Enerjiden Maddeye, Kuarklardan Atomlara ve İlk Serbest
Işığa
Evrenimizin yaklaşık 13,8 milyar yaşında olduğunu
düşünüyoruz. Fakat bu 13,8 milyar yıllık tarihin belki de en ilginç bölümü ilk
380 bin yılıdır. Hatta biraz abartmayı göze alırsak, bugün gördüğümüz evrenin
temel kurallarının büyük bölümü ilk saniyenin küçücük bir bölümünde
belirlenmiştir.
İlk saniyede henüz yıldızlar yoktu. Gezegenler yoktu.
Atomlar bile yoktu. Proton ve nötronların kendileri dahi ilk anlarda mevcut
değildi.
Evren önce olağanüstü sıcak bir enerji ve parçacık
ortamıydı. Genişledi. Genişledikçe soğudu. Soğudukça doğa farklı davranmaya
başladı. Kuantum alanları, temel parçacıklar, kuarklar, elektronlar, protonlar
ve nötronlar sahneye çıktı. Ardından atom çekirdekleri oluştu. Ama atomların
oluşabilmesi için yaklaşık 380 bin yıl daha beklemek gerekti.
Bu makalede esas olarak bu hikâyeyi anlatmaya çalışacağım. Enerjiden
maddeye, maddeden çekirdeğe, çekirdekten atoma ve nihayet serbest kalan ışığa
uzanan 380 bin yıllık hikâyeyi.
Ancak daha başlamadan bir uyarı yapmak gerekiyor: İlk 380
bin yıl hakkında anlattıklarımızın tamamı aynı kesinlikte değildir. Bazılarını
gözlemliyoruz. Bazılarını parçacık hızlandırıcılarda deneyebiliyoruz.
Bazılarını güçlü matematiksel modellerle hesaplıyoruz. Bazıları ise henüz
doğrulanmamış teorilerden ibaret.
Evrenin geçmişine doğru gittikçe, bildiklerimizin yerini
önce güçlü çıkarımlar, sonra hipotezler ve nihayet bilinmezlik alıyor.
Büyük patlama gerçekten bir patlama mıydı?
“Big Bang” Türkçeye “Büyük Patlama” diye çevrildiği için
kafamızda ister istemez bir bomba canlanıyor. Sanki küçücük bir noktada muazzam
miktarda madde varmış, bir anda patlamış ve bütün parçalar boş uzaya saçılmış
gibi düşünüyoruz.
Bugünkü kozmoloji aslında böyle bir şey söylemiyor. Big Bang,
uzayın içinde meydana gelen bir patlama değil, uzayın kendisinin
genişlemesidir.
Üstelik standart Big Bang modeli “evren hiçlikten
yaratıldı” da demiyor. Modelin çok güçlü biçimde söylediği şey daha
sınırlıdır: Bugünkü genişleyen evreni zamanda geriye doğru götürdüğümüzde,
giderek daha sıcak, daha yoğun ve daha küçük ölçeklere ulaşıyoruz. Bir noktadan
sonra genel görelilik ile kuantum fiziğini birlikte kullanmamız gerekiyor. İşte
orada bugünkü fizik bilgimiz yetersiz kalıyor.
Dolayısıyla Big Bang teorisi, evrenin mutlak anlamda nasıl “yaratıldığını”
açıklayan bir teori değildir. Evrenin çok sıcak ve yoğun bir erken dönemden
bugünkü haline nasıl geldiğini açıklayan kozmolojik modeldir.
NASA ve CERN de Big Bang modelinin başlangıcın bizzat
kendisini açıklamadığını, fakat çok erken sıcak ve yoğun evreni başarılı
biçimde tarif ettiğini vurguluyor. Bu ayrım önemli. Çünkü “Evren nasıl
gelişti?” sorusuyla “Neden bir evren var?” sorusu aynı soru
değildir. Bilim birincisinde olağanüstü başarılıdır. İkincisinde ise henüz
oldukça sessizdir.
Bunları nereden biliyoruz?
13,8 milyar yıl önce yaşanan olaylardan söz ediyoruz. İnsan
ister istemez soruyor: Orada kim vardı da gördü? Elbette kimse yoktu.
Fakat olayların geride bıraktığı izler var.
En önemlilerinden biri evrenin genişlemesidir. Uzak
galaksilerin ışığındaki kırmızıya kayma, uzayın genişlediğini gösteriyor.
Genişleyen filmi geriye sardığımızda evrenin geçmişte daha yoğun olduğu
sonucuna ulaşıyoruz.
İkinci önemli kanıt, birazdan ayrıntılı olarak ele
alacağımız Kozmik Mikrodalga Arka Plan Işımasıdır (CMB).
Üçüncü önemli kanıt, evrendeki hidrojen, helyum, döteryum ve
lityum gibi hafif elementlerin oranlarıdır. Big Bang nükleosentezi bu oranları
önceden hesaplayabilmekte ve gözlemlerle büyük ölçüde uyuşmaktadır. (Particle
Data Group, hafif element bolluklarını sıcak Big Bang kozmolojisinin en güçlü
erken-evren testlerinden biri olarak değerlendiriyor.)
Dördüncü kaynak ise parçacık fiziğidir. Evrenin ilk
anlarındaki sıcaklıklara bütünüyle ulaşamıyoruz ama CERN gibi parçacık
hızlandırıcılarında maddenin çok yüksek enerjilerde nasıl davrandığını
inceleyebiliyoruz. Ağır iyon çarpışmalarıyla ilk birkaç mikrosaniyede mevcut
olduğu düşünülen kuark-gluon plazmasına benzeyen ortamlar üretilebiliyor.
Yani erken evren hikâyesi yalnızca güzel bir matematik
masalı değildir. Ama hikâyenin her bölümü aynı derecede kanıtlanmış da
değildir.
Elimizde güçlü bir model (Standart Model) var
Mikro evrene ve makro evrene ait iki tane standart modelimiz
var.
Fizikte “Standart Model” dendiğinde genellikle Parçacık
Fiziğinin Standart Modeli kastedilir. Bu model: kuarkları, leptonları, gluonları, fotonları, W
ve Z bozonlarını, Higgs alanı ile bozonunu ve üç temel etkileşimi
açıklamaktadır. Bunlar elektromanyetik, güçlü ve zayıf etkileşimlerdir. Kütleçekimi
ise Standart Model'in içinde değildir.
Kozmolojide ise standart model denince bugün kullanılan
temel çerçeve ΛCDM* modelidir. Kabaca; genel görelilik, genişleyen
evren, soğuk karanlık madde, karanlık enerji ve sıcak Big Bang kozmolojisinin
birlikte oluşturduğu modeldir.
Bu iki model birlikte kullanıldığında erken evren hakkında
oldukça ayrıntılı bir hikâye anlatabiliyoruz. Ama hikâyenin ilk sayfası hâlâ
eksik.
0'dan 10⁻⁴³ saniyeye: Planck Çağı
Evrenin geçmişinde ulaşabildiğimiz en büyük bilinmezlik
burada başlıyor. Planck zamanı yaklaşık 5,4 × 10⁻⁴⁴ saniyedir. Bu saniyenin
katrilyonda birinin katrilyonda birinin katrilyonda birinden bile kısa bir
süredir. Bu sürenin evrende mümkün olan “en küçük zaman dilimi” olduğunu şimdilik
söylüyoruz. Bundan daha küçük ölçeklerde genel görelilik ile kuantum fiziğini
birlikte kullanmamız gerektiği için mevcut fizik teorilerimiz yetersiz kalmaya
başlar. Planck zamanı bu nedenle adeta bugünkü fiziğimizin sınır tabelasıdır.
Bu zaman ölçeğinin öncesine gittiğimizde kütleçekimini
açıklayan genel görelilik ile atomaltı dünyayı açıklayan kuantum mekaniğini
aynı anda kullanmamız gerekiyor.
Sorun şu: İkisini tam anlamıyla birleştiren doğrulanmış bir kuantum
kütleçekimi teorimiz henüz yok. Böyle bir teori fiziğin en büyük
eksiklerinden birini tamamlamış olacaktır.
Bu yüzden “Big Bang anında şöyle oldu, sonra şunlar
meydana geldi” diye kesin cümleler kurmak doğru değildir.
Planck çağında: uzay-zamanın klasik anlamını kaybetmiş
olması, kuantum kütleçekiminin belirleyici hale gelmesi, bildiğimiz parçacık
kavramının bile tam anlamıyla geçerli olmaması muhtemeldir. Ama “evren
Planck büyüklüğünde bir tanecikti” demek de doğru değildir. Planck uzunluğu
evrenin çapı olarak bildiğimiz bir sayı değildir. Fizik teorilerimizin sınırına
işaret eden karakteristik bir ölçektir.
Evrenin ilk 10⁻⁴³ saniyesinde ne olduğunu bilmiyoruz. Bence
bu cümle bilimin zayıflığını değil, gücünü gösterir. Bilim “bilmiyorum”
diyebildiği ölçüde bilimdir.
Boşluk gerçekten boş mudur?
Burada kuantum fiziğinin insanın gündelik sezgilerine en
ters kavramlarından biriyle karşılaşıyoruz. Biz boşluk dediğimizde içinde
hiçbir şey bulunmayan bir yer hayal ederiz. Kuantum alan teorisinde ise “boşluk”
böyle değildir. Modern parçacık fiziğinde evreni yalnızca uzayda dolaşan küçük
bilyelerden oluşmuş gibi düşünmüyoruz. Kuantum alan teorisinde temel olan
aslında alanlardır; parçacıkları bu alanların kuantum uyarımları olarak
tanımlarız.
Elektron alanı vardır. Kuark alanları vardır. Elektromanyetik
alan vardır. Higgs alanı vardır. Parçacık dediğimiz şeyleri de bu alanlardaki
kuantum uyarımları olarak düşünebiliriz. Bu nedenle vakum, alanların yok olduğu
yer değildir. Alanların mümkün olan en düşük enerji durumudur.
Fakat kuantum mekaniğinin belirsizlikleri nedeniyle bu en
düşük enerji durumu bile klasik anlamda tamamen hareketsiz değildir. Kuantum
alanlarında dalgalanmalar bulunur.
Popüler bilim kitaplarında bu durum sık sık: “Boş uzayda
parçacıklar bir anda ortaya çıkar, sonra tekrar yok olur” şeklinde
anlatılır. Bu benzetme fikri kavramak için faydalıdır ama tam anlamıyla doğru
değildir. Asıl temel kavram, gerçek parçacıkların sürekli yoktan ortaya çıkması
değil, kuantum alanlarının vakum durumundaki dalgalanmalarıdır.
Hesaplamalarda kullandığımız “sanal parçacıklar” da kısa
süre yaşayıp sonra ortadan kaybolurken gözleyebileceğimiz minyatür gerçek
parçacıklar olarak anlaşılmamalıdır. Bu ayrıntı biraz teknik görünebilir. Fakat
birkaç paragraf sonra göreceğimiz gibi bu küçücük kuantum dalgalanmaları,
milyarlarca yıl sonra galaksilerin ortaya çıkmasıyla bağlantılı olabilir.
Atomaltı dünyadaki küçük düzensizliklerin gökyüzündeki
galaksilere dönüşmesi gerçekten şaşırtıcıdır.
Kuvvetler başlangıçta tek bir kuvvet miydi?
Bugün doğada dört temel etkileşimden söz ediyoruz: (1) Kütleçekimi,
(2) Elektromanyetik etkileşim, (3) Güçlü etkileşim, (4) Zayıf etkileşim. Ancak
bu dört kuvvetin geçmişte tek bir “süper kuvvet” halinde bulunduğunu
kesin olarak biliyoruz demek doğru değildir.
Burada bildiklerimizi üç ayrı düzeye ayırmak gerekir. Elektromanyetik
ve zayıf etkileşimlerin yüksek enerjilerde elektrozayıf etkileşim adı
verilen ortak bir kuramsal yapı içinde birleştiğini çok iyi biliyoruz. Bunun
teorisi deneysel olarak son derece başarılıdır. CERN'deki W, Z ve Higgs
deneyleri bu yapının önemli parçalarını doğrulamıştır.
Bir sonraki adım daha belirsizdir. Bazı Büyük Birleşme
Teorileri (GUT) güçlü etkileşimin de çok yüksek enerjilerde elektrozayıf
etkileşimle birleştiğini öngörür. Ancak bu henüz deneysel olarak doğrulanmış
değildir.
Daha da ileri gidersek kütleçekimini de diğer üçüyle
birleştirerek tek bir temel etkileşime ulaşmak istiyoruz. İşte bunu henüz
başaramadık.
Bu nedenle erken evreni: “Önce tek bir kuvvet vardı,
sonra dörde ayrıldı” diye anlatmak öğretici olsa da, bilimsel olarak fazla
kesin olur.
Daha doğru ifade şudur: Evren soğudukça bazı temel
simetrilerin kırıldığı ve bugün farklı kuvvetler olarak gördüğümüz
etkileşimlerin ayrıştığı düşünülmektedir. Elektrozayıf birleşme güçlü biçimde
desteklenirken, daha büyük birleşmeler halen teorik düzeydedir.
10⁻³⁶ saniye civarı: Enflasyon (şişme)
Erken evrenin en ilginç fikirlerinden biri kozmik
enflasyondur (infilak, şişme). Bu modele göre evren çok erken bir dönemde
olağanüstü hızlı bir genişleme yaşamıştır.
Buradaki “hız” kelimesi yine yanlış anlaşılmaya açıktır. Maddenin
uzayın içinde ışık hızından hızlı hareket etmesinden söz etmiyoruz. Uzayın
kendisinin genişlemesinden söz ediyoruz.
Genel görelilik, yeterince uzak iki nokta arasındaki uzayın
ışık hızından daha hızlı artmasına izin verir. Bu, özel görelilikteki “hiçbir
şey uzayda ışık hızını aşamaz” kuralını ihlal etmez.
Enflasyon fikrinin cazibesi, standart sıcak Big Bang
modelinin bazı sorunlarını çözebilmesinden kaynaklanmaktadır.
·
Neden evrenin birbirinden çok uzak bölgelerinin
sıcaklığı neredeyse aynıdır?
·
Neden evren büyük ölçeklerde geometrik olarak
düze çok yakındır?
·
Ve galaksilerin oluşmasına yol açacak ilk
yoğunluk farklılıkları nereden geldi?
Enflasyon bu soruların üçünü de aynı hikâye içinde
açıklayabilir.
CMB'nin ayrıntılı yapısı enflasyonun birçok genel
öngörüsüyle uyumludur; buna rağmen enflasyonu hangi fiziksel alanın
başlattığını ve tam olarak nasıl gerçekleştiğini hâlâ bilmiyoruz. NASA da
enflasyonun ayrıntılı fiziksel mekanizmasını açık bir problem olarak
tanımlıyor.
Burada bir kavramı da ayırmak gerekiyor. Bugünkü evrenin
hızlanan genişlemesinde kullandığımız karanlık enerji ile enflasyonu
gerçekleştirdiği düşünülen enerji veya alanın aynı şey olduğunu bilmiyoruz.
Enflasyon modellerinde genellikle varsayımsal bir inflaton
alanından söz edilir. İnflaton henüz keşfedilmiş bir parçacık değildir.
Bir kuantum dalgalanmasından galaksi doğar mı?
Enflasyon fikrinin en güzel taraflarından biri budur. Kuantum
alanlarında mikroskobik ölçekte ortaya çıkan dalgalanmalar enflasyon sırasında
uzayın genişlemesiyle devasa kozmik ölçeklere taşınmış olabilir.
Evren bu nedenle kusursuz biçimde homojen değildir. Bazı
bölgelerde madde yoğunluğu biraz daha fazladır. Bazılarında biraz daha azdır. Farklar
çok küçüktür. Ama kütleçekimine milyonlarca ve milyarlarca yıl verirseniz
küçücük bir başlangıç farkı büyüyebilir.
Daha yoğun bölgeler çevrelerinden daha fazla madde çekmeye
başlar. Yoğunluk farkı giderek artar. Sonunda: galaksiler, galaksi kümeleri, yıldızlar
ve gezegenler ortaya çıkar.
Bugün CMB haritasında gördüğümüz çok küçük sıcaklık
farklılıkları, erken evrendeki bu yoğunluk farklılıklarının izlerini
taşımaktadır. ESA, bu ilksel dalgalanmaları sonraki yıldız ve galaksi
oluşumunun “tohumları” olarak tanımlıyor.
Böyle düşününce insanın başını döndüren bir zincir çıkıyor
ortaya: Kuantum dalgalanması → Yoğunluk farklılığı → CMB'deki sıcaklık farkları
→ Kütleçekimsel çökme → Galaksiler → Yıldızlar → Gezegenler → Biz
Evrenin devasa yapılarının kökeninde atomaltı dünyanın
kuantum belirsizliğinin bulunması, modern fiziğin en şaşırtıcı sonuçlarından
biridir.
Enflasyon bitti: evren yeniden ısındı
Enflasyon sonsuza kadar devam etmedi. Enflasyonu sürüklediği
düşünülen alandaki enerji başka enerji ve parçacık biçimlerine aktarıldı. Bu
sürece reheating (yeniden ısınma) adı verilir. Aslında popüler anlamdaki
“sıcak Big Bang” hikâyesinin başlangıcını burada düşünmek daha doğru olabilir. Çünkü
artık evrende muazzam miktarda radyasyon ve parçacık bulunmaktadır.
Enerji: kuarklar, antikuarklar, elektronlar, pozitronlar, nötrinolar,
fotonlar gibi parçacıkların oluşturulmasına dönüşebilmektedir.
Burada Einstein'ın ünlü formülü gerçek anlamını gösterir: E
= mc². Enerji ile kütle iki ayrı dünya değildir. Yeterli enerji varsa
parçacık-antiparçacık çiftleri üretilebilir. Parçacık ve antiparçacık
birleşirse yeniden radyasyona dönüşebilir. Erken evrende bu dönüşümler
olağanüstü hızlı gerçekleşiyordu. Evren adeta devasa bir parçacık
laboratuvarıydı.
Entropi: evren soğurken neden düzensizlik artıyor?
Burada kısa bir termodinamik mola vermek gerekiyor. Çünkü
evren genişlerken yalnızca sıcaklığı değişmedi. Entropisi de kozmik hikâyenin
önemli bir parçasıdır.
Entropi çoğu zaman “düzensizliğin ölçüsü” diye
anlatılır. Bu tamamen yanlış değildir ama biraz kaba bir tanımdır. Daha doğru
ifadeyle entropi, bir sistemin aynı makroskobik görünümü oluşturabilecek kaç
farklı mikroskobik düzenlemeye sahip olduğuyla ilgilidir.
Termodinamiğin ikinci yasasına göre kapalı bir sistemde
toplam entropi azalma eğiliminde değildir.
Bir fincan sıcak kahve soğur. Ama masadaki ılık kahve
çevresindeki havadan tesadüfen enerji toplayıp kendiliğinden kaynamaya
başlamaz.
Bir yumurta kırılır. Ama kırılmış yumurta kendiliğinden
yeniden kabuğuna girmez.
Fizik denklemlerinin bir bölümü zamanın iki yönü arasında
ayrım yapmasa bile gerçek dünyadaki birçok süreç belirli bir yönde ilerler. Buna
zamanın termodinamik oku diyoruz.
Burada erken evren çok ilginç bir sorun çıkarıyor. İlk evren
çok sıcak ve madde-radyasyon bakımından termal dengeye oldukça yakın
olduğundan, termodinamik anlamda “kusursuz düzenli” bir ortam değildi. Fakat
kütleçekimi açısından olağanüstü homojendi. Madde her yerde hemen hemen eşit
dağılmıştı.
Kütleçekimi olan bir evrende bu durum, gelecekte
oluşabilecek yıldızlar, galaksiler ve özellikle kara deliklerle
karşılaştırıldığında çok düşük kütleçekimsel entropiye karşılık gelir.
Bu yüzden modern kozmolojinin en derin sorularından biri
şudur: Evren neden böylesine özel, düşük kütleçekimsel entropili bir
başlangıç durumuna sahipti? Bilmiyoruz.
Kütleçekimsel entropiyi somutlaştırmak için şöyle
düşünebiliriz: Bir odaya rastgele saçılmış kum tanelerini hayal edin. Bu
dağınık hal termodinamik açıdan yüksek entropilidir. Ama kütleçekiminin hüküm
sürdüğü bir evrende durum tam tersidir. Kütleçekimi açısından “düzenli” hal,
maddenin her yere eşit dağılmış olmasıdır. “Düzensiz” hal ise maddenin
yıldızlarda, galaksilerde ve özellikle kara deliklerde toplanmış olmasıdır.
Yani kütleçekimi olan bir evrende dağınıklık düzendir, toplanma ise
düzensizliktir. Bu yüzden erken evrendeki homojen madde dağılımı, kulağa ne
kadar düzenli gelse de kütleçekimsel açıdan son derece “düşük entropili”, yani
son derece özel bir başlangıç noktasıydı. Kütleçekimine bırakılan madde zamanla
topaklaşır, yıldızlar ve kara delikler oluşur; entropi artar. Tersine gitmesi
ise kendiliğinden olmaz.
Entropinin zaman oku ile ilişkisi konusunda düşük entropili
başlangıç koşulları önemli bir araştırma konusudur; bunun ne ölçüde zorunlu bir
varsayım olduğu konusunda farklı teorik yaklaşımlar da vardır.
Enflasyondan sonraki yeniden ısınma sırasında ise çok sayıda
parçacık ve radyasyon üretilerek büyük miktarda termal entropi meydana gelir.
Bundan sonraki uzun dönemlerin önemli bir bölümünde,
birlikte genişleyen belirli bir evren hacminin entropisi yaklaşık korunarak
evren genişler.
Böylece erken evren bize başka bir gizem daha bırakmış olur:
Evren neden başladı? sorusunun yanına Evren neden bu kadar düşük
kütleçekimsel entropiyle başladı? sorusunu da ekleyebiliriz.
Madde ile anti-madde arasındaki savaş
Şimdi başka bir bilmeceye geliyoruz. Enerjiden parçacıklar
üretildiğinde doğa genellikle madde ile anti-maddeyi birlikte üretir. Elektron
çıkarsa karşısında pozitron vardır. Kuark varsa antikuark da üretilebilir.
Madde ile antimadde karşılaştığında birbirlerini yok ederek
enerjilerini fotonlara ve başka parçacıklara aktarabilirler. Öyleyse bugün
neden neredeyse tamamen maddeden oluşan bir evrende yaşıyoruz? Neden
galaksilerin yarısı antimaddeden oluşmuyor?
Daha önemlisi: Neden başlangıçtaki madde ve antimadde
birbirini tamamen yok etmedi?
Demek ki erken evrende madde lehine çok küçük bir asimetri
oluşmuş olmalıdır. Bunun ne zaman ve nasıl gerçekleştiğini kesin olarak
bilmiyoruz. Bu probleme baryogenez deniyor.
Farklı açıklamalar var: GUT baryogenezi, elektrozayıf
baryogenez, leptogenez gibi. Hiçbiri henüz doğrulanmış nihai cevap değildir.
Standart Model'in başarılarına rağmen CERN de anti-maddenin
neden günümüz evreninde bu kadar az olduğunu hâlâ cevaplanmamış temel
sorulardan biri olarak sıralıyor.
Bu küçük dengesizlik olmasaydı muhtemelen bugünkü evren de
olmazdı. Madde ile anti-madde neredeyse tamamen birbirini yok eder, geriye
büyük ölçüde radyasyondan oluşan bir evren kalırdı. Bizler, bir bakıma, o
küçücük madde fazlasının torunlarıyız.
Higgs alanı ve kütlenin ortaya çıkışı
Evren soğudukça başka bir dönüşüm meydana geldi. Elektrozayıf
simetri kırıldı. Higgs alanı sıfır olmayan bir vakum değerine yerleşti ve W ile
Z bozonları ile elektron ve kuarklar gibi temel parçacıklar Higgs alanıyla
etkileşimleri sayesinde kütle kazandı. CERN bu dönüşümü, erken evrenin simetrik
durumdan bugün gördüğümüz elektrozayıf kırılmış duruma geçişi olarak açıklıyor.
Fakat burada çok önemli bir yanlış anlamayı düzeltelim. “Maddenin
bütün kütlesini Higgs verir” demek doğru değildir.
Elektron ve kuarkların temel kütlelerinde Higgs mekanizması
önemlidir. Fakat bizim vücudumuzdaki kütlenin büyük bölümü proton ve
nötronlardan gelir. Proton ve nötron kütlesinin büyük çoğunluğu ise içlerindeki
kuarkların Higgs kütlesinden değil, kuarkları bağlayan güçlü etkileşimin
enerjisinden kaynaklanır. CERN de bu ayrımı özellikle vurguluyor.
Yani kütlenin hikâyesi bile sandığımızdan karmaşıktır.
Evren bir kuark çorbasıydı
İlk birkaç mikrosaniye boyunca evren o kadar sıcaktı ki
kuarklar proton ve nötronların içinde hapsolamıyordu. Kuarklar ve güçlü
etkileşimin taşıyıcıları olan gluonlar sıcak bir ortamda görece serbest biçimde
hareket ediyordu. Bu duruma kuark-gluon plazması diyoruz.
Bugün CERN'deki ağır iyon çarpışmalarında çok kısa sürelerle
benzer koşullar oluşturulabiliyor. Böylece ilk evrenin fiziksel özelliklerinden
bazılarını laboratuvarda inceleyebiliyoruz.
Evren genişleyip sıcaklık düştüğünde kritik bir değişim
meydana geldi. Kuarklar artık serbest dolaşamadı. Üçlü kombinasyonlar halinde
bağlandılar. Örneğin:
·
up + up + down = proton
·
up + down + down = nötron
Yaklaşık ilk birkaç mikrosaniyenin ardından evrenin maddesel
içeriğinde tanıdık oyuncularımız olan proton ve nötronlar sahneye çıkmaya
başladı. CERN de kuarkların Big Bang'den birkaç mikrosaniye sonra proton ve
nötronlara bağlandığını belirtiyor.
Burada önemli bir ayrım yapalım: Proton bir hidrojen
çekirdeğidir. Ama henüz bir hidrojen atomu değildir. Hidrojen atomu olmak için
elektrona ihtiyacı vardır.
Elektronun protona bağlanabilmesi için ise evrenin yaklaşık
380 bin yıl daha soğuması gerekecektir.
Birinci saniye
Bir saniye kulağa çok kısa geliyor. Ama erken evren için bir
saniye oldukça uzun bir süredir. İlk saniyenin sonuna yaklaşırken evren
yaklaşık 10 milyar Kelvin sıcaklığındaydı.
Artık: protonlar, nötronlar, elektronlar, pozitronlar, fotonlar,
nötrinolar vardı. NASA bu dönemi olağanüstü sıcak bir ışık ve parçacık “çorbası”
olarak tarif ediyor.
Bu dönemde nötrinolar açısından önemli bir gelişme yaşandı. Nötrinolar
diğer parçacıklarla son derece zayıf etkileştiği için evren yeterince
genişleyip seyrelince plazmayla termal temaslarını kaybetmeye başladılar. Kozmik
nötrino arka planı böyle doğdu.
CMB'yi bugün doğrudan ölçebiliyoruz. Kozmik nötrino arka
planını ise henüz doğrudan görüntüleyemiyoruz; ancak erken evren ve CMB
üzerindeki etkilerinden varlığını çıkarabiliyoruz. Bir anlamda nötrinolar bize
CMB'den çok daha eski bir evrenin haberini taşıyor.
Nötrinoların plazmadan ayrışması (kopması) sırasında
gerçekleşen ilginç bir detay daha vardır. Nötrinolar serbest kaldıktan kısa bir
süre sonra, evren biraz daha soğuyunca elektronlar ve pozitronlar birbirini yok
ederek (anihilasyon) muazzam bir enerjiyi foton ortamına aktardı. Bu durum
fotonları ekstra ısıttı ancak ortama zaten müdahale etmeyen nötrinoları
etkilemedi. Bu yüzden, tıpkı fotonların bıraktığı 2,725 Kelvin sıcaklığındaki
CMB gibi, evrenin dört bir yanını saran bir “Kozmik Nötrino Arka Planı” da
bulunmaktadır ve teorik hesaplamalara göre bunun bugünkü sıcaklığı yaklaşık
1,95 Kelvin’dir. Doğrudan saptanması aşırı zor olan bu nötrinolar, bize CMB'den
bile eskiyi (evrenin henüz 1 saniyelik olduğu anı) fısıldamaktadır.
İlk dakikalar: evrenin ilk nükleer mutfağı
Proton ve nötronların oluşması atomların oluştuğu anlamına
gelmiyordu. Bir sonraki aşamada proton ve nötronlar birleşerek atom
çekirdeklerini oluşturacaktı. Bu sürece: Big Bang Nükleosentezi diyoruz.
Yaklaşık ilk saniyelerden başlayıp ilk birkaç dakika içinde
etkili olan bu dönemde evren devasa bir nükleer reaktör gibi davrandı. İlk
saniyelerde proton-nötron oranı belirlenmeye başladı. Evren birkaç dakika
içinde yeterince soğuyunca döteryum kalıcı hale gelebildi ve asıl Big Bang
nükleosentezi hızlandı. Yaklaşık 20 dakika içinde evren daha ağır çekirdekleri
etkin biçimde üretmek için fazla soğumuş ve seyrelmişti. Sonra bu çekirdekler başka proton ve
nötronlarla birleşerek: helyum-3, helyum-4 ve çok az miktarda lityum-7 gibi
hafif çekirdekleri meydana getirdi. (Berilyum-7 de oluşabiliyor ve daha sonraki
süreçlerde lityum-7'ye dönüşebiliyordu.)
Big Bang nükleosentezi; hidrojen, helyum ve döteryumun
evrendeki oranlarını tahmin etmekte olağanüstü başarılıdır. Fakat hikâyede
küçük bir pürüz var: Lityum. Standart Big Bang modelinin teorik hesaplamaları,
ilk dakikalarda oluşması gereken Lityum-7 miktarını gösterirken; yaşlı
yıldızlarda gözlemlediğimiz ilksel lityum miktarı bu tahminin yaklaşık üçte
biri kadardır. “Kozmolojik Lityum Problemi” olarak bilinen bu durum, henüz tam
olarak çözülebilmiş değildir. Sorunun yıldızların içindeki evrimsel süreçlerden
mi, gözlem tekniklerimizdeki eksikliklerden mi, yoksa ilk dakikalardaki henüz
keşfetmediğimiz yeni bir fizikten mi kaynaklandığı kozmolojinin yanıt bekleyen
tatlı bilmecelerinden biridir.
Big Bang nükleosentezinin temel ürünleri hidrojen ve helyum,
bunların yanında eser miktarda döteryum, helyum-3 ve lityumdur. Bu öngörülerin
gözlenen ilksel element bolluklarıyla büyük ölçüde uyuşması sıcak Big Bang
modelinin önemli başarılarından biridir.
Ama dikkat: Bunların büyük bölümü henüz atom değildi. Çekirdekti.
Elektronlar hâlâ serbest dolaşıyordu.
Neden periyodik cetvelin tamamı oluşmadı?
Burada insanın aklına doğal olarak şu soru geliyor: Madem
sıcaklık ve yoğunluk bu kadar yüksekti, neden karbon, oksijen, silikon, demir
ve diğer elementler de oluşmadı?
Çünkü evren çok hızlı genişliyordu. Nükleer reaksiyonların
devam edebilmesi için gereken sıcaklık ve yoğunluk kısa sürede düştü. Üstelik
nükleer fizikte önemli bir engel vardır. Kütle numarası 5 ve 8 olan kararlı
çekirdeklerin bulunmaması, çok daha ağır elementlere doğrudan ulaşmayı
zorlaştırır.
Birkaç dakika sonra evrenin ilkel nükleer mutfağı büyük
ölçüde kapandı. Sonuçta evrenin normal maddesi ağırlıkça yaklaşık dörtte üç
hidrojen ve dörtte bir helyumdan oluşan bir karışım halinde kaldı; diğer hafif
çekirdekler çok daha azdı.
Karbon yok denecek kadar azdı. Oksijen yoktu. Demir yoktu. Altın
yoktu. Uranyum yoktu. Bizim bedenimizi meydana getiren karbon, oksijen, azot,
kalsiyum, fosfor ve demir henüz yapılmamıştı. Bunların çoğunun üretilmesi için
yüz milyonlarca yıl sonra yıldızların yanması ve ölmesi gerekecekti. Demek ki
meşhur “hepimiz yıldız tozuyuz” sözü büyük ölçüde doğrudur.
Anlayacağınız hidrojenimizin çoğu yıldızlardan bile eskidir.
Hidrojenimizin kökeni doğrudan erken evrene kadar gider.
İlk yirmi dakika bitti. Sonra?
İşte kozmik hikâyenin temposu burada aniden yavaşlar. İlk
saniyenin küçücük bölümlerinde art arda temel dönüşümler yaşanırken bundan
sonra yüz binlerce yıl boyunca kozmik sahne görünüşte pek değişmez.
Artık elimizde: hidrojen çekirdekleri yani protonlar, helyum
çekirdekleri (birbirine yapışmış proton ve nötron çiftleri), az miktarda başka
hafif çekirdekler, serbest elektronlar, fotonlar, nötrinolar vardır.
Ayrıca standart kozmolojiye göre karanlık madde de kozmik
yapının oluşumunda önemli bir bileşendir. Ama karanlık maddenin ne olduğunu
hâlâ bilmiyoruz. Hangi parçacıktan oluştuğunu bilmiyoruz. Nasıl üretildiği
konusunda çeşitli modellerimiz var ama kesin cevabımız yok. Dolayısıyla “karanlık
madde şu saniyede oluştu” diye bir zaman vermek bugünkü bilgilerimizle
doğru değildir.
Karanlık maddenin ne olduğunu bilmesek de erken evrendeki
etkisini çok önemli bir noktada hissediyoruz: Galaksilerin oluşumunda. Normal
madde (baryonlar), 380 bin yıl boyunca fotonlarla sürekli çarpıştığı için
kütleçekimsel olarak bir araya gelemiyor, adeta savruluyordu. Oysa karanlık
madde elektromanyetik kuvvetten etkilenmediği için fotonların bu baskısını
hissetmedi. Henüz rekombinasyon gerçekleşmeden çok önce, kendi kütleçekimiyle
sessizce bir araya gelmeye ve “kütleçekim kuyuları” kazmaya başladı. 380 bin
yılın sonunda atomlar serbest kaldığında, kendilerini hazır buldukları bu
karanlık madde kuyularının içine düşerek çok daha hızlı bir şekilde yıldızları
ve galaksileri oluşturabildiler. Karanlık madde olmasaydı, bugün gördüğümüz
devasa kozmik ağın oluşması için gereken süre muhtemelen yetmeyecekti.
Neden hâlâ atom yok?
Bir proton ile elektron birbirlerini elektromanyetik
kuvvetle çeker. Öyleyse neden hemen birleşip hidrojen atomu oluşturmadılar? Çünkü
ortam hâlâ çok sıcaktı. Elektron protonu yakalayıp atom oluşturduğu anda yüksek
enerjili bir foton gelip elektronu yeniden koparabiliyordu. Sonuç: İyonlaşmış
plazma.
Protonlar ile elektronlar aynı ortamda fakat birbirlerinden
büyük ölçüde ayrı dolaşıyorlardı. Bu durumun bir başka önemli sonucu vardı. Serbest
elektronlar fotonlarla çok güçlü biçimde etkileşiyordu. Bir foton biraz
ilerliyor, elektrona çarpıyor, yön değiştiriyor. Tekrar çarpıyor. Tekrar yön
değiştiriyor. Bu yüzden erken evren ışıkla dolu olmasına rağmen şeffaf değildi.
ESA bunu sise benzetiyor: İlk 380 bin yıl boyunca fotonlar
serbest elektronlarla tekrar tekrar etkileştiğinden uzak mesafelere serbestçe
gidemiyordu. Yani: Evren karanlık değildi. Tam tersine son derece parlak ve
sıcaktı. Ama opaktı. Bu ikisi aynı şey değildir.
Yaklaşık 50 bin yıl: evrende iktidar değişimi
Erken evrende enerji bütçesinin büyük bölümünü radyasyon
oluşturuyordu. Ancak evren genişledikçe radyasyon ile maddenin enerji
yoğunlukları aynı hızda azalmadı. Radyasyon yalnızca seyrelmiyor, genişleyen
uzay nedeniyle fotonların dalga boyu da uzuyor ve her bir foton enerji
kaybediyordu.
Madde de seyrelir ama durgun kütle enerjisi bu şekilde
kırmızıya kaymaz. Bu nedenle zaman geçtikçe maddenin göreli önemi arttı. Yaklaşık
50 bin yıl civarında madde yoğunluğu ile radyasyon yoğunluğu eşitlendi. Bundan
sonra evren madde egemen döneme girdi.
Bu kozmik yapıların oluşması açısından önemlidir. Kütleçekimi
küçük yoğunluk farklılıklarını daha etkili biçimde büyütmeye başlayabilecektir.
Ama yıldızlar için henüz erkendir. Önce atomların oluşması
gerekir.
Bebek evrenin içinde ses var mıydı?
İlginçtir, evet. Ama bildiğimiz havadaki seslerden söz
etmiyoruz. Rekombinasyon öncesinde fotonlar, elektronlar ve protonlar
birbirleriyle o kadar sık etkileşiyordu ki normal madde ile ışınım bir çeşit foton-baryon
akışkanı gibi davranıyordu.
Kütleçekimi, biraz daha yoğun bölgeleri sıkıştırmaya
çalışıyordu. Fakat sıkışan fotonların basıncı maddeyi yeniden dışarı itiyordu. Sıkışma.
Genişleme. Tekrar sıkışma. Böylece plazma içinde basınç dalgaları meydana
geliyordu. Bunlara baryon akustik salınımları diyebiliriz. Bir bakıma
genç evren “çınlıyordu”.
Tabii bu sesi bir insan kulağı duyamazdı. Ortada ne insan
vardı ne kulak ne de sesin bildiğimiz anlamda taşınabileceği atmosfer. Fakat
fiziksel olarak plazma içinde basınç dalgaları bulunuyordu.
Daha da ilginci: Bu dalgaların izlerini bugün hâlâ
görebiliyoruz. CMB'nin sıcaklık dalgalanmalarının istatistiksel yapısındaki
akustik tepeler erken evren plazmasının özellikleri hakkında bilgi verir. ESA,
rekombinasyondan önce fotonlar ile normal maddenin sıkı biçimde bağlı tek bir
akışkan gibi davrandığını ve CMB'nin o dönemin yapısının hafızasını taşıdığını
belirtiyor.
Kozmoloji biraz da kozmik arkeolojidir. Kazma yerine
teleskop kullanıyoruz.
380 bin yıl: elektronlar sonunda çekirdeklere bağlandı
Evren genişlemeye ve soğumaya devam etti. Yaklaşık 380 bin
yıl sonra sıcaklık 3000 Kelvin civarına düştü. Artık hidrojen çekirdeği
olan protonların yakaladığı elektronların yüksek enerjili fotonlar tarafından
hemen koparılması giderek zorlaşmıştı. Elektronlar çekirdeklere kalıcı biçimde
bağlanmaya başladı. Hidrojen atomları oluştu.
Helyumun elektron yakalama sürecinin önemli bölümü biraz
daha önce gerçekleşmişti; ancak kozmik şeffaflık açısından hidrojen
rekombinasyonu belirleyici oldu.
Bu döneme tarihsel olarak: Rekombinasyon denir. “Rekombinasyon”
adı biraz gariptir. Çünkü elektronlarla protonlar daha önce kalıcı atomlar
oluşturmamıştı; yani kelimenin günlük anlamıyla “yeniden” birleşmiyorlardı. Ama
terim fizik literatüründe yerleşmiştir.
ESA'nın Planck açıklamalarına göre yaklaşık 380 bin yılda
sıcaklık 3000 K civarına inince elektronlar protonlarla birleşmiş ve evren
ışığa karşı şeffaf hale gelmiştir.
Ve şimdi hikâyemizin finaline geliyoruz.
Işık o zaman mı oluştu?
Hayır. Bu önemli bir ayrımdır. Evren ilk kez 380 bin yaşında
ışık üretmedi. Evren başından beri fotonlarla doluydu. Sorun ışığın olmaması
değil, kaçamamasıydı. Serbest elektronlar ortadan kalkınca fotonların
çarpacağı parçacık sayısı dramatik biçimde azaldı. Böylece ışık ilk kez çok
uzun mesafeleri serbestçe kat edebildi. Evren: opaktan şeffafa geçti.
İşte serbest kalan bu fotonların bir bölümü 13 milyar yıldan
uzun süredir uzayda yolculuk yapıyor. Ve bugün teleskoplarımıza ulaşıyor. Onlara:
Kozmik Mikrodalga Arka Plan Işıması (Cosmic Microwave Background, CMB) diyoruz.
Neden “mikrodalga”?
Fotonlar serbest kaldığında evrenin sıcaklığı yaklaşık 3000
K idi. Bu radyasyon o zaman çok daha kısa dalga boylarındaydı. Ancak evren
genişledi. Uzay genişlerken ışığın dalga boyu da uzadı. Buna kozmolojik
kırmızıya kayma diyoruz.
Yaklaşık 13,8 milyar yıllık genişleme sonucunda o ışığın
karakteristik sıcaklığı bugün yalnızca: 2,725 K civarına düştü. Ve
elektromanyetik spektrumun mikrodalga bölgesine kaydı. Bu yüzden ona Kozmik
Mikrodalga Arka Plan Işıması diyoruz.
Gökyüzünün hangi yönüne bakarsanız bakın bu radyasyonu
görebilirsiniz. Çünkü CMB gökyüzünde bulunan bir nesne değildir. İçinde
bulunduğumuz evrenin erken döneminden gelen ışıktır.
CMB bir fotoğraf mıdır?
CMB'ye sık sık: “Evrenin bebeklik fotoğrafı” denir. Güzel
bir benzetmedir. Çünkü elektromanyetik ışıkla doğrudan görebildiğimiz en eski
evren yaklaşık 380 bin yaşındadır.
Ama CMB kusursuz, düz renkli bir fotoğraf değildir. Sıcaklığı
her yönde hemen hemen aynıdır fakat çok küçük farklılıklar vardır. Bazı
bölgeler azıcık daha sıcak. Bazıları azıcık daha soğuktur. Kabaca yüz binde bir
mertebesindeki bu farklılıklar önemsiz görünebilir. Ama milyarlarca yıllık
kozmik tarihin kaderi bu küçücük farklılıkların içindedir.
Biraz daha yoğun olan bölgeler kütleçekimiyle daha fazla
madde topladı. Sonunda galaksiler ortaya çıktı. Galaksilerin içinde yıldızlar
oluştu. Yıldızların çevresinde gezegenler oluştu. En az bir gezegende de
canlılık ortaya çıktı.
Yani Planck ve WMAP'ın CMB haritalarındaki küçücük renk
farklılıklarına bakarken aslında: gelecekteki galaksilerin embriyolarına bakıyoruz.
ESA'nın Planck verileri CMB'nin yıldız ve galaksileri oluşturacak ilk yapı
tohumlarını taşıdığını gösteriyor.
İlk 380 bin yılda hangi elementler vardı?
Burada “element oluşumu” konusunda sık yapılan bir
karışıklığı giderelim. Bir elementin kimliğini çekirdeğindeki proton sayısı
belirler. Bu nedenle tek bir proton aslında hidrojen çekirdeğidir. Fakat
kimyasal anlamda nötr bir hidrojen atomundan söz edebilmek için elektronun da
bağlanmış olması gerekir.
Kozmik kronolojiyi şöyle özetleyebiliriz:
|
Yapı |
Yaklaşık ortaya çıkış dönemi |
|
Temel
parçacıkların sıcak plazması |
İlk
saniyenin çok küçük bölümleri |
|
Proton ve
nötronlar |
İlk birkaç
mikrosaniye sonrası |
|
Döteryum,
helyum ve diğer hafif çekirdekler |
İlk birkaç
dakika |
|
Nükleosentezin
büyük ölçüde durması |
İlk 10–20
dakika |
|
Madde-radyasyon
eşitliği |
Yaklaşık 50
bin yıl |
|
Nötr
atomların yaygınlaşması |
Yüz binlerce
yıl |
|
Hidrojen
rekombinasyonu / CMB'nin serbest kalması |
Yaklaşık 380
bin yıl |
|
Karbon,
oksijen, demir vb. |
İlk 380 bin
yılda anlamlı miktarda yok |
Ya da şu şekilde özetleyebiliriz:
|
Big Bang'den
sonra |
Yaklaşık
sıcaklık |
Başlıca
gelişme |
|
<10⁻⁴³ s |
Planck
ölçeği |
Bildiğimiz
fizik yetersiz |
|
~10⁻³⁶ s |
Çok yüksek |
Olası
enflasyon |
|
~10⁻¹² s |
~10¹⁵ K |
Elektrozayıf
simetri kırılması |
|
~10⁻⁶ s |
~10¹³ K |
Proton ve
nötronların oluşması |
|
~1 s |
~10¹⁰ K |
Nötrinoların
ayrışması |
|
~3–20 dk |
~10⁹ K ve
altı |
Big Bang
nükleosentezi |
|
~50 bin yıl |
— |
Madde-radyasyon
eşitliği |
|
~380 bin yıl |
~3000 K |
Rekombinasyon
ve CMB |
Dolayısıyla ilk 380 bin yılın sonunda evren kimyasal
bakımdan son derece fakirdi. Ama fiziksel açıdan olağanüstü zengindi. Çünkü
daha sonra yapılacak her şeyin hammaddesi ve kuralları hazırlanmıştı.
Dört kuvvet bu hikâyede ne yaptı?
Şimdi 380 bin yıllık hikâyeyi dört temel etkileşim açısından
özetleyelim.
Güçlü etkileşim: Kuarkların proton ve nötronların
içinde hapsolmasını sağladı. Daha sonra proton ve nötronların atom
çekirdeklerinde bağlanabilmesinde güçlü nükleer etkileşim belirleyici oldu. Taşıyıcı
temel parçacıkları gluonlardır.
Elektromanyetik etkileşim: Elektrik yüklü
parçacıkların etkileşimini belirledi. 380 bin yıl sonra elektronların
çekirdeklere bağlanarak atomları oluşturabilmesi elektromanyetizma sayesinde
mümkün oldu. Taşıyıcısı fotondur.
Zayıf etkileşim: Proton ve nötron dönüşümlerinde ve
beta süreçlerinde önemli rol oynadı. Erken evrendeki proton/nötron oranının
belirlenmesinde kritik öneme sahipti. Taşıyıcıları W⁺, W⁻ ve Z bozonlarıdır.
Ve adına rağmen kütleçekiminden çok daha güçlüdür. CERN, zayıf etkileşimin dört
etkileşim içinde yalnızca güçlü ve elektromanyetik kuvvetten zayıf olduğunu;
kütleçekiminden ise çok daha güçlü olduğunu belirtiyor.
Kütleçekimi: Atomaltı ölçekte diğer etkileşimlerle
karşılaştırıldığında son derece zayıftır. Ama yalnızca çekici olduğu ve çok
uzun menzilli olduğu için büyük ölçekte giderek başrole geçer. İlk yoğunluk
farklılıklarını büyütecek, karanlık ve normal maddeyi toplayacak, galaksileri
ve yıldızları oluşturacaktır. Kütleçekimini kuantum düzeyinde açıklayan
doğrulanmış bir taşıyıcı parçacık henüz bulunmamıştır. Varsayımsal parçacığa graviton
adı verilir.
Dolayısıyla Higgs bozonunu da “dört temel kuvvetten birinin
taşıyıcısı” saymak doğru değildir. Higgs ayrı bir skaler alanın kuantumudur.
Peki büyük patlama dışında başka fikirler yok mu?
Elbette var. Ama burada çok önemli bir ayrım yapmalıyız. Alternatif
modellerin büyük bölümü bugün gözlemlerle güçlü biçimde desteklenen: evrenin
geçmişte çok sıcak ve yoğun olduğu fikrini ortadan kaldırmaya çalışmıyor.
Asıl tartışma daha geriye gidince başlıyor:
·
Bu sıcak Big Bang evresinden önce ne vardı?
·
Big Bang mutlak başlangıç mıydı?
·
Enflasyon gerçekten gerçekleşti mi?
·
Gerçekleştiyse onu ne başlattı?
·
Uzay-zaman nasıl ortaya çıktı?
Bu sorulara farklı cevaplar öneriliyor.
Döngüsel Evren ve Big Bounce
Bir olasılığa göre Big Bang mutlak başlangıç değildir. Bizim
genişleyen evrenimizden önce büzülen başka bir kozmik dönem bulunmuş olabilir. Evren
küçülmüş, çok yüksek yoğunluğa ulaşmış fakat tekilliğe gitmek yerine kuantum
etkileri nedeniyle “sekmiş” ve yeniden genişlemeye başlamış olabilir.
Bu tür modellere genel olarak Big Bounce yaklaşımı denir.
Döngüsel bazı modellerde bu süreç birden fazla kez
tekrarlanabilir: genişleme, büzülme, sekme, yeniden genişleme.
Bu fikirlerin çeşitli matematiksel modelleri vardır. Ancak
bugün bunları doğrulayan doğrudan gözlemsel kanıtımız yoktur.
Ekpirotik Evren
Sicim teorisinden esinlenen bazı modellerde bizim
evrenimizin başlangıcını daha yüksek boyutlu yapıların veya “brane” adı verilen
uzayların etkileşimiyle açıklama girişimleri vardır.
Ekpirotik ve bazı döngüsel modeller, enflasyona alternatif
biçimde evrenin neden büyük ölçekte düzgün olduğunu açıklamaya çalışır.
Bunlar ilginç teorik araştırma programlarıdır. Fakat
standart kozmolojinin gözlemsel başarısıyla aynı düzeyde doğrulanmış değildir.
Döngüsel Kuantum Kozmolojisi
Loop Quantum Gravity yaklaşımından türetilen Loop Quantum
Cosmology, klasik Big Bang tekilliğinin kuantum geometrisi nedeniyle ortadan
kalkabileceğini ve önceki büzülmenin bir “kuantum sıçraması”yla genişlemeye
dönüşebileceğini öne sürebilir.
Bu da “hiçlikten başlangıç” yerine: bir önceki evreden geçiş
fikrini gündeme getirir. Yine elimizde doğrulayıcı kesin gözlem
bulunmamaktadır.
Hartle–Hawking: Sınırsız Evren
Stephen Hawking ve James Hartle başka türde bir yaklaşım
geliştirdiler. Sınırsızlık Önerisi (No-Boundary Proposal) olarak bilinen bu
yaklaşımda evrenin başlangıcındaki zaman kavramı gündelik anlamını
kaybedebilir.
Dünyanın yüzeyinde kuzeye doğru yürüdüğünüzü düşünün. Kuzey
Kutbu'na ulaştığınızda: “Kuzey Kutbu'nun daha kuzeyi nerede?” sorusu anlamsız
hale gelir.
Hartle-Hawking yaklaşımında da Big Bang'den “önce” diye
sormak bazı modellerde buna benzer biçimde anlamsız olabilir.
Bu teori ilginçtir. Ama gözlemlerle kanıtlanmış değildir.
Kuantum Tünellemesi Ve Vilenkin
Alexander Vilenkin'in geliştirdiği kuantum kozmolojisi
yaklaşımlarında evren bir kuantum tünelleme süreciyle ortaya çıkabilir. Buradaki
“hiçlik” sözcüğü günlük dildeki mutlak yoklukla aynı anlamda kullanılmamalıdır.
Çünkü fiziksel bir matematiksel yapı ve kuantum yasaları hâlâ modelin
içindedir.
Dolayısıyla popüler anlatımlardaki: “Fizik evrenin hiçlikten
nasıl oluştuğunu kanıtladı” cümlesi gereğinden fazla iddialıdır. Henüz böyle
bir kanıtımız yok.
Evren bir kara delikten doğmuş olabilir mi?
Bazı spekülatif modeller kara deliklerin içinde yeni
uzay-zaman bölgelerinin, hatta yeni evrenlerin ortaya çıkabileceğini
tartışmaktadır.
Böyle bir senaryoda bizim Big Bang'imiz başka bir evrendeki
kara deliğin iç yapısıyla ilişkili olabilir.
Fikir ilginçtir. Ama şu anda spekülasyon düzeyindedir. “Big
Bang aslında başka evrendeki bir kara deliğin beyaz delik tarafıdır” diye kesin
konuşmak için elimizde deneysel kanıt yoktur.
Bilimle bilimkurgunun birbirine en çok yaklaştığı yerlerden
biri burasıdır.
Durağan durum modeli neden terk edildi?
20. yüzyılın ortalarında Big Bang'e güçlü bir rakip vardı: Steady
State (Durağan Durum modeli).
Bu modele göre evren genişliyordu fakat büyük ölçekte
sonsuzdan beri hep benzer görünüyordu. Genişleme nedeniyle oluşan boşlukları
doldurmak üzere sürekli yeni madde yaratılıyordu.
Model bir dönem ciddi biçimde tartışıldı. Fakat CMB'nin
keşfedilmesi, uzak evrenin geçmişte bugünkünden farklı olduğunun görülmesi ve
hafif element bollukları sıcak Big Bang modelini çok daha başarılı hale
getirdi.
Bugün klasik Durağan Durum modeli ana akım kozmolojide
geçerli bir rakip olarak görülmüyor.
Peki neyi gerçekten biliyoruz?
Bence erken evren üzerine yazarken en önemli şey,
bildiklerimizle tahmin ettiklerimizi birbirinden ayırmaktır.
Kabaca üç kategori yapabiliriz.
·
Çok güçlü kanıtlarımız olanlar: Evren
genişliyor. Geçmişte daha sıcak ve yoğundu. İlk dakikalarda hafif çekirdekler
oluştu. CMB var. CMB yaklaşık 380 bin yıllık evrenden geliyor. Evren o dönemde
yaklaşık 3000 K sıcaklığındaydı. Bugün CMB sıcaklığı yaklaşık 2,725 K'dir. CMB'de
sonraki kozmik yapıların tohumlarını gösteren küçük dalgalanmalar vardır. Standart
Model'in temel parçacıkları ve güçlü, zayıf ve elektromanyetik etkileşimleri
çok yüksek deneysel hassasiyetle test edilmiştir.
·
Güçlü teorik ve gözlemsel desteği olup
ayrıntıları bilinmeyenler: Enflasyon. Karanlık madde. İlksel yoğunluk
dalgalanmalarının ayrıntılı kökeni. Erken evren faz geçişlerinin tüm
ayrıntıları.
·
Henüz cevabını bilmediklerimiz: Planck
çağında tam olarak ne oldu? Evrenin mutlak bir başlangıcı var mı? Big Bang'den
önce bir şey var mıydı? “Önce” diye sormanın kendisi anlamlı mı? Kuantum
kütleçekimi nasıl çalışıyor? Karanlık madde hangi parçacıktan oluşuyor? Madde
neden antimaddeden fazla? Enflasyonu hangi fiziksel mekanizma başlattı? Evren
neden böylesine düşük kütleçekimsel entropili bir başlangıç durumuna sahipti? Doğanın
dört temel etkileşimi gerçekten tek bir etkileşimin farklı görünümleri mi? (Bence
bu listenin uzun olması bizi rahatsız etmemeli. Tam tersine heyecanlandırmalı. Çünkü
bilimin önünde hâlâ devasa bir bilinmezlik alanı var.)
380 bin yılda ne oldu?
Şimdi koskoca hikâyeyi tek sayfaya sığdıralım.
·
Başlangıçta fiziğimiz yetersiz kalıyor.
·
Planck çağını bilmiyoruz.
·
Evren çok erken bir dönemde enflasyon yaşamış
olabilir.
·
Kuantum alanlarındaki küçücük dalgalanmalar
kozmik ölçeklere taşınmış olabilir.
·
Enflasyon bittiyse yeniden ısınma sırasında
enerji büyük miktarda parçacık ve ışınıma dönüştü.
·
Madde ile antimadde neredeyse birbirini yok
etti.
·
Nedeni henüz anlaşılmamış küçücük bir madde
fazlası kaldı.
·
Evren soğudu.
·
Elektrozayıf simetri kırıldı.
·
Temel parçacıklar bugün bildiğimiz özelliklerini
kazanmaya başladı.
·
Kuarklar bir araya geldi.
·
Protonlar ve nötronlar oluştu.
·
Nötrinolar serbest kaldı.
·
İlk dakikalarda proton ve nötronlar birleşti.
·
Hidrojen, döteryum, helyum ve eser miktarda
lityum çekirdekleri oluştu.
·
Sonra nükleer üretim büyük ölçüde durdu.
·
Yüz binlerce yıl boyunca evren sıcak iyonize
plazma halinde kaldı.
·
Fotonlar serbest elektronlara çarptığı için
evren opaktı.
·
Bu sırada madde ile radyasyonun oluşturduğu
kozmik plazmada akustik dalgalar dolaştı.
·
Yaklaşık 50 bin yıl sonra madde radyasyona
baskın hale geldi.
·
Evren daha da soğudu.
·
Yaklaşık 380 bin yıl sonra sıcaklık 3000 K
civarına indi.
·
Elektronlar protonlara bağlanmaya başladı.
·
Hidrojen atomları oluştu.
·
Serbest elektronların büyük bölümü ortadan
kalktı.
·
Fotonlar artık rahatça yol alabildi.
·
Evren şeffaflaştı.
·
Ve o gün serbest kalan ışık bugün hâlâ bize
ulaşıyor.
·
Biz ona Kozmik Mikrodalga Arka Plan Işıması
diyoruz.
Sonuç: evren soğudukça karmaşıklaştı
Erken evrenin hikâyesinde bana en ilginç gelen şey bir
paradokstur. Evren sürekli soğudu. Ama soğudukça daha karmaşık hale geldi. Sıcakken
kuarklar birbirine bağlanamıyordu. Soğuyunca proton ve nötronlar oluştu. Biraz
daha soğuyunca çekirdekler oluştu. Daha da soğuyunca elektronlar çekirdeklere
bağlandı ve atomlar ortaya çıktı. Daha sonra kütleçekimi atomları bir araya
getirecek. Yıldızları oluşturacak. Yıldızların merkezlerinde karbon, oksijen ve
demir üretilecek. Yıldızlar ölecek. Yeni yıldız sistemleri ortaya çıkacak. Gezegenler
oluşacak.
Ve en azından Dünya'da bu maddeler bir gün bir araya gelip
kendilerini meydana getiren evrenin nasıl oluştuğunu sorgulamaya başlayacak.
İşin en tuhaf tarafı belki de budur.
Big Bang'den yaklaşık 13,8 milyar yıl sonra evrenin içindeki
atomların küçük bir bölümü, dönüp Big Bang'i anlamaya çalışıyor.
Fakat ne kadar çok şey öğrenirsek öğrenelim, hikâyenin ilk
sayfası hâlâ karanlık.
·
İlk 10⁻⁴³ saniyede ne oldu?
·
Neden bir evren var?
·
Neden bu fizik yasaları var?
·
Neden madde antimaddeden fazla?
·
Evren neden böylesine özel bir düşük
kütleçekimsel entropiyle başladı?
·
Big Bang başlangıç mıydı, yoksa daha eski bir
kozmik hikâyenin yeni bölümü mü?
Bugün bunların cevaplarını bilmiyoruz.
Belki de erken evren üzerine çalışmanın en güzel yanı budur.
CMB bize evrenin 380 bin yaşındaki fotoğrafını verdi. Ama
fotoğrafın arkasında hâlâ çözülmeyi bekleyen 380 bin yıllık, hatta ilk
saniyenin trilyonda birinden çok daha küçük bölümlerine kadar uzanan kocaman
bir hikâye var.
* ΛCDM: Bu garip görünen kısaltmanın kendisi aslında
modelin iki temel bileşenini anlatır. “Λ” (Yunan alfabesindeki büyük Lambda
harfi), Einstein denklemlerindeki kozmolojik sabiti temsil eder ve günümüzde
evrenin hızlanan genişlemesiyle ilişkilendirdiğimiz karanlık enerjiyi ifade
eder. “CDM” ise İngilizce Cold Dark Matter, yani “Soğuk Karanlık Madde”
sözcüklerinin baş harfleridir. Buradaki “soğuk” kelimesi karanlık maddenin
sıcaklığının düşük olduğu anlamına gelmez; karanlık madde parçacıklarının
evrenin yapı oluşumu sırasında ışık hızına kıyasla yavaş, yani görelilik dışı
hareket ettiği varsayımını anlatır. Dolayısıyla ΛCDM'yi kabaca “karanlık enerji
+ soğuk karanlık madde üzerine kurulu standart kozmoloji modeli” diye
düşünebiliriz. Model bunlara ek olarak genel göreliliği, evrenin genişlemesini,
sıcak Big Bang'i ve bildiğimiz normal madde ile ışınımı da içerir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder