Popüler Yayınlar

14 Kasım 2024 Perşembe

Çizginin Dışındaki İslami Akımlar

 

İslam'da ortodoksinin inşası ve dışarıda bırakılanlar

 

İslam tarihinde “sapkın” ilan edilmiş yüzlerce grup var. Batıniler, Karmatiler, Hurufiler, Kızılbaşlar, Nusayriler, Yezidiler, Dürziler, ve adı yalnızca onları çürütmek için yazılmış metinlerde geçen onlarca fırka daha.

 

Bunlara bakan bir insanın aklına gelen ilk soru genellikle şudur: Bunlar gerçekten Müslüman mıydı?

 

Bu soruyu bir kenara koyuyorum. Çünkü cevabı yok, daha doğrusu cevabı, sorana göre değişiyor. Bir Osmanlı şeyhülislamının cevabıyla bir Safevi aliminin cevabı farklı; ikisi de kendi çerçevesi içinde tutarlı.

 

Onun yerine başka bir soru soracağım ve bu makale boyunca onun peşinden gideceğim: Sınırı kim çizdi, ne zaman çizdi, ve neye göre çizdi?

 

Çünkü fark edilmesi gereken şey şu: Hiçbir inanç kendiliğinden heterodoks değildir. (Yunanca kökenli olan heterodoks kelimesinin orijinal manası “farklı görüş” demektir. Bu makalede heterodoks denince “bir bölgede çoğunluk tarafından kabul görmüş yerleşik inançtan ayrılan dini öğreti” olarak algılamanızı isterim. Zıttı da ortodoks kelimesidir ve “çoğunluk tarafından kabul görmüş yerleşik inanç” için kullanılır.)

 

Heterodoksi bir özellik değil, bir ilişkidir. Bir öğreti, ancak devlet desteği almış başka bir öğreti sınır çizdiğinde dışarıda kalır. Sınır çizilmeden önce ortada yalnızca farklı yorumlar vardır. Birbirine rakip, birbirini eleştiren, ama hiçbiri henüz “sapkın” olmayan yorumlar.

 

Örneğin; İbnü'l-Arabi yüzyıllarca tekfir edildi (kafir sayıldı), sonra Osmanlı ulemasının bir kısmı tarafından savunuldu ve kanonlaştı (referans kabul edildi). Mevlevilik başlangıçta şüpheyle karşılandı, sonra saray tarikatı oldu. Bektaşilik devletin ordusuyla bütünleşti, üç yüz yıl boyunca meşruydu ve 1826'da bir günde yasaklandı.

 

Bu makalede önce ortodoksinin nasıl kurulduğunu anlatacağım, çünkü o kurulmadan heterodoksi diye bir şey yoktu. Sonra fethedilen topraklarda ne bulunduğunu, bunun İslam'a hangi kanallardan geçtiğini, sınırın nasıl ve kimler tarafından çizildiğini ve en önemlisi bazılarının neden içeri alınıp bazılarının neden dışarı atıldığını inceleyeceğim.

 

I. İSLAMDA ORTODOKSİ SONRADAN KURULDU

İslam'ın ilk iki yüzyılına bakan biri, bugünkü tabloyu orada bulamaz. Ortada dört mezhep yoktu, düzinelerce fıkıh (görüş) ekolü vardı ve hangisinin kalacağı belli değildi. Ortada tek bir itikad (yargı/yorum) yoktu. Örneğin, kader konusunda birbirine taban tabana zıt görüşler açıkça savunuluyordu. Hadis külliyatı henüz derlenmemişti. “Ehl-i sünnet” ifadesi henüz bugünkü anlamını kazanmamıştı.

 

Bu, bir eksiklik değildi. Yeni kurulmuş, hızla genişleyen ve çok farklı kültürleri yutmuş bir dinin doğal hali idi. Ortodoksi, bu çoğulluğun içinden seçilerek çıktı. Ve seçen şey yalnızca ilim değildi.

 

Akılcı kelamın tasfiyesi

İslam düşünce tarihindeki en keskin kırılmalardan biri 833'te başladı. Abbasi halifesi Me'mun, ölümünden birkaç ay önce bir emirname yayımladı ve devlet görevindeki alimlerin tamamının bir görüşü açıkça kabul etmesini şart koştu: “Kur'an mahluktur, yani yaratılmıştır, ezeli değildir”.

 

Bu, Mu'tezile'nin merkezi tezlerinden biriydi. Ve halife onu devlet politikası haline getirdi. Kabul etmeyenler sorgulandı, görevden alındı, hapsedildi. Sürece mihne (sınav, imtihan) dendi.

 

Not: Mu‘tezile'nin en ayırt edici özelliği, akla çok büyük önem vermesidir. Onlara göre Allah insanlara akıl verdiğine göre, dini meseleler de akıl yoluyla anlaşılabilir ve açıklanabilir.

 

Haliyle ilk defa dayatma gören İslami öğreti akımları minheye karşı çıkmaya başladılar. En bilinen direnişçi Ahmed b. Hanbel'di (780–855). Yıllarca hapiste tutuldu ve dayak yedi. Ve direnmeye devam etti. Yaklaşık on beş yıl sonra, halife Mütevekkil döneminde politika tersine döndü. Mihne kaldırıldı, Mu'tezile devlet desteğini kaybetti ve Ahmed b. Hanbel bir kahraman olarak çıktı.

 

Şimdi bu olayın ne anlama geldiğine dikkat edin. Bir görüş, entelektüel olarak çürütüldüğü için değil, devlet desteğini kaybettiği için tasfiye edildi. Ve karşı görüş, daha iyi argümanları olduğu için değil, direnişin simgesi haline geldiği için kazandı.

 

Mutezile sonraki yüzyıllarda giderek marjinalleşti ve Sünni dünyada söndü. Bugün klasik Mutezili bir cemaat yok.

 

Bence İslam düşünce tarihinde akılcı kelamın (inanç felsefesinin) kapanışının başlangıcı burasıdır. Ve şu ayrıntı önemlidir: Kapanışı başlatan şey, bir fikri devletin zoruyla dayatma girişimiydi. Mutezile kendi silahıyla vuruldu.

 

Hangi hadis, hangi mezhep?

İkinci kurumsallaşma dalgası 9. yüzyılda geldi ve iki koldan yürüdü.

 

Hadis derlemeleri. Buhari (ö. 870), Müslim (ö. 875) ve diğerleri, dolaşımdaki yüz binlerce rivayeti eleyip birkaç binini seçtiler. Bu, olağanüstü bir emek ve titizlik işiydi. Ama aynı zamanda bir sınır çizme işiydi. Çünkü seçilmeyen her rivayet, o andan itibaren zayıf, uydurma ya da metruk sayıldı. Elenenleri kullanan yorumlar da zeminini kaybetti.

 

Fıkıh mezhepleri. Bugün “dört mezhep” deriz. Ama 9. yüzyılda çok daha fazlası vardı ve hepsi ciddiye alınıyordu. Evzai (ö. 774) Şam'da ve bir dönem Endülüs'te yaygındı. Süfyan es-Sevri (ö. 778) Kufe'de. Leys b. Sa'd (ö. 791) Mısır'da. Taberi (ö. 923) kendi ekolünü kurdu. Davud ez-Zahiri (ö. 884) kıyası tamamen reddeden bir hukuk anlayışı geliştirdi. Hiçbiri kalmadı.

 

Neden dördü kaldı da diğerleri söndü? Doktrinleri daha zayıf olduğu için değil. Kalanların ortak özelliği şuydu: kurumsallaşmayı başardılar. Talebe yetiştirdiler, metin ürettiler, kadılık kadrolarına yerleştiler ve bir devletin resmi mezhebi haline geldiler.

 

Hanefilik Abbasi ve sonra Osmanlı'nın; Malikilik Kuzey Afrika'nın; Şafiilik Eyyubi ve Memlük'ün; Hanbelilik sonraları Arabistan'ın mezhebi oldu.

 

Not: Bu, kalan dört mezhebin değersiz olduğu anlamına gelmiyor. Hepsi son derece gelişmiş hukuk sistemleridir. Söylediğim şu: Hayatta kalmalarını belirleyen tek etken içerikleri değildi. Sönen mezheplerin metinlerini bugün okuyabiliyoruz; zayıf değiller. Kurumsal tabanları zayıftı.

 

Nizamiye: Ortodoksi bir bütçeye kavuşuyor

1065'te Selçuklu veziri Nizamülmülk, Bağdat'ta bir medrese kurdu. Ardından Nişabur, Basra, Isfahan, Herat ve Musul'da benzerleri geldi. Nizamiye medreseleri.

 

Bunlar sıradan okullar değildi. Devlet bütçesinden finanse ediliyor, müderrisleri devlet tarafından atanıyor, müfredatı merkezi olarak belirleniyor ve mezunları kadı, müftü ve müderris olarak devlet kadrolarına yerleştiriliyordu.

 

İslam’da kurumsallaşmanın ve ortodoks bir öğreti geliştirmenin en somut aracı olan bu medreselerin resmi çizgileri belliydi: fıkıhta Şafiilik, itikadda Eşarilik.

 

Şimdi bunun sonucunu düşünün. Bir gencin alim olmasının yolu artık bu ağdan geçiyordu. Burs, yurt, kütüphane, hoca ve sonrasında kariyer. Hepsi tek bir kanalda.

 

Ortodoksi bir fikir olarak değil, bir kurum olarak kuruldu. Ve rakip yorumların en büyük dezavantajı yanlış olmaları değildi; bütçelerinin olmamasıydı.

 

Gazali: Tasavvufun içeri alınması

Bu yapının en önemli figürü Ebu Hamid el-Gazali'dir (1058–1111). Gazali Nizamiye'nin en parlak müderrisiydi. Bağdat'ta kürsü sahibiydi, filozoflara karşı Tehafütü'l-Felasife'yi yazmıştı, ve resmi ortodoksinin en güçlü kalemiydi.

 

Sonra 1095'te her şeyi bırakıp gitti. Yıllarca inziva, seyahat ve arayış. Ve döndüğünde İhyau Ulumi'd-Din'i yazdı. İhya'nın yaptığı şey bir uzlaşmaydı ve İslam tarihinin en etkili uzlaşmalarından biri: Tasavvuf, şeriata bağlı kaldığı sürece meşrudur.

 

Bu tek cümlenin sonuçları devasa oldu. Gazali'den önce tasavvuf şüpheli bir alandı; fakihler sufileri bid'atle suçluyor, sufiler fakihleri kabuktan ibaret olmakla itham ediyordu. Yani İslam hukukçuları, tasavvufçuların dinde sonradan ortaya çıkmış yanlış veya uygunsuz uygulamalar yaptığını ileri sürüyor, bun karşılık tasavvufçular da bu İslam hukukçularını şekilcilikle suçluyordu. Gazali'den sonra tasavvufun büyük kısmı ortodoksinin içine girdi.

 

Ve bu, konumuz açısından çok kritik bir noktayı işaret ediyor: Tasavvuf, kendiliğinden heterodoks bir alan değildir. Kadirilik, Nakşibendilik, Şazelilik, Halvetilik ve daha onlarcası tamamen Sünni ortodoksinin içindedir; çoğu kurucusu fakihtir (İslam hukukçusu) ve medrese eğitimlidir.

 

O halde heterodoks olan şey tasavvufun kendisi değil. Peki ne? Buna cevap vermek için önce başka bir yere bakmamız gerekiyor: fethedilen toprakların altında ne vardı?

 

II. ZEMİN: KİMİN ÜSTÜNE GELİNDİ?

İslam'ın yayılma hızı, dünya tarihinde eşi az görülen bir olgudur. Muhammed'in ölümünden (632) bir yüzyıl sonra, İslam yönetimindeki topraklar İspanya'dan İndus'a uzanıyordu. Ama fetih hızlı olsa da din değiştirme hızlı olmadı.

 

Amerikalı tarihçi Richard Bulliet, İran'daki İslamlaşmayı isim kayıtları üzerinden inceledi ve bir eğri çıkardı. Bulgusu şuydu: İslamlaşma yavaş başladı, bir noktada hızlandı, sonra yavaşladı. Yani klasik bir yayılma eğrisi izledi. Ve Müslümanların nüfusun yarısını geçmesi fetihten iki yüzyıldan fazla sonrayı buldu.

 

Mısır'da süreç daha da uzundur; Kıpti nüfusun azınlığa düşmesi yüzyıllar sürdü.

 

Şimdi bu olgunun ne anlama geldiğini düşünün: İslam devletleri, kuruluşlarından sonra uzun süre gayrimüslim çoğunluk tarafından yaşanan topraklarda hüküm sürdü. Yönetici Müslümandı. Ordu Müslümandı. Ama çarşı, köy, tarla, atölye, hastane ve okulun önemli bir kısmı değildi. Ve bir azınlık, çoğunluktan etkilenmeden yüzyıllarca yaşayamaz.

 

Peki bu topraklarda ne vardı? İnanç envanterini çıkaralım, çünkü sonraki her şey buna dayanıyor.

 

İran. Bin yıllık Zerdüşt geleneği: ışık ve karanlığın kozmik mücadelesi, ateş kültü, bireysel yargılanma, köprüden geçiş, ölülerin dirilişi ve tarihin sonu (kıyamet). Yanında Maniheizm: madde karanlıktır, ruh ışıktır ve insan karanlığa hapsolmuş bir ışık parçasıdır. Ve Mazdekçilik: eşitlikçi, mülkiyet karşıtı toplumsal öğreti.

 

Mezopotamya. Nesturi Hristiyanlık, Mandeizm (vaftiz merkezli gnostik gelenek) ve Harran'da hala yaşayan Helenistik-Hermetik miras.

 

Suriye ve Mısır. Monofizit ve Kıpti Hristiyanlık ve özellikle önemli olan manastır geleneği: çöle çekilme, uzun oruç, gece ibadeti, sessizlik ve bir mürşide bağlanarak nefsi terbiye etme.

 

Anadolu ve Bizans. Ortodoks Hristiyanlık, aziz kültü, ikona, kutsal mekan ziyareti, şifa için türbeye gitme.

 

Orta Asya. Budist manastırlar (Belh bölgesi önemli bir Budist merkezdi), Maniheizm (ki Uygurlar bir dönem resmi din olarak benimsedi) ve Nesturi Hristiyanlık.

 

Bozkır. Şamanik gelenek: davul, trans, ruhlarla aracılık, doğa kutsallığı, atalar kültü, ozan geleneği.

 

Hindistan sınırı. Ruh göçü, riyazet, yoga teknikleri ve dünyadan el çekmiş gezgin zahitler.

 

Bu envantere bakıp şunu söylemek gerekiyor: İslam boş bir zemine gelmedi. Ve geldiği zemin, dünyanın en zengin dini birikimlerinden birinin üstündeydi.

 

Burada bir şeyi eklememiz gerekiyor, yoksa tablo yanlış kurulur. İslam'ın kendisi de, daha ilk yüzyılında, devraldıklarıyla şekillenmişti.

 

Kabe İslam'dan önce de bir hac merkeziydi; tavaf yapılıyordu, kurban kesiliyordu, şeytan taşlanıyordu, Kabe’nin tepesinden ezana benzer şekilde ibadete çağrı yapılıyordu, hacca gelenler zekat veriyordu, duaların sonu “Amin” ile bitiyordu, haram (üç) aylar tanınıyordu, Ramazan (oruç) ayı devam ettiriliyordu, Hacerülesved yerindeydi, kadınlar tepeden tırnağa örtünüyordu, cinlere inanılıyordu, sadece Yahudiler değil, müşrikler de sünnet oluyordu, karşılaşanlar birbirine “Selamünaleyküm / Aleykümselam” diyordu, ay takvimi kullanılıyordu. Bunlar yıkılmadı, devralındı ve yeniden anlamlandırıldı.

 

Namaz Zerdüştlerde, Süryanilerde, Sabiilerde, Manicilerde ve Yahudilerde görünen ibadet hareketlerine benziyordu.

 

“Allah” kelimesi İslam öncesi Arabistan'da kullanılıyor ve yüce tanrıyı adlandırıyordu.

 

İdari yapı büyük ölçüde Bizans ve Sasani'den alındı. Divan teşkilatı, vergi sistemi, saray töreni, hatta ilk dönemde sikkeler.

 

Kelam (yani İslami teoloji) Yunan mantığının kavramlarıyla kuruldu. Cevher, araz, illet, kıyas: bunların hepsi felsefi terminolojidir.

 

Yani ortaya çıkan tablo şu: Bir senkretik sistem, başka senkretik sistemlerin üstüne geldi. Olan şey saf olanın bozulması değil, iki bileşimin karışmasıydı.

 

Not: Senkretik; sentez, karışım, melez, birikimli manalarına gelir. Senkretizm, farklı dinlerin, inanç sistemlerinin, felsefelerin veya kültürel geleneklerin unsurlarının birleşerek yeni bir yapı oluşturmasıdır.

 

III. AKTARIM KANALLARI: NASIL GEÇTİ?

“Etkilendiler” demek kolay. Asıl soru, hangi mekanizmayla geçtiğidir. Beş kanal sayıyorum.

 

1. Mevali: Dönenler repertuvarlarını yanlarında getirdi

Arap olmayıp Müslüman olanlara mevali dendi. Ve sayıları hızla Arapları aştı.

 

Şimdi kritik nokta: Din değiştiren bir insan, zihnindeki her şeyi çöpe atmaz. Yeni bir çerçeve alır ama eski dağarcığını yanında taşır. Anlatıları, ritim duygusu, kutsal mekan algısı, ölülerle ilişkisi, hastalıkta ne yapacağı, hepsi onunla gelir.

 

Bu, marjinal bir grup değildi. İslam ilim geleneğinin kurucu isimlerinin ezici çoğunluğu Arap değildi.

 

Buhari Buhara'dandı. Müslim Nişabur'dan. Tirmizi, Nesai, İbn Mace, hepsi İran ve Orta Asya kökenlidir. Arap dilbilgisini sistemleştiren Sibeveyh Farstı. Ebu Hanife'nin kökeni tartışmalı ama Arap olmadığı genel kabul.

 

İbn Haldun Mukaddime'de bu olguya ayrı bir başlık ayırır ve İslami ilimlerin taşıyıcılarının büyük çoğunluğunun Arap olmayanlar olduğunu kaydeder.

 

Yani şu: İslam'ın ilmi geleneğini kuran kuşak, kendisi başka geleneklerden gelen insanlardı.

 

2. Tercüme hareketi: Resmi kanaldan ithalat

8. ve 9. yüzyıllarda Abbasi sarayı devasa bir tercüme programı yürüttü. Bağdat'taki Beytü'l-Hikme bu faaliyetin merkezi oldu. Yunanca, Süryanice, Farsça ve Sanskritçe'den tıp, matematik, astronomi ve felsefe eserleri Arapçaya çevrildi. Aristoteles, Platon, Galen, Öklid, Batlamyus.

 

Çevirenler kimdi? Büyük ölçüde gayrimüslimler. Huneyn b. İshak (ö. 873) Nesturi bir Hristiyandı ve dönemin en üretken mütercimiydi. Sabit b. Kurre (ö. 901) Harranlı Sabiilerdendi (yani Helenistik-Hermetik geleneği sürdüren bir topluluktan).

 

Buradaki ayrıntı çok önemli: Yunan felsefesi İslam düşüncesine kaçak yollardan sızmadı. Devlet bütçesiyle, sarayın himayesinde, resmi olarak ithal edildi. Ve bir kez içeri girdikten sonra her yere dağıldı. Yeni Platoncu sudur nazariyesi (varlığın Bir'den kademeli olarak taşması) Farabi ve İbn Sina üzerinden felsefeye, oradan da tasavvufa geçti. Vahdet-i vücud düşüncesinin felsefi altyapısı büyük ölçüde buradan gelir.

 

3. Hane: İkinci kuşağı kim yetiştirdi?

En az konuşulan kanal bu ve bence en etkililerinden biri. Fetihler sonrasında Arap erkekleri fethedilen bölgelerden kadınlarla evlendi. Halifelerin ve emirlerin annelerinin önemli bir kısmı Fars, Rum, Berberi ya da Türk kökenliydi. Ve çocuğu yetiştiren taraf, gündelik hayatta çoğunlukla annedir.

 

Bir çocuk hangi ninniyle uyutuluyor? Hangi masalı dinliyor? Hastalandığında ne yapılıyor, hangi dua okunuyor, hangi nesne yastığının altına konuyor? Kötü rüya gördüğünde ne söyleniyor? Bunların hiçbiri fıkıh kitabından gelmez. Evden gelir. Ve ev, çoğu durumda başka bir geleneğin içinden geliyordu.

 

İmparatorluğun ikinci kuşağı, babalarının dinini, annelerinin dünyasıyla öğrendi.

 

4. Ticaret, göç ve şehir

Müslüman tüccarlar Çin'e, Hindistan'a, Doğu Afrika'ya ve Orta Asya'ya gitti. Ve ticaret tek yönlü değildir, mal giderken fikir de gelir.

 

Şehirler daha da önemliydi. Bağdat, Basra, Kufe, Nişabur, Semerkand, Kahire ve İskenderiye'de Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler, Zerdüştler, Sabiiler ve Maniheistler aynı sokakta, aynı çarşıda yaşıyordu.

 

Bu koşullarda fikir alışverişi engellenebilecek bir şey değildi.

 

5. Derviş

Şimdi asıl kanala geliyorum. Bir fakih Arapça metinle çalışır ve muhatabı genellikle eğitimli bir azınlıktır. Bir derviş ise ulaşmak zorundadır. Köye gider, göçebe obasına gider, okuma yazma bilmeyen insanla konuşur. Ve ulaşmak için onların dilini, ölçüsünü, ezgisini ve imgesini kullanması gerekir.

 

Ahmed Yesevi hikmetlerini Türkçe yazdı. Hece ölçüsüyle, ozan geleneğinin formunda. Yunus Emre aynı formu kullandı. Bir formu kullandığınız anda, o formun taşıdığı dünya da içeri girer.

 

Hece ölçüsü sadece bir kalıp değildir; bir söyleme geleneğidir, bir icra biçimidir, saz eşliğinde bir meclisi gerektirir. O meclisi kurduğunuzda ozan meclisinin bütün adabı da gelir.

 

Buradan şu sonuç çıkar: Senkretizm çoğu zaman bir zayıflık ya da kaçamak değildi. Bir yayılma stratejisiydi. Ve işe yaradı.

 

Katı bir hukuk diliyle Anadolu'nun Türkmen zümreleri İslamlaştırılamazdı. Onları İslamlaştıran şey esneklikti. Yerel formu kullanma, yerel kutsalı yıkmak yerine devralma, ve yerel ritüeli yasaklamak yerine yeniden adlandırma becerisi.

 

IV. NE GELDİ, NEREDEN?

Şimdi somut izlere bakalım. Bunları mezheplere göre değil kaynak geleneğe göre düzenliyorum, çünkü aynı öğe birden çok yapıda ortaya çıkıyor.

 

Zerdüşt ve Maniheist katman

Nur–zulmet düalizmi. Işığın iyilikle, karanlığın kötülükle özdeşleştirilmesi; ruhun ışıktan, bedenin karanlıktan sayılması. Bu, Manihaist kozmolojinin çekirdeğidir ve pek çok batıni akımda karşımıza çıkar.

 

İlahi ışık öğretisi. İmamdan imama geçen ilahi nur fikri, Şii imamet anlayışının bazı yorumlarında merkezidir. Sasani hanedanının hvarenah (kutlu ışık) kavramıyla yapısal benzerliği sık tartışılır.

 

Zındık” kelimesinin kökeni Orta Farsça zandīk'tir ve başlangıçta Zerdüşt kutsal metnini Zand şerhi üzerinden yorumlayanları, özellikle de Maniheistleri tanımlıyordu. Sasani devleti Maniheistleri bu adla kovuşturuyordu.

 

Abbasiler bu kelimeyi olduğu gibi devraldılar. Halife Mehdi (775–785) döneminde zındıkları takip etmekle görevli bir memuriyet kuruldu.

 

Şu ayrıntının üzerinde durmanızı istiyorum: Sapkınlığı kovuşturmak için kullanılan kelimenin kendisi ithaldir. Yani yalnızca inançlar değil, inançları kovuşturma kategorisi de devralındı.

 

Gnostik katman

Zahir–batın ayrımı. Metnin görünen anlamının ardında, yalnızca ehline açılan gizli bir anlam bulunduğu fikri. Batıni akımların tamamının temeli budur.

 

Kurtarıcı bilgi. Gnostik geleneklerde kurtuluş, amelle değil bilgiyle olur. Batıni öğretilerde de benzer bir vurgu görülür: hakikati bilen kurtulur.

 

Kademeli inisiyasyon. Öğretinin aşama aşama, ehliyetine göre açılması. İsmaili dai sisteminde bu son derece gelişmiş bir yapıya kavuştu.

 

Yeni Platoncu katman

Sudur. Varlığın Bir'den kademeli taşması. Farabi ve İbn Sina üzerinden İslam felsefesine girdi, oradan tasavvufa geçti.

 

Vahdet. Çokluğun ardındaki birlik fikri. İbnü'l-Arabi'nin (1165–1240) vahdet-i vücud öğretisi, bu felsefi zeminle tasavvufi deneyimin birleşmesidir.

 

Burada bir şeyi belirtmek gerekiyor: İbnü'l-Arabi bir “dışarıdan sızma” vakası değildir. Endülüs'te yetişmiş, klasik İslami eğitim almış, Şam'da ölmüş bir alimdir. Ama öğretisi yüzyıllarca panteizmle suçlandı.

 

Hint katmanı

Tenasüh (ruh göçü). Ortodoks İslam'da kesinlikle reddedilir. Buna rağmen çeşitli gulat fırkalarında, Dürzilikte, Yaresanilikte ve bazı Alevi-Bektaşi anlatılarında karşımıza çıkar.

 

Riyazet teknikleri. Uzun oruç, nefes kontrolü, belirli duruşlarda uzun süre kalma.

 

Kalenderi pratikleri. Saç, sakal, bıyık ve kaşın tamamen tıraş edilmesi (çar darb), dilencilik, gezginlik, toplumsal normların bilinçli reddi. Bu pratiklerin Hint zahit geleneğiyle yapısal benzerliği sık sık işaret edilmiştir.

 

Hristiyan zühd katmanı

Bu, tasavvufun kurumsal biçimi açısından belki en belirleyici olanıdır.

 

Çöle çekilme. Mısır'daki çöl babaları geleneği, İslam'dan yüzyıllar önce yerleşmişti.

 

Halvet. Kırk günlük inziva pratiği, Hristiyan manastır geleneğindeki kırk günlük perhiz döneminin yapısal karşılığıdır.

 

Mürşid-mürid ilişkisi. Manevi bir rehbere tam teslimiyetle bağlanma, itiraf ve hesap verme. Manastır geleneğindeki abba ilişkisiyle benzerliği çarpıcıdır.

 

Yün giyme. “Sufi” kelimesinin en yaygın kabul gören köken açıklaması suf, yündür. Ve kaba yün giymek, Suriye'deki Hristiyan zahitlerin ayırt edici işaretiydi.

 

Örgütlenme biçimi. Tekke, zaviye ve dergah yapısı (bir şeyh, etrafında yaşayan müridler, ortak mutfak, vakıf geliri, misafirhane) manastır modeliyle işlevsel olarak son derece benzerdir.

 

Not: Bu benzerlikler tek yönlü bir “kopyalama” olarak okunmamalı. Aynı problemin (dünyadan el çekerek maneviyata yönelen insanları nasıl örgütlersiniz?) aynı coğrafyada benzer çözümler üretmesi de mümkündür. Ama Suriye ve Mısır'da Müslüman zahitlerle Hristiyan keşişlerin yüzyıllarca yan yana yaşadığı da tarihsel bir olgudur. Temas belgelenebilir; aktarımın yönü her durumda gösterilemez.

 

Şamanik ve Türkmen katman

Ozan geleneği. Saz eşliğinde, hece ölçüsüyle, meclis önünde söylenen sözün kutsal bilgi taşıyıcısı olması. Alevi-Bektaşi deyiş geleneğinin formu doğrudan buradan gelir.

 

Semah. Müzik, ritim ve senkronize dönme hareketiyle yapılan topluca icra. Şamanik dans pratikleriyle yapısal benzerliği açıktır.

 

Kadın–erkek birlikte ibadet. Cem töreninde kadınların erkeklerle birlikte bulunması, Sünni ortodoksinin mekansal ayrım pratiğinden tamamen farklıdır ve bozkır geleneğindeki daha eşitlikçi toplumsal yapıyla ilişkilendirilir.

 

Dede ocakları. Manevi otoritenin soydan geçmesi. Şaman geleneğindeki kalıtsal aktarımla benzer.

 

Doğa kutsallığı. Dağ, pınar, ağaç ve taşın kutsal sayılması. Anadolu'da bu pratik hiç kesintiye uğramadı; yalnızca adı değişti.

 

Anadolu yerel katmanı

Kutsal mekan devralma. Türbelerin önemli bir kısmının altından çok daha eski kutsal alanlar çıkar: Bizans dönemine ait aziz makamları, İslam öncesi kutsal sayılan pınarlar, antik sunak taşları.

 

Ziyaret ve adak. Türbeye gidip dilek tutma, çaput bağlama, mum yakma, taş yapıştırma. Ortodoks fıkıh açısından en tartışmalı alanlardan biridir ve en yaygın pratiklerden.

 

Ortak ziyaret mekanları. Anadolu'nun bazı bölgelerinde Müslümanların, Hristiyanların ve Alevilerin aynı ziyaret yerine gittiği belgelenmiştir. İngiliz araştırmacı F. W. Hasluck bunlara “belirsiz kutsal alanlar” adını verdi ve Osmanlı coğrafyasında sistematik olarak kaydetti.

 

Hızır–İlyas–Aziz Georgios. Hıdırellez'in 6 Mayıs'ta kutlanması ile Aziz Georgios yortusunun eski takvimde aynı güne denk gelmesi tesadüf değildir; aynı mevsim eşiğinin farklı geleneklerdeki karşılıklarıdır ve pratikte iç içe geçmiştir.

 

V. EN UÇ VAKA: BATINİ DAVET

Sınırın nasıl çizildiğini anlatmadan önce, dışarıda bırakılanların en örgütlü ve en etkilisine bakmak gerekiyor. Çünkü bu vaka, “heterodoksi” denilen şeyin ne kadar gelişmiş bir yapı olabildiğini gösteriyor.

 

Ghulat: İlk aşırı akımlar

İslam'ın daha ilk yüzyılında, Şii çevrelerin kenarında bir dizi akım belirdi. Kaynaklar bunları ghulat (aşırıya kaçanlar) diye adlandırır.

 

Ortak temaları belliydi: imamın ilahi bir nitelik taşıdığı, ruh göçü, imamın ölmediği ve döneceği ve zahiri hükümlerin batıni anlam karşısında geçersizleşebileceği.

 

Kaynaklarda kırktan fazla fırka adı geçer. Sebeiyye, Hattabiyye, Keysaniyye, Beyaniyye, Muğiriyye, Mansuriyye, Muhammise, Gurabiyye ve diğerleri.

 

Maalesef bu fırkaların neredeyse tamamı hakkında bildiklerimiz, onları çürütmek için yazılmış kaynaklardan gelir.

 

Makālat ve fırak literatürü (yani mezhepler tarihi eserleri) belirli bir amaçla yazıldı: doğru yolu tarif etmek ve sapanları sıralamak. Bir grup hakkında elinizde yalnızca düşmanının yazdığı metin varsa, o grubun kendisini nasıl tanımladığını bilemezsiniz.

 

Dahası, bazı fırka adlarının gerçekte var olup olmadığı bile tartışmalıdır. Listeyi kabartmak, tehlikeyi büyük göstermenin bir yoluydu.

 

Bunu söylemem şu yüzden önemli: Heterodoksinin tarihi, büyük ölçüde ortodoksinin kalemiyle yazıldı. Ve bu, tarihçiyi son derece dikkatli olmaya zorlar.

 

İsmaili davet: Bir alternatif kurum

Ghulat dağınıktı. Ama 9. yüzyılın sonunda bir akım ortaya çıktı ve dağınıklığı aştı: İsmaililik. İsmaililiğin ayırt edici özelliği inancı değildi, batıni yorumun benzerleri başka yerlerde de vardı. Ayırt edici özelliği örgütlenmesiydi.

 

Davet adı verilen sistem, İslam tarihinin en gelişmiş gizli örgütlenmelerinden biriydi. Bölge bölge sorumlular (dai), kademeli bir eğitim programı ve öğretinin ehliyetine göre aşama aşama açılması.

 

Bir kişi davete girdiğinde her şeyi bir anda öğrenmiyordu. Önce sıradan sorular soruluyor, mevcut inancındaki tutarsızlıklar gösteriliyor, merak uyandırılıyor ve ancak bağlılık kanıtlandıkça daha derin katmanlar açılıyordu.

 

Bu, tesadüfi bir yayılma değil. Tasarlanmış bir aktarım sistemi. Ve sonuçları devasa oldu.

 

Karmatiler Bahreyn ve Güney Irak'ta devlet kurdular. 930'da Mekke'ye girip Hacerülesved'i sökerek götürdüler ve yirmi yıla yakın alıkoydular. Bu, İslam tarihinin en sarsıcı olaylarından biridir.

 

Fatımiler 909'da Kuzey Afrika'da devlet kurdular, sonra Mısır'ı aldılar ve Kahire'yi inşa ettiler. Ezher onların eseridir. İki yüzyıl boyunca Abbasi halifeliğinin karşısında rakip bir halifelik olarak durdular.

 

Nizariler ise 1090'da Alamut kalesini ele geçirip İran ve Suriye'de bir kale ağı kurdular. Hasan Sabbah'ın örgütü, dönemin en güçlü devletlerini yüz elli yıl boyunca meşgul etti.

 

Şimdi buraya dikkat edin: Bu, kenarda kalmış bir sapkınlık değildi. Devlet kurabilen, üniversite açabilen, rakip halifelik ilan edebilen bir alternatifti.

 

Tam da bu yüzden en sert karşılığı aldı. Abbasi ve sonra Selçuklu, Batıniliğe karşı sistematik bir mücadele yürüttü. Hem askeri hem de kalemle. Gazali'nin Batınilere reddiye yazması tesadüf değil; Nizamülmülk'ün himayesindeki bir alimin, devletin en büyük siyasi rakibine karşı yazmasıydı.

 

Bu bize sınırın nasıl çizildiğine dair çok şey söylüyor: En sert dışlama, en zayıf olana değil, en tehlikeli olana yapıldı.

 

VI. SINIR NASIL ÇİZİLDİ?

Ortodoksinin sınır çizerken kullandığı araçlar bellidir.

 

Tekfir. Bir kişinin ya da grubun İslam dışı ilan edilmesi. En ağır araçtır, çünkü sonuçları hukukidir: mal, can ve nikah güvencesinin kalkması.

 

Zındık ve mülhid kategorileri. Zındık, dışarıdan bir öğretiyi İslam kılığında taşıdığı öne sürülen kişi; mülhid ise sapan. İkisi de esnek kategorilerdi ve tam olarak kimin gireceği dönemin otoritesine bağlıydı.

 

Fetva. Bir alimin hukuki görüşü. Devlet desteği aldığında infaz emrine dönüşebiliyordu.

 

Devlet. Bunların hiçbiri tek başına bir sonuç doğurmaz. Sonucu doğuran, arkasındaki zor gücüdür.

 

Vakalar

Sınırın nasıl işlediğini vakalarda görmek en iyisi.

 

Hallac-ı Mansur (858–922). “Ene'l-Hak” sözüyle bilinir. Yıllarca süren bir yargılamanın ardından Bağdat'ta işkenceyle öldürüldü. Suçlamalar karışıktı ve siyasi boyutu ağır basıyordu. İlginç olan şu: Sonraki yüzyıllarda pek çok Sünni sufi onu savundu ve manevi bir kahraman olarak andı.

 

Aynülkudat Hemedani (1098–1131). Genç bir sufi ve alim; otuz üç yaşında idam edildi.

 

Şihabüddin es-Sühreverdi el-Maktul (1154–1191). İşrak felsefesinin kurucusu. Halep'te, Selahaddin'in oğlunun emriyle öldürüldü. Felsefesinde Zerdüşt ışık metafiziğine açık göndermeler vardı.

 

Nesimi (ö. ~1417). Hurufi şair. Halep'te derisi yüzülerek öldürüldü.

 

Şeyh Bedreddin (1359–1420). Bir alim ve kazasker; sonra bir isyanın merkezinde. İdam edildi.

 

Molla Kabız (ö. 1527). İstanbul'da, İsa'nın Muhammed'den üstün olduğunu savunduğu gerekçesiyle idam edildi.

 

Oğlan Şeyh İsmail Ma'şuki (ö. 1529) ve Hamza Bali (ö. 1573). Bayrami Melamiliği çizgisinden; ikisi de idam edildi.

 

Bu listeye bakınca dikkat çeken bir şey var: Vakaların çoğunda saf bir doktrin sorunu yok. Siyasi bir bağlam, bir isyan, bir taht kavgası ya da bir nüfuz mücadelesi hep yanında duruyor.

 

Kadızadeliler: İç savaş

17. yüzyıl Osmanlı'sında ortodoksi ile tasavvuf arasında açık bir çatışma yaşandı. Kadızade Mehmed Efendi (1582–1635) ve takipçileri, tasavvufi pratiklerin bid'at olduğunu savundular: devran ve sema yasaklanmalı, türbe ziyareti ve tevessül terk edilmeli, kahve ve tütün haram sayılmalı, hatta minarelerin şerefesi bile sorgulanmalıydı.

 

Karşılarında Sivasi Abdülmecid Efendi ve Halveti çevresi vardı. Kavga yüzyılın büyük kısmına yayıldı, saraya taştı, tekkelerin basılmasına ve kanlı olaylara kadar gitti.

 

Şimdi buradaki ayrıntıya bakın: Kavganın iki tarafı da Sünni ve Hanefiydi. Yani sınır tartışması dinler arasında değil, aynı mezhebin içinde yürüyordu.

 

Bu, sınırın ne kadar hareketli olduğunun en iyi kanıtlarından biridir.

 

Sınır yer değiştirdi

İbnü'l-Arabi. Eserleri yüzyıllarca tartışıldı, pek çok alim tarafından tekfir edildi. Ama Osmanlı'da durum tersine döndü; Yavuz Sultan Selim Şam'daki kabrinin üzerine türbe ve cami yaptırdı ve Osmanlı ulemasının önemli bir kısmı onu savundu.

 

Mevlevilik. Sema uzun süre tartışmalıydı. Ama tarikat zamanla saray çevresiyle bütünleşti; Mevlevi şeyhleri padişahlara kılıç kuşattı.

 

Bektaşilik. Yeniçeri ocağıyla özdeşleşti ve üç yüz yıl boyunca devletin tanıdığı bir yapı olarak varlığını sürdürdü. Sonra 1826'da ocak kaldırıldığında tarikat da bir günde yasaklandı, tekkeleri kapatıldı, şeyhleri sürüldü.

 

Öğretisinde hiçbir şey değişmemişti. Devletle ilişkisi değişmişti.

 

Şii Ortodoksi: Safeviler Aynı Hikayeyi Tersinden Anlatıyor

Buraya kadar anlattıklarımın büyük bölümü Sünni ortodoksinin nasıl oluştuğuyla ilgiliydi. Oysa aynı hikayenin tersinden yaşandığı çok önemli bir örnek daha var: Safevi İranı.

 

Safevilik başlangıçta Erdebil merkezli bir tasavvuf hareketiydi. İlk dönemlerinde Sünni özellikler taşıyan bu tarikat, zaman içinde özellikle Anadolu ve Azerbaycan'daki Türkmen aşiretlerinin katılımıyla Şiileşti; hatta klasik On İki İmam Şiiliğinin oldukça dışında kalan, imam veya mürşide olağanüstü nitelikler atfeden Kızılbaş inançlarını da bünyesine aldı. Safevileri iktidara taşıyan askeri güç de büyük ölçüde bu Kızılbaş Türkmenlerden geldi.

 

Şah İsmail 1501'de Tebriz'i ele geçirip Safevi Devleti'ni kurduğunda On İki İmam Şiiliğini devletin resmi mezhebi ilan etti. O tarihte İran nüfusunun önemli bölümü Sünniydi. Dolayısıyla bugün İran'la neredeyse özdeşleşmiş olan Şiilik, başlangıçta mevcut çoğunluğun doğal olarak benimsediği bir inanç değildi; devlet tarafından desteklenen ve birkaç kuşak boyunca kurumlaştırılan bir öğretiydi. İran'ın çoğunlukla Şii hale gelmesi de bir anda değil, Safevi dönemi boyunca devam eden uzun bir süreçte gerçekleşti.

 

Üstelik Safeviler yalnızca “Şiiliği” desteklemediler; hangi Şiiliğin meşru olacağını da belirlediler. Lübnan'ın Cebel Amil bölgesi başta olmak üzere Arap coğrafyasından On İki İmamcı alimler İran'a davet edildi. Bu alimlere görevler, gelirler ve makamlar verildi; zamanla medrese, hukuk, ibadet ve dini otorite On İki İmam Şiiliği etrafında kurumsallaştırıldı. Böylece başlangıçta Safevi hareketini iktidara taşıyan Kızılbaşların daha heterodoks ve mistik inançları bile zaman içinde devletin kurduğu daha hukukçu ve kitabi Şiiliğin baskısı altında kaldı. Safevi yönetimi Nizari İsmaililer gibi kendi Şii ortodoksisinin dışında kalan başka Şii topluluklara karşı da baskı uygulayabildi.

 

İşte bu örnek, ortodoksi meselesini anlamak açısından son derece öğreticidir. Aynı yüzyıllarda Osmanlı Devleti Sünni-Hanefi çizgiyi devlet kurumlarıyla güçlendirirken, Safevi Devleti On İki İmam Şiiliğini kurumsallaştırıyordu. Osmanlı açısından Safevilerle bağlantılı Kızılbaşlık tehlikeli ve heterodoks bir hareketti. Safevi İranı açısından ise Sünnilik eski düzenin, On İki İmam Şiiliği ise yeni meşru düzenin karşısında duruyordu.

 

Yani “ortodoks” ve “heterodoks” etiketleri İslam dünyasının her yerinde aynı grupların üzerine yapışmış değişmez sıfatlar değildir. Bir öğreti bir coğrafyada azınlıkta ve dışarıda kalırken, başka bir coğrafyada devlet desteğiyle merkeze yerleşebilir. Fakat Safevi örneği bize bir şeyi daha gösteriyor: Devlet yalnızca mevcut bir mezhebi seçip desteklemiyor; o mezhebin hangi yorumunun meşru olacağını da biçimlendirebiliyor.

 

Bu nedenle ortodoksiyi yalnızca “çoğunluğun inancı” olarak düşünmek yanıltıcıdır. Bazen önce siyasi merkez değişir, ardından kurumlar değişir, eğitim değişir, hukuk değişir ve birkaç kuşak sonra çoğunluk da değişir.

 

VII. NEDEN BAZILARI İÇERİ ALINDI?

Anadolu'da birbirine son derece benzer öğeler taşıyan yapılar vardı. Bazıları meşru sayıldı, bazıları sapkın ilan edildi. Ayrımı ne belirledi?

 

Dört ölçüt var bence.

 

Ölçüt 1: Devletle ilişki. Bu, açık ara en belirleyici olanıdır.

·         Mevlevilik saraya yakın durdu, Konya ve İstanbul'da şehirli seçkinlere hitap etti ve devletten vakıf geliri aldı. İçeride.

·         Nakşibendilik şeriata tam bağlılık ilan etti, ulema ile çatışmadı, medrese eğitimli şeyhler yetiştirdi. İçeride.

·         Bektaşilik yeniçeri ocağıyla bütünleşti. İçeride (ta ki ocak kaldırılana kadar).

 

Kızılbaş Türkmen zümreleri ise Safevi hanedanına bağlandı. Yani Osmanlı'nın doğrudan düşmanına. Ve bu, öğretiden bağımsız bir sorundu: Anadolu'nun içinde, rakip bir devlete sadık bir nüfus. Sonuç: Osmanlı fetvaları ve Çaldıran (1514) öncesi ve sonrasındaki uygulamalar.

 

Şimdi çok dikkatli bakın: Bektaşilik ile Kızılbaşlık arasında öğreti düzeyinde ciddi ortaklıklar vardır. Cem, semah, dört kapı, Ehl-i Beyt sevgisi, ocak yapısı. Ama biri ordunun tarikatıydı, diğeri düşman devletin tabanı. Aynı öğreti, farklı siyasi adres, farklı kader.

 

Ölçüt 2: Şeriatla açık çatışma ilan edildi mi? Bir yapı, şeriatın hükümlerini açıkça geçersiz saydığını ilan ederse sınırın dışına düşer. Örtük olarak farklı davranırsa çoğu zaman tolere edilir.

·         Nakşibendilik şeriatı merkeze koydu ve hiçbir zaman ciddi bir tasfiyeye uğramadı.

 

İlginç olan: Pek çok tarikatta namaz ve oruç pratikleri gevşek uygulanıyordu ama bu açıkça ilan edilmediği sürece mesele büyümüyordu.

 

Hurufilik harflerin ilahi anlamı ve insanda tecelli iddiasıyla açık bir teolojik konum aldı ve tasfiye edildi.

 

Yani sınırın ölçütü uygulamadan çok beyandı.

 

Ölçüt 3: Yazılı meşruiyet üretebildi mi? Bir yapının ayakta kalması için yazıya ihtiyacı vardı.

·         Silsile. Şeyhin otoritesini kurucuya, oradan da Peygamber'e bağlayan zincir. Yazılı silsilesi olan tarikat, otoritesini belgeleyebiliyordu.

·         İcazetname. Yetkinin resmi olarak devredildiğini gösteren belge.

·         Adab kitapları. Tarikatın usulünü yazıya döken eserler.

·         Vakfiye. Ekonomik varlığı hukuki güvenceye bağlayan belge.

 

Bunlara sahip olan yapılar devletle pazarlık edebildi, mahkemede kendini savunabildi ve nesiller boyu sürdü.

 

Ağırlıklı olarak sözlü kalan gelenekler ise savunmasız kaldı. Çünkü bir iddiaya karşı gösterebilecekleri belgeleri yoktu ve yazılı olmamak, dönemin hukukunda meşruiyetsizlik karinesi gibi işliyordu.

 

Anadolu Aleviliğinin yüzyıllarca yaşadığı meşruiyet baskısının önemli bir kısmı buradan kaynaklanır.

 

Ölçüt 4: Şehirli mi, göçebe mi? Bu ölçüt toplumsal. Şehirli tarikatlar devletin görebileceği yerdeydi: kayıtlı tekkeleri, vakıfları, bilinen şeyhleri vardı. Denetlenebiliyorlardı ve denetlenebilen şey tolere edilebilir.

 

Göçebe ve yarı-göçebe zümreler ise devletin en zor kontrol ettiği nüfustu. Vergi vermiyor, askere gitmiyor, yer değiştiriyorlardı.

 

Tarih boyunca devletin denetleyemediği nüfus, devlet tarafından potansiyel tehdit olarak görülmüştür. Dini farklılık, bu zeminde bir gerekçeye dönüşür, ama çoğu zaman sebep değil, gerekçedir.

 

Sonuç. Dört ölçütü yan yana koyun:

Ölçüt

Neyle ilgili

Devletle ilişki

Siyaset

Açık çatışmazlık beyanı

Siyaset ve hukuk

Yazılı meşruiyet

Kurumsallaşma

Şehirli / göçebe

Toplumsal yapı

 

Dördünde de doktrin (öğreti) tek başına belirleyici değildir. Sınırı belirleyen şey nadiren neye inanıldığıydı. Çoğu zaman kimin desteklediği, kimin denetleyebildiği ve kimin belgeleyebildiğiydi.

 

VIII. BUGÜNE KALANLAR

Anadolu Aleviliği. Bugün Türkiye'deki en büyük heterodoks gelenek. Nüfus içindeki oranı konusunda güvenilir bir sayım yok; tahminler geniş bir aralıkta değişiyor. Kökenleri konusunda iki ana yaklaşım var ve ikisini de vermek gerekiyor.

 

Birinci yaklaşım: Köprülü çizgisi. Mehmed Fuad Köprülü'nün 1918'de yayımladığı çalışmasından başlayan ve Ahmet Yaşar Ocak ile Irène Mélikoff tarafından geliştirilen bu görüşe göre, Anadolu heterodoksisi İslam öncesi Türk inanç dünyasının (şamanik geleneğin) İslami bir kılıf altında sürmesidir.

·         Delilleri güçlüdür: ozan geleneği, semah, kadın-erkek birlikte ibadet, dede ocaklarının kalıtsal yapısı, doğa kutsallığı.

 

İkinci yaklaşım: Eleştirel çizgi. Markus Dressler ve Ahmet Karamustafa gibi araştırmacılar, “Alevilik = İslami kılıfa girmiş şamanizm” formülünün büyük ölçüde 20. yüzyılda kurulmuş bir çerçeve olduğunu savunuyorlar.

·         Argümanları şu: Bu formül, Cumhuriyet'in erken döneminde, Anadolu Aleviliğini “özgün Türk” olarak konumlandırma ihtiyacıyla şekillendi. Ve o ihtiyaç, tezin kendisini de biçimlendirdi. Dahası, bu çerçeve Aleviliği sahiplenirken aynı anda onu kendi başına bir gelenek olmaktan çıkarıp başka bir şeyin kalıntısına indirgiyor.

 

Üçüncü yaklaşım: Vefailik çizgisi. Vefailik 11. yüzyılda Basra’da ortaya çıkan Arap-Sunni bir batıni tasavvuf öğretisiyken İran ve Anadolu’daki Türk takipçilerinin kendi geleneklerini içine katarak senkretik bir öğretiye döndürdükleri, bu yeni öğretinin takipçilerinin de önce Selçuklulardan, sonra da Osmanlılardan eziyet görmesi sonucu Şiiliğe yakın bir mezhebe dönüştüğü görüşüdür.  

 

Benim kanaatim: Birinci yaklaşımın topladığı olgusal malzeme gerçektir; şamanik ve Türkmen katman Anadolu Aleviliğinde açıkça görülür. İkinci yaklaşım için ateş olmayan yerden duman çıkmaz diyeceğim. Üçüncü yaklaşım da belgelerle sabittir ve soy hattını göstermektedir. Bir soy hattının belgelenmiş olması, o hattın tarihsel olduğunu kanıtlamaz. Tarih boyunca soy hatları çoğu zaman sonradan, meşruiyet ihtiyacıyla kuruldu. Ve bir hattın hem devletin hem de dışlanan grubun işine yaraması, onun gerçek olduğunu değil, her iki tarafın da ona ihtiyaç duyduğunu gösterir.

 

Özetle Alevilik bir kalıntı değil; İslami, Türkmen, Kürt, Anadolu yerel, Vefai ve batıni katmanların kendi başına bir sentez ürettiği canlı bir gelenektir. Bir geleneği “aslında şu eski şeyin devamı” diye tanımlamak, onun kendi tarihini ve kendi üretimini görünmez kılar.

 

Bektaşilik. Hacı Bektaş Veli çevresinde oluşup Balım Sultan (ö. 1516) tarafından kurumsallaştırılan yol. Yeniçeri ocağıyla özdeşleşti, 1826'da yasaklandı, 1925'te tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla resmen son buldu.

 

Bugün Türkiye'de Alevilikle iç içe, Arnavutluk'ta ise bağımsız bir yapı olarak sürüyor.

 

Nusayrilik (Arap Aleviliği). 9. yüzyılda İbn Nusayr çevresinde oluşan batıni gelenek. Suriye ve Türkiye'nin Akdeniz kıyısında yaşıyor.

 

Hatay'daki ziyaret pratikleri, aynı mekanların Hristiyanlar ve Sünni Müslümanlarla paylaşılması açısından özellikle dikkat çekicidir.

 

Yezidilik. Adeviyye tarikatından doğup ayrı bir din haline gelen gelenek. Şeyh Adi b. Müsafir (1073–1162) çevresinde şekillendi.

 

Burada bir ayrımı netleştirmek gerekiyor: Adeviyye bir Sünni tarikattır; Yezidilik ondan doğan ama ayrı bir din haline gelen gelenektir. İkisi aynı şey değildir.

 

Yezidilik dışarıdan üye kabul etmez. Tarih boyunca tekrarlanan kıyımlara uğradı; en yakını 2014'tedir.

 

Yaresanilik (Ehl-i Hak). İran ve Irak'ta, ağırlıklı olarak Kürt nüfus arasında yaşayan gelenek. Sultan Sahak çevresinde 14.–15. yüzyılda şekillendi. Ardışık ilahi tecelliler ve ruh göçü inançları merkezidir.

 

Dürzilik. 1017'de Fatımi halifesi Hakim-Biemrillah döneminde ortaya çıktı. 1043'ten beri dışarıdan üye kabul etmiyor. Lübnan, Suriye, İsrail ve Ürdün'de yaşıyor.

 

Takıyye: Ölçülemezliğin kaynağı

Son bir mekanizmadan söz etmek gerekiyor, çünkü bu makalenin bütün verilerini etkiliyor. Baskı altındaki grupların çoğunda takıyye pratiği gelişti (inancı gizleme, dışarıya karşı farklı görünme).

 

Bu, bir sahtekarlık değil; bir hayatta kalma tekniğiydi. Bir topluluk, açıkça beyan ettiğinde yok edilecekse, beyan etmez.

 

Bunun üç sonucu var:

·         Bir. Bu grupların gerçek büyüklüğü hiçbir dönemde bilinemedi. Resmi kayıtlar, kendini gizleyen nüfusu sayamaz.

·         İki. Öğretileri de dışarıdan doğru bilinemedi. Dışarıya söylenen ile içeride öğretilen farklı olabiliyordu.

·         Üç. Ve bu, dışarıdaki suçlamaları da besledi. Gizleyen bir topluluk hakkında en akıl almaz iddialar rahatça üretilebiliyordu, çünkü yalanlanamıyordu.

 

Yani baskı, kendi bilgisizliğini de üretti. Bir grubu gizlenmeye zorlayan sistem, o grubu tanıma imkanını da kendi elleriyle yok etti.

 

Bu, bugünkü tartışmalar için de geçerlidir. Bir topluluk hakkında dolaşan iddiaların bir kısmının, tam da o topluluğun kendini savunamadığı dönemlerde üretildiğini akılda tutmak gerekiyor.

 

Ortak özellikler

Bu yapılara toplu bakınca tekrar eden birkaç özellik var:

·         Kapalı aktarım. Çoğu dışarıdan üye almıyor. Bu, hem koruyucu hem sınırlayıcı: dağılmalarını engelledi ama büyümelerini de engelledi.

·         Sözlü gelenek ağırlığı. Yazılı kanonun sınırlı olması esneklik sağladı ama meşruiyet baskısına açık bıraktı.

·         Coğrafi yalıtım. Neredeyse hepsi dağlık ya da erişilmesi zor bölgelerde yoğunlaştı. Bu tesadüf değil: merkezi otoritenin ulaşamadığı yerler, farklı olanın hayatta kalabildiği yerlerdi.

 

IX. SONUÇ: KAZANMIŞ SENKRETİZM

Bu makale boyunca tek bir iddiayı temellendirmeye çalıştım. İslam tarihinde “heterodoks” diye anılan yapılar, dışarıdan gelip İslam'a bulaşmış yabancı unsurlar değil. İslam'ın yayıldığı toprakların altındaki katmanların, yeni çerçeve içinde yaşamaya devam etmesidir.

 

Bu, ortodoksi için de geçerlidir. Kabe devralındı. Namaz devşirildi. Yunan mantığı ithal edildi. Divan teşkilatı Sasani'den, saray töreni Bizans'tan alındı. Kelamın kavramları felsefeden geldi. Zahitliğin biçimi Hristiyan manastır geleneğiyle iç içe gelişti. Sapkınlığı kovuşturmak için kullanılan kelime bile Farsçaydı.

 

O halde ortodoksi ile heterodoksi arasındaki fark, birinin saf diğerinin karışık olması değil. İkisi de senkretiktir. Fark şu: Biri devleti kazandı.

 

Ortodoksi, saf/orjinal zemin değil. Kazanmış senkretizmdir. Ve kazandıktan sonra, kazanmasını sağlayan karışımı unutmuş, kendini başlangıçtan beri saf olarak anlatmaya başlamıştır.

 

Bu, kötü niyetli bir gizleme de değil. Her kazanan taraf, kendi tarihini kaçınılmazmış gibi yazar.

 

Bugün İçin Bundan Ne Öğrenebiliriz?

Bütün bu tarih bize bence önemli bir şey söylüyor: Bir dini geleneğin bugün “merkezde”, “kenarda”, “meşru” ya da “sapkın” sayılması, yalnızca neye inandığıyla açıklanamaz. O inancın hangi dönemde ortaya çıktığı, hangi siyasi güçlerle ilişki kurduğu, kendisini ne kadar kurumlaştırabildiği, yazılı bir gelenek oluşturup oluşturamadığı ve devlet tarafından ne ölçüde kabul edildiği de en az doktrin kadar önemlidir.

 

Bu yüzden geçmişte dışlanmış bir topluluğa bakarken bugünün yerleşik ölçülerini tarihin başından beri varmış gibi geriye doğru taşımamak gerekir. Bugün bize doğal, değişmez ve “zaten hep böyleymiş” gibi görünen sınırların önemli bir kısmı yüzyıllar içinde oluştu. Üstelik aynı sınırlar başka bir coğrafyada veya başka bir siyasi düzen içinde çok farklı çizilebildi. Bir yerde ortodoks olan, başka bir yerde heterodoks olabildi.

 

Bir şey daha eklemek istiyorum, çünkü bu tartışma tarihsel değil. “Bunlar İslam'ı içine sindirememiş” cümlesi bugün de kuruluyor. Türbe ziyaret edeni eleştiren de kuruyor, cem yapanı eleştiren de, farklı bir yorumu savunan alimi eleştiren de. Ve cümlenin işlevi hep aynı: sınır çizmek.

 

O sınır tarih boyunca defalarca yer değiştirdi ve yerini belirleyen şey çoğu zaman doktrin değil, kimin devleti arkasına aldığı oldu.

 

Bundan çıkarılması gereken sonuç bütün inançların aynı olduğu ya da aralarındaki teolojik farkların önemsiz olduğu değildir. Elbette farklar vardır ve bazen çok büyüktür. Ama bir grubun neden dışarıda kaldığını anlamaya çalışırken yalnızca inançlarına bakmak yeterli değildir. İnanç kadar iktidara, kuruma, coğrafyaya, sınıfa, yazıya ve tarihe de bakmak gerekir.

 

Belki de bu nedenle “Gerçek İslam hangisidir?” sorusu tarihçinin cevaplayabileceği bir soru değildir. Tarihçinin sorabileceği soru başkadır: Kim, hangi dönemde, hangi yorumu meşru kabul etti; hangi yorumu dışarıda bıraktı ve bunu hangi araçlarla yaptı?

 

Bu soruyu sorduğumuzda geçmiş çok daha anlaşılır hale geliyor. Çünkü karşımızda saf bir merkezin etrafında zaman zaman ortaya çıkmış sapmalar değil; birbirleriyle rekabet eden, birbirlerinden etkilenen, bazen devlet desteği kazanan, bazen kaybeden ve yüzyıllar boyunca sınırları yeniden çizilen farklı İslam yorumları görüyoruz.

 

 

Not: Bu metinde geçen tarihler ve tarihsel değerlendirmeler, standart İslam tarihi ve mezhepler tarihi literatürüne dayanmaktadır. Özellikle erken dönem fırkalarına dair bilgilerin önemli bir kısmının, o fırkaları eleştirmek amacıyla yazılmış kaynaklardan geldiği (yani taraflı bir aktarım zincirinden geçtiği) okurun aklında bulunmalıdır.

 

Kaynaklar: İnternet, Wikipedia, TDV İslam Ansiklopedisi, DergiPark

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder