Fetihten İslamlaşmaya: kılıç, vergi ve statü
Fetih
bitti, din gelmedi
Dört Halife dönemi 661’de sona erdiğinde İslam devleti
Mısır’dan İran’a, Kafkasya’dan Libya kıyılarına uzanan bir coğrafyaya
hükmediyordu. Sadece 30 yılda fethedilen bu toprakların nüfusu kabaca otuz
milyon dolayındaydı. Aynı nüfusun tahminen yalnızca onda birinden azı
Müslümandı. Müslümanların çoğunluğa geçmesi bölgeye göre iki ila dört yüzyıl
aldı; bazı yerlerde hiç tamamlanmadı.

Haritada görülen pembe bölge (dört halife dönemi) 30 yılda
fethedildi ama İslam’ın bu bölgede ezici çoğunluğa ulaşması üç yüz yıl sürdü.
Emeviler ve Abbasiler döneminde fethedilen bölgelerin İslamlaşması daha da uzun
sürdü.
Bu, okulda öğrendiğimiz anlatının pek sığmadığı bir tablo. O
anlatıda fetih ile İslamlaşma aynı şeydir: Ordu bir şehri alır, halk hızla Müslüman
olur, sonraki sayfaya geçilir. Oysa fethedilen toprakların halkı yüzyıllarca
Hristiyan, Zerdüşt, Yahudi, Maniheist, Mandeni ve diğer dinlerde/inançlarda kalmaya
devam etti. Şam’da, Kahire’de, Bağdat’ta Müslümanlar uzun süre yönetici bir
azınlıktı. Bazı bölgelerde Müslümanların çoğunluğa geçmesi için Abbasilerin
son dönemini beklemek gerekti.
O halde asıl soru şu: Madem fetih bu kadar hızlıydı,
dönüşüm neden bu kadar yavaş oldu?
Bu soru bize alışık olduğumuz tartışmadan çıkış imkanı
veriyor. “İslam kılıçla mı yayıldı?” sorusu genellikle iki hazır
cevaptan biriyle karşılanır: Ya kılıç hiç kullanılmadı ve her şey gönül
rızasıyla oldu, ya da her şey zorla oldu. İkisi de tarihsel kayıtla
uyuşmuyor. Bu yazı üçüncü bir cevap öneriyor. Tek tek insanların din
değiştirmesinde inanç elbette belirleyici olabilir. Ama yüzyıllara yayılan,
milyonlarca insanı kapsayan bir kaymayı açıklayan şey inancın kendisi değil, o
inancın içine girmeyi kolaylaştıran ya da zorlaştıran yapıdır: hukuki statü,
vergi yükü, evlilik imkanları, meslek ve memuriyet kapıları. Ve işin en
şaşırtıcı yanı şu: Devletin gelirinin büyük kısmı gayrimüslimlerden geldiği
için, erken dönemde kitlesel dönüşüm devlet açısından iyi haber bile değildi. Kısacası:
İslamlaşmayı getiren şey orduların hızı değil, ardından kurulan sistemin
yavaş işleyişiydi.
Burada bir tercihi açıkça beyan etmek gerekiyor. İnancın
kendi çekim gücü gerçekti ve bunu anlatan literatür zaten çok geniştir;
dönüşümü yalnızca hidayet hikayeleriyle anlatan kitaplar raflarda bol.
Bu yazı eksik kalan tarafa bakıyor: dönüşümün maddi, hukuki ve toplumsal
koşullarına. Vurgunun oraya kaydığını okur baştan bilsin. Ayrıca sorunun
kendisi de bunu gerektiriyor; çünkü açıklanmak istenen şey İslam’ın neden
benimsendiği değil, benimsenmesinin neden bu kadar uzun sürdüğüdür.
Yazının izleyeceği yol şöyle: Önce fethin neden bu kadar
hızlı olduğuna, sonra neye benzediğine bakacağız. Ardından İslam’ın
karşılaştığı dini dünyayı, vergi mimarisini ve din değiştirenlerin karşılaştığı
statü engelini ele alacağız. Sonra dönüşümün ne zaman hızlandığını,
fethedilmemiş bir halkın (Türklerin) aynı sürece nasıl girdiğini ve zorlamanın
ne zaman başladığını göreceğiz.
Neden bu
kadar hızlı oldu?
Fetihlerin hızını yalnızca inanç coşkusuyla açıklamak yaygın
ama eksik. Bu hızın büyük kısmı karşı tarafın halinden kaynaklandı.
Bizans ile Sasaniler, İslam orduları sahneye
çıkmadan hemen önce, yaklaşık çeyrek yüzyıl süren yıpratıcı bir savaştan yeni
çıkmışlardı. İki imparatorluk da hazinesini tüketmiş, ordularını eritmiş ve
sınır bölgelerindeki müttefik Arap kabilelerine ödediği ücretleri kesmişti.
Bunun üstüne 540’lardan itibaren dalgalar halinde gelen veba salgınları
eklendi; özellikle Akdeniz’in kıyı bölgelerindeki tarım ve vergi düzeni bu
salgınlardan ağır darbe aldı. Sasani tarafında ise savaşın ardından bir taht
krizi yaşandı; birkaç yıl içinde art arda hükümdar değişti.
Buna bir de Bizans’ın kendi tebaasıyla ilişkisi eklendi.
451’deki Kadıköy Konsili’nin ardından Mısır’daki ve Suriye’deki Hristiyanların
büyük kısmı imparatorluğun resmi çizgisinin dışında kalmıştı. Bizans bu
toplulukları zaman zaman baskı altına aldı, piskoposlarını sürdü, kiliselerine
el koydu. Dolayısıyla Arap orduları geldiğinde, bazı yerlerde karşılarında
savaşmaya hevesli bir halk bulamadılar. Mısır’daki Kıptiler ve Suriye’deki
Süryaniler çoğu yerde direnmedi; kimi kaynaklara göre yeni yönetimi bir
kurtuluş gibi karşıladılar.
Bu noktayı abartmamak gerekiyor. “Herkes fatihleri
çiçeklerle karşıladı” demek başka bir efsane olur. Ama şu kadarı doğru:
Kendi imparatorunun ortodoksisi tarafından dışlanmış bir topluluk için,
vergisini ödediği sürece inancına karışmayacak bir yönetim, kötü bir takas
değildi.
Son olarak, fetihleri yürüten gücün kendi iç mantığını da
eklemek gerekiyor. Arap kabilelerini bir arada tutan şey yalnızca yeni din
değildi; ganimet ve maaş düzeniydi. Fetih durursa gelir de dururdu. Bu,
ordunun sürekli ileri gitmesini sağlayan güçlü bir motordu.
Orduların büyüklüğü konusunda da yanlış bir tasavvur var.
Kaynaklardaki rakamlar şişkindir; modern tahminler, belirleyici savaşlara giren
Arap kuvvetlerinin birkaç on bin kişiyi geçmediğini söyler. Yermük’te
Bizans ordusunun, Kadisiye’de Sasani ordusunun yenilmesi sayısal
üstünlükle değil, hareket kabiliyeti, çöl hattını kullanabilme ve karşı tarafın
iç çözülmesiyle açıklanır. Otuz milyonluk bir coğrafyayı birkaç on bin
kişilik bir orduyla yönetmek ise ancak tek bir yolla mümkündü: yerli idari
yapıyı olduğu gibi devralmak. Nitekim öyle yapıldı. Vergi kayıtları on
yıllarca Yunanca ve Pehlevice tutulmaya devam etti, eski memurlar görevlerinde
kaldı, yerel elitler yerinde bırakıldı. Bu pratik tercih, dönüşümün neden yavaş
olduğunun ilk ipucudur: Yeni yönetimin, tebaasının dinini değiştirmek gibi acil
bir ihtiyacı yoktu. İhtiyacı olan şey düzenli işleyen bir vergi sistemiydi ve o
sistem zaten çalışıyordu.
Fetih
neye benziyordu?
Fetihlerin şiddet boyutunu atlamak, tabloyu güzelleştirmek
olur. Ama olayları bir katliam listesi halinde sıralamak da açıklayıcı değil.
Daha verimli olan, şiddetin bir kuralı olduğunu görmek.
Erken İslam hukuku fethedilen yerleri ikiye ayırır. Sulh,
yani anlaşma yoluyla teslim olan yerler. Anve, yani direnip zorla alınan
yerler. İkisinin akıbeti birbirinden tamamen farklıydı.
Anlaşmayla teslim olan bir şehir, genellikle
ibadethanelerini, mallarını ve çoğu zaman yerel yönetimini korudu. Karşılığında
vergi ödemeyi ve isyan etmemeyi taahhüt etti. Bu tür anlaşmaların metinleri
kaynaklarda korunmuştur ve son derece pratik belgelerdir: Kaç kilise kalacak,
hangi vergi ne kadar olacak, şehirde kim oturacak. Şam’ın 635’te teslim
alınışı ve Kudüs’ün Halife Ömer döneminde anlaşmayla devri bu türün en
bilinen örnekleridir. Kudüs’e dair aktarılan ahitnamede halkın canı, malı,
kiliseleri ve haçları güvenceye bağlanır; karşılığında vergi ve itaat istenir.
Metnin sonraki yüzyıllarda genişletilip biçimlendirildiği düşünülüyor, ama
uygulamanın mantığını doğru yansıtıyor.
Direnen ve zorla alınan bir şehirde ise hukuki durum
tümüyle değişiyordu. Galip tarafın hareket alanı çok genişliyordu: Şehir
ganimet sayılabiliyor, savaşan erkeklerin öldürülmesi, nüfusun bir bölümünün
esir edilmesi ve malların paylaştırılması mümkün hale geliyordu; ganimetin
beşte biri devlete ayrılıyordu. Bunların otomatik olarak uygulandığını
düşünmemek gerekiyor; uygulama komutana, şehrin direnme süresine ve sonraki
pazarlıklara göre değişti. Tapınaklar ve manastırlar yağmalanabiliyordu;
kaynaklar Suriye ve Irak’taki bazı manastırların yağmalandığını, İran’da bazı ateşgedelerin
yıkıldığını kaydeder.
Kuralın bilinmesi, davranışı da belirledi. Teslim
pazarlıklarının bu kadar yaygın olmasının sebebi buydu. Bir şehir yöneticisi,
direnmenin bedelini biliyordu.
Fatihlerin bir başka pratik tercihi tabloyu daha da
belirleyici hale getirdi: Ordu yerli halkın içine yerleştirilmedi. Kufe,
Basra, Fustat ve sonradan Kayrevan gibi garnizon şehirleri
kuruldu. Askerler oralarda oturdu, maaşlarını divandan aldı, kırsala dağılıp
toprak sahibi olmaları engellendi. Bunun iki sonucu oldu. Birincisi, fetih
klasik anlamda bir yerleşimci istilasına dönüşmedi; köylü toprağında kaldı, üretim
ve vergi sürdü. İkincisi, Müslümanlar uzun süre yerli nüfustan fiziken ayrı
yaşadı. Din değiştirmenin gündelik temasla ilerlediği düşünülürse, bu ayrılık
dönüşümü yavaşlatan etkenlerden biri oldu.
Şiddet bu kuralla sınırlı da kalmadı. İran’da, Horasan’da ve
Fars bölgesinde fetihten sonra art arda isyanlar çıktı ve hepsi sert biçimde
bastırıldı. Kuzey Afrika’da Berberi kabilelerle yaşanan uzun çatışmalarda büyük
esir kitleleri doğuya gönderildi. Anlaşmanın bozulduğu yerlerde önceki
güvenceler de düşüyordu.
Burada dürüst bir karşılaştırma gerekiyor: 7. yüzyılda
savaş esirini köleleştirmek Bizans’ın da Sasanilerin de uygulamasıydı. Esir
pazarları bütün Akdeniz ve Yakın Doğu dünyasının ortak kurumuydu; köleliğe
karşı modern anlamda evrensel bir itiraz ve kaldırma hareketi henüz ortaya
çıkmamıştı. Bu ne İslam’a özgü bir pratikti ne de dönem için olağandışıydı. Ama
bunu söylemek olup biteni hafifletmiyor. Çünkü bu pratiğin sonuçları, savaşın
bittiği yerde bitmedi. Köleleştirilen insanlar ve onların çocukları, yeni
toplumun en alt basamağına yerleşti ve bu basamak, birazdan göreceğimiz gibi,
din değiştirme hikayesinin tam merkezinde duruyor.
İslam’ın
karşılaştığı dünya
Fethedilen toprakların dini haritası, bugün hayal
ettiğimizden çok daha kalabalıktı. Ve önemli bir nokta: Bu haritada zaten bir
ortodoksi ve onun dışladığı topluluklar vardı. Fetih bu tabloyu sıfırlamadı;
üzerine bir katman ekledi.
·
Suriye, Filistin ve Ürdün’de Aramice
konuşan Süryani topluluklar, Yunanca konuşan şehirli nüfus, Hristiyan Arap
kabileleri ve Yahudi cemaatler yaşıyordu. Hristiyanlar Kadıköy kararını kabul
eden Melkitler ile kabul etmeyen Miafizit ve Nesturi gelenekler arasında
bölünmüştü. Kudüs’teki Yahudiler için Bizans dönemi ağır kısıtlamalar
dönemiydi; şehre yerleşmeleri engelleniyordu. Yeni yönetimle birlikte bu
kısıtlama kalktı.
·
Mısır’da nüfusun büyük çoğunluğu Kıpti
kilisesine bağlıydı. Melkit azınlık ise imparatorluğun resmi çizgisini temsil
ediyordu ve halkla arası iyi değildi.
·
Irak’ta Aramiler, Persler, yerleşik Arap
toplulukları ve büyük bir Yahudi nüfus vardı. Hristiyanların çoğu Nesturi
kilisesine bağlıydı. Kırsalda Zerdüştler, bataklık bölgelerinde ise Mandeniler (Sabiiler)
yaşıyordu.
·
İran’da Zerdüştlük devlet diniydi ama tek
din değildi. Nesturi Hristiyanlar, Yahudi cemaatler, Maniheistler ve Mazdek
geleneğinden gelen topluluklar da vardı.
·
Kafkasya’da Ermeni ve Gürcü kiliseleri,
ayrıca düalist inançlarıyla bilinen Pavlikanlar bulunuyordu.
·
Arabistan’da ise tablo çoktan değişmişti;
Müslüman Araplar çoğunluktaydı, ama Necran gibi yerlerde Hristiyan kabileler,
Hayber ve Medine çevresinde Yahudi topluluklar yaşıyordu.
Bu listeye bakınca iki şey görülüyor. Birincisi, İslam bu
coğrafyaya tek bir “Hristiyanlık” ya da tek bir “Zerdüştlük” ile karşılaşmadı;
kendi içinde çoktan bölünmüş, birbirini sapkın ilan etmiş bir dünyayla
karşılaştı. İkincisi, bu toplulukların çoğu bugün hala var. Orta Doğu’nun dini
azınlıkları sonradan oluşmuş gruplar değil; önemli bir bölümü, fetihten önce
bölgede yaşayan cemaatlerin tarihsel devamıdır. Arada geçen bin üç yüz yıl
boyunca göçler, evlilikler ve yer değiştirmeler bu toplulukları elbette dönüştürdü;
ama kökleri fetih öncesine uzanıyor.
Bugün onlardan kim kaldı?
·
Süryaniler: Mardin ve çevresinde, Suriye
ve Irak’ta, ayrıca geniş bir diasporada. Litürjik dilleri Aramicenin bir kolu.
·
Kıptiler: Mısır’ın en büyük dini
azınlığı; ülke nüfusunun yaklaşık onda biri olduğu tahmin ediliyor.
·
Ermeniler ve Gürcüler: Kendi ulusal
kiliseleriyle bugüne ulaştılar.
·
Zerdüştler: İran’da ve Hindistan’daki
Parsi topluluğunda, toplamda yüz bin dolayında.
·
Mandeniler: Güney Irak ve İran kökenli,
vaftizi merkeze alan küçük bir topluluk; savaşlar nedeniyle bugün büyük ölçüde
diasporada.
·
Yahudiler: İslam coğrafyasının hemen her
bölgesinde yüzyıllarca yaşadılar; 20. yüzyılda bu nüfusun büyük kısmı bölgeden
ayrıldı ve yeni kurulan İsrail’e göç etti.
·
Maniheistler: Kovuşturmaların en ağırını
yaşayan grup; bir gelenek olarak bugüne ulaşamadı.
Din
değiştirmenin maliyeti
Şimdi yazının kalbine geliyoruz. Din değiştirmenin neden
yavaş olduğunu anlamak için, fethedilen topraklarda kimin ne ödediğine bakmak
gerekiyor.
Erken İslam devletinin gelir kalemleri
·
Cizye: Gayrimüslim erkeklerden alınan,
can ve mal güvenliği ile askerlikten muafiyet karşılığı sayılan kişi başı
vergi. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve yoksullar muaftı. Gelir düzeyine göre
kademeliydi.
·
Haraç: Fethedilen topraklardan alınan
arazi vergisi. Devletin en büyük gelir kalemiydi.
·
Uşr: Müslümanların tarım ürününden alınan
dini vergi; onda bir ya da yirmide bir.
·
Zekat: Müslümanların malından alınan, ilk
dönemde devlete ödenen zorunlu dini yükümlülük.
·
Fey ve ganimet: Savaşsız ele geçirilen
mallar ile savaş ganimeti; ganimetin beşte biri devlete ayrılırdı.
Not: Bu sınıflandırma, zaman içinde sistemleşen
klasik mali terminolojiyi sadeleştirerek gösteriyor. İlk fetih yıllarında vergi
adları ve uygulamaları bölgeden bölgeye çok daha değişkendi; kavramlar ancak
sonraki iki yüzyılda bugünkü netliğini kazandı.
Tablonun anlamı şu: Devletin geliri büyük ölçüde gayrimüslim
nüfusa dayanıyordu. Bir kişi Müslüman olduğunda cizyesi düşüyordu. Toprağını
bırakıp şehre göçtüğünde ise haraç geliri de tehlikeye giriyordu. Cizyenin
gelire göre kademelendiği, yoksuldan en düşük, zenginden birkaç kat fazlasının
alındığı biliniyor. Kişi başına düşen miktar tek başına ezici değildi; ama hane
büyüdükçe ve kötü hasat yıllarında ağırlaşıyordu ve en önemlisi her yıl yeniden
ödeniyordu.
Peki cizye ne kadardı? Klasik dönemde yerleşen şema
üç kademeliydi: zenginden yılda dört dinar, orta halliden iki dinar,
çalışabilen yoksuldan bir dinar. Dirhem olarak kırk sekiz, yirmi dört ve on
iki. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, hastalar ve dilenciler muaftı; vergiyi yetişkin
ve çalışabilir durumdaki erkekler öderdi. Oranlar bölgeye ve döneme göre
değişti, bazı yerlerde ürün olarak ödeme de kabul edildi.
Bu rakamları bugünün parasına güvenilir biçimde çevirmek
mümkün değil; kaynaklar vergiyi gelire oranlamıyor. Ama yapının kendisi
yeterince şey anlatıyor. Vergi kişi başınaydı: Üç yetişkin erkeğin
yaşadığı bir hanede üç kez ödenirdi. Vergi yıllıktı: Kötü hasat,
hastalık ya da ölüm olan bir yılda da kapıya gelirdi. Ve vergi dinden
kaynaklanıyordu: Ödeyen kişi, bu yükten kurtulmanın bir yolu olduğunu
biliyordu. Tek bir yılda bir ailenin belini kıran bir miktar olmayabilir. Ama
her yıl, her erkek için, kuşaklar boyunca tekrarlanan ve ortadan kalkmasının
yolu herkesçe bilinen bir yüktü.
Verginin ne kadar din meselesi, ne kadar statü meselesi
olduğunu gösteren küçük ama öğretici bir örnek var: Tağlib, Kuzey
Mezopotamya’da yaşayan güçlü bir Arap kabilesiydi ve Hristiyandı. Fetihten
sonra Halife Ömer onlardan da cizye istedi. Reddettiler; gerekçeleri dini
değil, onursaldı. Cizye, Arap olmayan tebaanın vergisiydi; Arap bir kabile için
onu ödemek, kendini fethedilmiş saymak demekti. Pazarlık yapıldı ve ilginç bir
çözümde anlaşıldı: Tağlib cizye ödemeyecek, bunun yerine Müslümanların ödediği
zekatın iki katını ödeyecekti. Hazine açısından sonuç aynıydı, hatta daha
iyiydi; değişen yalnızca verginin adı ve ödeyenin konumuydu. Tağlib bu
anlaşmayı elde etti ve Hristiyan kaldı. Emevi sarayının en büyük şairi Ahtal,
bir Tağlibliydi; Halife Abdülmelik’in huzuruna boynunda haçıyla çıktığı
anlatılır. Kabile yüzyıllarca hem Arap hem Hristiyan olarak yaşadı; İslam’a
geçişi Abbasi döneminin sonlarını buldu.
Bu küçük hikaye iki şeyi birden gösteriyor. Birincisi, cizye
sabit bir dini kural değil, pazarlık edilebilir bir statüydü; kimin ne
ödeyeceği, inancından çok gücüne ve konumuna bağlıydı. Güçlü bir Arap kabilesi
verginin adını değiştirebiliyordu; Mısırlı bir Kıpti köylüsü değiştiremiyordu.
İkincisi, Arap olmak Müslüman olmak demek değildi ve devlet bunu biliyordu.
Tağlib’in Hristiyan kalmasına kimse engel olmadı; devletin istediği şey
vergiydi, iman değil. Bu noktaya ileride, Araplaşma ile İslamlaşmanın neden
ayrı yollardan yürüdüğünü anlatırken yeniden döneceğim: Daha ilk kuşakta bile
Arap kimliği ile Müslüman kimliği aynı şey değildi.
Bu, teorik bir sorun değildi. Emevi döneminde fiili bir
maliye krizine dönüştü.
Yeni Müslüman olan İranlı ve Iraklı köylüler, cizyeden
kurtulmak ve yeni statülerinin getireceği imkanlardan yararlanmak için
köylerini bırakıp Kufe, Basra gibi garnizon şehirlerine akmaya başladı. Valiler
bu akını durdurmak zorunda kaldı; kaynaklar, Irak’ta yeni Müslümanların
köylerine geri gönderildiğini ve vergilerini ödemeye devam etmelerinin
istendiğini kaydeder. Bazı uygulamalarda din değiştirenlerden cizye alınmaya
devam edildi. Horasan’da valilerin kimi zaman tersini yaptığı, yani din
değiştirmeyi teşvik etmek için vergi indirimi vaat ettiği de biliniyor; ama bu
vaatler merkezin maliyesiyle çatıştığı ölçüde geri alındı.
Bu çelişki coğrafyaya göre yön değiştiriyordu: Sınır
bölgesindeki bir vali asker ve müttefik arıyor, dönüşümü teşvik ediyordu;
merkez vilayetteki bir vali ise gelir arıyor, aynı dönüşümü frenliyordu. Aynı
imparatorluğun iki ucunda, bir köylünün Müslüman olması birbirine zıt iki şey
anlamına geliyordu.
Yani devlet iki arzu arasında sıkışmıştı: Dini
yaymak ve hazineyi doldurmak. Bu ikisi erken dönemde birbiriyle çelişti.
Bu çelişkinin en açık kanıtı, dönemin idarecilerine
atfedilen sözlerdir. Kaynaklarda valilerin din değiştirenleri şüpheyle
karşıladığı, dönüşümün samimiyetini sınamaya çalıştığı, hatta vergiden kaçmak
için Müslüman olunduğunu açıkça söylediği anlatılır. Bu anlatıların bir kısmı
sonraki dönemlerin polemiğiyle biçimlenmiş olabilir. Ama hepsinin arkasında
aynı gerçek duruyor: Bir vali için yeni bir mümin, aynı zamanda eksilen bir
vergi mükellefiydi.
Halife Ömer b. Abdülaziz’in kısa saltanatı (717-720) bu
çelişkiyi çözme girişimi olarak anılır. Ona atfedilen düzenlemelerin özü,
Müslüman olan herkesin cizyeden muaf tutulması ve yeni Müslümanların eski tebaa
ile eşit sayılmasıdır. Bu girişim geleneksel anlatıda bir dönüm noktası olarak
anlatılır; modern araştırmacılar ise uygulamanın kapsamının ve kalıcılığının
sanıldığı kadar geniş olmadığını, kendisinden sonra pek çok düzenlemenin geri
alındığını belirtir. Ama yön bellidir: Vergi yükünü kişinin dinine bağlayan
sistem sürdürülemez hale gelmişti.
Zamanla çözüm bulundu. Haraç giderek kişinin dinine değil
toprağın statüsüne bağlandı. Yani bir arazi “haraç arazisi” ise, sahibi
Müslüman olsa da o vergiyi ödemeye devam etti. Böylece devletin geliri
korunurken din değiştirmenin önündeki mali engel kısmen kalktı. Bu, kağıt
üzerinde teknik bir düzenleme. Pratikte ise dönüşümün önündeki en büyük
bariyerlerden birinin kaldırılması anlamına geliyordu.
Mevali:
Müslüman olmak yetmiyordu
İslam teolojik olarak Araplara ait bir din değildi. Ama
erken fetih toplumunda siyasi ve askeri düzen büyük ölçüde Arap kabileleri
etrafında kurulmuştu. Bu yüzden Arap olmayan biri Müslüman olduğunda doğrudan
topluma eşit bir üye olarak katılmıyordu; bir Arap kabilesine bağlanıyor, o
kabilenin himayesine giriyordu. Bu statünün adı mevla, çoğulu mevali
idi.
Kelimenin kendisi çok şey anlatıyor. Mevla hem azat edilmiş
köleyi hem de himaye altındaki bağlıyı ifade ediyordu. Yani Müslüman olan bir
İranlı zanaatkarın statüsü ile fetih sırasında esir alınıp sonra azat edilmiş
bir kölenin statüsü aynı kelimeyle adlandırılıyordu. Din değiştirmek insanı
Müslüman yapıyordu ama eşit yapmıyordu.
Bunun somut karşılıkları vardı. Ordunun maaş ve ganimet
düzeninde Arap askerler öncelikliydi. Evlilikte hiyerarşi işliyordu; bir
mevlanın Arap bir aileden kız alması sorun ediliyordu. Yönetim kademelerinde ve
orduda yükselme sınırlıydı. Kimi bölgelerde din değiştirenlerden cizye alınmaya
devam edilmesi, bu eşitsizliğin en çıplak halidir.
Buna karşılık mevali, kültürel üretimin merkezine yerleşti. İslam
ilimlerinin kurucu kuşağının önemli bir kısmı Arap olmayan Müslümanlardan
çıktı: hadis derleyicileri, dilciler, katipler, fakihler. İbn Haldun,
yüzyıllar sonra bu duruma ayrı bir başlık ayıracak ve ilmi taşıyanların çoğunun
Arap olmadığını yazacaktı. Yani ikinci sınıf sayılan grup, dinin kendi
bilgisini üreten grup haline geldi. Statü ile yetkinlik arasındaki bu
çelişki uzun süre sürdürülebilir değildi.
Buradan yazının ana tezine giden yol açılıyor. Bir kişinin
din değiştirmesini kişisel bir inanç deneyimiyle açıklamak mümkündür ve bu tür
hikayeler kaynaklarda vardır. Ama milyonlarca insanın birkaç yüzyıla yayılan
dönüşümünü anlamak için inancın yanına hukuku, ekonomiyi, sosyal çevreyi ve
siyasi düzeni de koymak gerekiyor. Din değiştirmenin ne getirdiği ve neye
mal olduğu değiştikçe, dönüşümün hızı da değişti. Erken dönemde bu hesap büyük
ölçüde olumsuzdu: Yeni Müslüman ne tam eşitlik kazanıyor ne de mali rahatlama
sağlıyordu.
İslam’ın
“evlilik kuralıyla” yaygınlaşması
Burada doğal bir soru beliriyor. Madem din değiştirmek ne
eşitlik getiriyordu ne de mali rahatlama, Müslüman nüfus nasıl büyüdü? Cevabın
önemli bir kısmı kimsenin verdiği bir kararda değil, hanelerin yapısındadır.
İslam hukuku evlilikte tek yönlü bir kural koymuştu:
Müslüman bir erkek Hristiyan ya da Yahudi bir kadınla evlenebilirdi; Müslüman
bir kadının gayrimüslim bir erkekle evlenmesi ise yasaktı. Ve her durumda
çocuklar babanın dinine ait, yani Müslüman sayılırdı. Bu kural tek bir
evlilikte önemsiz görünür. Üç yüzyıla ve milyonlarca haneye yayıldığında ise
tek yönlü bir pompa gibi çalışır: Her kuşakta bir miktar nüfus gayrimüslim
taraftan Müslüman tarafa geçer, ters yönde hiç geçmez.
Köleliğin burada ayrı ve ağır bir payı var. Fetihler ve
sonraki seferler büyük sayıda esir üretti; bu esirlerin önemli bir kısmı
kadındı ve Müslüman hanelere girdi. Bir cariyenin efendisinden doğan çocuk hür
ve Müslüman sayılıyor, annesi de satılamaz hale geliyor ve efendisinin ölümüyle
azat ediliyordu. Yani fetihlerin en acı sonucu olan köleleştirme, aynı zamanda
dönüşümün en sessiz kanallarından biriydi. Abbasi halifelerinin neredeyse
tamamının annesinin cariye olması, bunun sarayın en tepesinde bile ne kadar
olağan olduğunu gösterir.
Bu kanalın ayırt edici yanı şu: Burada kimse din
değiştirmiyor. Kimse cizyeden kurtulmayı hesaplamıyor, kimse bir kariyer kapısı
aramıyor. Çocuklar Müslüman doğuyor. Vergi defterindeki hesap bir ömür içinde
işler; hanedeki aritmetik ise kuşaklar boyunca, sessizce ve geri dönüşsüz
işler. Dönüşümün neden bu kadar yavaş olduğunu ama bir kez başladıktan sonra
neden neredeyse hiç geri gitmediğini anlamak için iki mekanizmaya birden bakmak
gerekiyor.
Peki
inancın payı neydi?
Buraya kadar anlatılanlar, insanları yalnızca hesap yapan
varlıklar gibi gösterme riski taşıyor. O yüzden madalyonun öbür yüzünü de
söylemek gerekiyor.
İslam’ın kendi çekim gücü vardı. Sade ve tartışmaya
az yer bırakan bir tanrı tasavvuru, ölüm sonrasına dair net bir vaat, gündelik
hayatı düzenleyen anlaşılır bir çerçeve ve okuma yazma bilmeyen birinin bile
ezberleyip taşıyabileceği bir ibadet dili. Bizans ve Sasani dünyasının teolojik
tartışmalarından yorulmuş topluluklar için bu sadeliğin bir değeri oldu. Buna
kazananın dininin taşıdığı prestiji ve tasavvufun sonraki yüzyıllarda sunduğu
somut maneviyatı da eklemek gerekiyor; keramet, şifa ve himaye vaat eden bir
veli, çoğu insan için soyut bir doktrinden daha güçlü bir çağrıydı.
Bunların hiçbiri bu yazıda anlatılanlarla çelişmiyor. Bir
insan aynı anda hem inanabilir, hem vergiden kurtulabilir, hem de çocuğuna daha
açık bir gelecek arayabilir; bu saikler birbirini dışlamaz. Ama bir şeyi
açıklamıyorlar: gecikmeyi. Sadelik de, prestij de, ahiret vaadi de ilk
günden beri oradaydı. Dönüşümün üç yüzyıla yayılmasını açıklayan şey inancın
içeriği değil, ona girmenin ve girdikten sonra eşit sayılmanın koşullarıdır.
Bu eşitsizliğin bir yerde patlaması kaçınılmazdı ve ilk
patladığı yer Horasan değil, Kuzey Afrika oldu.
Berberiler bu yazıda anlattığım kalıbın dışında kalan ilginç
bir topluluk. Hızlı Müslüman oldular; kabileler halinde, reislerinin peşinden,
çoğu kez bir anlaşmanın parçası olarak. 711'de Cebelitarık’ı geçen ordunun
komutanı Tarık bin Ziyad bir Berberiydi ve askerlerinin büyük çoğunluğu da
öyleydi. Yani İspanya’yı Araplar değil, bir kuşak önce Müslüman olmuş
Berberiler fethetti.
Peki karşılığında ne aldılar? Mevali muamelesi. Emevi
valileri Müslüman Berberi kabilelerinden vergi almaya devam etti; üstelik bunun
bir kısmını köle olarak, kızlarını ve oğullarını Şam’a göndererek
topluyorlardı. Hukuken fethedilmiş bir halkın ganimetinden alınan beşte birlik
pay, Müslüman olmuş insanlardan alınıyordu. Dikkat edin: Aynı dinin askeri
olarak Endülüs’te savaşan adamın kabilesi, kendi topraklarında hâlâ ganimet
sayılıyordu.
740'ta Tanca’da isyan patladı. Berberiler, Emevi düzenine en
sert biçimde karşı çıkan mezhebin, Hariciliğin bayrağını seçtiler; Haricilik “en
faziletli kimse halife olur, Arap olması gerekmez” diyen bir akımdı ve
dışlanmış bir halk için bundan daha uygun bir dil olamazdı. İsyancılar önce
Tanca yakınında Emevi ordusunu ezdi; o kadar çok Arap ileri geleni öldü ki
savaşın adı “Soylular Savaşı” kaldı. Ertesi yıl Şam’dan gönderilen otuz
bin kişilik ordu da aynı akıbete uğradı. Emeviler Fas’ı ve Cezayir’in büyük
kısmını bir daha geri alamadılar; buralarda yüz yıl boyunca Harici Berberi
devletçikleri hüküm sürdü.
İşte bu yüzden Berberi isyanı, bu yazının tezi için Horasan
kadar önemli. İnsanlar Müslüman olmuştu ve yine de ayaklandılar. Çünkü din
değiştirmek onlara vaat edileni vermemişti: eşitlik. Kuzey Afrika’nın
kalıcı olarak Müslüman kalması, Emevi fethiyle değil, Emevilerden kurtulduktan
sonra kendi Berberi İslam’ını kurmasıyla oldu. Mevali sorununun bedelini
imparatorluk önce batıda ödedi, on yıl sonra doğuda.
Doğudaki patlama daha büyük oldu. Aynı öfke, 750'de Emevi
hanedanını deviren Abbasi ihtilalinin en önemli yakıtlarından biriydi. Abbasilerle
birlikte İslam, Arap kabilelerinin dini olmaktan çıkıp imparatorluğun dini
haline geldi. İranlı katipler, Türk askerler, Orta Asyalı alimler devletin
kadrolarına girdi.
Ve tam bu noktada, dönüşüm eğrisi dikleşmeye başlar.
Eğri: Dönüşüm ne zaman hızlandı?
Kaç kişinin ne zaman din değiştirdiğini ölçmek zor, çünkü
nüfus sayımı yok. Tarihçi Richard Bulliet 1979’da yayımladığı çalışmasında
dolaylı bir yöntem önerdi: Biyografik sözlüklerdeki isim zincirlerine bakmak.
Bir kişinin adı Müslüman, babasınınki değilse, o ailedeki dönüşümün yaklaşık
tarihi tahmin edilebilir. Binlerce böyle veriyi bir araya getirince bir eğri
çıkıyor.

Yukarıdaki grafik şematik bir gösterimdir, dönemlerin
nüfusları tahminidir.
Eğrinin biçimi öğretici. Başlangıç çok yavaş: Emevi
döneminin sonuna kadar İran’da dönüşüm sınırlı kalıyor. Sonra Abbasi
ihtilaliyle birlikte hızlanıyor, dokuzuncu yüzyılda en dik noktasına ulaşıyor
ve onuncu yüzyılın sonlarına doğru yeniden yavaşlıyor; çünkü dönüşecek nüfusun
büyük kısmı artık dönüşmüş durumda.
Başka bir deyişle, Bulliet’nin eğrisinin ve onu izleyen
yorumun işaret ettiği şey şu: Fetih zemini hazırladı; dönüşümü hızlandıran
eşik ise büyük ölçüde statü eşitliği oldu. Bu yorum üzerinde tam bir uzlaşı
yok; tarihçilerin bir kısmı şehirleşmeyi, bir kısmı yeni uygarlığa katılma
çekiciliğini öne çıkarıyor. Ama eğrinin biçimiyle Abbasi dönüşümünün
zamanlaması arasındaki örtüşme, göz ardı edilecek gibi değil.
Eğrinin biçimi bir başka şeyi daha anlatıyor. Din
değiştirme, tek tek bireylerin birbirinden bağımsız kararları gibi ilerlemiyor;
bir eşik geçildikten sonra hızlanıyor. Çünkü dönüşüm sosyal bir süreçtir.
Mahallede, loncada, köyde Müslümanların sayısı arttıkça, Müslüman olmak daha az
sıra dışı, daha az maliyetli ve daha kolay hale gelir. Evlilik ağları,
ortaklıklar ve komşuluk ilişkileri bu hızlanmayı besler. Tersi de doğrudur:
Sayının az olduğu dönemde din değiştiren kişi kendi cemaatinden kopuyor, yeni
cemaate ise tam kabul edilmiyordu. Erken dönemde dönüşümün bu kadar yavaş
olmasının bir sebebi de budur.
İslamlaşmayı
Kimler ve Nasıl Ölçüyor?
Buraya kadar sık sık Müslüman nüfusun ne zaman çoğunluğa
geçtiğinden, İslamlaşmanın hangi yüzyılda hızlandığından söz ettik. Peki
bunları nereden biliyoruz? Yedinci veya dokuzuncu yüzyılda kimse nüfus sayımı
yapıp insanların hangi dine mensup olduğunu kaydetmiyordu. Dolayısıyla
tarihçilerin elinde, bir ülkenin hangi tarihte yüzde kaçının Müslüman olduğunu
gösteren güvenilir nüfus tabloları yok. Ellerinde ancak dolaylı kanıtlar var.
Bu kanıtların başında vergi kayıtları geliyor. Cizye
ödeyenlerin sayısı, gayrimüslim nüfusun büyüklüğü hakkında fikir verebilir.
Ancak her gayrimüslim cizye ödemiyordu; kadınlar, çocuklar ve bazı muaf gruplar
bu kayıtların dışındaydı. Üstelik vergi uygulamaları dönemden döneme
değişiyordu. Kilise ve manastır kayıtları, mezar taşları, kişi adları,
biyografik eserler ve dönemin tarihçilerinin aktardıkları da başka ipuçları
sunuyor. Fakat bunların hiçbiri toplumun tamamını temsil etmiyor.
Richard Bulliet'in yaptığı da buydu. Biyografik eserlerdeki
kişi adlarını ve soy zincirlerini inceleyerek ailelerin ne zaman Müslümanlaşmış
olabileceğini hesapladı. Ortaya çıkan eğri, özellikle İran'daki dönüşümün
zamanlaması hakkında önemli bir model sundu. Ama burada bir sorun var:
Kaynaklarda adı geçenler çoğunlukla şehirli, eğitimli ve toplumda belirli bir
konuma sahip erkeklerdi. Köylülerin, kadınların ve sıradan insanların büyük
bölümü bu kayıtlarda yoktu. Dolayısıyla seçkinlerin dini dönüşümünü gösteren
bir eğri, bütün nüfusun dönüşümünü birebir yansıtmayabilir.
İşte bu yüzden tarihçiler arasında İslamlaşmanın hızı ve
zamanı konusunda görüş ayrılıkları var. Özellikle Mısır gibi bölgelerde
Müslümanların ne zaman çoğunluğa geçtiği hala tartışılıyor. Bir tarihçi vergi
kayıtlarına, diğeri kilise tarihine, bir başkası kişi adlarına bakarak farklı
sonuçlara ulaşabiliyor.
O halde bu yazıdaki tarihleri ve nüfus oranlarını kesin
ölçümler olarak değil, eldeki kanıtlardan çıkarılmış tarihsel tahminler olarak
okumak gerekiyor. Bildiğimiz şey, fetihle İslamlaşmanın aynı hızda ilerlemediği
ve dönüşümün çoğu bölgede yüzyıllar sürdüğü. Bilmediğimiz ise her bölgede, her
yüzyılda, nüfusun tam olarak yüzde kaçının Müslüman olduğudur. Tarihin bize
sunduğu tablo yeterince açıklayıcı; onu olduğundan daha kesin göstermeye gerek
yok.
Bir insan
ne zaman Müslüman olur?
Burada daha derin bir sorun var ve eğriyi okurken akılda
tutmak gerekiyor. Bugün din değiştirmeyi tarihlenebilir bir olay gibi
düşünüyoruz: bir karar, bir ikrar, bir tarih. Oysa anlattığımız dönemde bir
ailenin dini kimliği çoğu zaman kuşaklara yayılarak dönüşüyordu. Bir kuşak
Müslüman tüccarlarla iş yapıyor, ikinci kuşak Müslüman bir komşuyla evleniyor,
üçüncü kuşak Müslüman adlar taşıyor ve camiye gidiyor, dördüncü kuşak ise
geçmişte başka bir şey olduğunu artık hatırlamıyordu. Bu zincirin hangi
halkasında dönüşüm yaşandı?
Sorunun cevabı yok, çünkü soru yanlış kurulmuş. Burada bir
an değil, bir kayma var. Bunun eğri açısından sonucu şu: Bulliet’nin ölçtüğü
şey aslında bireylerin kararları değil, ailelerin ad verme alışkanlığındaki
kayma. Yani eğri “şu yıl şu kadar kişi Müslüman oldu” demiyor; “şu kuşakta
aileler çocuklarına Müslüman adlar vermeye başlamıştı” diyor. Bu, yöntemin
zayıflığı değil; ölçülen şeyin doğası.
Ve bu ayrım yazının başındaki soruya başka bir açıdan cevap
veriyor. Kılıç bir anı değiştirebilir: bir tarihi, bir savaşı, bir teslim
anlaşmasını. Kuşaklara yayılan bir kaymayı ise değiştiremez. Üç yüzyıl, bir
kararın değil, bir sürecin ölçüsüdür.
Dönüşümün tamamlanması ise bölgeden bölgeye çok farklı
zamanlar aldı. İran’da süreç onuncu yüzyılın sonuna doğru büyük ölçüde oturdu. Suriye’de
ve özellikle Mısır’da Hristiyan nüfus çok daha uzun süre kalabalık kaldı. Mısır
en çok tartışılan vakadır ve bu yazının tezini en sert biçimde sınayan
örnektir. Fetih 641'de tamamlandı; ama araştırmacıların önemli bir kısmı
Kıptilerin azınlığa düşmesini çok daha geç bir döneme, Memlükler zamanına
yerleştiriyor. Dönüşümün tek bir kaymayla değil dalgalar halinde geldiği, bu
dalgaların da 14. yüzyılda kiliselere yönelik saldırılar, gayrimüslim
memurların tasfiyesi ve ağırlaşan mali baskıyla çakıştığı belirtiliyor. Yani
fetihten yaklaşık yedi yüzyıl sonra. Kıptilerin bugün hala Mısır nüfusunun
yaklaşık onda biri olması, o uzun sürenin kalıntısıdır.
Endülüs ise kendi ayrı hikayesini yaşadı; ona aşağıda
döneceğim. Bu bölgesel farklar, tek bir İslamlaşma anlatısının neden işe
yaramadığını gösteriyor: Aynı din, aynı hukuk ve benzer vergiler altında,
dönüşüm hızları birbirinden yüzyıllarca ayrıldı.
Mısır’ın
kırılma noktası: Beşmurik isyanı
Mısır’da dönüşümün neden bu kadar geç ve dalgalı olduğunu
anlamak için, dalgaların ilkine bakmak gerekiyor. O dalga bir hidayet hikayesiyle
değil, bir vergi isyanıyla başladı.
Fetihten sonraki yüzyılda Mısır, imparatorluğun tahıl ambarı
ve en güvenilir vergi kaynağıydı. Kıpti köylüsü haraç ve cizye ödüyor, valiler
de hazineyi doldurmak için her yıl biraz daha sıkıyordu. 725'ten itibaren
Delta’da art arda köylü isyanları çıktı; sekizinci yüzyıl boyunca en az altı
kez. Hepsi vergi yüzündendi ve hepsi bastırıldı. Ama sonuncusu farklıydı.
831'de Nil Deltası’nın kuzeyindeki bataklık bölgesinde,
Beşmur’da, Kıpti köylüler bir kez daha ayaklandı. Bu kez yanlarında bölgedeki
Arap kabileleri de vardı; çünkü vergi herkesi eziyordu. Horasan valisinin
gönderdiği ordu isyanı bastıramadı. Bunun üzerine 832'nin başında Halife Me’mun
bizzat Mısır’a geldi; bir Abbasi halifesinin Mısır’a ayak basması o güne kadar
görülmemiş bir şeydi. Kıpti patriği isyancıları teslim olmaya ikna etmek için
bataklığa gönderildi; dinlemediler. Me’mun’un ordusu Beşmur’u yakıp yıktı.
Erkeklerin büyük bölümü öldürüldü, kalanlar köle olarak satıldı ya da Bağdat’a
ve Antakya’ya sürüldü. Delta’nın bataklık köyleri boşaldı.
Asıl önemli olan sonrasıdır. Kıpti kilisesinin kendi tarih
kaydı, bu yenilgiden sonra olanları tek cümleyle özetler: Kıptiler ezildi ve o
günden sonra kitleler halinde Müslüman olmaya başladılar. Bu cümleyi yazan bir
Müslüman tarihçi değil, Kıpti kilisesinin kendisi. Ve dikkat edin: Beşmurik
İsyanı'nın bastırılması, Mısır'daki dini dönüşümün yalnızca inanç
değişikliğiyle açıklanamayacağını gösteren önemli olaylardan biridir. Şiddet,
mali baskı, nüfus hareketleri ve toplumsal düzenin değişmesi bir arada etkili
olmuş olabilir. Direnmenin bir çıkışı olmadığı anlaşılınca, cizyeden
kurtulmanın tek yolu kalmıştı.
Beşmurik isyanı Mısır’ın hikayesini bitirmedi; başlattı.
Kıptilerin azınlığa düşmesi için yüzyıllar ve en az bir büyük dalga daha
gerekti: on dördüncü yüzyılda, Memlükler döneminde, kiliselere saldırılar,
gayrimüslim memurların tasfiyesi ve ağırlaşan baskıyla gelen ikinci kırılma. Yani
Mısır’da dönüşüm iki büyük yenilginin arasına yayıldı: biri 832'de, öbürü ondan
beş yüz yıl sonra. İkisinde de mekanizma aynıydı. Kimse “Müslüman ol” demedi;
ama Hristiyan kalmanın bedeli, her seferinde bir basamak daha yükseltildi.
Bu örnek, ileride “zorlama ne zaman başladı?”
sorusuna cevap verirken kullanacağım bir ayrımı şimdiden gösteriyor: Doğrudan
zorlama ile dolaylı basınç arasındaki çizgi, bir vergi isyanının bastırıldığı
günün ertesinde silikleşir.
Müslümanların çoğunluk haline gelmesi, iç tartışmaların
sertleştiği dönemle de örtüşür. Nüfusun büyük kısmı Müslüman olduğunda, “kim
gerçek Müslüman?” sorusu, “kim Müslüman?” sorusunun
yerini alır. Medreselerin, mezheplerin ve ortodoksi tartışmasının
kurumsallaştığı dönem tam da budur.
Müslüman
olmak Arap olmak mıydı?
Buraya kadar iki süreçten söz ettim: fetih ve İslamlaşma.
Ama bir üçüncüsü daha var ve bu yazının tezini sınamak için en elverişli olanı
o: Araplaşma, yani Arap dilinin ve kültürel kalıplarının yayılması.
Üçü aynı şey değil ve aynı hızda ilerlemediler. Tağlib
örneğinde gördüğümüz gibi, bu ayrım fetihten yüzyıllar sonra değil, daha ilk
halifeler döneminde vardı: Arap olup Müslüman olmayan kabileler vardı ve devlet
bunu bir sorun saymıyordu. Düşünün: Eğer dönüşüm kaba bir dayatmayla olsaydı,
dil ile din birlikte hareket ederdi; fatih ne getiriyorsa tebaa onu alırdı.
Oysa olan bu değil.
Mısır hem Müslümanlaştı hem Arapçalaştı; Kıptice yüzyıllar
içinde gündelik konuşma dili olmaktan çıkıp yalnızca kilise dili olarak kaldı.
İran büyük ölçüde Müslümanlaştı ama Arapça konuşmaya
başlamadı. Farsça yaşamaya devam etti, Arap alfabesiyle yazılır oldu ve onuncu
yüzyıldan itibaren yeni bir edebiyatın dili haline geldi. Şehname’nin
Arapça değil Farsça yazılmış olması bu ayrımın en görünür işaretidir.
Anadolu Müslümanlaştı ama ne Arapça ne Farsça; Türkçe
yaygınlaştı.
Aynı din, üç farklı dil sonucu. Sebep şu: Din ile dil
farklı kanallardan yürüdü. Din hukuki statü, evlilik ve hane üzerinden
ilerledi; bu yazının anlattığı mekanizma budur. Dil ise idare, ticaret ve şehir
üzerinden ilerledi ve yalnızca o kanalların güçlü olduğu yerlerde baskın hale
geldi.
En çarpıcı ayrıntı ise sıralamada. Devletin Araplaşması,
nüfusun İslamlaşmasından önce geldi. Abdülmelik’in yedinci yüzyılın
sonundaki reformlarıyla divan kayıtları Yunanca ve Pehleviceden Arapçaya
çevrildi, sikkeler Arapçalaştı. Yani nüfusun büyük çoğunluğu hala
gayrimüslimken devletin dili çoktan Arapça olmuştu. İki süreç o kadar ayrıydı
ki biri diğerini yüzyıllarca geride bırakabildi.
Bunun bugün için de bir karşılığı var. “Müslüman olmak
Araplaşmak mıdır?” sorusu düzenli olarak tartışılıyor. Tarihin cevabı
net: Hayır. İslam’ı benimseyen nüfusun büyük kısmı Arapça konuşmadı, kendi
dilini korudu, kendi edebiyatını kurdu. 21. yüzyılın başı itibariyle dünyadaki
Müslümanların yaklaşık beşte biri Arap.
Fethedilmeyenler:
Türkler
Şimdiye kadar anlatılanlar fethedilmiş toprakların hikayesi.
Peki bu mekanizma, fethin olmadığı yerde de işliyor mu?
Önce bir ayrım yapmak gerekiyor, çünkü popüler anlatı burada
iki farklı nüfusu birbirine karıştırıyor. Maveraünnehir’in şehirleri (Buhara,
Semerkant, Harezm) fethedildi; oradaki yerleşik halk ağırlıklı olarak İrani,
yani Soğdlu ve Harezmliydi. Türk boyları ise bu şehirlerin kuzeyinde ve
doğusunda, bozkırdaydı ve bir seferle tebaa haline getirilmediler. Vergi
defterine yazılmadılar, cizye ödemediler, mevali statüsüne düşmediler. Yani bu
yazıda anlatılan basınç araçlarının neredeyse hiçbiri onlar için geçerli
olmadı.
Sonuç ne oldu? Dönüşüm burada da yavaş, kuşaklar süren ve
kademeli bir süreç oldu. Sekizinci yüzyılda ilk ciddi temas, onuncu yüzyılda
ilk Müslüman Türk hanedanı, on birinci yüzyıldan itibaren kitleselleşme. Yani
araçlar değişti; ama dönüşümün birkaç kuşağa yayılan yavaş karakteri değişmedi.
Talkan ve
Curcan: Türkler Kılıç Zoruyla mı Müslüman Oldu?
Türklerin İslamiyet'i kabulü üzerine yapılan tartışmalarda
sık sık iki olayın adı geçiyor: Talkan ve Curcan katliamları. Bir
görüşe göre Türkler, Arap ordularının gerçekleştirdiği büyük katliamların
ardından korkuyla Müslüman oldular. Peki gerçekten öyle mi? Önce ne
yaşandığına, sonra bu olayların Türklerin İslamlaşmasıyla ilişkisine bakalım.
Sekizinci yüzyılın başında Emevi orduları Horasan ve
Maveraünnehir'de büyük bir askeri genişleme içindeydi. Bu seferlerin en önemli
komutanlarından biri Kuteybe b. Müslim'di. Kuteybe'nin 705–715 yılları
arasındaki faaliyetleri sırasında şehirler kuşatıldı, isyanlar bastırıldı, bazı
yerel hükümdarlar öldürüldü ve halktan ağır vergiler talep edildi. Bugünkü
Afganistan'ın kuzeyindeki Talkan çevresinde yaşananlar da bu dönemin en sert
olayları arasında anılır. Kaynaklarda ağır cezalandırma ve katliam anlatıları
bulunur. Ancak öldürülenlerin sayısı, kimlikleri ve olayın ayrıntıları
konusunda tarihçiler arasında görüş birliği yoktur.
Curcan'da yaşananlar ise başka bir komutanın dönemine
rastlar. 717 yılında Emevi komutanı Yezid b. Mühelleb, Hazar Denizi'nin
güneydoğusundaki Curcan bölgesine sefer düzenledi. Başlangıçta yapılan
anlaşmaların ardından yeniden çatışmalar çıktı. Uzun bir kuşatma sonunda şehir
ele geçirildi. Bazı tarihi kaynaklarda kırk bin kişinin öldürüldüğü
rivayet edilir. Bu rakamın doğruluğunu kesin olarak bilemiyoruz. Ancak
kaynakların anlattığı olay, Emevi fetihlerinin yalnızca barışçıl dini tebliğ
faaliyetlerinden ibaret olmadığını açıkça gösteriyor.
Burada önemli bir ayrım yapmalıyız. Bu bölgelerde yaşayan
insanların tamamı Türk değildi. Türk ve İrani topluluklar, yerel hanedanlar ve
farklı dinlere bağlı halklar iç içe yaşıyordu. Dolayısıyla Talkan ve Curcan'da
öldürülenlerin hepsinin Türk olduğunu söylemek doğru değil. Aynı şekilde, bu
katliamların bütün Türkleri Müslüman olmaya zorlamak amacıyla yapıldığını da
kesin olarak söyleyemeyiz. Askeri itaat, vergi toplama, toprak hakimiyeti ve
isyanların bastırılması, Emevi seferlerinin doğrudan hedefleri arasındaydı.
Peki katliamlar Türkleri Müslüman yaptı mı? Tarihsel
gelişmeler bu iddiayı desteklemiyor. Türk topluluklarının önemli bir kısmı
Emevilere direnmeye devam etti. Türgişler, sekizinci yüzyılda Arap ordularıyla
defalarca savaştı. Türklerin geniş topluluklar halinde İslam'a yönelmeleri ise
özellikle dokuzuncu ve onuncu yüzyıllarda, ticaret, askerlik, siyasi ilişkiler
ve Müslüman Türk hanedanlarının ortaya çıkmasıyla hızlandı. Talkan ve
Curcan'daki olaylarla Türklerin kitlesel İslamlaşması arasında doğrudan bir
neden-sonuç ilişkisi kurmak bu yüzden mümkün değil.
Ama buradan hareketle Türklerin İslamiyet'i tamamen barış
içinde benimsediğini söylemek de aynı ölçüde yanlış olur. Arap ordularının
ilerleyişi savaşları, yıkımları, esareti ve ağır vergileri beraberinde getirdi.
Bu yaşananlar Türklerle Müslüman Araplar arasındaki ilk ilişkilerin önemli bir
parçasıydı. Buna karşılık sonraki yüzyıllarda Türklerin İslam dünyasına asker,
tüccar, yönetici ve alim olarak katılması, aynı ilişkinin başka bir boyutunu
oluşturdu.
O halde iki iddiaya da mesafeli yaklaşmak gerekiyor: “Türkler
hiçbir baskı görmeden, bütünüyle gönüllü olarak Müslüman oldu” demek de, “Türkler
Talkan ve Curcan katliamlarıyla zorla Müslüman yapıldı” demek de tarihsel
süreci açıklamıyor. Bildiğimiz şey, erken karşılaşmaların önemli bir bölümünün
şiddet içerdiği, ancak kitlesel İslamlaşmanın bu karşılaşmalardan çok sonra ve
farklı koşullar altında gerçekleştiğidir.
Bir ordunun bir şehri fethetmesiyle, o şehirde veya
çevresinde yaşayan insanların birkaç kuşak sonra Müslüman olması aynı olay
değildir. Türklerin İslamlaşma tarihini anlamak istiyorsak kılıcın açtığı yolu
da, kılıç ortadan kalktıktan sonra yaşananları da birlikte değerlendirmeliyiz.
Buhara
dersi: Zorla gelen dönüşüm neden tutmadı?
Asıl öğretici olan ise Buhara’da olanlardır. Yerel tarih
kaydına göre Buhara halkı Kuteybe döneminde birkaç kez Müslüman oldu ve Arap
ordusu çekilir çekilmez eski inancına döndü. Kuteybe sonunda başka bir yol
denedi: Arap askerlerini Buharalıların evlerine yerleştirdi, şehirde cami
yaptırdı ve ibadete katılanlara para verilmesini sağladı.
Bu küçük hikaye, yazının bütün tezini tek bir şehirde
özetliyor. Kılıçla gelen dönüşüm, kılıç çekilince geri gidiyor. Kalıcı olan,
gündelik temasla, ekonomik teşvikle ve kuşaklar boyunca süren bir arada
yaşamayla gelen dönüşüm. Nitekim Buhara birkaç yüzyıl sonra İslam dünyasının en
önemli ilim merkezlerinden biri haline geldi; ama bunu sağlayan şey Kuteybe’nin
orduları değil, onun ardından gelen uzun ve sıradan süreçti.
Talas
meselesi
Popüler anlatıda Türklerin İslamlaşması 751’deki Talas
savaşıyla başlatılır. Bu savaşta Abbasi ordusu, Çin’in Tang ordusunu yendi ve
Karluk Türklerinin taraf değiştirmesi sonucu belirledi.
Talas önemli bir olaydır, ama bir din değiştirme tarihi
değildir. Karlukların hamlesi askeri ve siyasi bir tercihti. Savaştan sonra iki
yüzyıl boyunca Türkler arasında kitlesel bir dönüşüm görülmez. İlk Müslüman
Türk hanedanı için onuncu yüzyılı beklemek gerekir. Talas’ı Çin’in Orta
Asya’dan çekilmesinin ana sebebi saymak da doğru olmaz: Tang hakimiyetini asıl
sarsan şey, dört yıl sonra patlak veren ve imparatorluğu yıllarca meşgul eden
An Lushan isyanıydı. Talas’ın anlamı daha mütevazı ama gerçektir: Abbasi
dünyası ile bozkır arasındaki siyasi ve ticari temasların yoğunlaştığı dönemin
dönüm noktalarından biridir. Kapıyı araladı; içeri girmek iki yüzyıldan fazla
sürdü.
Üç ayrı
yol
Türklerin İslam’a girişi tek bir kapıdan olmadı ve üç
kapının üçü de bu yazının tezini destekliyor.
Birincisi ticaret ve serhat. Maveraünnehir’in
şehirleri, kervan yolları ve sınır boylarındaki ribatlar (garnizonlar, üsler).
Temas bir orduyla değil, bir pazarla ve bir tekkeyle kuruldu. Bozkırın
kenarındaki Müslüman tacir, hem mal hem de bir dünya düzeni getiriyordu: ortak
bir hukuk, ortak bir dil, ortak bir güven ağı. Uzun mesafeli ticaret yapan biri
için bu ağa dahil olmanın somut bir değeri vardı. Sınır boylarındaki ribatlar başlangıçta
askeri karakollardı; zamanla gönüllülerin, zahitlerin ve dervişlerin toplandığı
yerlere dönüştüler. Bozkır halkının İslam’la karşılaştığı ilk yüz, çoğu zaman
bir fakihin değil bu sınır dervişlerinin yüzüydü. Anlatılan şey de soyut bir
hukuk sistemi değil; keramet, şifa ve himaye vaat eden somut bir maneviyattı.
Eski inancın kutsal kişisiyle yeni inancın velisi arasındaki geçişin bu kadar
pürüzsüz olmasının sebeplerinden biri budur.
İkincisi kölelik ve askerlik. Dokuzuncu yüzyıldan
itibaren Abbasi halifeleri, kabile bağlarından bağımsız bir ordu kurmak için
Orta Asya’dan getirilen Türk gençlerine yöneldi. Esir alınan ya da satın alınan
bu gençler saraya girdi, eğitildi, Müslüman oldu, asker oldu, komutan oldu. Bir
yüzyıl geçmeden halifeleri tahta çıkaran ve indiren güç haline geldiler. Halife
Mu’tasım’ın 830’larda Samarra’yı kurup ordusunu Bağdat’ın dışına taşıması bu
yeni gücün ölçeğini gösterir: Başkent, muhafız ordusuna göre yeniden
tasarlanmıştı. İslam’a giriş kapısı onlar için esaretti ve aynı kapı iktidara
çıkıyordu. Bu, yazının en keskin ironilerinden biri: Statü merdiveninin en alt
basamağı, birkaç kuşak içinde merdivenin tepesine dönüştü.
Üçüncüsü siyaset. Hükümdar önce dönüşür, halk sonra.
Orta Asya’da kitlesel olarak İslam’a giren ilk büyük Türk boyları, Karahanlı
federasyonunu oluşturan Karluk, Yağma ve Çiğil boylarıdır. Bu dönüşümde komşu
Samani devletinin ağırlığı büyüktür: Maveraünnehir’in İrani ve Müslüman şehir
kültürü, bozkıra en yakın ve en çekici modeldi. Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra
Han onuncu yüzyılın ortasında Müslüman oldu ve İslam’ı hanedanın resmi dini
haline getirdi. Ölümünden birkaç yıl sonra, 960 dolayında, kaynaklarda “iki yüz
bin çadır”ın Müslüman olduğu kaydedilir. Bu rakamın abartılı olduğu genellikle
kabul edilir, ama yönü doğrudur. Benzer bir hikaye İdil boyunda yaşandı: Bulgar
hükümdarı 920’lerde Bağdat’tan elçi, alim ve kale yapacak usta istedi. Gelen
heyetin içindeki İbn Fadlan’ın yazdıkları, bozkır dünyasının bugüne ulaşan en
canlı tasvirlerinden biridir. Hükümdarın niyeti yalnızca dini değildi;
kuzeydeki Hazarlara karşı bir denge ve güçlü bir müttefik arıyordu.
Bu son noktayı tamamlayan bir karşı örnek var ve çok
öğretici: Aynı coğrafyada Hazar hanedanı, benzer bir denge arayışıyla
Yahudiliği seçmişti. Bir devletin din seçmesi, çoğu zaman teolojik bir
tercihten çok bir dış politika hamlesiydi. Hükümdarın tercihi bir başlangıçtı;
halkın dönüşümü kuşaklar aldı ve eski inançların pek çok unsuru yeni dinin
içinde yaşamaya devam etti.
Dönüşüm
neyi sildi, neyi sürdürdü?
Kitlesel dönüşümün nasıl mümkün olduğunu anlamak için son
bir noktaya bakmak gerekiyor: Yeni din, eskisinin yerine geçerken onu tümüyle
silmedi.
Bozkır geleneğinin pek çok unsuru yeni kimliğin içinde
yaşamaya devam etti. Ölünün ardından verilen yemekler ve ruhunu anma törenleri,
ulu ağaçlara ve yatırlara bağlanan çaputlar, nazardan korunma pratikleri,
kutsal sayılan kişilerden şifa ve himaye umma alışkanlığı. Bunlar yeni dinin
dışında kalan kalıntılar değil; onun içinde yeniden anlamlandırılmış
pratiklerdir.
Bu, bir bozulma hikayesi değil. Her yerde olan şeyin
bozkırdaki hali. Nitekim aynı şey İran’da, Mısır’da ve Anadolu’da da yaşandı;
yerel kutsal mekanlar, takvimler ve şifa pratikleri yeni dinin içinde yaşamaya
devam etti. Dönüşümün kalıcı olmasını sağlayan şeylerden biri de tam olarak
budur: İnsanlardan hayatlarının tamamını terk etmeleri istenmedi.
Bu kabul, yüzyıllar sonra başka bir tartışmanın konusu
olacaktı. Hangi pratiğin meşru, hangisinin bid’at sayılacağı sorusu ve bu
soruyu kimin cevaplayacağı, ayrı bir yazının meselesi.
Bir uyarı
ve Anadolu
“Türkler” tek bir özne değil. Karluklar, Oğuzlar,
Peçenekler, Kıpçaklar farklı zamanlarda, farklı sebeplerle ve farklı yoğunlukta
dönüştüler. Bazı topluluklar Hristiyanlığı ya da Budizmi seçti; Uygurlar uzun
süre Maniheist kaldı. Tek bir “Türklerin İslam’ı kabulü” tarihi yoktur;
onlarca ayrı hikaye vardır.
Anadolu ise bu hikayenin bize en yakın halkası. 1071 bir
savaş tarihidir; bir dönüşüm tarihi değildir. Dahası, Malazgirt’ten önce de
Anadolu’ya akınlar vardı ve Malazgirt’ten sonra Bizans hemen çökmedi; asıl
belirleyici olan, savaşı izleyen taht kavgaları sırasında iç Anadolu’daki idari
düzenin dağılmasıydı.
Malazgirt’in Anadolu tarihindeki kalıcı sonucu yalnızca bir
askeri zafer değildi. Türkmen göçleri, Bizans’ın iç krizleri, dağılan vergi ve
yönetim düzeni, yer değiştiren köylüler. Bizans idaresinin ve kilise örgütünün
çözüldüğü bölgelerde yerel halkın bir kısmı göç etti, bir kısmı kaldı ve
zamanla dönüştü. Bu dönüşümün araçları tanıdık ama Anadolu’da kendine özgü bir
yoğunluk kazandı. Yeni kurulan vakıflar, zaviyeler ve imaretler yalnızca ibadet
yerleri değildi; yol üstünde yemek, yatak ve güvenlik sağlayan kurumlardı.
Bir bölgede zaviye kurulması, oraya gelen yolcunun ve
yerleşen köylünün hayatını doğrudan değiştiriyordu. Şehirde ise Ahilik
teşkilatı esnaf dayanışmasını, mesleğe girişi ve itibarı düzenledi; bir zanaatkar
için bu ağın içine girmenin somut karşılığı vardı. Ömer Lütfi Barkan’ın
1940’larda ortaya attığı ve dervişleri bir tür yerleştirici güç olarak gören
tez, sonradan fazla düzenli bir tablo çizdiği için eleştirildi; ama zaviye ve
vakıf ağının dönüşümdeki payı konusunda itiraz eden az.
Süre de tanıdık. Anadolu’nun nüfusça büyük ölçüde Müslüman
hale gelmesi Malazgirt’ten sonra iki ila üç yüzyıl aldı ve hiçbir zaman
tamamlanmadı; 1299’da, Anadolu hala Hristiyan nüfusun önemli bir yer tuttuğu
bir coğrafyaydı. Speros Vryonis’in bu süreç üzerine yazdıkları uzun süre
tartışıldı; eleştirmenler onun yıkım vurgusunu fazla bulurken, sürecin uzunluğu
ve kademeliliği konusunda itiraz eden pek olmadı.
Yani bizim tarihimiz de aynı örüntüyü izliyor: Fetih hızlı,
dönüşüm yavaş.
Kılıcın
en çok ve en az ulaştığı yerler
Yazının tezini sınamanın en iyi yolu, iki uç örneği yan yana
koymak: Müslüman askeri gücün en uzun ve en kesintisiz hüküm sürdüğü yer ile
hiç ulaşmadığı yerler. Eğer kılıç insanları Müslüman yapsaydı, birincide en
yüksek, ikincide en düşük oranları görmemiz gerekirdi. Olan tam tersidir.
Önce Hindistan. Müslüman orduları 711'de Sind’e girdi; yani
Endülüs’le aynı yıl. Gazneli Mahmud 1000 ile 1027 arasında Kuzey Hindistan’a on
yedi sefer düzenledi, Somnat tapınağını yağmaladı ve adı “put kırıcı” olarak
anıldı. 1192'de Gurlular Delhi yolunu açtı, 1206'da Delhi Sultanlığı kuruldu. 14.
yüzyılın başında Kuzey Hindistan’ın büyük kısmı Müslüman bir devletin
yönetimindeydi ve öyle kalacaktı: Delhi Sultanları, ardından Babürlüler,
toplamda altı yüz yılı aşkın bir süre.
Altı yüz yıl. Fethedilen Suriye’nin, İran’ın, Mısır’ın
Müslümanlaşması için fazlasıyla yeterli bir süre. Peki Hindistan’da ne oldu?
Müslüman yönetimin kalbinde, Delhi ve Agra çevresinde, nüfusun ezici çoğunluğu
Hindu kaldı. İngilizlerin 1941'de yaptığı sayımda bütün Hint alt kıtasında
Müslümanların oranı dörtte birden azdı. Kılıcın en uzun süre elde tutulduğu
toprakta, dönüşüm hiçbir zaman çoğunluğa ulaşmadı.
Daha da ilginci, Müslümanların yoğunlaştığı yerlerdir. İki
bölge öne çıkar: batıda Pencap ve Sind, doğuda Bengal. İkisi de Delhi’nin
uzağında, iktidarın en zayıf, ordunun en seyrek olduğu uç bölgelerdir. Doğu
Bengal’in hikayesi özellikle öğreticidir, çünkü oradaki dönüşüm bu yazının
anlattığı mekanizmanın en saf halidir. Bengal’in doğusu uzun süre ormandı ve
nehir deltası yavaş yavaş doğuya kaydıkça yeni tarım alanları açıldı. Bu
toprakları açanlar, köylüleri toplayanlar, cami ve tekke kuranlar pirlerdi;
Anadolu’daki zaviye şeyhlerinin Hint karşılığı. Ormanı tarlaya çevirmek için
toplanan köylü, o düzeni kuran pirin dinine girdi. Bengal’in Müslümanlaşması
Delhi’nin seferleriyle değil, 16. ve 18. yüzyıllar arasında, Babürlülerin vergi
için toprak açtırdığı dönemde, sabanla ve tekkeyle oldu. Bugün Bangladeş’in var
olmasının sebebi budur.
Hindistan’da hukuk da aynı yöne işaret eder. Erken fakihler
Hinduları kitap ehli saymadı; teorik olarak putperest statüsündeydiler ve bu
statünün güvencesi yoktu. Ama pratik baskın çıktı: Sind’in fethinden itibaren
Hindulardan cizye alındı ve onlara fiilen zimmi muamelesi yapıldı. Neden? Çünkü
yüz milyonluk bir nüfusu yönetmenin başka yolu yoktu ve o nüfus vergi ödüyordu.
Yazının başındaki çelişki burada da işledi: Devlet, tebaasının dinini değiştirmekten
çok, tebaasının vergisini almak istiyordu. Bir Delhi sultanının Hinduları
toptan Müslüman etmeye kalkması, kendi hazinesini boşaltması demekti.
Hindistan tabloyu tamamlıyor. Kılıç nerede en güçlüyse
dönüşüm orada en zayıf kaldı; dönüşüm nerede en güçlüyse kılıç orada en
uzaktaydı. Bu, kılıcın hiç rol oynamadığı anlamına gelmez; Gazneli seferlerinin
yıkımı gerçektir ve Hindu hafızasında hala canlıdır. Ama yıkım ile dönüşüm iki
ayrı şeydir ve Hindistan, aralarındaki farkı altı yüz yıllık bir ölçekte
gösterir.
Hindistan örneği, uzun süreli Müslüman siyasi hakimiyetinin
tek başına kitlesel İslamlaşmayı garanti etmediğini gösteriyor. Buna karşılık Bengal
gibi bölgelerde tarımsal yerleşim, dini kurumlar ve toplumsal ilişkiler
dönüşümde belirleyici olabildi.
Hindistan’ın öbür ucunda ise kılıcın hiç ulaşmadığı yerler
var. Bugün dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusu, Arap ordularının hiç
görmediği bir ülkede yaşıyor: Endonezya. İslam oraya limanlarla, tüccarlarla ve
sufi ağlarıyla gitti; takımadalarda tarihi kesin olarak bilinen ilk Müslüman
hükümdar mezarı 1297'ye aittir. Asıl yayılma ise sonraki iki üç yüzyılda, yine
fetihle değil ticaretle ve hükümdar tercihleriyle oldu. Batı Afrika’da da
benzer bir hikaye var: İslam Sahra ticaret yollarıyla, tüccar toplulukları ve
ilim ağları üzerinden ilerledi.
Üç örnek birlikte okunduğunda yazının anlattığı mekanizma
dışarıdan doğrulanıyor: Fetih, dönüşümün ne gerekli ne de yeterli koşuluydu.
Gerekli değildi, çünkü Endonezya ve Batı Afrika hiç fethedilmeden
Müslümanlaştı. Yeterli değildi, çünkü Hindistan altı yüz yıl fethedilmiş halde
kaldı ve Müslümanlaşmadı.
Zorlama
ne zaman başladı?
Şimdi yazının başındaki soruya doğrudan cevap verme vakti.
Zorlama hiç mi olmadı? Oldu. Ama ne zaman ve hangi koşullarda olduğu, çoğu
okurun beklediğinden farklı.
Hukuki çerçeve. Ehl-i kitap sayılan topluluklar
(Yahudiler, Sabiiler, Hristiyanlar) için zorla din değiştirme, erken dönemin hakim
hukuk anlayışında meşru görülmedi. Cizye ödeyen zimmi (gayrimüslim) statüsü,
tam da bunun karşılığıydı. Zerdüştler başlangıçta belirsiz bir konumdaydı ama
pratikte hızla aynı statüye alındılar. Bu çerçevenin arkasında yalnızca ilke
yoktu; maliye de vardı. Devletin zimmiye ihtiyacı vardı.
Ama bu çerçevenin çok önemli bir asimetrisi vardı: Kapı tek
yönlüydü. Bir zimminin Müslüman olması serbest ve teşvik edilen bir şeydi; bir
Müslümanın dinden çıkması ise irtidat sayılıyordu ve klasik hukukta ağır
cezalara bağlanmıştı. Bu hukuki asimetri dönüşüme tek yönlü bir eğilim
kazandırıyordu. Bir ailede bir kuşak dönüştüğünde, sonraki kuşakların geri
dönmesi hem hukuken hem toplumsal olarak giderek zorlaşıyordu. Buhara örneğinde
gördüğümüz geri dönüşler, ancak merkezi otoritenin zayıf olduğu ve dönüşümün
yüzeysel kaldığı erken evrede mümkün oldu. Sonraki yüzyıllarda bu kapı kapandı.
Yavaş ilerleyen ama neredeyse hiç geri gitmeyen bir sürecin yüzyıllar içinde
Müslüman nüfusun payını sürekli artırmasının sebebi budur.
İstisnalar. Üç istisna anlamlıdır. Birincisi
Arabistan’ın Hicaz bölgesidir; burada uygulanan politika, fethedilen
imparatorluk topraklarında uygulanmadı ve bölgeye özgü kaldı. İkincisi kitap
ehli sayılmayan gruplardır; putperest sayılan topluluklar için hukuki güvence
yoktu. Üçüncüsü ve en sertine uğrayanı Maniheistlerdir: Sasani devletinden
devralınan “zındık” kategorisi altında doğrudan kovuşturuldular ve Halife Mehdi
döneminde (775-785) bunun için özel bir memuriyet kuruldu. Bir gelenek olarak
bugüne ulaşamamalarının sebeplerinden biri budur.
Ara bölge. Asıl incelikli kısım burası. Zorlamanın
doğrudan olmayan biçimleri zamanla arttı. Mahkemede gayrimüslimin Müslüman
aleyhine şahitliğinin kabul edilmemesi. Evlilikteki asimetri: Müslüman erkeğin
zimmi kadınla evlenebilmesi ama tersinin yasak olması ve çocukların Müslüman
sayılması. Giyimde ayırt edici işaret zorunlulukları. Bu kısıtlamalar zamanla,
Halife Ömer’e atfedilen ama büyük olasılıkla sonraki yüzyıllarda derlenen bir
şartlar metninde toplandı ve klasik hukuk kitaplarına girdi; uygulamanın yoğunluğu
döneme ve yöneticiye göre çok değişti. Memuriyette yükselme sınırı ve zaman
zaman gayrimüslim memurları tasfiye eden fermanlar. Ve cizyenin tahsil biçimi.
Klasik hukuk kitaplarının bir kısmı, verginin ödeyene konumunu hissettiren bir
usulle alınmasını tarif eder; ayakta bekletme, elden teslim, belirli bir tavır.
Bu tarifin ne ölçüde uygulandığı tartışmalıdır. Kimi araştırmacılar bunun daha
çok sonraki dönem hukukçularının ideal tasviri olduğunu, uygulamanın bölgeden
bölgeye ve yöneticiden yöneticiye değiştiğini söylüyor. Ama bir noktada
anlaşılıyor: Yıllık olarak, herkesin önünde ve ödeyenin konumunu hatırlatan bir
biçimde ödenen bir vergi, yalnızca mali değil psikolojik bir yüktü. Süryanice
kayıtlarda bu yükün altında ezilen köylülerden ve din değiştirenlerden şikayetle
söz edilir. Mısır’da Beşmurik isyanının ardından olanlar, bu ara bölgenin nasıl
işlediğinin en açık örneğidir.
Bunların hiçbiri “zorla Müslüman yapmak” değildir.
Ama hepsi birlikte, dönüşümü akılcı bir tercih haline getiren bir basınç
üretti. Bu yazının belki en önemli cümlesi burada kurulmalı: Böyle bir
sistemde gönüllülük ile zorlama arasındaki çizgi, sanıldığı kadar net değildir.
Bir köylü ailesinin üç kuşak boyunca daha az vergi, daha güvenli bir hukuki
konum ve çocuklarına daha açık bir gelecek için verdiği karar, ne tam anlamıyla
zorlamadır ne de tam anlamıyla serbest tercih.
Doğrudan zorlama ne zaman geldi? Sistematik zorlama
örnekleri fetih döneminin değil, sonraki krizlerin ürünüdür. Fatımi halifesi Hakim’in
on birinci yüzyılın başındaki sert dönemi, kiliselerin yıkılması ve dönüşüm
baskısıyla anılır; bu dönem hanedanın kendi içinde bile istisna sayıldı ve
sonrasında uygulamalar geri alındı. Kuzey Afrika ve Endülüs’te Muvahhidler on
ikinci yüzyılda zimmi statüsünü fiilen tanımadı; Yahudilere ve Hristiyanlara
din değiştirme ya da göç şıkkı dayatıldı. İbn Meymun ailesinin Endülüs’ü terk
etmesi bu dönemin sonucudur.
Örüntü nettir: Zorlama, İslam’ın yayıldığı ve
kendinden emin olduğu dönemlerin değil, sıkıştığı ve tehdit altında hissettiği
dönemlerin ürünüdür. Zerdüştlüğün İran’daki gerileyişi de bunu doğrular: Asıl
darbe fetih anında değil, sonraki yüzyıllarda, ateşgedelerin gelir
kaynaklarının kuruması, rahip sınıfının dayanaklarını kaybetmesi ve seçkinlerin
yeni düzene katılmasıyla geldi. Bir dinin sönmesi çoğu zaman bir yasakla değil,
kurumlarının beslenememesiyle olur. Muvahhidler, Hristiyan ilerleyişinin
hızlandığı bir yüzyılda iktidara geldi. Haçlı Seferleri ve ardından Moğol
istilası, bölgedeki gayrimüslim topluluklara bakışı kalıcı biçimde
sertleştirdi; çünkü bu topluluklar artık potansiyel işbirlikçi olarak görülmeye
başlandı.
1299 sonrası (Memlük Mısır’ındaki on dördüncü yüzyıl
kırılması, Safevi dönüşümü, Osmanlı’nın Balkanlar’daki uzun süreci) başka bir
yazının konusu. Ama yön bellidir ve değişmez.
Tersine
dönen eğri: Endülüs
Bu yazı boyunca dönüşümün yavaş ilerlediğini ama neredeyse
hiç geri gitmediğini söyledim. Bu iddianın bir istisnası var ve istisna, kuralı
çürütmek yerine kuralın neden işlediğini gösteriyor.
Endülüs 711'de fethedildi. Dönüşüm burada da aynı ritmi
izledi: ilk yüzyılda çok yavaş, 9. yüzyılda hızlanan, 10. yüzyılda Kurtuba
halifeliğinin en parlak döneminde zirveye çıkan bir eğri. Bulliet’nin yöntemi
İspanya’ya uygulandığında, Müslümanların çoğunluğa geçişini 10. yüzyılın
sonuna, yani fetihten yaklaşık üç yüz yıl sonraya koyuyor. Tanıdık bir sayı. Bu
arada Hristiyan nüfus yok olmadı; Mozarap denen, Arapça konuşan ama Hristiyan
kalan topluluklar yüzyıllarca yaşadı; Mısır’daki Kıptilerin İber karşılığı.
Sonra tarih yön değiştirdi. 1085'te Toledo, 1236'da
Kurtuba, 1248'de Sevilla Kastilya’nın eline geçti; 1492'de Gırnata düştü. Ve
eğri tersine dönmeye başladı. Önce yavaş: Hristiyan yönetimi altında kalan
Müslümanlara, Müdeccen denen bir statü verildi. Bu statü zimmiliğin
aynadaki görüntüsüydü: Dinlerini koruyabiliyor, ama özel vergi ödüyor, ayırt
edici işaret taşıyor, mahkemede eşit sayılmıyor ve Hristiyan kadınla
evlenemiyorlardı. Yani bu yazının anlattığı bütün “ara bölge” basınçları, bu
kez ters yönde işletildi.
Sonra hızlı: 1502'de Kastilya, 1526'da Aragon
Müslümanlara iki şık bıraktı, vaftiz ya da sürgün. Vaftiz olanlara Morisko
dendi ve engizisyon onları kuşaklar boyunca izledi: Arapça konuşmak, hamama
gitmek, cuma günü temiz giyinmek şüphe sebebiydi. 1568'de Gırnata dağlarında
isyan ettiler, ezildiler. 1609 ile 1614 arasında Moriskoların tamamı, yaklaşık
üç yüz bin kişi, İspanya’dan sürüldü. Dokuz yüz yıllık bir İslam varlığı, yüz
yılda ve devlet eliyle silindi.
Endülüs’ü bu yazıya alışımın sebebi şu: Burada her şey aynı
mekanizmayla, ama ters yönde oldu. Hukuki statü değişti, vergi yükü yer
değiştirdi, evlilik kuralı tersine döndü, memuriyet kapısı öbür tarafa açıldı;
ve din, adresi izledi. Kılıç bu hikayede de vardı, hem de çok; ama Müslüman
nüfusu silen şey Gırnata’nın düşüşü değil, ondan sonraki yüz yirmi yıl boyunca
işleyen defterdi. Bu yazının başında “üç yüz yıl bir kararın değil, bir
sürecin ölçüsüdür” demiştim. Endülüs, aynı sürecin geri sarılabildiğini
gösteriyor; yeter ki defteri tutan el değişsin.
Bir de küçük bir not. Sicilya aynı hikayenin kısa
versiyonunu yaşadı: 9. yüzyılda fethedildi, 11. yüzyılda Normanların eline
geçti, Müslüman nüfus önce hoş görüldü, sonra 1220'lerde İmparator II.
Friedrich tarafından topluca İtalya anakarasındaki Lucera’ya sürüldü.
Lucera’daki Müslüman koloni 1300'de dağıtıldı; bu yazının durduğu yılın hemen
ertesi. Yani İslam’ın Avrupa’dan çekilişi de, Avrupa’ya girişi gibi, bir
savaşla değil bir idari kararla tamamlandı.
Peki bu
inanç samimi miydi?
Bu yazıyı okuyan birinin aklına şu itiraz gelebilir: Madem
insanlar vergiden kurtulmak, meslek edinmek ya da çocuklarına daha açık bir
gelecek bırakmak için Müslüman oldu, bu inanç samimi sayılır mı?
Soru haklı ama cevabı sanıldığı kadar karmaşık değil.
Koşullar ile samimiyet ayrı eksenlerdir. Bir kapıdan hangi sebeple girdiğiniz,
içeride neye inandığınızı belirlemez. İnsanlar bir dine önce pratik sebeplerle
yaklaşıp sonra öğretisini içtenlikle benimseyebilir. Üstelik bu yazıda
anlatılan dönüşümün önemli bir kısmı zaten bir karar bile değildi: Üçüncü
kuşak, kimsenin bir şey seçmediği bir evde Müslüman doğdu.
Asıl mesele şurada. Bu ölçütü tutarlı uygularsak kimse
geçemez. Bugün de insanların ezici çoğunluğu dinini seçmiyor; doğduğu yerden,
ailesinden, mahallesinden devralıyor. Bir Türk’ün Müslüman, bir İtalyan’ın
Katolik, bir Taylandlının Budist olmasını belirleyen şey karşılaştırmalı
teoloji değil, doğum yeri (bir nevi “coğrafya kaderdir”.) Ortaçağ köylüsünün
dönüşümüne “çıkar hesabı” deyip kendi inancımızı aynı sorgulamadan muaf tutmak,
kimsenin karşılayamayacağı bir ölçütü yalnızca başkalarına uygulamaktır.
Bu yüzden bu yazı kimsenin inancının sahte olduğunu
söylemiyor. Söylediği şey başka: Bir inancın nasıl yayıldığını anlamak, o
inanca inananlar hakkında hüküm vermek değildir. Mekanizmayı anlatmak,
mekanizmanın içinden geçmiş insanları küçültmez.
Son söz
“İslam kılıçla mı yayıldı?” sorusu, yanlış kurulduğu
için doğru cevaplanamıyor.
Kılıç vardı. Fetihler kanlıydı, direnen şehirler ağır bedel
ödedi, on binlerce insan köleleştirildi ve bu insanların torunları yeni
toplumun en alt basamağında yaşadı. Bunları yumuşatmanın anlamı yok.
Ama kılıç tek başına insanları Müslüman yapmadı. Fetihten
sonra üç yüzyıl boyunca fethedilen toprakların çoğunluğu Müslüman değildi.
Dönüşümü getiren şey, savaşın bittiği yerde başlayan uzun ve sıradan süreçti:
vergi defteri, mahkeme kaydı, evlilik, meslek, memuriyet, komşuluk. Bir insanın
hangi dine ait olduğu, o dönemde bugün anladığımız anlamda bir vicdan meselesi
değil, aynı zamanda bir hukuki adresti. Adres değiştirmek hayatı
kolaylaştırıyorsa, insanlar zamanla adres değiştirdi.
Bu yüzden doğru soru şu olmalı: Bir insanın din
değiştirmesini kolaylaştıran ya da zorlaştıran şey neydi? Cevap çoğu zaman
kılıçta değil, defterde yazılıydı.
Ve son bir not. Dönüşüm hiçbir zaman tamamlanmadı.
Süryaniler, Kıptiler, Ermeniler, Zerdüştler, Mandeniler ve Yahudiler yüzyıllar
boyunca aynı coğrafyada yaşamaya devam etti. Ve bir yerde, Endülüs’te, tersine
döndü; çünkü defteri tutan el değişti. Bugün o toplulukların çoğu ya çok
küçüldü ya da büyük ölçüde diasporada yaşıyor. Ama bunun sebebi Ortaçağ’ın
vergi defteri değil; o başka ve çok daha yakın bir hikaye.
EKLER
Tarihçiler ne diyor?
·
Richard Bulliet, dönüşümü biyografik
verilerden çıkarılan ölçülebilir bir eğri olarak okur ve hızlanmayı Abbasi
dönemine bağlar. Yöntemi, esas olarak şehirli ve okumuş kesimi yansıttığı
gerekçesiyle eleştirilir.
·
Fred Donner, erken hareketi, sınırları
bugünkü kadar keskin olmayan bir müminler topluluğu olarak görür. Bu okuma
doğruysa, ilk dönemde “din değiştirmek” bugün anladığımız anlamda keskin bir
geçiş bile olmayabilir; dönüşümün yavaşlığı da kısmen buradan gelir.
·
Chase Robinson gibi tarihçiler, erken
dönem Arapça kaynakların çok sonra derlendiğini hatırlatarak bu anlatılara
dayanan bütün tabloların temkinle kurulması gerektiğini savunur.
·
Marshall Hodgson ve Ira Lapidus
ise meseleyi vergi hesabından çok, yeni kurulan şehirli uygarlığa ve onun ortak
diline, hukukuna, ticaret ağına katılma süreci olarak ele alır.
Bu yaklaşımlar birbirini tümüyle dışlamıyor. Aralarındaki
fark, aynı sürecin hangi yüzüne ağırlık verildiğidir.
Kısa zaman çizelgesi
·
602-628 - Bizans ile Sasaniler arasındaki
uzun savaş
·
632-661 - Dört Halife dönemi; Suriye,
Mısır, Irak ve İran’ın büyük kısmının fethi
·
661 - Fethedilen coğrafyada Müslümanlar
nüfusun tahminen onda birinden azdı
·
661-750 - Emevi dönemi; mevali sorunu ve
cizye krizi
·
705-715 - Kuteybe b. Müslim’in
Maveraünnehir seferleri
·
711 - Sind’in ve Endülüs’ün fethi (aynı
yıl)
·
717-720 - Ömer b. Abdülaziz’in vergi ve
statü düzenlemeleri
·
740-743 - Kuzey Afrika’da Berberi
(Harici) isyanı; Mağrib’in Emevi denetiminden çıkışı
·
750 - Abbasi ihtilali; dönüşüm eğrisi
hızlanmaya başlar
·
751 - Talas Savaşı
·
755 - An Lushan isyanı; Tang Çin’inin
Orta Asya’daki gücü sarsılır
·
775-785 - Halife Mehdi döneminde
Maniheistlere yönelik kovuşturmalar
·
831-832 - Beşmurik isyanı; Me’mun
Mısır’da; Kıptilerin ilk büyük dönüşüm dalgası
·
9. yüzyıl - Türk askerlerin Abbasi
ordusunda yükselişi; İran’da dönüşümün en hızlı dönemi
·
920’ler - İdil Bulgarlarının İslam’ı
kabulü; İbn Fadlan’ın seyahati
·
10. yüzyıl ortası - Satuk Buğra Han ve
Karahanlıların dönüşümü
·
1000-1027 - Gazneli Mahmud’un Hindistan
seferleri
·
1009-1013 - Fatımi halifesi Hakim’in
baskı dönemi
·
1071 – Malazgirt
·
1085 - Toledo’nun Kastilya’ya geçişi;
Endülüs’te eğri tersine dönmeye başlar
·
12. yüzyıl - Muvahhidler döneminde zimmi
statüsünün fiilen kaldırılması
·
1206 - Delhi Sultanlığı’nın kuruluşu
·
1297 - Sumatra’da tarihi bilinen ilk
Müslüman hükümdar mezarı
Daha fazla okumak isteyenler için
·
Richard W. Bulliet, Conversion to Islam in the
Medieval Period
·
Hugh Kennedy, The Great Arab Conquests
·
Robert G. Hoyland, In God’s Path: The Arab
Conquests and the Creation of an Islamic Empire
·
Michael G. Morony, Iraq after the Muslim
Conquest
·
Milka Levy-Rubin, Non-Muslims in the Early
Islamic Empire
·
Richard M. Eaton, The Rise of Islam and the
Bengal Frontier
·
L. P. Harvey, Muslims in Spain
·
Thomas Arnold, The Preaching of Islam
·
Thomas F. Glick, Islamic and Christian Spain in
the Early Middle Ages
·
Patricia Crone, Slaves on Horses (mevali ve
asker köle düzeni için)
·
Speros Vryonis, The Decline of Medieval
Hellenism in Asia Minor
·
İbn Fadlan, Seyahatname (Türkçe çevirileri
mevcuttur)
·
Narşahi, Buhara Tarihi
·
TDV İslam Ansiklopedisi: cizye, haraç, mevali,
zimmi maddeleri
Not: Bu makale 2026 yılında yapay zekadan yararlanılarak revize edilmiştir.