Bir gecede sapkın olmak
1826 yazında İstanbul’da bir karar alındı: Bektaşi tarikatı
kaldırılacaktı. Tekkeler kapatıldı, bir kısmı yıkıldı, bir kısmı Nakşibendi
şeyhlerine devredildi. Babalar sürüldü, önde gelenlerinden üçü idam edildi.
Oysa birkaç hafta öncesine kadar Bektaşilik, üç yüz yıldır
devletin ordusuyla iç içe yaşayan, meşru, hatta saygın bir yoldu. Yeniçeriler
Hacı Bektaş’ı pirleri sayıyordu. O birkaç haftada Bektaşilerin inancında tek
bir şey değişmedi. Aynı dualar okunuyor, aynı erkân sürüyordu. Değişen şey,
yeniçeri ocağının kaldırılmış olmasıydı. Bir inanç, içeriği yüzünden değil,
bağlı olduğu kurum ortadan kalktığı için bir gecede “sapkın” hale gelmişti.
Bu olay tek başına garip bir istisna gibi görünebilir.
Değil. İslam tarihinde “doğru” ile “sapkın” arasındaki sınır defalarca yer
değiştirdi. Yüzyıllarca tekfir edilen bir düşünür sonraki yüzyılda türbesi
padişah eliyle yaptırılan bir veliye dönüştü. Bir yerde devletin resmi mezhebi
olan inanç, birkaç yüz kilometre ötede kovuşturma sebebi sayıldı.
Bu yazı basit görünen ama cevabı hiç basit olmayan bir
soruyu soruyor: Bu sınırı kim çizdi, ne zaman çizdi ve neye göre çizdi?
Soru yalnızca tarihçileri ilgilendirmiyor. “Bunlar İslam’ı
içine sindirememiş” cümlesi bugün de kuruluyor. Cemevinin ibadethane sayılıp
sayılmayacağı tartışılıyor. 2014’te Sincar’da Yezidilere yapılanları hâlâ
hatırlıyoruz. Son yıllarda Suriye’de Alevilere ve Dürzilere yönelik kanlı
saldırılar yaşandı. Sınırın nasıl çizildiğini anlamak, bugün nasıl çizildiğini
anlamanın da yolu.
Bu yazının yöntemi
Bu soruyu tek bir gelenek içinde cevaplamak yanıltıcı
olurdu. Yalnızca İslam tarihine bakarsanız, anlatılan şeyin bu dine özgü bir
kusur olduğu izlenimi doğar. Oysa değil. Aynı hikâye, farklı isimlerle ve
farklı kurumlarla, Hristiyanlıkta ve Yahudilikte de yaşandı. Bu yüzden yazı üç
bölümden oluşuyor.
Üç gelenek, sınır çizmek bakımından birbirinden çok farklı
donanımlara sahipti. Hristiyanlıkta bunun için kurulmuş resmi bir aygıt vardı:
konsiller, piskoposluk hiyerarşisi, iman metinleri ve sonunda bir papalık.
İslam’da böyle merkezi bir merci hiçbir zaman olmadı; ulema dağınık ve çok
sesliydi. Yahudilik ise yaklaşık iki bin yıl boyunca kendi devleti olmadan
yaşadı. Üç farklı donanım, tek bir örüntü. Karşılaştırmayı değerli kılan da bu.
İki uyarı. Birincisi sıralama. Tarihsel sıra
Yahudilik, Hristiyanlık, İslam’dır. Bu yazı tersinden gidiyor: en
yakınımızdaki, hakkında en çok konuştuğumuz örnekten başlayıp geriye doğru. İkincisi
denge. İslam bölümü diğer ikisinden belirgin biçimde uzun. Bu bir tercih: İslam
bölümü ayrıntılı ana vaka, diğer ikisi ise tezi sınayan kontrol örnekleri. Amaç
bir geleneği diğerinden daha hoşgörülü göstermek değil; bu yarışın galibi yok.
Son olarak şunu baştan söyleyeyim: Bu yazı “hangi yorum
doğrudur?” sorusuna cevap vermiyor. O soru teolojinin sorusudur ve cevabı
soranın yerine göre değişir. Bir Osmanlı şeyhülislamının cevabıyla bir Safevi
âliminin cevabı farklıdır ve ikisi de kendi çerçevesinde tutarlıdır. Buradaki
soru tarihçinin sorusu: Kim, hangi dönemde, hangi yorumu meşru kabul etti ve
bunu hangi araçlarla yaptı?
Heterodoksi bir özellik değil, bir ilişkidir
İki kelimeyle başlayalım. Yunanca kökenli ortodoksi “doğru
görüş”, heterodoksi ise “farklı görüş” demek. Gündelik dilde ortodoksi
hâkim, yerleşik inancı; heterodoksi ise ondan ayrılan yorumları anlatır.
Ama burada bir tuzak var. Bu kelimeleri duyunca
heterodoksinin bir inancın içinde taşıdığı bir özellik olduğunu düşünürüz.
Sanki bazı inançlar doğuştan “sapkın”, bazıları doğuştan “doğru”dur. Oysa
hiçbir inanç kendiliğinden heterodoks değildir. Bir yorum, ancak başka bir
yorum merkeze yerleşip sınır çizdiğinde “dışarıda” kalır. Sınır çizilmeden önce
ortada yalnızca birbirine rakip, birbirini eleştiren ama hiçbiri henüz “sapkın”
olmayan yorumlar vardır.
Yani heterodoksi bir özellik değil, bir ilişkidir: merkezle
kenar arasındaki ilişki. Merkez yer değiştirdiğinde kenar da değişir.
Bektaşiliğin 1826’daki hikâyesi tam olarak budur.
Üç bölümün her biri aynı dört adımı izleyecek: önce
çoğulluk, sonra sınırın kurulması, sonra sınırın yer değiştirmesi, en sonda
bedel.
I. İSLAM: ANA VAKA
Ortodoksi nasıl doğdu?
İslam’ın ilk iki yüzyılına bakan biri bugünkü tabloyu orada
bulamaz. Dört mezhep yoktu, düzinelerce hukuk ekolü vardı ve hangisinin
kalacağı belli değildi. Kader gibi temel konularda birbirine taban tabana zıt
görüşler açıkça savunuluyordu. Büyük hadis derlemeleri henüz yapılmamıştı. “Ehl-i
sünnet” ifadesi bugünkü anlamını kazanmamıştı.
Bu bir eksiklik değildi. Hızla genişleyen, çok farklı
kültürlerle karşılaşan genç bir dinin doğal haliydi. Ortodoksi bu çoğulluğun
içinden seçilerek çıktı. Bu seçimi dört küçük hikâyeyle izleyebiliriz.
Birinci hikâye: Kırbaçlanan âlim
833 yılında Abbasi halifesi Me’mun, devlet görevindeki
âlimlerin tamamının bir görüşü açıkça kabul etmesini şart koştu: Kur’an
yaratılmıştır, ezelî değildir. Bu, akla büyük önem veren Mu’tezile kelam
okulunun temel tezlerinden biriydi ve halife onu devlet politikası haline
getirmişti. Kabul etmeyenler sorgulandı, görevden alındı, hapsedildi. Bu sürece
mihne, yani sınav dendi.
En bilinen direnişçi Ahmed b. Hanbel’di. Halife Mu’tasım
döneminde hapsedildi ve kırbaçlandı. İki yılı aşkın bir süre sonra serbest
bırakıldı, ama boyun eğmedi. Yaklaşık on beş yıl sonra Halife Mütevekkil
mihneye son verdi, Mu’tezile devlet desteğini kaybetti ve Ahmed b. Hanbel
direnişin simgesi haline geldi.
Bu hikâyenin ilginç yanı şu: Ortodoksi tarihinin ilk büyük
engizisyonunu, sonradan “sapkın” sayılacak olan taraf yürüttü. Mu’tezile
sonraki yüzyıllarda da parlak bir dönem geçirdi. Ama 1018 civarında Abbasi
halifesi Kadir Billah, Mu’tezili görüşleri açıkça mahkûm eden bir inanç metnini
resmen ilan ettirdiğinde terazi kesin olarak döndü. Bugün Sünni dünyada
Mu’tezili bir cemaat yok. Fikirleri ise Zeydi ve İmami Şii kelamında yaşamaya
devam etti.
Buradan çıkan ders ikili. Devlet bir görüşü zorla dayatmaya
çalıştığında her zaman kazanamadı; mihne başarısız oldu, çünkü halkın vicdanı
karşı taraftaydı. Ama devletin desteğini kaybeden bir görüş de hızla zemin
kaybetti.
İkinci hikâye: Sönen mezhepler
Bugün “dört mezhep” deriz. Ama 9. yüzyılda çok daha fazlası
vardı ve hepsi ciddiye alınıyordu. Evzai’nin ekolü Şam’da ve bir dönem
Endülüs’te yaygındı. Leys b. Sa’d Mısır’da, Süfyan es-Sevri Kufe’de okul
kurmuştu. Tarihçi ve müfessir Taberi’nin kendi ekolü vardı. Davud ez-Zahiri
kıyası tümüyle reddeden bir hukuk anlayışı geliştirdi. Hiçbiri bugüne kalmadı.
Neden? Metinleri bugün okunabiliyor ve zayıf değiller. Kalan
mezheplerin ortak özelliği kurumsallaşabilmeleriydi. Talebe yetiştirdiler,
metin ürettiler, kadılık kadrolarına yerleştiler. Devlet desteği bu süreçte
önemliydi ama tek başına belirleyici değildi. Hanbelilik yüzyıllarca hiçbir
devletin resmi mezhebi olmadan, Bağdat sokaklarındaki güçlü halk tabanı
sayesinde yaşadı. Zahirilik ise Kuzey Afrika’daki Muvahhidler devletinin
himayesine rağmen söndü.
Yani mezheplerin hayatta kalmasını belirleyen yalnızca
doktrin değildi, yalnızca devlet de değildi. Kurum, halk tabanı ve iktidar
birlikte çalıştı.
Üçüncü hikâye: Bir medrese ağı
1067’de Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün Bağdat’ta kurduğu
medrese kapılarını açtı. Ardından Nişabur, Isfahan, Herat ve Musul’da
benzerleri geldi. Nizamiye medreseleri vakıf gelirleriyle ayakta duruyordu ama
arkalarında devletin en güçlü adamı vardı. Çizgileri de belliydi: hukukta
Şafiilik, inançta Eş’arilik.
Bir gencin âlim olmasının yolu artık büyük ölçüde bu ağdan
geçiyordu: burs, yurt, kütüphane, hoca ve ardından kadılık ya da müderrislik.
Ortodoksi yalnızca bir fikir olarak değil, bir kariyer yolu olarak da
kuruluyordu. Rakip yorumların en büyük dezavantajı yanlış olmaları değil, böyle
bir ağa sahip olmamalarıydı.
Dördüncü hikâye: İçeri alınan tasavvuf
Nizamiye’nin en parlak hocası Ebu Hamid el-Gazali’ydi.
Bağdat’ta kürsü sahibiydi, filozoflara karşı yazdığı eserle ünlenmişti. 1095’te
her şeyi bırakıp gitti. Yıllar süren inziva ve arayıştan sonra İhyâu
Ulûmi’d-Dîn’i yazdı. Bu eser İslam tarihinin en etkili uzlaşmalarından birini
kurdu: Tasavvuf, şeriata bağlı kaldığı sürece meşrudur.
Gazali’den önce fakihler sufileri bid’atle, sufiler
fakihleri şekilcilikle suçluyordu. Gazali’den sonra tasavvufun büyük kısmı
merkeze girdi. Kadirilik, Nakşibendilik, Şazelilik ve Halvetilik gibi
tarikatlar tümüyle Sünni ana akımın içindedir. Kurucularının çoğu medrese
eğitimli hukukçulardır.
Bu önemli bir noktayı gösteriyor: Tasavvuf kendiliğinden
heterodoks değildir. Mistisizm de, batıni yorum da, gizli anlam arayışı da tek
başına insanı dışarıda bırakmaz. Dışarıda kalmanın başka sebepleri vardır.
Herkes devraldı
Heterodoks akımlar söz konusu olduğunda en sık duyulan
itiraz şudur: Onlar İslam’ı eski inançlarla karıştırmış, saf dini bozmuşlardır.
Bu itirazı ciddiye almak gerekiyor, çünkü içinde bir doğru payı var ama bir de
büyük bir yanılgı.
Doğru payı şu: İslam boş bir zemine yayılmadı. Fethedilen
topraklarda bin yıllık Zerdüşt geleneği, Hristiyan manastırları, Budist
tapınakları, bozkırın şamanik gelenekleri yaşıyordu. İran’da nüfusun
çoğunluğunun Müslüman olması fetihten iki yüzyıldan fazla sonrayı buldu,
Mısır’da daha da uzun sürdü. Din değiştiren insanlar ninnilerini, masallarını,
kutsal mekânlarını ve hastalıkta başvurdukları pratikleri de yanlarında
getirdi.
Yanılgı ise şu: Bu devralma yalnızca heterodoksiye özgü
değildi. Ortodoksi de devraldı.
Kâbe İslam’dan önce de bir hac merkeziydi. Tavaf, kurban ve
Hacerülesved yerindeydi. “Allah” kelimesi İslam öncesi Arabistan’da yüce
tanrıyı adlandırıyordu. Bunlar yıkılmadı, devralındı ve yeni bir anlamla donatıldı.
İlk İslam devletinin divan teşkilatı ve vergi sistemi Bizans ve Sasani
modellerinden alındı. Sikkeler Emevi halifesi Abdülmelik’in reformuna kadar
Bizans ve Sasani örneklerini taşıyordu. Kelam, yani İslam teolojisi,
kavramlarını Yunan felsefesiyle tartışarak kurdu. Tekke düzeni (bir şeyh,
etrafında yaşayan müritler, ortak mutfak, vakıf geliri) Suriye ve Mısır’daki
manastırlarla dikkat çekici benzerlikler taşır. Burada tek yönlü bir
kopyalamadan çok, yüzyıllarca yan yana yaşamanın ürünü olan bir etkileşimden
söz etmek daha doğru.
En ironik örnek belki de şu: İslam tarihinde sapkınları
kovuşturmak için kullanılan “zındık” kelimesinin kendisi Orta Farsçadan gelir.
Sasani devleti Maniheistleri bu adla kovuşturuyordu. Abbasiler kelimeyi olduğu
gibi devraldı ve Halife Mehdi zındıkları takip etmek için özel bir memuriyet
kurdu. Yani yalnızca inançlar değil, inançları kovuşturma kategorisi de
devralınmıştı.
O halde ortodoksi ile heterodoksi arasındaki fark, birinin
saf, diğerinin karışık olması değildir. İkisi de devralarak, karışarak, yeniden
yorumlayarak oluştu. Bu yazının ileri sürdüğü şey şu: Ortodoksi, kazanmış
bir senkretizmdir. Kazandıktan sonra da kendini başlangıçtan beri saf
olarak anlatmaya başlamıştır. Bu kötü niyetli bir gizleme değil. Her kazanan
taraf kendi tarihini kaçınılmazmış gibi yazar.
Dışarıda kalanlar
Düşmanın kaleminden tanıdıklarımız
İslam’ın daha ilk yüzyılında Şii çevrelerin kenarında bir
dizi akım belirdi. Kaynaklar bunlara gulat, yani “aşırıya kaçanlar” der.
İmama ilahi nitelik atfetmek, ruh göçü, imamın ölmeyip geri döneceği inancı
ortak temalarıydı.
Kaynaklarda kırktan fazla fırka adı geçer. Ama bu fırkaların
neredeyse tamamı hakkında bildiklerimiz, onları çürütmek için yazılmış
eserlerden gelir. Mezhepler tarihi kitapları belirli bir amaçla yazıldı: doğru
yolu tarif etmek ve sapanları sıralamak. Bir grup hakkında elinizde yalnızca
düşmanının yazdığı metin varsa, o grubun kendini nasıl tanımladığını
bilemezsiniz. Bazı fırka adlarının gerçekten var olup olmadığı bile
tartışmalıdır. Listeyi kabartmak, tehlikeyi büyük göstermenin bir yoluydu.
Bu, dışarıda kalanların tarihine bakarken sürekli akılda
tutulması gereken bir şey: Heterodoksinin tarihi büyük ölçüde ortodoksinin
kalemiyle yazıldı. İlerleyen bölümlerde aynı sorunun Hristiyanlıkta ve
Yahudilikte de karşımıza çıktığını göreceğiz.
Devlet kuran “sapkınlar”
9. yüzyılın sonunda bir akım bu dağınıklığı aştı:
İsmaililik. Ayırt edici özelliği inancından çok örgütlenmesiydi. Davet
adı verilen sistem, bölge bölge sorumlulardan ve aşama aşama açılan bir
öğretiden oluşan, dönemin en gelişmiş örgütlerinden biriydi.
Sonuçları devasa oldu. İsmaili kökenli Karmatiler Bahreyn’de
devlet kurdu ve 930’da Mekke’ye girip Hacerülesved’i sökerek yirmi yılı aşkın
bir süre alıkoydu. Fatımiler 909’da Kuzey Afrika’da devlet kurdu, Mısır’ı aldı,
Kahire’yi inşa etti ve Ezher’i kurdu. İki yüzyıl boyunca Abbasilerin karşısında
rakip bir halifelik olarak durdular. Nizariler 1090’da Alamut kalesini ele
geçirdi ve bir buçuk yüzyıldan uzun süre dönemin en güçlü devletlerini meşgul
etti.
Bu, kenarda kalmış bir sapkınlık değildi. Rakip bir dünya
düzeniydi. Tam da bu yüzden en sert karşılığı aldı. Gazali’nin Batınilere karşı
yazdığı reddiyenin Abbasi halifesinin isteğiyle kaleme alınması tesadüf
değildi.
Buradan önemli bir sonuç çıkıyor: En sert dışlama her zaman
en zayıf olana yapılmadı. Çoğu zaman en tehlikeli görülene yapıldı.
Kimdir bunlar? İslam dünyasında bugün yaşayan başlıca
gelenekler
·
Anadolu Aleviliği: Türkiye’nin en büyük
heterodoks geleneği. Cem, semah, dedelik ve Ehl-i Beyt sevgisi merkezdedir.
Kökenleri İslami, Türkmen, Kürt, yerel Anadolu ve batıni unsurların buluştuğu
uzun bir süreçte şekillendi.
·
Bektaşilik: Hacı Bektaş Veli’ye bağlanan
ve 16. yüzyılda Balım Sultan tarafından kurumsallaştırılan yol. Türkiye’de
Alevilikle iç içe, Arnavutluk’ta ise bağımsız bir yapı olarak sürüyor.
·
Nusayrilik (Arap Aleviliği): 9. yüzyılda
İbn Nusayr çevresinde oluşan batıni gelenek. Suriye kıyılarında ve Hatay’da
yaşıyor.
·
Dürzilik: 11. yüzyılda Fatımi döneminde
ortaya çıktı ve bir süre sonra dışarıdan üye kabulünü durdurdu. Lübnan, Suriye,
İsrail ve Ürdün’de yaşıyor. Pek çok Dürzi kendini ayrı bir inanç topluluğu
olarak görür.
·
Yezidilik: Sünni bir tarikat olan
Adeviyye’den doğup zamanla ayrı bir din haline geldi. Tarih boyunca defalarca
kıyıma uğradı; en son 2014’te.
·
Yaresanilik (Ehl-i Hak): İran ve Irak’ta,
ağırlıklı olarak Kürtler arasında yaşayan, ardışık ilahi tecelli inancını
merkeze alan gelenek.
Neden düşmanlık?
Heterodoksiye karşı sertliği yalnızca kötü niyetle açıklamak
kolay ama yanlış olur. Arkasında birbirine örülmüş dört neden vardı ve bunların
bir kısmı samimiydi.
Devletin bekası. Büyük imparatorluklar dini birliği
siyasi istikrarın teminatı olarak gördü. Üstelik bazı heterodoks hareketler
gerçekten de siyasi başkaldırıyla iç içeydi. 13. yüzyılda Babailer isyanı, 15.
yüzyılda Şeyh Bedreddin hareketi ve 16. yüzyıl başında Şahkulu isyanı bunun
örnekleri. Farklı bir inanç, farklı bir sadakat gibi okundu. Bazen bu okuma
doğruydu, bazen değildi.
Tahrif korkusu. Bu en az konuşulan ama belki en
samimi neden. Ulema, dinin özünün bozulacağından gerçekten endişe ediyordu.
Batıni yorum, ayetlerin görünen anlamının ardında gizli bir anlam arıyordu. Bu
yorum ileri götürüldüğünde namaz, oruç ve hac gibi zahiri hükümleri askıya alma
potansiyeli taşıyordu. Fıkıh merkezli bir anlayış için bu, dinin omurgasının
çökmesi demekti. Bu kaygıyı ciddiye almadan heterodoksiye karşı tutumu anlamak
mümkün değil.
Hukukta birörneklik. Fıkıh yalnızca ibadeti değil
evliliği, mirası, ticareti ve ceza hukukunu da düzenliyordu. Kendi kurallarıyla
yaşayan, kendi uyuşmazlıklarını kendi içinde çözen topluluklar, imparatorluğun
yargı ve vergi mekanizmasının dışında kalıyordu. Devlet için bu bir yönetim
sorunuydu.
Ulemanın konumu. Medrese sistemiyle birlikte eğitimi,
yargıyı ve fetvayı elinde tutan profesyonel bir âlim sınıfı oluştu. Halk
üzerinde büyük etkisi olan karizmatik şeyhler, dervişler ve batıni önderler bu
sınıfın otoritesiyle rekabet ediyordu. Dini doğruyu savunmak ile kurumsal
konumu korumak çoğu zaman birbirinden ayırt edilemez hale geldi.
Bu dört neden birbirini besledi. Devlet ulemanın teolojik
dilini, ulema devletin zor gücünü kullandı. Tekfir, yani bir kişiyi ya da grubu
İslam dışı ilan etmek, tam da bu buluşma noktasında durur. Bir âlimin fetvası
tek başına bir görüştür. Arkasına devlet geçtiğinde bir infaz emrine
dönüşebilir.
Örüntü: Sorun bir mezhep değil, bir mantık
Sınırın nasıl işlediğini en iyi vakalar gösterir.
Hallac-ı Mansur 922’de Bağdat’ta yıllar süren bir
yargılamanın ardından işkenceyle öldürüldü. Suçlamalar karışıktı ve siyasi
boyutu ağır basıyordu. Aynülkudat Hemedani 1131’de, otuz üç yaşında idam
edildi. İşrak felsefesinin kurucusu Sühreverdi 1191’de Halep’te öldürüldü.
Hurufi şair Nesimi 15. yüzyılın başında yine Halep’te derisi yüzülerek
öldürüldü. Hurufiler Edirne’de yakıldı; aynı dönemde bir Hurufinin Timurlu
hükümdarı Şahruh’a suikast girişiminde bulunduğunu da not etmek gerek. Şeyh
Bedreddin 1420’de, bir isyanın merkezinde idam edildi.
Bu listeye bakınca dikkat çeken bir şey var: Vakaların
çoğunda saf bir doktrin sorunu yok. Hemen her zaman yanında bir siyasi bağlam
duruyor: bir isyan, bir taht kavgası, bir nüfuz mücadelesi.
En çarpıcı örnek Kızılbaşlar. 16. yüzyılda Anadolu’nun
Türkmen zümreleri, Osmanlı’nın doğrudan rakibi olan Safevi hanedanına bağlandı.
Çaldıran Savaşı’nın (1514) öncesinde ve sonrasında verilen fetvalar
Kızılbaşları mürted, yani dinden çıkmış ilan etti. Ebussuud Efendi’nin sonraki
fetvaları bu çizgiyi sürdürdü. Burada bir paradoks var: Osmanlı’da Hristiyan ya
da Yahudi bir tebaa, zimmi statüsüyle can ve mal güvencesine sahipti. Mürted
sayılan bir Müslüman’ın ise bu güvencesi yoktu. Aynı dinin içindeki fark,
dinler arasındaki farktan daha tehlikeli görülüyordu.
Neden? Çünkü zimmi bir tehdit değildi. Kızılbaş ise düşman
bir devlete sadık bir nüfustu. Bektaşilik ile Kızılbaşlık arasında öğreti
düzeyinde güçlü ortaklıklar vardı: cem, semah, Ehl-i Beyt sevgisi, ocak yapısı.
Ama biri Osmanlı ordusunun tarikatıydı, diğeri düşman devletin tabanı. Aynı
öğreti, farklı siyasi adres, farklı kader.
Sınırın mezhepler arasında değil, aynı mezhebin içinde de
yürüdüğünü unutmamak gerekir. 17. yüzyıl Osmanlı’sında Kadızadeliler, tasavvufi
pratiklerin, türbe ziyaretinin ve semanın bid’at olduğunu savundu. Karşılarında
Halveti şeyhleri vardı. Kavga yüzyılın büyük kısmına yayıldı, saraya taştı ve
tekkelerin basılmasına kadar gitti. İki taraf da Sünni ve Hanefiydi.
Bu örüntü yalnızca Sünni iktidarlara özgü de değil. Mihneyi
yürüten, sonradan kenara itilecek olan Mu’tezile’ydi. Karmatiler 930’da
Mekke’de hacıları katletti. Safeviler 1501’de On İki İmam Şiiliğini resmi
mezhep ilan ettiğinde İran nüfusunun önemli bir kısmı Sünniydi. Sünni âlimler
öldürüldü ya da kaçtı, ilk üç halifeye toplu lanet okumak bir ritüel haline
getirildi. Safeviler zamanla kendilerini iktidara taşıyan Kızılbaşların daha
mistik ve heterodoks inançlarını da bastırdılar ve Lübnan’dan getirttikleri
âlimlerle daha kitabi bir Şiilik kurdular. Kendi ortodoksilerinin dışında kalan
Şii toplulukları da baskı altına aldılar.
Bir yerde ortodoks olan, başka bir yerde heterodoks oldu.
Ama iktidarın farklılığa bakışı şaşırtıcı biçimde benzer kaldı.
Buradan çıkan sonuç açık: Sorun Sünniliğin, Şiiliğin ya da
herhangi bir mezhebin özünde değil. Sorun, hangi mezhep olursa olsun, dini
birörnekliği güvenlik meselesi sayan iktidar mantığında. Bu mantığı hangi
mezhep eline geçirdiyse, farklı olanı aynı araçlarla dışarı itti. İzleyen iki
bölüm, bu mantığın bir din meselesi bile olmadığını gösterecek.
Bedel
Peki bu mantık neye mal oldu? Savunucuları bir birlik ve
istikrar sağladığını söyleyecektir. Önce bedellere bakalım, sonra bu savunmayı
ele alalım.
Gizlenen topluluklar. Baskı altındaki grupların
çoğunda takıyye gelişti: inancı gizlemek, dışarıya karşı farklı
görünmek. Bu bir sahtekârlık değil, bir hayatta kalma tekniğiydi. Bir topluluk
açıkça beyan ettiğinde yok edilecekse, beyan etmez. Aileler inançlarını
çocuklarına ancak belli bir yaştan sonra, kapalı kapılar ardında anlattı.
Dışarıya söylenen ile içeride öğretilen birbirinden ayrıldı.
Bilinemeyen inançlar. Takıyyenin beklenmedik bir
sonucu oldu: Baskı kendi bilgisizliğini üretti. Kendini gizleyen bir topluluğun
gerçek büyüklüğü de gerçek öğretisi de dışarıdan bilinemedi. Bu bilgi boşluğu
en akıl almaz iddialarla dolduruldu, çünkü topluluk kendini savunacak konumda
değildi. Alevilere yönelik “mum söndü” iftirası gibi suçlamalar tam da bu
boşlukta doğdu ve yüzyıllarca dolaştı. Bir grubu gizlenmeye zorlayan sistem, o
grubu tanıma imkânını da kendi elleriyle yok etti.
Kapalı toplumlar. Dürziler ve Yezidiler dışarıdan üye
kabul etmez. Aleviler ocak sistemiyle, soydan geçen bir aidiyetle yaşadı. Bu
kapalılık onları korudu ama büyümelerini de engelledi. Pek çoğu dağlık ve
ulaşılması zor bölgelerde yoğunlaştı. Bu tesadüf değil: Merkezi otoritenin
ulaşamadığı yerler, farklı olanın hayatta kalabildiği yerlerdi.
Riskli hale gelen sorular. İslam dünyasında düşünce
hayatı hiçbir zaman durmadı. Felsefe, mantık ve kelam yüzyıllar boyunca
gelişmeye devam etti. Ama bazı sorular yüksek sesle sorulduğunda can pahasına
sorulan sorulara dönüştü. Sühreverdi’nin ve Aynülkudat’ın akıbeti, sonraki kuşaklara
hangi sınırların tehlikeli olduğunu öğretti. Düşünürler ya sustu ya da örtük
yazmayı seçti. Kaybedilen şey düşüncenin kendisi değil, açıkça tartışabilme
imkânıydı.
Kalıcı fay hatları. Bugün Orta Doğu’da mezhepsel bir
çatışma patlak verdiğinde, dışarıdan bakan biri bunu yeni bir şey sanabilir.
Oysa bu çatışmaların altında yüzyıllarca birikmiş bir hafıza yatar: bir yanda “bize
her zaman böyle yaptılar” duygusu, öbür yanda “onlar her zaman düşmanla
işbirliği yaptı” şüphesi. Kızılbaşları Safevilerle özdeşleştiren şüphe, bugün
Suriye’de Alevileri rejimle, Dürzileri İsrail’le özdeşleştiren şüphenin
atasıdır. Farklılığı güvenlik sorunu olarak gören bakış, farklı olanın her
hareketini bir sadakat testine dönüştürür.
“Ama birliği korudu”
Şimdi en güçlü itiraza gelelim. Bu sert tutum İslam
dünyasını Haçlı Seferleri ve Moğol istilası gibi büyük krizlerde bir arada
tutmuş olamaz mı? Ortak bir inanç ve hukuk çerçevesi olmasaydı koca
imparatorluklar parçalanmaz mıydı?
Bu itirazın bir doğru payı var: Ortak bir hukuk ve kurumsal
çerçeve gerçekten de büyük imparatorlukları bir arada tutan harçlardan biriydi.
Ama itiraz iki şeyi atlıyor.
Birincisi, aynı imparatorluklar Hristiyanlar ve Yahudilerle
yüzyıllarca bir arada yaşamayı başardı. Zimmi sistemi eşitlik sağlamıyordu ama
bir hukuki güvence sağlıyordu. Demek ki farklılık ile düzen birbirine düşman
değildi. Farklılığa bir statü tanındığında düzen korunabiliyordu. İslam
içindeki farklılığa ise çoğu zaman böyle bir statü tanınmadı.
İkincisi, baskı çoğu zaman korktuğu tehdidi kendisi büyüttü.
Anadolu’daki Türkmenleri Safevilere iten sebeplerden biri, Osmanlı merkezinin
onları vergi, iskân ve denetim politikalarıyla zaten dışlamış olmasıydı.
Kovuşturma arttıkça sadakat de dışarıya kaydı. Tehdit olarak görülen topluluk,
tehdit olarak muamele gördükçe tehdide dönüştü.
Yani birlik sağlandıysa bile bunun bedeli, birliğin
kendisinden daha kalıcı oldu. İmparatorluklar yıkıldı. Fay hatları kaldı.
II. HRİSTİYANLIK: KURUM VARKEN
Birinci bölümde anlatılan örüntünün İslam’a özgü olup
olmadığı haklı bir soru. Değil. Hristiyanlık tarihi aynı hikâyeyi, farklı
isimlerle ve kendi ölçeğinde son derece kanlı biçimde yaşadı.
Üstelik bu tarihte İslam’da bulunmayan bir şey vardı: sınır
çizmek için kurulmuş resmi bir aygıt. Konsiller toplanıyor, piskoposlar oy
veriyor, iman metinleri kaleme alınıyor ve kimin içeride kimin dışarıda olduğu
tutanağa geçiyordu. İslam’da böyle bir merci hiçbir zaman olmadı; ulema
dağınık, çok merkezli ve kendi içinde tartışmalı bir yapıydı.
Buna rağmen sonuç şaşırtıcı ölçüde benzer oldu. Bu da şunu
gösteriyor: Sınırı çizen asıl güç kurumsal mekanizma değil, o mekanizmanın
arkasında duran siyasi iktidardır.
Sınır çizilmeden önce
İlk iki yüzyılda ortada tek bir Hristiyanlık yoktu.
Kendilerini İsa’nın takipçisi sayan çok sayıda topluluk vardı ve aralarındaki
farklar derindi. Gnostik akımlar kurtuluşun amelle değil gizli bilgiyle
geleceğini savunuyordu. Markion, Eski Ahit’in tanrısıyla İsa’nın tanrısının
aynı olmadığını ileri sürdü ve kendi kutsal kitap listesini yaptı. Montanistler
peygamberliğin sürdüğünü ve yeni vahiyler geldiğini savunuyordu.
Kanonun, yani hangi metinlerin kutsal kitaba gireceğinin
belirlenmesi büyük ölçüde bu tartışmaların ürünüdür. Markion kendi listesini
yapınca karşı taraf da bir liste yapmak zorunda kaldı. Tıpkı hadis külliyatının
derlenmesinde olduğu gibi, seçim aynı zamanda bir eleme işlemiydi. Dışarıda
kalan metinler o andan itibaren sahte ya da güvenilmez sayıldı.
Burada İslam’daki fırak literatürünün tam karşılığı olan bir
tür de doğdu: heresiyoloji, yani sapkınlıklar üzerine reddiyeler. 180 civarında
Lyon piskoposu Irenaeus’un yazdığı eser bu türün en ünlüsüdür. Ve aynı sorunu
üretir: Yüzyıllarca Gnostikler hakkında bildiğimiz hemen her şey, onları
çürütmek için yazılmış metinlerden geliyordu.
Sonra 1945’te Mısır’da, Nag Hammadi’de bir küp dolusu
papirüs bulundu. İçinde Gnostik toplulukların kendi yazdıkları metinler vardı.
Ortaya çıkan tablo, reddiyelerin çizdiği karikatürden hayli farklıydı. Bu
keşif, “bir grubu yalnızca düşmanının kaleminden tanımak” sorununun ne kadar
ciddi olduğunun en somut kanıtıdır. İslam tarihindeki onlarca fırka için böyle
bir küp hiç bulunmadı.
İmparator sahneye çıkıyor
Asıl dönüm noktası 4. yüzyıldır. Konstantin’in Hristiyanlığı
serbest bırakıp himaye etmesiyle birlikte, teolojik tartışmalar aynı zamanda
imparatorluk meselesi haline geldi.
325’te İznik’te toplanan konsile başkanlık eden kişi bir
piskopos değil, imparatorun kendisiydi. Tartışma konusu, İsa’nın Baba ile aynı
özden mi yoksa yaratılmış bir varlık mı olduğuydu. Arius’un görüşü reddedildi
ve bir iman metni kabul edildi. Ama hikâye burada bitmedi. Konstantin’in oğlu
II. Konstantius Arius’un çizgisine yakındı ve terazi tersine döndü. Ariusçuluğa
karşı mücadelenin sembolü olan İskenderiyeli Athanasius, kariyeri boyunca beş
kez sürgüne gönderildi. Hangi görüşün “doğru” sayıldığı, tahtta kimin
oturduğuna göre değişiyordu.
Bu, tam olarak İbnü’l-Arabi’nin ya da Bektaşiliğin
hikâyesidir: aynı öğreti, değişen siyasi adres, değişen kader.
380’de İmparator I. Theodosius bir ferman yayımladı ve
belirli bir inanç formülünü imparatorluğun resmi dini ilan etti. Bu fermandan
sonra “sapkın” kelimesi artık yalnızca teolojik bir nitelemeyi değil, hukuki
bir statüyü ifade ediyordu. 385’te İspanyalı piskopos Priscillianus, sapkınlık
suçlamasıyla yargılanıp idam edildi. Bu, Hristiyanlık tarihinde bir Hristiyanın
inancı yüzünden devlet eliyle öldürüldüğü ilk vakalardan biri olarak kabul
edilir. Bazı çağdaş piskoposlar bu kararı protesto etti; sınırın nerede
duracağı henüz herkesin üzerinde uzlaştığı bir şey değildi.
Yaklaşık yarım yüzyıl sonra bu tereddüt aşıldı. Kuzey
Afrika’daki Donatist ayrılığıyla uğraşan Augustinus, sapkınları devlet gücüyle
kiliseye döndürmeyi meşru gören bir gerekçe geliştirdi. Zorlamanın, kaybolanı
kurtarmak için bir merhamet biçimi olabileceğini savundu. Bu düşünce sonraki
bin yıl boyunca defalarca kullanıldı. İslam tarihinde tekfirin devlet gücüyle
buluşmasının neye benzediğini merak edenler için, burada bunun teolojik olarak
nasıl temellendirildiğinin açık bir örneği var.
Bölünen kiliseler
431’de Efes’te ve 451’de Kadıköy’de toplanan konsiller,
İsa’nın ilahi ve insani doğalarının nasıl bir arada bulunduğu sorusunu karara
bağladı. Kararlar son derece incelikli teolojik formüllerdi. Sonuçları ise
coğrafiydi.
Kararı kabul etmeyen kiliseler imparatorluğun dışına ya da
kenarına düştü. Doğu’daki Süryani kilisesi, Mısır’daki Kıpti kilisesi, Ermeni
ve Habeş kiliseleri kendi yollarına gittiler. Bizans’ın gözünde bunlar
sapkındı. Kendi gözlerinde ise Bizans sapmıştı.
Bu noktada birinci bölümle doğrudan bir bağlantı kuruluyor:
7. yüzyılda İslam orduları bu topraklara geldiğinde, karşılarında Bizans
ortodoksisi tarafından dışlanmış geniş Hristiyan toplulukları buldular. Bu
toplulukların bir kısmı için yeni yönetim, en azından başlangıçta, kendi
mezheplerinden olmayan bir imparatorun baskısından daha katlanılır göründü.
Yüzyıllar sonra aynı topraklarda İslami ortodoksi de kendi sınırlarını
çizecekti.
Kimdir bunlar? Kadıköy’den sonra ayrı kalanlar
·
Süryani kiliseleri: Mezopotamya ve Suriye
kökenli, Aramice kökenli bir litürjik dil kullanan gelenekler. Türkiye’de
özellikle Mardin ve çevresinde, ayrıca geniş bir diasporada yaşıyorlar.
·
Kıpti kilisesi: Mısır’ın yerli Hristiyan
geleneği. Bugün de Mısır’ın en büyük dini azınlığı.
·
Ermeni kilisesi: 4. yüzyılda kurulan,
Kadıköy kararını kabul etmeyen ulusal kilise geleneği.
·
Habeş (Etiyopya) kilisesi: Afrika’nın en
eski Hristiyan geleneklerinden biri; kendine özgü kanon ve ritüelleriyle bugüne
ulaştı.
Bu kiliseler, on beş yüzyıl önce çizilmiş bir sınırın
dışında kalmış toplulukların torunları. Tıpkı Dürziler, Yezidiler ve Aleviler
gibi, çoğu dağlık ya da çevre bölgelerde, kapalı yapılarla ve kendi içlerinde
aktardıkları bir gelenekle yaşadılar.
Orta Çağ Avrupası
Batı’da sınır 12. ve 13. yüzyıllarda çok daha sert bir hal
aldı.
Güney Fransa’da yayılan Katharlar, maddi dünyayı kötü bir
ilkeye bağlayan düalist bir öğreti taşıyordu. Bu öğretinin İslam dünyasındaki
batıni akımlarla yapısal benzerlikleri sık sık tartışılmıştır. Papalık 1209’da
onlara karşı bir Haçlı seferi ilan etti ve yirmi yıl süren savaş bölgeyi harap
etti. Sefer sırasında Languedoc’un Fransa krallığının denetimine girmesi
tesadüf değildi: Teolojik seferin siyasi bir kazancı vardı. 1230’lu yıllarda
ise sapkınlıkla mücadele için kalıcı bir kurum oluşturuldu: engizisyon.
Bir asır sonra, 1415’te Bohemyalı reformcu Jan Hus,
kendisine verilen güvence belgesine rağmen Konstanz’da yargılandı ve yakıldı.
Hus’un talepleri büyük ölçüde kilisenin ıslahıyla ilgiliydi. Ama arkasında
yükselen bir Bohemya kimliği vardı ve bu, meseleyi teolojik olmaktan
çıkarıyordu. Ölümünün ardından on beş yıldan uzun süren bir savaş çıktı.
Aynı öğreti, farklı koruyucu
Hristiyanlık tarihinin, bu yazının tezini en açık doğrulayan
sahnesi 16. yüzyılın başındadır.
1517’de Martin Luther, Hus’un savunduklarına pek çok noktada
benzeyen tezler ileri sürdü. 1521’de aforoz edildi ve imparatorluk yasağına
uğradı. Yani hukuken Hus’la aynı konumdaydı. Ama Hus yakıldı, Luther yaşadı ve
bütün bir mezhep kurdu.
Fark neydi? Luther’in arkasında Saksonya elektörü Bilge
Friedrich vardı. Luther’i Wartburg kalesine saklayan ve imparatora teslim
etmeyi reddeden bir prens. Bunun ardında da Alman prenslerinin Roma’ya ve
imparatora duyduğu siyasi hoşnutsuzluk yatıyordu.
Aynı öğreti, farklı siyasi adres, farklı kader. Bektaşilik
ile Kızılbaşlık arasındaki farkın Avrupa’daki karşılığı tam olarak budur.
Kazananlar sınır çizmeye devam ediyor
Baskı gören tarafın iktidara geldiğinde ne yaptığı,
örüntünün en öğretici kısmıdır.
Protestanlık kurumsallaştıkça kendi ortodoksisini kurdu ve
kendi sapkınlarını üretti. 1553’te teslis öğretisini reddeden İspanyol hekim
Michael Servetus, Kalvin’in Cenevre’sinde yakıldı. Yetişkin vaftizini savunan
Anabaptistler hem Katolikler hem Protestanlar tarafından kovuşturuldu;
1530’ların ortasında Münster’de kurdukları radikal yönetim kanlı biçimde
bastırıldı.
Bu, mihnenin Avrupa’daki karşılığıdır. Dün baskı gören,
bugün baskı yapabiliyordu. Belirleyici olan hangi inancın taşındığı değil,
kimin devleti arkasına aldığıydı.
Çıkış: İkna değil, yorgunluk
Hristiyanlık bu döngüden nasıl çıktı? Cevap, hoşgörü
fikrinin teolojik olarak kazandığı şeklinde değil.
1555’te Augsburg’da bir formül bulundu: Bir ülkenin dini, o
ülkenin hükümdarının dinidir. Bu bir çoğulculuk ilkesi değil, bir ateşkesti.
Farklı inançtaki tebaanın hakkı, çoğu durumda göç etmekten ibaretti. Fransa’da
1598’de Protestanlara tanınan haklar 1685’te tümüyle geri alındı ve yüz
binlerce insan ülkeyi terk etti.
Otuz Yıl Savaşları’nın ardından 1648’de imzalanan Vestfalya
antlaşmaları ise daha kalıcı bir denge kurdu. Ama bunu mümkün kılan şey,
kimsenin kesin galip gelememesiydi. Avrupa, dini birörnekliği silahla
sağlamanın bedelini ödedikten sonra bundan vazgeçti. Hoşgörünün felsefi olarak
temellendirilmesi, yani Locke’un ve ardından gelenlerin yazdıkları, bu
tükenmişliğin ardından geldi. Fikir, fiili durumu sonradan meşrulaştırdı.
Hristiyanlıktaki merkezi kurumsal yapı sınırları daha keskin
ve daha resmi kıldı. Ama aynı yapı, yüzyıllar sonra o sınırların resmen geri
alınmasını da mümkün kıldı. Bir konsil karar verebiliyorsa, başka bir konsil o
kararı değiştirebilir. Beşinci bölümde bunun nasıl olduğunu göreceğiz.
Peki hiç devleti olmayan bir gelenekte ne oluyor? Sıradaki
bölüm buna bakıyor.
III. YAHUDİLİK: DEVLET YOKKEN
Yahudilik bu karşılaştırmanın en ilginç halkası, çünkü bir
kontrol deneyi sunuyor. İslam’da sınırı çizen ulema arkasında imparatorluklar
buldu. Hristiyanlıkta konsillerin kararlarını imparatorlar ferman haline
getirdi. Peki bir topluluğun yaklaşık iki bin yıl boyunca kendi devleti hiç
olmazsa ne olur? Sınır yine çizilir mi?
Çizildi. Ama farklı araçlarla ve bu farklılık tam olarak
buradaki tezi test ediyor.
Sınırdan önceki çoğulluk
İkinci Tapınak döneminin sonunda, yani milattan önceki son
yüzyılda, ortada tek bir Yahudilik yoktu. Ferisiler sözlü geleneğin
bağlayıcılığını savunuyordu. Sadukiler bunu reddedip yalnızca yazılı Tevrat’ı
esas alıyordu. Esseniler çölde ayrı bir topluluk olarak yaşıyordu. Bunlara
mesihçi hareketler, Mısır’daki Yunanca konuşan Yahudi cemaatleri ve kendisi de
başlangıçta bir Yahudi hareketi olan İsa’nın takipçileri ekleniyordu.
70 yılında Roma Kudüs’ü ve Tapınağı yıktığında bu çoğulluk
sona erdi. Tapınak etrafında örgütlenmiş gruplar dayanaklarını kaybetti. Ayakta
kalan, kutsallığı Tapınağa değil metne, öğrenmeye ve gündelik hayatın
kurallarına bağlayan Ferisi çizgisiydi. Rabbani Yahudilik bu çizgiden doğdu.
Burada ikinci bölümdeki Nag Hammadi hikâyesinin bir benzeri
var. Esseniler hakkında yüzyıllarca yalnızca dışarıdan yazılmış birkaç
kaynaktan bilgi sahibiydik. 1947’de Ölü Deniz kıyısında bulunan el yazmaları,
bir grubun kendi kalemiyle konuşmasını sağladı ve tablo değişti. Kaybeden
tarafın sesini duymak, çoğu zaman bir mağara ya da bir küp meselesi.
Rabbani Yahudiliğin merkeze yerleşmesi bir konsil kararıyla
olmadı. Uzun bir süreçti: Mişna’nın derlenmesi, ardından Talmud’un oluşması,
akademiler, öğrenci yetiştirme ve metnin otoritesi. Yani İslam’daki medrese
ağına benzeyen bir yol, ama devlet bütçesi olmadan.
Sınırı kim uygular?
Devlet yoksa “dışarı atmak” ne anlama gelir? Yahudi
geleneğinde bunun karşılığı herem, yani cemaatten dışlamadır. Kimse hapse
atılmaz, idam edilmez. Ama kimse o kişiyle konuşmaz, ticaret yapmaz, sinagogda
yanında durmaz, kızını vermez, öldüğünde cemaat mezarlığına gömmez.
Modern okura hafif bir ceza gibi görünebilir. Değildi.
Diasporada Yahudi bir birey, hukuki varlığını cemaat üzerinden sürdürüyordu.
Cemaat dışına düşmek, çoğu zaman kimliksiz kalmak demekti.
Bir ayrıntı daha var ve buradaki tez açısından kritik.
Cemaat otoritesinin dişleri aslında ödünç alınmıştı. Yahudi cemaatlerine kendi
içlerinde yargı ve düzen kurma yetkisi, içinde yaşadıkları Hristiyan ya da
Müslüman devlet tarafından tanınıyordu. Osmanlı’daki millet sistemi bunun en
bilinen örneği. Yani cemaat önderleri sınır çizerken, arkalarında dolaylı da
olsa bir devlet gücü vardı. Üstelik ikinci bir baskı daha işliyordu: Cemaatin
dışarıdaki konumu kırılgandı. İçeriden çıkan bir skandal ya da sapkınlık,
topluluğun tamamını tehlikeye atabilirdi. Sınır bazen inanç adına değil,
dışarıya karşı güvenlik adına çizildi.
Karailer: Kalıcı bir ayrılık
8. ve 9. yüzyıllarda, İslam dünyasının kalbinde, sözlü
geleneğin bağlayıcılığını reddeden bir akım güçlendi: Karailik. Karailer
yalnızca yazılı metni esas alıyor, Talmud’un otoritesini kabul etmiyordu.
Hareketin kökeni genellikle Anan ben David’e bağlanır.
Karailik marjinal bir kıpırdanma değildi. Birkaç yüzyıl
boyunca ciddi bir entelektüel hareketti ve rabbani tarafı cevap vermeye
zorladı. 10. yüzyılda Saadia Gaon’un onlara karşı yazdığı reddiyeler, tıpkı
Gazali’nin Batınilere yazdığı reddiye gibi, hem bir savunma hem de bir sınır
çizme işiydi.
Karailer bugün hâlâ var. Kırım’da, Mısır’da ve bugün
ağırlıklı olarak İsrail’de yaşayan küçük bir topluluk. Ve modern İsrail’de
statülerinin tartışmalı olması, bin yıl önce çizilmiş bir sınırın hâlâ iş
gördüğünü gösteriyor.
Sınırı çizen, sınırın dışına düşebilir
İbnü’l-Arabi’nin hikâyesinin Yahudilikteki karşılığı İbn
Meymun’dur.
12. yüzyılda yaşayan İbn Meymun, hukuku sistemleştiren büyük
eserinin yanı sıra on üç iman esasını da formüle etti. Uygulamaya ve hukuka
dayalı bir gelenekte, inanç maddelerinden oluşan bir liste yapmak yeni bir
şeydi. Yani İbn Meymun, sınır çizen adamdı.
Ölümünden birkaç on yıl sonra kendi eserleri tartışmanın
merkezine düştü. Felsefeye fazla yer verdiği, Aristoteles’e fazla yaklaştığı
öne sürüldü. 1230’larda Güney Fransa’da bazı rabbiler onun eserlerine herem
uyguladı, bir grup kitap yakıldı. Rivayetlere göre bazı muhalifler mücadeleyi
kazanmak için Hristiyan otoritelerine başvurdu. Bu rivayetin doğruluğu
tartışmalı, ama tartışmanın kendisi bile anlamlı: Bir iç kavgada dış iktidara
başvurmak, akla gelebilir bir hamleydi.
Bugün İbn Meymun, Yahudi düşüncesinin merkezindeki isim.
Tekfir edilen, kanonlaşabiliyor.
Spinoza: Korkunun çizdiği sınır
1656’da Amsterdam’da, yirmi üç yaşındaki Baruch Spinoza son
derece sert ifadeler taşıyan bir heremle cemaatten çıkarıldı. Belgede onunla
konuşulmaması, aynı çatı altında bulunulmaması, yazdıklarının okunmaması
emrediliyordu.
Bu kararı anlamak için Amsterdam cemaatinin konumuna bakmak
gerekiyor. Cemaat büyük ölçüde İber yarımadasından, engizisyondan kaçarak
gelmiş ailelerden oluşuyordu. Hollanda’da görece rahat bir hayat kurmuşlardı
ama bu rahatlık bir hak değil, bir izindi. Kalvinist çevrelerin gözü
üstlerindeydi.
Böyle bir ortamda, kutsal metnin insan eliyle yazıldığını ve
ruhun ölümsüz olmadığını ima eden genç bir düşünür, yalnızca teolojik bir sorun
değildi. Cemaatin dışarıdaki güvenliğini tehdit eden bir riskti. Herem, büyük
olasılıkla inançtan çok bu kaygıyla verildi.
Bu, birinci bölümdeki bir noktanın farklı bir versiyonu.
Orada devlet, dini birörnekliği güvenlik meselesi sayıyordu. Burada ise devleti
olmayan bir topluluk, kendi varlığını korumak için aynı mantığı içeride
uyguluyor. Baskı altındaki grup, baskının mantığını devralıyor.
Sabatay Sevi: Tarihin ortak sayfası
1665-66’da Osmanlı topraklarında, İzmirli Sabatay Sevi’nin
mesih olduğu inancı olağanüstü bir hızla yayıldı. Avrupa’dan Kuzey Afrika’ya
kadar Yahudi cemaatleri altüst oldu. Ticaret durdu, insanlar mallarını sattı,
Kudüs’e göç hazırlığı yapıldı. Rabbilerin bir kısmı harekete karşı çıktı, bir
kısmı sürüklendi.
1666’da Sabatay Sevi Osmanlı sarayına çağrıldı ve İslam’ı
seçti. Hareket çöktü ama tümüyle bitmedi. Takipçilerinin bir kısmı, onun
ardından İslam’a geçip kendi inançlarını içeride sürdürdü. Selanik’te
yoğunlaşan bu topluluk Dönmeler olarak bilinir ve mübadeleyle Türkiye’ye geldi.
Bu hikâye birinci bölümle doğrudan bağlantılı, çünkü
kullanılan mekanizma tanıdık: dışarıya bir görünüm, içeride başka bir inanç.
Yani takıyyenin bir benzeri. Sonuçları da tanıdık: Topluluk hakkında dışarıda
üretilen iddialar hiçbir zaman doğrulanamadı, çünkü topluluk kendini açıkça
anlatamıyordu. Türkiye’de Dönmeler hakkında dolaşan komplo anlatılarının
kaynağı büyük ölçüde bu boşluktur.
Rabbani otorite açısından sonuç ise başka oldu. Sabatay
Sevi’nin ardından gizli takipçi avı başladı. 18. yüzyılın ortasında iki saygın
rabbi arasında çıkan ve yıllarca süren kavga, taraflardan birinin gizli
Sabataycı olmakla suçlanması üzerine yürüdü. Sapkınlığı kovuşturmak için
geliştirilen araç, artık cemaatin kendi içine dönmüştü.
Hasidilik: Sınır otuz yılda yer değiştirdi
18. yüzyılın ikinci yarısında Doğu Avrupa’da yeni bir
dindarlık biçimi yayıldı: Hasidilik. Coşkulu ibadet, müzik, dans, karizmatik
önderler ve metne dayalı bilgiye göre daha duygusal bir maneviyat.
Dönemin en büyük otoritesi sayılan Vilna Gaon ve
çevresindeki âlimler buna sert karşılık verdi. 1772’de Hasidilere karşı herem
ilan edildi, kitapları yakıldı, evlilikler yasaklandı. Karşı taraftakilere “muhalifler”
anlamında Mitnagdim dendi ve kavga bir kuşak boyunca sürdü.
Kavganın bir ayrıntısı özellikle anlamlı. 1798’de Hasidi
önderlerden biri, muhaliflerinin Rus makamlarına yaptığı ihbar üzerine
tutuklandı ve Petersburg’da hapsedildi. Yani kendi devleti olmayan bir
topluluğun iç kavgası bile, eli altında bir devlet gücü belirdiği anda ona
uzandı.
Sonra ne oldu? Hasidilik bir yüzyıl içinde Ortodoks
Yahudiliğin ana damarlarından biri haline geldi. 19. yüzyılda modernleşme ve
reform hareketleri güçlenince, dün birbirini aforoz eden iki taraf yan yana
geldi. Dışarıda kalan, bu kez başka bir akımdı.
Bektaşiliğin ve Mevleviliğin hikâyesi neyse, bu da odur.
Sınır sabit değil, hareketli.
“Ortodoks” sıfatı ne zaman doğdu?
Bir ayrıntı, bu yazının kavramsal çerçevesi için özellikle
önemli. “Ortodoks Yahudilik” terimi eski değil. 19. yüzyılda, Batı Avrupa’da
reform hareketleri ortaya çıktığında, geleneksel çizgiyi savunanları tanımlamak
için yaygınlaştı. Başlangıçta bir kısmı bu sıfatı sevmedi, çünkü kendilerini
bir akım değil, doğrudan Yahudilik olarak görüyorlardı.
Yani ortodoksi burada da bir başlangıç noktası değil, bir
karşılaşmanın ürünü. Bir gelenek kendini ancak bir alternatif belirdiğinde “ortodoks”
olarak adlandırmaya başlıyor. Bu, Anadolu’daki geleneklerin 19. ve 20. yüzyılda
“Alevilik” gibi tek bir çatı adı altında tanımlanmasıyla da
karşılaştırılabilir. Etiketler çoğu zaman tarif ettikleri şeyden daha yenidir.
Aynı dönemde bir şey daha oldu: Avrupa’da Yahudilere
yurttaşlık hakları tanınmaya başlandıkça, cemaatin dışlama gücü zayıfladı.
Artık cemaatten çıkarılan bir kişi hukuken yok olmuyordu; devletin yurttaşı
olarak kalmaya devam ediyordu. Herem, bağlayıcı bir yaptırım olmaktan çıkıp
sembolik bir işleme dönüştü.
Bu, tezin tersinden bir kanıtı: Dışlama, arkasındaki zorlama
kapasitesi kalktığında etkisini kaybediyor.
Devlet geri döndüğünde
Son perde en öğretici olanı. 1948’de, yaklaşık iki bin yıl
sonra, Yahudiler yeniden bir devlete sahip oldu. Ve sınır sorusu neredeyse
hemen hukuki bir soru haline geldi.
“Kim Yahudidir?” sorusu İsrail’de yıllarca süren siyasi
krizlere yol açtı, çünkü cevabı doğrudan vatandaşlık hakkını belirliyordu.
Evlilik ve boşanma gibi kişisel hukuk alanlarında yetki resmi hahambaşılığa
verildi. Ortodoks olmayan akımların yaptığı din değiştirme işlemlerinin
geçerliliği uzun süre tartışıldı ve tartışılmaya devam ediyor. Etiyopyalı
Yahudilerin gelişi, kimliklerinin kabulüne dair uzun tartışmaları beraberinde
getirdi. İsa’yı mesih kabul eden Yahudi kökenli grupların Dönüş Yasası’ndan
yararlanamayacağına ise yargı karar verdi.
Bunların hiçbiri hakkında burada bir hüküm vermiyorum.
İşaret ettiğim şey mekanizma: Bir topluluk devletsiz kaldığı yüzyıllarda sınırı
cemaat otoritesiyle çizdi ve bu otorite zayıfladıkça sınır geçirgenleşti.
Devlet yeniden kurulduğunda ise sınır yeniden hukuk haline geldi.
Kimdir bunlar? Yahudi dünyasının kenarında yaşayanlar
·
Karailer: Talmud’un otoritesini kabul
etmeyen, yalnızca yazılı metni esas alan gelenek. Bugün ağırlıklı olarak
İsrail’de, birkaç on bin kişilik bir topluluk.
·
Samiriler: Kendilerini İsrailoğullarının
devamı sayan, ayrı bir Tevrat metni ve ayrı bir kutsal dağ geleneği olan
topluluk. Bugün yalnızca birkaç yüz kişi kaldı.
·
Dönmeler: Sabatay Sevi’nin ardından
İslam’a geçip kendi geleneklerini içeride sürdüren topluluk. Selanik’te
yoğunlaştı, mübadeleyle Türkiye’ye geldi ve zamanla büyük ölçüde çözüldü.
IV. ORTAK ÖRÜNTÜ
Üç gelenek, üç farklı kurumsal donanım, tek bir örüntü.
Yazının başında her bölümün aynı dört adımı izleyeceğini söylemiştim: çoğulluk,
sınırın kurulması, sınırın yer değiştirmesi, bedel. Üçünde de bu adımlar
tekrarlandı. Şimdi sonucu toparlayalım.
Bir. Çoğulluk önce, sınır sonra geldi. İslam’ın ilk
iki yüzyılında düzinelerce hukuk ekolü vardı. Hristiyanlığın ilk iki yüzyılında
birbirinden derin biçimde ayrılan topluluklar vardı. İkinci Tapınak döneminin
sonunda tek bir Yahudilik yoktu. Ortodoksi hiçbirinde bir başlangıç noktası
değil, bir varış noktasıdır. Üstelik “ortodoks” sıfatının kendisi de çoğu zaman
sonradan, bir alternatif belirdiğinde doğdu.
İki. Sınırın gücü, arkasındaki zorlama kapasitesinden
geliyor. Hristiyanlıkta bu kapasite imparatorluktaydı, İslam’da
sultanlıktaydı, Yahudilikte ise cemaatin kendisinde ve komşu devletten ödünç
aldığı yetkideydi. Kurumsal mekanizmanın varlığı ya da yokluğu sonucu
değiştirmedi: Konsili olan da, olmayan da sınır çizdi. Değiştiren tek şey, o
sınırın arkasında ne kadar zor gücü durduğuydu. Yahudilik bunu iki yönde birden
gösteriyor: 19. yüzyılda yurttaşlık haklarıyla birlikte yumuşayarak, 20.
yüzyılda devletle birlikte yeniden sertleşerek.
Üç. Baskı gören taraf, gücü eline geçirdiğinde aynı
araçları kullandı. Mihneyi yürüten, sonradan kenara itilecek olan
Mu’tezile’ydi. Roma’dan kopan Protestanlık, Servetus’u Cenevre’de yaktırdı.
Engizisyondan kaçmış bir cemaat, Spinoza’yı dışladı. Bu, insanların kötü
olduğunu değil, mekanizmanın kişilerden ve inançlardan bağımsız çalıştığını
gösteriyor.
Bir sonuç daha eklemek gerekiyor, çünkü üç bölümde de
karşımıza çıktı: Kaybedenleri büyük ölçüde kazananların kaleminden
tanıyoruz. İslam’daki fırak literatürü, Hristiyanlıktaki heresiyoloji ve
rabbani kaynaklardaki muhalif tasvirleri aynı işi görür. Nag Hammadi ve Ölü
Deniz el yazmaları, bu kalemin ne kadar yanıltıcı olabileceğini gösterdi. İslam
tarihindeki onlarca fırka için ise böyle bir keşif hiç yaşanmadı.
V. GELENEKLERİN ÖTEKİ SESİ
Buraya kadar anlatılanlar karamsar bir tablo çiziyor
olabilir. Ama üç geleneğin de bir öteki sesi var ve bu ses en az ilki kadar
geleneksel.
İslam’da. 10. yüzyılda Tahavi’nin kaleme aldığı ve
bugün hâlâ Sünni dünyada okunan inanç metninde açık bir ilke yer alır: Kıbleye
yönelen hiç kimse, işlediği bir günah sebebiyle tekfir edilmez. Bu ilke Ebu
Hanife’ye kadar geri götürülür. Kaynaklara göre Eş’ari de ömrünün sonunda Kıble
ehlinden hiç kimseyi tekfir etmediğini söylemişti. Batınilere karşı en sert
reddiyeyi yazan Gazali, bir başka eserinde, Faysalü’t-Tefrika’da tekfir
konusunda son derece ihtiyatlı olunmasını öğütledi. Ona göre yanlışlıkla bin
kişiyi sağ bırakmak, yanlışlıkla bir Müslüman’ın kanını dökmekten daha hafif
bir hataydı. Aynı âlimin iki farklı yüzü, aynı geleneğin iki farklı ihtimalini
gösteriyor.
Sınır geri de çekilebildi. Hallac’ı idama götüren çevreler
bir yana, sonraki yüzyıllarda Attar ve Mevlana gibi büyük sufiler onu bir
hakikat şehidi olarak andı. İbnü’l-Arabi yüzyıllarca tekfir edildi; 1517’de
Yavuz Sultan Selim Şam’daki kabrinin üzerine türbe ve cami yaptırdı ve Osmanlı
uleması onu savundu. Mevlevilik başlangıçta şüpheyle karşılandı, sonra saray
çevresinin tarikatı oldu.
Hristiyanlıkta. Bu geleneğin merkezi yapısı, sınırın
resmen geri alınmasını da mümkün kıldı. 1965’te Katolik kilisesi, İkinci
Vatikan Konsili’nde din özgürlüğünü açıkça benimsedi. Aynı yıl, Roma ile
İstanbul arasında 1054’ten beri duran karşılıklı aforozlar kaldırıldı. 20.
yüzyılın ikinci yarısında, Kadıköy Konsili’nde bölünen kiliseler arasında, 1500
yıl önceki tartışmanın büyük ölçüde bir terminoloji farkından kaynaklandığını
kabul eden ortak açıklamalar imzalandı. On beş yüzyıl sonra, iktidar denklemden
çekildiğinde, teolojik uzlaşma mümkün olmuştu.
Yahudilikte. Cemaatin dışlama gücü zayıfladıkça herem
sembolikleşti. Dün birbirini aforoz eden Hasidiler ile muhalifleri bir yüzyıl
içinde aynı çatı altında buluştu. Spinoza’ya verilen heremin kaldırılıp
kaldırılmaması ise son yıllarda Amsterdam’da yeniden tartışma konusu oldu;
kararın kendisi değişmedi ama böyle bir tartışmanın yapılabiliyor olması bile
bir şey söylüyor.
Bu örnekler bir şeyi kanıtlıyor: Farklılığa başka türlü
bakmak dışarıdan ithal edilmesi gereken modern bir fikir değil. Üç gelenek de
bunun imkânını kendi içinde zaten taşıyordu. Hangi sesin baskın çıkacağını
belirleyen şey çoğu zaman teoloji değil, dönemin siyasi ihtiyaçlarıydı.
VI. BUGÜN İÇİN
Bu tarihten çıkarılacak ders, bütün inançların aynı olduğu
ya da teolojik farkların önemsiz olduğu değil. Farklar vardır ve bazen çok
derindir. Bir Sünni ile bir Alevi, bir Katolik ile bir Protestan, bir Ortodoks
Yahudi ile bir Karai pek çok konuda gerçekten farklı düşünür. Bunu söylemek,
tartışmak, “bence bu yorum yanlış” demek dinin doğal halidir. Mihneden
Kadızadelilere, İznik’ten Vilna’ya kadar bu tarih aynı zamanda canlı bir
tartışmalar tarihidir.
Ama bir yorumun yanlış olduğunu düşünmek ile o yorumu
taşıyan insanları hukuki güvenceden, can ve mal güvenliğinden, görünür olma
hakkından yoksun bırakmak arasında büyük bir fark var. Birincisi bir görüştür.
İkincisi, o görüşe iktidar gücünün eklenmesidir. Üç geleneğin de en karanlık
sayfaları, bu ikisinin birbirine karıştığı anlarda yazıldı.
“Bunlar İslam’ı içine sindirememiş” cümlesi bugün de
kuruluyor. Türbe ziyaret edeni eleştiren de kuruyor, cem yapanı eleştiren de,
farklı bir yorumu savunan âlimi eleştiren de. Cümlenin işlevi hep aynı: sınır
çizmek. Bu cümleyi duyduğumuzda sormamız gereken soru, “haklı mı?” sorusundan
önce şu olabilir: Bu sınırı kim çiziyor ve arkasında ne duruyor?
Bir de şunu eklemek gerekiyor. Hristiyanlık örneği, merkezi
bir otoritenin sınırı resmen geri çekebildiğini gösterdi. İslam’da otoritenin
dağınık oluşu, toptan bir dışlamayı çoğu zaman zorlaştırdı; ama aynı
dağınıklık, bir tanımanın resmen ilan edilmesini de zorlaştırıyor. Cemevi
tartışmasının neden bir türlü sonuçlanmadığını anlamak isteyenler için burada
düşünülecek bir şey var. Bir konsil yoksa, bir konsil kararını geri alacak
merci de yok. Bu durumda tanıma işi teolojiye değil hukuka, yani yurttaşlık zeminine
kalıyor.
VII. SON SÖZ
1826’da Bektaşi tekkeleri kapatıldı, babalar sürüldü. Ama
Bektaşilik ölmedi. Yeraltına çekildi, bir kuşak sonra yeniden görünür hale
geldi, 19. yüzyılın ikinci yarısında tekkelerinin bir kısmı yeniden açıldı.
Arnavutluk’ta bağımsız bir yapı olarak bugüne kadar yaşadı.
1925’te ise sınır bir kez daha yer değiştirdi. Cumhuriyet
tüm tekke ve zaviyeleri kapattı. Bu kez dışarıda kalan yalnızca Bektaşiler
değildi. Bir asır önce Bektaşi tekkelerini devralan Nakşibendiler de, saray
tarikatı Mevleviler de aynı kararla kapının dışına kondu. Sınırı çizen el
değişmişti, mantık değişmemişti.
Bu tarihe saf bir merkezin etrafında zaman zaman beliren
sapmalar olarak bakarsak, anlatılan hikâyelerin hiçbiri anlaşılmaz. Ama
birbiriyle rekabet eden, birbirinden etkilenen, bazen iktidarı kazanan, bazen
kaybeden ve sınırları yüzyıllar boyunca yeniden çizilen yorumlar olarak
bakarsak, tablo birden netleşir. Ve o zaman bugün “merkez” sandığımız yerin de
bir zamanlar kenar olduğunu, bugün “kenar” dediğimiz yerin de bir gün merkezde
durabileceğini görürüz.
Bu yazının anlattığı şey bir dinin kusuru değil. Farklılığı
bir tartışma konusu değil de bir tehdit olarak gören her düzenin ortak
hikâyesi. Ve tam da bu yüzden, bu hikâyeyi hangi gelenekten bakarak okursak
okuyalım, çıkarılacak ders aynı: Bir inancı yanlış bulmak ile o inancı
taşıyanları hukukun ve güvenliğin dışına itmek farklı şeylerdir.
Kısa zaman çizelgesi
·
MÖ 1. yüzyıl - Ferisi, Saduki ve Esseni
çoğulluğu
·
70 - Kudüs ve Tapınak yıkılır
·
~180 - Irenaeus’un sapkınlıklara karşı reddiyesi
·
325 - İznik Konsili
·
380 - Theodosius’un fermanı
·
385 - Priscillianus idam edilir
·
451 - Kadıköy Konsili ve doğu kiliselerinin
ayrılması
·
8.-9. yüzyıl - Karailik doğar
·
833 - Me’mun mihneyi başlatır
·
~848-851 - Mütevekkil mihneye son verir
·
909 - Fatımi devleti kurulur
·
922 - Hallac Bağdat’ta idam edilir
·
930 - Karmatiler Hacerülesved’i Mekke’den
götürür
·
~1018 - Kadir Billah’ın inanç metni ilan edilir
·
1054 - Roma ile İstanbul arasında karşılıklı
aforozlar
·
1067 - Bağdat Nizamiyesi açılır
·
1090 - Nizariler Alamut’u ele geçirir
·
1191 - Sühreverdi Halep’te öldürülür
·
1209 - Katharlara karşı Haçlı seferi ilan edilir
·
1230’lar - Engizisyon kurulur; İbn Meymun
tartışması ve kitap yakımları
·
1415 - Jan Hus Konstanz’da yakılır
·
1501 - Safevi devleti kurulur
·
1514 - Çaldıran Savaşı
·
1517 - Luther’in tezleri
·
1553 - Servetus Cenevre’de yakılır
·
1555 - Augsburg Barışı
·
1648 - Vestfalya antlaşmaları
·
1656 - Spinoza’ya herem uygulanır
·
1665-66 - Sabatay Sevi hareketi
·
1772 - Hasidilere karşı herem ilan edilir
·
1826 - Yeniçeri ocağı ve Bektaşilik kaldırılır
·
1925 - Tekke ve zaviyeler kapatılır
·
1948 - İsrail devleti kurulur
·
1965 - İkinci Vatikan Konsili din özgürlüğünü
benimser; 1054 aforozları kaldırılır
Kaynaklar üzerine bir not
Bu yazıdaki bilgiler standart din ve mezhepler tarihi
literatürüne dayanıyor. Üç gelenekte de ortak bir sorun var ve okurun bunu
akılda tutması gerekiyor: Dışarıda bırakılmış topluluklara dair bilgilerin
önemli bir kısmı, onları eleştirmek amacıyla yazılmış kaynaklardan gelir.
İslam’daki fırak literatürü, Hristiyanlıktaki heresiyoloji eserleri ve rabbani
kaynaklardaki muhalif tasvirleri bu bakımdan aynı dikkatle okunmalıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder