uzak durma ihtiyacı veya toplumsal düzeni koruma
arzusu zamanla kutsal kurallara dönüşmüş olabilir. Fakat bütün tabuları hijyen
veya rasyonel faydayla açıklamaya çalışmak da hatalıdır. İnsan toplumları
sembolik sınırlar kurmayı sever; temiz-kirli, biz-onlar, kutsal-sıradan
ayrımları bazen doğrudan kültürel anlam üretir.
Buradaki kritik dönüşüm şudur: “Bunu yapma, çünkü zararlı”
demekle “bunu yapma, çünkü günah” demek aynı şey değildir. İkinci
cümlede kural tartışmaya daha kapalıdır. Çünkü gerekçe dünyadan değil kutsal
olandan gelir. Böylece din davranış yönetiminde çok güçlü bir araç kazanır.
Din Neden Yatak Odasına Kadar Girer?
Dinlerin cinsellikle bu kadar yakından ilgilenmesi tesadüf
olmasa gerek. Evlilik, ensest, bekâret, zina, boşanma, çok eşlilik, sünnet,
doğurganlık, miras, soy ve çocuk yetiştirme neredeyse bütün büyük dinlerin ilgi
alanına girmiştir. Çünkü bunlar yalnızca ahlak meselesi değildir; grubun
biyolojik ve ekonomik devamlılığını belirler.
Kimin kiminle evleneceği akrabalık ağını, çocuğun kimden
olduğu mirası, kaç çocuk yapılacağı grubun gelecekteki nüfusunu, çocuğun hangi
inançla yetiştirileceği ise dinin bir sonraki nesildeki varlığını belirler. Bir
inanç yeni yetişkinler kazanmak için insanları ikna etmek zorundadır; ama
mensupları çok çocuk yapıyor ve çocuklarını aynı inançla yetiştiriyorsa, çok
daha güçlü bir aktarım mekanizmasına sahip olur.
Bu yüzden başarılı dinler yalnızca bugünkü insanı değil,
henüz doğmamış kuşağı da örgütler. Aileyi kutsallaştırır, evliliği kurala
bağlar, çocuk yetiştirmeyi cemaatin meselesi hâline getirir. Din neden yatak
odasına kadar girer? Çünkü inanç zihinde yaşasa da kurum olarak din, gelecekte
yaşayabilmek için yeni bedenlere ve yeni zihinlere ihtiyaç duyar.
7. İnanç Nasıl “Din” Oldu?
Buraya kadar anlattıklarımızın çoğu bugünkü anlamıyla din
değildir. Bir ağacın ruhu olduğuna inanmak başka, o ağacın ruhu adına tapınak
yapmak başka şeydir. Ölen atanın sizi koruduğuna inanmak başka, ona hangi gün,
nerede ve hangi sözlerle dua edileceğini kurala bağlamak başka. Şamanın
ruhlarla konuştuğuna inanmak başka, şamanlığı meslek ve otorite hâline getirmek
başka. İnanç vardı; ama din henüz tam anlamıyla kurum değildi.
Bence asıl dönüşüm toplumların kalabalıklaşmasıyla başladı.
Yirmi kişilik bir klan özel bir din kurumuna ihtiyaç duymayabilir. Herkes
birbirini tanır, kimin güvenilir olduğunu bilir, anlaşmazlığı yaşlılar çözer,
şaman da grubun içindedir. Ama nüfus yüzlere ve binlere çıktığında işler
değişir. Tanımadığınız insanlarla birlikte yaşarsınız. Herkesin ayrı ruhu, ayrı
totemi ve ayrı ritüeliyle ortak şehir düzeni kurmak zorlaşır.
Toplum büyüdükçe ortak kurallar gerekir. Ortak kurallar
ortak tanrıları, ortak tanrılar ortak ritüelleri, ortak ritüeller ortak
mekânları, ortak mekânlar da bu işleri yönetecek uzmanları teşvik eder. Bu
yüzden dini, inancın kalabalık toplumlara uygun hâle getirilmiş versiyonu
olarak görmek bana anlamlı geliyor. İnanç bireysel olabilir; din ise
örgütlenmek zorundadır.
Yerleşik hayat bu süreci hızlandırdı. Tarımla birlikte
takvim önemli hâle geldi; ne zaman ekilecek, ne zaman biçilecek, yağmur ne
zaman gelecek, hasat ne zaman kutlanacak? Fazla ürün depolanmaya, nüfus artmaya
ve kalıcı yapılar yapılmaya başladı. Kutsal mekân, geçici ritüel alanından
kalıcı tapınağa dönüşebildi. Tapınak yalnızca dua edilen bir yer değil; yiyecek
depolanan, sunuların toplandığı, kayıtların tutulduğu ve otoritenin görünür
olduğu bir merkez hâline gelebilirdi.
Göbeklitepe ve diğer Taş Tepeler bu geçişi düşünmek için
heyecan verici örneklerdir; fakat dikkatli olmak gerekir. Bu alanları doğrudan “ilk
tapınak” diye etiketlemek cazip olsa da, sosyal buluşma, şölen, ittifak,
ataları anma ve ritüel gibi işlevler iç içe geçmiş olabilir. Benim için önemli
olan tek bir etiket değil, şudur: Küçük avcı-toplayıcı grupların ötesinde
insanları bir araya getirebilen ortak sembolik alanlar oluşmaya başlamıştır.
Bu, dinin kurumsallaşması için çok önemli bir toplumsal zemin demektir.
Ekonomik boyut da burada ortaya çıkar. Tanrıya veya ruhlara
sunu için getirilen ürün, düzenli bir yükümlülüğe dönüşebilir. Tapınağın
depoları büyüdükçe onları yönetenlerin gücü de büyür. Böylece din ile ekonomi
birbirine yaklaşır. İnsanların kutsal gerekçeyle verdiği mal, toplumsal yeniden
dağıtımın, rahip sınıfının geçiminin ve hatta ilkel verginin bir parçasına
dönüşebilir.
Siyaset de bu evliliğe katılır. Klan reisi köy liderine, köy
lideri krala dönüşürken yalnızca fiziksel güce dayanmak yetmez. “Ben
yönetiyorum çünkü güçlüyüm” cümlesi her zaman başka bir güçlü tarafından
sınanabilir. “Ben yönetiyorum çünkü tanrı böyle istiyor” dediğinizde ise
otoriteye kutsal bir kalkan eklenir. Rahip krala meşruiyet verir, kral tapınağı
ve rahibi korur. Bu işbirliği tarih boyunca defalarca karşımıza çıkacaktır.
Böylece inanç kişisel anlam arayışının ötesine geçip
toplumsal düzenin kurucu kurumlarından birine dönüşür. Din artık ortak
metafizik anlatıya, kutsal varlıklara, ritüellere, yasaklara, kutsal mekânlara,
uzmanlara, aidiyet sembollerine ve bunları nesilden nesle aktaracak yapılara
sahiptir. İşte inanış ile inanç arasındaki fark kadar, inanç ile din arasındaki
fark da burada belirginleşir. Bir cümleyle söylersem: İnsan doğa karşısındaki
çaresizliğinden inanışları, soyutlama gücünden inançları, kalabalık toplumları
örgütleme ihtiyacından ise dinleri üretmiş olabilir.
8. Şamandan Rahibe, Sözlü Hikâyeden Kutsal Kitaba
Dinî Uzmanlığın Evrimi
Küçük avcı-toplayıcı gruptaki şamanın otoritesi kişiseldi.
İnsanlar onun yeteneğine, deneyimine ve karizmasına güveniyordu. Yerleşik hayat
ve tapınak ekonomisi geliştikçe bu ilişki değişti. Ritüeller çoğaldı, takvim
karmaşıklaştı, sunuların düzenlenmesi, kutsal anlatıların korunması ve büyük
törenlerin yönetilmesi sürekli uzmanlık gerektirdi. Şamanın işi meslekleşti ve
rahip ortaya çıktı.
Şamanın otoritesi “ben yapabiliyorum” iddiasına dayanırken
rahibin otoritesi giderek kuruma dayandı. Rahip belirli bir tapınağın,
geleneğin ve hiyerarşinin temsilcisiydi. Onun gücü yalnızca kişisel
karizmasından değil, görevin kendisinden geliyordu. Şamanın otoritesi
kişiseldi; rahibin otoritesi kurumsaldı. Bu küçük fark din tarihinde dev bir
dönüşümdür.
Daha sonra başka bir dinî uzman tipi ortaya çıktı:
peygamber. Rahip mevcut düzeni koruma eğilimindeyken peygamber çoğu zaman o
düzene meydan okuyabilir. Rahip “tanrılar böyle ister” der; peygamber “Tanrı
bana söyledi” diyebilir. Bu elbette bütün dinlerde aynı çizgide
gerçekleşmiş zorunlu bir sıra değildir. Fakat dinî otoritenin karizma, kurum ve
vahiy iddiası etrafında farklı biçimler kazandığını görmek için yararlı bir
modeldir.
Bugün bile bu üç otorite biçiminin izlerini birlikte
görebiliriz. Bazı din adamları şaman gibi karizmatiktir, bazıları rahip gibi
kurumun temsilcisidir, bazıları ise peygamberane bir dil kullanarak mevcut
düzenin yanlış olduğunu ve yeni bir hakikat taşıdığını iddia eder. İnsanların “öteki
dünyayı benden daha iyi bilen biri” arayışı biçim değiştirerek sürmektedir.
Yazı Dini Ne Yaptı?
Dil inanışların doğmasını mümkün kıldıysa, yazı da dinin
kurumsal hafızasını güçlendirdi. Yazıdan önce kutsal hikâyeler ağızdan ağıza
aktarılıyordu. Her anlatıcı hikâyeyi biraz değiştiriyor, unutuyor, ekliyor veya
bulunduğu kültüre uyarlıyordu. Bu, sözlü inancı esnek tutuyordu. Aynı tanrı
hakkında iki köyde iki farklı hikâye anlatılması sorun olmayabilirdi.
Yazıyla birlikte hikâye hafızadan metne bağlandı. Bir anlatı
yüzyıllarca korunabilir, kopyalanabilir ve uzak coğrafyalara taşınabilir hâle
geldi. Daha önemlisi, bir süre sonra bazı metinlerin diğerlerinden daha yetkili
kabul edilmesi mümkün oldu. “Bu metin kutsaldır, şu değildir” dediğiniz
anda kanon fikri doğar. Ardından kaçınılmaz soru gelir: Metnin doğru yorumu
hangisidir?
Bu soru tefsiri, dogmayı ve dinî otoriteyi besledi. Din
artık yalnızca inanılan ve yapılan bir şey değildi; okunan, yorumlanan ve
korunması gereken bir metne sahipti. Yazı, inancı tamamen dondurmadı; hiçbir
metin yorumdan kaçamaz. Fakat inancı sabitlemeye, “Tanrı böyle söyledi”
denilerek değişime karşı daha güçlü biçimde korunmasına imkân verdi.
Bunun beklenmedik sonucu yeni çatışmalardı. Metin
sabitlenince yorum farklılıkları daha görünür hâle geldi. Hangi cümle gerçek
vahiydi? Hangi metin sonradan eklenmişti? Kelime mecaz mıydı, gerçek mi? Doğru
yorum kimin yorumuydu? Böylece kutsal kitap dinleri dayanıklı hâle getirirken
mezhep, ortodoksi, heterodoksi ve sapkınlık tartışmalarını da büyüttü.
Kısacası, dil inanışı doğurdu; yazı ise anlatıyı kalıcılaştırdı, inancı kurala
bağladı ve dinin hafızasını nesiller ötesine taşıdı.
9. Tanrılar Dünyasının Dönüşümü: Politeizmden Monoteizme
Yerleşik hayat, kentler ve devletler büyüdükçe tanrılar
dünyası da büyüdü. Küçük toplulukların yerel ruhları ve kutsal güçleri, daha
karmaşık toplumlarda daha belirgin görevleri olan tanrılara dönüşebildi.
Yağmurun, savaşın, doğurganlığın, denizin, ticaretin, ölümün veya şehrin ayrı
ilahi koruyucuları vardı. Politeizm bu açıdan kalabalık toplumun metafizik
bürokrasisi gibidir: Her önemli alanın bir tanrısı ve her tanrının bir görevi
vardır.
Politeist sistemlerin gücü esneklikleriydi. Yeni bir
toplulukla karşılaşıldığında onun tanrısını tamamen reddetmek gerekmiyordu;
panteona yeni bir tanrı eklenebilir veya “sizin tanrınız aslında bizim şu
tanrımıza benziyor” denebilirdi. İmparatorluklar farklı halkların
tanrılarını yan yana yaşatabildi. Bu durum dinî senkretizmi, yani farklı
inançların birbirine karışmasını kolaylaştırdı.
Ancak tanrılar arasında da hiyerarşi oluştu. Bazı
şehirlerin, krallıkların ve imparatorlukların tanrıları siyasi güçle birlikte
yükseldi. Yerel bir tanrı baştanrı olabilir, diğer tanrıların niteliklerini
kendi bünyesinde toplayabilir. Buradan henoteizm veya monolatri gibi ara
formlar çıkabilir: Bir toplum birçok tanrının varlığını kabul eder ama yalnızca
birine üstünlük verir veya yalnızca ona ibadet eder. Tek Tanrı fikrine giden
yolun bazı toplumlarda bu tür ara basamaklardan geçmiş olması mümkündür.
Monoteizmin asıl yeniliği bence tanrı sayısını bire
indirmekten daha büyüktür. Politeist dünyada tanrılar çoğunlukla evrenin
içindedir; belirli yerlerde yaşar, savaşır, öfkelenir, evlenir ve diğer
tanrılarla ilişki kurar. Monoteist modelde Tanrı giderek evrenin dışına çıkar.
Evreni yaratmıştır; dolayısıyla ondan öncedir ve ona bağımlı değildir. Bu
aşkınlık fikri, Tanrı”yı belirli bir dağın, şehrin veya nehrin tanrısı olmaktan
çıkarıp teorik olarak bütün insanlığın Tanrısı yapar.
Bu değişimin büyük sonuçları vardır. Tanrı belirli bir
toprağa bağlı değilse, inanç da taşınabilir hâle gelir. Bir halk başka ülkeye
göç ettiğinde tanrısını geride bırakmak zorunda değildir. Tanrı her yerdeyse,
ibadet sistemi de evrenselleşebilir. Ahlak yerel gelenek olmaktan çıkıp bütün
insanlar için geçerli ilahi emir olarak sunulabilir. Bu özellikler monoteist
dinlerin geniş coğrafyalara yayılmasına güçlü bir avantaj sağlamış olabilir.
Öte yandan “tek doğru Tanrı” fikri rekabeti de sertleştirir.
Politeist dünyada komşunun tanrısı sisteme eklenebilir; katı monoteizmde rakip
tanrı çoğu zaman yanlış veya sahte kabul edilir. Eğer kişinin ebedi kaderi
doğru inanca bağlıysa, onu “yanlıştan kurtarmak” dini görev hâline gelebilir.
Misyonerlik, tebliğ, ihtida ve zaman zaman dinî çatışmalar bu yapısal
özellikten beslenebilir. Aynı yapı evrensel kardeşlik fikrini de üretebilir:
Bütün insanlar tek Tanrı”nın kullarıysa aynı ahlaki çerçevenin üyeleri sayılabilirler.
Fakat insanlığın bütün yolları monoteizme çıkmadı. Asya”da
Budizm, Jainizm, Taoizm ve Konfüçyüsçülük gibi gelenekler metafizik ve ahlaki
sorulara yaratıcı Tanrı”yı merkeze almadan cevap verebildi. Bazıları acı,
arzular, zihin disiplini, uyum ve erdem üzerine yoğunlaştı. Bu da bir kez daha
gösteriyor ki inancın evriminde tek hedef yoktur. İnsan zihni aynı varoluşsal
problemler için farklı kültürel çözümler üretebilir.
Bu nedenle politeizmden monoteizme geçişi “çok tanrılı
ilkellikten tek tanrılı gelişmişliğe” indirgemek doğru değildir. Daha doğru
ifade şudur: Toplumlar büyüdükçe, siyaset değiştikçe ve soyut düşünce
derinleştikçe tanrı tasavvurları da değişti. Bazı toplumlar tanrıları çoğalttı,
bazıları birleştirdi, bazıları Tanrı”yı evrenle özdeşleştirdi, bazıları ise
Tanrı sorusunu merkezden çıkardı. İnancın evrimi, cevapların tekleşmesinden çok
çeşitlenmesidir.
10. Dinlerin Kültürel Evrimi: Yayılma, Bölünme ve Aktarım
Neden Bazı Fikirler Daha İyi Tutunur?
Bir dinin yayılması için önce fikrin zihinde tutunması
gerekir. Bilişsel din biliminin ilginç tespitlerinden biri, ne tamamen sıradan
ne de tamamen anlaşılmaz fikirlerin en iyi hatırlanan fikirler olduğudur. İnsan
zihni tanıdık olanın içine küçük bir olağanüstülük yerleştirildiğinde dikkat
kesilir. Buna “minimal karşı-sezgisel” fikir denir.
Bir insan sıradandır. Ama ölü olduğu hâlde konuşan insan
hemen dikkat çeker. Bir hayvan sıradandır; konuşan hayvan unutulmaz. Bir kişi
bizi görür; görünmeden gören kişi ise hem anlaşılabilir hem olağanüstüdür.
Melekler, ruhlar, cinler, ölümsüz kahramanlar ve mucizeler bu bilişsel tatlı
noktada durur: Yeterince tanıdıktırlar ki kavranabilsinler, yeterince
tuhaftırlar ki unutulmasınlar.
Bu, bir fikrin doğru olduğunu göstermez; yalnızca
taşınabilir olduğunu gösterir. Kültürel evrimde hayatta kalan fikirler her
zaman en doğru fikirler olmayabilir. Bazen en kolay hatırlanan, anlatılan ve
duygusal etki yaratan fikirler daha başarılı olur.
Dinler Nasıl Yayılır?
Bir inancın doğması yetmez. Tarih boyunca yüzlerce, belki
binlerce inanç doğdu; çoğu birkaç nesil sonra kayboldu. O hâlde başka bir soru
sormak gerekir: Neden bazıları kıtalara yayıldı da bazıları doğduğu köyden
çıkamadı? Bence bunu yalnızca “doğru olan kazandı” diye açıklamak tarihsel
mekanizmaları görmezden gelmektir. Yayılmayı belirleyen önemli unsur, inancın
taşıma özellikleridir.
İktidar bunlardan biridir. Bir din devletin desteğini
aldığında tapınak, eğitim, hukuk ve kamusal ritüeller üzerinden büyük bir hız
kazanabilir. Fakat iktidar tek başına yeterli değildir; tarihte resmî din olup
sonradan kaybolan inançlar da vardır. Güç yayılmayı hızlandırır ama
sürdürülebilirliğin bütün nedenlerini açıklamaz.
Ticaret yolları daha sessiz bir taşıyıcıdır. Tüccarlar
yalnızca mal değil dil, yemek, evlilik biçimleri, ritüeller ve tanrı hikâyeleri
de taşır. Din bazen kılıçtan çok kervanla yayılır. Bir inancı taşıyan insan,
yeni coğrafyaya yalnızca doktrin götürmez; güven ağı, ticari ilişki ve yaşam
tarzı da götürür.
En güçlü mekanizmalardan biri ise beşiktir. Dünyadaki
insanların büyük bölümü dinini yetişkinlikte karşılaştırmalı bir araştırma
yaparak seçmez; içine doğduğu ailenin dinini öğrenir. Bu yüzden bir dinin
demografik geleceği, mensuplarının çocuk sayısıyla ve çocuklarını ne ölçüde
aynı inanç içinde yetiştirdiğiyle doğrudan ilişkilidir. Dinlerin aile, evlilik
ve çocuk eğitimine neden bu kadar önem verdiğinin bir cevabı da burada yatar.
Kriz dönemlerindeki dayanışma da önemlidir. Hastalık,
yoksulluk, savaş veya göç sırasında üyelerine destek veren bir cemaat yalnızca
ahlaki görev yapmaz; aynı zamanda bağlılık üretir. İnsan en çaresiz anında
yanında olan grubu unutmaz. Din, metafizik bir sistem olduğu kadar bir sosyal
güvenlik ağına dönüştüğünde daha dayanıklı hâle gelir.
Bir başka önemli özellik bükülebilirliktir. Yeni coğrafyaya
giden din, yerel geleneklerin tamamını yok etmeye çalışmak yerine bazılarını
kendi anlam dünyasına dahil edebiliyorsa daha kolay kök salar. Bayramlar,
kutsal günler, yerel azizler, ziyaret yerleri ve halk ritüelleri bu tür
kültürel uyarlamaların örnekleridir. Saf kalmak her zaman hayatta kalmak
anlamına gelmez; bazen karışabilmek kültürel avantajdır.
Ahlak da dinlerin güçlü taşıma araçlarından biridir. Din
ahlaki davranışı yalnızca öğütlemekle kalmayıp kutsal gerekçeye bağladığında
kurala ilave bir otorite verir. “Çalma” demek başka, “Tanrı görüyor
ve hesap soracak” demek başkadır. Din ahlakı icat etmemiş olabilir; ama onu
yayıp denetleyen güçlü bir yayıncılık ve kolluk mekanizması geliştirmiştir.
Dinler Neden Bölünür?
Bir din yayıldıkça büyür; büyüdükçe de bölünme ihtimali
artar. Küçük cemaatte herkes kurucuyu tanıyabilir, aynı dili konuşabilir ve
aynı ritüele katılabilir. Milyonlarca kişilik coğrafyada ise aynı metin farklı
dillerde, farklı siyasi çıkarlar ve farklı kültürler içinde okunur. Yorum farkı
kaçınılmaz hâle gelir.
İlk büyük kırılmalardan biri çoğu zaman kurucunun ölümünden
sonra ortaya çıkar: Yerine kim geçecek? Sonra yeni sorular gelir: Kutsal metin
nasıl yorumlanacak, hangi ibadet doğru, hangi gelenek korunacak, hangisi
değişecek? Yorum farkı cemaate, cemaat mezhebe dönüşebilir. Çoğunluğu veya
siyasi gücü elinde tutan yorum kendisini ortodoks, yani “doğru inanç” ilan
ederken diğer yorumlar heterodoks veya sapkın sayılabilir.
Fakat heterodoks fikir her zaman yok olmaz. Bazen yeraltına
iner, bazen reform hareketine dönüşür, bazen de yeni bir mezhep veya ayrı din
hâline gelir. Bu açıdan dinlerin tarihi biyolojik evrime benzer bir metaforla
okunabilir: varyasyon, dallanma, rekabet ve seçilim. Elbette dinler gen
değildir; bu yalnızca mekanizmayı anlamaya yarayan bir benzetmedir. Fakat bize
önemli bir şey söyler: Bölünme, dinin bozulması kadar onun değişen şartlara
uyum sağlama biçimi de olabilir.
İnanç Her Nesilde Nasıl Yeniden Üretiliyor?
Dinlerin binlerce yıl yaşamasının en ilginç taraflarından
biri, her nesilde baştan öğrenilmek zorunda olmalarıdır. Yeni doğan çocuk
Tanrı, ruh, cennet, cehennem veya mezhep bilmez. Bunları kültürden öğrenir.
Peki görmediği varlıkları neden gerçek kabul eder? Çünkü çocuk dünyayı büyük
ölçüde başkalarının tanıklığından öğrenmek zorundadır.
Çocuk Avustralya”yı görmeden Avustralya”nın varlığına, büyük
dedesini tanımadan onun yaşamış olduğuna, mikrobu çıplak gözle görmeden
mikropların hastalık yaptığına inanır. Ebeveyn ve öğretmene güvenmek gelişim
açısından son derece işlevseldir. Aynı güven kanalı metafizik bilgi için de
çalışır. “Tanrı seni görüyor”, “deden cennete gitti”, “bu
davranış günah” cümleleri çocuğun bilgi dünyasına diğer cümlelerle birlikte
girer.
Üstelik yalnızca söz yoktur. Anne-baba dua ediyor, herkes
bayram kutluyor, cemaat aynı ritüele katılıyor, cenaze belirli biçimde
yapılıyor, kutsal mekânlara saygı gösteriliyorsa çocuk şunu öğrenir:
Yetişkinlerin görünmeyen dünya hakkında bildikleri bir şey var. İnanç böylece
yalnızca öğretilmez; taklit edilir, yaşanır ve normalleştirilir.
Bir süre sonra aileden alınan inanç “annemin babamın
inancı” olmaktan çıkıp “benim gerçeğim” hâline gelir. Dinler
yalnızca kutsal kitaplarla veya din adamlarıyla değil; aile sofralarında,
çocuklara anlatılan hikâyelerde, bayramlarda, cenazelerde ve gündelik dilde
yeniden üretilir. İnsan zihni görünmeyen failler fikrine yatkın olabilir; ama
hangi tanrıya, hangi ruha ve hangi ahirete inanacağını büyük ölçüde kültür
öğretir.
11. Bilim İnancı Nasıl Açıklıyor?
Din üzerine düşünürken iki aşırı uçtan kaçınmak gerekiyor.
Bir uç, dini yalnızca “cahillerin uydurduğu masal” diye küçümsemek;
diğer uç ise onu insan zihni ve toplumundan bağımsız, açıklanamaz bir alan ilan
etmek. Sosyoloji, antropoloji, psikoloji ve bilişsel bilim bize üçüncü bir yol
sunuyor: İnancı insan zihninin ve toplumsal hayatın gerçek bir olgusu olarak incelemek.
Edward Tylor gibi erken antropologlar rüya, ölüm ve ruh
fikrine odaklandı. Durkheim, dinin toplumu topluma bağlayan gücünü vurguladı;
kutsal olanın aslında grubun kendisini temsil ettiği fikrini geliştirdi. Daha
sonraki antropologlar bu erken evrimci modelleri haklı olarak eleştirdiler;
çünkü bütün toplumları aynı sıraya dizmek ve yaşayan yerel halkları “geçmişin
fosili” gibi görmek ciddi bir metodolojik sorundu. Bu eleştiri bizim için
değerlidir: Model kurabiliriz ama modeli tarihin kendisi sanmamalıyız.
Bilişsel din bilimi farklı bir yerden yaklaşır. Pascal Boyer
ve Justin Barrett gibi araştırmacılar, din için özel olarak evrimleşmiş tek bir
“inanç organı” aramak yerine, zaten başka işler için kullandığımız zihinsel
sistemlerin dinî fikirleri üretmeye nasıl elverişli olduğunu araştırır. Fail
algılama, örüntü bulma, başkasının zihnini tahmin etme, niyet okuma ve
nedensellik arama gibi yetenekler hayatta kalmak için gereklidir. Fakat aynı
sistemler görünmeyen fail, ruh ve her şeyi bilen tanrı fikirlerini de kolaylaştırabilir.
Theory of Mind, yani başkasının zihnini okuma becerisi
burada özellikle önemlidir. Bir insanın ne bildiğini, ne istediğini ve ne
planladığını tahmin edebiliyoruz. Zihin bu yeteneği bedensiz varlıklara da
uygulayabilir: “Ruh bunu biliyor”, “Tanrı benim niyetimi görüyor”,
“atalar yaptıklarımızı izliyor.” Fiziksel olarak görünmeyen bir varlığa
psikolojik özellik vermek, beynimiz için düşünüldüğü kadar zor olmayabilir.
Ara Norenzayan gibi araştırmacılar ise özellikle büyük
toplumlarda ahlakçı ve gözetleyen tanrı fikirlerinin işbirliğine nasıl katkı
sağlayabileceğini tartışır. Küçük klanda herkes birbirini tanır; hile yapanın
itibarı hemen bozulur. Büyük şehirde ise anonim insanlarla yaşarsınız. “Kimse
görmese de Tanrı görüyor” fikri, toplumsal denetimi görünmeyen bir
gözetmene bağlar. Bu tezin ayrıntıları ve tarihsel yönü tartışmalıdır; fakat
dinin yalnızca açıklama değil, davranış düzenleme işlevi de gördüğünü anlamak
açısından önemlidir.
Nörobilim de “beyinde Tanrı noktası” gibi basit fikirlerden
uzaklaşmıştır. İnanç tek bir bölgenin işi değildir; hafıza, duygu, sosyal
biliş, ödül, korku, dil ve benlik algısıyla ilişkili çok sayıda sistem birlikte
çalışır. Zaten bu daha mantıklıdır. Din tek bir davranış değildir ki tek bir
düğmeye bağlı olsun. Dua etmek, ritüele katılmak, ölüm düşünmek, ahlaki karar
vermek ve görünmeyen fail tasarlamak farklı zihinsel süreçleri aynı şemsiye
altında toplar.
Benim bu araştırmalardan çıkardığım sonuç şudur: Din için
özel olarak yaratılmış tek bir zihinsel mekanizma aramaya gerek yoktur. İnsan
zihni zaten hikâye anlatmak, neden aramak, niyet okumak, gruba bağlanmak,
korkuyu azaltmak ve geleceği planlamak için geliştirdiği yeteneklerle inanç
üretmeye son derece müsaittir. Din belki başlangıçta bu sistemlerin yan ürünü
olarak doğdu; fakat toplumsal işbirliği, aidiyet ve düzen üretmeye başladığında
kültürel seçilim açısından avantajlı bir kuruma dönüştü.
Ahlak meselesi de burada önemlidir. Ahlak dinlerden eskidir.
Primatlarda empati, karşılıklılık ve adalet benzeri davranışlar görülür; küçük
çocuklarda da yardım etme ve adaletsizliğe tepki gibi eğilimler erken yaşta
ortaya çıkar. Bu nedenle dinlerin ahlakı yoktan yarattığını söylemek zor. Ama
dinler ahlaka üç önemli şey kattı: gerekçe, menzil ve yaptırım. “Paylaş”
kuralını kutsal gerekçeye bağladı, grubun dışına doğru genişletebildi ve
görünmeyen gözetmen fikriyle denetimi güçlendirdi.
Bu yüzden dinin tarihsel rolünü ya tamamen kutsamak ya da
tamamen şeytanlaştırmak bana verimsiz geliyor. Din aynı anda teselli de
üretebilir, korku da; dayanışma da yaratabilir, ayrımcılık da; ahlakı
genişletebilir, dogmayı sertleştirebilir. Evrimsel süreçler genellikle
böyledir: Bir özellik tek bir işe yaramaz ve her koşulda aynı sonucu vermez.
İnancı anlamak için onun hem zihinsel kaynaklarını hem de toplumsal sonuçlarını
birlikte görmek gerekir.
12. İnancın Sonu mu, Yeni Bir Evresi mi?
Modern dünya din tarihindeki çok önemli bir dönüşüme sahne
oluyor. Binlerce yıl boyunca hastalık, kıtlık, yıldırım, doğum, ölüm ve gökyüzü
hakkında metafizik açıklamalar güçlüydü; çünkü alternatif bilgi sınırlıydı.
Bilim geliştikçe bu alanların önemli bir bölümü doğaüstü açıklamaya ihtiyaç
duymadan anlaşılabilir hâle geldi. Şimşeğin neden çaktığını, salgının nasıl
yayıldığını, gezegenlerin nasıl hareket ettiğini biliyoruz. Tanrı fikri bu
bilgilerle otomatik olarak ortadan kalkmadı; fakat açıklama yapmak zorunda
olduğu alan daraldı.
Devlet ve hukuk da dinin bazı eski işlevlerini devraldı.
Binlerce kişinin yaşadığı toplumda düzeni sağlamak için “tanrılar görür”
fikri güçlü bir denetim aracıydı. Modern toplumda polis, mahkeme, sözleşme,
sigorta, nüfus sistemi ve kurumsal hukuk aynı işin önemli bölümünü seküler
araçlarla yapıyor. Yaşlılık, hastalık ve yoksulluk karşısında sosyal devlet
veya modern kurumlar güvence sağlayabildiğinde insanların varoluşsal
belirsizliği de azalabiliyor.
Sekülerleşme tam olarak “din yok oluyor” demek değildir.
Daha çok dinin siyaset, hukuk, eğitim ve gündelik hayat üzerindeki tekelinin
zayıflaması anlamına gelir. Bir toplum hukuken laik olup güçlü biçimde dindar
kalabilir; başka bir toplum resmî dini kurumlara sahip olduğu hâlde gündelik
hayatta oldukça seküler olabilir. Bu nedenle modernleşme ile inanç arasındaki
ilişki düz bir çizgi değildir.
Agnostisizm, deizm, ateizm ve apateizm gibi tutumların
yükselmesi de bu yeni ortamın parçalarıdır. Bazı insanlar Tanrı”nın varlığı
konusunda kesin hüküm veremeyeceğini düşünür, bazıları yaratıcı fikrini koruyup
kurumsal dinleri reddeder, bazıları Tanrı fikrini gereksiz bulur, bazıları ise
soruyu bütünüyle önemsiz görür. Bunların hepsi aynı şey değildir; fakat ortak
noktaları, insanın metafizik soruya geleneksel dinin dışında da cevap
verebilmesidir.
Fakat burada ilginç bir paradoks var. Kurumsal din
zayıflarken metafizik düşünce mutlaka ortadan kalkmıyor. Astroloji, enerji
anlatıları, spiritüalizm, yeniden doğuş, evrenin mesajları, kişisel ritüeller
ve komplo teorileri modern toplumlarda yeniden üretiliyor. İnsan “din”
kelimesinden uzaklaşabilir ama örüntü arayan, görünmeyen fail tasarlayan ve
belirsizlikten rahatsız olan zihnini evde bırakamaz.
Bu yüzden geleceği “bilim kazanacak, din bitecek”
kadar basit görmüyorum. Bilim bilinmeyen alanı daraltabilir, kurumlar
varoluşsal güvenliği artırabilir ve geleneksel dinlerin bazı iddialarını daha
az ikna edici hâle getirebilir. Ama insanın ölüm, anlam, yalnızlık, adalet ve
kontrol ihtiyacı devam ediyor. Geleneksel dinler zayıflasa bile bu ihtiyaçlara
cevap veren yeni inanç biçimleri ortaya çıkabilir.
Belki geleceğin inançları bugünkü dinlere hiç benzemeyecek.
Daha bireysel, daha eklektik, daha az kurumsal ve daha az dogmatik olabilirler.
İnsan aynı anda bilime güvenip meditasyon yapabilir, herhangi bir dine bağlı
olmadan “evrensel enerji”ye inanabilir veya sadece ailesinden kalan bazı
ritüelleri kültürel kimlik olarak sürdürebilir. İnancın evrimi bitmiş değildir;
yalnızca yeni bir çevrede yeni biçimler aramaktadır.
13. Eski Tanrılar Ölür, Eski Zihin Kalır
Bu uzun yolculuğun başına dönersek, bence karşımızda tek bir
“dinin doğuşu” anı yok. Bunun yerine binlerce yıl süren küçük zihinsel ve
toplumsal adımlar var. İnsan önce doğayı anlamaya çalıştı. Dil geliştikçe
görünmeyen nedenler hakkında konuşabildi. Rüya ve ölüm ruh fikrini besledi.
Şans ve korku ritüeli, grup kimliği totemi, metafizik uzmanlık şamanı, yerleşik
hayat rahibi ve tapınağı, yazı kutsal metni, siyaset ise kurumsal dini
güçlendirdi.
Sonra tanrılar da değişti. Yerel ruhlar görevleri olan
tanrılara, tanrılar panteonlara, bazı panteonlar baştanrı sistemlerine ve bazı
toplumlarda aşkın tek Tanrı fikrine dönüştü. Başka toplumlar farklı yollar
izledi; Tanrı”yı merkeze almadan ahlak ve maneviyat geliştirdi. Hiçbiri bütün
insanlığın zorunlu yolu olmadı.
Dinler ortaya çıktıktan sonra da evrim durmadı. Fikirler
hatırlanabilirlik açısından seçildi, dinler iktidar, ticaret, demografi ve
dayanışma ağlarıyla yayıldı, farklı coğrafyalarda değişti, mezheplere ayrıldı,
reformlara uğradı ve çocuklara aktarılıp her nesilde yeniden üretildi. Bazıları
yok oldu, bazıları dünya dinine dönüştü. Bu açıdan din tarihi, değişmeden
korunan kutsal paketlerin değil, sürekli uyarlanan kültürel sistemlerin
tarihidir.
Ama bütün bunların içinde en ilginç olan şey, eski
katmanların kaybolmamasıdır. Modern insan tek Tanrı”ya inanıp nazardan
korkabilir. Bilimsel eğitim alıp astrolojiye bakabilir. Dine uzak olup cenazede
geleneksel ritüeli önemseyebilir. Bir ağacı “enerjisi yüksek” diye
kutsallaştırabilir. Yani yeni fikirler eskilerin üzerine yerleşiyor; onları
tamamen silmiyor.
Bu yüzden “İnancın Evrimi” derken daha ilkel inançtan daha
gelişmiş inanca giden bir ilerleme çizgisini kastetmiyorum. Benim kastettiğim
şey, insan zihninin değişen bilgi ve toplum koşullarında görünmeyen dünyayı
sürekli yeniden kurmasıdır. İnançlar evrilir çünkü onları taşıyan insanlar,
toplumlar ve sorunlar değişir. Bir dönemde yıldırımı açıklamak zorunda olan
inanç, başka bir dönemde ölümün anlamını; bir başka dönemde ise yalnızlığı ve
kimliği açıklamak zorunda kalır.
Belki de bütün hikâyeyi tek cümlede şöyle özetlemek mümkün:
İnsan cevap arayan bir hayvandır. Bilmediği yerde boşluk bırakmakta zorlanır;
hikâye kurar, anlam verir, tekrar eder, paylaşır ve zamanla o hikâyenin içinde
yaşamaya başlar. Bazı hikâyeler ölür, bazıları binlerce yıl yaşar. Bazıları
tapınağa, bazıları kitaba, bazıları devlete, bazıları ise yalnızca aile
geleneğine dönüşür.
Eski tanrılar ölebilir, tapınaklar yıkılabilir, mezhepler
bölünebilir, kutsal diller unutulabilir. Ama onları üreten zihin mekanizmaları
yaşamaya devam ettiği sürece inanç da biçim değiştirerek yaşamaya devam
edecektir. Bu nedenle inancın evrimi yalnızca geçmişi anlatan bir konu
değildir. Aynı zamanda bugün neye ve neden inandığımızı, yarın neye
inanabileceğimizi anlamanın da anahtarlarından biridir.