Popüler Yayınlar

4 Ağustos 2026 Salı

Sandıkta Askıya Alınan Din

Namazına, orucuna titizlikle dikkat eden seçmen, iş kamu malına gelince Kur’an’ın en sert ayetlerini neden duymazdan geliyor?

 

Sevgili dindar kardeşim, bu yazıyı sana bir düşman olarak değil, aynı Kitab’ı okuyan biri olarak yazıyorum. Ama sözümü sakınmayacağım, çünkü o Kitap da sakınmıyor.

 

Yirmi dört yıldır sandığa her gittiğinde mührü aynı yere basıyorsun. Gerekçen de hep aynı: “Onlar bizden. Namaz kılıyorlar. Başörtümüzü onlar kurtardı.” Başörtüsü yasağını, üniversite kapılarında ağlayan kızları, dindarların bu ülkede yıllarca ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüğünü küçümseyecek değilim. O haksızlık gerçekti, acısı da gerçekti. Ama sana bir şey sormak zorundayım: Bir zulmün bedelini ödemiş olmak, insana yeni zulümlere göz yumma hakkı mı verir? Mazlumken adalet isteyip güçlendiğinde adaleti unutan kimse Kur’an’ın hangi sayfasında övülmüştür?

 

Hatırla, bu parti 2002’de iktidara “yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla” mücadele sözüyle geldi. Üç Y’nin ilki yolsuzluktu. Yirmi dört yılın sonunda Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün Yolsuzluk Algı Endeksi’nde Türkiye, 2013’te aldığı 50 puandan 2025’te 31 puana düştü ve 182 ülke arasında 124. sıraya geriledi. Kurum, Türkiye’yi 2012’den bu yana en sert düşüş yaşayan ülkeler arasında sayıyor. Bu bir algı endeksi, doğru. Mahkeme kararı değil. Ama bu ülkenin iş dünyasının, uzmanlarının ve yatırımcılarının kamu yönetimine duyduğu güvenin fotoğrafı. Yolsuzlukla mücadele sözüyle gelenlerin karnesi bu.

 

Kur’an bu konuda son derece açık. Nisâ suresinin 135. ayeti, adaleti kendi aleyhine, anne babanın ve en yakınlarının aleyhine bile olsa ayakta tutmanı emrediyor. Dikkat et, “düşmanının aleyhine” demiyor, “kendi aleyhine” diyor. Allah adaletin ilk sınavını rakibine karşı değil, sevdiğine karşı veriyor. Mâide suresinin 8. ayeti daha da ileri gidiyor: Bir topluluğa duyduğun öfke bile seni adaletsizliğe sürüklememeli. Kin adaleti bozmaya yetmiyorsa, sevgi hiç yetmemeli. Peki sen, sevdiğin parti söz konusu olduğunda terazini hiç şaşırmadın mı?

 

Kur’an, sözü güzel olup işi bozuk olanları da tanıtıyor. Bakara suresinin 204. ayetinden itibaren şöyle bir insan tipi anlatılır: Dünya hayatına dair sözleri hoşuna gider, kalbindekine Allah’ı şahit tutar, oysa o, husumette en amansız olandır. İş başına geçtiğinde yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışır. Kendisine “Allah’tan kork” denildiğinde ise gururu onu günaha sürükler. Bu ayetleri okurken aklına kim geliyor bilmiyorum. Ama “Allah’tan kork” diyen her eleştirmenin hain ilan edildiği, her uyarının “dış güçlerin oyunu” diye geri çevrildiği bir ülkede bu ayetler bana çok tanıdık geliyor. Saff suresinin ikinci ve üçüncü ayetleri de insanın yüzüne sert bir soru çarpar: Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah katında büyük bir öfke sebebidir. Kürsüde ahlak, sahada kıyak. Mitingde kul hakkı, ihalede pazarlık usulü. Bu çelişkiyi görmemek için gerçekten gözünü kapatman gerekiyor.

 

17 Aralık 2013 sabahını hatırla. Bir kamu bankasının genel müdürünün evinden ayakkabı kutularına istiflenmiş milyonlarca dolar çıktı. Oğulları gözaltına alınan üç bakan, Zafer Çağlayan, Muammer Güler ve Erdoğan Bayraktar, 25 Aralık’ta istifa etti. Adı aynı iddialarda geçen dördüncü bakan Egemen Bağış ise aynı gün yapılan kabine değişikliğinde görevden alındı. İstifa eden bakanlardan biri, Erdoğan Bayraktar, giderken dosyadaki imar planlarının Başbakan’ın talimatıyla yapıldığını söyledi ve onun da istifa etmesi gerektiğini açıkladı. Sonrasını da hatırla: Soruşturmayı yürüten savcılar görevden alındı, polisler sürüldü, dosyalar kovuşturmaya yer olmadığı kararıyla kapandı. Ocak 2015’te Meclis’te yapılan gizli oylamada dört eski bakanın hiçbiri için Yüce Divan’a sevk için gereken 276 oya ulaşılamadı. Yani bu bakanlar bir mahkeme önünde ne aklandı ne mahkûm oldu. Hiç yargılanmadılar.

 

Sana bunun bir darbe girişimi olduğu anlatıldı ve sen inandın. Belki soruşturmayı başlatanların da karanlık hesapları vardı. Bunu dışlamıyorum, sonradan bu kadroların bir kısmının FETÖ yapılanmasıyla bağlantısı ortaya çıktı. Ama kendine şunu sor: Niyeti bozuk bir savcının ortaya çıkardığı rüşvet paraları, bu yüzden helal mi olur? Kutudaki dolarların hükmü, kutuyu kimin açtığına göre mi değişir? Kovuşturmama kararı, sorulan soruların cevaplandığı anlamına gelmez. Kanaatimce o dosya aklanmadı, gömüldü. Sen de benimle aynı fikirde olmak zorunda değilsin. Ama gömülen şey kul hakkıysa, onu hiçbir meclis oylamasının ortadan kaldıramayacağını ikimiz de biliyoruz.

 

Birkaç yıl sonra bu kez New York’taki bir mahkeme salonunda Reza Zarrab yemin ederek konuştu. İran’a yönelik yaptırımların delinmesi davasında tanık olarak, dönemin Ekonomi Bakanı’na rüşvet verdiğini anlattı. Aynı davada bir kamu bankasının genel müdür yardımcısı, yaptırımları delme planına katılmaktan mahkûm oldu. Rüşvet iddiası Zarrab’ın yeminli ifadesiydi. Bakan hakkında bir mahkûmiyet yoktu, çünkü Türkiye’de hiç yargılanmamıştı. Sana bunun da Türkiye’ye karşı kurulmuş bir oyun olduğu söylendi. Şimdi Bakara suresinin 188. ayetini oku: Mallarınızı aranızda haksız yollarla yemeyin; insanların malından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onu yetkililere aktarmayın. Bu ayet sanki on dört asır önce değil, AKP dönemi için yazılmış. Yetkiliye mal aktararak başkasının hakkına el uzatmak, rüşvetin Kur’an’daki tarifidir. Böyle bir iddia ortaya çıktığında yapılacak şey, onu açık bir mahkemede sonuna kadar yargılatmaktır. Yargılamadan “dış güçler” deyip geçmek ise ayete değil siyasete güvenmektir.

 

Sana Kur’an’dan az bilinen ama bu yazının kalbinde duran bir hikâye anlatayım. Nisâ suresinin 105. ayetinden itibaren inen ayetlerin sebebi olarak müfessirlerin aktardığı olay şudur: Medine’de Müslüman bir aileden biri hırsızlık yapar, çaldığı malı da bir Yahudi’nin evine bırakarak suçu ona atar. Hırsızın kabilesi Peygamber’e gelip “bizim adamımız” için şahitlik eder, onu savunur. Tam o sırada ayetler iner: Sana Kitab’ı hak ile indirdik ki insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hükmedesin; hainlerin savunucusu olma. Ve kendi nefislerine hıyanet edenleri savunma. Düşün, kardeşim. Kur’an, “bizden” olan Müslüman hırsıza karşı, “bizden” olmayan masum bir Yahudi’nin yanında durdu. Aidiyeti değil, hakkı savundu. Sen ise yıllardır “bizimkiler” adına kimlere avukatlık yapıyorsun?

 

Yolsuzluğu sadece kutudaki paradan ibaret sanma. Asıl büyük yağma yasal kılıflarla yapılır. Avrupa Komisyonu’nun 2025 Türkiye Raporu’na göre, 2024’te kamu ihalelerinin değer olarak yaklaşık üçte biri pazarlık usulüyle, yani açık rekabet olmadan dağıtıldı. Sınırlı rekabetli yöntemler çıkarıldığında, kamu ihale pazarının değer olarak yalnızca yüzde 39,7’si adil rekabete açık kalıyor. Aynı rapor, istisnaların sürekli genişletildiğini ve büyük altyapı projelerinin ihale kurallarının dışında tutulabildiğini yazıyor. Muhalefetin “beşli çete” dediği birkaç büyük inşaat ve enerji şirketi, Dünya Bankası’nın altyapı projeleri verilerine dayanan analizlerde dünyada en çok kamu projesi üstlenen şirketler arasında gösterildi. Bu şirketler ihaleleri yasal yollarla kazandıklarını söylüyor. Olabilir. Ama sen kendine sor: Kurallar sürekli istisnalarla delinirken ve ihalelerin çoğu açık rekabete kapalıyken “yasal” kelimesi hâlâ “adil” anlamına mı geliyor?

 

Fahiş fiyata (ederinden daha fazla fiyata) yaptırılan köprüler, otoyollar, havalimanı ve şehir hastaneleri için şirketlere araç, yolcu ve hasta garantileri verildi. Kuran’da “ribâ” denen günah sizce sadece faiz mi? Devletin kaynaklarını savurmak, satın alınan şeylere ederinden fazla ödeyerek satanı haksızca zengin etmek anlamına da geliyor olmasın? Üstelik araç, yolcu ve hasta garantileri veren bu sözleşmeler yüzünden, o köprüden hiç geçmeyen araçların parası senin vergilerinden ödeniyor. Garantiler döviz üzerinden verildiği için kur her yükseldiğinde fatura da büyüyor. Kiminin hastanesinin boş yatağı, kiminin köprüsünün boş şeridi, hepsinin bedeli aynı cepten, senin cebinden çıkıyor. Kur’an bu tür bir düzeni tarif etmek için bize çok eski bir kavram veriyor: bâtıl yolla mal yemek. Nisâ suresinin 29. ayeti, mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyin der ve yalnızca karşılıklı rızaya dayanan ticareti bunun dışında tutar. Sana soruyorum: Hiç geçmediğin köprünün parasını ödemeye rıza gösterdin mi? Bu sözleşmelerin tamamını okuyabildin mi? Rıza, bilgi olmadan olmaz.

 

Haşr suresinin 7. ayeti, servetin yalnızca zenginler arasında dolaşan bir güç hâline gelmemesi gerektiğini söyler. Ayetin doğrudan konusu, savaşsız elde edilen fey mallarının nasıl dağıtılacağıdır. Ama Allah hükmün gerekçesini de açıkça bildirmiştir ve o gerekçe, bir toplumda servetin nasıl dolaşması gerektiğine dair kalıcı bir ölçü koyar. Kur’an zengin olmayı yasaklamaz. Ama devletin gücünü birkaç ailenin servetine kaldıraç yapmak, bu gerekçenin tam olarak neyi önlemek istediğini gösterir. Yirmi dört yılda devlet eliyle yeni bir zengin sınıfı doğdu. Aynı yıllarda resmi enflasyon 2022’de yüzde 85’i aştı. Asgari ücretli, emekli ve dar gelirli pazarda file dolduramaz oldu. Sofrasından ekmeği eksilen o insanlar da senin komşun, senin cemaatin, belki senin çocuğun.

 

Tevbe suresinin 34. ve 35. ayetleri, altın ve gümüşü yığıp Allah yolunda harcamayanlara acı bir azabı müjdeler. Sonra o azabı tarif eder: O servet cehennem ateşinde kızdırılacak, sahiplerinin alınları, yanları ve sırtları onunla dağlanacak ve onlara “İşte bu, kendiniz için biriktirdiğinizdir, şimdi biriktirdiğinizi tadın” denilecek. Müfessirler (Kur’an yorumcuları), zekâtı verilmiş malın bu tehdidin kapsamına girmediğini söyler. Yani mesele para sahibi olmak değildir. Mesele, servetin topluma kapanması, sadece sahibini büyüten bir yığına dönüşmesidir. Humaze suresi, mal toplayıp onu tekrar tekrar sayan ve malının kendisini ebedî kılacağını sanan insanın vay haline, der. Tekâsür suresi ise “Çokluk yarışı sizi oyaladı, ta kabirleri ziyaret edinceye kadar” diye başlar ve o gün nimetlerden hesaba çekileceğimizi hatırlatarak biter. Kamu gücünün gölgesinde servetler katlanırken sen bunu “çalışan kazanıyor” diye alkışladın. Tekâsür suresini her okuduğunda bu alkışı hatırlıyor musun?

 

Burada ribâya tekrar değinmek istiyorum, ama önce dürüst olayım. Klasik fıkıh ribâyı daha dar ve teknik biçimde, borçta ve bazı mübadelelerde şart koşulan fazlalık olarak tanımlar. Benim yapacağım okuma bu tanımın ötesine geçiyor ve bir yorumdur. Kelimenin kökündeki “artma, fazlalık” anlamını ve Bakara suresinin 279. ayetindeki o muhteşem cümleyi merkeze alıyorum: Anaparanız sizindir; ne zulmedersiniz ne de zulme uğrarsınız. Kur’an “Allah alışverişi helal, ribâyı haram kıldı” diyerek her kazancı aynı kefeye koymaz. Ticarette kâr vardır, üretimde artış vardır. O hâlde asıl soru şudur: Bu artış nereden geliyor? Yeni bir değer mi ürettin, gerçek bir hizmet mi sundun, bir risk mi üstlendin? Yoksa sahip olduğun makam, imtiyaz ya da devletle yakınlığın sayesinde karşılığını üretmediğin bir fazlalığı mı aldın? Bir şirketin, kurduğu siyasi yakınlık sayesinde her yıl piyasada elde edemeyeceği garantili bir kazancı devletten alması fıkhen (İslam hukukuna göre) ribâ olmayabilir. Ama “ne zulmedin ne zulme uğrayın” terazisinden kaçamaz. O terazinin bir kefesinde garanti ödemesini alan şirket, öbür kefesinde onu vergisiyle ödeyen işçi duruyor.

 

Kasas suresinin Karun kıssasını hatırla. Karun’un hazinelerinin anahtarlarını güçlü bir topluluk zor taşıyordu. Kavmi ona “şımarma” dediğinde verdiği cevap, bugün hâlâ kulağımızda çınlayan cevaptır: “Bu servet bana sadece kendimdeki bilgi sayesinde verildi.” Sonra ihtişamıyla halkın karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler “Keşke Karun’a verilenin benzeri bizim de olsa, o gerçekten büyük bir şans sahibi” dediler. Ertesi gün yer onu ve sarayını yuttuğunda, bir gün önce ona özenenler “Demek ki” dediler, “Allah rızkı dilediğine genişletip dilediğine daraltıyormuş.” Kıssanın dersi, zenginliğin kendi başına ahlaki üstünlük belgesi olmadığıdır. Bu ülkede kamu hizmeti iddiasıyla yola çıkanların hayat tarzı ile yönettikleri halkın hayatı arasındaki mesafe nasıl oluştu? Servetler açıklanabiliyor mu? Binden fazla odası olan bir saray, pahalı makam araçları, yenilenen uçak filoları, yüzlerce araçlık konvoyla gezinmeler, kuş sütü eksik olmayan abartılı sofralarla yandaş ağırlamalar… A‘râf suresi “yiyin, için ama israf etmeyin” der, “itibardan tasarruf olmaz” demez. İsrâ suresi, saçıp savuranların şeytanların kardeşleri olduğunu söyler. Karun’un ihtişamına özenen kalabalığın içinde sen de var mıydın?

 

Âl-i İmrân suresinin 161. ayetinde bir kelime geçer: gulûl. Ayetin tarihsel bağlamı, savaşta elde edilen ortak maldan gizlice pay almaktır. Ayet şöyle devam eder: Kim (devletin, milletin malına) hıyanet ederse, kıyamet günü hıyanet ettiği şeyle birlikte gelir. Modern devletin bütçesini, kamu aracını, devlet televizyonunu doğrudan bu ayetin konusu saymak, ayetin teknik kapsamını genişletmek olur. Ama ahlaki kıyas son derece açık: Ortak mal emanettir ve emanete el uzatan onu kıyamet günü sırtında taşır. AGİT’in 2023 seçim raporu, kamu kaynaklarının iktidarın kampanyasında kullanıldığını ve devlet ile parti arasındaki sınırın bulanıklaştığını kayda geçirdi. Mitinge insan taşıyan kamu otobüsleri, tek partinin sesine dönmüş devlet kanalı (TRT), bakanlık imkânlarıyla yapılan propaganda… Bunların hepsi ortak maldır. Kamu malı iktidar partisinin malı değildir. İktidar onu emanet olarak kullanır, sahibi olamaz.

 

Emanet demişken, Nisâ suresinin 58. ayeti “emanetleri ehline verin” der. Diyanet’in kendi tefsiri, devlet makamlarını da bu emanetin içinde sayar. Şimdi dürüstçe düşün: Bu ülkede kamu kadrolarına ehliyete göre mi, sadakate göre mi atama yapılıyor? Avrupa Komisyonu, Türkiye’de kamu yönetiminin yüksek derecede siyasallaştığını ve liyakatin geri plana itildiğini yazıyor. Bunu bilmek için rapor okumaya da gerek yok. Hepimiz, “adamı” olmadığı için mülakatta elenen gençleri tanıyoruz. Hepimiz, tek ehliyeti bir parti kartı olan yöneticiler gördük. Kul hakkı bazen cebinden alınan banknot değildir. Bazen hiç giremediğin ihale, liyakatine rağmen atanamadığın görev, eşit şartlarda yarışamadığın pazar ya da ödediğin verginin adil kullanılmamasıdır. “Çalınmış para bulunmadı” cümlesi bu yüzden ahlaki muhasebeyi bitirmez. Birine hak etmediği bir makam verildiyse, o makamı hak eden bir başkasının hakkı yenmiştir.

 

Mâûn suresini herhalde ezbere bilirsin. Dini yalanlayanı gördün mü, diye sorar. Sonra cevabı verir: O, yetimi itip kakan, yoksulu doyurmaya teşvik etmeyendir. Ardından, belki de Kur’an’ın dindarlara yönelttiği en sarsıcı cümle gelir: Vay haline o namaz kılanların ki namazlarından gafildirler, onlar gösteriş yaparlar ve en küçük yardımı bile esirgerler. Dikkat et, bu ayet inkârcılara değil, namaz kılanlara iniyor. Kur’an, ibadet ile vicdanın birbirinden koptuğu bir dindarlığa lanet okuyor. Fecr suresi de aynı tabloyu tamamlar: Hayır, siz yetime ikram etmiyorsunuz, yoksulu doyurmaya birbirinizi teşvik etmiyorsunuz, mirası hak hukuk tanımadan yiyorsunuz ve malı aşırı derecede seviyorsunuz. Bu ülkede milyonlarca çocuk yoksulluk içinde büyürken ve emekliler ay sonunu getiremezken, cami kürsülerinde de, mitinglerde de dindarlık söylemi hiç eksik olmadı. Mâûn suresi, bu tabloya bakan bir dindarın yüzüne tokat gibi çarpmalı.

 

6 Şubat 2023’ü unutabilir miyiz? 2018 seçimlerinden kısa süre önce çıkarılan “imar barışı” ile milyonlarca kaçak ve ruhsatsız yapı, harç karşılığında kayıt altına alındı. Mühendis odaları daha o zaman bunun can güvenliği açısından ciddi risk taşıdığı uyarısını yaptı. Malatya’daki Trend Garden Rezidans bunun en acı örneklerinden biri oldu. Bina ruhsatsız biçimde değiştirilip daire sayısı artırılmıştı ve bu değişiklikler imar barışıyla kayda geçirildi. 6 Şubat’ta bina çöktü ve 31 kişi hayatını kaybetti. Mahkeme, 2025’te müteahhit ve bina sahiplerini hapis cezasına çarptırdı. Depremde elli binden fazla insanı kaybettik ve bu kayıpların hepsini imar affına bağlamak doğru olmaz. Ama güvenliği belirsiz binalara devletin mührünü basan bir politikanın bedelini kimin ödediği ortada. Affı çıkaranlar ise tek bir gün yargılanmadı. Kul hakkı dediğimiz şey tam olarak budur. Kul hakkının ahirette nasıl sorulacağını bana değil, hocana sor.

 

Seçimlere gelince, sana dürüst olacağım, çünkü dürüstlük istediğim bir yazıda yalan söyleyemem. Oyların sandıkta çalındığını ispat edecek bir belgem yok. İsrâ suresinin 36. ayeti, hakkında bilgim olmayan şeyin ardına düşmemi söylüyor. Hucurât suresinin 6. ayeti de bir haber geldiğinde onu araştırmamı emrediyor. Bu ölçüler sadece sana değil, bana da bağlayıcı. AGİT’in 2023 seçim raporunu okudum, hem de tamamını. Rapor, seçmenlerin gerçek siyasi alternatifler arasında tercih yapabildiğini ve seçim gününün genel olarak iyi yönetildiğini söylüyor. Aynı rapor, iktidarın taraflı medya ve kamu kaynaklarının kullanımı sayesinde haksız bir avantaj elde ettiğini de kayda geçiriyor. İkisini birlikte kabul ediyorum, çünkü ahlaki muhasebe işine gelen cümleyi seçmek değil, tablonun tamamına bakmaktır. Tablonun tamamı da şu: Oyların çalınmasına gerek kalmıyor, çünkü yarış eğri bir sahada koşuluyor. Ekranların neredeyse tamamı tek bir ağızdan konuşuyor, rakibin sesi kısılıyor.

 

Saha da giderek daha fazla eğiliyor. 2019’da İstanbul seçimi iptal edildi. Seçim yenilendi ve iktidarın adayı çok daha büyük farkla kaybetti. Mart 2025’te o seçimi iki kez kazanan belediye başkanının diploması iptal edildi, ertesi sabah kendisi gözaltına alındı. Bu satırları yazdığım günlerde, hakkında 2.000 yılı aşkın hapis cezası istenen iddianameyle Silivri’de yargılanıyor. Mayıs 2026’da ise bir mahkeme kararıyla ana muhalefet partisinin seçilmiş genel başkanı görevden alındı ve yerine yıllar önce seçimi kaybetmiş eski genel başkan getirildi. Muhalefet belediyelerinde de yolsuzluk olabilir. Varsa hesabı sorulsun, ben de sorarım. Ama Avrupa Komisyonu’nun 2025 raporu çok net bir tespit yapıyor: Muhalefet belediye başkanları yolsuzluk suçlamalarıyla çok daha sık kovuşturuluyor, iktidar partilerinden ise mevcut ya da eski tek bir büyükşehir belediye başkanı bile yolsuzluk kovuşturmasıyla karşılaşmamış. Rapor, bu seçiciliğin yolsuzlukla mücadeleye olan güveni zedelediğini söylüyor. Yirmi dört yılda iktidarın tek bir büyükşehir belediyesinde tek bir yolsuzluk bulunamaması mucize midir, yoksa kimsenin aramaması mı?

 

Mutaffifîn suresi bir lanetle başlar: Vay haline ölçüde ve tartıda hile yapanların! Onlar insanlardan bir şey alırken tam alırlar, onlara bir şey ölçüp tarttıklarında ise eksik verirler. Hûd suresinde Şuayb peygamber kavmine aynı şeyi söyler: Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın, insanların eşyasını ve haklarını eksiltmeyin, yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Rakibe uygulanan terazi ile kendi tarafına uygulanan terazi farklıysa, bunun adı adalet değil, tartıda hiledir. Rakibin belediyesindeki usulsüzlüğe “yağma”, kendi belediyendeki benzerine “hizmet” diyorsan, rakibin zenginleşmesine “hırsızlık”, kendi zenginlerinin zenginleşmesine “başarı” diyorsan, terazin çoktan bozulmuş demektir.

 

Şimdi asıl meseleye gelelim. Sen belki “Ben kimsenin malını çalmadım, sadece oy verdim” diyeceksin. Önce şunu açıkça söyleyeyim: Kur’an’da “şu partiye oy veren günaha girer” diye bir ayet yok. Ben de sana böyle bir fetva vermiyorum. Kimsenin kalbini ben bilemem. Her seçmenin kararının arkasında farklı bilgiler, farklı korkular, farklı hesaplar olabilir. Ama bu ayetlerden kendi vicdanıma sorduğum soruları seninle paylaşmak zorundayım, çünkü onları sormamak da bir tür şahitliği gizlemek olur.

 

Mâide suresinin 2. ayeti, iyilikte ve takvada yardımlaşmayı emreder, günahta ve düşmanlıkta yardımlaşmayı yasaklar. Modern dünyada bir iktidara verilebilecek en güçlü destek sandıktır. Oy bir vekâlettir, bir güven beyanıdır, bir imzadır. Hûd suresinin 113. ayeti ise bundan da ince bir şey söyler: Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa ateş size de dokunur. Ayet “zulmetmeyin” demiyor, “zulmedenlere meyletmeyin” diyor. Yani sadece zulmü işlemeyi değil, ona yaslanmayı, onu desteklemeyi, ona gönül vermeyi de sorguluyor. Müfessirler bu meylin küçük bir eğilim bile olabileceğini söylemişlerdir. Şimdi kendi vicdanıma soruyorum, sen de kendine sor: Yirmi dört yıldır manşetlerde olan bunca şeyi bile bile her seferinde aynı iktidara verilen destek, bu ayetin anlattığı meyilden ne kadar uzaktır?

 

Bilmemenin bir mazeret olabileceğini kabul ediyorum. Ama bu ülkede yirmi dört yıldır bilmemek neredeyse imkânsız. Ayakkabı kutuları manşetlerdeydi. Zarrab’ın ifadeleri manşetlerdeydi. Enkazın altından gelen sesler manşetlerdeydi. Bakara suresinin 42. ayeti “Hakkı bâtılla karıştırmayın, bile bile hakkı gizlemeyin” der. 283. ayet ise şahitliği gizlemeyi yasaklar ve gizleyenin kalbinin günahkâr olduğunu söyler. Sen bu olayların hepsinin şahidisin. Gördüğünü görmemiş gibi yapmak, şahitliği gizlemek değil de nedir?

 

Ahzâb suresinde, cehennem ateşinde yüzleri evrilip çevrilenlerin bir sözü aktarılır: Rabbimiz, biz efendilerimize ve büyüklerimize uyduk, onlar da bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz, onlara azabın iki katını ver. Bakara suresinde ise o gün uyulanların kendilerine uyanlardan uzaklaşacağı, aralarındaki bütün bağların kopacağı anlatılır. Zuhruf suresinde Firavun için şöyle denir: Kavmini küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler, çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavimdi. Bu ayetlerin hiçbiri “liderim yaptıysa sorumluluk onundur” mazeretini kabul etmiyor. Kur’an’a göre büyüklerine körü körüne uyan, onların hesabından kendi payını da taşır. O gün “Ben sadece oy verdim” demek yetecek mi, bilmiyorum. Ama o gün sana “Kutuları görmedin mi, garantileri duymadın mı, enkazın altındaki sesleri işitmedin mi?” diye sorulduğunda “Ama başörtüsü” ya da “Ama onlar namaz kılıyordu” demenin yetmeyeceğini biliyorum. Ankebût suresi namazın insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyacağını söyler. Alıkoymadıysa, o namazın hesabı da kılana sorulacak.

 

Dindarlığın ölçüsü camide kaç saf dolduğu değil, kamu malına kimin elini uzattığıdır. Ağzı dualı olup eli kul hakkında olanları Kur’an zaten tarif etmiş. Onlara en büyük hizmeti de her seçimde “Bizimkiler yapıyorsa bir hikmeti vardır” diyerek sen yapıyorsun. Siyasetin en tehlikeli cümlesi “Ama bizimkiler”dir. O cümle kurulduğu anda ölçü değişir: Hırsızlık “hizmet”, kayırmacılık “sadakat”, propaganda “hakikat”, eleştiri ise “ihanet” olur.

 

Bu yazının seni rahatsız ettiğini, belki utandırdığını biliyorum. Bunu saklamayacağım. Peygamberimiz hayânın imandan olduğunu söylemiştir. Utanmak insanı küçültmez. Asıl küçülten, utanılacak şeyin karşısında utanma duygusunu yitirmektir. Bu yazı seni aşağılamak için değil, o duyguyu yeniden uyandırmak için yazıldı. Çünkü Kur’an’ı rakibe okumak kolaydır. Zor olan, onu kendi liderine, kendi partine, kendi zenginlerine ve nihayet kendine okumaktır. Aynı ayetleri yarın muhalefete de okuyacağım, sen de benim hesabımı aynı ayetlerle sorabilirsin. Kur’an’ın adaleti parti rozeti taşımaz.

 

Bir sonraki seçimde sandığa giderken yanına tesbihini değil, terazini al. O terazinin bir kefesine sevdiğin partiyi, öbür kefesine Nisâ suresinin 135. ayetini koy. Ve kendine sadece şu soruyu sor: Ben adaleti herkes için mi istiyorum, yoksa sadece benim tarafıma dokunmadığı sürece mi? Bu sorunun cevabı, attığın oydan daha uzun yaşayacak.