Bu makalemde neler bulacağınıza dair kısa bir video oluşturdum. Videoyu izledikten sonra okumayı tercih edebilirsiniz.
Araştırmalara göre dünya nüfusunun büyük çoğunluğu (yaklaşık %75) bir dine inanmaktadır. Elbette her biri aynı yoğunlukta dinine bağlı değildir. Bir dine inananların yaklaşık %60'ı kendini “dindar” olarak tanımlarken, %74'ü bir ruhun varlığına ve %71'i Tanrı'ya inanmaktadır.
Dindarlık oranları coğrafyaya göre değişmekle birlikte,
Tayland (%98) ve Nijerya (%97) en dindar ülkeler olarak öne çıkarken, Çin (%9)
ve Japonya (%13) en düşük dindarlık oranlarına sahiptir. Elbette bunlar
günümüzün oranlarıdır. Bilimsel bilginin ve okur yazarlığın daha düşük olduğu
1900’lü yılların başında dine inananların nüfusa oranı daha çoktu. Eğitim
düzeyi ve bilgi birikimi arttıkça insanların dinle olan bağının zayıfladığını görmekteyiz.
Günümüzde dünyada pek çok din var. Hepsi birbirinden ilginç
ilahi fikirlere ve uygulamalara sahip. Hepsi kendi dininin diğer dinlerden
üstün olduğunu, daha gerçek olduğunu iddia ediyor. İnananları da bu görüşte,
hem de fena halde. Hatta kendi mensup olduğu dini grubun inancının diğer
dindaşlarının inancından bile daha doğru olduğunu düşünüyor. Yani dindarların
pek çoğu sadece diğer dinlerin inananlarıyla değil, kendi dinlerindeki diğer
inananlarla da görüş ayrılığı içinde.
Dinler gerçekten ilginç oluşumlar. İçeriklerine ve
uygulamalarına baktığımızda hepsinin birbirinden farklı düzeyde etkilendiği
görülüyor. Orijinal bir din yok neredeyse. Hatta bazıları birbirlerinin devamı
niteliğinde.
Acaba dinler nasıl ortaya çıktı? Bu makalemde bu konuyu ele
alacağım. Ama din üzerine biraz daha konuşmak istiyorum.
Dinlerin birbirine benzerlikleri nedir diye soracak olursak,
benzer noktalarının; tanrıya/tanrılara, ruhlara, ahirete, ilahi yargılamaya,
cennet ve cehenneme, sevap ve günaha, kadere, dua ve ibadet etmenin ilahi (ve
dünyevi) faydasına ve peygamberleri kutsal önder bellemeleri olduğunu söyleyebiliriz.
Ama bunlar genelde şekil itibariyle ortaklıklardır.
İçeriklerindeki ortaklıklarsa; mitolojik öyküler, metafizik (gerçeküstü)
anlatılar, ajitatif hikayeler, ütopik vaatler, dogmatik kurallar, ezoterik
öğretiler, ontolojik (varoluşsal) teselliler, arınma (katarsis) pratikleri,
kıyamet kehanetleri, mucizeler, mazlum ve mağdur edebiyatı, karizmatik figürler
(peygamberler, havariler, mesihler, azizler, imamlar..vb) ve törensel
ritüellere sahip olmalarıdır.
Ama dinlerin asıl ortak yönleri ahlaki öğretilerinin
bazılarının benzerliğinde yatar. Hemen hemen tüm dinler aşağıda saydıklarımıza
benzer ahlaki öğretilere sahiptir.
·
Neredeyse tüm büyük dinlerde “başkalarına,
kendine davranılmasını istediğin gibi davranmak” üzerine bir ilke mutlaka
vardır. Bu ilke, empati, karşılıklılık ve saygıyı merkeze alır ve dinler arası
en güçlü ortak noktadır.
·
Tüm dinlerin diğer bir ortak noktası; yoksula
yardım, ihtiyaç sahibini gözetme, cömertlik ve merhamettir. Yardım etme ilkesi
farklı dinlerde farklı uygulamalarla (ör. sadaka, zekât, vb.) yer alsa da
ahlaki bir zorunluluk olarak yer alır.
·
Doğruluk, emanete riayet, haksızlıktan kaçınma
ve adaletli olma; kutsal metinlerin ve ahlaki öğretilerin temelidir. Toplumsal
güvenin korunması için bu değerler tüm dinlerde vurgulanır.
·
Nefsin terbiyesi ve öz disiplin de dinlerin
ortak öğretilerinden biridir. Amaç, bireyin iç dünyasını düzenleyip daha
erdemli bir yaşam sürmesidir.
·
Barış ve affedicilik temaları dinlerin ortak
ilkelerindendir. Kin tutmama, bağışlama ve uzlaşma çağrısı birçok gelenekte
merkezî bir erdemdir. Bu, hem bireysel huzuru hem de toplumsal barışı
destekler.
·
Dinler; insanın “neden buradayım?” sorusuna
cevap verme, acıyla baş etme, ölüm korkusunu yönetme, umut ve yön duygusu
sağlama konusunda ortak bir işleve sahiptir. Farklı metafizik anlatılar olsa da
anlam arayışı ortaktır.
Dinlerdeki bu ortak ahlaki öğretiler aslında toplumsal
birliğin ve ilerlemenin önemli harçlarıdır. Ayrıca bireysel güvenliğin de
teminatlarıdır. Dinlerin bu ahlaki öğretileri sahiplenmesi ve telkin etmesi,
hukuk sistemlerinin gelişmediği ve mülkiyet haklarının korunamadığı dönemlerde doğal
olarak insanları dinlere sığınmaya yönlendirmiştir.
Toplumun ve bireyin huzur içinde yaşamasını sağlayacak bu
ahlaki öğretilere uyulması için dinler önemli bir otorite/dayanak aracıdır.
Antik çağların kuralsızlığında dinler olmadan bu ahlaki öğretilerin
benimsetilmesi zor olsa gerek.
Modern ulus-devlet yapılarında toplumsal barış ve nizam,
kurumsallaşmış hukuk sistemleri, kolluk kuvvetleri ve seküler ceza
mekanizmaları vasıtasıyla tesis edilir. Birey, suç teşkil eden eylemlerden
öncelikli olarak devletin yasal yaptırım gücü ve hürriyeti bağlayıcı cezaları
sebebiyle kaçınır. Ancak yazılı kanunların bulunmadığı veya merkezi devlet
otoritesinin henüz kurulmadığı antik/ilkel toplumlarda, toplumsal düzeni
sağlama ve kitlesel disiplini temin etme görevi aşkın (metafizik) güçler
üzerinden yürütülmüştür.
Bu tarihsel süreçte aşkın varlıklar (ruhlar, doğaüstü
güçler, tanrılar), toplumsal sapmayı önleyen ilk “kolluk kuvveti” ve “yargıç”
işlevi görmüştür. Bireyler; bu dünyada uğrayacakları gazap (doğal afetler,
hastalıklar, kıtlık) veya öte dünyada çekecekleri ebedi azap korkusuyla
disipline edilmişlerdir. Ruhban sınıfı (şamanlar, rahipler, dini otoriteler)
ise bu ilahi ceza mekanizmasının dünyevi sözcüleri ve icracıları olarak toplumu
sevk ve idare etme yetkisini (meşruiyetini) elinde tutmuştur. Dolayısıyla,
modern toplumlarda hukukun üstlendiği “korku ve yaptırım dayalı denetim”, antik
dünyada dini-metafizik korku politikaları vasıtasıyla yürütülmüştür. Eskiden
tanrının gazabından korkan insan, bugün cezaevine girmekten veya sicilinin
bozulmasından korkar. Yaptırımın adresi değişmiş, işlevi aynı kalmıştır.
Antik dünyada ceza sadece suçu işleyene değil, tüm kabileye
veya şehre (kıtlık, veba, deprem olarak) gelebilirdi. Bu yüzden toplum, sırf
tanrıların gazabını kendi üzerine çekmemek için aralarındaki “suçlu/günahkar”
bireyi kendi eliyle cezalandırır veya dışlardı. Bu da toplumsal denetimi
otokontrol mekanizmasına dönüştürürdü.
Eğer dinin bu denetleyici işlevi doğruysa dinler insan zihninin
ve evriminin bir ürünüdür diyebiliriz. Din, insan zihninin dil ve sembol üretme
kapasitesinin doğal bir ürünü olarak ortaya çıkmış ve gelişmesine yardımcı
olmuştur. Dinler evrimsel bir avantaj sağladığı için insanlar tarafından adım
adım geliştirilmiş ve bugünlere getirilmiştir.
Kanımca insanoğlu komplike bir bilince ulaştığı günden beri
(yani 100 ila 70 bin yıl önce) dünyadaki düzenin temelinde neyin yattığını,
dünyanın neden böyle olduğunu ve neden var olduğunu anlamak için kendine ve
çevresine sorular sormuş ve cevaplar bulmaya çalışmış olmalıdır. O dönemde
bilimsel cevaplar olamayacağı (ki olsa da kavranamayacağı) için kendilerince
cevaplar “uydurmuş” olmalıdırlar. Bu uyduruk cevapların inanışlara yol açması
kuvvetle muhtemeldir.
O zaman tekrar aynı soruyu soralım. Dinler nasıl ortaya
çıktı? Tanrı fikri nasıl gelişti? Din ve Tanrı fikirlerine (paradigmalarına)
giden yolda hangi taşlar örülüydü? İlkel insanlar neye inanıyorlardı? Antik
atalarımızın inançları bugünkü dinlere benziyor muydu? İnançların kökenleri
nedir?
Günümüz dinlerini iyi anlayabilmek ve sağlam bir inanca
sahip olabilmek için bu soruların cevaplarını bilmekte fayda görüyorum. O zaman
antik inançlara (proto dinlere) gitmemiz gerekiyor. Antik inançları iyi
anlarsanız günümüz dinlerinin nasıl şekillendiğini daha iyi kavrarsınız.
Bu yazıda aşağıdaki antik inançlardan bahsedeceğim:
1.
Natürizm
2.
Animatizm
3.
Animizm
4.
Totemizm
5.
Panteizm
6.
Şamanizm
7.
Politeizm
Yukarıda saydığım antik inançlar dört başı mamur bir din
haline dönüşememelerine rağmen dinlerin alt katmanlarında ve insanlığın bilinç
altında yaşayarak çeşitli şekillerde gün yüzüne çıkmaya devam etmişlerdir.
Sizlere bahsedeceğim antik inançların öncesinde ise bu
inançlara “altlık” olan inanışlardan bahsetmek istiyorum. Yani antik inançlar
birden doğmamıştı. Antik inançlara giden yolda “inanışlar” vardı.
İnançların başlangıcı, bilişsel devrim yaşadığımızı
düşündüğümüz 70 bin yıl öncesine dayanıyorsa, inanışların başlangıcı daha
eskiye dayanıyor olmalıdır. Belki 100 bin yıl öncesine, belki de daha eskiye.
Antik inanışlara ve antik inançlara dair yazılı kanıtlar yok
ama hala günümüzdeki avcı-toplayıcı topluluklarda bu inanışları ve inançları
görüyoruz. Onları inceleyerek antik atalarımızın inançlarını kavramaya
çalışıyoruz. Ayrıca arkeologların, tarihçilerin ve diğer bilim adamlarının
bulguları da bize antik atalarımızın inanışlarına ve inançlarına dair ipuçları
veriyor. Böylece son 100 bin yıllık sürece dair yorumlar yapabiliyoruz.
İlk inanışlar birbiriyle etkileşerek daha komplike ve daha
tanımlı hale gelip inançlara dönüşmüş olmalı. Bu inançlar da on binlerce
yıl boyunca dallanmış, evrimleşmiş ve bazı kolları kurumsallaşarak dinlere
dönüşmüş olmalı. Kısacası, önce “inanışlar”, sonra “inançlar”,
daha sonra da “dinler” ortaya çıkmıştır, diyebiliriz.
Peki, bugünün dinlerinde gördüğümüz bu evrensel ahlaki
öğretilere ve komplike sistemlere antik atalarımız hangi aşamalardan geçerek
ulaştı?
Şimdi tarihin en derin sularına dalalım.
İlk İnanışlar
Bizim türümüz (Homo Sapiens) yaklaşık 300 bin yıl önce
Afrika’nın (muhtemelen) kuzey batı bölümünde evrimleşti. Bizler tarih sahnesine
çıktığımızda yer yüzünde en az 6 insan türü daha vardı. Bu türlerin atalarıyla
bizim atalarımız kuzendi, bazıları bazı bölgelerde etkileşime de girdiler. Maalesef
bu kuzen türler hayatta kalamadı ve sonuncusu (muhtemelen Denisovalılar) bundan
25-30 bin yıl önce tarih sahnesinden silindi, geriye sadece bizler (Sapiens)
kaldık. (Neandertaller’in soyu yaklaşık 40 bin yıl önce tükendi.)
Diğer insan türlerinin inanç geliştirebildiklerini
düşünmüyoruz, çünkü buna dair güçlü bulgular/emareler yok ama inanışlar
geliştirmiş olmaları muhtemel. Ama bizim türümüzün (yani Homo Sapiens’in)
bundan 100 bin yıl önce inanışlar geliştirmeye başladığını, bazı inanışları
proto-inançlara dönüştürdüklerini ve en nihayetinde 70 bin yıl önce de ilk komplike
inancı (animizm) meydana getirmiş olabileceklerini düşünüyoruz.
Not: İnsanlık (Homo Sapiens) tarihindeki tüm
çiftlerin çocuklarına ortalama 20-30 yaşlarında sahip olduklarını varsayarsak,
nesil değişiminin 25 yılda bir olduğunu söyleyebiliriz. Yani ebeveynler ve
çocukları arasında ortalama 25 yaş fark olduğunu söyleyebiliriz. Bu da 300 bin
yıl önceki ilk Homo Sapiens’in geriye doğru 12 bininci atamız (büyükbaba veya
büyükanne) olduğu manasına gelir. Yani babamız, büyükbabamız ve onların geriye
doğru tüm atalarının toplamı yaklaşık 12 bin kişi eder. 100 bin yıl önce inanışlar
geliştirmeye başladığımıza göre ilk 8 binde yer alan atalarımızın inanışlar
geliştirmediğini, sonraki 4 binde yer alan atalarımızın ise inanışlar, inançlar
ve dinler geliştirdiğini söyleyebiliriz. Yani atalarımızın üçte ikisi her hangi
bir inanışa, inanca ve dine sahip olmadan hayatını idame ettirmeyi
başarabilmişlerdir.
Bundan 300 bin yıl önce evrimleşen Homo Sapiens 230 bin yıl
boyunca Afrika’da yaşadı ve sonra bazıları “cesaret” gösterip 70 bin yıl önce
Afrika’nın dışına, Ortadoğu’ya çıktı, oradan da dünyaya yayıldı. Küçük gruplar
halinde, av hayvanlarının ve daha iyi bitkisel yiyeceklerin peşinden tüm
dünyaya yayıldık. 230 bin yıl boyunca Afrika’da nasıl yaşadıysak, Afrika
dışında da 60 bin yıl boyunca öyle (avcı ve toplayıcı olarak) yaşadık. Son 10
bin yıldır tarım yapıyoruz. En büyük gelişmeyi de bu son 10 bin yılda
gösterdik.
Afrika’da yaşadığımız dönemlerde bir Homo Sapiens grubu büyükbaba-babaanne,
erkek ve kız evlatlar, onların eşleri ve torunlardan oluşurdu (muhtemelen
gelinler diğer ailelerden koparılıyordu, yani aileler arasında kız alışverişi
vardı. Kim bilir belki de erkek alışverişi de olmuş olabilir). Yani gruplar geniş
bir aileydi, bu yüzden ailece veya sülalece yaşıyorlardı demek daha doğru
olabilir. Birlikte hareket eden (yaşayan ve göçen) sülale nüfusu yaklaşık 15-20
kişi olurdu. Kalabalıklaşınca sülale bölünür, ortaya iki sülale çıkardı. Ya da
sülaleden bir aile kopar kendi sülalesini oluştururdu. Muhtemelen bazı aileler “evlilik”
(üreme) amacıyla bir araya gelip daha sağlıklı klanlar oluşturuyorlardı.
Geceleri mağaralarda, kaya diplerinde, ağaç altlarında, çalı
diplerinde konaklıyorlardı. Biraz gelişince dallardan, çalılardan, büyük
yapraklardan ve hayvan derilerinden çadırımsı (geçici) barınaklar yapmayı da
başardılar. Ateş yakabiliyor, taştan ve sopalardan alet yapabiliyorlardı
(bunları kendilerinden önce tarih sahnesine çıkmış diğer insan türlerinden
öğrenmişlerdi zaten). Görünüş olarak bizlere (özellikle de siyahilere)
benziyorlardı. Çeneleri biraz daha genişti, kaş bölgesi biraz öne çıkıktı o
kadar. Bizden daha fit ve dayanıklı görünümlüydüler. 250 bin yıl önceki bir
Homo Sapiens’in saçını sakalını kesip, takım elbise giydirerek metroya
bindirseniz, yanından geçen kimse onun 250 bin yıl öncesinden geldiğini
anlamazdı.
Not: Açık tenli insanlar 10 bin yıl önce ortaya
çıkmıştır. Göçlerle ekvatordan uzaklaşan, kuzeye yaklaşan gruplarda ten rengi
yaklaşık 10 bin yıllık süreçte açılmıştır. Özellikle daha az güneş ışığı alan
bölgelere yayılan ve oraya yerleşenler, önceki nesillerine kıyasla daha açık
ten rengine sahip olmaya başladılar. Yani tarımın başlamasıyla neredeyse eş
tarihli olarak Asya ve Avrupa’daki insanların ten renkleri beyaz dönüşmüştür.
Daha Afrika’dayken dil vardı ama ilkeldi. Muhtemelen o
zamanki atalarımız tüm sesleri çıkaramıyorlardı. Büyük bir ihtimalle tüm
gruplar ünlü harfleri çıkarabiliyorlardı ama ünsüz harflerin tamamını
çıkaramıyorlardı. Tahminimce 5-10 ünsüz harfi çıkarabiliyorlardı. Mesela M,
P, B, T, D, N, H gibi harfleri
çıkarabiliyorlardı ama diğer ünsüz harfleri çıkaramıyorlardı. Bu sesleri de
çıkarması kolay oldukları için keşfedebilmiştik. (Zamanla ve nesiller
ilerledikçe farklı coğrafyalarda farklı gruplar yeni ünsüz harfleri çıkarabilir
hale gelmişlerdi. Bu da kelime dağarcığını artırmış olmalıdır.)
Dip Notlar:
·
Alfabedeki sesler (ünlü ve ünsüz harfler) bir
anda ortaya çıkmadı. Ses çıkarabilmek hem yetenek işiydi hem de keşif işiydi.
Doğada duyduğumuz sesleri belki taklit edebiliyorduk ama net seslere
dönüştüremiyorduk. On binlere yayılan zaman içinde günümüz alfabelerindeki
sesleri tek tek keşfettik.
·
Araştırmalar, F ve V seslerinin avcı-toplayıcı
toplumlarda genelde bulunmadığını, tarım ve yumuşak gıdayla birlikte daha kolay
üretilebilir hâle geldiğini gösteriyor. Buna sebep olarak tarıma geçişle çene
ve diş kapanışının değişmesi gösterilir. Bu, dudak ve diş temasını daha “kolay”
hâle getirmiştir.
·
Günümüzde ıslık çalamayan birisi ıslık çalana
şaşırır ve gıpta eder. Antik çağlarda daha önce hiç duyulmamış yeni bir harfi
ağzından çıkaran kişiye hayranlıkla bakılmış olabilir. Hatta kendisine “seslerin
efendisi” gözüyle bakılıp yücelik payesi bile verilmiş olabilir.
·
Pek çok dilde bazı sesler ya geç kazanılmıştır
ya da hiç kazanılmamıştır. Örneğin “Ğ” sesi pek çok dilde yoktur.
Araplar “P” sesini çok geç kazanmışlardır, bu yüzden Platon ve Perslere
geçmişten gelen bir telaffuzla Eflatun ve Farslar demektedirler. Yeni yeni
alfabelerine ekledikleri “V” sesi Japonlarda çok yakın zaman kadar olmadığı
için Video yerine Bideo demeye alışmışlardır. Koreliler “F” ve “V”
seslerini çıkaramadıkları için Coffee yerine Kopi demeyi tercih etmişlerdir. Bir
sesin “geç kazanılmış” veya “hiç kullanılmamış” olması, onun biyolojik olarak
üretimi zor, algısal getirisi düşük ve tarihsel olarak geç ihtiyaç duyulmuş
olmasındandır.
·
Hangi millette doğduğundan bağımsız olarak tüm
bebekler ilk önce A, U, İ gibi ünlü sesleri ve sonra da
iki dudakla yapılabilen M, B, P gibi ünsüz sesleri
çıkarırlar. Çünkü bebekler etraftan duyduğu sesleri taklit etmek isterler ama
sadece kendi biyolojilerinin izin verdiği kolay sesleri çıkarabilirler. Bu
sesler: en az kas denetimi ister, bebeğin henüz gelişmemiş ağız-yüz motor
sistemiyle uyumludur, refleks hareketlere yakındır. Bu yüzden “baba” veya “mama”
demeleri çok daha kolaydır.
Konuşmanın (dillerin) tarihinde önce tek heceli kelimeler
sonra iki heceli kelimeler ortaya çıkmış olmalıdır. Bazı evrimsel
dilbilimciler, kelimelerden önce “gösterme/işaret etme” jestinin geldiğini
savunur. El ile bir yönü veya nesneyi gösterirken çıkarılan ve “Bak!”, “Şu!”, “Orada!”
anlamına gelen “Ta”, “Da” veya “To” gibi kısa, vurgulu hecelerin, insanlığın
ilk işaret kelimeleri (zamirleri) olduğu tahmin edilmektedir.
Daha sonra antik atalarımız kendilerine, yiyeceklere,
tehlikelere ve bazı eylemlere kelime atamış olmalılar. Zamanda geriye gidip ilk
insanların kamplarına konuk olabilseydik, duyacağımız ilk kelimeler muhtemelen
karmaşık cümleler değil; “Ma” (anne), “Grr” (tehlike/yırtıcı), “Ah!”
(acı/korku) ve “Ta!” (bak/orada) gibi kısa, kesik ve hayati sesler olacaktı.
İlk cümleler ise gramerli değil, yan yana gelmiş
kelimelerden oluşmuş olsa gerek. El, kol ve mimikler eşliğinde kelimeleri yan
yana koyarak bir şeyler anlatmaya çalışmış olsalar gerek. (Yeni Türkçe öğrenmiş
olan bir yabancının ellerini de kullanarak “ben var gitmek” demesi gibi
cümleler kurmuş olabilirler.) Bunlara cümle değil, proto cümle demek daha doğru
olur.
Bundan yaklaşık 100 bin yıl öncesine kadar hikâye
anlatıcılığı muhtemelen henüz ortaya çıkmamıştı. Çünkü dil, geçmiş ve geleceğe
ilişkin anlatılar kurabilecek kadar gelişmemişti; soyut düşünce de bugünkü
kadar derin değildi. Dil belirli bir olgunluğa ulaştığında ise insan geçmişi
anlatabilir, geleceği planlayabilir, gerçekleşmemiş olayları zihninde
canlandırabilir ve başkalarının ne düşündüğünü hayal edebilir hâle geldi.
O dönemin dillerinde büyük olasılıkla yalnızca “şimdi”
vardı. Dile “dün”, “yarın”, “geçmiş” ve “gelecek” gibi zaman kavramları
eklendikçe insan zihni de zamanda yolculuk yapmaya başladı. Bu sayede geçmişten
ders çıkarma, geleceği planlama ve strateji geliştirme gibi ileri düzey
bilişsel beceriler gelişti.
Dil ilerledikçe kelimeler yalnızca tekil nesneleri değil;
türleri, rolleri, ilişkileri ve soyut kavramları da temsil etmeye başladı.
Basit cümleler düşünceyi düzenlerken, karmaşık cümleler neden-sonuç ilişkisi
kurmayı, koşullu düşünmeyi ve karşı-olgusal akıl yürütmeyi (“Öyle olmasaydı ne
olurdu?”) mümkün kıldı. Böylece insan, anlam veremediği olaylara açıklama
aramaya başladı; hayal gücünü kullanarak, doğru ya da yanlış, boşlukları
dolduran anlatılar üretti.
Dil, düşünceleri kalıcı hâle getiren bir zihinsel işletim
sistemi gibidir. İnsan ancak dil sayesinde bir fikri zihninde tutabilir, onu
başka fikirlerle ilişkilendirebilir, geliştirebilir ve yeniden
değerlendirebilir. Bu nedenle dil geliştikçe zihnin bilgi işleme kapasitesi ve
soyutlama yeteneği de büyük ölçüde arttı.
Elbette dil ortaya çıkmadan önce de düşünme ve sınırlı
düzeyde soyutlama vardı. Ancak dil, düşünceyi paylaşılabilir, katmanlı ve
kuşaklar boyunca aktarılabilir hâle getirdi. İnsanı diğer canlılardan ayıran
temel özellik yalnızca düşünmesi değil, düşüncelerini semboller aracılığıyla
ifade edebilmesi ve ortak bir zihinsel dünyaya dönüştürebilmesidir.
Bu gelişim yalnızca iletişimi güçlendirmedi; kültürü,
kolektif belleği, sembolizmi, ahlâkı, hayal gücünü ve anlatıları da mümkün
kıldı. İnsan artık yalnızca çevresini değil, kendisini de anlatabiliyordu. Dil
belirli bir karmaşıklığa ulaştığında hikâyeler doğdu. Geçmiş deneyimler
derslere dönüştü, bireysel yaşantılar başkalarına aktarıldı ve grup kimlikleri
ortak anlatılar etrafında şekillendi. Aynı süreçte kurgu, yalan ve manipülasyon
da dilin doğal yan ürünleri olarak ortaya çıktı.
Antik atalarımız duydukları her sesin somut bir nedeni
olduğuna inanıyordu: bir aslan, düşen bir kaya ya da başka bir canlı... Ancak
nedeni anlaşılamayan olaylar karşısında zihin boşluğu kabul etmiyordu. Bir
felaketin, hastalığın ya da beklenmedik bir olayın mutlaka görünmeyen bir faili
olmalıydı. Bu eğilim, zamanla metafizik anlatıların ve görünmeyen varlıkların
doğmasına zemin hazırladı. Böyle soyut karakterler ve görünmez failler, ancak
yeterince gelişmiş bir dil sayesinde tasarlanabilir ve başkalarına
aktarılabilirdi.
Dilden bu kadar söz etmemin nedeni, ilk inanışların kökenini
dilin gelişiminde arıyor olmamdır. Çünkü görünmeyen varlıklardan bahsedebilmek,
semboller oluşturabilmek ve kuşaklar boyunca tutarlı anlatılar aktarabilmek
ancak belirli bir dilsel gelişim düzeyiyle mümkündür.
Benim görüşüme göre dil yaklaşık 100 bin yıl önce ve
ardından 70 bin yıl önce olmak üzere iki büyük sıçrama yaşadı. İlk sıçrama,
doğaüstü açıklamaların ve ilk inanışların ortaya çıkmasına; ikinci sıçrama ise
bu dağınık inanışların daha sistemli inançlara dönüşmesine zemin hazırlamış
olabilir.
Kanıtlarım neler mi? Aklım erdiğince, dilim
döndüğünce, yaptığım araştırmalar üzerinden anlatayım.
100 bin yıl öncesine kadar ölülerimizi arkada bırakıyor,
cesetleri kaldırma işini leşçi hayvanlara ve doğaya havale ediyorduk. Derken
bundan 100 bin yıl önce ölülerimizi gömmeye başladık. Bunu yapmaya iten şey ne
olabilirdi? Sevdiğimizin cesedinin leşçilere yem olmasını artık kabullenemiyor
muyduk? Etrafta ölü insan kemikleri görmek rahatsız edici mi olmaya başlamıştı?
Ölüye saygımız mı buna neden olmuştu? Yoksa topraktan geldiğimizi düşünüyorduk
da, bu yüzden mi gömmeye başlamıştık. (Neandertaller de ölülerini bizimle aynı
dönemde gömmeye başlamışlardı. Belki biz onlardan, belki de onlar bizden bunu
öğrendiler.) Gerçek nedeni bilemiyoruz. Tek tahminimiz insanların vicdan
geliştirmeye, inanışlar edinmeye, hikayeler anlatmaya başlamış olabileceğidir. Yoksa
200 bin yıldır doğaya bıraktıkları ölülerini neden gömmeye başlasınlar ki?
Ölü gömme işi dilin gelişiminin, dolayısıyla düşüncenin
gelişiminin bir sonucu olsa gerek. Elbette dilde ve düşüncede gelişim yerinde
saymadı. Daha da geliştiler.
Nitekim, bir süre sonra (muhtemelen 80 bin yıl önce)
ölülerimizi gömerken şahsi eşyalarını da yanlarında gömmeye başladık. Kullandıkları
taşları, taktıkları, sevdikleri giysileri ölünün yanına bırakarak gömdük. Bir
zaman sonra da süsleyerek gömdük ölülerimizi. Çiçeklerle, kolyelerle, aşı
boyalarıyla süsledik. Ölülerimiz için yapmaya başladığımız bu davranışlar
maneviyat kazandığımızı gösteriyor olabilir mi? Kutsallığı icat etmiş olabilir
miyiz? Belki de ölenin huzur bulması ve bizleri güzel anmaları/hatırlamaları
için de gömme işini daha törensel hale getirmiş olabiliriz.
Sanırım “değer vermek”, o dönemde kazandığımız bir yeti.
Birine veya bir şeylere daha fazla değer vermeye başlamış olmalıyız. O da
kutsallığı doğurmuş olabilir.
İletişimdeki (konuşmadaki) gelişme, düşünmedeki gelişmeyi,
anlatıda ilerlemeyi, anlam aramadaki gelişimi, değerlilik anlayışını ve
kutsallığa ulaşmamızı tetiklemiş olabilir. İlkel insanı modern insana çeviren
duygu ve düşünceleri kazanmamıza neden olmuş olabilir.
Hatta bir süre sonra mezarların başlarına taşlar koymaya da başlamışız.
Mezarın yerini işaretleme manasına gelen bu uygulama göçebe hayatımızda
buralardan tekrar geçerken yakınımızın mezarına uğramak istememizden dolayı
olabilir. Bir insan yakınının mezarını neden tekrar ziyaret etmek isteyebilir?
Sevgisinden, minnetinden, özlemini anlatmaktan, yaşadıklarını paylaşmaktan,
saygısını sunmaktan olabilir.
Tüm bunlar ilkel insanın 100 bin ila 70 bin yılları arasında
inanışlar (soyut kavramlar, doğa üstü anlatılar) geliştirdiğine göstergedir
bence.
Elbette ilk inanışlar sadece ölü gömme adetinin başlamasıyla
ortaya çıkmış olmayabilir. İnanışlar (metafizik düşünceler) başka nedenlerle de
ortaya çıkmış olabilir. Örneğin; seller, yangınlar, volkan patlamaları,
depremler, çığlar, toprak kaymaları, taş düşmeleri, vahşi hayvan saldırıları, hatta
salgın hastalıklar gibi açıklama getirilmesi zor doğa olayları ve bu afetlerde
yaşanan kayıplara açıklama getirmek için de insanoğlu “uydurma cevaplar”
vermek zorunda kalmış olabilir. Bu uydurma cevapların birikimi de inanışlara dönüşmüş
olabilir. (Eğer öyleyse “hikaye anlatıcılığı” ve “yalan” da bu dönemde
çıkmıştır diyebiliriz.)
Şöyle hayal edin, o dönemde bir çocuk dedesine soruyor, “babam
neden öldü”, dede de “selde boğuldu” diyor. Üzgün olan çocuk hemen
akabinde “neden başkası değil de benim babam boğuldu” veya “neden sel
başımıza geldi” gibi bir soruyla devam edebilir. Bu sorulara cevap vermek
kolay değildir. Dede bir şeyler uydurmalıdır. Dede “babanın bedeni bizimle
değil ama o içimizde, aklımızda, hatıralarımızda yaşıyor” demiş olabilir.
Bu tür bir cevap ileride “ruh” kavramına kolayca pek ala evrilebilir.
Ayrıca bu tür sorular klanı (ve torunları) hizaya getirmek
için fırsat da olabilir. Dede de bu fırsatı kullanarak “baban öldü çünkü biz
ailecek doğuya gitmek yerine batıya giderek doğayı kızdırdık” demiş
olabilir. Bu cevabıyla dede hem doğuya gitme önerisinin kabul görmemesinin
intikamını alır, hem de klanını doğuya yönlendirmeyi başarır. Ama bu cümleden
çocuk “doğa” adında bir üst varlığa inanmaya başlar. İnsanlık başına gelen
talihsiz veya talihli şeyleri “doğa üstü” nedenlere ve güçlere bağlayan
metafizik hikayeler biriktirmiş ve bu hikâyelerin içine de metafizik varlıklar
yerleştirmiş olabilir. Bu metafizik hikayelerin birikimleri de inanışlara
dönüşmüş olabilir.
Ölenlerin hep gömüldüğünü gören (bir başka deyişle leşçilere
bırakılan hiç ceset görmeyen), dolayısıyla insan bedeninin parçalanıp veya
çürüyüp iskelete dönüştüğünü bilmeyen çocuklar bir yakınını kaybettiklerinde “neden
toprağın altına gömdük?” sorusunu muhakkak dile getirmiş olmalıdır. Buna
elbette “leşçilerden korumak için” cevabı da verilebilir ama çocuğu
korkutmamak için pekâlâ “baban artık yaşamına toprağın altında devam edecek”
veya “toprağın altında mutlu şekilde yaşayacak, ölünce biz de babana
katılacağız, birlikte toprak altında yaşayacağız” benzeri cevaplar vermiş
olabilirler. Bu tip cevaplar doğa üstü (metafizik) düşünceler ve inanışlar
doğurmuş olmalıdır muhakkak.
İlkel zamanlarda insanlar hastalıklara, zehirlenmelere ve
yaralanmalara karşı çaresizdi. Doğal ilaçlar geliştirme ve yaraya/kırığa
müdahale etmede bilgisizlerdi. Ufak bir kırık bile insanı öldürebilirdi. Ama
bazı insanlar hastalıktan, yaralanmadan, zehirlenmeden, kırıktan ölürken
bazıları ölmüyordu. Bu durum hayret verici olduğu kadar ve açıklama gerektiren
bir durumdu. Neden aynı hastalığı geçiren veya benzer kırığa sahip olan
insanlardan bazıları ölürken bazıları ölmüyordu? Elbette bu duruma açıklık getirecek
kişiler de klanın yaşlılarıydı. Biri ölürken diğerinin yaşaması durumuna
getirilebilecek açıklama o dönemde metafizik bir cevap olmalıydı. “O öldü
çünkü çok yanlışları/kötülükleri vardı, diğeri ölmedi çünkü çok
iyilikleri/seveni vardı.” Böyle bir cevap toplum kuralları, ahlak ve vicdan
geliştirmeye de ön ayak olurdu. Elbette yan çıktısı da metafizik öğretiler
olacaktır. (Elbette hayatta kalanların da daha “güçlü” olduğunu da söylemiş
olabilirler. Bu durumda da “neden bazı insanlar güçlü, neden bazı insanlar
güçsüz” sorusu kafaları kurcalayacak ve “güç”e kutsallık
atfedilebilecektir.)
Ölen her canlının, insan dahil, hareketsiz kalması,
canlıların içinde bir “güç”, bir “enerji” olduğuna dair fikir geliştirmelerine
neden olmuş olabilir. Canlıyı harekete geçiren bu güç veya enerjinin ölümle
birlikte bedenden ayrıldığını ya da yok olduğunu düşünmüş olabilirler. Zira
ölen her şey aslında ilk aşamada derin bir uykuda gibidir. Ama uyandırmaya
çalışsanız uyandıramazsınız. Çünkü gücü/enerjisi çekilmiştir ve bir daha geri
gelmeyecektir. Öyleyse insanı canlı kılan güç/enerji ya insanı terk etmiştir,
ya da ölmüştür. Bu yüzden beden hareketsizdir. Bu geride kalanlara
yapılabilecek güzel ve kabul edilebilir bir açıklamadır. O zaman canlıların
içinde onları uyanık kılan ve hareket ettiren bir güç olmalıdır. Bu gücün
düşünülmesi, konuşulması metafizik inanışlara yol açmış olabilir.
Yıldırımların yangın çıkarması veya ağaçları kül etmesi,
fırtınaların ağaçları devirmesi, volkanların lav ve kül püskürterek etrafını
yıkıma sürüklemesi, depremlerin yarıklar oluşturması, kayaları yerinden
oynatması, tüm bu doğa fenomenlerinin içlerinde (doğalarında) bir güç
barındırdığını düşündürtmeye ve bu gücü öfkelendirmenin kötü sonuçlar
doğurduğuna dair inanışlar geliştirilmiş olabilir.
Bir başka vakada başlarına kötü şeyler gelen bir klanın
lideri “büyük oğlum küçük oğlumu dövüp klandan kovmasaydı bunlar başımıza
gelmezdi, kötülük kötülük getirir, ölüm getirir” demiş olabilir. Yani
vicdanları kanatan bir eylemin doğa (evren) tarafından cezasız
bırakılmayacağını söylemiş olabilir. Elbette bunun tam tersi de olabilir. Bir
yavru ayının canını bağışladıkları için çokça geyik avlamayı başardıklarını da
söyleyebilir. Yani vicdani duygular da metafizik inanışlar geliştirmeye neden
olmuş olabilir.
Uzun göçlere rağmen av bulamayıp açlıktan kırılan klanların
av hayvanlarına rastlamak ve avlanarak bolca yiyeceğe ulaşmak için “şans”
getirici ritüeller icat etmiş olmaları da muhtemeldir. Yada kolay av buldukları
bir avda yanlarında bulunan eşyaların “uğur” getirdiğine inanmaları da
muhtemeldir. Şansı/uğuru bollaştırmak için ritüeller gerçekleştirmiş olmaları
ve bu ritüellerin metafizik inanışlara dönüşmüş olması da muhtemeldir.
Avlanmak için uzun mesafeler kat eden insanların bir gün kampına
en sevdikleri av hayvanlarının kendiliğinden geldiğini düşünün. Kolay bir
avlanma ve bolca beslenme. Böyle bir durum muhakkak bir şölenle ve veya
ritüelle kutlanmış olmalıdır. Hatta kendi ayaklarına kadar gelen bu hayvanların
özel olduğunu, derilerinin ve kemiklerinin de “kutsal” olduğunu düşünmüş
olabilirler. Klanın yaşlısı “sözümü dinlediğiniz için gördünüz mü av
ayağımıza geldi” bile demiş olabilir. Şansın devamlı olması isteği, şansı
artırmaya dönük ritüellere, danslara, şölenlere ve dualara dönüşmüş olabilir.
Şans algısı/kavramı metafizik inanışlara giden yolun taşlarından olsa gerek.
Ava çıkan erkeklerin bol etle dönmesi için kadınlar ve
yaşlılar temennilerde bulunmuşlardır. “Erkeğim bol etle dönsün doğa ana, ona
yardımcı ola, av hayvanlarını erkeğimin önüne çıkar” veya “ava çıkan
erkeğimi sağ salim bana döndür, gök baba” gibi iç temenniler dua fikrine
dönüşmüş olmalı. Hele hele bu temenniler sonrasında kampa bol etle geliniyorsa
veya avcılar ölümcül badireler atlattıysa öncesinde temennide bulunan kadının
aşkın güçlerin kendi temennisini dikkate aldığını düşünmesi son derece olağan
bir çıkarımdır. Bu temennilerin zamanla metafizik inanışların ve ritüellerin
dualarına dönüştüğünü söyleyebiliriz.
Sürekli göç halindeki antik insanlar yeni hayvanlar, yeni
bitkiler, yeni dağlar ve nehirler, muazzam manzaralar gördüklerinde doğanın
güzelliği ve çeşitliliği karşısında büyülenmiş olsalar gerek. Gece ve gündüz
döngüleri, mevsim döngüleri, güneş, ay ve yıldızların varlığı, yağmur, kar ve
sis onları hayrete düşürmüş olmalı. Fırtına, sel, heyelan, deprem gibi doğal
afetler karşısındaki çaresizlikleri doğaya olan saygılarını artırmış olmalı.
Tüm bunlar doğada bir kutsallık bulmalarına ve doğaya tapınmalarına neden olmuş
olabilir.
İnsanlar geceleri kafalarını çevirip yıldızlara baktığında,
parlak yıldızları hayali bir çizgiyle birleştirdiklerinde zihinlerinde tanıdık
canlıların silüetleri belirmiş olabilir. Semanın en parlak 10-15 yıldızı hayali
çizgilerle birleştiğinde “balığa” benziyor olabilir. Bu hayli ilginç bir
durumdur. Buna mana vermek de metafizik hikayeler doğurmuş olmalıdır.
Aynı şekilde bazı kayalardaki veya bazı ağaçlardaki bazı
oyuntular ve çıkıntılar, bazı noktalar ve çizgiler insanlara tanıdık gelmiş
olabilir. Bunlar bir insan yüzünü veya bir hayvanı andırıyor olabilir. O zaman
o kaya veya ağaçta “keramet” görülebilir. Hele hele bu ilginç kaya veya ağacı
gördükten sonra başlarına belirgin bir şey (iyi veya kötü) geldiyse, o kayayı
veya ağacı tekrar görmek, ondan bir şeyler dilemek veya önünde ritüel
gerçekleştirmek ihtiyacı duymuş olabilirler. Bu tür yaşanmışlıklar zamanla
abartılı hikayelere ve metafizik inanışlara pek ala dönüşmüş olabilir.
Klanını doyuracak olan ava, örneğin geyiğe, yemeden önce
teşekkür etmek, şükranlarını sunmak, yedikten sonra kemiklerini kutsal olduğuna
inandıkları bir kayaya veya ağaca asmak, avsız kaldıklarında bu kemikli kayayı
veya ağacı ziyaret etmek, kemiklerden av dilemek de zamanla metafizik inanışa dönüşmüş
olabilir.
İlkel insanlara hayvanlar, özellikle de yeni karşılaştıkları
türler çok ilginç gelmiş olabilir. Hayvanların bazıları yırtıcıyken bazılarının
uysal olması, onların etlerinden, derilerinden ve kemiklerinden
faydalanabiliyor olmaları, her hayvanın farklı avantajlarının olması, ilken
insanların hayvanlara hayranlık duymalarına (hatta özenmelerine) neden olmuş
olabilir. Nitekim ilkel atalarımızın mağaralarda çokça hayvan figürü çizmeleri,
yarı hayvan insan figürleri çizmeleri ve yontmaları bundan olabilir.
Hayvanların güçlü olduğu özelliklerinin kendilerine geçmesini istemiş ve hayal
etmiş olabilirler. Hayvanlara olan bu hayranlık zamanla metafizik inanışlar da
doğurmuş olmalıdır.
Avdan gelen babalar çocuklarına ateş başında avda başlarına
gelenleri anlatmış olmalıdırlar. Bu hikayeler sıradanlaştığında abartılı
hikayelerin yanı sıra uydurulmuş hayvanlar (kanatlı aslanlar, konuşan yılanlar,
dev kertenkeleler, yarı insan geyikler) anlatmış olmaları da muhtemeldir.
Zamanla bu anlatılar metafizik hikayelere ve inanışlara dönüşmüş olabilir.
Ateşin varlığı da insanı büyülemiş ve düşündürtmüş olmalı.
Gündüz ortaya çıkan güneş gibi ısıtan ateşin yakıcılığı da korkutucu olmalı.
Ateşle pişen etin lezzetinin artması da şaşırtıcı olmalı. Yıldırımların orman
yangınlarına sebep olması, volkanların kızgın lav püskürtmesi de ateşin
değerini artırmış olmalı. Ateşin geceyi aydınlatması, vahşi hayvanları
kaçırması da minnet duygusu yaratmış olmalı. Tüm bunlar ateşi
kutsallaştırmalarını da sağlamış olabilir. Ateşin içinde bir güç görmüş
olabilirler. Ateşin nedenine ve etkisine dair mitler uydurmaları da mümkün.
Bunlar ateşle ve alevle ilgili inanışlara neden olmuş olabilir. (On binlerce
yıl sonra ateş, alev ve ışığı önemseyen inançların ve dinlerin ortaya çıktığını
biliyoruz.)
Not: Bizden önceki homo türleri ateş yakmayı ve
kontrolünü sağlamayı yaklaşık 1 milyon yıl önce başarmışlardı. Muhtemelen ateş
yakmayı evrimleştiğimiz tarihten itibaren biliyorduk. Ama önceki ve çağdaş homo
türlerinden daha kolay ateş yakabiliyor, daha iyi kontrol edebiliyor ve daha
etkin kullanabiliyorduk. Bu da avantaj sağlamış olmalı. Sağladığımız bu
avantaja “şükürler olsun” mahiyetinde ateşe kutsallık da atfetmiş olabiliriz.
Halüsinojen bitkiler (örneğin sihirli mantar) yedikten sonra
edindikleri deneyimler insanları “başka dünyaların” var olduğuna inandırmış
olabilir. Beyni uyuştuğunda yaşadığı hisler ve sanrıları ona başka alemleri
gördüğünü düşündürtmüş olabilir. Başka alemlerin varlığına inanmak ve bu
deneyimleri abartarak anlatmak zamanla metafizik inanışların doğmasına neden
olmuş olabilir.
Avcı toplayıcı bir kabilenin alfa erkeği olması da
muhtemeldir. Bu alfa erkeği sadece avcılıkta değil, klanını diğer klanlardan
korumakta maharet ve güç sergilemiş olmalıdır. Ayrıca klanını hep verimli
bölgelere taşımış, klan içindeki anlaşmazlıkları adaletle veya diğerlerinin
beğenisiyle çözmüş olabilir. Ateş yakmakta, barınak bulmakta (veya yapmakta),
tehlikeleri öngörmekte, av izi sürmekte hünerli olabilir. Hikaye anlatmakta,
motive etmekte, moral aşılamakta iyi olabilir. Böyle bir reisin ölmesi klan
için çok üzücü ve moral yıkıcı olmalıdır. Böyle bir reis klanına “ölsem bile
hep yanınızda ve rüyalarınızda olacağım” demiş olabilir veya klan buna
inanmaya başlamış olabilir. Bu reis öldükten sonra hakkında epey efsane
uydurulmuş olabilir. Bu reisin hikayeleri nesilden nesle aktarılmış olabilir.
Sonradan gelen reisler de unutulmamış ve abartıyla anılmış olabilir. Bu efsaneler,
ölü ataların ruhlarının yaşadığı inanışına, yani “ata kültüne” dönüşmüş
olabilir.
İlk insanlar için rüyalara mana vermek de ilginç olsa
gerek. Zira rüyasında ölmüş yakınını gören bir insan bunun nasıl olabildiğini
mutlaka sorgulamıştır. Bu sorgulamaya verilebilecek cevaplardan biri ölmüşlerin
ruhudur. O dönem için bu açıklama akla da yatkındır. Elbette öldürdüğü geyik,
arkalarında bıraktıkları dağ veya nehir de rüyasına giriyorsa, onların da pek
ala ruhları olduğuna inanabilirsiniz. Hele hele can düşmanları olan yırtıcı
hayvanlar da rüyalarına giriyorsa onların da ruhları olmalıdır, ama tek farkla,
onlar kötü ruhlardır. İlkel atalarımız için rüyalar ilginç olmalıdır. Rüyaların
açıklaması ve anlamı olmalıdır. Metafizik inanışlar geliştirmede rüyalar
katalizör görevi görmüş olabilir.
Klanlarına katılan bir yaşlının yol göstermede başarılı
olması, hastaları iyileştirmede bilgili olması, gösterdiği yerde av bulunması,
hikaye anlatmada becerikli olması gibi durumlar, o yaşlının bir ayrıcalığa
sahip olduğunu, metafizik bir bilgeliğe/güce/uğura sahip olduğu fikrini
doğurmuş olabilir.
Metafizik inanışlara dair yukarıda verdiğim tüm anlatılar
tahmindir. Ama bu tahminler tarihi bulgulara bakılarak yapıldığı gibi günümüzdeki
dinlere, inançlara ve inanışlara bakılarak da yapılmıştır.
Tahmin ettiğimiz bu inanışlar aşağıdaki inançları
doğurmuştur.
1.
Natürizm
2.
Animatizm
3.
Animizm
4.
Totemizm
5.
Panteizm
6.
Şamanizm
7.
Politeizm
Elbette bu inançların hepsi senkretiktir (sentezdir, karışımdır).
Yani hepsi birbirinin üzerine inşa edilmiştir. Hem kendilerinden önce gelen
inanışlardan ve inançlardan, hem de güncel inanışlardan ve inançlardan etkilenerek
füzyona uğramışlardır. Bu yüzden hiçbir inanç (hatta din için) yüzde yüz saf
veya orijinal demek doğru değildir.
·
Senkretizm farklı inanışlara, inançlara
ve dinlere ait öğelerin bir araya gelerek yeni ve bütüncül bir inanç veya dini
yapı oluşturmasıdır.
Bu antik inançların tam olarak ne zaman ortaya çıktıkları
bilinmemektedir. Bu nedenle, makalede kullandığım tarihler tarihsel bir iddiayı
değil, kendi bilişsel modelimi yansıtmaktadır. Bu tarihleri belirlerken her
inanç biçiminin gerektirdiğini düşündüğüm soyutlama kapasitesini ölçüt
aldım. Başka bir deyişle, daha karmaşık ve sofistike zihinsel süreçler
gerektiren inançların daha sonra ortaya çıkmış olabileceği varsayımından
hareket ettim.
Bu yüzden makale boyunca “Natürizm 90 bin yıl önce,
animatizm 80 bin yıl önce, animizm 70 bin yıl önce ortaya çıkmıştır” gibi
ifadelerle karşılaşacaksınız. Buradaki tarihler kesin tarihsel tespitler değil,
anlatıyı takip etmeyi kolaylaştıran referans noktalarıdır. Benim asıl iddiam,
örneğin “Animizm tam olarak 70 bin yıl önce doğmuştur” değildir. Asıl
iddiam, animizmin oluşabilmesi için animatizme kıyasla daha yüksek bir
soyutlama kapasitesinin gerekli olduğudur.
Bu nedenle sunduğum sıralama kronolojik değil,
bilişseldir. Elbette yanılıyor olabilirim. Antik inançların gelişimine
ilişkin bir model öneriyorum; ancak bu modeli basamak basamak yükselen bir
merdiven olarak değil, üst üste eklenen katmanlar olarak görüyorum. Yeni bir
katman ortaya çıktığında eskisini ortadan kaldırmaz; onun üzerine yerleşir ve
eski katman da varlığını sürdürür. Nitekim bugün hâlâ naturist, animatist ve
animist düşünce kalıntılarını farklı biçimlerde gözlemleyebiliyoruz.
Bu makaledeki tarihler de işte bu bilişsel sıralamayı
görünür kılmak için kullandığım işaretlerdir. Onları “keşfedilmiş tarih” olarak
değil, anlatıyı ayakta tutan birer kavramsal çivi olarak değerlendirin. Yarın
yapılacak bir arkeolojik keşif animizmin kökenini 120 bin yıl öncesine götürse
bile, bu durum tezin özünü çürütmez; yalnızca kullandığım tarihsel işaretlerin
yerini değiştirir.
Şimdi bu antik inançları tek tek ele alalım ve nasıl
ortaya çıkmış olabileceklerine bakalım.
1.
NATURİZM
Natürizm (Doğacılık), doğaya ve doğa güçlerine tapınmayı
merkezine alan bir inanç sistemidir. Natürizm, evrenin ve doğanın ötesinde,
ondan bağımsız bir yaratıcı veya aşkın (transandantal) bir güç aramaz. Her
şeyin açıklamasını ve kutsallığını doğanın kendisinde bulur. Natürizm,
evrendeki doğa olaylarının (güneşin doğuşu, gök gürültüsü, fırtınalar,
mevsimsel döngüler) kendi başlarına kutsal olduğunu savunur.
İlahi olan, evrenin dışından dünyaya müdahale eden bir güç
değildir; ağaçta, nehirde, fırtınada, güneşte ve insanın ta kendisindedir. Yani
tanrısal güç doğaya içkindir.
Mucizeler veya doğaüstü olaylar reddedilir. Var olan her
şey, evrenin kendi rasyonel ve fiziksel yasaları çerçevesinde gerçekleşir.
Doğanın ritmi (gece-gündüz, mevsimler, yaşam ve ölüm döngüsü) en büyük
öğretmendir.
Bu inancın modern yorumuna göre doğa, bir tanrı tarafından
yaratılmış bir “eser” değil; doğanın kendisi tanrıdır veya ilahi gücün doğrudan
dışavurumudur (bir nevi panteist görüş).
Natürizm, antropoloji ve din sosyolojisinde, özellikle Max
Müller (1823-1900) gibi öncü bilim insanları tarafından, dinlerin kökenini
açıklamak için kullanılan temel teorilerden biridir.
Natürizm’in kökeni de Afrika’daki antik atalarımıza dayanır.
Muhtemelen 90 bin yıl önce ortaya çıkmıştır. Antik insanlar Güneş, Ay,
Şafak veya Gök Gürültüsü gibi görkemli doğa olayları karşısında muhtemelen
büyülenmişlerdir. Bu büyülenme bu doğa olaylarına tapınmaya götürmüş olmalıdır
onları. Antik atalarımızın inanışlarını inanca çevirdikleri ilk alan Natürizm
olmuştur diyebiliriz.
Kanımca Natürizm inanışlar evresindeki insanlığın inanca en
yakın metafizik görüşüdür. Bu sebeple, bilişsel devrimden daha önce ortaya
çıkmasına rağmen “inanç” kategorisinde ele alıyorum.
Natürizm, doğrudan doğa olayının veya nesnenin kendisinin
gücüne odaklanır. Bir ağacın içindeki ruha değil, o ağacın yaşam verme gücüne,
ormanın heybetine veya fırtınanın yıkıcılığına tapınır. Bu güçleri
anlamlandırmak için onlara insani karakterler veya ruhlar yükler.
Antik atalarımızın icadı olan Natürizm on binlerce yıl
boyunca devam ettirilmiş ve en nihayetinde doğa tanrılarını ve tanrıçalarını
icat etmemize sebep olmuştur. Güneş tanrısı, ay tanrısı, toprak tanrıçası
(toprak ana), gök tanrısı, fırtına tanrısı, deniz/su/nehir tanrısı, orman
tanrısı …vb. Bu doğa tanrı ve tanrıçaları birbiriyle bağlantısı olmayan
kültürlerde farklı adlarla ortaya çıkmışlardır.
Kadim çok tanrılı dinlerin pek çoğu doğa merkezlidir.
Günümüzde yeniden canlanan Wicca veya Druidizm gibi Neopagan inançlar, tamamen
doğanın ritmine, elementlere (toprak, hava, ateş, su) ve mevsim dönümlerine
(ekinokslar, gündönümleri) saygı üzerine kuruludur.
Doğa tanrıları, insanlığın doğayı anlamlandırma çabasının
ürünüdür. En çok tarım ve erken uygarlık dönemlerinde gelişmişlerdir. Modern
çağda bu tanrılara tapınma büyük ölçüde sona erse de, mitoloji, edebiyat ve
sembolizmde yaşamaya devam ederler.
Kızılderili kültürlerinden Şamanizm’e kadar pek çok yerel
inançta, doğadan ihtiyacından fazlasını almamak, toprağı “ana”, göğü “baba”
olarak görmek naturist felsefenin en saf pratikleridir.
Natürizm kavramının akademik dünyadaki en önemli ismi dinler
tarihçisi Max Müller'dir. Müller’e göre dinlerin kökeni doğa olaylarına dayanır.
Natürizm ilkel insanın inanabileceği ilk inançlardan olmalıdır.
Müller’e göre antik insanlar doğa olaylarını anlatmak için
dilde “parlak olan”, “ısıtan”, “gürleyen” gibi sıfatlar kullanmışlar; zamanla
bu sıfatlar özel isimlere (Örn: Zeus, Thor, Ra) dönüşmüştür. Yani insanlar
aslında doğa olaylarını betimlerken, zamanla bu betimlemeleri gerçek kişilermiş
(tanrılarmış) gibi algılamaya başlamışlardır.
Natürizm bazı dinlerin alt katmanlarında yaşamaya devam
etmektedir. Japonların dini Şintoizm’de Natürizm’in izlerine bolca
rastlanmaktadır. Şinto’da kami, çoğu zaman kişilikli bir tanrı değil:
dağ, şelale, rüzgâr, orman gibi doğal olgularda yoğunlaşan kutsal güçtür. Bu
yapı, modern Japon toplumunda da aktif bir ibadet ve ritüel pratiği olarak
sürmektedir.
Hindular Ganj nehrinin kendine has bir kutsal gücü
olduğuna inanırlar. Ganj’ın kendilerini arındıracağına ve kozmik düzene
bağlayacağına inanırlar.
Bugün Natürizm, geleneksel dinlerin dogmalarından uzaklaşmak
isteyen ama hayatında manevi bir tatmin ve aidiyet arayan modern insan için “Ekolojik
Maneviyat” veya “Yeşil Din” kavramlarına dönüşmüştür.
Doğaya ve doğa güçlerine tapınma (doğa‑merkezli
inanışlar) günümüz toplumlarında hem geleneksel biçimleriyle
hem de modern, yeniden yorumlanmış formlarıyla hâlâ görülmektedir. “Derin Ekoloji” ve “Gaia
Hipotezi” gibi kavramlar Natürizm'in modern yansımalarıdır. (Gaia Hipotezi:
Dünyanın tek bir canlı organizma olduğu fikridir.)
Modern Natürizmde ibadet; doğayı tahrip etmemek, evrendeki
entropiye karşı yaşamı ve düzeni savunmak, bir ağacın veya ekosistemin parçası
olduğunu bilerek uyum içinde yaşamaktır. Doğanın kendisi bir tapınak olarak
kabul edilir.
İlk inanç olduğuna inandığım Natürizm 90 bin yıldır
insanlığın düşüncelerinde ve maneviyatında farklı boyutlarda da olsa yaşamaya
devem etmektedir.
2.
ANİMATİZM
Animatizm canlı ve cansız varlıkların içinde bir güç
(etki, enerji, kudret, gizem, uğur) olduğuna inanmaktır. Bu inanç pek çok dinin
alt katmanlarında, yerel halk inanışlarında, hikaye anlatımlarında, edebiyat,
tiyatro ve sinema sanatlarının içinde rastlanılan bir inançtır. Ama bağımsız
bir dine dönüşmemiştir. Animatizm, etkisel bir güç inancıdır. Bu güç
başkalarını da (olumlu veya olumsuz yönde) etkileyebilir. (Animizm ile
karıştırmayın, ondan birazdan bahsedeceğim.)
Pek çok uzman Animatizmin antik bir inanç olduğu konusunda
hem fikirdir. Animatizm kavramını ilk sistematik olarak tanımlayan kişi,
İngiliz antropolog Robert Ranulph Maretttir (1866–1943). Marett,
animatizmi “pre‑animizm (animizm‑öncesi)” bir inanç düzeyi olarak tanımlar. Ben
bu inancın insanlığın inanışlar evresinde, yani yaklaşık 80 bin yıl önce
ortaya çıktığını düşünüyorum.
Animatizm de Natürizm gibi inanışlar evresindeki insanlığın
inanca en yakın metafizik görüşlerinden biridir. Henüz “inanç” kategorisine
sokulabilecek sofistikasyona sahip değildir. Bu sebeple, 70 bin yıldan daha
eski olmasına rağmen “inanç” kategorisinde ele alıyorum.
O dönemde antik atalarımızı öldürdükleri bir geyiğin içinde,
yıldırımın çıktığı bulutların içinde, lavların püskürdüğü volkanların içinde,
suyun akmasına, dalganın gelmesine, rüzgarın esmesine neden olan güçler
olduğunu düşünürlermiş. İlk zamanlar bu güçlerin ayrı ayrı güçler olduğuna
inanılırmış. Bilinci olmayan, ruhlarla alakası olmayan, şeylerin özünde var
olan güç.
Her şeyin içinde olan ama birbirlerinden bağımsız olan
güçler zamanla “bir” güç haline dönüşmüş. Tüm evrene yayılmış, canlı ya da
cansız her nesnenin içinde barınabilen, yoğunlaşabilen veya azalan tek bir
mistik güç. (İnsan hayal gücü böyledir, mutlaka olaylar arasında bağ kurar.
Çünkü örüntü kurma becerimiz sayesinde hayatta kaldık. Bazı örüntülerimiz
uydurma da olsa, bundan vazgeçmedik.)
Animatizmdeki güç, bir elektrik akımına benzer. Akım nesneye
şahsiyet kazandırmaz; sadece onu “yüklü” hale getirir. Güçlü bir şaman, kutsal
bir taş ya da uğurlu bir silah, bu mistik enerjiden normalden daha fazla pay
almış demektir.
Bu gücün bir adı, karakteri, öfkesi, sevgisi veya bilinci
yoktur. Nötr bir kuvvettir. Doğru kullanıldığında başarı ve şifa getirir,
yanlış yönetildiğinde ise çarpılmaya veya felakete yol açar.
Animatizm kavramının dünyadaki en somut ve klasik örneği,
Melanezya ve Polinezya kültürlerinde bulunan Mana inancıdır. “Mana”
doğal dünyanın ötesinde ama onun içinde işleyen görünmez, fizikötesi bir
kuvvettir. Çalışma mekanizması şöyledir; Bir savaşçı çok iyi dövüşüyorsa, bunun
sebebi kendi yeteneği veya onu koruyan bir ruh değil, üzerinde taşıdığı “Mana”
gücünün yüksek olmasıdır. Eğer savaşçı yenilirse, “Mana”sını kaybettiğine veya
gücün onu terk ettiğine inanılır. Benzer şekilde, çok ürün veren bir bahçe veya
avı ıskalamayan bir ok “Mana” ile doludur.
Kuzey Amerika yerlilerindeki Orenda (İrokeler) veya Manitou
(Algonkinler) kavramları da Animatizmin tipik örnekleridir; her şeyi çevreleyen
soyut kozmik enerjiyi ifade ederler.
Animatizm, “ilkel” ya da tamamen geçmişte kalmış bir inanç
biçimi de değildir. Modern toplumlarda adı konmadan, çoğu zaman seküler,
psikolojik veya kültürel bir dil içinde yaşamaya devam etmektedir.
Modern animatizmin en yaygın ve görünür biçimi, “enerji”
dilidir. Günlük hayatta sık duyulan; “buranın enerjisi çok ağır”, “bu
evin enerjisi iyi”, “o insanın enerjisi bana uymadı”, “bu taşın
enerjisi var” gibi ifadeler zihinlerimizin köşelerine kazınmış animatist
inanışın dışa vurumları gibidir.
Animatizmin ikinci güçlü modern yansıması “uğur-uğursuzluk”
inanışlarıdır. Uğur getirdiğine inanılan nesneler (bazılarımız için kalem veya
yüzük veya forma olabilir), uğursuzluk getirdiğine inanılan şeyler (ıslık
çalma, kırık ayna, eşiğe basma…vb), “nazarı var” denilen kişiler bunlara
örnektir. Burada nesnelerin bilinci yoktur ama olaylar üzerinde etkisi olduğuna
inanılır. Bu da animatist yaklaşımdır.
Eğer nazar boncuğu taşıyor veya bulunduruyorsanız kem
gözlerden korunmaya çalışıyorsunuzdur. Animatist düşüncede “kötü bakış”
(nazar), sadece fiziksel bir bakış değil, bir insanın ruhundan çıkan negatif
bir enerjidir. Nazar boncuğu, bu negatif enerjiyi üzerine çeken, onu hapseden
veya geri yansıtan “canlı/etkili” bir nesne olarak görülür. Mavi rengin ve göz
formunun kendiliğinden bir gücü olduğuna inanılması saf Animatizmdir.
Uzak Doğu felsefelerindeki Çi (Qi) veya Prana gibi yaşam
enerjisi kavramları da evreni kuşatan gayrişahsi güç algısının (Animatist
kökenlerin) rafine olmuş halleridir.
Yoga, reiki, kristal terapisi gibi modern spiritüel akımların
büyük bölümü Animatist öğeler içerir. Evrensel yaşam enerjisi, Enerji blokajı,
Enerji temizleme, Frekans, Titreşim gibi kavramlar modern Animatizm olarak
yorumlanır.
Zaman zaman filmlerde de Animatist öğelerle bilinçli veya
bilinçsiz olarak yer verilir.
Ünlü bilimkurgu serisi Star Wars filmlerinde
Jedi’ların söylediği “Güç seninle olsun” (May the Force be with you)
ifadesi, animatist bir söylemdir. Ancak bu söylem saf Animatizmle sınırlı
değildir; animatizm merkezli, ama animizme (ruhçuluğa) ve panteizme (doğanın
kendisinin Tanrı olduğu inancı) açılan melez bir kurgudur.
Mike Myers’in başrolünde oynadığı Austin Powers
serisinde baş kahraman “Mojomu kaybettim” der. Buradaki Mojo;
karakterin özgüveninin, çekiciliğinin, karizmasının ve cinsel enerjisinin
kaynağı olan soyut bir güçtür. Mojo, köken olarak Batı Afrika’dan Amerika’ya
taşınan Hoodoo inancındaki şans ve uğur keselerine (mojo bag) dayanır. İnsan
güç, şans ve çekicilik getirdiğine inanılan mistik bir tılsımdır. Batı
dünyasından pek çok insan formunu veya enerjisini kaybettiğinde “I lost my
mojo” demeyi tercih etmektedir. Mojo da apaçık bir şekilde Animatist bir
kavramdır.
James Cameron’un Avatar filminde Pandora gezegeninin
hem dini hem de biyolojik kalbi olan ağaç (Eywa), tüm canlıları birbirine
bağlayan enerjiye ve kolektif bilince sahiptir. Senaryodaki Eywa,
animatist bir temel üzerine kurulmuştur (her şeyi birbirine bağlayan,
kişileştirilmemiş bir enerji/güç ağıdır). Ancak Navi'lerin onunla kurduğu
duygusal ve törensel bağ, onu Animist ve Panteist bir yapıya da büründürür.
Marvel’ın süper kahramanlar evreninde sık sık bahsi geçen “kozmik
güç” için de Animatist bir kavramdır diyebiliriz.
Antropolojik açıdan filmlerdeki bu güç anlatıları sekülerleştirilmiş
Animatist mitolojiler olarak değerlendirilebilir.
Modern birey, Animatizmi çoğu zaman psikolojik sezgi diliyle
ifade eder. “Ortam beni boğdu”, “Hava gergindi”, “Orada bir
şeyler ters gitti” gibi tanımların öznesi belirsizdir ama etki gücüne
sahiptir. Bu, Animatist düşüncenin
bilinçdışı sürümü olarak yorumlanabilir. Bir anlamda Animatizm, modern insanın
seküler gizemidir.
Aslında animatizm, insan zihninin dünyayı canlı güçler alanı
olarak algılama biçiminin en eski ve en kalıcı hâlidir.
Bu düşünceye yakın olarak da her şeyin aslında tek şey
olduğu, insanlar dahil her şeyin o tek şeyin parçası olduğu düşüncesine
ulaşılmış olması da mümkündür. Buna antik Panteizm diyebiliriz. Yani “tanrı”
yerine “güç” kavramını kullanan panteizm.
Bu “güç” kavramı zamanla sembolleşerek “tanrı” figürüne
dönüşmüş olabilir. Ya da tanrı figürüne giden yolda animatizmin “gücü” önemli
rol oynamıştır da diyebiliriz. Elbette tanrı figürüne bizleri ulaştıran başka
inançlar da var.
Not: Bir inanç ve kehanet sistemi olan Astroloji
için de Animatizmin altındaki bir inanış türüdür diyebiliriz. Astroloji de
referans alınan gök cisimlerinin etkileri olduğuna inanılır. Göksel cisimlerin (özellikle
güneş sistemimizde yer alanların) konum ve hareketlerinden yeryüzündeki olaylar
ve insan yaşamı hakkında anlam çıkarma girişimi olan Astroloji hiçbir zaman
inanç veya din olamamıştır. İlk sistemli (komplike/kurumsal) astroloji MÖ 3
binli yıllarda Mezopotamya’da ortaya çıkmıştır (aslında geçmişi daha eskilere
dayanır). Astroloji sayesinde burçları içeren takvim de bulunmuştur. Bu
burçları temsil eden semboller de bir nevi “mana” içeren totemlerdir. İnsanlar
yeni dinler edinseler de astrolojiden asla kopamamışlardır. Orta çağda
astroloji bilimin bir parçası mertebesine dahi yükselmiştir. Günümüzde
astrolojinin bilimsellikle bir ilişkisinin olmadığı kanıtlanmış olsa da
burçlara bakmak ve burçların söylemlerine göre hareket etmek hala insanlar
arasında yaygın bir eylemdir. Bunun temel sebebi belirsizlikle baş etme
ihtiyacımız ile kişisel kimlik anlatısı arayışımızın hala doyurulamamasıdır.
Astroloji anlam üretir, kaygıyı yatıştırır, gelecekten ve kaderden haber verir,
düzenli kozmik çerçeve sunar. Zaten pek çok insanın dinden beklentisi de bu
değil midir?
3.
ANİMİZM
Animizm, dünyanın en eski inanç biçimlerinden biri
olarak kabul edilir; temelinde “doğadaki her varlığın bir ruhu (özü) olduğu”
düşüncesi yatar. Bu yüzden “ruhçuluk” ya da “canlıcılık” olarak da
çevrilebilir. Kelime, Latince “anima” (ruh, nefes, yaşam ilkesi) sözcüğünden
gelir. İnsanlık tarihinin en ilkel, en evrensel ve en köklü inanç
katmanlarından biridir.
Animizm; canlı ya da cansız her varlığın bir ruhu olduğuna, ruhun
kutsal olduğuna, ölenlerin ruhlarının kaybolmayıp bizimle birlikte yaşadığına
ve doğaya ruhların hâkim olduğuna, dolayısıyla her varlığa saygı gösterilmesi
gerektiğine inanmaktır. Bu inanışa göre hayvanlarda, böceklerde, balıklarda,
bitkilerde ve ağaçlarda bir şuur; dağ, taş, kaya, deniz ve göl gibi cansız
varlıklarda ise bir can vardır. Ölenlerin ruhları etrafta dolaşır, iyi ruhlar
göğe yükselir; yıldızlar, güneş, ay ve takımyıldızlar birer ruhlar diyarıdır.
Bu ruhları kızdırmamak, memnun etmek ve onlardan yardım dilemek için ritüeller
yapmak gerekir.
Bir animist, insan ile insan-olmayan varlıklar arasında
ontolojik (varlıksal) bir süreklilik varsayar. Onun için dünya, yalnızca
fiziksel nesnelerden oluşan bir yer değil, sürekli etkileşim hâlindeki ruhsal
bir topluluklar bütünüdür. Bu yüzden animist bir avcı, öldürdüğü hayvanın
ruhundan özür diler; bir ağacı keseceği zaman onun ruhunu sakinleştirmek için
ritüel düzenler. Aksi hâlde o varlığın ruhunun kendisinden öç alacağına inanır.
Animizmi insanlığın en eski inancı olarak tanımlayan Edward
Burnett Tylor (1832–1917), atalarımızı bu inanca götüren iki temel
deneyimin rüya ve ölüm olduğunu savunur:
·
Rüya deneyimi: İlk insan, uyurken
rüyasında uzak yerlere gittiğini, avlandığını ya da ölmüş atalarını gördüğünü
fark etti; oysa uyandığında bedeninin hiç kımıldamadığını görüyordu. Bu durum,
insanın içinde bedenden bağımsız, geceleri seyahat edebilen ve ölümden sonra da
yaşamaya devam eden ikinci bir varlığın (yani “ruh”un) bulunduğu fikrini
doğurdu.
·
Ölüm deneyimi: Yaşayan bir insanla ölmüş
bir insan arasındaki farkı gözlemleyen ilk insan, bedeni terk eden şeyin “nefes/ruh”
olduğu sonucuna vardı.
Öte yandan animizm içgüdüseldir de. Jean Piaget
(1896–1980) gibi psikologlar, erken çocukluk döneminde (2-7 yaş) çocukların
animist bir düşünce yapısına sahip olduğunu göstermiştir. Bir çocuğun oyuncak
ayısıyla konuşması ya da ayağı takılıp düştüğü sehpaya “bana vurdu”
diyerek kızması, animizmin insan zihninde ne kadar doğal bir arketipe sahip
olduğunu ortaya koyar.
Atalar kültü de animizme yol açmış olabilir. Atalar
kültü; ölmüş atalara duyulan saygı, bağlılık ve kimi zaman korkuya dayanan bir
inanış biçimidir. Ataların ruhlarının yaşamaya devam ettiğine ve yaşayanları
izlediğine inanılır; onlara saygı için törenler, adaklar ve anma ritüelleri
yapılır. Ataların, yaşayanların hayatına müdahale edebileceği düşünülür. Bu
inanış bugün bile pek çok ilkel toplulukta görülür; bazı bilim insanları gömme
eylemine başlamamızı doğrudan atalar kültüne bağlar.
Animizm insanın içindeki ölüm korkusuna da rahatlatıcı bir
cevaptır. Ölümün kaçınılmazlığının bilincinde olan tek canlı türü insandır. “Yaşamak
için muazzam bir içgüdüm var ama kesinlikle öleceğimi biliyorum.” Bu
bilince erişen insan ölüm gerçeği karşısında yaşadığı dehşeti hafifletmek için “ruhçuluğu”
icat etmek zorundadır. Çünkü animizm ölümden sonra bir hayat vaad eder. Bu
sayede “ölüm” daha az korkulan bir olgu haline gelir. Sevdiklerimizin kaybına
katlanmak kolaylaşır.
Hatırlayacağınız üzere daha önce ele aldığımız Animatizmde
kişisiz, soyut, “elektrik akımı gibi” bir “enerji” varken; animizmde
kişiselleşmiş, ismi, cismi ve karakteri olan bireysel “ruhlar” vardır. “Bu
nehirde mistik bir güç var” demek animatizm, “Bu nehrin öfkeli bir ruhu
var” demek animizmdir.
Animizmin, 70 bin yıl önce Afrika'daki atalarımız
tarafından, önceki inanış ve inançların birikimi üzerine geliştirildiği
düşünülmektedir. Bu tarihin, dilin ikinci büyük sıçramasıyla çakışması,
animizmin kendinden önceki inanışlardan daha sofistike ve sürdürülebilir
olduğunu düşündürür.
Peki bu inanç nasıl doğmuş olabilir? Tarih sahnesine
çıktığımız ilk 200 bin yıl boyunca ölülerimizi gömmeden arkamızda bırakırdık.
Arkada bıraktığımız ölülerin doğaya yem olacağını, böylece ruhunun başka bir
hayvanda devam edeceğine inanıyor olmamız muhtemeldir. Aynı şekilde yediğimiz
hayvanların ruhlarının da bize geçtiğini düşünüyor olabiliriz. Yani ruh
kavramını ve ruh göçünü çok erken dönemlerde icat etmiş olabiliriz.
100 bin yıl önce ölülerimizi gömmeye başlamamızın nedeni
ise, tam tersine, ruhun başka bir canlıya geçmesini ya da doğaya karışmasını
engellemek olabilir; ruhun serbest kalıp toprağa karışmasını veya göğe
yükselmesini istemiş olabiliriz. Bu durumda ruh kavramını en az 100 bin yıl
önce icat ettiğimizi söyleyebiliriz.
“İlk evrimleştiğimizden beri (yani 300 bin yıl önceden beri)
animizm vardı” da denebilir; ama bu, dilin gelişimine dair teorimizle uyuşmaz.
İnanışlardan, Natürizmden ve Animatizmden daha sofistike olduğuna inandığım
animizmin, dilin daha da gelişmesinden sonra ortaya çıktığını düşünüyorum. Bu
da bilimin işaret ettiği “bilişsel sıçrama” tarihiyle, yani 70 bin yıl
öncesiyle örtüşüyor.
Bilişsel devrim
Arkeoloji ve antropoloji, insanlığın 70 bin yıl önce bir tür
sıçrama yaşadığını söyler; buna bilişsel devrim de denir. (Bilişsel devrim,
Homo Sapiens'in davranışlarındaki büyük değişimi açıklamak için paleoantropolog
ve tarihçilerce kullanılan bir kavramdır.) Bu sıçramayla birlikte daha
kalabalık yaşama, uzaklara gitme, daha çok beslenme ve daha çok çoğalma
yeteneği kazanmışız. En yaygın yorumlardan biri, insanların bu dönemde daha
gelişmiş dil ve soyut düşünme yetenekleri edindiğidir; bu sayede Afrika dışına
çıkabilmiş, hayatta kalıp çoğalmayı başarmışız. (Bunun gerçekten 70 bin yıl
önceki ani bir “devrim” mi, yoksa yüz binlerce yıla yayılan kademeli bir
gelişim mi olduğu bugün hâlâ tartışılmaktadır.)
Bu gelişimin sebebi ne olabilir? Bence insanlar;
inanışlarını inanca çevirdikleri, bu inançlardan güç aldıkları, onlarla
kurallar oluşturabildikleri ve toplumu düzene sokan ahlaki öğretiler
türetebildikleri için bu sıçramayı yaşadılar. Natürizm ve animatizmden
alamadıkları bu etkiyi, daha kapsamlı ve daha kullanışlı bulduğum animizmden
aldıklarını düşünüyorum.
Elbette bu sıçrama, dilin yeni bir aşamaya geçmesiyle mümkün
oldu. Belki de kullanılan sesler, kelimeler ve fiiller arttı, gramerli konuşma
başladı; soyut düşünce, varsayım, geçmiş ve gelecek konuşulur oldu. Dili ve
düşünceyi geliştiren hikâye anlatma, öğüt verme, tartışma ve dedikodu da bu
dönemde başlamış olsa gerek.
Dilin gelişimi mi animizmi doğurdu, yoksa animizme ulaşmamız
mı dili geliştirdi, bilmiyorum. Ama şunu biliyoruz: 70 bin yıl önce insanlık
bilişsel bir devrim yaşadı ve sonucunda Afrika'nın dışına çıkmayı başardı. Bu
devrimin başlatıcısı da sonucu da büyük olasılıkla dil ya da inanç gelişimidir.
Not 1: Bilim insanları Güney Afrika’daki bir
mağaranın içinde bir taş parçası üzerine aşı boyasıyla çizilmiş “çapraz
çizgilerden oluşan (# işareti gibi)” soyut bir çizim buldular. 73.000 yıl
öncesine ait olan bu parça, insan eliyle yapılmış bilinen en eski soyut çizim
olarak kabul edilir.
Not 2: Afrika'da evrimleşip Afrika dışına çıkmayı
başaran tek insan türü Homo Sapiens değildir. Ondan önce Afrika'da evrimleşen
Homo Ergaster, Homo Erectus ve Homo Heidelbergensis'in torunları da Afrika
dışına yayılmıştır. Ancak onlarda gömme âdeti, takı üretme becerisi ve benzeri
özellikler bulunmadığı için, bilişsel bir devrim geçirmeye yetecek bir dile ve
inanışlara ulaşmadıklarını düşünüyoruz. Afrika dışındaki kıtalarda bu türlerden
evrimleşen Neandertal, Denisova, Floresiensis, Luzonensis ve Georgicus insanlarında
da bilişsel devrimin izlerine rastlanmaz. Yalnızca Neandertallerin, ölülerini
bizimle aynı dönemde gömmeye başladığını ve sınırlı sembolik davranışlar
geliştirdiğini biliyoruz.
Not 3: İngiliz bilişsel arkeolog Steven Mithen
(1960-…) 1996 yılında yayımladığı “Aklın Tarih Öncesi” adlı eserinde taş
aletler, mağara resimleri, kemik artıkları ve fosiller gibi arkeolojik verileri
kullanarak "İnsan zihni bugünkü karmaşık, yaratıcı ve soyut düşünebilen
yapısına ne zaman ve nasıl kavuştu?" sorusuna yanıt bulmaya çalışır.
İnsan zihninin temel uzmanlık alanları (zeka modülleri) içerdiğinden yola
çıkarak Neandertal zihninin muazzam bir teknik zekâya (mükemmel taş alet
yapımı) ve doğal tarih zekâsına (avlanma yeteneği) sahip olduğunu ancak bu
zekâların birbiriyle konuşmadığını, bu yüzden sosyal semboller içeren takılar
üretemediğini veya doğayı sosyal bir gözle yorumlayamadığını iddia eder. Öte
yandan Homo Sapiens’in yaklaşık 60 bin yıl önce, zihindeki bu modüller
arasındaki izolasyon duvarları yıkıldığını, bilginin uzmanlık alanları arasında
serbestçe akmaya başladığını iddia eder.
·
Mithen'ın tezi; insanı "insan" yapan
şeyin beyin hacminin büyümesinden ziyade, beynin farklı uzmanlık alanlarının
birbiriyle konuşmaya başlaması (mecaz, sembol ve hayal gücünün doğuşu) olduğunu
gösterir.
·
Ayrıca çocuk psikoloğu Jean Piaget ve Annette
Karmiloff-Smith'in teorilerine dayanarak, bireyin zihinsel gelişiminin
(çocukluktan yetişkinliğe) insan türünün evrimsel zihin geçmişiyle paralellik
gösterdiğini savunur.
Not 4: Bazı teorilere göre; 70 bin yıl önce yaşanan
genetik bir mutasyonun insan beyninde nöron ağlarını yeniden yapılandırması
(yazılım güncellemesi 😊) bilişsel sıçramaya neden olmuş olabilir.
Not 5: 70 bin yıl önce bilişsel sıçrama yaşadığımızın
kanıtlarından biri de kullandığımız araç-gereç çeşidinin artmasıdır. Diğer bir
kanıt da grupların kalabalıklaşması 15-20 kişiden 30-40 kişilere ulaşmasıdır.
Natürizm ve Animatizmle harmanlanan Animizm, kendisinden
sonra gelen tüm inançları ve dinleri etkilemiştir; ama bazılarını daha fazla.
İlk etkilenenler Totemizm, Panteizm ve Şamanizm'dir. Hinduizm, Budizm, Şintoizm
ve İbrahimî dinler de animizmden izler taşır.
Animizm, özellikle de çok tanrıcılığın (politeizm)
habercisidir. Zamanla doğadaki o isimsiz nehir, orman ya da fırtına ruhları
büyüyüp kurumsallaşarak nehir tanrılarına (Poseidon), aşk tanrıçalarına
(Afrodit) veya fırtına tanrılarına (Zeus) dönüşmüştür.
70 bin yıl önce ortaya çıktığı düşünülen animizmin kendisi
ve izleri bugün hâlâ dünyanın dört bir yanında görülebilir. Sahra Altı Afrika,
Güneydoğu Asya, Amazon Havzası ve Arktik bölgelerdeki yerli topluluklarda
animizm yaşatılmaktadır.
Afrika, animizmin en canlı olduğu kıtadır. Birçok
kişi resmî olarak Hristiyan ya da Müslüman olsa da günlük yaşamında ataların ve
doğanın ruhlarına inanmayı sürdürür. Batı Afrika'da (Benin, Togo, Nijerya) Vudu
ve Yoruba inançları köklü animist temellere sahiptir; Madagaskar'da nüfusun
büyük kısmı ataların ruhlarının yaşayanlar üzerinde etkili olduğuna inanır.
Asya'nın birçok ücra bölgesinde animizm modern
dinlerle iç içedir. Hindistan'ın “yerlileri” sayılan Adivasiler (özellikle
Jharkhand, Chhattisgarh ve Odisha'da) nehirleri, dağları ve kutsal koruları
tanrılaştırır. Vietnam'da doğa tanrıçalarına ve ruhlara tapınım yaygındır.
Japonya'da Şinto inancı özünde animisttir: Japonlar “Kami” denen ruhların
nehirlerde, kayalarda ve ağaçlarda yaşadığına inanır ve bu inanç modern,
teknolojik toplumda hâlâ güçlüdür. Endonezya (Sulawesi'deki Toraja halkı, Batı
Papua kabileleri), Filipinler'in kırsalı (“Anito” denen doğa ruhları) ve Papua
Yeni Gine de derin animist geleneklere sahiptir.
Kuzey ve Orta Asya (Sibirya), animizm ile Şamanizm'in
iç içe geçtiği bölgedir. Sibirya'da Tunguzlar, Yakutlar ve Buryatlar arasında
doğadaki nesnelerin ruhu olduğu inancı ve şaman geleneği hâlâ yaşar;
Moğolistan'ın göçebe kültüründe “Sonsuz Mavi Gökyüzü” (Tengri) ile yer-su
ruhlarına olan inanç varlığını korur.
Kuzey Amerika'da Kanada, Alaska ve ABD'deki birçok
yerli topluluk (Kızılderililer), doğayla uyum içinde yaşama ve
hayvanların/bitkilerin ruhsal gücüne saygı geleneğini sürdürür.
Amazon yağmur ormanlarının derinliklerindeki yerli
kabileler animizmin en saf biçimlerinden birini yaşar. Yanomami ve Kayapo için
orman bir kaynak değil, ruhsal bir varlıktır; şamanlar ruhlar dünyasıyla
insanlar arasında aracılık eder. Peru, Brezilya ve Kolombiya'daki birçok yerli
grup, bitkilerin (örneğin Ayahuasca) birer ruhu ve öğreticisi olduğuna inanır.
Not: Bugün dünyanın bazı köşelerinde hâlâ avcılık ve
toplayıcılıkla geçinen, animist inançlara sahip topluluklar yaşıyor. Doğal
olarak şu akıl yürütmeyi yapmak istiyoruz: “Onlar avcı-toplayıcı, atalarımız
da avcı-toplayıcıydı. Onların inançlarına bakarak atalarımızın inançlarını
tahmin edebiliriz.” Bu akıl yürütme kısmen işe yarar. Bir Yanomami, 70 bin
yıl önceden kalmış donmuş bir örnek değildir. Onun da 70 bin yıllık bir tarihi
var. Onun ataları da göç etti, savaştı, komşularından fikir aldı, inancını
değiştirdi, kendi kendini yeniden icat etti. Bugünkü Yanomami animizmi, tıpkı bugünkü
İslam veya Hristiyanlık gibi, uzun bir tarihin ürünüdür. Ona bakarak “ilkel
insan böyle düşünürdü” demek, bugünkü Vatikan'a bakarak “ilk
Hristiyanlar böyleydi” demek gibidir.
Modern dünyada animizm
Bugün animizm yalnızca “uzak kabilelerin” inancı değildir;
modern toplumlarda da farklı biçimlerde karşımıza çıkar. Batı'da ekoloji
bilinciyle birleşen modern spiritüalizm, doğayı canlı ve ruhu olan bir
organizma olarak görme eğilimindedir; animizmin modern versiyonlarına
internette bolca rastlanır.
Yeryüzünün farklı bölgelerinde birbirinden bağımsız
toplulukların ruh fikrine ulaşması, bu fikrin bir bakıma içgüdüsel olduğunu
düşündürür. Animist topluluklar bugün az sayıda olsa ve animizm kitlesel bir
inanç hâline gelemese de, insanlığın aklının bir köşesinde hep yaşamaya devam
etmiştir. Nitekim çevre krizine karşı çıkan bazı düşünürler, doğayı yalnızca
bir ham madde deposu gören batılı rasyonel bakışı eleştirir; doğaya animist bir
saygıyla, onun da hakları olan canlı bir özne olduğunu kabul ederek yaklaşmamız
gerektiğini savunur.
Popüler kültürde animizm
Animizm sinemada da güçlü karşılıklar bulur. Eşkıya
filminde Şener Şen'in canlandırdığı karakterin, can çekişen Uğur Yücel'e
söylediği o unutulmaz sözler (“Korkma sadece toprağa gideceksin, sonra
toprak olacaksın, sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin,
oradan özüne ulaşacaksın, çiçeği özüne bir arı konacak, belki belki o arı ben
olacağım”) aslında içimizdeki animistin, belki de panteistin sözleridir.
James Cameron'ın yazıp yönettiği Avatar ise animizmin her daim geçer
akçe bir inanış olacağını gösterir.
Gerek ilkel atalarımızın Animizminin, gerek dünyanın ücra
köşelerindeki yerel animizmlerin, gerekse metropollerdeki modern animizmin
ortak özellikleri şöyle sıralanabilir:
·
Her şeyin bir ruhu vardır. Animizmin en
temel kuralıdır. Yalnızca insanların ve hayvanların değil; bitkilerin,
taşların, nehirlerin, dağların, rüzgârın, hatta gök gürültüsü gibi doğa
olaylarının bile bir “kişiliği” ve “ruhu” olduğuna inanılır.
·
İnsan ile doğa arasında hiyerarşi yoktur.
Semavi dinlerin çoğunda insan “yaratılmışların en üstünü” sayılırken, animizmde
insan doğanın efendisi değil, yalnızca bir parçasıdır. Hayvanlar “başka türlü
giyinmiş insanlar” olarak görülebilir; bir kurt ya da kartal, bir animist için “kardeş”
veya “öğretici bir ata” olabilir.
·
Doğaya şükran duyulur. İnsanın sahip
olduğu her şeyi doğanın verdiği düşünülür. Animist için orman bir “odun kaynağı”
değil bir “komşular topluluğu”, taş bir “madde” değil “bilgelik taşıyan sessiz
bir varlık”tır. Bu, insanı doğaya karşı saygılı, dikkatli ve mütevazı olmaya
iter. Örneğin bazı animistler yemek için öldürdükleri geyikten önce özür diler,
sonra karınlarını doyurduğu için ona teşekkür ederlerdi; teşekkürü, geyiği
veren bir tanrıya değil doğrudan geyiğe ederlerdi. Akıllarına, geyiği
kendilerine sunan bir tanrı fikri hiç gelmezdi. Geyiği yiyerek onun ruhuyla
birleştiklerine ve bu ruhun kendilerine katkıda bulunacağına inanırlardı.
·
Karşılıklılık ve denge esastır. Doğadan
bir şey alındığında (avlanmak, meyve toplamak, ağaç kesmek) karşılığında bir
şey verilmesi gerekir. Bu denge bozulursa ruhların kızacağına, hastalık ya da
kıtlık getireceğine inanılır. Avlanan hayvanın kemiklerinin yeniden doğması
için toprağa gömülmesi ya da bir nehre şükran nişanesi olarak tütün veya
yiyecek bırakılması bu inancın sonucudur.
·
Atalar kültü yaşar. Ölüm bir yok oluş
değil, form değiştirmedir. Ölen ataların ruhları tamamen gitmez; ailelerini
izlemeye, korumaya, bazen cezalandırmaya devam eder. Ataların ruhlarıyla bağ
kurmak topluluğun refahı için hayatidir; birçok animist toplulukta evlerde
atalara ayrılmış küçük köşeler ya da sunaklar bulunur.
·
Şamanlar ve ruhsal aracılar vardır.
Ruhlar dünyası ile fiziksel dünya arasında iletişim kurabilen özel yetenekli
kişiler (şamanlar, şifacılar, sihirbazlar) bulunur. Bunlar trans hâlinde ruhlar
dünyasına seyahat edebilir, bir hastalığın hangi ruhun kırılmasından
kaynaklandığını bulup çözüm üretebilir.
·
Kutsal mekânlar ve coğrafi kişilik. Belirli
kayalar, mağaralar, şelaleler ya da yaşlı ağaçlar “kutsal” sayılır; buralar
ruhların yoğunlaştığı yerlerdir. Bu mekânlar tapınak sayılmaz, çünkü doğanın
kendisi zaten bir tapınaktır; bir dağın kendisi bir tanrı ya da ruhsal varlık
olarak görülebilir.
·
Zaman döngüseldir. Animizmde zaman bir
başlangıçtan sona (cennet/cehennem gibi) akmaz. Mevsimler, ayın evreleri, yaşam
ve ölüm bir döngü içindedir. Ruhlar doğar, ölür ve farklı formlarda yeniden
dünyaya dönebilir.
·
Tabular ve yasaklar bulunur. Ruhları
rahatsız etmemek için konulmuş katı kurallar vardır. “Güneş batarken suya
girme”, “Şu hayvanın etini yeme” ya da “Kutsal korudaki hiçbir
dala dokunma” gibi yasaklar, aslında toplumsal düzeni ve ekolojik dengeyi
koruma işlevi görür. Örneğin; “Güneş batarken suya girme” tabusu,
aslında gece nehir kenarına inen yırtıcılardan klan üyelerini korumak için
uydurulmuş ilkel bir iş güvenliği kuralıydı.
İlkel animizm ile bugünkü animizm arasında farklar vardır.
İlkel animizm daha çok bilinmeyene metafizik cevaplar getirmek içindi; bugün
gördüğümüz spiritüel (tinsel) animizm ise sanki kurumsallaşmış dinlerden kaçan
insanların manevi boşluğunu doldurmak için gündeme gelmiştir.
Bu 70 bin yıllık kadim inanç, insanlığın ruhuna işlemiştir.
4.
TOTEMİZM
Bundan 70 bin yıl önce insanların bazıları Afrika’dan küçük
aile grupları olarak ayrılmaya başladır. Yanlarında Natürizm, Animatizm ve Animizm
inancını alarak Ortadoğu’ya geldiler. Nehirlerin kenarından, deniz
kıyılarından, yenebilecek hayvanların peşinden göç ediyorlardı. Hem yeni doğa
ve canlılarla rekabet halindeydiler, hem diğer homo türü insan gruplarıyla
rekabet halindeydiler, hem de diğer Homo Sapiens gruplarıyla rekabet
halindeydiler.
Daha da uzaklara gitmek için kalabalık olmak avantajlıydı.
Bu yüzden gruplar birkaç aileden değil daha fazla aileden oluşmalıydı. Animizm
inançları küçük grupları bir arada tutmada yeterliydi ama daha büyük gruplar
için daha gelişmiş bir inanca ihtiyaçları vardı.
Not: Afrika dışına çıktığımızda, Homo Erectus, Homo
Neandertalensis, Homo Denisovansis, Homo Luzonensis ve Homo Florensiensis
insanlarıyla da karşılaştık, etkileşime ve rekabete giriştik. Ama onlar
muhtemelen bilişsel devrim yaşayacak dile ve inançlara sahip değildi. Yani
kapsamlı inanışlara veya inançlara sahip değillerdi.
Nitekim Afrika’dan çıktıktan yaklaşık 10 bin yıl sonra (yani
60 bin yıl önce) insanlar 30-40 kişilik büyük aile birimlerinden 80-90
kişilik daha büyük gruplar (aileler birliği) halinde yaşamaya başladıklarında,
grubu bir arada tutacak bir sembol ihtiyacı doğmuş olabilir. Bu da totemizmi
doğurmuş olabilir.
Totemizm, bir insan topluluğunun (genellikle bir klan veya
kabile), kendileriyle bir hayvan, bitki veya nadiren doğal bir nesne arasında
özel bir akrabalık, ruhsal bağ veya mistik bir ilişki olduğuna inanmasıdır. Bu
bağın merkezinde yer alan varlığa “totem” denir.
Genellikle sadece bir hayvana veya nesneye tapınma gibi
algılansa da totemizm; din, sosyoloji, hukuk ve akrabalık ilişkilerinin iç içe
geçtiği muazzam bir yapıdır. Örneğin “eksogami (aileden olmayanla evlenme)”
totemizmin en hayati sosyal kuralıdır. Aynı toteme sahip olan klan üyeleri
birbirleriyle evlenemez veya cinsel ilişki kuramazlar. Çünkü aynı toteme sahip
herkes, aynı atadan gelen öz kardeşler olarak kabul edilir. Dolayısıyla
totemizm, insanlık tarihindeki ensest yasağının ve kabileler arası ittifakların
(farklı klanlarla evlenerek bağ kurma) temelini atmıştır.
Totem, klanın kimliğidir. Bireyler kendilerini isimleriyle
değil, totemleriyle tanımlarlar (“Ben Ayı klanındanım” gibi). Totem,
topluluğun “amblemi”, “arması” veya “logosu” gibidir. Ama kutsallığı vardır.
İnanışa yol açan bir kökeni vardır. Aynı toteme sahip olan kişiler birbirlerini
kan bağıyla bağlı akrabalar olarak görürler, bu da toplumsal dayanışmayı
artırır.
İnsan beyni “biz” ve “onlar” ayrımı yapmaya yatkındır.
Semboller karmaşık sosyal ilişkileri basitleştirir. Dili ve kültürü gelişen,
inanışlar ve inançlar türeten antik atalarımızın aidiyet duygusunu
perçinleyecek totemler icat etmesi şaşırtıcı değil, doğal bir süreçtir.
Klan üyeleri, totemleri olan hayvanın veya bitkinin kendi
soylarının başlangıcı (ataları) olduğuna inanırlar. Örneğin, totemi “Kurt” olan
bir klan, biyolojik ve ruhsal olarak o kurttan geldiklerine inanır. Totem,
klanı koruyan, onlara rehberlik eden ruhsal bir güçtür. Klan üyelerinin kendi
totemlerine zarar vermesi, onu öldürmesi veya etini yemesi kesinlikle tabudur
(yasaktır).
Antik atalarımızın mağaza duvarlarına ilk çizdiği resimlerde
de hayvanları bolca görürüz.
·
2024 yılında Nature dergisinde yayımlanan keşfe
göre, Endonezya’nın Sulawesi adasındaki bu mağarada bir yaban domuzu ile üç
insan benzeri (antropomorfik) figürün etkileşimini gösteren bir sahne
bulunmuştur. 51.200 yıldan daha eski olan bu resim, insanlık tarihinin bilinen
en eski hikaye anlatan ve figüratif mağara resmi unvanına sahiptir. Endonezya'nın
bir başka adasındaki (Borneo) bir mağarada yer alan ve yabani bir sığır türünü
tasvir eden büyük kırmızı hayvan çizimi de yaklaşık 40.000 ila 52.000 yıl
öncesine tarihlenmektedir.
·
Avrupa’da (İspanya, Fransa) 40 ila 30 bin yıl
öncesine tarihlenen mağara resimlerinde bizon, yaban öküzü, aslan, gergedan,
ayı, mamut ve negatif el izleri (duvarlara konan ellerin etrafına boya
püskürtülerek yapılmış el şablonları) bulunmaktadır. Bunların avdan önce şans
getirmesi için çizilmiş olma ihtimali olduğu gibi, belki de totem hayvanları
olarak kabul edilip onurlandırılmaları amacıyla çizilmiş olmaları da
muhtemeldir.
·
Resimlerin mağara girişlerine değil,
kilometrelerce içerideki, sürünerek girilen en kuytu köşelere yapılması da
inancın mekan algısını gösterir. Mağara derinlikleri insanlığın ilk
ibadethaneleriydi. Karanlık mağaralar, yer altı dünyasına, yani ruhların ve
ataların yaşadığı yere açılan kapılar olarak görülüyordu. Bazı teorilere göre
mağara, yeryüzünün (Doğa Ana'nın) rahmini temsil ediyordu ve oraya girmek
kutsal bir ritüeldi.
·
Tarihi 65 bin yıl öncesine dayanan ve negatif el
izlerinden oluşan mağara resimlerini (İspanya ve Endonezya’da ki mağaralarda) bizden
daha önce tarih sahnesine çıkmış diğer insan türlerinin yaptığını düşünüyoruz.
Yaklaşık 11.500 yıl önce (MÖ: 9.500) inşa edilmiş
Göbeklitepe’deki yapıların üzerine oyma yöntemiyle oluşturulmuş hayvan
kabartmaları, bu yapıları ritüel yeri olarak kullanılan avcı-toplayıcı
klanların sembolleri olması ihtimali büyüktür. Yani bu hayvanlar klanların
totemi olabilir. Eğer öyleyse totemizmin inancı en az 50 bin yıl etkin bir
şekilde var olmuştur diyebiliriz.
Kendine bir hayvanı totem edinen ve bu totemin soyundan
geldiklerini düşünen, bu totemin her zaman kendilerini koruduğuna ve öte
dünyalarda da koruyacağına inanan toplulukların olduğunu mitlerden de
biliyoruz.
Örneğin Türk mitolojisindeki Bozkurt (Eski Türkçede Börü),
Türk kültüründe en belirgin totemik sembol olarak kabul edilir. Ergenekon,
Asena ve bazı Uygur türeyiş efsanelerinde Türk soyunun kurttan türediği
anlatılır. Oğuz Kağan Destanı’nda bozkurt, orduya yol gösterir. Göktürk
bayraklarında kurt başı bulunur; güç, özgürlük ve kut (ilahi meşruiyet) ile
ilişkilidir. Elbette bozkurdun klasik manada totem olmadığını, ulusal bir
sembol olduğunu iddia eden görüşler de vardır.
Türk mitolojisinde totemik diyebileceğimiz diğer sembol
hayvanlar da geyik, kartal, at ve yılandır. Ayrıca Ağaç da kutsal sembollerden
biridir.
·
Geyik: Kurt kadar eski ve önemli bir
motiftir. Yol gösterici, rehber ve kutsal hayvandır. Kahramanları başka
dünyalara veya bilgelere götüren bir figür olarak görünür. Ayrıca geyikler
şamanların, uluların, ataların avatarı olarak görülür. Özellikle beyaz geyik ve
ala geyik motifleri yaygındır. Anadol’unun köy ve ilçelerindeki pek çok evde
geyik motifli duvar örtülerinin olma sebebi budur.
·
Kartal: Gökle ve kutsal güçlerle
ilişkilidir. Güç, egemenlik ve zafer sembolüdür. Bazı geleneklerde gök ile yer
arasında aracı kabul edilir. Şamanizmle de ilişkilendirilir.
·
At: Bozkır kültürünün temel hayvanıdır.
Özgürlük, sadakat ve hareket kabiliyetini temsil eder. Sadece binek hayvanı
değil, ruhsal yolculukların da simgesidir.
·
Yılan: Daha karmaşık bir semboldür.
Bilgelik, dönüşüm ve yeniden doğuşla ilişkilendirilir. Şahmeran anlatıları ile
sonraki dönemlerde de yaşamaya devam etmiştir.
Antik zamanlarda sadece hayvanlar totem edinilmemiştir.
Ağaçlar, nehirler, taşlar, dağlar ve volkanlar gibi varlıklar da totem
edinilmiştir. Örneğin ağaç antik Türk kültüründe soy, yaşam ve evrenin
sürekliliği ile ilişkilidir. Özellikle kayın, meşe ve çınar kutsaldır. Hayat
Ağacı, gök – yer – yeraltı eksenini birleştirir. Ataların ruhlarının hayat ağacında
yaşadığına inanılır. Hayat Ağacı pek çok antik toplulukta da tespit edilmiştir.
Şamanist dönemde ağaçtan türeme ve ağaçtan doğma motifleri görülür; bu durum
totemik düşünceyle doğrudan bağlantılıdır. Kutsal dağlarda avlanmak ve ağaç
kesmek yasaktır. Orhun Yazıtları’nda “mavi gök ile yağız yer” birlikte anılır.
Yalnız Türklerdeki yapı, Avustralya veya Amerika yerlilerindeki klan‑totem
sistemiyle birebir örtüşmez.
Türklerdeki saf bir totemizm değil, totemik unsurlar barındıran Şamanizm ve Gök
Tanrı inancıdır.
Totemizmin en klasik ve ayrıntılı biçimleri Avustralya Aborjin
topluluklarında görülür. Her klan bir hayvan, bitki ya da kozmik unsurla
(örneğin kanguru, yılan, yıldız) ilişkilendirilir. Totemler, “Dreamtime (Düş
Zamanı)” mitolojisiyle bağlantılıdır ve ataların yeryüzündeki izlerini temsil
eder. Aborjinlerde totem, aynı zamanda toprakla ilgili hak ve sorumlulukları da
belirler.
Kuzey Amerika yerli topluluklarında (Kızılderililerde),
özellikle Ojibwe (Anishinaabe), Tlingit, Haida ve Kwakiutl halklarında totemizm
yaygındır. Ojibwe toplumunda klan sistemi (“odoodem”), ayı, kurt, kartal gibi
hayvanlara dayanır. Pasifik Kuzeybatı kıyısı halklarında görülen totem
direkleri, soy, mit ve toplumsal statüyü simgeler. Totem, aynı klan üyeleri
arasında evliliği yasaklayan (eksogami) bir işlev de görür.
Batı ve Orta Afrika’da bazı topluluklarda (örn. Shona,
Bemba) totemler klan kimliğiyle ilişkilidir. Totem hayvanının öldürülmesi veya
yenmesi çoğu zaman tabudur. Totemler, atalar kültü ve soy anlatılarıyla
bağlantılıdır. (Bu tür örnekler karşılaştırmalı antropoloji literatüründe yer
almakla birlikte, ayrıntılar bölgeden bölgeye değişir.)
Bazı Türk, Moğol ve Sibirya halklarında kurt, geyik, kartal
gibi hayvanlar atayla ilişkilendirilmiştir. Bu yapı çoğu zaman şamanizm ve
animizmle iç içe geçmiştir; saf bir “klan totemizmi” her zaman görülmez. Yine
de hayvan-ata ilişkisi, totemik düşünceyle büyük benzerlik taşır.
Animizm ile totemizm arasındaki farkı kısaca anlatacak
olsak, animiz “dünya canlıdır” derken, totemizm “biz şu canlıyla
akrabayız” der. Bir başka deyişle animizim ruhsal olanlara eşit bakarken ve
tarafsızken, totemizm taraflıdır.
Elbette totemizm, animist bir inancın içinde ortaya çıkmış
olmalıdır; ancak her animist toplum totemist olmamıştır. Bu yönüyle totemizm
özel (siyasi/toplumsal) bir ihtiyaçtan ortaya çıkmıştır diyebiliriz. Bu nedenle
bazı kaynaklar totemizmi, animizmin özel bir alt biçimi olarak da
değerlendirir.
Örneğin; Edward Burnett Tylor (1832–1917), animizmi
dinin temeli olarak görür; totemizmi ikincil kabul ederken Emile Durkheim
(1858-1917) ise totemizmi, dinin en ilkel ama en toplumsal biçimi sayar;
animizmi açıklayıcı bulmaz. Claude Lévi‑Strauss (1908-2009) ise
totemizmi bir “din”den çok, insanın dünyayı sınıflandırma biçimi olarak
yorumlar.
Antropolojik kaynaklar, totemizmin özellikle avcı-toplayıcı
veya yarı tarımsal toplumlarda yaygın olduğunu göstermektedir.
Modern dünyada totemizm, çoğu yerde bağımsız ve tek başına
bir “din” olarak değil; yerli inanç sistemlerinin, kültürel kimliğin ve
ekolojik düşüncenin bir parçası olarak yaşamaktadır. Pek çok inanca ve dine
sızarak senkretik (melez) kolların doğmasına sebep olmuştur. Modern dünyada saf
ve kapalı totemist toplumlar nadirdir; ancak totemik düşünce bütünüyle ortadan
kalkmış değildir.
Bazı bilim adamları takıların totemik eşyalar
olduğunu düşünür. Onlara göre insanların ilk takıları da salt süs değil,
sembolik / totemik araçlardır. Takıların ölülerle birlikte gömülmüş olması
takıların varlık ve kimlik ötesi anlam taşıdığının göstergesidir. Bu açıdan
bakacak olursak totemizmi en eski inanç olarak da adlandırabiliriz. Zira ilk
takıların tarihi 100 bin yıl öncesine, ilk takılı gömülerin tarihi 90 bin yıl
öncesine dayanmaktadır.
Fiziksel bir faydası olmayan takıların dönemin
teknolojisinin yetersizliğinden dolayı uzun ve yoğun bir emekle hazırlanmış
olduğunu biliyoruz. Enerjinin her damlasının kıymetli olduğu o dönemlerde böyle
bir emek ancak yüksek anlam içeriyorsa harcanabilir. Bu bilinçli emek,
estetikten çok sembolik amaca işaret ediyor olsa gerek. Belki şans için
taşınıyorlardı, belki de kötülükleri uzak tutmak için. Kesin emin değiliz. Ama takı
takmanın totemizmin kapsamında olduğunu söyleyebiliriz.
Antik zamanlarda boyna asılan bir kurt dişi, ayı pençesi
veya kartal tüyü hem animist (o hayvanın ruhunu taşır) hem de totemci bir
davranıştır. Çünkü kişi o hayvanı kendi koruyucusu veya atası olarak görür. O
parçayı takarak o hayvanın (totemin) gücünü ve cesaretini kendi üzerine
transfer ettiğine inanır. (Günümüzde ise böyle takılar sadece havalı oldukları
veya estetik durdukları için takılıyor. Ama elbette animist veya totemik
duygularla takanlar da olabilir.)
Ayrıca bir nesnenin (taş, metal, kemik) içinde koruyucu bir
güç barındırdığına inanmak animatizmin bir uzantısıdır. Nesneye “kutsal bir anlam”
yüklenmiştir. O nesne artık tılsımlıdır.
Mağara duvarlarına çizilen hayvan resimlerinin sadece sanat
değil, aynı zamanda totemik inançların bir göstergesi olduğu tahmin
edilmektedir.
Uğursuz olduğuna inanılan canlı ve cansız nesneler de
totemizmin bir parçasıdır. (Totemizm’de tabular da vardır. Gidilmemesi
gereken yerler, yapılmaması gereken şeyler, açılmaması gereken konular, yasak
olan eylemler vardır. Bu tabular asla yıkılmamalıdır, yoksa tılsım/düzen
bozulur.)
Örneğin; Antik Mısır’ın kötülükler tanrısı Seth’in simgesi olan
domuz tabu görülmüş ve yenmemiştir. Bu tabu sonrasında Yahudiliğe ve İslam’a
sirayet etmiştir.
Kuzey Amerika’daki Kızılderili kabilelerin bazılarında yüce
ruha (belki de Tanrı’ya) ev sahipliği yapan büyük bir totem ve daha alt ruhlara
ait olan totemler de bulunurdu. Kabile kendisine özgü totemi (Tanrısı)
sayesinde diğer kabilelerden farklılığını ortaya koymaktaydı. Bu totemler aynı
zamanda kabilenin (aşiretin) alameti farikası, yani marka işaretiydi.
Günümüzde Totemizmin ilkel haline inanan büyük topluluklar
yoktur. Ama Kuzey Amerika ve Avustralya’nın yerli kabilelerin bazılarında saf
(ilkel) Totemizm hala görülebilmektedir.
Hinduizm, Budizm gibi dinlerde totem nesneler, canlılar ve
inanışlar bol bol vardır. Büyük tapınaklar yapmak totemik bir davranıştır. Çok
Tanrıcılığın (politeizmin) putları da totemizmden kalma bir adet olarak
görülebilir. Haç, Kabe, Kabe’deki Hacerül
Esved taşı ve benzeri pek çok İslami uygulama totemiktir. Hatta kandiller için de
totemik bir uygulamanın kalıntılarıdır diyebiliriz.
Hristiyanların haç işareti, mum yakma, vaftiz uygulamaları
ve de meşhur cadılar bayramı da totemizm kaynaklıdır.
Saf totemizm bugün çok az toplulukta (örneğin Avustralya
Aborjinleri, bazı Kuzey Amerika yerlileri ve Orta Afrika kabileleri arasında)
yaşamaktadır. Ancak günümüzde spor takımlarının kendilerine hayvan sembolleri
seçmesi (Kartal, Aslan, Kanarya gibi) veya devletlerin ulusal semboller
kullanması (Bozkurt, Kartal gibi), totemizmin modern dünyadaki sembolik
yansımaları olarak yorumlanabilir.
Totemizm, insan doğasına çok yatkın bir inanış biçimidir. Birçok antropolog ve psikolog insanların buna
doğal bir eğilimi olduğunu düşünür. İnanç manasında olmasa da her insanın ufak
tefek totemleri vardır. Mesela aşağıdakiler bunlara örnektir.
·
Bir spor takımının amblemi etrafında güçlü
aidiyet geliştirmek.
·
Bir ülkenin bayrağına duygusal anlam yüklemek.
·
Bir şirket logosunu veya markasını kimliğin
parçası haline getirmek.
·
Bir siyasi hareketin, derneğin veya topluluğun
sembollerini sahiplenmek.
·
Aile armaları, soy sembolleri veya lakapları
kullanmak.
Ayrıca günlük dilde bir işin yolunda gitmesi için belirli
bir nesneye, harekete veya uğura sığınma (totem yapma) davranışımız da bu antik
inancın psikolojik bir uzantısıdır.
Not: Bir başka açıdan Totemizm bir tür fetişizmdir.
(Fetişizm bir şeyi kutsallaştırmak, saplantı haline getirmek anlamındadır.)
İlk inanışlar, Natürizm, Animatizm, Animizm ve Totemizm içi
içe geçerek birbirinin açıklarını kapayarak gelişmiştir, füzyonlaşarak insanlara
maneviyat sunmuşlardır. İnsanların nüfusu arttıkça, nesiller geçtikçe, uzaklara
gidildikçe, klanlar arası etkileşimler çoğaldıkça inançlar dünyası de
evrimleşmiş, dallanmış ve zenginleşmiştir. Nihayetinde 50 bin yıl önce Panteizm
ortaya çıkmıştır.
5.
PANTEİZM
Panteizm, evreni bilinçli ve ilahi bir bütün olarak gören
inanç ve felsefe biçimidir. Kendinden önceki inançlarda birden fazla ilahi güç
(ruh, enerji, totem vb.) bulunurken, panteizmde tek bir ilahi varlık vardır; o
da evrenin kendisidir. Bu görüşe göre evrenin dışında, ona tepeden bakan, insan
suretinde ya da başka bir formda ilahi varlık (ruh, enerji, totem) yoktur. Evrenin
kendisi ile evrenin yaratıcısı özdeştir.
Antik atalarımız 50 bin yıl önce “Tanrı” kavramına ve
inancına henüz ulaşamamışlardı ama evrenin kendisini yaşayan bir ilahi varlık
olarak algılama düzeyine gelmişlerdi. Yani antik atalarımız tanrısız bir
panteizm kavrayışına ulaşmışlardır. Onların 45 bin yıl sonraki torunları ise
Panteizme tanrıyı monte edeceklerdi ve “var olan her şey Tanrı'dır, Tanrı da
var olan her şeydir” diyeceklerdi.
Panteizm kelime anlamı olarak Yunanca pan (her şey) ve theos
(Tanrı) kelimelerinin birleşiminden oluşur; yani kelime anlamıyla “Her şey
Tanrı’dır” demektir. Panteizmi özetleyen klasik ifade şudur: “Biz yokuz,
Tanrı var. Biz Tanrı değiliz, ama Tanrı bizdir.” Bizler, hayvanlar,
bitkiler, dağlar, ay, güneş ve yıldızlar; bedenlerimiz kadar ruhlarımız da hep
aynı ilahi bütünün parçalarıyızdır.
Panteizm; Tanrı ile evreni (doğayı) iki ayrı olgu olarak
görmez, aksine ikisini tek ve aynı gerçeklik olarak kabul eder. Bu yönüyle Natürizmin
en entelektüel, en felsefi zirve noktasıdır.
Benim tezime göre panteizm 2-3 bin yıllık bir geçmişe değil,
50 bin yıllık geçmişe sahiptir. Bu tahminin dayanağı şudur: 40 bin yıl önce
doğduğu düşünülen Şamanizm panteistik öğelerle doludur; öyleyse panteizm
Şamanizm'den önce ortaya çıkmış olmalıdır. Ayrıca kendinden önceki inanışların
doğal seyri, antik atalarımızı çok tanrılı ya da tek tanrılı fikirlerden çok
daha önce panteist bir sezgiye ulaştırmış olmalıdır.
Bu inancın kökeninde sadece Natürizmin değil animatizmin
de yattığını düşünüyorum. Daha önce de bahsettiğim gibi animatizm, 80 bin yıl
önce Afrika'da ortaya çıkmış, “kutsal güç” temalı bir inançtır. Bu inanışa göre
atalarımız her şeyin içinde bir güç olduğuna inanıyordu: avladıkları geyiğin
derisini yüzerken çırpınmasını geyiğin içindeki güce, lav püskürmesini volkanın
içindeki güce, su taşkınını nehrin içindeki güce bağlıyorlardı. Zamanla bu ayrı
ayrı güçlerin aslında tek bir gücün parçaları olduğuna, yani “tek güç”
kavramına ulaşmış olmaları muhtemeldir.
Bu tek güç, farklı klanlarda farklı biçimler aldı:
·
Bazı klanlar onu güneş ya da ayla eşleştirdi (Natürizm).
·
Bazıları onu gördükleri her şeyin kaynağı,
dolayısıyla gördükleri her şeyi o gücün bir parçası olarak gördü (antik
panteizm).
·
Bazılarında bu güç ulu bir ruha, zamanla bir
tanrıya, kimilerinde ise doğrudan evrenin kendisine dönüştü (modern panteizm).
Animatizmden panteizme doğrudan bir geçiş olmamıştır.
Aradaki yolu Natürizm, animizm, totemizm ve belki Şamanizm gibi pek çok inanç
döşemiştir; animatist sezgi bu inançların içinde evrimleşerek panteizme giden
zemini hazırlamış ve panteist düşüncenin duygusal temeli olarak varlığını
sürdürmüştür.
Geçişteki en kritik adım şu düşüncedir: “Güç her
yerdeyse, belki de her şey aynı gücün tezahürüdür.” Bu, animatist sezginin
felsefi olarak genelleştirilmesidir. Bu noktada “güç” artık yalnızca bir etki
değil, ilahi varlığın kendisi hâline gelir. Başka bir deyişle animatizm, “evrende
görünmez ama etkili bir şeyler var” sezgisidir; panteizm ise bu sezginin “o
şey her şeyin özüdür” biçiminde soyutlanmış hâlidir. Bu yönüyle panteizm,
animatizmin karşıtı değil, onun en ileri ve sistemleşmiş kavramsal biçimidir.
Modern anlamda panteizm, en genel tanımıyla Tanrı ile
evreni (doğayı) özdeş gören felsefi ve dinî yaklaşımdır. Bu görüşe göre Tanrı;
evrenden ayrı, aşkın ve kişisel bir varlık değildir. Tanrı evrenin dışarısında değil, tam olarak
içindedir; evrenin kendisidir. Evrende gördüğümüz her şey (galaksiler, atomlar,
ağaçlar, insanlar, fizik yasaları) Tanrı’nın farklı biçimlerde görünüşe çıkmış
(tezahür etmiş) parçalarıdır. Klasik teizmdeki yaratan–yaratılan ayrımı burada
yoktur. Panteizmin Tanrı’sının insan gibi duyguları, öfkesi, planları, iradesi
veya “seçilmiş kavimleri” yoktur. Dua edilerek ikna edilecek bir “baba” figürü
değildir. O, evrenin rasyonel, muazzam ve mekanik işleyişidir; kozmik düzendir.
Evrenin bütünü (doğa, kozmos ve gerçeklik) kutsaldır; dolayısıyla doğayla
kurulan ilişki aynı zamanda tanrısal olanla kurulan ilişkidir.
“Panteizm” terimi ilk kez 1697'de matematikçi Joseph
Raphson (1668–1715) tarafından Latince “pantheismus” biçiminde
kullanılmıştır. John Toland (1670–1722) ise 1705'te kavramı sistematik
olarak felsefe literatürüne taşımıştır. Ne var ki terim modern olsa da panteist
düşünceler binlerce yıl öncesine uzanır.
Panteizm denince akla gelen ilk ve en radikal isim 17.
yüzyıl filozofu Baruch Spinoza’dır. Spinoza, felsefesini tek bir meşhur
formülle özetler: Tanrı veya Doğa. Spinoza’ya göre evrende sadece tek bir töz
vardır ve bu tözün sonsuz sıfatı (niteliği) bulunur. Biz insanlar bu sonsuz
sıfatlardan sadece ikisini algılayabiliriz: Düşünce ve Madde (Uzatım). Bir taş
da, bir insan düşüncesi de aynı ilahi tözün farklı modifikasyonlarıdır. Spinoza
bu radikal fikirleri yüzünden kendi döneminde Yahudi cemaatinden aforoz edilmiş
ve ağır bedeller ödemiştir. Ama pek çok insan onun panteist tanrısını sevmiş ve
benimsemiştir. Örneğin Albert Einstein, kendisine Tanrı'ya inanıp
inanmadığı sorulduğunda şu meşhur cevabı vermiştir: “Ben, insanların kaderi
ve amelleriyle ilgilenen bir Tanrı'ya değil, var olan her şeyin süregelen
harmonisinde kendini gösteren Spinoza'nın Tanrısı'na inanıyorum.”
Panteist bir dünya görüşü, insana muazzam bir sorumluluk ve
ahlaki duruş yükler. Eğer doğa Tanrı'nın kendisiyse, bir nehir kirletildiğinde
veya bir orman yok edildiğinde doğrudan “kutsal olana” zarar veriliyor
demektir. Bu yüzden panteizm, modern çevre bilincinin ve derin ekolojinin
felsefi temelidir. Ayrıca insandaki kibri de törpüler. İnsan, doğanın efendisi
veya evrenin merkezindeki özel bir yaratık değildir; bir yaprak veya bir dalga
ile aynı tözün parçasıdır. Bu da insanda evrensel bir aidiyet ve tevazu duygusu
yaratır.
Panteizm tek bir kaynaktan değil, çok sayıda felsefi ve dinî
geleneğin kesişiminden beslenmiştir.
Antik Yunan. Stoacılıkta evrenin, akıl (logos)
tarafından yönetilen canlı bir bütün olduğu fikri panteizme temel oluşturur.
Pre-Sokratik filozof Herakleitos'un (MÖ 535–475 civarı) kozmik düzen ve birlik
vurgusu, ilk panteistik yorumlar arasında sayılır.
Hint geleneği. Hindistan’daki birbirine benzer
inançların toplamı olan Hinduizm'deki mutlak gerçeklik (Brahman) ile evrenin
özdeşliği fikri, panteizme oldukça yakın kabul edilir.
Çin geleneği. Taoizm'deki doğayla uyum, bütünlük ve
içkin ilke (Tao) anlayışı, panteizme benzeyen bir metafizik sunar.
Yahudi mistisizmi. Orta Çağ Yahudi tasavvufu Kabala,
Tanrı'nın sonsuzluğu (Ein Sof) ve O'nun evrendeki tecellileri üzerine
yoğunlaşır; bazı yorumcular Kabala'nın kimi okumalarını panteizme ya da
panenteizme yakın görür. Benzer biçimde Hasidizm'de Tanrı'nın her yerde hazır
bulunduğu ve tüm varlığın ilahi kaynağa bağlı olduğu fikri güçlüdür; bu nedenle
Hasidik düşünce çoğu zaman panenteist eğilimli sayılır.
Hristiyanlık. Hristiyan düşüncesinde de panteizme
yakın görüşler üreten isimler çıkmıştır. Johannes Scotus Eriugena (815-877),
Neoplatoncu etkilerle bütün varlığın Tanrı'ya dönüşünü anlatır ve panteizme en
yakın Hristiyan filozoflardan biri sayılır. Hristiyan mistisizminin en önemli
ismi olan Meister Eckhart (1260–1328), insan ruhunda ilahi bir “kıvılcım”
bulunduğunu söyler ve Tanrı'yla mistik birliği vurgular; bu yüzden tarih
boyunca sık sık panteizmle suçlanmıştır. Nicholas of Cusa (1401–1464), Jakob
Böhme (1575–1624) ve Teilhard de Chardin (1881–1955) gibi din adamları da
panteistik kokan görüşler dile getirmiştir.
İslam ve tasavvuf. İslam'da, özellikle tasavvuf
alanında bazı âlimler panteizme benzer görüşler ileri sürmüştür. “Tanrı'nın
parçasıyım” anlamındaki “Enel Hak”, varlığın birliğini ifade eden “vahdet-i
vücut” ve Tanrı'da yok oluşu anlatan “fenafillah” gibi kavramlar, panteist (ve
panenteist) yaklaşımlar taşır. Bu çizgideki başlıca isimler arasında Bâyezîd-i
Bistâmî (777–848), Cüneyd-i Bağdâdî (830–909), Hallâc-ı Mansûr (858–922),
İbnü'l-Arabî (1165–1240), Sadreddin Konevî (1210–1274), Dâvûd el-Kayserî
(1260–1345), Abdülkerîm el-Cîlî (1365–1428), Molla Câmî (1414–1492) ve İsmail
Hakkı Bursevî (1653–1725) sayılabilir.
·
Hallâc-ı Mansûr'un “Enel Hak”kı, gerçek
hakikatin yalnızca Allah olduğunu; insan benliğinin ilahi aşk içinde eridiğinde
“ben”in ortadan kalktığını ve geriye yalnız Hakk'ın kaldığını savunan tasavvufi
bir görüştür.
·
İbnü'l-Arabî'nin vahdet-i vücûdu, Allah
dışındaki varlıkların bağımsız ve mutlak bir varlığa sahip olmadığını, tüm
varlığın ilahi hakikatin tecellileri olarak anlaşılması gerektiğini öne süren
kapsamlı bir tasavvuf metafiziğidir.
Batı felsefesi. Batı düşüncesinde panteizm, özellikle
17. yüzyılda Baruch Spinoza'nın “Ethica” adlı eseriyle sistematik ve
güçlü bir biçimde ifade edilmiştir.
Panteizme göre evrenin bir yaratıcısı yoktur; evrenin
kendisi Tanrı'dır. Tanrı, evrenle birlikte var olmaya başlamıştır ve evrenin ta
kendisidir. Dolayısıyla evrendeki her şey, ruhlarımız da dâhil, Tanrı'nın
parçasıdır. Panteizmin, tek tanrı inancını da etkilemiş (hatta tetiklemiş)
olması muhtemeldir.
Bu yaklaşım, evreni kapsayan ve dolayısıyla evrenin dışında
konumlanan aşkın Tanrı kavramını reddeder. Tek tanrılı İbrahimi dinler,
tanrılarını evrene aşkın; yani evreni ve diğer âlemleri yaratan bir varlık
olarak gördüğü için panteizm bu dinlerce kabul görmez, panteizm de bu dinlerin
tanrısını tanımaz.
Panteizm, evrendeki hiçbir şeye zarar vermeden yaşamayı
öğütler; çünkü zarar verdiğimiz de zarar veren de aslında Tanrı'nın kendisidir.
Bu görünüşteki kısır döngü, Tanrı'nın kendisinden meydana getirdiği varlıklara
bir süreliğine bağımsız davranma hakkı (yani bilinç) verdiğine delil sayılır.
Bir panteist, bu bilincin kıymetini bilerek yaşamalıdır.
Panteizm hem çok eski hem de yeni bir inanıştır. Diğer antik
inançlar gibi antik panteizm de çok tanrıcılık ve tek tanrıcılıkla binlerce yıl
süren mücadelesinde azınlıkta kalmış, çoğunlukla felsefi bir boyutta varlığını
sürdürmek zorunda kalmıştır. Yine de pek çok dinin içine (özellikle tasavvufi
kanallara) sızarak kendini yaşatmayı başarmış; mevcut dinlere inanamayan
insanlar tarafından modern yorumuyla yeniden sahneye çıkmıştır. 19. yüzyılda
Batılı filozoflarca âdeta yeniden keşfedilmiş ve yepyeni bir biçimde
üretilmiştir.
Bugün panteizm; gençler, filozoflar, bilim insanları,
edebiyatçılar ve senaristler arasında hayli yaygındır. Evrenden enerji almak,
evrene enerji göndermek ya da evrenden bir şey talep etmek gibi inanışlar da
panteist öğeler taşır. Panteizm akla yatkın ve içgüdüseldir; varlık, Tanrı,
din, ruh ve öteki dünya kavramlarını sorgulayan pek çok kişi, kavramın adını
bilmeden panteist fikirlere ulaşmıştır. Nitekim aklı başında olan ve
sorgulamaktan çekinmeyen hemen herkes, en az bir kez “belki de Tanrı'nın
parçasıyızdır” diye düşünmüştür. Bu nedenle birçok kişi, panteizmi bir dinden
çok bir felsefe olarak görmenin daha doğru olduğunu düşünür. Kimileri için ise
panteizm, katı kurallar ve zorunluluklarla dolu dinlere karşı, tıpkı deizm ve
ateizm gibi bir tür panzehir işlevi görür.
Not: Panteizm ile panenteizm aynı şey değildir
Panenteizme göre Tanrı, evreni kendisinden yaratmıştır;
evren Tanrı'nın bir parçasıdır, ama panteizmdeki gibi tamamı değildir. Kısaca:
panteizmde her şey Tanrı'dır; panenteizmde ise her şey Tanrı'dan çıkmıştır.
Somutlaştırmak gerekirse, bilim insanları evrenin tamamını keşfetseydi,
panteizme göre Tanrı'yı keşfetmiş olurlardı; panenteizme göreyse Tanrı'nın
yalnızca bir kısmını.
Antik inanışlar ve ilk inançlar 60 bin yıl boyunca füzyona
uğrayarak gelişmişler ve kendi içlerinden yeni inanışlar ve inançlar
çıkarmışlardır. Bundan yaklaşık 40 bin yıl önce de Şamanizm ortaya çıkmıştır.
6.
ŞAMANİZM
Şamanizm, uzmanlaşmış bir aracı figür (şaman) üzerinden
ruhlarla iletişim, trans, vecd, ruh yolculuğu ve iyileştirme içeren bir inanç
sistemidir. Özünde Natürizm, Animatizm, Animizm, Totemizm ve Panteizm gibi
antik inançların ve bunlara ait ritüellerin, bir uzman eşliğinde yaşanması ve
yaşatılmasıdır.
Yani Şamanizm; kafasını inanca takmış, inançları anlatan,
onlara özel ritüelleri yürüten ve zenginleştiren, ruhlarla iletişimde olduğu
düşünülen, “hayvani” güçlere ve yetilere sahipmiş gibi davranan, kendisinde
keramet olduğuna inanılan bir rehberin ışığında antik inançlara inanmaktır. Bu
yönüyle Şamanizm, inançların dine dönüşmesindeki ara basamaktır.
Daha ayrıntılı söylemek gerekirse Şamanizm; başta Animizm
(ruhçuluk) olmak üzere Natürizm (doğacılık), Animatizm (kutsal güç), Totemizm
(simgecilik) ve Panteizm (evrencilik) inançlarını ve bunlara bağlı mikro
inanışları benimseyen; kapsamlı ritüelleri, uğurları, tılsımları, tabuları,
kutsalları ve kutsamaları olan; şaman denen rahipleri bulunan bir inanç
sistemidir.
Şamanizm'in yaklaşık 40 bin yıl önce ortaya çıkmış
olabileceğini düşünüyorum. Öncesinde antik inançların klanın büyükleri
tarafından idame ettirildiğine; toplulukların, yalnızca inanca odaklanmış bir
uzmanı besleyecek bolluğa henüz ulaşamadığına inanıyorum. Zira şamanlar,
klandaki diğer insanlar gibi avcı-toplayıcı görevlerini bırakmış, kendini 7 gün
24 saat inanca adamış kişilerdi ve geçimlerini klanlarına sağlatıyorlardı.
Almanya'da bir mağarada bulunan ve yaklaşık 40.000 yıl
öncesine tarihlenen fildişinden yapılmış Aslan Adam (Löwenmensch) heykelciğinin
bir Şamanı sembolize ettiğine inanıyorum. Ayrıca Fransa'daki Trois-Frères
mağarasında buluna ve 15 bin yıl öncesine tarihlenen geyik boynuzlu, insan
bacaklı “Büyücü” resminin de bir şamanı temsil ettiğine inanıyorum. Çünkü o zamanlar büyük bir ihtimalle insanlar
Şamanların, transa geçerek ruhlar dünyasına yolculuk ettiklerine ve orada
kendilerine rehberlik eden hayvanların (aslan, ayı, geyik) formuna
büründüklerine inanırlardı.
Mağara sanatının en görkemli ve derin örnekleri, topluluğun
ortak yaşadığı girişlerde değil, zifiri karanlık, tehlikeli ve tek bir insanın
sığabileceği kadar dar galerilerdedir. Bu durum, “öte dünyayla temas kurma”
yetkisinin belirli kişilerin (şamanların/ilk din adamlarının) tekelinde
tutulduğunu gösterir. Şaman, diğer insanlara kapalı olan “görsel ve mistik
bilgiye” erişim sağlayarak toplum üzerinde ruhani ve siyasi bir otorite
kurmuştur. Yani inanç, gelişiminin daha en başında siyasi kontrol, sınıf ayrışması
ve bilgi tekelinin ana kaldıracı olmuştur.
Şamanlar inançları daha da önemli hâle getirdiler; antik
atalarımızın hayatına inancı daha çok soktular. (Belki de şamanlar ortaya
çıkmadan önce atalarımızın çoğu görece seküler bir zihne sahipti ve inanışlarla
fazla meşgul değildi.) Şamanlar sayesinde atalarımız daha fazla metafizik öğeye
maruz kaldı ve daha çok ibadet eder hâle geldi. İnanışların önemi artınca
şamanların önemi de arttı; bu hem onların yaşamını kolaylaştırdı hem de
itibarlarını yükseltti. Aslında şamanlıkla birlikte yeni bir liderlik modeli de
doğmuş oldu: dinî lider, inanç önderi.
Rehberi (rahibi) olmasına rağmen Şamanizm dinselleşememiş
bir inançtır. Standart ritüelleri, genelleşmiş ilahî kuralları yoktur; bir
kitabı, peygamberi ve (farz/sünnet tarzı) dinî kuralları bulunmaz. Bildiğimiz
dinlere benzemez, inanç düzeyinde kalır.
Şamanizm tek bir kökenden çıkıp dünyaya yayılmamıştır;
dünyanın pek çok köşesinde kendiliğinden gelişmiştir. Farklı coğrafyalardaki
avcı-toplayıcı gruplar, zamanla inançlarını geliştirmiş ve bir dinî rehber
(şaman) eşliğinde ritüeller yapmaya başlamıştır. (Örneğin Keltlerde bu dinî
liderlere Druid denirdi.) Bu yüzden tek tip bir Şamanizm'den söz
edilemez; hem geçmişte hem günümüzde birbirinden farklı Şamanizm uygulamaları
vardır. Farklı Şamanizm türlerinin ortak noktası, dinî ayinlerin odağındaki
şamanın varlığıdır; şaman dışındaki uygulamalar büyük farklılık gösterir.
Şamanizm, kapsadığı antik inançlara göre çeşitlenir:
·
Atalara tapınma. Şamanizm'de ağırlıklı
olarak ataların ruhlarına tapınma vardır. Ataların ruhlarının, yaşayan
akrabalarını ve topluluğunu terk etmediğine; onlara kurtarıcı ve yol gösterici
olacağına inanılır. Bu inancın bir versiyonuna göre insan nesli sonsuza dek
sürer: insan atalarının hayatının devamını yaşar, öldüğünde de kendi hayatını
torunları ve soyu sürdürür. (Bu fikir, ileride reenkarnasyon inanışını
doğuracaktır.)
·
Doğaya tapınma (Natürizm). Bazı türlerde
yıldıza, güneşe, aya, dağa, kayaya, ağaca, nehre ve hayvanlara tapınma görülür.
·
Totemizm. Bazı türlerde totemler
(simgeler/heykeller) başrol oynar.
·
Panteizm. Bazı türlerde evren, dünya,
insan, hayvan ve bitkiler bir bütün olarak düşünülür; insan ile doğanın birliği
ve uyumu esastır. Evrenin enerjisine ve ruhuna inanılır, evren içindekilerle
birlikte tanrılaştırılır.
·
Tanrıcılık. Bazı türlerde ise,
sayılanlara ek olarak tanrılar, iki tanrı ya da tek tanrı inancı bulunur. Tanrı
olgusunun Şamanizm'e, tanrılı dinlerin ortaya çıkışından sonra girdiği tahmin
edilmektedir.
İslamiyet öncesinde Türk boylarından bazıları tek tanrılı
bir Şamanizm inancına (Tengricilik) sahipken, bazıları iki tanrılıydı. Tek
tanrıcı Şamanistlerin tanrısının adı Gök Tengri'ydi ve “Yüce Tanrı” anlamına
geliyordu. İki tanrılı Şamanistlerde iyi ruhların tanrısına Ülgen, kötü
ruhların tanrısına Erlik denirdi. Bazı Türk boyları ise çok tanrılıydı;
önceleri ulu ruh olarak anılan varlıklar sonradan tanrılaştırılmıştır (bkz.
Kayra, Akana, Mergen, Kızagan, Umay, Yayık, Karlık, Suyla, Utkucu, Kayberen,
Ayzıt, Ürüng Ayıg Toyon, Semrük, Asena, Albastı, Ötügen, Odana, Gökkurt).
İşin içine tanrıcılık girince artık Şamanizm'den söz
edilmemesi gerektiğini savunanlar vardır; yani Şamanizm ile Tengricilik aynı
kefeye konmamalıdır. Bu görüşe ben de katılabilirim. Türklerin en eski
inanışının Şamanizm olduğunu, sonradan Tengrici (tanrıcı) olduklarını, en
sonunda da Müslümanlığı benimsediklerini söylemek daha doğru olur. (Elbette
Türk kavimleri ve devletleri başka dinlere de girip çıkmıştır; bugün Hristiyan,
Yahudi, Budist, Şintoist ve Hindu olan Türk toplulukları da vardır.)
Kimi teologlar, Şamanizm'deki tek tanrıcılığın İbrahimî
dinlerden önce olduğunu söyler ve bu dinleri başlatan İbrahim'in tek
tanrıcılığı, Mezopotamya'ya gelen şaman aşiretlerinden öğrendiğini iddia eder.
Günümüzde orta ve kuzey Asya topluluklarında, Sibirya
köylerinde, Kuzey Avrupa'nın İskandinav köylerinde, kutba yakın yaşayan
Eskimolarda, Kuzey Amerika yerlilerinde (Kızılderililer), orta ve güney Amerika
yerlilerinde, Avustralya yerlilerinde (Aborjinler) ve bazı Afrika kabilelerinde
Şamanizm denebilecek inançlar görülür. Ancak bu uygulamalar aynı değildir;
ortak yönleri azdır.
Şamanizm'de yeryüzü, yeraltı ve gök (yerüstü) önemlidir. Yeryüzü
hayatı, yeraltı ölümü, gök ise ruhları simgeler. Beden toprağa gömülür
ama ruh göğe yükselir. İyi insanların ruhları göğe çıkarken kötü insanların
ruhları yeraltında tutsak kalır; kimi kötü ruhlar yeraltından kaçabilir. Hem
iyi hem kötü ruhlar, yaşayan insanları etkilemeye çalışır.
·
Gök (Yukarı Dünya): Aydınlık güçlerin,
iyilik tanrılarının ve arınmış ruhların bulunduğu yerdir. (Örn: Türk-Moğol
mitolojisindeki Ülgen).
·
Yeryüzü (Orta Dünya): İnsanların,
hayvanların, bitkilerin ve doğanın koruyucu ruhlarının (Yer-Su ruhları)
yaşadığı, bizim de dahil olduğumuz katmandır.
·
Yeraltı (Aşağı Dünya): Karanlık güçlerin,
kötü ruhların ve henüz huzura kavuşamamış ölülerin dünyasıdır. (Örn: Erlik
Han).
Şamanizm'de totem ve batıl inanç hâkimdir. Şu inanç ve
uygulamaların pek çoğu Şamanizm kökenlidir: nazar boncuğu, at nalı, muska,
uğur, tılsım, sihir, tütsü, fal bakma, rüya yorumlama, kurban süsleme, kurşun
dökme, tahtaya vurma, ateşin üstünden atlama, gidenin arkasından su dökme,
dilek tutma, dilek ağacına bez bağlama, adak adama, kurban kesme, hilali uğurlu
sayma, iksir ve kocakarı ilaçları hazırlama, kırık-çıkıkçılık, ölmeden önce
doğayla helalleşme, mezar taşı, yas tutma, ölenin ardından 40. günde tören
(mevlit) düzenleme, kutsal sayılan rakamlar (örneğin 7 ve 40), kötü ruhlar
(öcü, cin, iblis…), ruhsal reenkarnasyon ve burçlar.
Şamanizm adını, din işlerine bakan şamandan alır: şaman
varsa Şamanizm vardır. Bir şaman aracılığıyla ilahiyat ihtiyacını gideren
insana Şamanist ya da Şamani denir.
Şaman, bir avcı-toplayıcı klanın rahibi/imamı gibidir; ancak
din yaymaya değil, ibadeti yönetmeye çalışır. Şamanistler için o yalnızca bir “din
insanı” ya da “seçilmiş aracı” değildir; aynı zamanda şifacı, büyücü, sihirbaz,
kâhin, falcı, medyum, astrolog ve kutsal kişidir. Psişik, paranormal ve
doğaüstü güçleri olduğuna; dünya hayatını koruyan kadim tekniklere sahip
olduğuna inanılır. Hem saygı görür hem de korkulur. Nitekim pek çok yabancı
kaynakta şaman, “dinî sihirbaz” ya da “dinî büyücü” olarak da adlandırılır.
Şamanın; ölenlerin ruhlarına yol gösterebildiğine, atalarla
ve doğanın ruhlarıyla konuşabildiğine, hayvanları anlayabildiğine, kötü
ruhlarla savaştığına, aynı anda birkaç yerde bulunabildiğine, astral seyahat
yapabildiğine, geleceği görebildiğine, gaipten haber alabildiğine, havayı
değiştirebildiğine, doğal felaketleri önleyebildiğine, hastayı
iyileştirebildiğine ve öteki dünyaya girip çıkabildiğine inanılır.
Şamana bazı uygarlıklarda Kam, Gam, Gan, Kaman, Kami,
Brahman, Burhan, Bur, Bura ya da Böge denir.
Şamanizmde hastalıkların temel nedeni, kişinin ruhunun
çalınması, kaybolması veya kötü ruhların bedene musallat olmasıdır. Şaman,
transa geçerek ruhunu bedeninden ayırır (astral seyahat), yeraltına veya göğe
giderek o ruhu geri getirir ve hastayı iyileştirir.
Şaman, ölen kişilerin ruhlarının öteki dünyaya güvenle
geçmesini sağlar, onların yollarını şaşırmasını engeller.
Avcı-toplayıcı toplumlarda doğadan (hayvanlardan veya
topraktan) bir şey alındığında, doğanın dengesi bozulur. Şaman, doğanın
ruhlarından özür dileyerek veya onlara sunular sunarak topluluk ile doğa
arasındaki kozmik dengeyi korur.
Şaman, sıradan bir büyücü veya şifacı değildir. O, göğe
çıkma, yeraltına inme ve ruhlar âlemiyle doğrudan iletişim kurma kapasitesine
sahip olan ve bunu kontrollü bir trans hali sayesinde gerçekleştiren özel bir
figürdür. Şaman, iki dünya (bu dünya ile öte dünya) arasındaki tek köprüdür. Trans
(ruhun bedenden ayrılması tekniği) dünyanın dört bir yanındaki şamanik
toplumların ortak noktasıdır.
Davul, Şamanın en kutsal aracıdır. Ritüel esnasında çalınan
monoton ve hızlı davul ritmi, beynin alfa ve theta dalgaları yaymasını
sağlayarak nörolojik olarak transı kolaylaştırır. Şaman, davulunu öteki dünyaya
uçtuğu bir “binek hayvanı” (at veya kuş) olarak görür.
Şamanlar genellikle klanın totem hayvanıyla (Kurt, Ayı,
Kartal) mistik bir bağ kurarlar. Ritüellerde o hayvanın taklidini yapar, onun
sesini çıkarır ve trans esnasında o hayvana (“Arkadaş Ruh” veya “Kılavuz Hayvan”)
dönüşerek güç kazanırlar.
Şamanistler; doğum, ölüm, hastalık, kıtlık, doğal felaket ve
savaş gibi olaylarda şamana ve onun ritüellerine ihtiyaç duyar.
Şaman, dinsel törenini yaparken özel kıyafet giyer, özel
takılar takar, ilginç malzemeler kullanır; müzik (davul/kopuz) ve dans
eşliğinde transa geçerek (kendini kaybederek) iyi ve/veya kötü ruhlarla
irtibata geçer. Tören sırasında kafiyeli dualar okur, kimi zaman şarkı
mırıldanır. Bazı şamanlar ayinler dışında pek ortalıkta görünmez, inzivada ve
genelde ruhsal yolculuktadır.
Bazı tapınma biçimlerinin şamanlarca icat edildiği
düşünülür; hatta bazı şamanlar kendi dinlerini bile yaratmış olabilir. (Ateşe,
volkana, bir hayvana, mumyaya, güneşe, aya, yıldızlara ya da penise tapmak bu
biçimlere örnektir.)
Şamanlar geçimini insanların hediye ve bağışlarıyla
sağlardı. (Geçmişte bazı şamanlar için en makbul hediyeler alkol, tütün,
uyuşturucu otlar ve halüsinojen mantarlardı.) Bazı şamanlar ise kabilesinin
içinde doğal bir hayat sürer, kendi geçimini kendi sağlar ve bir ayin ihtiyacı
doğduğunda makul bir hediye karşılığında ibadeti yönetirdi.
Çoğu Şamanizm türünde şamanlık babadan oğula geçer: baba,
tüm şaman bilgisini oğluna aktarır, onu ayinlerde yardımcısı yapar ve belli bir
süre sonra oğul profesyonel şaman olur.
Bazen de usta-çırak ilişkisiyle şaman olunur. Şaman olacak
çocuk/genç bir anda tuhaflaşır, kriz geçirir, ateşlenir, kendinden geçer ve
sonra ayılır; bu “şovlarından” birinde bir usta şamanın ilgisini çeker ve
çıraklığa kabul edilir. Belirsiz süren bir eğitimin ardından, ustasının
sırlarına erince şaman olur. (Öte yandan kimi Şamanistlere göre “şaman olunmaz,
doğulur”; şaman olacak kişiye şamanlığı daha anne karnındayken ruhlar
bağışlar.) Bazı Şamanist topluluklarda kadınlar da şaman olabilir.
Her şaman; aldığı eğitime, edindiği tecrübeye, dinlediği
hikâyelere ve tanıdığı kültürlere göre topluluğunu (müritlerini) şamanize eder.
Bu yüzden her şamanda aynı ritüeli ya da aynı cevapları bulamazsınız. İyi
eğitim görmüş şamanlar bilgece davranır, aklını ve kültürünü toplumun yararına
kullanır; çıkarcı şamanlarınsa tuhaf inanışlı cemaatler kurup üyelerini
sömürdüğü de görülmüştür.
Şamanlar yalnızca maneviyat için değil, dünyevi işlerde akıl
almak için de başvurulan kişilerdi; sık sık arabulucu ve danışman olarak
kullanıldılar. Özellikle ilk zamanlarda şaman, ister istemez klanın ortak
noktası hâline geldi: kişiler arasındaki anlaşmazlıkları çözer, insanların
emanetlerini saklar, kabilenin çocuklarına eğitim verirdi. Tarım devriminden
sonra da bu rolleri köylerde sürdürdüler; hakem, hâkim, ombudsman ve öğretmen
gibi işlevleri üstlendiler. Köylerin ortak siloları (tahıl depoları) çoğu zaman
şamanlara emanet edilirdi. İlk türbeler de şamanlar için yapılmış, Şamanistler
bu türbelere giderek ruhlardan dilekte bulunmuştur.
Bugünkü toplulukların birçoğunun ataları da (eski çağlarda)
Şamanistti: Moğollar, Çinliler, İskandinavlar, İngilizler ve bugünkü Türkî
cumhuriyetlerde yaşayan Türk kökenliler buna örnektir. (Elbette hepsinin
Şamanizmi birbirinden farklıydı.)
Şamanlar; üzerinde sörf yaptıkları Animizm, Totemizm ve
Panteizm gibi inançları başkalaştırmış, içlerine kendi hayallerini katmış ve
farklı dinlerin türemesinde katalizör olmuşlardır. (Tüm dinlerin kökeninde bir
şamanın yattığına inanıyorum.)
Şamanizm, kendisinden sonra doğan pek çok dini etkilemiş ve
onların içine sızmayı başarmıştır. Orta ve güney Asya'nın doğacı-felsefeci
dinlerine (Hinduizm, Budizm, Konfüçyüsçülük, Taoizm, Jainizm…) etkisi büyük
olmuştur. Ortadoğu'da doğan çok tanrılı, iki tanrılı ve tek tanrılı dinlerde de
Şamanizm'in izleri görülür.
Muhtemelen burçların doğuşuna da şamanlar öncülük etmiştir.
Şamanlar, gece gökyüzünde gördükleri yıldızları hayallerinde birleştirerek
(çocuk kitaplarındaki noktaları kalemle birleştirir gibi) saygı duydukları
varlıklara benzetmiş, bu figürlerden anlam çıkarmıştır. Şamandan şamana
aktarılan bu kadim bilgi, Sümerlerde astrolojiye dönüşmüş ve bugünkü burç
sistemi doğmuştur.
Not: Burçlar ve Zodyak kuşağı ilk kez M.Ö. 3000'li
yıllarda Mezopotamya'da, Sümerler ve Babilliler döneminde konuşulmaya ve kayıt
altına alınmaya başlandı. Gökyüzünü gözlemleyen Sümerli rahipler, Güneş'in
izlediği yolu 12 eşit parçaya bölerek ilk takımyıldızlarını ve burç sistemini
oluşturdular.
·
Sümerler (M.Ö. 3000): Gökyüzündeki
hareketleri tanrıların iradesi olarak gördüler ve zigguratlardan yıldızları
incelediler.
·
Babilliler (M.Ö. 1000'ler): Gökyüzü
haritalarını geliştirip bugünkü 12'li Zodyak sisteminin temelini ve ilk burç
takvimlerini netleştirdiler.
·
Antik Yunan (M.Ö. 5. Yüzyıl): Babil
astrolojisi Yunanistan'a ulaştı; mitolojik hikayelerle harmanlanarak
günümüzdeki sembolik altyapısına kavuştu.
·
Helenistik Dönem ve Roma: Burçların
kişisel kader ve karakterle ilişkilendirilmesi yaygınlaşarak Akdeniz dünyasına
yayıldı.
Şaman ve Şamanizm popüler kültürü de etkilemiştir. Örneğin Yüzüklerin
Efendisi'ndeki ak büyücü Gandalf ile kara büyücü Saruman'ın, şamanlardan
esinlenerek kurgulandığını söyleyebiliriz.
Şamanizm avcı-toplayıcı atalarımızın inanç dünyasına uzun
yıllar cevap vermiş ve onların yeni bir inanç geliştirmelerine gerek
bırakmamıştır. Ama tarım devrimiyle birlikte başlayan yerleşik hayat ve
kentleşme sonucunda insanlar şamanizmden daha komplike ve daha görkemli
inançlara ihtiyaç duymuştur.
Şamanizm; yıllar boyunca kendisinden sonra ortaya çıkan çok
tanrılı, iki tanrılı ve tek tanrılı dinlere meydan okumuş ve günümüze dek
varlığını sürdürmeyi başarmıştır.
Notlar
·
Not 1: “Şaman” kelimesinin “ruhçu”, “ruh
adamı”, “ruh sözcüsü” ya da “ruh dostu” gibi anlamlara geldiği söylenebilir.
İnsanoğlu, tanrıdan önce ruhu icat etti ve onu ilahlaştırdı. Nitekim bugün pek
çok dildeki “tanrı” kelimesi, antik zamanlarda “ruh” anlamına geliyordu.
Örneğin Türkçedeki “tanrı” kelimesi, öz Türkçedeki “tengri”den gelir; bu kelime
bugün tanrı anlamında kullanılsa da eskiden “yüce ruh” demekti. Bir iddiaya
göre; “ruh” anlamındaki “tin” ile yüce anlamındaki “gra” kelimelerinin
birleşimi zamanla “tengri” biçiminde okunmaya başlamış, “yüce ruh” anlamındaki
tengri de zamanla “tanrı”ya evrilmiştir.
·
Not 2: Dünyanın pek çok bölgesinde
yapılan kazılarda Şamanizmin işaretlerinden bir olduğu düşünülen Kader Çarkına
rastlanılmıştır. Bu işareti Türkler Kader Çarkı derken, Japonlar Manji,
Çinliler Wan, Hintliler Svastika, maalesef Almanlar da “gamalı haç”
demişlerdir. İnsan zihninin soyut sembol
üretme ve doğayı anlamlandırma kapasitesinin en evrensel kanıtı şüphesiz “Kader
Çarkı” sembolüdür. Günümüzün siyasi bagajlarından uzaklaşıp tarihin
derinliklerine bakıldığında; uğur anlamına gelen veya uğur getirdiğine inanılan
bu kadim işaretin, avcı-toplayıcı dönemden beri insanlığın ortak mirası olduğu
görülür. Naturist bir sezgiyle Güneş'in gökteki hareketini, mevsim döngülerini
ve dört elementi simgeleyen Kader Çarkı; Anadolu'dan Sibirya'ya,
Mezopotamya'dan Uzak Doğu felsefi inançlarına kadar tüm antik kültürlerde
evrensel kozmik düzenin, bereketin ve panteist yaşam çarkının ortak geometrik
dili olmuştur. (Bu işarete rastlanılan dünyanın bilinen en eski objesi,
Ukrayna'da bulunan “Mezine Kuşu” adlı fildişi bir heykelciktir ve yaklaşık 15
bin yıl öncesine tarihlenmektedir.)
·
Not 3: Atalarının dinine merak salanlar,
Neo-Şamanizm adı altında bu inancı yeniden canlandırmaya çalışmaktadır.
Günümüzde dünyaya yayılmış 5-6 milyonluk bir Şamanist topluluk olduğu tahmin
edilir; yine de Neo-Şamanistlere rağmen 100 yıl sonra dünyada hiç Şamanist
kalmayacağı öngörülür.
Buraya kadar bahsettiğimiz tüm inançlardan izler taşıyan Göbeklitepe’ye
ve diğer taş tepelere değinmeden geçemeyeceğim.
Göbeklitepe ve diğer taş tepeler bölgede konar-göçer yaşayan
avcı-toplayıcı insanlar tarafından inşa edildi. Henüz tarım devrimi
gerçekleşmemişti ama ramak kalmıştı. Bölgedeki klanlar kendilerine kalıcı
barınaklar yapmıyordu. Ama yine de birleşip bu devasa yapıları inşa ettiler. Bu
yapıların içinde yaşamadıklarını, yani barınak olarak kullanmadıklarını veya
gıda saklamak için de kullanmadıklarını biliyoruz (şimdilik). Henüz tarıma ve
yerleşik yaşama geçmeyen, sürekli beslenme peşindeki klanların tapınma amacıyla
bu yapıları yaptıkları düşünülüyor. Sunak yerleri olduğu için bir şaman
eşliğinde ritüel gerçekleştirdiklerine de inanıyoruz.
Bu yapılar düşmanlardan, aşırı yağmurlardan ve aşırı
soğuklardan korunma, yani sığınma amaçlı da yapılmış olabilir. Belki de
avlanmaya çıkamayan, uzun göçlere dayanamayan yaşlılarını, hastalarını,
sakatlarını, hamilelerini ve de şamanlarını bu yapılara bırakıp gidiyorlardı. Tapınak
olduğuna inandığımız yuvarlak yapılarına etrafında oval yada dikdörtgen benzeri
ufak odacılar da keşfedildi. Belki de kendileriyle avlanmaya ve gıda toplamaya
gelemeyecek klan üyeleri bu küçük ceplerde kalıyordu. Henüz bilemiyoruz.
Üstelik bu taş tepeler birbirinden 30-40 km uzaklıklarda yapılmış.
Yani bölgenin klanları diğer taş tepelerin varlığından haberdar olmalı. Kim
bilir belki de birbiriyle anlaşan ve anlaşamayan klanlar yüzünden klanlar federasyonu
kurulmuş ve her federasyon kendi taş tepesini yapmış da olabilir.
·
Bölgedeki Taş Tepeler: Göbeklitepe, Karahantepe,
Sayburç, Sefertepe, Harbetsuvan, Çakmaktepe, Gürcütepe, Kurttepesi, Taşlıtepe,
Ayanlar, Yenimahalle ve Yoğunburç’taki yapılar da sanki aynı amaç
(tapınma/ritüel) amacıyla yapılmış gibi duruyor.
Her halükârda bu yapıların yapılması için bir reis veya
şaman türü karizmatik liderlerin yönlendirmesi ve kontrolü söz konusu olsa
gerek. Bir lider, önder olmadan böyle yapıların yapılabilmesi bana imkansız
geliyor. Bu yapıların yapılması epey kalabalık bir insan gücüne ihtiyaç duyduğu
için çevredeki klanların hepsi inşatta çalışması için 5-10 adam vermiş
olmalıdır. Muhtemelen ortak inşat süreci, klanlar arasındaki sosyal bağı
güçlendiriyordu.
Bu durum klanların aynı dili konuştuklarını da gösteriyor
olabilir. Belki de aynı dili konuşan klanlar bölgeye başka klanları
sokmuyorlardı, yani dayanışma içindeydiler. Bu dayanışmayı daha da ileri
götürerek bu yapıları imece usulü inşa ettiler. Yapımda çalışanları beslemek
için klanlar dönüşümlü olarak yiyecek ve içecek taşıdılar muhtemelen. Bu
örgütlülüğü sağlamak için her klanın şamanından oluşan bir şamanlar konseyi
dahi kurulmuş olabilir. Bu yapılardaki hayvan figürleri de bu klanların
totemlerini ifade ediyor olabilir.
Göbeklitepe’yi dünyaya tanıtan merhum Klaus Schmidt’in de
savunduğu bu klasik teoriye göre, bu alanlar insanlığın ilk tapınaklarıdır veya
hac merkezleridir. Avcı-toplayıcı gruplar yerleşik hayata geçmeden önce,
belirli dönemlerde bu ritüel merkezlerinde bir araya geliyorlardı. T biçimli
sütunlar, kolları ve kemerleri olan stilize edilmiş “insan (veya tanrı/ata)”
figürleridir. Bu teori, geleneksel “Önce tarım geldi, sonra din ve yerleşik
hayat doğdu” tezini tersine çevirerek, “Önce din geldi, sonra şehirler
kuruldu” fikrini doğurmuştur.
Son yıllarda yapılan kazılar, Taş Tepeler’deki yapıların
sadece dini değil, sosyal ve toplumsal işlevleri olduğunu da gösteriyor. Bu
teoriye göre, farklı bölgelerde yaşayan avcı-toplayıcı klanlar, mevsimsel
olarak bu tepelerde buluşuyordu. Bilgi alışverişi, evlilik bağları kurma, ortak
av planlama ve en önemlisi büyük şölenler (ziyafetler) düzenleme. Alanda
bulunan devasa taş kaplar, burada toplu ritüelistik yemekler yendiğini veya
biralar/içecekler tüketildiğini düşündürüyor.
Bir başka teoriye göre de; Taş Tepeler, ölen ataların
ruhlarını onurlandırmak veya onlarla iletişim kurmak için tasarlanmış şamanik
mekanlardı. Sütunların üzerindeki sembolizm (akrep, yılan, tilki, aslan, turna
kuşları) ve dikilitaşların insan biçimli formları bu teoriyi destekler. Yılan
ve akrep gibi yeraltı/ölüm sembolleri ile kuş gibi gökyüzü sembolleri,
şamanların alemler arası yolculuğunu ve ata kültünü temsil ediyordu. Bu
alanlar, yaşayanlar dünyası ile ruhlar dünyası arasındaki geçiş kapılarıydı.
Elbette bu anıtsal yapılar, yükselen nüfusla birlikte
klanların kendi bölgelerini ilan etme biçimi de olabilir. Klan birlikleri
(federasyon) kendilerine daha fazla nüfus çekmek ve diğer klan birliklerine
karşı güç gösterisinde bulunmak için de buraları inşa etmiş olabilirler. “Bu
topraklar ve buradaki kaynaklar bize ait” mesajını çevre klanlara anıtsal bir
mimariyle göstermek istemiş olmaları pek ala mümkün. Zaten onlardan sonra gelen
medeniyetler de pek çok devasa yapıyı buna benzer güdülerle (bir nevi prestij
ve güç sembolü) yapmamış mıydı?
Kişisel bir tahminim de şudur: bu yapılar sağlıklı
nesiller doğurmak için yapılmış olabilir. Yakın akrabalardan oluşan klan
içindeki birliktelikler sonucunda beden ve zihin sağlığı iyi olmayan çocukların
doğduğu, ama başka klanların erkekleri veya kadınlarıyla yapılan cinsel
birleşmeler sonucunda sağlıklı çocukların dünyaya geldiğini keşfetmiş
olmalılar. Zaten totemik klanlar egzogamiktir, yani klan dışından kişilerle
evlenmeli veya çiftleşmelidir. Bu yüzden, cinsel birleşme ritüelleri amacıyla
bu yapılar inşa edilmiş olabilir. Her klanın doğurgan kadınları bu karanlık
yapıların içine giriyor, başka klanların erkekleriyle çiftleşiyor olabilir.
Kimin kimle çiftleştiği belli olmayan bu yapılar sayesinde yakın akraba seksi
olmadığı için yeni nesiller daha sağlıklı doğuyor olabilir. Bu sayede klan
kendi kızlarını ve erkeklerini diğer klanlara kaybetmeden yeni nesillere
kavuşuyor olabilir. Göbeklitepe de ve bölgeye yakın diğer taş tepelerde
cinsellik, doğurganlık içeren kabartmalara ve penis figürlerine çokça rastlamamızın
sebebi bu olabilir. Eğer bu tezim doğruysa bu “üreme bayramını” şamanlar
yönetiyor demektir.
7.
POLİTEİZM
Politeizm (çoktanrıcılık), birden fazla tanrıya ya da ilahi
varlığa inanma ve onları kutsal kabul etme inancıdır. Bu inanışa göre evrenin
yönetimi, varoluşun farklı katmanları ve insan yaşamının değişik alanları;
farklı yetki, karakter ve görevlere sahip birçok ilahi güç tarafından
yönetilir. Politeist dinlerde tanrıların çoğu zaman ayrı görev ve özellikleri
vardır; savaş, bereket, gökyüzü, deniz ya da ölüm gibi alanlarla
ilişkilendirilirler. Monoteist dinlerdeki mutlak tek güç algısının aksine,
politeizmde güç dağıtılmıştır.
Politeizmin kökenini anlamak için insanın yerleşik hayata
geçiş sürecine bakmak gerekir. Bundan yaklaşık 12 bin yıl önce tarımın keşfiyle
birlikte insanlar yavaş yavaş yerleşik düzene geçmeye başladı; tarımı
becerdikçe kendileri için de kalıcı yapılar (evler) inşa ettiler.
Not: İngiliz arkeolog Ian Hodder (1948-…) ise
farklı bir teze sahiptir. Ona göre yerleşik hayata geçişi ve tarımı tetikleyen
şey sembolik ve dini sistemlerdir. İnsanlar bir araya gelmek, devasa ritüeller
düzenlemek ve zihinsel/ruhsal bağlar kurmak için yerleşmiş; tarım ve
hayvancılık da bu kalabalık ritüel topluluklarını besleme ihtiyacından
doğmuştur.
Tarımın keşfinden sonra, her biri 70-80 kişilik klanlar ekip
biçtikleri yerlerin (tarlalarının) yanına yerleşti. Avcı-toplayıcıların
mahsullere dadanmasını önlemek için 4-5 klan birleşerek 300-350 kişilik
köyleri, daha büyük birleşmeler de 3-4 bin kişilik kasabaları oluşturdu. Bu
yerleşimlerde düzeni sağlamak için inanca daha çok ihtiyaç duyuldu; işi artan
şamanlar rahipliğe, silo (tahıl deposu) yöneticiliğine ve toplum üzerinde söz
sahipliğine yükseldi.
Şamanlar arasındaki teba ve bağış rekabeti giderek cemaatler
arası rekabete dönüştü; her cemaat kendi inancını daha kudretli kılmak için
yeni mitolojiler üretti. Bu yeni metafizik anlatılar da nihayetinde tanrı ve
tanrılar kavramını doğurdu.
İnsan beyni, anlamlandıramadığı soyut fenomenleri
anlamlandırmak için onlara insan özellikleri yükleme (antropomorfizm)
eğilimindedir.
·
Nehir sadece akmıyordur; orada öfkeli bir varlık
vardır.
·
Şimşek rastgele çakmıyordur; yukarıda birisi
kızgındır ve mızrak fırlatıyordur.
·
Bu doğa güçleri zamanla isimler aldı, karakter
özellikleri kazandı ve rüzgarın gücü rüzgar tanrısına (örneğin Yunan'da
Aeolus), denizin dalgalanması deniz tanrısına (Poseidon) dönüştü.
Zaten önceden doğmuş antik inançlar inandıkları ruhların
bazılarını daha fazla önemsemeye (fetişleştirmeye) başlamış, onlara
antropomorfik (insanımsı) özellikler atamışlardı. Bu da “tanrı” ve “tanrılar”
keşfine giden bir yoldu.
İnsanlar avcı-toplayıcı küçük gruplardan (30-50 kişi) çıkıp
binlerce kişinin bir arada yaşadığı büyük topluluklara dönüştükçe, herkesin
birbirini gözetlemesi imkansız hale geldi. İşte bu noktada, “Beni kimse
görmüyor ama yukarıda her şeyi gören, niyetimi bile bilen ve kurallara uymazsam
beni/kabilemi cezalandıracak bir güç var” inancı, muazzam bir görünmez sopa (ve
toplumsal tutkal) işlevi gördü. Yapılan araştırmalar, ahlaki kuralları
denetleyen ve cezalandıran tanrı inançlarının, toplumsal işbirliğini ve büyük
medeniyetlerin kurulmasını tetiklediğini gösteriyor.
Evreni ve insanları yaratan tanrılar anlatısının, yani
politeizmin, bundan yaklaşık 10 bin yıl önce (MÖ 8000'ler) Anadolu,
Levant ve Mezopotamya'yı kapsayan Ortadoğu'da doğduğunu söyleyebilirim.
Not: İlginçtir, tanrıdan önce tanrıça vardı. Antik
insanlar yaratıcıyı önce dişi olarak kavramsallaştırdı; çünkü doğuran dişiydi,
öyleyse yaratan da dişi olmalıydı. İlk büyük ilah bu yüzden Toprak Ana'ydı
belki de.
·
Zaten pek çok yerde bulunan ve tarihi 30 bin yıl
önceye kadar giden tombul ve büyük memeli kadın heykelciklerinden (Venüs
Heykelcikleri) antik insanların doğurgan kadınları kutsal gördüklerinin
işaretidir.
·
Tarihin ilk kent yerleşimlerinden biri olan
Çatalhöyük’te bulunan ve 8 bin yıl öncesine tarihlenen “oturan kadın heykeli”
de muhtemelen bir tanrıçayı simgeliyor. Gerçi arkeolog James Mellaart’ın bu
yorumuna bir başka arkeolog Ian Hodder tarafından karşı çıkılır. Ona göre bu
tür heykelcikler sadece bir "tanrıça"yı değil; yaşlılığı, bereketi,
gücü, sosyal statüyü veya ata ruhlarını temsil ediyor olabilir.
·
Spekülatif bir tez: Dinler tarihinde Ktonik
(toprağa, rahme, yeraltına, karanlığa ve berekete ait olan dişil inançlar) ile Uranik
(göğe, güneşe, fırtınaya, yasaya ve güce ait olan eril inançlar) ayrımı vardır.
Avcı-toplayıcılık ve erken tarım döneminde insan toprağa bağımlıydı
(Ktonik/Tanrıça dönemi). Ancak kentler kurulup, mülkiyet savaşları başlayıp,
surlar inşa edildikçe toplumlar askerileşti. Toplum askerileştikçe gücü elinde
tutan eril krallar, gökyüzünün fırtına ve savaş tanrılarını (Zeus, Marduk,
Yahve) panteonun başına geçirdi veya tek tanrı yaptı (Uranik/Tanrı dönemi).
Dişil yaratıcılığın yerini, güce ve yasaya dayalı eril otoritenin alması, inanç
evriminin en dramatik kırılmasıdır.
Tanrılara kurban verme de Politeizm zamanında çıkmış
bir uygulama gibi görünüyor. Kurban verme geleneğinin tam olarak ilk ne zaman
başladığını kesin olarak bilmiyoruz, çünkü yazının ortaya çıkışından çok daha
önceki dönemlere uzanıyor. Ancak arkeolojik bulgular, hayvanların ritüel
amaçlarla gömülmesi ve sunulmasının en az MÖ 5. binyılda (yaklaşık 6.000-7.000
yıl önce) var olduğunu gösteriyor. Eski Mısır'daki Badari kültürüne ait
mezarlarda kurban edilmiş olabileceği düşünülen hayvan kalıntıları bulunmuştur.
Ayrıca Neolitik dönemde, insanların avcı-toplayıcılıktan tarıma ve hayvan yetiştiriciliğine
geçmesiyle kurban ritüellerinin yaygınlaştığı düşünülmektedir.
Antropologlara göre kurbanın mantığı, “değerli bir şeyi
vererek kutsal güçlerle ilişki kurmak” fikrine dayanıyordu. Kurban edilen şey
ne kadar değerliyse, sununun da o kadar anlamlı olduğuna inanılıyordu. Bazı
toplumlarda bu bir hayvan, bazılarında ürünler ve yiyecekler, daha nadir
durumlarda ise insan kurbanları olabiliyordu.
Politeizmin en güçlü, en yaygın ve en kurumsal olduğu dönem
ise MÖ 3000'ler olsa gerek. Bu çağda, birbirinden 2-3 bin km uzaktaki İndus,
Sümer ve Mısır uygarlıklarında çok güçlü çoktanrılı mitolojilere rastlıyoruz.
Sonrasında Yunan'da, Roma'da, İskandinavya'da, Arabistan'da ve Uzak Doğu'da da
politeist inançlar görülür.
Politeist inançların yükseldiği ve kurumsallaştığı yerler
nüfusu 20 binleri aşan kalabalık kasabalar (kentler) olurken kaldıraç noktaları
da tapınaklarıydı. Örneğin Sümerlerde tapınaklar sadece ibadet yeri değil;
vergilerin (tahılların) toplandığı, kıtlık zamanı dağıtıldığı, muhasebenin
tutulduğu (ve dolayısıyla yazının icat edildiği) ilk bankalar ve idari
merkezlerdi. İnsanlar tanrılardan korktukları için tapınağa ürün teslim
ediyorlardı. Yani inanç, merkezi otoritenin hukuku ve ekonomiyi organize etmek
için kullandığı en verici operasyonel araçtı.
Tarımla birlikte nüfus patlaması yaşandı, şehirler kuruldu.
Artık “ormanın ruhu kızar” sopası yetersiz kalmaya başladı; çünkü
şehirde orman yoktu ve binlerce yabancı bir aradaydı. “Eğer kralın koyduğu
yasalara uymazsan, vergini çalarsan, komşunun malına göz dikersen; her şeyi
gören fırtına tanrısı / adalet tanrısı seni hem bu dünyada (kıtlıkla,
hastalıkla) hem de öldükten sonra cezalandırır” demek insanları disipline
ediyor ve şehirde düzen sağlıyordu.
Politeizm, erken kent devletleri ve krallıklar için
toplumsal düzeni tesis etmenin, halkın idareye gönüllü katılımını sağlamanın ve
askeri gücü organize etmenin en etkili ideolojik aracı haline gelmiştir. Çok
tanrılı panteonların ürettiği, mitolojik ve ajitatif anlatılarla beslenen bu
yeni maneviyat, bireyde kabile bağlarının ötesinde bir 'kent aidiyeti'
yaratmıştır. Böylece, tanrılarının koruduğu kutsal kent uğruna canını feda
etmeyi ve savaşmayı göze alan, dini motivasyonla donatılmış organize orduların
ve adanmış askerlerin tarih sahnesine çıkışı mümkün olmuştur.
Politeist tanrıların özellikleri
Politeist tanrılar genellikle insan formundadır ve insani
duygulara (öfke, kıskançlık, aşk, entrika, hırs) sahiptir. Evlenir, savaşır,
çocuk sahibi olurlar. Onları insanlardan ayıran en büyük fark ölümsüzlükleri ve
muazzam güçleridir.
Tanrılar bir hiyerarşi içinde yaşar. Genellikle başlarında
bir “baştanrı” bulunur (Yunan'da Zeus, İskandinav'da Odin, Sümer'de Enlil).
Ancak bu baştanrı mutlak ve her şeye gücü yeten bir varlık değildir; diğer
tanrılarca kandırılabilir, engellenebilir ya da konsey kararlarına uymak
zorunda kalabilir.
Pek çok politeist sistemde tanrıların bile üstünde, onların
dahi değiştiremeyeceği mutlak bir Kader (kozmik yasa) vardır. Örneğin Zeus
bile, bir insanın ne zaman öleceğini belirleyen kader ipliklerini kesen
tanrıçalara (Moiralar) müdahale edemez.
Politeist dinlerde genellikle “benim tanrım gerçek, seninki
sahte” kavgası olmaz. Bir kabile ya da devlet bir diğerini fethettiğinde, karşı
tarafın tanrısına saygı gösterir, hatta onu kendi sistemine katardı. Örneğin
Romalılar Yunan tanrılarını kendi tanrılarıyla eşleştirmiştir (Zeus = Jüpiter,
Ares = Mars). İnanç savaşları ya da dogmatik engizisyonlar politeist dünyada
pek görülmez.
Antik atalarımız neden birden fazla tanrıya ihtiyaç duydu? Bunun
temel nedeni, dünyadaki olayları sınıflandırma ihtiyacıdır:
·
Olayları farklı güçlere bağlamak. Güneş
doğup batıyor, yağmur yağıyor ya da kuraklık oluyor, şimşek çakıyor, hastalık
çıkıyor, insanlar doğup ölüyordu. Bugün bunları fizik, biyoloji ve
meteorolojiyle açıklıyoruz; eski insanlar ise her olayı ayrı bir gücün
yönettiğini düşünüyordu. Bu yüzden yağmur için bir tanrı, deniz için bir tanrı,
savaş için bir tanrı bulunması onlara doğal görünüyordu.
·
Toplumun gökyüzüne yansıtılması. İnsanlar
avcı-toplayıcılıktan tarım toplumuna geçtiğinde toplumda uzmanlaşma başladı:
Çiftçiler, demirciler, askerler, yöneticiler... Bir krallıkta kral, komutanlar,
valiler ve zanaatkârlar nasıl varsa, gökyüzünde de benzer bir düzen hayal
edildi. Yunanlar tanrıları büyük bir aile ve devlet gibi düşünüyordu: Zeus
kraldı, Poseidon denizlerden, Ares savaştan, Athena bilgelikten sorumluydu.
Yani panteonlar çoğu zaman toplumun göğe yansımasıydı.
·
Pratiklik. Tek bir evrensel tanrı yerine
farklı ihtiyaçlar için farklı ilahlara yönelmek pratikti: denizci deniz
tanrısına, çiftçi bereket tanrısına, asker savaş tanrısına dua ederdi. Bu da
dini günlük hayatla doğrudan ilişkilendiriyordu.
Ayrıca hemen her panteonda ortak bir model görülür: bir
gökyüzü tanrısı, bir güneş tanrısı, bir ay tanrısı, bir bereket/tarım tanrısı,
bir savaş tanrısı ve bir ölüler dünyası tanrısı. Bu ortak örüntü tümüyle
tesadüf değildir. Karşılaştırmalı mitoloji, özellikle Hint-Avrupa halklarının
baştanrılarının ortak bir kökene dayandığını gösterir: Yunan Zeus, Roma Jüpiter,
Hint Dyaus ve Cermen Tyr adlarının hepsi, yeniden kurulan
Proto-Hint-Avrupa gök tanrısı “Dyeus Phater (Gök Ata)” sözcüğünden türemiştir.
Yani farklı halkların gök tanrıları çoğu zaman aynı kadim kavramın birbirinden
uzaklaşmış biçimleridir.
Politeist inanca sahip antik uygarlıkların belli başlı
tanrıları şunlardı:
·
Sümerler
o
An (Anu) – Gökyüzü tanrısı, tanrıların atası.
o
Enlil – Hava, rüzgâr ve krallık gücü.
o
Enki (Ea) – Bilgelik, su, zanaat ve büyü.
o
Ninhursag – Toprak ve bereket ana tanrıçası.
o
Utu (Şamaş) – Güneş ve adalet.
o
İnanna (İştar) – Aşk, bereket ve savaş.
·
Akadlar, Asurlular ve Babilliler
o
Marduk – Babil'in baş tanrısı.
o
Aşur – Asurların ulusal baş tanrısı.
o
İştar – Aşk ve savaş tanrıçası.
o
Şamaş – Güneş ve adalet.
o
Sin (Nanna) – Ay tanrısı.
·
Antik Mısır
o
Ra (Re) – Güneş tanrısı.
o
Osiris – Ölüm ve öteki dünya.
o
İsis – Annelik, büyü ve koruyuculuk.
o
Horus – Krallık ve gökyüzü.
o
Set – Çöl, fırtına ve kaos.
o
Anubis – Mumyalama ve ölülerin rehberliği.
o
Thoth – Bilgelik ve yazı.
·
İndus ve Hindu Geleneği
o
İndra – Fırtına ve savaş.
o
Agni – Ateş.
o
Varuna – Kozmik düzen ve sular.
o
Brahma – Yaratıcı.
o
Vişnu – Koruyucu.
o
Şiva – Dönüştürücü/yokedici.
o
Lakşmi – Zenginlik.
o
Sarasvati – Bilgelik.
o
Durga/Kali – Güç ve koruma.
·
İskandinav (Norse)
o
Odin – Bilgelik, savaş ve şiir.
o
Thor – Gök gürültüsü.
o
Freyja – Aşk, bereket ve büyü.
o
Freyr – Bereket ve refah.
o
Tyr – Adalet ve savaş.
o
Loki – Hile ve değişim.
o
Hel – Ölüler diyarı.
·
Antik Yunan
o
Zeus – Gökyüzü ve tanrıların kralı.
o
Hera – Evlilik.
o
Poseidon – Denizler.
o
Hades – Yeraltı dünyası.
o
Athena – Bilgelik ve strateji.
o
Ares – Savaş.
o
Apollo – Güneş, sanat ve kehanet.
o
Artemis – Avcılık.
o
Aphrodite – Aşk ve güzellik.
o
Hermes – Ticaret ve haberci.
o
Demeter – Tarım.
o
Dionysos – Şarap ve coşku.
·
Antik Roma
o
Jupiter (Zeus)
o
Juno (Hera)
o
Neptune (Poseidon)
o
Mars (Ares)
o
Venus (Aphrodite)
o
Mercury (Hermes)
o
Minerva (Athena)
o
Diana (Artemis)
o
Vulcan (Hephaistos)
·
İslam Öncesi Araplar
o
Hubel – Mekke'deki önemli putlardan biri.
o
El-Lât – Bereket ve koruyuculukla
ilişkilendirilen tanrıça.
o
El-Uzzâ – Güç ve koruma tanrıçası.
o
Menât – Kader ve talih tanrıçası.
·
Keltler
o
Lugh – Beceri ve savaş.
o
Dagda – Bilgelik ve bereket.
o
Brigid – Şifa ve şiir.
·
Şinto (Japonya)
o
Amaterasu – Güneş tanrıçası.
o
Susanoo – Fırtınalar.
o
Tsukuyomi – Ay.
·
Aztekler
o
Quetzalcoatl – Bilgelik ve uygarlık.
o
Huitzilopochtli – Güneş ve savaş.
o
Tlaloc – Yağmur
Her kent, her krallık kendi tanrılar kulübüne sahipti.
Tanrılara atfedilen güçler ve işlevsellik hemen hemen benzerdi. Yaratıcı
topluluklar daha fazla tanrı icat ediyordu.
Farklı kabileler veya şehir devletleri savaşlar ya da
anlaşmalar yoluyla birleştiğinde, her birinin taptığı yerel koruyucu
ruhlar/tanrılar yok edilmedi. Bunun yerine, barışı sağlamak adına bu tanrılar
ortak bir panteonda (tanrılar meclisinde) bir araya getirildi. Örneğin Babil
İmparatorluğu yükseldiğinde, fethettiği şehirlerin tanrılarını kendi baş
tanrısı Marduk'un altına yerleştirerek devasa bir politeist sistem inşa etti.
Politeist toplumların ortak özelliklerin biri de tanrılarına
dair anlattıkları insansı, masalsı, abartılı, gerçeküstü, dersler içeren
hikayeler, yani mitler (mythos) idi. Mitoloji, bir toplumun evreni,
doğayı, insanı, ölümü, tanrıları ve yaşamın anlamını açıklamak için oluşturduğu
kutsal hikâyeler bütünüdür. Bu hikâyeler yalnızca masal değildir; aynı zamanda
toplumların inançlarını, değerlerini, korkularını ve dünya görüşlerini yansıtır.
Mitolojiye bazen “efsane bilimi” de denir. Mitoloji, antik insanın hem bilimi
hem felsefesi hem de psikolojisiydi.
“Dünya nasıl var oldu? İnsan neden yaratıldı? Gece ve gündüz
neden birbirini takip ediyor?” Mitoloji, bu devasa sorulara öyküsel yanıtlar
verdi. Kaostan düzenin nasıl çıktığını tanrıların savaşları üzerinden anlattı.
Bu nedenle farklı kentlerin, krallıkların ve uygarlıkların mitolojilerinde
yaratılış, tufan, tanrılar, kahramanlar ve iyilik-kötülük mücadelesi gibi ortak
temalar sıkça görülür. Bu benzerlikler hem kültürel etkileşimin hem de
insanlığın ortak deneyimlerinin bir yansımasıdır.
Antik dünyada kurallar ve yasalar soyut hukuk felsefesine
dayandırılamazdı; ilahi bir kaynağa ihtiyaç vardı. Mitler, toplumsal normları,
evlilik ritüellerini, tarım takvimini ve kralların otoritesini meşrulaştırmak
için uyduruldu. “Kral, Tanrı'nın soyundan gelmektedir” miti, toplumsal düzeni
korumanın en kolay yoluydu.
Doğal afetler, hastalıklar ve ölüm karşısında çaresiz olan
antik insan için mitler birer terapi aracıydı. Dünyanın başıboş olmadığını,
yaşanan acıların tanrıların bir planı (veya cezası) olduğunu bilmek,
anlamsızlık boşluğundan daha katlanılabilirdi. Kurbanlar ve ritüeller
aracılığıyla tanrılarla pazarlık edebileceklerini düşünmek onlara sahte de olsa
bir kontrol hissi veriyordu.
Politeizm atalarımızdan bazılarına yanlış gelmiş; ya da
toplumsal ve varoluşsal sorunları gidermede, bireysel huzuru sağlamada yetersiz
kalmış olmalı ki, tanrıları azaltma ve bazılarının önemini artırma eğilimi
doğdu. Ne var ki bu geçiş birdenbire olmadı; arada köprü kavramlar yer aldı:
·
Henoteizm (baştanrıcılık): Birden çok
tanrının varlığını kabul etmekle birlikte, içlerinden birine ötekilerden üstün
olarak tapınmak. (“Başka tanrılar da var, ama kabilemizin en büyük koruyucusu
Marduk'tur.”)
·
Monolatri (özel tanrıcılık): Başka
tanrıların varlığına inanmakla birlikte yalnızca tek bir tanrıya ibadet etmeyi
emreden sistem. Erken dönem İsrailoğulları inancının ve bazı antik Ortadoğu
dinlerinin bu evreden geçtiği kabul edilir.
Politeizmden tek tanrıcılığa geçişin en erken ve en çarpıcı
örneklerinden biri Antik Mısır'da yaşandı. MÖ 14. yüzyılda firavun Akhenaten
(IV. Amenhotep), Mısır'ın kalabalık tanrı panteonunu bir kenara bırakıp
yalnızca güneş tanrısı Aten’e tapınmayı dayattı. Tarihin bilinen ilk tek
tanrıcılık (ya da monolatri) denemelerinden sayılan bu reform, Akhenaten'in
ölümünden sonra terk edildi ve eski çoktanrılı düzen geri geldi; yine de tek
tanrı fikrinin, çoktanrıcılığın tam içinden nasıl doğabildiğini göstermesi
bakımından önemlidir.
Düalist dinler
Düalist (ikici) dinler de çok tanrılı dinler kapsamındadır.
Düalizm, evrenin temelinde birbirine karşıt iki ilke ya da gücün bulunduğunu
savunur; bu güçler genellikle iyi-kötü, ışık-karanlık, düzen-kaos, ruh-madde
gibi zıtlıklarla ifade edilir. Başlıca düalist dinler Zerdüştlük ve
Maniheizm'dir.
·
Zerdüştlük: Ahura Mazda iyiliği,
doğruluğu ve ışığı; Angra Mainyu (Ahriman) ise kötülüğü ve yıkımı temsil eder.
·
Maniheizm: Zerdüştlüğün içinden çıkan,
Hristiyanlık, Yahudilik ve Budizm'den de etkilenen Maniheizm'in merkezinde ışık
ile karanlık, iyi ile kötü arasındaki kozmik mücadele vardır. Bu ikiliklerin de
ilahi hamileri bulunur (bunları iki ayrı tanrı olarak düşünebiliriz).
İbrahimi Dinlerde Politeizmin İzleri
Monoteist İbrahimi dinler, doğdukları coğrafyaların köklü
çoktanrılı (pagan) gelenekleri, mitolojileri ve hukuk normlarıyla derin
etkileşimler yaşamıştır. Eski pratikleri tamamen yok etmek yerine, onları
teolojik potalarında eritip dönüştürerek bünyelerine katmışlardır.
Tek tanrılı dinler, çok tanrılı dinlerin içinden çıkmıştır.
Bu yüzden İbrahimî dinlerin anlatıları ile çoktanrılı dinlerin mitolojileri
arasında benzerlikler vardır; hatta ibadet biçimleri, ilahi kurallar ve görevler,
dinî bayramlar arasında da benzerlikler görülür. Bu benzerliklere ister
araklama deyin, ister kültürel etkileşim deyin, isterseniz hiç kabul etmeyin;
ama bunlar “üstü örtülemeyecek” bir gerçektir.
Yahudilik; Mezopotamya, Kenan (Levant) ve Mısır
çoktanrılı dinlerinin kültür kavşağında şekillenmiştir:
·
Mezopotamya: Tevrat’taki Nuh Tufanı
anlatısı, Sümer-Babil kökenli Gılgamış ve Atrahasis destanlarıyla büyük
benzerlik taşır. Musa Şeriatı'ndaki “kısas” gibi kurallar Hammurabi
Kanunları’ndan, kutsal Şabat (Cumartesi) günü ise Babil takvimindeki
uğursuz/kutsal “Sapattu” dinlenme günlerinden devralındığı ileri sürülür.
·
Kenan (Levant): Kenan panteonunun baş
tanrısı “El” ve çoğul formu “Elohim”, Yahudilikte tek tanrıyı isimlendirmek
için alınmıştır. Kudüs Tapınağı’nın üç bölümlü mimari şeması ve kurban
ritüelleri de Kenan tapınak kültürüyle birebir örtüşür.
·
Mısır: Firavun Akhenaten’in tek tanrılı
(Atenist) reformu Yahudi monoteizmini felsefi olarak etkilediği
düşünülmektedir. Nitekim Mezmur 104, Mısır'ın “Büyük Aten İlahisi” ile aynı
metaforları içerir. Ahit Sandığı tasarımı Mısır kutsal sandıklarından, sünnet
pratiği ise Mısır soylu/rahip sınıfının temizlik geleneğinden kutsal bir ahit
işaretine dönüştürülmüştür.
·
Bazı arkeolojik yazıtlarda “Yahve ve onun
Aşerası” ifadesi bulunmuştur; kimi bilim insanı bunu, Yahve'nin bir tanrıçayla
ilişkilendirilmiş olabileceğine dair kanıt olarak yorumlar.
·
İbranice Kutsal Kitap'ta Baal gibi başka
tanrılara tapınmanın eleştiriliş biçimi, sanki Baal'in varlığını kabul eder;
ama Baal'in İbranilerle ilgilenmediğini ve ilgilenmeyeceğini, dolayısıyla ona
tapınmanın gereksiz olduğunu, İbranilerin tanrısının Yahve, diğer tanrılarınsa
başka kavimlerin tanrıları olduğunu ima eder gibidir.
Amerikalı ünlü İbranice, Kitab-ı Mukaddes ve Ugarit dili
uzmanı Mark S. Smith’in 1990 yılında yayımlanan “Tanrı'nın Erken Tarihi”
adlı eserinde, Yahudiliğin (ve dolayısıyla Hristiyanlık ile İslam'ın) temelini
oluşturan İsrail monoteizminin (Tek Tanrıcılığının) gökten aniden düşmediğini;
Aksine Antik Kenan panteonunun ve çok tanrılı inançlarının içinden aşamalı
olarak evrildiğini filolojik ve arkeolojik kanıtlarla ortaya koyar. Geleneksel
kabul gören anlatı, İsrailoğulları'nın en başından beri tek tanrılı olduğu ve
Kenan'ın çok tanrılı uygulamalarının sadece bir “sapma” olduğu yönündedir.
Smith ise Kitab-ı Mukaddes metinlerini, Ugarit tabletlerini ve arkeolojik
bulguları analiz ederek, İsrailoğulları'nın başlangıçta Kenan panteonundaki
Tanrılara (El, Baal, Aşera vb.) tapındığını ve Tanrı Yahveh'in bu tanrıların
niteliklerini zamanla bünyesinde toplayarak “Tek Tanrı” haline geldiğini
savunur.
Hristiyanlık, Roma ve Helenistik dünyada yayıldıkça
pagan kitlelerin adaptasyonunu kolaylaştırmak için birçok eski inanış ve
ritüeli bünyesine dahil etmiştir:
·
Teslis ve Azizler: Üçleme (Teslis)
inancı, antik çoktanrılı dünyadaki üçlü tanrı grupları (Mısır'da
Osiris-İsis-Horus) ile yapısal bir süreklilik taşır. Paganizmdeki yerel ve
işlevsel tanrıların yerini zamanla Azizler almıştır (Deniz tanrısı Poseidon'un
Aziz Nikolaos'a dönüşmesi gibi). Eski “Ana Tanrıça” (İsis, Kibele) kültü ve
ikonografisi ise Meryem'e “Theotokos” (Tanrı Doğuran) unvanı verilerek ona
aktarılmıştır.
·
Bayramlar ve Semboller: Noel (25 Aralık),
Roma'nın Güneş Tanrısı Sol Invictus'un doğumu ve Mitraizm'in kış gündönümü
festivalidir. Bahar tanrıçası Eostre'den adını alan Paskalya'daki
tavşan/yumurta sembolleri pagan bereket ritüelleridir. Sanattaki hale (ışık
çemberi) güneş tanrılarından, pazar ibadeti Roma'nın güneşe tapınma gününden
(Dies Solis), adak mumu ve tütsü kullanımı ise pagan tapınaklarından mirastır.
İslamiyet, İslam öncesi (Cahiliye dönemi) Arap
toplumunun çoktanrılı örfi yapısını tamamen reddetmek yerine putperest
unsurlardan temizleyip adalet ekseninde muhafaza etmiştir:
·
Hac ve Kabe: Pagan dönemde putlar merkezi
olan Kabe'nin kutsallığı korunmuş; putperestlerin yaptığı tavaf, Safa ve Merve
tepeleri arasındaki Sa'y yürüyüşü, ihram, Arafat ve Müzdelife vakfeleri tevhidi
bir anlam yüklenerek İslam ibadet sistemine aynen aktarılmıştır.
·
Haram Aylar ve Harem: Savaşmanın yasak
olduğu dört kutsal ay (Zilkade, Zilhicce, Muharrem, Recep) ve Mekke çevresinin
(Harem) bitki ve hayvanlara dahi zarar verilmez bir “sit alanı” kabul edilmesi
kuralı pagan gelenekten onaylanmıştır.
·
Hukuk ve Toplum: Evlilikte kadına verilen
mehir, kadının bekleme süresi olan iddet ve bir temizlik/erginlenme alameti
olan sünnet Cahiliye örfünden devam ettirilmiştir. Ceza hukukundaki kan
davalarını sınırlayan kısas, 100 deve olarak belirlenen kan bedeli (diyet) ve
faili meçhul cinayetlerdeki toplu yemin usulü (kaseme) rafine edilerek İslam
hukukuna entegre edilmiştir.
İbrahimi dinlerdeki melek ve şeytan kavramları, politeizmden
monoteizme erozyonla transfer olan alt tanrıların yansımalarıdır. Baş tanrı
dışındaki tüm alt tanrılar, fonksiyonlarına göre ya “kanatlı uysal
hizmetkarlara” (meleklere) dönüştürülmüş ya da rakip inançları kötülemek adına “şer
odakları” (şeytanlar/iblisler/cinler) olarak yeniden etiketlenmiştir.
Öte yandan İbrahimî dinler, kendilerinden önceki antik
inançların döngüsel evren algısını kırarak tarih sahnesine çizgisel zamanı ve
aşkın tek Tanrı modelini çıkarmıştır. Doğanın içindeki kutsal ruhları
(animizmi) temizleyerek doğayı insanın hizmetine sunmuş; hakikati insanın içsel
arayışından (Doğu bilgeliğinden) alıp göksel vahyin ve peygamberlerin mutlak
otoritesine teslim etmiştir. Sundukları “tek mutlak doğru” iddiası ve çizgisel
zamanın yarattığı “kurtuluş aciliyeti”, bu dinleri tarihin en dinamik, fetihçi
ve dönüştürücü sosyal güçleri haline getirmiştir.
Günümüze ulaşan politeist inançlar
Dünyanın pek çok yerinde ortaya çıkan politeist inançların
çoğu gücünü kaybedip yok olurken, bazıları günümüze ulaşabilmiştir: Hinduizm,
Şintoizm, Taoizm, Çin'deki yerel halk inançları ve Afrika'daki yerel kabile
inançları buna örnektir.
·
Hinduizm, dışarıdan bakıldığında çok
tanrılı özellikler gösterir; ama onu yalnızca “çok tanrılı bir din” olarak
tanımlamak eksik kalır. Hinduizmde Vişnu, Şiva, Devi (Tanrıça), Ganeşa ve daha
pek çok tanrı ve tanrıçaya ibadet edilir. Bu nedenle birçok kişi Hinduizmi
politeist sayar. Ancak Hindu felsefesinin önemli akımlarında, bu farklı
tanrıların aslında Brahman denen tek ve nihai ilahi gerçeğin farklı
tezahürleri olduğu düşünülür. Bu yüzden akademisyenler Hinduizmi tanımlarken
kimi zaman politeist (çok tanrılı), kimi zaman henoteist (bir tanrıyı yüceltip
diğerlerini inkâr etmeyen), kimi zaman monolatrik (bir tanrıya ibadet edip
diğerlerinin varlığını kabul eden), kimi zaman da monoteist (her şeyin tek bir
nihai gerçekliğe dayandığını savunan) olarak nitelendirir. Bugün Hindistan'da
birçok Hindu pratikte birden çok tanrıya ibadet eder; ama bu tanrıların çoğu,
birbirinden bağımsız varlıklar değil, daha yüksek bir ilahi gerçekliğin farklı
görünümleri kabul edilir. Bu yönüyle Hinduizm, Antik Yunan ya da Antik Mısır
çoktanrıcılığından daha karmaşık bir yapıdadır.
o
Hinduizm, burada bahsettiğimiz tüm antik
inançlardan sadece etkilenmemiş; bu inançların neredeyse tamamını bünyesinde
eritip, onları binlerce yıl boyunca koruyarak günümüze taşımış yaşayan bir “inanç
müzesi” gibidir. O, naturist bir doğa tapınımından animist bir ruh göçüne,
totemik hayvan kutsallığından panteist bir evren bütünlüğüne kadar makalemizde
saydığımız tüm antik katmanları yok etmeden bünyesinde barındıran,
proto-inançların modern dünyada yaşayan en büyük teolojik kalesidir. Dünyanın
en eski yaşayan büyük dinlerinden biri olan Hinduizm, İbrahimî dinlerin aksine
geçmişteki proto-inançları “batıl” veya “sahte” ilan edip yok etmemiş; tam
tersine, onları kendi devasa teolojik çatısının altına birer katman olarak
yerleştirmiştir.
·
Şintoizm (Japonya): Doğada, atalarda ve
kutsal mekânlarda bulunan çok sayıdaki kami’ye (kutsal varlık) inanılır. Şinto
bugün de Japonya'da yaygın biçimde uygulanır.
·
Taoizm ve Çin halk inançları: Çin'de
yaygın olan Taoizmin bazı halk uygulamalarında çeşitli tanrı ve ilahi varlıklar
yer alır. Yerel Çin inanışları da çok sayıda tanrı, ruh ve ata kültünü
barındırır; bu uygulamaların bir kısmı Taoizmle iç içe geçmiştir.
·
Afrika: Kıtanın çeşitli bölgelerinde çok
sayıda tanrı, ruh ve ata varlığına dayanan inanç sistemleri hâlâ yaşamaktadır.
Politeizmin diğer dinlere en büyük etkisi, insanlığın ilk
büyük dinî ve mitolojik mirasını oluşturmuş olmasıdır. Sonraki dinler bu
mirastan bazen fikir almış, bazen onu dönüştürmüş, bazen de ona karşı çıkarak
kendi kimliğini kurmuştur. Bu nedenle dinler tarihi, dinleri birbirinden kopuk
yapılar olarak değil, uzun bir kültürel etkileşim zincirinin halkaları olarak
inceler.
………………………………………..
Buraya kadar Antik İnançlar’dan ayrıntılı olarak bahsettik.
Özetle ne demiştik; Natürizm doğayı kutsadı. Animatizm
doğanın içine bir güç yerleştirdi. Animizm o güce isim, karakter ve irade
verdi. Totemizm o ruhlardan birini “bizim” ilan etti. Panteizm hepsini tek bir
bütünde topladı. Şamanizm arada bir aracı yarattı. Politeizm ise ruhları
tanrılaştırıp gökyüzüne bir saray kurdu.
Şimdi antik inançları “Paganizm” perspektifinden ele alalım.
PAGANİZM
Paganizm bir inanç değildir, bir yaftalamadır. Paganizm,
günümüzde sıklıkla yanlış anlaşılan, genellikle tek tanrılı dinlerin
perspektifinden “putperestlik” veya “ilkel inançlar” olarak yaftalanmış, ancak
aslen insanlığın doğayla kurduğu en derin, en estetik ve organik bağı temsil
eden geniş bir şemsiye kavramdır.
Pek çok kişi Paganizmi Şamanizm veya Politeizm zanneder ve
böyle ahkam keser. Bazıları antik inançlara bazıları İbrahimi olmayan tüm
dinlere paganizm dendiğini zanneder. Bazıları da İslam öncesi putperest
dinlerden bahsederken paganizm terimini kullanır. Bazıları da ilkel antik
dinleri pagan olarak addeder.
Paganizm tek Tanrı inancına sahip batı dünyası tarafından bölgelerindeki
eski dinlere, inançlara ve inanışlara verdikleri genel bir addır. Bir başka
deyişle; kendi dinlerinin ilahi olduğuna inananların dünyevi gördükleri başkalarının
dinlerine taktığı isimdir. Küçültücü bir ifadedir.
Paganizm, köken olarak latince “paganus”, yani “kırsal”
sözcüğünden türemiştir. Sadece köylerde görülen, unutulmaya yüz tutmuş dinleri
anlatır. Elbette bu “köylü” dinleri: Naturist, Animatist, Animist, Totemist, Panteist,
Şamanist ve Politeisttir. Roma İmparatorluğu’nda Hristiyanlık resmi din haline
gelip şehirlerde hızla yayılırken, eski doğa inançlarına sadık kalan, değişime
direnen taşra ve köy halkını tanımlamak için (biraz da küçümseyici bir edayla)
bu terim kullanılmıştır.
Paganizm tek bir kurucusu, kutsal kitabı veya merkezi
otoritesi olan bir “din” değildir. Aksine, doğa merkezli, antik inanışları ve
inançları içeren, çok tanrılı veya panteist bir dünya görüşünü paylaşan kadim inançların
bütünüdür.
Paganizm tek bir inancı değil, tek Tanrıcılık dışındaki tüm inançları,
hatta İbrahimi dinlerin dışladığı dinleri de ifade eder. Biri pagan inançlardan
bahsediyorsa hangi pagan inanç olduğunu sormak gerekir. Çünkü “pagan inançlar”
kavramı çok genel kapsamlıdır ve birbiriyle kel alakalı dinleri aynı potaya
sokmaktır.
İbrahimi dinler diğer monoteist dinleri de pagan kabul eder.
Örneğin; panteizm, Sabiilik, Bahailik pagan dindir. Hatta önceki İbrahimi din
sonraki İbrahimi dini de pagan kabul eder.
İslam alimleri Pagan inançlar yerine “batıl inançlar”, “sapkın
dinler”, “putperstler”, “müşrikler” diyerek bu sınıflandırmayı
(ötekileştirmeyi) yapar. Onlar da kendisinden başka (hatta kendi mezhebinden
başka) hiçbir dini inancı sevmezler ve yanına dahi yaklaşmazlar.
Arkeolojik ve etimolojik kalıntılara bakacak olursak tüm
dinler bu makalede bahsettiğimiz inanışlar ve inançlar üzerinde yükselmiştir. Ama
maalesef “pagan”, “sapkın” veya “kafir” yaftasıyla bu inanışları ve inançları
ötekileştirirler. Bir tek felsefi inançlar bu antik inançlara çamur
atmaz. Ama elbette tek Tanrıcı dinler felsefi inançları da ötekileştirirler.
Bundan yüz yıl sonra çoğunluğu ele geçirecek bambaşka bir
inanış (deizm, agnostizim veya ateizm olabilir bu) Yahudiliği, Hristiyanlığı ve
İslam’ı da pagan sınıfına sokabilir.
Toparlayacak olursak paganizm diye bir din veya inanç
yoktur, tek Tanrıcılar tarafından pagan olarak sınıflandırılan dinler ve
inançlar vardır.
Not 1: Bazı tarihçiler ve antropologlar pagan inançlarda
kadınların daha özgür olduğunu iddia etmişlerdir ama bu iddialarına yönelik
yeterli somut kanıtlar ortaya koyamamışlardır. İddialarındaki “daha” kelimesi
ilahi dinlerle kıyasla kullanılmıştır. Gerçekten de ilahi dinlerde kadınların
özgürlüklerinin erkeklere kıyasla daha az olduğu aşikardır ama pagan kadınlara
kıyasla daha az özgür olduklarını iddia edebilir miyiz, bilemiyorum. Ama son
200 yıldaki aydınlanma hareketi sayesinde dünyanın pek çok ülkesinde kadınlar
daha özgür hale gelmişlerdir. İlahi dinler de bu kadın özgürleşmesine sesleri
pek çıkaramamışlardır.
Not 2: Paganlar için ibadet binalara sıkışmaz; açık
havada, ormanlarda veya kutsal alanlarda (Örn: Stonehenge) yapılır.
Not 3: Pagan inanca sahip olmakla yaftalanan Keltler
çok tanrılı bir inanca sahipti. Keltler güneş, ay, yıldızlar gibi tabiatın
unsurlarını kutsal kabul ederlerdi ve meşe, dağların zirveleri, nehirler hatta
bazı bitkilere saygı gösterirlerdi. Ateş bazı uluhiyetlerin bir sembolü
addedilirdi ve güneş ile ilişkiliydi. Ateş temizlenme ve arınma ile
ilişkiliydi. Kelt takvimi ay, güneş ve bitkisel döngülerle işlerdi. Arkeolojik
kalıntılar her yıl iki ekinoks ve gün dönümünün kutlandığını göstermektedir. Bu
festivaller Güneşin konumu ile yapılmaktaydı. Kelt inancının rahiplerine Druid
denirdi. MÖ 2000’li yıllarda Orta Avrupa’da ortaya çıkan Keltler ikibin yıl
süreyle tüm Avrupaya, Britanya adalarına ve hatta Anadoluya yayılarak
kültürlerini, dillerini ve dinlerini yaymışlardır. (Galler, Galya, Galatya,
Galata gibi kelimeler Keltleri ifade etmektedir)
Paganizmden de bahsederek antik inançlar bölümünü “şimdilik”
kapamış olduk. Ama makalenin tezine ulaşabilmek için Felsefi İnançlar ile
Monoteizm’den de bahsetmemiz şart.
FELSEFİ İNANÇLAR
İlahiyatçıların ve teologların din olarak görmediği, zaten
kendilerini de din olarak görmeyen ama milyonlarca takipçisi olan felsefi
diyebileceğimi inançlardan da bahsetmek istiyorum. Bunlar; Budizm,
Konfüçyüsçülük, Taoizm, Jainizim ve benzeri inançlardır. Bunlar yalnızca “inanç”
değil, aynı zamanda hayat felsefesi, ahlak sistemi ve dünya görüşü olarak da
görülürler. Ancak en doğru tanımla bunlar, “Bir Yaşam Sanatı ve Varoluş
Bilgeliği”dir.
Bu inançlarda İbrahimi dinlerdeki gibi Tanrı, vahiy,
peygamberler yoktur. Daha çok insan davranışı, ahlak, bilgelik, zihnin eğitimi,
evrenle uyum gibi kavramlar vardır. Bu nedenle bazı akademisyenler bunları “din”
olarak görse de bunları “felsefi inançlar” olarak kategorize etmemiz daha doğru
olur. Zaten bunların dinlerle değil, daha çok antik inanış ve antik inançlarla
bağı vardır. Dinlere özenmezler ama dinlerin onlara özenmeye çalıştığı görülür.
Nitekim dinlerin içinde heterodoks oluşumlara sebebiyet verdikleri görülmüştür.
Din olmamalarına rağmen bildiğimiz dinler gibi inananları
için kültürel bir tutkal görevi görmektedirler. Bu felsefi inançları kısaca ele
alırsak neden din olmadıklarını ama din görevi gördüklerini anlayabiliriz. Özellikle Asya kıtasında filizlenen ve insan
zihnini muazzam şekilde şekillendiren bu felsefi inanç sistemlerini ana
hatlarıyla aşağıda görebilirsiniz:
Budizm, MÖ 6. yüzyılda Kuzey Hindistan'da yaşamış
olan Siddhartha Gautama (Buda) tarafından başlatılmıştır. Temel amacı insanın
acı çekmesinin nedenini anlamak ve bundan kurtulmanın yolunu göstermektir.
Budizmin merkezinde Dört Yüce Gerçek bulunur: (1) Hayatta acı ve tatminsizlik
vardır. (2) Bunun nedeni arzu ve bağlanmadır. (3) Acının sona ermesi mümkündür.
(4) Bunun yolu Sekiz Aşamalı Yol'dur. Acıdan kurtulmak ve doğum-ölüm
döngüsünden (Samsara) çıkıp mutlak huzura (Nirvana) ulaşmak için doğru inanç,
doğru eylem, doğru meditasyon ve doğru yaşam biçimi gerekir. Budizm’e göre her
eylemin bir sonucu vardır. Ne ekersen onu biçersin mantığı, ahlaki sorumluluğu
tamamen bireyin omzuna yükler. Budizm’de yaratıcı bir Tanrı inancı zorunlu
değildir. Bu nedenle birçok akademisyen Budizm’i teist olmayan (nontheistic)
bir din veya felsefi din olarak niteler.
Jainizm Budizm ile aynı dönemde (MÖ 6. yy) Mahavira
tarafından Hindistan'da sistemleştirilen, ahlaki disiplin ve çileciliğin
sınırlarını zorlayan radikal bir felsefi inançtır. Temel ilkeleri: Hiçbir
canlıya zarar vermemek, Şiddetsizlik, Öz disiplin ve Manevi arınmadır. Jainizm
dünyevi olan her şeyden (mülkiyet, giysiler, arzular) arınarak ruhu maddiyatın
bağlarından kurtarmayı amaçlar. Jainizmde de yaratıcı bir Tanrı fikri merkezi
değildir.
Konfüçyüsçülük, MÖ 6. yüzyılda Çinli düşünür
Konfüçyüs (Kong Fuzi) tarafından sistemleştirildi. Konfüçyüsçülük esas olarak;
İyi insan olmak, Aileye saygı, Toplumsal düzen, Adalet, Eğitim ve Erdemli
yönetim ile ilgilenir. Metafizik veya ölüm sonrasıyla neredeyse hiç ilgilenmez.
Konfüçyüsçülükteki temel soru: “Evreni kim yarattı?” değil, “İnsan nasıl
yaşamalıdır?” sorusudur. Bu yüzden birçok kişi Konfüçyüsçülüğü bir din değil,
ahlak ve siyaset felsefesi olarak görür. Konfüçyüsçülüğe göre; toplumun huzuru,
bireyin ahlaklı olmasına ve hiyerarşik ilişkilere saygı duymasına bağlıdır
(Evladın babaya, halkın yöneticiye saygısı). Konfüçyüsçülük, yöneticilerin
soylu doğdukları için değil, bilge ve ahlaklı oldukları için başta olması
gerektiğini savunur. Çin bürokrasisini ve devlet aklını 2000 yılı aşkın süre
ayakta tutan omurga bu felsefedir.
Taoizm de Çin kökenlidir. Kurucu figür olarak
genellikle MÖ 6. yüzyılda Çin'de yaşadığı kabul edilen Laozi (Lao Tzu) gösterilir.
Taoizmin temel kavramı “Tao (Yol)” dur. Tao: Evrenin doğal düzeni, her şeyin
kaynağı olan ilke olarak anlaşılır. Taoizm insanın doğayla uyum içinde
yaşamasını öğütler. Ünlü yin-yang düşüncesi bu gelenekle ilişkilidir:
gece-gündüz, kadın-erkek, karanlık-aydınlık gibi karşıtlıkların aslında
birbirini tamamladığını savunur. Eylemsizlik ilkesine (Wu Wei) göre; akıntıya
karşı yüzmemek, doğanın ve evrenin doğal akışına müdahale etmeden, onunla uyum
içinde yaşamaktır. Taoist bilge için en büyük erdem, su gibi esnek ve iddiasız
olmaktır. Felsefi boyutuyla, daha önce bahsettiğim Natürizm ve panteizm
akımlarının doğu mistisizmiyle birleşmiş en estetik halidir.
Gördüğünüz gibi bu felsefi inançlar İbrahimi dinlere
benzememekle birlikte antik inanışları ve inançları seküler bir formatta ele
alan kutsal sistemler gibidir.
Bu sistemleri, daha önce konuştuğumuz antik ve teolojik
inançlardan ayıran ve ortaklaştıran çok net çizgiler vardır:
·
İnsanın Merkezde Olması: Semavi dinlerde
yukarıdan aşağıya (Tanrı'dan insana) bir mesaj akışı varken; bu felsefi
inançlarda aşağıdan yukarıya veya içten dışa (İnsanın evreni ve kendini
keşfetmesi) bir süreç işler.
·
Doğa ile Entegrasyon: Özellikle Taoizm ve
Budizm, insanın doğanın hakimi değil, onun bir parçası olduğunu söyleyerek
paganizm ve Natürizm ile çok derin felsefi bağlar kurar.
·
Kozmik Adalet: Kişiselleşmiş bir tanrının
ödül veya ceza vermesine ihtiyaç duymazlar. Evrenin kendi iç mekanizması (Karma
veya Tao'nun dengesi) adaleti zekice ve kendiliğinden sağlar.
Bu felsefi inançlar; insanın metafizik korkularını (ölüm,
cehennem vb.) sakinleştirmekten ziyade, “Şimdi ve burada nasıl doğru,
dengeli ve huzurlu bir yaşam sürülebilir?” sorusuna rasyonel ve derin
yanıtlar arar.
Peki felsefenin beşiği olan Antik Yunanda felsefi inanç
gelişti mi? İnanç değil ama inanış diyebileceğimiz bazı hareketler oldu.
·
Pisagorculuk: Batı düşüncesinde felsefi
inançların ilk ve en radikal örneği Pisagor (Pythagoras, MÖ 570-495) ve onun
gizemli okuludur. Pisagorculuk; matematiği mistisizmle birleştiren, ruh göçüne
(reenkarnasyon) inanan, evrendeki matematiksel harmoniyi panteist bir sezgiyle
kutsayan ezoterik bir felsefi inanıştır. Bu yönüyle Doğu'daki Budizm ve
Jainizm gibi, tanrısız ama derin dogmaları ve arınma ritüelleri olan bir yaşam
sanatı sunmuştur.
·
Sokratçılık: MÖ 470-399 yılları arasında
yaşamış ünlü Yunanlı filozof Sokrates, kirlenen, bireyi ve toplumu sömüren
politeizme karşı alternatif bir inanç anlayışı önermiştir. Atina'nın çok
tanrılı panteonunu, mitolojik anlatılarını ve dışsal ritüellerini sorgulayan
Sokrates, ahlakı tanrıların tekelinden alıp insan aklına ve vicdanına teslim
etmiştir. Onun 'Daimon' (iç ses) adını verdiği içsel rehber, insanın metafizik
hakikati ve doğru yaşamı kendi içinde aramaya başlamasının, yani teolojik
dinlerden felsefi ve etik inançlara geçişin en büyük Batı modelidir. Bu
görüşlerinden dolayı ölüme cezasına çarptırılmıştır. Sokrates Batı felsefesinin
babası sayılsa da, zihniyet ve ruh olarak Doğu’nun din çıkaran bilge
filozoflarıyla (Buddha, Mahavira, Konfüçyüs, Laozi,) aynı frekansta vaazlar
vermiştir.
Not 1: Grekçe “içsel, içeriye ait olan” anlamına
gelen esoterikos kelimesinden türeyen ezoterizm (içrekçilik),
derin ve evrensel sırların, herkesin erişimine açık olmadığını savunan bir
öğreti sistemidir. Ezoterizme göre hakikat; semboller, alegoriler ve gizli
ayinler arkasında saklıdır. Bu bilgi kitlelere (avama) değil, sadece belirli
aşamalardan geçerek “hazırlanmış ve hak etmiş” seçilmiş kişilere (inisye
olanlara) aşamalı olarak aktarılır. Sadece dinde değil siyasette, sanatta,
ticarette ve daha pek çok alanda da görülür. Çünkü ezoterizm temelde bir
yöntem, örgütlenme modeli ve bilgi aktarım biçimidir. “Ezoterizm” terimi modern
felsefe ve sosyolojiye kavramsal olarak ilk kez 1828 yılında Fransız düşünür Jacques
Matter tarafından kazandırılmıştır. Bence dindeki ezoterizm; ortodoks
(çoğunluk olan) dini görüşten farklı (aykırı) dini görüşlere ve ritüellere
sahip olan heterodoks (azınlık) inançların yer altına inmesi ve inançlarını
gizli yaşamalarının metodolojisidir. Bu yüzden hemen her din ilk evrelerinde
ezoterik takılmıştır.
Not 2: Alman varoluşçu filozof Karl Jaspers
(1883-1969) ikinci dünya savaşı sonrasında yayımlanan “Tarihin Kökeni ve Amacı”
adlı eserinde MÖ 800 ile MÖ 200 yılları arasını Eksen Çağı olarak
niteler. Jaspers’a göre bu dönem
insanlığın en radikal ve belirleyici zihinsel/ruhsal dönüşüm dönemidir. Jaspers,
"Bugün bildiğimiz anlamda insan, işte bu dönemde doğmuştur" der. Bu
tarihten itibaren insanlık, mitsel çağdan çıkıp öz-farkındalık, eleştirel akıl
ve evrensel ahlak çağına adım atmıştır. Jaspers’a
göre İsa’nın doğumu Hristiyan dünyası için bir eksen kabul edilse de, bu
yaklaşım evrensel değildir (Çinliler veya Hintliler için geçerli değildir).
Ancak MÖ 500 civarındaki bu dönüşüm, tüm insanlığı kapsayan gerçek ve tarafsız
bir tarihsel eksendir.
Jaspers’a göre Eksen Çağı, birbirleriyle hiçbir doğrudan
iletişim, etkileşim veya coğrafi bağ bulunmayan üç büyük uygarlık merkezinde
aynı tarihsel zaman diliminde eş zamanlı olarak gerçekleşen devasa bir
"zihinsel ve ruhsal patlama"dır. Bu üç ana merkez ve orada ortaya
çıkan figürler şunlardır:
·
Çin: Konfüçyüs, Laozi (Lao Tzu), Mozi ve
Çin felsefesinin yüz düşünce okulu.
·
Hindistan: Gautama Buddha (Budizm),
Mahavira (Caynizm), Upanişadlar’ın yazarları ve Hinduizmin felsefi temelleri.
·
İran & Yakındoğu: Zerdüşt
(Zerdüştlük) ve İsrailoğulları Peygamberleri (İlya, İşaya, Yirmaya vb. - Tek
tanrılı dinlerin kökleri).
·
Yunanistan: Parmenides, Herakleitos,
Sokrates, Platon, Aristoteles, Aiskhylos ve Thukydides gibi filozof,
trajedisyen ve tarihçiler.
Jaspers’a göre Eksen Çağı ile birlikte insan kendi varlığı
üzerine, ölüm üzerine ve evrenin doğası üzerine bireysel olarak düşünmeye
başladı. Geleneksel mitleri, efsaneleri ve tanrısal anlatıları sorgulayarak
mantıksal (rasyonel) ve felsefi açıklamalar aradı.
Eksen Çağı öncesinde dinler ve ritüeller tamamen
"faydacı" (avın iyi geçmesi, yağmur yağması, kabilenin korunması)
nitelikteydi. Eksen Çağı düşünürleri ve peygamberleri ise Tanrı'yı veya
evrensel ilkeyi (Yunan'da Logos, Çin'de Tao, Hindistan'da Dharma) yerel
çıkarların ötesine taşıyarak evrensel/aşkın bir boyuta oturttular. Dini ritüel
ve kurbanlardan ziyade içsel ahlakı, vicdanı, merhameti, adaleti ve nefis
terbiyesini öne çıkardılar.
MONOTEİZM
“Monoteizm, tek tanrıya inanmaktır” tanımı doğrudur
ama yetersizdir. Bu tanımla bakarsanız monoteizm, politeizmin sadeleştirilmiş
hâli gibi görünür, sanki on iki tanrılı bir panteondan on birini silmişsiniz
gibi.
Oysa olan bu değildir. Buraya kadar anlattığım bütün
inançlarda kutsal olan, evrenin içindedir. Natürizmde kutsal olan; dağın ve
güneşin kendisidir. Animizmde kutsal olan; nehrin içindeki ruhtur. Panteizmde
kutsal olan; evrenin toplamıdır. Politeizmde tanrılar Olimpos'ta, yani haritada
bir yerde otururlar; evlenirler, kavga ederler, yaralanırlar. Onlar evrenin
sakinleridir.
Monoteizmde ise tanrı, evrenin dışına çıkar. Evreni
yaratmıştır, dolayısıyla ondan öncedir ve ondan bağımsızdır. Buna aşkınlık
diyoruz ve bence inanç tarihindeki en büyük kavramsal sıçrama budur. Bu tek
hamle, arkasından her şeyi değiştirdi:
·
Tanrının bir yeri olmadığı için, artık bir
toprağa bağlı değildir. Yanınızda taşıyabilirsiniz.
·
Tanrının bir rakibi olmadığı için, artık bir
konseye danışmaz. Kararı nihaidir.
·
Tanrının bir bedeni olmadığı için, artık heykeli
yapılamaz (put yasağı buradan çıkar).
·
Ve en önemlisi: Doğa artık kutsal değildir. Dağ
sadece dağdır, nehir sadece nehirdir. Tanrı oradan çekilmiş, yukarı
taşınmıştır.
Monoteizm, insanlığın yazıyı icat ettikten sonra doğan ilk
büyük inanç biçimidir. Antik inançlara dair elimizde kanıtlar çok azken,
monoteist inançlara dair elimizde tabletler, yazıtlar, kanun metinleri ve
kutsal kitaplar vardır. Bunlardan yola çıkarak monoteizmin köşe taşlarını
aşağıdaki gibi sıralayabiliriz.
·
MÖ 14. Yüzyıl: İlk deneme ve ilk
başarısızlık. Firavun Akhenaten, Mısır'ın kalabalık panteonunu bir kenara
bırakıp yalnızca güneş diski Aten'e tapınmayı dayattı. Ölümünden sonra reform
çöktü, adı anıtlardan silindi, eski düzen geri geldi. Yaklaşık 20 yıl sürdü.
·
MÖ 12.-6. Yüzyıllar: Asıl kuluçka dönemi.
İsrailoğullarının Yahve inancı, Kenan panteonunun içinden yavaş yavaş sıyrıldı.
Bu bir anda olmadı; yüzyıllar sürdü. (Yahudiler dinlerini başlatan
peygamberleri İbrahim’i MÖ 2000 ile MÖ 1800 yılları arasına tarihlerler)
·
MÖ 6. Yüzyıl: Kırılma noktası. Babil
Sürgünü. Bence monoteizmin gerçek doğum tarihi budur ve nedenini birazdan
anlatacağım.
·
MÖ 6. yüzyıl civarı: Zerdüştlük. İran'da
Ahura Mazda merkezli, düalist ögeler taşıyan bir sistem. Monoteizme giden yolda
hem rakip hem besleyici oldu.
·
MS 1. Yüzyıl: Hristiyanlık, Yahudiliğin
içinden çıktı.
·
MS 7. Yüzyıl: İslam, aynı damarın en katı
monoteist yorumu olarak sahneye çıktı.
Yani insanlık 300 bin yıllık tarihinin son %1'lik diliminde
monoteizmle tanıştı. Buraya kadar anlattığım inançların yanında monoteizm son
derece taze bir fikirdir. Bugün dünya nüfusunun yarısından fazlasının bağlı
olduğu bu inanç biçimi, insanlığın toplam serüveninin neredeyse tamamında
yoktu.
Monoteizmi tek bir nedene bağlamak, buraya kadar kurduğum
bütün mantığa aykırı olur. Diğer bütün inançlar gibi bu da birden çok damardan
beslendi. Bence beş damar var.
1.
İmparatorluk mantığı: Tek kral, tek tanrı
Politeizm bölümünde şunu
söylemiştim: Panteonlar, toplumun gökyüzüne yansımasıdır. Şehir devletlerinde
kral, komutanlar, valiler ve zanaatkârlar varsa; gökyüzünde de baştanrı, savaş
tanrısı, bereket tanrıçası vardır. Bu mantık tersine de işler. Yeryüzündeki
siyasi yapı değişirse, gökyüzü de değişir.
MÖ 1. binyılda Ortadoğu'da olan
tam olarak buydu. Asur, Babil ve Pers imparatorlukları, birbirinden bağımsız
yüzlerce şehir devletini tek bir merkezi otoritenin altında topladı. Artık her
şehrin kendi kralı yoktu; her şeye hükmeden tek bir kral vardı, valileri onun
memuruydu, kararına itiraz edilmezdi.
Böyle bir dünyada, kavga eden ve
birbirini kandıran bir tanrılar konseyi fikri eskimeye başladı. Yeni siyasi
tecrübe, yeni bir ilahi model öneriyordu: mutlak, tek, itirazsız bir iktidar.
Not: Bu gözlemi ilk yapan
ben değilim; din sosyolojisinde epey eski bir tespittir. Ama ben burada bir
adım daha atıyorum: Monoteizm bir imparatorluk fikridir. Nitekim tarihte kabile
dinleri neredeyse hep çoktanrılıdır; imparatorluk dinleri ise tek tanrıya doğru
kayar. Tanrının sayısı, iktidarın biçimini takip eder.
2.
Sürgün: Taşınabilir tanrının icadı
Antik dünyada tanrılar toprağa
bağlıydı. Bir tanrı, bir şehrin, bir dağın, bir nehrin tanrısıydı. Nitekim
savaşta yenilen halkın tanrısı da yenilmiş sayılırdı; galip taraf yenilenin
tapınağındaki heykeli alıp kendi tapınağına götürür, böylece o tanrıyı da esir
alırdı.
Bu mantığa göre, MÖ 586'da Babil
Kudüs'ü yıkıp halkı sürgüne götürdüğünde Yahve inancının bitmesi gerekirdi.
Tapınak yıkılmıştı, toprak elden gitmişti, kral esirdi. Kural gereği Marduk
kazanmış, Yahve kaybetmişti.
Olan bu olmadı. Sürgündeki
topluluk, yenilgiyi tanrılarının zayıflığı olarak değil, kendi günahlarının
cezası olarak yorumladı. Yani Yahve yenilmemişti; Yahve, kendi halkını
cezalandırmak için Babil'i kullanmıştı. Böylece Babil'in zaferi bile Yahve'nin
gücünün kanıtına dönüştü.
Bence monoteizmin gerçek doğum
anı budur. Çünkü bu yorum, tanrıyı toprağın esaretinden kurtarır. Toprağı
olmayan bir tanrı, her yerdedir. Tapınağı olmayan bir tanrı, her yerde ibadet
edilebilendir. Ve düşmanın tanrılarını bile kullanabilen bir tanrının yanında,
o düşman tanrılar zaten yoktur.
Bir travma, bir teolojiye
dönüştü.
3.
Yazı: Donan inanç
Daha önce anlattığım bütün antik inançlar
sözlüydü. Sözlü inanç akışkandır: her şaman kendi yorumunu katar, her klan
komşusundan bir şey alır, her nesil biraz değiştirir. Bu yüzden antik
inançların hepsi senkretiktir; kaçınılmaz olarak birbirine karışırlar.
Yazı bunu durdurdu. Bir inanç
kitaba geçtiği anda, o inancın bir standart metni oluşur. Artık “böyle mi
demişti, şöyle mi demişti” tartışması bitmiştir; metne bakılır. Bu, iki
devasa sonuç doğurdu:
·
Ortodoksi mümkün hâle geldi. Yani “doğru inanç”
diye bir şey tanımlanabilir oldu (ve dolayısıyla “sapkınlık” da). Şamanist bir
dünyada kimse kimseyi sapkınlıkla suçlayamazdı, çünkü karşılaştırılacak bir
metin yoktu.
·
İnanç, taşıyıcısından bağımsızlaştı. Şaman
ölünce bilgisinin bir kısmı onunla giderdi. Kitap ölmez. Böylece din,
kurucusunu aşan bir kuruma dönüştü.
Bu makalenin en başında dilin
gelişiminin inanışları doğurduğunu savunmuştum. Şimdi aynı şeyin ikinci
perdesini söylüyorum: Dil inanışı doğurdu, yazı ise dini kurumsallaştırdı.
4.
Felsefi soyutlama: Tek ilke arayışı
Aynı yüzyıllarda, Ortadoğu'nun
batısında bambaşka bir damardan benzer bir sonuca varılıyordu.
Antik Yunan filozofları, evreni
tek bir ilkeyle açıklamaya çalışıyorlardı. Thales suyu, Anaksimenes havayı,
Herakleitos logosu önerdi. Ve daha önce andığım Ksenofanes, tanrıların insan
tarafından insana benzetilerek uydurulduğunu söyledikten sonra bir adım daha
attı: Ona göre tek, hareketsiz, insana hiç benzemeyen bir tanrı vardı.
Aristoteles ise bunu “İlk Hareket
Ettirici”ye bağladı: Her hareketin bir nedeni varsa, en başta kendisi hareket
etmeyen bir neden olmalıdır.
Buradaki tanrı, kimseye kızmaz,
kimseyi kayırmaz, dua almaz. Felsefi bir zorunluluktur. Ama şu çok önemlidir:
Bu felsefi tek tanrı, yüzyıllar sonra Yahudi, Hristiyan ve İslam düşünürlerinin
(Filon, Augustinus, Farabi, İbn Sina, Maimonides, Aquinas) elinde, vahiy
kaynaklı tek tanrıyla birleştirildi. Bugün camide, kilisede ve sinagogda
anlatılan “her şeyi bilen, her yerde olan, zamanın ve mekânın ötesindeki”
tanrı tarifi, büyük ölçüde Yunan felsefesinin dilidir.
Yani monoteizmin bir ayağı
sürgündeki bir halkta, diğer ayağı Ege kıyısındaki filozoflardadır.
5.
Rahiplerin rekabeti
Politeizm bölümünde tapınakların
birer banka, ambar ve idari merkez olduğunu anlatmıştım. Tapınak ekonomisi
demek, tapınak rekabeti demektir.
Onlarca tanrının onlarca tapınağı
ve onlarca rahip sınıfı varken, gelir de bölünür. Tek bir tanrı ve tek bir
tapınak ise geliri, otoriteyi ve meşruiyeti tek elde toplar. Nitekim İsrail
tarihinde monoteizme geçiş, aynı zamanda taşradaki yerel sunakların kapatılıp
ibadetin Kudüs'te tekelleştirildiği bir sürecin adıdır.
Bunu bir komplo olarak
anlatmıyorum. Sadece şunu söylüyorum: Teolojik bir fikir, aynı zamanda
birilerinin işine yarıyorsa, yayılma şansı artar.
Monoteizm bir sabah aniden icat edilmedi. Politeizmden
monoteizme geçiş, aradaki köprü kavramlar üzerinden yürüdü:
·
Politeizm: Birçok tanrı var, hepsine
tapınılır.
·
Henoteizm: Birçok tanrı var, ama bizimki
en büyüğü. (“Başka tanrılar da var, ama kabilemizin koruyucusu Marduk'tur.”)
·
Monolatri: Başka tanrılar var ama biz
sadece kendimizinkine taparız. Diğerlerinin varlığı reddedilmez, sadece ilgi
alanımız dışındadır.
·
Monoteizm: Başka tanrı yoktur.
Diğerleri hiç var olmadı.
Bu son adım göründüğünden çok daha büyüktür. Çünkü
monolatriye kadar herkes birbirinin tanrısına saygı gösterebilirdi; komşunun
tanrısı sahte değil, sadece bizim işimiz değildi. Monoteizmle birlikte komşunun
tanrısı sahte ilan edildi. İnanç tarihinde “yanlış din” kavramı bu
adımda doğdu.
İbranice metinlerin kendisi bu geçişin izlerini taşır.
Metinlerde başka tanrılara tapınmak yasaklanırken, çoğu zaman o tanrıların var
olmadığı değil, onlara tapılmaması gerektiği söylenir. Kenan panteonunun
baş tanrısının adı olan “El” ve çoğul biçimi “Elohim”, Yahve'yi adlandırmak
için devralınmıştır. Bazı arkeolojik yazıtlarda geçen “Yahve ve onun Aşerası”
ifadesi, kimi araştırmacılarca Yahve'nin bir zamanlar bir tanrıçayla
eşleştirilmiş olabileceğine yorulur.
Yani metnin kendisi, kendinden önceki katmanı tam
silememiştir. Tıpkı üzerine yeniden yazılmış bir parşömen gibi, altta eski yazı
hâlâ okunmaktadır.
Antik inançlarda zaman döngüseldi. Mevsimler döner, ay büyür
küçülür, ruhlar doğar ölür ve yeniden doğar. Reenkarnasyon fikri bu döngüsel
zamanın çocuğudur. Monoteizm zamanı bir doğruya çevirdi: bir yaratılış, bir
tarih, bir kıyamet, bir nihai hüküm. Zamanın başı ve sonu vardır; bir daha
dönmez.
Bu, sanıldığından çok daha ciddi bir sonuç doğurdu. Döngüsel
zamanda acele etmeye gerek yoktur; kaçırdığınız fırsat bir sonraki turda
karşınıza çıkar. Çizgisel zamanda ise tek bir hayatınız vardır ve o hayatta
verdiğiniz karar sonsuza kadar bağlayıcıdır. Bu, insana muazzam bir aciliyet
duygusu yükledi. Monoteist dinlerin tarihin en dinamik, en fetihçi ve en
dönüştürücü sosyal güçleri hâline gelmesinde bence bu aciliyetin payı
büyüktür.
Politeist dünyada “benim tanrım gerçek, seninki sahte”
kavgası pek görülmezdi. Bir halk diğerini fethettiğinde karşı tarafın tanrısını
sisteme dahil ederdi; Romalılar Yunan tanrılarını kendi tanrılarıyla
eşleştirdi. Monoteizmde bu mümkün değildir. Tek tanrı varsa, diğerlerine tapan
yanılıyordur. Ve eğer bu, kişinin ebedi kaderini belirliyorsa, onu yanlıştan
döndürmek bir merhamet görevi hâline gelir.
Buradan iki şey birden doğdu: misyonerlik ve din savaşı.
Dünya tarihindeki büyük din savaşlarının, engizisyonların, mezhep kırımlarının
neredeyse tamamı monoteist coğrafyalarda yaşandı. Bu bir tesadüf değil, yapısal
bir sonuçtur.
Not: Bunu bir suçlama olarak yazmıyorum. Aynı yapısal
özellik, monoteist dinlerin evrensel ahlak fikrini (bütün insanlar tek tanrının
kuludur, dolayısıyla eşittir) üretmesini de sağladı. Kabile dinleri ahlakı
kabileyle sınırlar; monoteizm ahlakı insanlığa genişletti. Aynı kökten hem
evrensel kardeşlik hem evrensel düşmanlık çıktı.
Monoteizm ile birlikte doğa kutsallıktan arındı. Bu, bence
monoteizmin en az konuşulan ama en büyük etkisidir.
Animist bir insan için ormanı kesmek, bir komşuyu
öldürmektir. Nehri kirletmek, bir ruhu incitmektir. Doğa özneydi; onunla
pazarlık edilir, ondan izin istenir, ona teşekkür edilirdi.
Monoteizm tanrıyı doğadan çekip yukarı taşıdığında, geriye
ruhsuz bir madde kaldı. Dağ artık bir tanrı değil, taş yığınıdır. Nehir artık
bir ruh değil, akan sudur. Üstelik bu maddi dünya, insanın hizmetine
verilmiştir.
Bunun iki zıt sonucu oldu:
·
Bilim kolaylaştı. İçinde ruh olan bir
nehri deneye tabi tutamazsınız; ondan izin istemeniz gerekir. Ama sadece “su”
olan bir nehri ölçebilir, kanunlarını arayabilirsiniz. Doğanın büyüsünün
bozulması, doğanın incelenebilmesinin önünü açtı. Modern bilimin monoteist
coğrafyalarda filizlenmesi ilginç bir tesadüf değildir.
·
Sömürü kolaylaştı. Ruhu olmayan bir doğa,
sınırsızca alınabilecek bir hammadde deposudur. Bugünkü çevre krizinin felsefi
kökünü bu kopuşta arayan düşünürler haksız değildir. Nitekim modern ekolojik
hareketin, panteizme ve animizme geri dönmeye çalışmasının nedeni de budur.
Alman Mısırbilimci, kültür tarihçisi ve din bilimci Jan
Assmann (1938–2024) “Tektanrıcılığın Bedeli” adlı eserinde, insanlığın
polytheism’den (çoktanrıcılık) monotheism’e (tektanrıcılık) geçişini sıradan
bir “gelişme” veya “ilerleme” olarak görmez; bu geçişin kültürel, zihinsel ve
toplumsal maliyetlerini sorgular. Tektanrıcılık, insanlık tarihine “doğru” ile “yanlış”
(veya hakikat ile hurafe) arasındaki radikal ayrımı sokmuştur. Bu zihinsel
devrim, hoşgörülü ve kapsayıcı olan politeist dünyayı yıkmış; beraberinde dini
intoleransı, şiddeti ve dünyayı “biz ve onlar” olarak bölen ikilikçi bir yapıyı
getirmiştir.
Politeist dinlerde savaşlar siyasi veya toprağa dayalı
nedenlerle yapılırdı; “ötekinin tanrısını yok etmek” gibi bir amaç yoktu.
Tektanrıcılık ise sahte tanrıları ve putperestliği bir “günah” ve “düşmanlık”
olarak tanımladığı için, tarihte ilk kez “Dini Şiddet” ve “Kutsal Savaş”
kavramlarını üretti. Tektanrıcılığın ödediği veya ödettiği ana “bedel” budur.
Assmann bir Mısırbilimci olarak, Kitab-ı Mukaddes'teki Mısır
imgesini inceler. Tektanrıcılık (özellikle Yahudilik), kendisini Mısır’ın
çoktanrılı ve görsel/putperest kültürünün “zıttı” olarak inşa etmiştir. Mısır,
tektanrılı bellekte “kölelik, karanlık ve putperestlik” diyarı olarak
kodlanırken; İsrail “özgürlük ve hakikat” diyarı yapılmıştır. Bu durum,
tektanrıcılığın kendi kimliğini kurmak için sürekli bir “öteki/düşman” imgesine
ihtiyaç duyduğunu gösterir.
Monoteizm “kötülük” problemini de doğurdu.
Politeizmde kötülüğü açıklamak kolaydır: Tanrılar çoktur, kavga ederler, biri
sizi sever öteki sevmez. Deprem olduysa deniz tanrısı kızmıştır, hepsi bu.
Monoteizm bu kolaylığı kaybetti. Eğer tanrı tek, her
şeye gücü yeten ve mutlak iyi ise, dünyadaki acı nereden geliyor?
Üçünden biri doğru değilse cevap kolaydır; ama üçü de doğruysa soru cevapsız
kalır.
Bu soruna felsefede teodise denir ve monoteizmin
ürettiği en zor problemdir. İki bin yıldır cevap aranmaktadır: imtihan, özgür
irade, ahiretteki telafi, insanın anlayışının sınırlılığı. Hiçbiri herkesi
tatmin etmemiştir.
İlginçtir: Modern dönemde insanları inançtan uzaklaştıran en
güçlü etkenlerden biri de tam olarak bu sorudur. Yani monoteizm, kendi krizini
kendi doğurmuştur.
Antik inançlar monoteizmin neresinde?
Bu makalede en baştan beri “yeni katman, eskisini silmez;
üstüne biner ve eski katman altta yaşamaya devam eder” diyorum. Monoteizm, bu
kuralın en güçlü kanıtıdır. Çünkü hiçbir inanç biçimi kendinden öncekini bu
kadar sert reddetmemiş, ama hiçbiri de onları bu kadar çok içine almamıştır:
·
Natürizm: Kutsal sayılan dağlar, kutsal
sayılan sular, gündönümüne denk düşen bayramlar, ayın hareketine bağlı
takvimler.
·
Animatizm: Nazar, muska, tılsım,
kutsanmış su, türbe toprağı. Nesnenin bilinci yoktur ama etkisi vardır.
·
Animizm: Melekler ve cinler. Baştanrı
dışındaki bütün alt tanrılar ve ruhlar yok edilmedi; fonksiyonlarına göre ya
kanatlı hizmetkârlara (melekler) ya da şer odaklarına (şeytanlar, iblisler,
cinler) dönüştürüldü. Yani monoteizm ruhları kovmadı, rütbelerini indirdi.
·
Totemizm: Kâbe, Hacerü'l-Esved, haç,
tapınak, kutsal sancak. Grubun kimliğini taşıyan, dokunulmaz, etrafında dönülen
sembol.
·
Ata kültü: Mezar ziyareti, mevlit,
kırkıncı gün, ölünün ardından yapılan törenler, “ruhuna Fatiha”.
·
Panteizm: Tasavvuf, Kabala, Hristiyan
mistisizmi. “Vahdet-i vücut”, “Enel Hak”, “fenafillah”… hepsi tek tanrılı bir
dinin kalbinde atan panteist nabızlardır.
·
Şamanizm: Cinci hocalar, üfürükçüler,
rüya yorumcuları, kurşun dökenler, muskacılar. Rahip sınıfının resmî olarak
reddettiği ama halkın hiç bırakmadığı aracı figürü.
·
Politeizm: Azizler, veliler, imamlar,
şefaat. Yerel ve işlevsel tanrıların yerini, yerel ve işlevsel kutsal kişiler
aldı. Denizcinin duacısı bir deniz tanrısı değil, bir aziz oldu, ama işlevi
aynı kaldı.
Yani monoteizm, kendinden öncekini kapıdan kovdu; onlar
pencereden girdi. Bu bir zaaf değil, bir hayatta kalma stratejisidir bence.
Hiçbir din, insanların on binlerce yıllık zihinsel alışkanlıklarını bir emirle
silemez. Silmeye çalışan dinler tutmadı; bünyesine katanlar yayıldı.
Monoteizm, bu makalede anlattığım en genç, en soyut ve en
iddialı inanç biçimidir. Kendinden öncekilerin hepsini reddederek doğdu, ama
hepsini içine alarak yaşadı. Tanrıyı evrenin dışına taşıyarak insana hem eşi
görülmemiş bir evrensellik hem de eşi görülmemiş bir kesinlik duygusu verdi.
Doğayı kutsallıktan arındırarak hem bilimin hem sömürünün önünü açtı. Kötülüğü
açıklamayı kolaylaştıracağına, iki bin yıldır cevaplanamayan bir soruya
dönüştürdü. Ve bugün, insanlığın yaklaşık üçte biri hâlâ bu dört bin yıllık
fikrin bir versiyonuna bağlı.
Ama unutmayın: Bir Müslüman nazar boncuğu taşıdığında
animatist, türbede dilek tuttuğunda animist, kırkıncı gün mevlit okuttuğunda
ata kültünün mensubu, Kâbe'nin etrafında döndüğünde totemist, “Enel Hak” diyen
bir dervişi dinlediğinde panteisttir.
Katmanlar hiçbir yere gitmedi. Sadece üstlerine bir tane
daha eklendi.
………………………………………..
Karşı tez: Ya sıralama tersse?
Buraya kadar anlattığım her şey, “basitten karmaşığa, çoktan
teke” doğru akan bir hikâyeydi. Bu hikâyeye ciddi bir itiraz var ve onu es
geçersem haksızlık etmiş olurum.
Urmonoteizm (ilksel tektanrıcılık) adı verilen bu
görüş, özellikle Avusturyalı din tarihçisi Wilhelm Schmidt (1868-1954)
tarafından savunuldu. Öncesinde İskoç yazar Andrew Lang (1844-1912),
saha kayıtlarında ilginç bir şey fark etmişti: Dünyanın birbirinden çok uzak ve
“en ilkel” sayılan avcı-toplayıcı halklarının pek çoğunda (Avustralya
Aborjinlerinde, Afrika'daki Pigmelerde, Ateş Ülkesi yerlilerinde) gökte oturan,
dünyayı yaratmış, ahlakı gözeten, heykeli yapılmayan ve genelde uzak duran tek
bir yüce varlık fikri vardı.
Lang ve Schmidt'in çıkarımı şuydu: Eğer bu fikir en izole,
en küçük ve en “gelişmemiş” topluluklarda bulunuyorsa, o hâlde tek tanrı fikri
karmaşıklığın sonucu değil, en eski katmanın kendisi olabilir. Yani insanlık
tek tanrıyla başlamış, sonra ruhlar, totemler ve tanrılar bu saf fikri
kirletmiş olabilir.
Aynı görüşün teolojik karşılığı İslam düşüncesindeki fıtrat
kavramında vardır: İnsan tevhide yatkın doğar; şirk sonradan öğrenilen bir
sapmadır. Yahudi ve Hristiyan geleneklerinde de benzer bir ilksel saflık
anlatısı bulunur.
Bu itirazı ciddiye almak gerekir. Çünkü Lang'in dayandığı
etnografik gözlem gerçektir — “yüce gök varlığı” (high god) fikri hakikaten çok
yaygındır ve bunu görmezden gelmek dürüst olmaz.
Lang ve Schmidt'in iddialarına benim cevaplarım şunlardır:
1.
Yüce gök varlığı, monoteizm değildir. Bu
figürlerin neredeyse hepsi bir nevi deist tanrı tanımıdır, yani “işten el
çekmiş tanrı”dır: dünyayı yaratmış, sonra çekilmiş, gündelik hayata karışmayan,
kendisine pek dua bile edilmeyen uzak bir varlık. Aynı topluluklar günlük
ihtiyaçları için ruhlara, atalara ve totemlere yönelir. Yani orada tek tanrı
inancı değil, tek tanrı fikri vardır, ve o fikrin yanında düzinelerce ruh
yaşamaktadır. Bu, monoteizm değil henoteizme yakın bir tablodur.
2.
Saha kayıtları bakir değildir. Lang ve
Schmidt'in dayandığı gözlemlerin büyük kısmı, misyonerlerin ve sömürge
memurlarının kayıtlarıdır. Bu toplulukların çoğu, kaydedilmeden önce
yüzyıllarca Hristiyan veya Müslüman komşularla temas etmişti. ”Bunlarda da tek
tanrı var” diyen kişinin, aradığı şeyi bulmaya güçlü bir eğilimi olduğunu
hesaba katmak gerekir.
………………………………………..
Antik inanışlar ve antik inançlar, monoteizmin (İbrahimi
dinlerin) ortaya çıkmasıyla güçlerini kaybetmiş olsalar da insanlığın
benliğinde yaşamaya devam etmekte ve zaman zaman boy vermektedir. İslam’ın
içindeki tasavvufi akımlar aslında antik inanışların ve antik inançların kripto
tezahürleridir. Alevilik, Nusayrilik bu tip dini akımlardır. Bu akımların
bazıları Ezidilik gibi, Dürzilik gibi kendi ayakları üzerinde duran dinlere
dönüşmüşlerdir. Hristiyanlığın içindeki
Mormonluk, Rastafaryanizm ile Yahudiliğin içindeki Samirilik de antik
inanışların ve antik inançların etkisiyle ortodoks görüşten ayrılarak boy
vermiş heterodoks inançlardır.
Yani antik inanışlar ve inançlar kaybolmamış, gündelik
hayatımızda ve inandığımız dinlerin içinde yaşamaya devam etmektedirler.
Bu uzun makalenin ilk yarısını özetleyecek olursak;
·
300 bin yıl önce Afrika’da evrimleşen insanoğlu 200
bin yıl boyunca inanış geliştirmemiş gibi görünüyor. Çünkü dili henüz inanış
geliştirecek kadar gelişmemişti.
·
100 bin yıl önce insanoğlu ölülerini gömmeye
başladı. Bu inanış geliştirmeye başladığını göstergesidir. Öyleyse dili de
gelişmiştir. Yada dili geliştiği için inanış geliştirmiştir, bu da onları ölülerini
gömmeye yöneltmiştir.
·
90 bin yıl önce doğadaki bazı nesnelere
tapınım başladı (Natürizm).
·
80 bin yıl önce doğadaki bazı şeylerin
içinde güç (etki/mana) olduğu inancına ulaşıldı (Animatizm)
·
70 bin yıl önce Afrika’daki atalarımız
ruh kavramını geliştirdiler ve bazı ruhların kutsal olduğuna inandılar (Animizm).
Animizm inancı daha komplikeydi ve güç vericiydi. Böylece cesareti artan
insanoğlu daha uzun mesafeler kat ettiler ve Afrika dışına adım attılar.
·
Afrika dışında hayatta kalmak için daha
kalabalık gruplar halinde yaşamaları gerekiyordu, bunu sağlamanın yolu Totemizm
idi. 60 bin yıl önce icat edilen totemizm insanları birleştirici telkine
sahipti. (Veya bazı ruhlar öylesine klana ait kabul edildi ki, fetişleştirildi
ve toteme dönüştü, bu sayede klan daha fazla insan barındırabildi. Kalabalık
gruplar da hayatta kalmada ve ilerlemede daha başarılı oldu.)
·
50 bin yıl önce Ortadoğu’daki
atalarımızdan bazıları orta Asya’ya, bazıları da güney Asya’ya göç etti.
Asya’ya göçenlerin bir kısmı burada Panteizm’i icat ettiler. Artık
kendilerini tanrının bir parçası görüyorlardı.
·
40 bin yıl önce bu dini inanışları
kabilesine anlatan, bu inanışlara özel ritüeller yaptıran insanlar ortaya
çıktı. Şaman dediğimiz bu insanlar metafizik fikirleri daha da geliştirdiler.
Ortaya Şamanizm denen bir inanç uygulaması çıktı.
·
12 bin yıl önce tarıma başlamış ve
yerleşik yaşama geçmiş olan insanlar komplikeleşen hayatlarını düzen sokabilmek
için 10 bin yıl önce Politeizm inancını geliştirdiler.
·
3-4 bin yıl önce (yazının icadından hemen
sonra) tek tanrı inancı (Monoteizm) ortaya çıktı. Monoteizm
ile birlikte antik inançların bazıları kurumsallaşmaya ve “dinlere” dönüşmeye
başladılar.
·
Günümüz inançları ve dinleri bu antik
inançlardan doğdu. Hala daha yeni inançlar ve dinler doğuyor. Bazıları taraftar
topluyor, bazıları yok olup gidiyor. Ama inançların ve dinlerin insanların
yaşamındaki ağırlığı her geçen gün azalıyor. Bilimsel keşifler ve gerçekler ile
gelişmiş yaşam olanakları insanların inançlara ve dinlere olan ihtiyacını
azaltıyor. Seküler düşünce ve laiklik insanların daha fazla talep ettiği
anlayış haline geliyor.
Not: Burada kronolojik olarak sıraladığım antik
inançlar halef-selef misali ardışık evreler olarak değil, iç içe geçmeye
başlamış inançlardır. Her yeni inanç öncekinden daha sofistike metafizik
cevaplar üretmekle birlikte topluma öncekinden daha fazla nüfuz etme yeteneğine
de sahipti. Önceki inanç da kendini modifiye etmeye devam ediyordu. Tarihin farklı
dönemlerinde aynı veya farklı topluluklarda bu inançlara o veya bu yüzdelerde (veya
füzyonlarına) rastlayabilirsiniz. Hatta günümüzde dünyanın bakir kalmış
bölgelerindeki yerel halklarda bu antik inançlara rastlıyoruz. Hatta
modernitenin stresinden kurtulmak için içine doğduğu dini yeterli görmeyenlerin
bu antik inançları canlandırmaya çalıştıklarını görüyoruz. Anlayacağınız bu
antik inançlar geride kalmadı, hala farklı boyutlarla da olsa yaşanıyor ve
yaşatılıyor.
Buraya kadar araştırmalardan edindiğim görüşlerimi yazdım.
Şimdi de inançların ortaya çıkışına dair filozoflar, sosyologlar,
antropologlar, psikologlar ve bilim insanları neler demiş onlara bakalım.
FİLOZOFLAR NE DİYOR?
İnanışların ve inançların ortaya çıkışına dair pek çok
filozof da açıklama bulmaya çalışmış, tezler ileri sürmüşlerdir. Örneğin, antik
dönem filozofları, dinin doğuşunu büyük ölçüde doğa olayları karşısındaki
cehalet, korku ve insanın kendi niteliklerini evrene yansıtması ile
açıklamıştır.
Antik Yunan filozofu Ksenofanes (Xenophanes, MÖ
570-480) dinin doğuşundaki insanbiçimci (antropomorfik) eğilimi ilk
eleştirenlerdendir. Ksenofanes’e göre insanlar tanrıları kendi imgelerinde
yaratmıştır. Onun şu tespiti günümüzde de hala geçerliliğini korumaktadır: “Etiyopyalılar
tanrılarını kara ve basık burunlu, Traklar ise mavi gözlü ve kızıl saçlı
çizerler. Atların ve aslanların elleri olsa ve resim yapabilselerdi,
tanrılarını at ve aslan şeklinde çizerlerdi.”
Anti Yunan filozofu Platon'un yazdığına göre hocası Sokrates
(MÖ 470 – 399) “ahlak, tanrılardan veya dinî inançlardan önce gelir”
dermiş. Sokrates Politeizmi sorgulayan vaazlar verirdi. Tanrıların insansı
olmasını ve hatta çok olmasını doğru bulmazdı. Vaazlarında monoteizmin izleri
vardır. Sokrates içsel vicdan sesini "Daimonion" (ilahi ses/ruh)
olarak tanımlar. İnancın dışsal ritüellerden ziyade bireysel, rasyonel ve
vicdani bir tecrübe olması gerektiğini savunur. Sokrates, Atina dinine ve
tanrılarına inanmamakla ve yeni tanrılar uydurmakla suçlanmış ve ölüm cezasına
çaptırılmıştır.
Platon (MÖ 427 – 347) “Devlet” adlı eserinde halk
tabakasının mantıkla değil, mitler ve korkularla hareket ettiğini savunur. Bu
yüzden dini inançların bir kısmının toplumsal düzeni sağlamak amacıyla
yöneticiler tarafından kurgulandığını söyler. Platon, toplumda sınıf ayrımını
ve düzeni korumak için bir "yaratılış miti/inancı" uydurulması
gerektiğini belirtir. İnsanlara, Tanrı'nın onları topraktan yarattığı ve
kiminin ruhuna altın (yöneticiler), kimine gümüş (savaşçılar), kimine de demir/tunc
(işçiler) kattığı inancı aşılanmalıdır.
Platon, Homeros'un tanrıları savaşan, hırsızlık yapan,
aldatan varlıklar olarak gösteren mitlerini yasaklamak ister. Ona göre tanrı
evrensel iyidir, kötülüğün kaynağı olamaz. Ona göre; halkın inandığı mitolojik
tanrılar, insanın kendi kusurlarını tanrılara yansıtmasından doğmuştur.
Platon evrenin tesadüfen değil, akıllı bir zanaatkar olan
"Demiourgos" tarafından kaostan bir düzen (kosmos) çıkarılarak
yaratıldığını savunur. Burada tanrı inancı, evrendeki düzenin, matematiğin ve
geometrinin gözlemlenmesinden doğar. Platon'a göre tanrı inancının kökeni,
ruhun maddeden önce geldiği ve gök cisimlerinin kusursuz hareketlerinin yaratıcı
bir zekayı gösterdiği gerçeğidir.
Platon ateizme dair de görüş bildirmiştir. Ona göre; (1)
Tanrıların var olmadığını düşünmek, (2) Tanrıların var olduğunu ama insanlarla
ilgilenmediğini düşünmek, (3) Tanrıların kurbanlar ve hediyelerle
kandırılabileceğini düşünmek. Bunların üçü de ateist fikirlerdir.
Aristoteles (MÖ 384 – 322), hocası Platon'un mitsel
anlatılarını bir kenara bırakarak tanrı ve inanç kavramına tamamen mantıksal,
doğa bilimci ve psikolojik bir açıyla yaklaşmıştır. “Metafizik” adı eserinde evrendeki
her hareketin bir nedeni olması gerektiği zincirinden yola çıkar. Sonsuz bir
geri gidişi engellemek için, kendisi hareket etmeyen ama diğer her şeyi hareket
ettiren nihai bir ilk ilke olmalıdır: "Hareketsiz Hareket ettirici"
(Tanrı). Aristoteles'in Tanrısı kişisel bir tanrı değildir; duaları duymaz,
kurban istemez. O, saf düşüncedir ve kendi kendini düşünür (Düşüncenin
Düşüncesi).
Aristoteles, antik mitlerin ve geleneksel dinlerin aslında
eski insanların doğayı ve evreni anlama çabasının bir kalıntısı olduğunu
söyler. İlk insanlar gök cisimlerine ve doğa güçlerine tanrısal nitelikler
vermişlerdir. Ancak zamanla bu doğa gözlemleri, kitleleri yönetmek, yasaları
benimsetmek ve siyasi düzeni korumak amacıyla insansı şekillere (mitolojik
tanrılara) büründürülmüş ve efsaneleştirilmiştir.
Aristoteles, insanlarda tanrı fikrinin iki ana kaynaktan
doğduğunu belirtir:
·
Ruhun Deneyimleri (Psikolojik): Rüyalar, trans/esrime
halleri ve ölüm anındaki sezgiler sırasında insanın beden dışı bir gerçekliği
hissetmesi.
·
Gökyüzünün Düzeni (Gözlemsel): Gece ve gündüzün,
mevsimlerin ve yıldızların şaşmaz düzenini gören insanın, bu muazzam yapının
arkasında akıllı bir mimar olması gerektiğini düşünmesi.
Aristoteles “Politika” adlı eserinde, bir hükümdarın veya
tiranın iktidarını koruyabilmesi için dindar görünmesinin son derece etkili bir
yöntem olduğunu yazar. İnsanlar, yöneticinin tanrılardan korktuğuna inanırlarsa
ona karşı haksızlık yapılmayacağını düşünürler ve kolay kolay isyan etmezler.
Romalı filozof Lucretius (MÖ 95-55), dinin ve tanrı
inancının temelinde korku ve doğa olaylarının bilinemezliği olduğunu savunur.
İnsanlar şimşek, deprem gibi doğa olaylarını açıklayamadıkları ve ölümden
korktukları için doğaüstü güçler kurgulamışlardır.
İngiliz filozof ve siyaset kuramcısı Thomas Hobbes
(1588-1679), kanunların olmadığı antik zamanlarda gruptaki (toplumdaki)
kargaşayı engellemenin tek yolunun, insanlara ölümden ve bilinmezden duydukları
dehşet (korku) üzerinden düzen vermek olduğunu söyler. Bunu da dinlerin
sağlayabileceğini savunur.
Ünlü İskoç filozof, tarihçi ve ekonomist David Hume
(1711 – 1776), “Din Üstüne” adlı eserinde dinin ilk biçimlerinin akıldan veya
evrendeki düzenden değil, insan duygularından doğduğunu öne sürer. Çünkü Hume’a
göre; insan geleceği kontrol edemez; hastalık, açlık, ölüm gibi felaketler
karşısında sürekli kaygı duyar. İnsan, sebebini bilmediği doğa güçlerini
kişiselleştirerek (görünmeyen ruhlar/tanrılar ilan ederek) onlarla pazarlık
yapma veya onları yumuşatma yoluna gitmiştir.
Modern felsefenin en etkili düşünürlerinden, Alman filozof Immanuel
Kant (1724 – 1804), dinin doğuşunu rasyonel bir mantık veya korku ile
değil, ahlak yasası ile açıklar. Kant’a göre insan zihni Tanrı’nın varlığını
teorik olarak kanıtlayamaz. Ancak insan ahlaklı yaşama sorumluluğuna sahiptir.
İyiliğin en yüksek ödüle (mutluluğa) ulaşabilmesi için adil bir düzenleyiciye
(Tanrı) ve ruhun ölümsüzlüğüne ihtiyaç vardır. Yani Kant’ta “Tanrı var
olduğu için ahlaklı olmayız; ahlaklı olmamız gerektiği için Tanrı’ya inanırız”
düşüncesi hakimdir.
Alman filozof, yazar ve eğitmen Arthur Schopenhauer
(1788–1860) dinleri “halkın felsefesi” olarak tanımlar. İnsanın ölüm bilincine
sahip tek canlı olmasının yarattığı varoluşsal dehşet ve hayatın anlamsızlığı
hissi, insanı metafizik bir anlam arayışına (yani dinlere) zorlamıştır.
Alman filozof Ludwig Feuerbach (1804 – 1872), dinin
doğuşuna dair en etkili kuramlardan birini geliştirmiştir: Ona göre Tanrı
insanın yansımasıdır: İnsan; kendi özünü, ideal niteliklerini (sonsuz sevgi,
bilgi, güç) kendi dışına çıkarıp gökyüzüne yansıtmış ve buna “Tanrı” demiştir.
İnsan Tanrı’yı yücelttikçe kendini küçültmüş, kendi niteliklerine
yabancılaşmıştır. Feuerbach’a göre “Dinin sırrı antropolojidir.”
Danimarkalı filozof ve teolog Kierkegaard’a (1813 –
1855) göre, dinin veya inancın doğuşunu insanın varoluşsal bulantısı,
yalnızlığı ve ölüm karşısındaki çaresizliği ile açıklar. Ona göre; aklın ve
mantığın bittiği yerde inanç başlar. İnsan, sonsuzluk ile fani olma arasındaki
gerilimden kurtulmak için akla aykırı da görünse bir “inanç sıçraması” yapmak
zorundadır.
Amerikalı pragmatist felsefeci ve psikolog William James
(1842 – 1910), dinin teorik doktrinlerden değil, doğrudan bireysel iç
deneyimlerden doğduğunu söyler. İnsan psikolojisi bütünleşmeye, şifalanmaya ve
anlam bulmaya ihtiyaç duyar. Din, insanın kaotik dünyada anlam bulma, içsel
bütünlüğe ulaşma ve ruhsal krizleri aşma çabasının pragmatik bir sonucudur. Dinsel
inanışlar, insana dünyada hareket etme gücü, huzur ve yaşam enerjisi sağladığı
sürece “gerçektir” ve din insanın bu pragmatik/psikolojik ihtiyacından doğar.
Alman filozof Friedrich Nietzsche (1844 – 1900),
dinlerin (özellikle semavi dinlerin) doğuşunu psikolojik bir hınç (baskılanmış
öfke) ve zayıflık psikolojisiyle açıklar. Ona göre; zayıf, hasta ve güçsüz olan
topluluklar; güçlü, sağlıklı ve dünya odaklı olanlara karşı bir üstünlük kurabilmek
için dünyevi arzuları günah ilan eden bir değerler sistemi (köle ahlakı)
yaratmışlardır. Ona göre din, zayıf insanın yaşam karşısındaki acziyetini örtme
çabasından doğmuştur.
Alman ilahiyatçı ve din filozofu Rudolf Otto
(1869-1937) Kutsala Dair adlı eserinde dinin kökenini ahlaka, akla veya
sosyolojiye indirgeyen rasyonel dönemin yaklaşımlarına karşı çıkarak, dinin
özünün tamamen kendine has, rasyonel olmayan (akıl dışı/akıl ötesi) ve doğrudan
tecrübe edilen duygusal bir duygu/sezgi olduğunu savunur. Ona göre dinin
doğuşu, insanın kendisini aşan, hem dehşet verici hem de büyüleyici olan
"Tamamen Başka" (Kutsal) bir gerçeklikle kurduğu doğrudan ve sezgisel
temasa dayanır. Ona göre; insanlığın en erken dönemlerinde “ilahi kudret”
tecrübesi; fırtınalarda, derin karanlıkta, devasa dağlarda, ölümde veya ruh
inançlarında ham, şekilsiz ve saf bir "korku/ürperti" olarak belirdi.
İnsan zihni ve toplumsal yapı geliştikçe, bu saf “ilahi kudret” duygusu akıl ve
ahlak ilkeleriyle sentezlendi. İlahi kudrete adalet, iyilik, merhamet ve düzen
gibi "rasyonel" nitelikler yüklendi. Doğuştan gelen ilahi kudret duygusu
ile akılcı/ahlaki kavramlar birleştiğinde ortaya bildiğimiz anlamda gelişmiş ve
ahlaki "dinler" (Hristiyanlık, İslam, Yahudilik, Budizm vb.) çıktı.
Romen filozof (din tarihçisi ve antropolog) Mircea Eliade
(1907 - 1986) “Kutsal ve Dindışı” adlı eserinde, insanın dünyayı
anlamlandırabilmek için mekanı ve zamanı “kutsal” ve “kutsal-dışı” olarak ikiye
böldüğünü anlatır. Homo Religiosus (Dindar İnsan) kavramıyla, insanın kaostan
bir “düzen” (kozmos) ve anlam çıkarma ihtiyacının dini doğurduğunu savunur.
Fransız filozof, düşünce tarihçisi ve toplum kuramcısı Michel
Foucault’a (1926-1984) göre; antik çağlarda birey, kimse görmese bile
tanrıların veya ruhların kendisini 7/24 izlediğine ve suç işlediğinde
cezalandırılacağına inanır. Bu durum, sürekli bir gözetilme ve korku atmosferi
yaratarak öz-disiplini sağlar. Böylece dinlere götüren taşlar döşenmiş olur.
SOSYOLOGLAR NE DİYOR?
İnancın ve dinin kökeni, toplumsal işlevi ve insan
zihnindeki yeri; sosyolojinin kuruluşundan itibaren en temel araştırma
alanlarından biri olmuştur. Sosyologlar dini, “ilahi bir hakikat” penceresinden
ziyade “toplumsal bir olgu” ve “insan eylemlerini şekillendiren bir yapı”
olarak ele almışlardır.
Sosyolojinin kurucularından kabul edilen Fransız filozof Auguste
Comte (1798-1857), insan düşüncesinin evrimsel gelişimini 3 aşamaya ayırır.
Din, insanlığın ilk aşaması olan Teolojik Evre'nin (doğa olaylarının doğaüstü
güçlerle açıklandığı dönem) bir ürünüdür.
Sosyal kuramcı Karl Marx (1818 – 1883), Feuerbach’ın
yansıtma fikrini alıp sosyo-ekonomik tabana oturtmuştur. Ona göre din,
insanların yarattığı haksız toplumsal ve ekonomik koşullara karşı geliştirdiği
bir sığınma mekanizmasıdır. Marx’a göre insan, kendi yarattığı nitelikleri
(güç, adalet, sevgi) hayali bir varlığa (Tanrı'ya) atfeder ve sonra ona boyun
eğer. Bu, insanın kendi özüne yabancılaşmasıdır. Dinin ortaya çıkışı ve
yaygınlaşması, ezilen sınıfların yaşadığı maddi sefaleti katlanılabilir kılma
ihtiyacından kaynaklanır. Din, adaletsizliği “ilahi bir imtihan” olarak sunarak
gerçek dünyadaki sömürüyü perdeler. Marx’ın ünlü ifadesiyle din, “baskı
altında ezilen insanın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi ve ruhsuz
koşulların ruhudur. Din, halkın afyonudur.” Yani inançlar ve dinler var
olan acıları uyuşturma ve meşrulaştırma ihtiyacından doğmuştur.
Fransız sosyolog Emile Durkheim’a (1858-1917) göre
din, toplumun kolektif bilincini ayakta tutan ana çimentodur. İnsanlar aslında
tanrılara veya ruhlara tapınırken, farkında olmadan toplumun kendisine ve onun
gücüne taparlar. İnsanlar dünyayı ikiye ayırır. Günlük, sıradan şeyler “kutsal
dışı”dır; grup tarafından olağanüstü anlam yüklenen şeyler ise “kutsal”dır.
Durkheim, ilkel toplumlarda dinin temel işlevinin “toplumsal entegrasyon ve
denetim” olduğunu savunur. Yazılı kanunların olmadığı yerde “kutsal” olan,
yasakları (tabuları) belirler. Tabuyu ihlal eden kişinin tanrılar tarafından
cezalandırılacağı inancı, toplumun kendi kendini polise gerek kalmadan
denetlemesini sağlar. Durkheim’a göre din; insanları bir araya getiren, moral
değerler üreten ve toplumun dağılmasını önleyen kolektif bir ritüeller bütünü
olarak doğmuştur. Avustralya yerlilerini inceleyen Durkheim, en ilkel inanç
biçiminin totemizm olduğunu söyler. Totem (bir hayvan veya bitki), kabilenin
sembolüdür. Kabile klan sembolüne taparken aslında kabilenin birliğine
tapmaktadır.
Alman sosyolog, ekonomist ve siyaset düşünürü Max Weber
(1864-1920) dinin ortaya çıkışını insanlığın “dünyaya ve acılara bir anlam
verme” ihtiyacına bağlar. Durkheim gibi dini sadece toplumun çimentosu olarak
görmez; dinin aynı zamanda toplumu dönüştüren bir güç olduğunu savunur. İlkel
dönemlerde doğa olayları ve belirsizlikler mistik/büyüsel güçlerle
açıklanırken, zamanla sistemli dini doktrinler ortaya çıkmıştır. İnsanlar neden
acı çektiklerini, adaletsizliği ve ölümü anlamlandırmak istemişlerdir.
İnançlar, dünyevi adaletsizliklere öte dünyada veya kader fikriyle anlam
kazandırır. Weber’e göre antik toplumlarda otorite “Karizmatik” ve “Geleneksel”
niteliktedir. Ruhban sınıfı, ilahi güçlerle iletişim kurabilme karizması
sayesinde toplumu sevk ve idare etme meşruiyeti kazanır. Weber bunu, modern “Yasal-Rasyonel
Otorite”nin (hukuk devletinin) tarihsel öncülü olarak görür.
Amerikalı ünlü din sosyoloğu Robert N. Bellah
(1927-2013) “İnsan Evriminde Din” adlı kitabında dinin, biyolojik evrimle
temelleri atılan ancak esas olarak kültürel evrimle biçimlenen ve aşamalı
olarak gelişen bir kapasite olduğunu söyler. Dinin sadece beyindeki bir “yan
ürün” veya “mekanik aksaklık” olmadığını; insanlığın anlam arayışının,
toplumsal yaşantısının ve kültürel evriminin merkezinde yer alan dinamik bir
süreç olduğunu savunur.
Bellah'nın “hiçbir şey kaybolmaz” ilkesine göre, insanlık
evrimleştikçe dinsel düşüncenin yeni ve daha karmaşık biçimlerini (mitler,
teoriler, ahlaki eleştiriler) geliştirmiştir; ancak eski biçimleri (bedensel
ritüelleri, taklitleri) terk etmemiş, yenilerin bünyesine katmıştır. Ona göre
günümüzdeki modern bir ayinde bile Paleolitik dönemden kalma ritüelistik
unsurlar varlığını sürdürmektedir.
Bellah’a göre; hayatta kalma baskısının hafiflediği anlarda
hayvanların yaptığı “oyun”, gündelik gerçekliğin dışına çıkabilme
kapasitesidir. İnsanlarda bu durum, sözsüz ve bedensel mimetik (taklide dayalı)
ritüellere dönüşmüştür. Avcı-toplayıcı Paleolitik toplumlarda dans, müzik ve
ritüel; toplumsal bağları kuran ilk dinsel kapasitedir. Dilin gelişmesiyle
birlikte mimik ve ritüellere anlatı (mit) eklenmiştir. İnsanlar artık kozmosu,
dünyayı ve kendi varlıklarını hikayeler üzerinden anlamlandırmaya başlar.
Eşitlikçi kabile toplumlarında din, doğa ve topluluk arasındaki uyumu mitler
aracılığıyla korur.
Bellah’a göre; tarım devrimi ve kabilelerden devletlere
geçişle birlikte toplumsal hiyerarşi doğar. İlk devletlerde (örneğin Sümerler
veya Antik Mısır) din ile siyasi iktidar birleşir. Kral veya firavun,
tanrıların yeryüzündeki temsilcisi ya da bizzat kendisi olarak görülür. Bu
aşamada din, kurulu düzeni ve hiyerarşiyi meşrulaştıran kozmik bir araçtır.
Bellah’a göre; Karl Jaspers'in tanımladığı Eksen Çağı’nda
(MÖ 800 ile MÖ 200 arası) ilk kez din ve felsefe; kralların, iktidarların ve
mevcut toplumsal düzenin üzerine çıkarak onu eleştirme kapasitesi kazanmıştır. “Mevcut
düzen böyle ama adalete/Tanrı'ya göre nasıl olmalı?” sorusu sorulmuş;
evrensel etik, bireysel vicdan ve iktidardan bağımsız din adamı/filozof figürü
doğmuştur. (Eksen Çağı’nda Asya’da felsefi inançlar doğmuş, Antik Yunan’da
Pisagor, Sokrates, Platon gibi din eleştirisi ve teorisi üreten filozoflar
doğmuş, İbraniler içinde peygamberler hareketi başlamış ve monoteizm
doğmuştur.)
Modern din sosyolojisinin en önemli isimlerinden Peter L.
Berger (1929-2017) , “Kutsal Kanopi” adlı çalışmasında dinin ortaya
çıkışını psiko-sosyal düzen kurma ihtiyacı ile açıklar. İnsan zihni ve toplumu
kaos hissinin yarattığı dehşete dayanamaz. İnsanlar anlama, düzene ve
öngörülebilirliğe ihtiyaç duyar. Din, insanların inşa ettiği toplumsal düzeni
(yasalar, evlilik, ahlak) “kutsal ve değişmez” kılarak onu kaostan koruyan
koruyucu bir çatı (kanopi) görevi görür. Din olmasaydı, toplumsal düzenin
yapaylığı ortaya çıkar ve çökebilirdi.
ANTROPOLOGLAR NE DİYOR?
Antropoloji, insanı bütün yönleriyle inceleyen bilim
dalıdır. İnsanların biyolojik özelliklerini, kültürlerini, toplumsal
yaşamlarını, geçmişlerini ve zaman içinde nasıl değiştiklerini araştırır.
Antropologlar insanların yaşamlarını ve davranışlarını anlamaya çalışırlar.
Bunun için: Toplumlarda gözlem ve saha araştırmaları yaparlar. İnsanlarla
görüşmeler gerçekleştirirler. Kültürel gelenekleri ve sosyal ilişkileri
incelerler. Tarihi eserleri, kemikleri veya arkeolojik buluntuları analiz
edebilirler. Topladıkları verileri yorumlayarak raporlar ve araştırmalar
yayımlarlar. Pek çok antropolog dinlerin kökenlerini anlayabilmek için dünyanın
ücra köşelerinde yaşayan avcı-toplayıcı kabilelerin içinde gözlemler
yapmışlardır.
İlkel dinler üzerine çalışan ilk büyük antropologlardan biri
İngiliz Edward Burnett Tylor (1832-1917) Amerika yerlileri, Afrika
kabileleri, Avustralya Aborjinleri ve Polinezya yerlilerini yerinde
gözlemlemiştir. Ona göre antik atalarımız rüyalarında ölmüş atalarını
gördükleri için ruhların varlığına inanmaya başlamış, o ruhlar da zamanla
tanrılara dönüşmüştür.
İskoçyalı sosyal antropolog James George Frazer
(1854-1941) pek çok ilkel kabilede gözlem yapmış ve inançlara giden yolda ilk
önce büyünün var olduğunu dile getirmiştir. Ona göre insanlar önce dine değil,
büyüye inanıyordu. İlk insan (antik atalarımız) yağmur yağdırmak istiyordu;
büyü yapıyordu, avlanmak istiyordu; büyü yapıyordu, hasta iyileştirmek
istiyordu; yine büyü yapıyordu. Fakat zamanla büyü çoğu zaman işe yaramıyordu.
İşte bu noktada insanlar şöyle düşündüler: “Demek ki doğayı yöneten biz
değiliz, o halde görünmeyen güçlü varlıklar var.” İşte din böyle doğdu.
Sosyal antropolojinin en etkin bilim adamlarından Polonyalı Bronisław
Malinowski’ye (1884-1942) göre din ilkel toplumlarda inanç ve büyü, insanın
kontrol edemediği durumlar karşısındaki kaygısını azaltmak için ortaya
çıkmıştır. Örneğin balıkçılar sakin lagünde avlanırken büyü yapmazken,
tehlikeli açık denize çıkarken dini/büyüsel ritüeller yaparlar. Din, belirsizlik
karşısında psikolojik ve toplumsal güven sağlar.
İngiliz sosyal antropolog Edward Evan Evans-Pritchard
(1902-1973) “İlkel Din Teorileri” adlı kitabında insanlığın ilk dininin ne
olduğunu veya inancın tam olarak hangi tarihte/nasıl başladığını aramanın
spekülasyondan ibaret olduğunu söyler. Ona göre, yazılı belgenin olmadığı
Paleolitik dönemlere dair “İnsanlar ilk önce animistti” veya “İlk
önce büyü vardı” demek bilimsel değil, kurgusaldır. İnancın ortaya
çıkışının tek bir biyolojik veya psikolojik nedene indirgenemeyeceğini söyler.
Ona göre inanç, insan toplumlarının varoluşsal belirsizlikleri yönetmek, ahlaki
düzeni sağlamak ve hayata anlam katmak için geliştirdiği, kendi içinde son
derece rasyonel olan karmaşık bir toplumsal/kültürel sistemdir.
Fransız antropolog Claude Lévi-Strauss (1908-2009) “Yaban
Düşün” adlı eserinde ilkel insanın zihninin modern insanın zihninden daha az
gelişmiş veya daha az mantıklı olmadığını söyler. Her iki zihin de aynı temel
biyolojik yapıya ve mantığa sahiptir. Modern Zihin kavramlar, mühendislik ve
soyut teoriler aracılığıyla düşünür. İlkel Zihin çevresindeki somut nesneler
(hayvanlar, bitkiler, taşlar, renkler) aracılığıyla düşünür. Lévi-Strauss’un
yapısalcılığına göre insan beyni, dünyayı ancak zıtlıklar ve ikilikler kurarak
kategorize edebilir. İnançların ve mitolojilerin temeli de zihnin bu doğuştan
gelen çalışma mekanizmasıdır. Zihin evreni kavramak için sürekli karşıtlıklar
üretir: Doğa / Kültür, Pişmiş / Çiğ, Yaşam / Ölüm, Erkek / Kadın, Yeryüzü /
Gökyüzü, Biz / Öteki. İnsan zihni bu radikal karşıtlıkları (özellikle Yaşam ve
Ölüm veya Doğa ve Kültür arasındaki aşılmaz uçurumu) hissettiğinde bir
"bilişsel gerilim" yaşar. İnançlar, ayinler ve mitler; bu iki
uzlaşmaz zıtlık arasında arabuluculuk yapacak üçüncü bir kavram, figür veya
simge üretmek için doğar. (Örneğin: İnsan ile Tanrı, Yaşam ile Ölüm arasında
aracı olan Kurban, Şaman veya İnsan-Hayvan karışımı mitsel varlıklar).
Claude Lévi-Strauss’a göre din, inanç ve mitoloji duygusal
veya korku kaynaklı bir cehalet ürünü değildir, zihnin evrendeki kaosu düzenli
bir bilgi sistemine ve kategorilere dönüştürme çabasıdır.
Güney Afrikalı arkeolog ve nöro-antropolog David
Lewis-Williams (1934-…) “Mağaradaki Zihin” adlı eserinde inancın kökenini
biyolojik ve nörolojik bir zorunluluğa bağlar. İnsan beyni, yapısı gereği “Değiştirilmiş
Bilinç Halleri” (halüsinasyon, trans, rüya, oksijensizlik, duyusal yoksunluk)
üretmeye yatkındır. İnsanoğlu ilk doğaüstü varlıkları, ruhları ve öte dünyayı “hayal
etmemiş”, beyninin nörolojik yapısı nedeniyle bizzat görmüş, duymuş ve
hissetmiştir. Dolayısıyla inanç, zihnin soyut bir kurgusu değil, bedensel ve
algısal bir tecrübenin sonucudur.
Lewis-Williams’a göre; transın derinleşme aşamasında insan
zihni kendisini bir “tünelden geçiyor” veya “derine çekiliyor” gibi algılar.
Tünelin sonu ise ışıklı ve imge dolu bir alemdir. Bu nörolojik duyum, fiziksel
mağaraların derinliğiyle birleştiğinde, insanoğlu duvarların arkasında veya
yerin altında başka bir gerçeklik boyutu (ruhlar alemi) olduğuna ikna olmuştur.
Mağara duvarı, iki dünya arasındaki fiziksel bir zara dönüşmüştür.
Lewis-Williams’ın modeli: Nörolojik Deneyim (Trans/Rüya) ⟶ Sembolleşme
(Mağara Sanatı) ⟶ Kurumsallaşma (Mitoloji/Ritüel) ⟶ Doktrin
(Eksen Çağı Dini)
Amerikalı antropolog Stewart Elliott Guthrie “Bulutlardaki
Yüzler” adlı eserinde, insanlığın tarih boyunca geliştirdiği tüm dini
inançların, tanrı tasavvurlarının ve doğaüstü varlıkların kökenini tek bir
temel biyolojik/evrimsel eğilime bağlar: İnsanın çevresindeki dünyayı
insanlaştırma (antropomorfizm) ve her yerde bir insan/zihin izi arama
güdüsü. Ona göre din, doğanın insanlaştırılmasından (antropomorfizm) ibarettir.
Animizm’den teizme, Şamanizm’den mitolojiye kadar tüm dini biçimler,
antropomorfizmin farklı ölçeklerdeki tezahürleridir. Bu insanlaştırma ise
zihinsel bir kusur veya rastgele bir hata değil, evrimsel süreçte atalarımızın
hayatta kalmasını sağlayan “kumar benzeri” (ya çalıyı titreten bir aslansa)
bir algı stratejisinin sonucudur. İnsanoğlu hayatta kalmak için her çalılığın
arkasında bir düşman, gökyüzündeki her bulutta bir yüz, doğadaki her felaketin
arkasında ise bir “Tanrı” görmeye evrimsel olarak programlanmıştır.
·
Kitabın ismi (Bulutlardaki Yüzler), insan
zihninin rastgele biçimlerde (bulutlarda, kayalarda, çay yapraklarında) insan
yüzleri veya figürleri görme eğiliminden (günümüzdeki adıyla pareidolia) gelir.
Amerikalı arkeolog ve antropolog Brian Hayden
(1946-…) “Dinin Tarih Öncesi” adlı eserinde dinin soyut fikirlerden değil;
insan biyolojisindeki duygusal ihtiyaçlar, çevresel zorunluluklar ve toplumsal
hiyerarşilerin kurulma çabasından doğduğunu savunur. Hayden’a göre din, insan
evriminde tesadüfen ortaya çıkmış rastgele bir inançlar bütünü değildir. Din;
hayatta kalmayı sağlayan, toplumsal dayanışmayı artıran ve zamanla toplumsal
gücü pekiştiren sosyo-biyolojik bir araçtır.
Hayden, dinin biyolojik temelini insanın "değişik
bilinç hallerine" (trans, esrime, halüsinasyon) geçebilme kapasitesine
bağlar. Şamanik ritüellerde (dans, davul, acı, açlık, uyuşturucu maddeler)
yaşanan bu trans halleri, bireyler arasında yüksek seviyede duygusal bağlar ve
güven oluşturmuştur. Ona göre din, insan biyolojisindeki nörolojik/duygusal
kapıları kullanarak; önce avcı-toplayıcı grubun hayatta kalma şansını artırmış,
daha sonra ise güç tutkunu elitlerin elinde toplumsal hiyerarşiyi, mülkiyeti ve
devleti inşa etmenin en etkili aracına dönüşmüştür.
Fransız antropolog Philippe Descola (1949-…) “Doğa ve
Kültürün Ötesinde” adlı eserinde inancın, dinin veya dinî ritüellerin ortaya
çıkışına dair kronolojik, evrimsel veya psikolojik bir “doğuş öyküsü” sunmaz.
Aksine, evrimsel antropolojinin veya din sosyolojisinin “İnanç nasıl ve
neden ortaya çıktı?” sorusunu sorma biçiminin kendisini "Batı merkezci
bir yanılsama" olarak görerek kökten reddeder. Antik atalarımızın bir
ağaçla, ruhla veya hayvanla kurduğu ilişki, "dini bir ayin" değil,
sosyal bir iletişimdir. Antik atalarımız ruhlarla "ibadet etmek" için
değil; tıpkı komşu kabileyle yaptıkları gibi pazarlık etmek, akrabalık kurmak,
avlanmak veya diplomasi yürütmek için ilişki kurmuşlardır. Ona göre Natürizm,
animatizm, animizm, totemizm, panteizm ve Şamanizm inanç değildir. Bunlar antik
insanların “olağan gördükleri” aşkın varlıklarla iletişim yöntemleridir.
Fransız-Amerikalı antropolog ve bilişsel bilimci Scott
Atran (1952-…) “In Gods We Trust” adlı eserinde “Eğer dinler mantık dışı
inançlar, ağır yük getiren ritüeller ve büyük fedakarlıklar içeriyorsa, neden
tarihteki tüm insan topluluklarında evrensel olarak varlığını sürdürdü?”
sorusuna yanıt arar. Atran’a göre; bir gruba dürüstçe bağlı olduğunuzu
kanıtlamak zordur. Bencil insanlar sözle kolayca yalan söyleyebilir. Ancak
zaman, enerji, mal ve hatta can kaybı gerektiren ağır ritüeller (oruç, kurban,
sünnet, fiziksel acı içeren törenler), bireyin gruba olan bağlılığının “sahtesi
yapılamaz” bir kanıtıdır. Bu “bedeli yüksek işaretler”, grup üyeleri arasında
sarsılmaz bir güven yaratır ve gruptaki bedavacıları (ibadetten kaçınanları)
eler.
Atran, dinin mantıksız olmasının onun bir kusuru değil, en
büyük gücü olduğunu savunur. Rasyonel ve mantıklı sözleşmeler her an yeniden
pazarlık konusu edilebilir veya bozulabilir. Ancak doğaüstü, mantıkla
sınanamayan ve kutsal sayılan bir inanca verilen sözler (yeminler), rasyonel
hesapların ötesine geçtiği için toplumsal düzeni çok daha dayanıklı kılar.
Dinler, ölüm korkusu, felaketler ve varoluşsal
belirsizlikler karşısında insana psikolojik bir dayanak sunar. Atran, dini
duyguların “utancın, suçluluğun ve ölüm korkusunun” evrimsel olarak işlenmiş
hali olduğunu ve bu duyguların rasyonel akıl yürütmeyle ortadan
kaldırılamayacağını belirtir.
Atran’a göre din, evrimsel süreçte sırf dini inanç üretmek
için gelişmiş özel bir biyolojik adaptasyon değildir; beynimizin hayatta kalmak
için geliştirdiği bilişsel modüllerin kaçınılmaz bir “yan ürünüdür”. Ancak aynı
zamanda din, evrimsel süreçte gruplar arası dayanışmayı ve güveni sağlayan paha
biçilmez bir toplumsal işlev kazanmıştır.
İngiliz bilişsel arkeolog ve antropolog Steven Mithen
(1960-…) “Aklın Tarih Öncesi” adlı eserinde insan zihninin evriminde öne çıkan
temel uzmanlık alanlarını (zekâ modülleri) aşağıdaki gibi tanımlar.
·
Genel Zekâ: Tüm canlılarda bulunan temel
öğrenme, deneme-yanılma ve problem çözme yetisi.
·
Sosyal Zekâ: Grup içi ilişkileri,
ittifakları, kandırmayı ve "ötekinin zihnini okuma" (Theory of Mind)
becerilerini yönetir (Primat geçmişimizden mirastır).
·
Doğal Tarih Zekâsı: Çevreyi, bitkileri,
hayvan davranışlarını ve iz sürmeyi anlama yeteneği.
·
Teknik Zekâ: Taş alet yapımı, nesne
işleme ve fiziksel dünya üzerine düşünme becerisi.
·
Dilsel Zekâ: Sosyal ilişkileri düzenlemek
için gelişen dil yeteneği.
Mithen’e göre doğal tarih zekası (hayvanlar) ile teknik
zekanın (oymacılık) ve sosyal zekanın (sembolizm) birleşmesiyle mağara
resimleri ve insan-hayvan karışımı heykeller (örneğin Aslan-Adam) ortaya çıkmıştır.
Sosyal zekanın doğaya uygulanmasıyla, insan dışı varlıklara (hayvanlar,
fırtına, dağlar) insani niyetler ve ruhlar atfedilmeye başlanmıştır (Totemizm
ve Animizm). Av hayvanlarının anatomik bilgisi (doğal tarih zekası) ile taş
işleme tekniklerinin (teknik zekâ) birleşmesi, kemikten ve zıpkından yapılan
özelleşmiş av aletlerini doğurmuştur.
Bugün antropologların çoğu, dinin tek bir nedenden doğduğunu
savunmaz. Bunun yerine dinin ortaya çıkışında birden fazla etkenin rol
oynadığını düşünürler:
·
Bilişsel etkenler: İnsan zihni
neden-sonuç ilişkileri kurar, görünmeyen etkenleri varsaymaya eğilimlidir.
·
Duygusal etkenler: Ölüm, hastalık, korku
ve belirsizlik karşısında anlam ve güven arayışı.
·
Toplumsal etkenler: Ortak kimlik
oluşturma, iş birliğini güçlendirme ve toplumsal düzeni sürdürme.
·
Kültürel etkenler: Mitler, ritüeller ve
semboller aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarılan anlam sistemleri.
·
Çevresel etkenler: Yaşanılan coğrafyanın
ve geçim biçiminin (avcılık, tarım, denizcilik vb.) inanç pratiklerini
şekillendirmesi.
Not: Fark ettiğiniz gibi yukarıda andığım
antropologlardan ikisi, aslında doğrudan bana ateş ediyor. Evans-Pritchard,
bu makalenin yöntemini reddediyor. “İnsanlar ilk önce animistti” demenin
bilimsel değil kurgusal olduğunu söylüyor. Ben ise tam olarak bunu yapıyorum:
90 bin yıl önce naturizm, 80 bin yıl önce animatizm, 70 bin yıl önce animizm
diyorum. Descola ise bu makalenin sınıflandırmasını reddediyor. Ona göre
naturizm, animizm, totemizm diye bir “inanç” yok; bunlar Batılı zihnin sonradan
icat ettiği raflar. Antik atalarımız ibadet etmiyordu, iletişim kuruyordu. İkisine
de cevap vermem gerekiyor.
·
Evans-Pritchard'a cevabım: Gerçekten
haklı. Yazının olmadığı bir çağ hakkında “şu tarihte şu inanç doğdu” demek bir
keşif değil, bir kurgudur. Bunu inkâr etmiyorum; zaten makalenin başında,
tarihleri anlatırken açıkça yazdım: Bunlar keşfedilmiş tarihler değil, anlatıyı
ayakta tutan kavramsal çivilerdir. Ama şunu da eklemek isterim: Kötü bir
modelin alternatifi, modelsizlik değildir. Eğer 90 bin yıl öncesi hakkında
hiçbir çıkarım yapmayacaksak, elimizde birkaç yüz kemik parçası, boyanmış deniz
kabukları ve mağara duvarlarındaki hayvan resimlerinden ibaret bir envanter
listesi kalır. O liste hiçbir soruya cevap vermez. “Bilmiyoruz” demek dürüsttür
ama aynı zamanda kısırdır.Bence doğru tutum şudur: Model kur, ama modeli kanıt
gibi sunma. Nerede bilgi verdiğini, nerede tahmin yürüttüğünü okurdan saklama.
Ben bu makalede bunu yapmaya çalıştım. Yanılıyor olabilirim; ama yanıldığım
yerlerin nerede olduğunu okuyucuya söyledim. Evans-Pritchard'ın asıl itirazı
zaten spekülasyona değil, spekülasyonun bilgi diye satılmasınadır. O satışı
yapmıyorum.
·
Descola'ya cevabım: Yarı yarıya haklı. Haklı
olduğu kısım şu: “İbadet”, “tapınma”, “kutsal”, “din”, bunların hepsi bizim
kelimelerimiz. 70 bin yıl önceki bir insanın kafasında bu kategorilerin
karşılığı olduğunu varsayamayız. Bir animist geyikten özür dilerken bir “ayin”
yapmıyordu; komşusuyla konuşur gibi konuşuyordu. Descola bu noktada bana “sen
bugünün gözlüğüyle bakıyorsun” diyor ve bunda haksız değil. Ama katılmadığım
kısım şu: Descola benim kurduğum katmanların var olmadığını değil, onlara din
denemeyeceğini söylüyor. Bu bir olgu tartışması değil, bir adlandırma
tartışmasıdır. Ben zaten bunlara “din” demiyorum; makalenin en başında
inanış–inanç–din ayrımını tam da bu yüzden yaptım. Benim “animizm” dediğim şey
ile onun “insan-olmayan kişilerle kurulan iletişim” dediği şey, büyük ölçüde
aynı olguyu tarif ediyor. Aramızdaki fark, olgunun kendisinde değil, ona
taktığımız etikettedir. Üstelik Descola bir yerde tezimi zayıflatmıyor,
güçlendiriyor. Çünkü o da bu davranışların egzotik, tuhaf veya “ilkel”
olmadığını; son derece olağan, işlevsel ve mantıklı olduğunu söylüyor. Ben de
bu makalede baştan beri bunu savunuyorum: Atalarımız saçmalamıyordu.
Ellerindeki bilgiyle, ellerindeki dille, en makul açıklamayı üretiyorlardı.
Bugün onlara “batıl” diyenler, o açıklamaların üzerine kurulmuş binalarda
oturuyorlar.
PSİKOLOGLAR NE DİYOR?
Psikoloji biliminin doğuşuyla birlikte din ve inanç olgusu,
insanın zihinsel süreçleri, savunma mekanizmaları, bilinçdışı arzuları ve
gelişimsel ihtiyaçları çerçevesinde ele alınmıştır. Filozofların daha çok
ontolojik ve mantıksal sorgulamalarına karşılık psikologlar, “Zihin neden
inanmaya ihtiyaç duyar?” sorusuna odaklanmışlardır.
Psikanalizin kurucusu Avusturyalı Sigmund Freud (1856
– 1939), dinin doğuşunu psikanaliz, çocukluk çağı travmaları ve nöroz üzerinden
açıklar (Bir İllüzyonun Geleceği, Musa ve Tek Tanrıcılık). Çocuk, doğanın
tehlikelerine ve hayatın acımasızlığına karşı babasının koruyuculuğuna sığınır.
Büyüdüğünde de doğanın gücü, hastalık ve ölüm karşısında aynı çaresizliği
hisseder. Zihin, bu çaresizlikle baş etmek için gökyüzünde görünmez, yüce bir “Baba”
(Tanrı) kurgular. Freud’a göre din bir yanılsamadır (illusion). Yanılsama,
mantıksız olmasından ziyade insanın en derin arzularının dışa vurumu olmasından
kaynaklanır: Adalet arzusu, ölümden sonra yaşama arzusu ve korunma arzusu. Ona
göre dinsel ritüeller (abdest, dua formülleri, belirli kurallar), takıntılı
(obsesif) hastaların kaygılarını bastırmak için geliştirdikleri yineleyici
davranışlara benzemektedir. Freud, antik insan için tanrıların bir “süperego”
(içselleştirilmiş vicdan/yargıç) işlevi gördüğünü belirtir. İnsanoğlu doğa
karşısındaki çaresizliğini ve içsel dürtülerini (saldırganlık, hırsızlık vb.)
bastırmak için cezalandırıcı bir “Baba/Tanrı” figürü kurgulamıştır. Bu ceza
korkusu, ilkel insanın toplum içinde yaşayabilmesi için dürtülerini
bastırmasını sağlamıştır.
İsviçreli psikiyatrist Carl Gustav Jung (1875 – 1961),
Freud’un aksine dini bir “hastalık” veya “yanılsama” olarak görmez; inancın
insan psikolojisinin doğal, sağlıklı ve kaçınılmaz bir parçası olduğunu savunur
(Psikoloji ve Din). İnsan zihni boş bir levha değildir; insanlık tarihinin
ortak hafızasını (kolektif bilinçdışı) taşır. Bu hafızada “Tanrı”, “Kahraman”, “Kötü”
gibi evrensel semboller ve kalıplar (arketipler) hazır bulunur. Dinler ve
mitler, insanın zihinsel dengesini kurmasını sağlar. Tanrı fikri, insanın kendi
içindeki en yüksek potansiyeli ve bütünlüğü simgeler. Dini semboller, insanın
ruhsal olgunlaşma sürecinin doğal bir ürünü olarak doğmuştur.
Alman doğumlu Amerikalı psikanalist ve sosyolog Erich
Fromm (1900 – 1980), dinin doğuşunu insanın doğadan kopuşu ve yaşadığı
yabancılaşma/yalnızlık duygusuyla açıklar (Psikanaliz ve Din). İnsan, zihinsel
kapasitesi nedeniyle evrendeki yalnızlığının farkındadır. Bu durum büyük bir
kaygı yaratır. İnsan zihni, dünyayı anlamlandırmak için bir “yöneliş haritasına”
(oryantasyon) ve bir “bağlılık nesnesine” ihtiyaç duyar. Dinler bu temel
psikolojik ihtiyacı karşılamak için doğmuştur. Fromm dinleri ikiye ayırır:
·
Otoriter Dinler: İnsanı küçülten, bir güce boyun
eğdiren dinler (Freud'un eleştirdiği yapı).
·
İnsancıl Dinler: İnsanın potansiyelini
geliştiren, sevgi ve özgürlüğü merkeze alan yapılar (Buddha veya Spinoza'nın
anlayışı gibi).
Davranışçılık akımının öncülerinden Amerikalı psikolog Burrhus
Frederic Skinner (1904-1990) insanın kendi dahlinin olamayacağı süreçlerde
(doğal afetler, hastalıklar, sınav sonuçları, ölüm kalım durumları) çaresiz kaldığı
için metafizik yapılara yöneldiğini, dualar ettiğini veya ritüeller
gerçekleştirdiğini söyler. İnsan zihni, kurgusal düşünmeye ve geleceği simüle
etmeye yatkındır. Bu kurgular temelde iki zıt kutupta şekillenir: Umudun
beslediği iyimserlik ve endişenin doğurduğu kötümserlik. İnsan, arzuladığı
geleceğin gerçekleşmesi için umut ederken, kaçındığı senaryoların
gerçekleşmesinden korkar. Kendini çaresiz hissettiği ve kendi etki alanının
dışında kalan bu belirsizlik anlarında ise metafizik yapılara (doğaya, ruhlara,
evrene veya Tanrı’ya) yönelir. Tıpkı atalarından devraldığı miras gibi,
iyiliğin de kötülüğün de kaynağı olarak gördüğü bu aşkın güce, umutları için
dua eder, korkuları için yalvarır. Oğlunun sınavı kazanması beklentisiyle kaza
geçiren oğlunun hayatta kalma çabası aynı kökenden beslenir: İnsanın kendi
çaresizliği karşısında sığınacağı son liman, elinden gelenin bittiği yerde
başvurduğu aşkın güçtür. Skinner’e göre, belirsizlikle dolu antik dünyada “öte
dünya azabı” veya “ilahi gazap” tehdidi, en güçlü negatif pekiştireçtir.
İnsanlar negatif bir sonuçtan (tanrının gazabından) kaçınmak için ruhbanın
koyduğu kurallara uymaya koşullanmışlardır.
Logoterapi ekolünün kurucusu olan Viktor Frankl’a
(1905–1997) göre insan, hayatına anlam katamadığında “varoluşsal bir boşluğa”
düşer. Frankl, insandaki en temel dürtünün “Haz Arzusu” (Freud) veya “Güç
Arzusu” (Adler) değil, “Anlam Arzusu” (Will to Meaning) olduğunu savunur. Ona
göre; Tanrı ve din olgusu, insanın acıyı, ölümü ve varoluşu en üst düzeyde
anlamlandırmasını sağlayan “Bilinçdışı Tanrı” veya nihai anlam kurgusudur.
Hümanist psikolojinin kurucusu Maslow (1908 – 1970),
dinlerin doğuşunu bireylerin yaşadığı olağanüstü zihinsel/duygusal deneyimlere
bağlar. Bazı insanlar evrenle bütünleşme, derin bir huzur, aşkınlık ve kozmik
bir birleşme hissi yaşarlar. Maslow buna “zirve deneyim” der. Maslow'a göre
dinlerin kökeninde, geçmişteki peygamberlerin, mistiklerin veya bilgelerin
yaşadığı bu özgün “zirve deneyimler” vardır. Zamanla bu kişisel deneyimler
kurumsallaşarak ritüellere ve doktrinlere dönüşmüştür.
Kanadalı sosyal psikolog Ara Norenzayan (1970-…) “Büyük
Tanrılar” adlı eserindeki tezi; insanlığın küçük kabilelerden devasa
medeniyetlere geçişini sağlayan şey, “Büyük Tanrılar” adını verdiği zihinsel ve
kültürel inanç sistemidir. Norenzayan’a göre; insanların ne düşündüğünü bilen,
ahlaki kurallar koyan, gizli eylemleri gözetleyen ve kurallara uymayanları
cezalandıran (ya da ödüllendiren) “Omniscient” (Her şeyi bilen) ve “Ahlakçı”
(Moralizing) Tanrı inancı, insanlar arasında güveni ve işbirliğini mümkün
kılmıştır.
İnsanlık tarihinin çoğunda (Paleolitik ve Neolitik dönem
kabilelerinde) inanılan ruhlar veya yerel tanrılar “Ahlakçı” değildi. Küçük
kabilelerde insanların ahlaklı davranmasını sağlayan şey, herkesin birbirini
tanıması ve dedikodu/itibar kaygısı idi (küçük grupta hile yapamazsınız,
dışlanırsınız). Ancak nüfus artıp kentler kurulduğunda insanlar anonim hale
geldi. Birbirini tanımayan binlerce insanın bir arada yaşaması “hilekarlığı” ve
bedavacılığı artıracaktı. İşte bu noktada “Gökyüzündeki Gözlemci” (Büyük Tanrı)
devreye girdi: Yanınızda kimse olmasa bile sizi sürekli izleyen, ahlaksızlık
yaptığınızda sizi cezalandıracak bir Tanrı imgesi anonim insanları dizginledi.
Norenzayan, laboratuvar ve saha deneyleriyle desteklediği şu
psikolojik gerçeği vurgular: İzlendiği veya gözetlendiği hissi verilen insanlar
daha cömert, dürüst ve işbirlikçi olurlar. “Büyük Tanrı” inancı, insan zihninde
“sürekli gözetlenme” hissi yaratır. Bu durum bireysel bencil dürtüleri baskılar
ve toplumsal kurallara uyumu otomatikleştirir.
Kitabın en dikkat çekici kısımlarından biri de modern
seküler toplumların (örneğin İskandinav ülkelerinin) nasıl var olabildiğini
açıklamasıdır. Norenzayan’a göre: “Büyük Tanrılar”, yüksek düzeyde işbirliği
yapan, hukukun üstünlüğüne dayalı, polis ve yargı mekanizmaları güçlü modern
devletlerin kurulmasını sağlamıştır. Ancak bu güçlü ve adil seküler kurumlar
bir kez kurulup işler hale geldiğinde, “Büyük Tanrılar”ın sunduğu gözetleme ve
cezalandırma işlevini devlet ve hukuk üstlenir. Böylece insanlar Tanrı korkusu
olmadan da dürüst ve işbirlikçi yaşayabilir hale gelir. Yani Büyük Tanrılar,
kendi seküler varislerini yaratarak gerilemiştir.
Büyük Tanrılar bir yandan grup içi dayanışmayı artırırken,
diğer yandan kendi tanrısına inanmayan “öteki” gruplara karşı çatışma ve
fanatizmi de körüklemiştir. Dinler, grup içi güveni tavan yaptırırken gruplar
arası gerilimi tırmandıran çifte kılıçlı bir evrimsel araçtır.
Son yıllarda gelişen Bilişsel Din Bilimi, inancın
doğuşunu insan beyninin evrimsel ve bilişsel çalışma mimarisine bağlar. İnsan
beyni evrimsel süreçte hayatta kalmak için her belirsizliğin arkasında “canlı/niyetli
bir varlık” (ajan) aramaya programlanmıştır. Çalıların arasından gelen sesi “rüzgar”
yerine “yırtıcı bir hayvan” olarak yorumlamak hayatta kalma şansını
artırmıştır. Bu aşırı aktif mekanizma, doğa olaylarının arkasında da görünmez
niyetli güçler (tanrılar, ruhlar) arama eğilimini doğurmuştur. İnsanlar
başkalarının zihnini, niyetlerini ve duygularını okuma yeteneğine sahiptir.
Zihin bu yeteneği fiziksel vücudu olmayan hayali varlıklara (tanrılara) da
uyarlar.
Amerikalı deneysel psikolog Justin L. Barrett (1971-…)
Bilişsel Din Bilimi’nin öncülerindendir. İnsan zihninde “Çok Aşırı Fail
Algılama Cihazı” olduğunu savunur. Ona göre; insanlar rastlantısal doğa
olaylarına anlam ve bilinçli bir niyet yüklemeye evrimsel olarak yatkındır. “Neden Biri Tanrı'ya İnanır ki?” adlı
kitabında, “Tanrı'ya inanmanın, sahip olduğumuz zihin türünün neredeyse
kaçınılmaz bir sonucu olduğunu” ve “İnandığımız şeylerin çoğunun bilinçli
farkındalığımızın altında çalışan zihinsel araçlardan kaynaklandığını” ve “Tanrılara
olan inançların bu otomatik varsayımlarla iyi örtüştüğünü; her şeyi bilen, her
şeye gücü yeten bir Tanrı'ya olan inançların ise daha da iyi örtüştüğünü” öne
sürüyor.
Amerikalı filozof bilişsel din bilimci Daniel C. Dennett
(1942-2024) “Büyüyü Bozmak” adlı eserinde dinin ilahi bir kökeni olmadığını,
aksine biyolojik ve kültürel evrimin ürettiği doğal bir olgu olduğunu savunur. Toplumda
“din o kadar kutsal ve özeldir ki bilimsel olarak incelenmemelidir, incelenirse
tadı/kutsallığı kaçar” şeklinde tabu haline gelmiş bir büyü/dokunulmazlık
vardır. Dennett’ın amacı bu büyüyü bozmak; dini, tıpkı karıncaların yuva
yapması veya tatlı krizine girmemiz gibi, bilimin ve evrim teorisinin konusu
haline getirmektir.
Dennett, dinin dünya üzerinde (savaşlar, radikalleşme,
eğitim politikaları) devasa etkileri olduğunu, bu yüzden onu incelemenin tıpkı
tıbbi bir salgını incelemek gibi bir kamu sağlığı görevi olduğunu belirtir.
Dinin biyolojik ve psikolojik mekanizmaları çözülmeden, yarattığı olumsuz
sonuçlarla mücadele edilemez.
Dennett, dinin iyi mi yoksa kötü mü olduğunu peşinen
söylemekten ziyade, “Dinin ne olduğunu, nasıl evrildiğini ve insan zihninde
nasıl bir yer kapladığını tam olarak anlamak için onu laboratuvara sokmalıyız”
der. Dennett, dinsel fikirleri açıklarken Richard Dawkins’in “Mem” (kültürel
gen) kavramını merkeze koyar. Dini inançlar, ritüeller ve dogmalar birer “mem”dir
(kültürel bilgi birimi). Bir memin hayatta kalması veya yayılması, onun “doğru”
veya “insana faydalı” olmasına bağlı değildir. Bir virüs gibi, zihinden zihne
kopyalanma becerisine bağlıdır. Dini memler, insan zihninin zaaflarından
faydalanarak kendilerini binlerce yıl boyunca başarıyla kopyalayan zihinsel
parazitler veya symbiote'lardır (ortak yaşarlar).
Dennett'ın kitaptaki en özgün tespitlerinden biri şudur:
Modern dünyada birçok insan aslında “Tanrı'ya” inanmamaktadır; “Tanrı'ya
inanmanın iyi, ahlaki ve gerekli bir şey olduğuna” (inanca inanmak)
inanmaktadır. Ona göre; insanlar dinin toplumsal faydasına, moral verici gücüne
ve ahlaki düzeni koruduğuna inandıkları için, kendi zihinlerinde şüphe olsa
bile dini yapıyı korumaya ve savunmaya devam ederler.
Fransa ve ABD kökenli bilişsel antropolog ve evrimsel
psikolog Pascal Boyer (1957-…) Din Nasıl Doğdu? (Religion Explained)
kitabında, insan beyninin çevrede anlam ve niyet arama eğilimine odaklanır. Boyer,
geleneksel “Din neden vardır?” sorularına verilen klasik yanıtları (ölüm
korkusunu yatıştırmak, doğa olaylarını açıklamak veya toplumsal düzeni sağlamak
gibi) yetersiz bulur ve dinin kökenini doğrudan insan beyninin çalışma
mimarisinde arar. Din, evrimsel süreçte sırf “dini inanç üretmek için” gelişmiş
özel bir adaptasyon veya organ değildir. Aksine din; avlanma, yırtıcılardan
kaçma, sosyal ilişkileri yönetme ve tehlikeleri öngörme amacıyla gelişmiş olan
zihinsel modüllerimizin bir yan ürünüdür. İnsan beyni, atalarımızın hayatta
kalmasını sağlayan belirli bilişsel mekanizmalarla donatılmıştır. Beynimiz,
belirsiz durumlarda bir “fail” var kabul etmeye programlanmıştır. Atalarımız
için çalılar arasından gelen bir hışırtıyı “rüzgar” yerine “bir yırtıcı/düşman”
(bir fail) olarak yorumlamak hayatta kalma şansını artırıyordu. Yanlış alarm
vermenin maliyeti düşük, ancak bir tehdidi kaçırmanın maliyeti ölümcüldü. Bu
durum, evrende anlam ve niyet arayan zihnin Tanrı/Ruh kavramlarını üretmesini
kolaylaştırmıştır.
İnsan sosyal bir canlıdır ve sürekli kimin ne bildiğini
takib eder. Boyer’e göre dini sistemlerdeki tanrılar ve ruhlar sıradan
varlıklar değildir; “stratejik bilgiye tam erişimi olan” varlıklar olarak
kurgulanır. Yani bu varlıklar sizin ne düşündüğünüzü, ahlaki kurallara uyup
uymadığınızı ve gizli eylemlerinizi bilir. Bu durum, zihnimizdeki sosyal uyum
ve ahlak modüllerini doğrudan devreye sokar.
Not: Burada bir şeyi netleştirmem gerekiyor. Bilişsel
din biliminin iki büyük kampı var. Birinciye göre din bir uyarlanmadır:
Evrim onu seçti, çünkü işe yaradı. İkinciye göre din bir yan üründür:
Evrim başka amaçlarla (fail algılama, örüntü kurma, zihin okuma) verdiği
araçların istenmeyen bir kazasıdır; kimse onu seçmedi, sadece engellenmedi. Barrett
ve Boyer ise ikinci kampa yakındırlar. Bu makalede ben ağırlıklı olarak birinci
kampa yakın duruyorum. Bunu bir çelişki olarak değil, bilinçli bir tercih
olarak okuyun: Bence din bir yan ürün olarak doğmuş, ama bir uyarlanma olarak
kalmıştır.
Beyin ve sinir sisteminin yapısını, işlevini, gelişimini ve
hastalıklarını inceleyen Nörobilim dalında çalışan bilim adamlarının çıkarımına
göre; beyinde bizi inanmaya zorlayan tek bir bölge yoktur; inanç, çok sayıda
beyin ağının birlikte çalışmasıyla ortaya çıkan karmaşık bir bilişsel olgudur.
İnsan beyni, evrimsel süreçte çevresindeki dünyaya anlam vermek, görünmeyen
nedenleri çıkarımlamak, toplumsal ilişkileri yönetmek ve belirsizlikle başa
çıkmak üzere gelişmiş çok sayıda bilişsel mekanizmaya sahiptir. Dinî inançlar
da büyük olasılıkla bu mekanizmaların kültürel ve tarihsel süreçlerle
birleşmesinden doğmuştur.
Not: 1990’lı yıllarda bazı nörobilimciler tarafından
beyinde “inanma bölgeleri”, genlerde “inanç geni” olduğuna dair iddialar
gündeme getirildi. Ama bilimsel literatürde artık büyük ölçüde terk edilmiş
durumdadır.
Ruh, güç, melek, şeytan, tanrı gibi aşkın (metafizik)
varlıklara inanmayı psikolojik bir rahatsızlık olarak gören bilim insanları da
vardır. Onların problematiği şudur: “Eğer bir kişi görünmeyen varlıklarla
konuştuğunu söylediğinde buna sanrı diyorsak, aynı tür görünmeyen varlıklara
toplumca inanıldığında neden buna sanrı demiyoruz?” Örneğin Evrimsel
biyolog İngiliz Richard Dawkins (1941-…) “Tanrı Yanılgısı” adlı popüler
kitabında tanrının bir “sanrı” olduğunu uzun uzadıya anlatır. Öte yandan
Amerikalı nörobilimci Sam Harris (1967-…) “kanıt olmadan olağanüstü
iddialara kesin biçimde inanmak, bilişsel açıdan sorunlu bir tutumdur” der.
Ana akım psikiyatri ve nörobilim ise, dinî inancı tek başına
bir psikolojik hastalık veya sanrı olarak kabul etmez. Ancak her türlü inanç,
dinî ya da din dışı, gerçeklikle bağını ciddi biçimde koparıyor, kültürel
bağlamın dışına taşıyor ve kişinin işlevselliğini bozuyorsa, o zaman klinik
değerlendirme konusu olabilir.
İsrailli tarihçi Yuval Noah Harari (1976-…) Sapiens
adlı eserinde, dinleri ve Tanrı fikrini “Kurgusal Gerçeklikler” (Imagined
Realities) olarak tanımlar. Harari'ye göre Homo Sapiens'i diğer türlerden
ayıran en büyük özellik, fiziki varlığı olmayan şeylere inanabilmesidir. Ona
göre; dinler, binlerce yabancı insanın ortak bir anlam etrafında birleşip büyük
ölçekli iş birliği yapabilmesi için ortaya çıkmış en güçlü kurgulardır.
İnançlar ve dinler tarihinin; insan biyolojisinden, dilin
gelişiminden, bilişsel sıçramalardan ve toplumsal hayatta kalma (evrimsel
avantaj) mekanizmalarından bağımsız düşünülemeyecek evrimsel ve sosyo-kültürel
bir süreçtir.
Dinler ve inanç sistemleri aniden ortaya çıkmış ilahi veya
kopuk yapılar değildir; insan zihninin dil ve sembol üretme kapasitesinin
genişlemesine paralel olarak, “inanışlardan inançlara, inançlardan ise
kurumsallaşmış dinlere” doğru kademeli olarak evrimleşmiştir. Bu evrimsel
süreç, tarih boyunca toplulukları bir arada tutarak evrimsel bir avantaj
(sosyal harç) sağlamıştır; ancak bilimsel bilgi ve sekülerleşme arttıkça
insanın bu uydurulmuş metafizik cevaplara olan pratik ihtiyacı yapısal olarak
azalmaktadır.
Not: Sekülerleşme, dinin toplum, siyaset, hukuk,
eğitim ve kültür gibi alanlar üzerindeki etkisinin zamanla azalması ve bu
alanların daha çok akıl, bilim ve dünyevi ilkelere göre düzenlenmesi sürecidir.
Sekülerleşme toplumda zaman içinde meydana gelen sosyolojik bir süreçtir.
Laiklik ise devletin din karşısında tarafsız olmasını ve din ile devlet
işlerinin ayrılmasını ifade eden hukuki ve siyasi bir ilkedir. Dolayısıyla bir
ülkede laiklik olabilir ama toplum çok dindar olabilir; ya da laiklik tam
olarak uygulanmasa bile toplum sekülerleşmiş olabilir.
Kanadalı filozof Charles Taylor’ın (1931-…) “Seküler
Bir Çağ” adlı eserinde sekülerizmin; dinden “kurtuluş” veya dinin “ölümü”
olmadığı, aksine insanın anlam arama yolculuğunda inanç ile inançsızlığın yan
yana durduğu, birbirini sürekli sorguladığı ve dönüştürdüğü yeni, son derece
karmaşık bir zihinsel ekosistem olduğunu söyler. Taylor’a göre tarihte ilk kez,
aşkın bir Tanrı'ya veya öte dünyaya hiç gönderme yapmayan, tamamen bu dünyaya
ait bir ahlak ve insanlık ideali doğmuştur. Yine de modern insan iki ateş
arasındadır. Bir yanda tamamen rasyonel ve içkin bir dünyada yaşamanın
getirdiği varoluşsal “anlam arayışı ve manevi açlık”, diğer yanda ise eski dini
dogmalara geri dönmeyi imkansız kılan modern “zihinsel zırh”.
·
Taylor’a göre; Modern öncesi insan dış dünyaya,
ruhlara, şeytanlara ve büyülü güçlere açıktı. İnsanın zihni ile dünya arasında
net bir sınır yoktu; dışarıdaki kutsal veya şeytani güçler insana doğrudan
nüfuz edebilirdi. Modern insan, zihni ile dünya arasına mesafe koymuştur. Anlam
ve duygular dünyada değil, sadece insanın kendi zihnindedir. İnsan artık
kendisini dışsal görünmez güçlerden yalıtmış, “zırhlanmıştır”.
Geleneksel ve muhafazakâr anlayış, "Din yoksa ahlak,
toplumsal düzen ve mutluluk da yok olur" (Dostoyevski'nin "Tanrı
yoksa her şey mübahtır" tezi) önermesini savunur. Sekülerleşme bu yüzden
dindarlar için ahlaktan uzaklaşma, dolayısıyla Tanrı’nın gazabını çekme
tehlikesi barındıran “sapkın” bir düzendir.
Amerikalı sosyolog Phil Zuckerman’ın 2008 yılında
yayımlanan “Tanrısız Toplum” adlı eseri sekülerlikte epey yol almış olan İskandinav
toplumlarının Tanrı’ya inanç, cehennem korkusu veya dinsel ayinler olmadan da
son derece ahlaklı, yardımsever, dürüst ve düzenli bir toplum kurabildiklerini
ampirik olarak gösterir. Bu toplumlarda cinayet, hırsızlık, yolsuzluk ve kadına
şiddet gibi suçlar, dünyadaki en dindar ülkelere kıyasla kayda değer ölçüde
düşüktür (Tanrı asıl Sekülerleri seviyor olabilir mi 😊).
·
İskandinavlar Tanrı inancına şiddetle karşı
çıkan militan ateistler değillerdir. Onlar için Tanrı, din veya kilise gündelik
hayatta tamamen "önemsiz" ve "ilgisiz" bir konudur. İnsanlar
kiliseye genellikle sadece geleneksel törenler (vaftiz, düğün, cenaze) veya
tarihi mimariye olan saygıları nedeniyle giderler. İnanç bir dogma değil,
kültürel bir fondan ibarettir.
·
Zuckerman’ın tespitlerine göre; Sağlık, eğitim,
işsizlik ve yaşlılık güvencesinin devlet tarafından eksiksiz sağlandığı bu
ülkelerde insanlar varoluşsal bir korku duymazlar. Hastalık, yoksulluk ve ölüm
karşısında çaresiz hissetmedikleri için Tanrı’ya veya dine sığınma ihtiyacı
hissetmezler. Ayrıca Lüteriyen Devlet Kiliseleri yüzyıllar boyunca rekabetten
uzak ve devlet memuru statüsünde kaldığı için dini heyecanını yitirmiş,
insanları dinden soğutmadan "yavaşça ve çabasızca" sekülerleşmelerine
izin vermiştir.
·
Kitabın en dikkat çekici kısımlarından biri,
İskandinavların ölüm karşısındaki tutumudur. İnsanlar cennet, cehennem veya
reenkarnasyon gibi ahiret inançları olmadan da ölümü yaşamın doğal bir parçası
olarak kabul edebilmekte ve yas süreçlerini rasyonel biçimde yönetebilmektedir.
Siyaset bilimci Ronald Inglehart (1934-2021) küresel
ölçekte yaşanan hızlı sekülerleşmeyi ve dini inançlardaki ani düşüşü incelediği
kitabında (Dinin Ani Gerilemesi), dünya genelinde yapılmış araştırmalardan yola
çıkarak 1981-2007 yılları arasında dünya genelinde dindarlık artış gösterirken,
2007-2020 yılları arasında incelenen 49 ülkenin 43'ünde dini inanç ve
uygulamalarda radikal bir gerileme yaşandığını göstermiştir. Inglehart'a göre
dinlerin gerilemesindeki ana faktör, tıp, teknoloji ve ekonomik kaynak bolluğu
sayesinde toplumların kazandığı varoluşsal güvenlik duygusudur. Hayatta kalma
riski azalan yüksek gelirli toplumlarda dinin sunduğu geleneksel güvenlik ve
üreme odaklı normların yerini; bireysel özerklik, cinsiyet eşitliği ve hoşgörü
gibi seküler değerler almıştır. Inglehart, güvenliğin arttığı modern dünyada
dinin toplumsal işlevini yitirdiğini ve sekülerleşmenin hızlandığını ampirik
verilerle savunur.
Bundan sonra neler olacaktır? Günümüzde nüfuz sahibi
dinleri görüyoruz, yaşıyoruz. İnsanlara eskisi kadar huzur, heyecan ve
inandırıcılık veremiyorlar. Bugünün bireysel özgürlük ve bilgi ortamıyla
dinlerin klasik yorumları arasında giderek büyüyen bir gerilim var. Bu yüzden dindar
insanların sayısı git gide azalıyor ve azalmaya da devam edecek. Ta ki,
insanlığın bu yeni dönemine daha uygun/uyumlu yeni dinler ortaya çıkasıya
kadar. Ya da mevcut dinler kendilerini güncelleyene kadar. Bunlar olsa bile
korkarım ki insanların dinlere olan ihtiyacı azalmaya devam edecek. Bilişsel
sıçramanın bir yan etkisi olduğuna inandığım dinlerin insanlar zihinsel olarak
geliştikçe gündemlerinden düşeceğini düşünüyorum.
İlk 200 bin yıldaki gibi herhangi bir inanışa veya inanca
ihtiyaç duymadan yaşayacağımızı iddia etmiyorum. İnanışlar ve inançlar form
değiştirerek devam edecek. İnançsız tutumlar daha da artacak.
Nitekim günümüzde pek çok insan inançsızdır. Kimisi içine
doğduğu dine inanmamaktadır, kimisi dinine ilgisizdir, kimisi tanrının
varlığına inanmamaktadır, kimisi tanrının din gönderdiğine inanmamaktadır,
kimisi dinlerin gerçekliğine veya tanrının varlığına (veya yokluğuna) kesin
olarak inanılamayacağını düşünür. Dinsizlerden, Apateistlerden, Deistlerden,
Ateistlerden ve Agnostiklerden bahsediyorum.
Bunlar inanç sistemi değildir. Bunlar inanç hakkındaki
tutumlardır. Peki bu tutumlar da bir katman mı? Yoksa katman yığınından çıkış
mı? Şimdi de biraz bu tutumları (inançsızlıkları) irdeleyelim.
İNANÇSIZLIK TUTUMLARI
İnançsızlık tutumları aslında yeni düşünceler (son 200-300
yılın fikirleri) değildir. İnsanlar, tanrılar icat edildikten çok kısa süre
sonra o tanrılardan şüphe etmeye başlamıştır. Kalabalığın inandığı her şeye, en
az bir kişi “acaba?” demiştir. Zaten buna dair tarihi kanıtlar da
vardır.
·
Hindistan, MÖ 600 civarı. Çarvaka
(Lokayata) okulu, ruhun, ahiretin ve karmanın varlığını reddetti. Onlara göre
bilginin tek kaynağı duyulardı; rahiplerin ritüelleri ise geçim yoluydu. Bu,
kayda geçmiş en eski sistematik materyalizmdir ve dikkat edin; Hindistan gibi
son derece dindar bir coğrafyanın içinden çıkmıştır.
·
Budizm ve Caynacılık, aynı yüzyıllarda,
evreni yaratan ve yöneten kişisel bir tanrı fikri olmadan işleyen sistemler
kurdu. Bugün bile bazı din bilimciler Budizm'i “tanrısız din” olarak tanımlar.
Bu, dinin tanrı olmadan da mümkün olduğunu gösteren en güçlü örnektir.
·
Antik Yunan, MÖ 5. yüzyıl. Sofist Protagoras'ın
şu sözü, tarihin ilk açık agnostik ifadesi sayılır: “Tanrılar hakkında, var
olduklarını da olmadıklarını da bilemem; konu karanlık, hayat ise kısa.”
Aynı dönemde Meloslu Diagoras, tanrıları açıkça reddettiği için “ateist”
lakabıyla anılmıştır.
·
Epikuros (MÖ 341-270) tanrıların
varlığını reddetmedi ama onları insan işlerinden tamamen çıkardı. Ona göre
tanrılar vardı, mutluydular ve bizimle hiç ilgilenmiyorlardı; dolayısıyla
onlardan korkmak anlamsızdı. Öğrencisi Lucretius, “Şeylerin Doğası
Üzerine” adlı şiirinde evrenin atomlardan oluştuğunu ve tanrısal müdahaleye
ihtiyaç duymadığını anlattı.
Yani şüphe, dinlerle yaşıttır. Değişen şey şüphenin
varlığı değil, şüpheyi yüksek sesle söyleyebilme imkânıdır. Antik dünyada
Sokrates'in idam gerekçelerinden biri “şehrin tanrılarını tanımamaktı”. Şüphe
hep vardı; sadece bedeli ağırdı.
Şimdi bilmeyenler için bu inançsızlık tutumlarının üzerinden
tek tek geçelim.
AGNOSTİSİZM
Agnostisizm en çok yanlış anlaşılan tutumdur. Çoğu insan onu
“kararsız ateizm” veya “yarı inançlı” bir konum sanır. Değildir.
Terimi 1869'da İngiliz biyolog Thomas Henry Huxley
(1825-1895) türetmiştir. Yunanca gnosis (bilgi) kelimesinin başına olumsuzluk
eki getirerek: “bilgisizlik” (agnostizim) kavramını ortaya koymuştur. Huxley'nin derdi bir inanç beyan etmek değil,
bir yöntem ilan etmekti: Kanıtın yetmediği yerde hüküm verme der Huxley ve
aşağıdaki iki ayrıma dikkat çeker.
·
Teizm/ateizm bir İNANÇ sorusudur: Tanrıya
inanıyor musun?
·
Gnostisizm/agnostisizm bir BİLGİ
sorusudur: Bunu bildiğini iddia ediyor musun?
Bu ikisi ayrı eksenlerdir. Dolayısıyla dört kombinasyon
mümkündür:
·
Gnostik teist: “Tanrı vardır ve bunu
biliyorum.” (Çoğu dindarın konumu.)
·
Agnostik teist: “İnanıyorum ama kesin
olarak bildiğimi iddia etmiyorum.” (Sanılandan çok daha yaygın bir konum.)
·
Agnostik ateist: “İnanmıyorum ama
olmadığını kanıtlayabileceğimi de iddia etmiyorum.” (Bugün ateistlerin
büyük çoğunluğu buradadır.)
·
Gnostik ateist: “Tanrı yoktur ve bunu
biliyorum.”
Yani agnostisizm ateizmin zayıf hâli değildir; başka bir
soruya verilen cevaptır. Bir kişi aynı anda hem agnostik hem ateist olabilir ve
çoğu zaman öyledir.
Not: Buna yakın ama farklı bir konum daha var: İgnostisizm.
İgnostik der ki: “Tanrıya inanıyor musun? sorusuna cevap veremem, çünkü önce
bana tanrı ile tam olarak neyi kastettiğini tanımlaman gerekir.”
Tanım olmadan soru anlamsızdır. Bu, sorunun kendisini reddeden bir konumdur.
Agnostisizmin en dürüst tarafı şudur: Bilimsel
yöntemin sınırlarını kabul eder. Evrenin dışındaki bir varlık, tanımı gereği
evrenin içinden gözlemlenemez. Dolayısıyla ne kanıtlanabilir ne çürütülebilir.
Bu durumda “bilmiyorum” demek, bir kaçamak değil; olabilecek en tutarlı
cevaptır.
APATEİZM
Modern dünyada dinden uzaklaşan insanların büyük çoğunluğu
ateist değildir. Ateizm entelektüel bir konumdur ve emek ister: Okumak,
düşünmek, tartışmak gerekir. Oysa gerçek kitlesel eğilim çok daha sessizdir.
Apateizm (ilgisizlik): Tanrının var olup olmadığı
sorusunu önemsiz bulmaktır. Apateist “vardır” veya “yoktur” demez; “ne fark
eder?” der. Ona göre bu soru, cevabı ne olursa olsun günlük hayatını
değiştirmemektedir. Bu, bir inanç değil bir kayıtsızlıktır ve bence dinlerin
karşılaştığı en büyük tehdit ateizm değil, tam olarak budur. Bir dinle veya
inançsızla tartışabilirsiniz; ilgisizlikle tartışamazsınız.
İnançlı ama dinsiz: Anketlerde en hızlı büyüyen
kategori budur. Bu insanlar aşkın bir şeye inanır (“evren”, “enerji”, “bir güç”,
bazen doğrudan tanrı) ama hiçbir dinin mensubu değildir. Kendi ritüellerini
kendileri kurarlar: meditasyon, yoga, doğa yürüyüşü, kristal, astroloji,
farkındalık pratikleri.
Bu kategori, makalemin tezine hem destek hem meydan okumadır
ve ikisini de kabul etmek zorundayım. Destektir: Kurumsal din gerçekten
çözülüyor. Meydan okumadır: Çünkü çözülen kurum, inancın kendisi değil.
DEİZM
Deizm, monoteizmin içinden çıkan ilk büyük sapmadır ve bence
en zarif olanıdır. Deist der ki: “Evet, bir yaratıcı vardır. Ama o evreni
yarattıktan sonra ona karışmamaktadır.”
Klasik benzetme saattir. Usta saati yapmış, kurmuş ve masaya
bırakmıştır. Saat kendi yasalarıyla, kendiliğinden çalışır. Ustanın her saniye
müdahale etmesine gerek yoktur; zaten iyi bir usta, sürekli müdahale gerektiren
bir saat yapmaz.
Bu kabulün sonuçları şunlardır:
·
Vahiy yoktur. Tanrı kimseyle konuşmamıştır.
Kutsal kitaplar insan ürünüdür.
·
Mucize yoktur. Doğa yasaları istisnasızdır.
·
Peygamber ve ruhban sınıfı yoktur. Aracıya gerek
yoktur.
·
Dua işlemez, daha doğrusu, dua tanrıyı
etkilemez; olsa olsa duayı edeni etkiler.
·
Tanrıyı bulmanın yolu kitap değil, akıl ve
doğadır. Deist için evreni incelemek, tanrıyı incelemektir.
Deistler tanrıyla konuşur, ona yalvarır, ona dua eder.
Tanrıyı bırakmazlar, dinleri bırakırlar. İnançlarını bırakmazlar, “sözde”
aracıyı bırakırlar.
Deizm 17.-18. yüzyıl Avrupa'sında, tam da bilim devriminin
ortasında yükseldi. Bu bir tesadüf değildir. Newton fiziği, gök cisimlerinin
hareketini birkaç denklemle açıklayınca, gökyüzünü sürekli çeviren bir el fikri
gereksizleşti. Tanrı işten çıkarılmadı ama emekliye ayrıldı.
İngiliz düşünür Lord Herbert of Cherbury (1583-1648)
genellikle deizmin babası sayılır. Voltaire (1694-1778) hem kiliseyi
acımasızca eleştirdi hem tanrı fikrini korudu. Thomas Paine (1737-1809),
“Akıl Çağı” adlı eserinde deizmi halka anlatan en berrak metni yazdı. Amerika
Birleşik Devletleri'nin kurucularından Thomas Jefferson deist
eğilimliydi ve İncil'den mucizeleri makasla keserek yalnızca ahlaki öğretileri
bıraktığı kendi versiyonunu hazırlamıştır.
Deizm neden önemli? Çünkü monoteizmden kopuşun ilk
adımıdır ve en az sancılı olanıdır. Deist, tanrıyı bırakmaz; sadece dini
bırakır. Anlam ihtiyacını karşılamaya devam eder ama kurumun otoritesini
reddeder.
Not: Türkiye'de son yıllarda en çok konuşulan
başlıklardan biri, özellikle genç kuşakta deizme yönelim olduğudur. Bu
tartışmanın bir tarafı bunu bir kriz olarak görüyor, diğer tarafı bir
olgunlaşma olarak. Bence her ikisi de değil; bu, dinî otoritenin zayıfladığı
her toplumda görülen tipik ilk duraktır. İnsanlar tanrıdan değil, tanrı adına
konuşanlardan uzaklaşır. Deizm, inancını kaybetmeden dinini bırakmak
isteyenlerin sığınağıdır.
ATEİZM
Ateizm, Yunanca atheos (tanrısız) kelimesinden gelir ve uzun
süre bir hakaret olarak kullanılmıştır. İlginçtir, ilk Hristiyanlara Romalılar
tarafından “ateist” denmiştir; çünkü Hristiyanlar Roma'nın tanrılarını
reddediyorlardı. Yani ateizm suçlaması, çoğu zaman “benim tanrılarımı kabul
etmeyen” anlamına gelmiştir.
Bugün iki temel biçimden söz ediyoruz:
·
Zayıf (negatif) ateizm: Tanrıya
inanmamak. Bir iddiada bulunmaz, sadece sunulan iddiayı ikna edici bulmaz. “İnanmıyorum”
der.
·
Güçlü (pozitif) ateizm: Tanrının var
olmadığını öne sürmek. Bu bir iddiadır ve iddia sahibinin kanıt yükü vardır. “Yoktur”
der.
Bir de bunlardan ayrı tutulması gereken Antiteizm
vardır: Tanrının olmadığını düşünmenin ötesinde, din olgusunun insanlığa
zararlı olduğunu savunmak. Her ateist antiteist değildir; pek çok ateist dinin
kültürel ve psikolojik faydaları olduğunu kabul eder.
Ateizmin örgütlü ve görünür hâle gelmesi Aydınlanma'yla
başladı, 19. yüzyılda Feuerbach, Marx, Nietzsche ve Darwin sonrası düşünceyle
hızlandı. 20. yüzyılda bazı devletlerin resmî politikası hâline geldi. 21.
yüzyılın başında ise Richard Dawkins, Christopher Hitchens, Sam Harris ve
Daniel Dennett'in öncülük ettiği, medyada “Yeni Ateizm” diye anılan sert ve
polemikçi bir dalga yaşandı.
Not: Ateizmin karşılaştığı en yaygın itiraz şudur: “Ateizm
de bir inançtır.” Ateistlerin cevabı genellikle şudur: “İnanmamak bir
inanç ise, koleksiyon yapmamak da bir hobidir.” Ama itirazın haklı bir
tarafı yok değildir: Güçlü ateizm, yani “Tanrı kesinlikle yoktur” demek,
kanıtlanamayacak bir iddiadır ve bu haliyle inanca yaklaşır. Zayıf ateizm bu
eleştiriden muaftır. Bu ayrımı gözetmeden yapılan tartışmalar genellikle
taraflar farklı şeyleri savunduğu için sonuçsuz kalır.
Makalenin başında bir kural koymuştum: Yeni katman
eskisini silmez, üstüne biner. Peki başta ateizm olmak üzere, deizm,
apateizm ve agnostizim antik inançların ve modern dinlerin üstüne binen bir
katman mıdır, yoksa bu katmanlar yığınından tamamen çıkış mıdır?
Aşağıdakileri gördükçe bu soruya cevabım tam olarak “çıkıştır”
olamıyor.
·
Kendini ateist tanımlayan pek çok insan, sevdiği
bir yakınını kaybettiğinde bir tür tören ihtiyacı duyar. Ritüel, inanç gitse de
kalır.
·
Tanrıya inanmayan insanların önemli bir kısmı
astrolojiye, “evrenin gönderdiği işaretlere” veya “enerjiye” bir yer açar.
Bunların hepsi, bu makalede anlattığım animatizmin modern dilidir.
·
Uçak şiddetli türbülansa girip de irtifa
kaybettiğinde veya şiddetli depremde evde bir şeyler devrilmeye başladığında
ateistlerin bazılarının çaresizlikten bir Tanrının müdahalesini
(kurtarıcılığını) beklemesi.
·
Uğurlu forma, sahaya çıkarken ayak sırası,
sınava aynı kalemle girmek, tahtaya vurmak ve daha pek çok uğrulu olduğuna
inanılan davranış, bunları yapan insanların çoğu bunlara “inanmadığını” söyler,
ama yine de yapar.
·
Doğaya kutsallık atfeden çevreci söylem,
panteizmin ve Natürizmin seküler kelimelerle yeniden yazılmış hâlidir.
·
İnsanlar hâlâ takımlara, bayraklara, markalara
ve ideolojilere totemik bağlılıklar kurar. Amblem hâlâ amblemdir.
Yani ateizm, tanrı inancını çıkarmayı başarmıştır ama antik
inançlardan (veya daha da eski olan antik inanışlardan) kurtulamamıştır. Zaten
tanrı inancı, bu makalede anlattığım katmanların yalnızca son 10 bin yılda
ortaya çıkanlarıydı hatırlarsanız. Daha eski olan katmanlar (fail arama, örüntü
kurma, nesneye güç atfetme, gruba kutsallık yükleme, ritüel ihtiyacı, anlam
arayışı) inançsız tutumların içinde yaşamaya devam ediyor.
Anlam ihtiyacı dinle birlikte gitmiyor. Doğa karşısındaki
huşu, ölünün ardından duyulan tören ihtiyacı, minnettarlık, fail arama, örüntü
kurma bağ kurma ve benzerleri, bunların hepsi 90 bin yıllık ve hiçbiri bildiğiniz
dine ait değil, dinden çok daha eski bilişsel eğilimlerdir. Dinler onları icat
etmedi; hazır bulup kullandı.
Bu yüzden apateizm, deizm, agnostisizm ve ateizm gibi
tutumlar modern dünyanın ürünüdür ama kökleri antik dünyadadır. Protagoras
agnostikti, Çarvaka materyalistti, Epikuros deizme çok yakındı. Bu tutumlar birer
katman değil, katmanların en üstündeki kata çıkmayı reddetmektir. Binadan
çıkmak değil; en üst kata çıkmamaktır. Alt katlarda ise herkes oturmaya devam
ediyor.
Bu makalede inanışların psikolojik kökenlerine ve
nedenlerine değindim, inanışların nasıl inançlara, inançların da nasıl dinlere
evrildiğini göstermeye çalıştım. Bunların hepsi doğuş hikayeleriydi.
Sonra da nasıl ve neden çözülmeye başladıkları anlattım. İnançların
nasıl kurumsal dinlere dönüştüğünü göstermeye çalıştım. Bu makalede 90 bin
yıllık bir yapının hem inşat aşamasının izleri hem de sökülme aşamasının canlı
yayını var.
Daha önce de söylediğim gibi dinlerin gündemden düşeceğine
inanıyorum. Ama antik inanışlar ve antik inançlar yani dinleri mümkün kılan
zihinsel altyapı muhtemelen düşmeyecek. O altyapı yeni biçimler bulmaya devam
edecek. Daha az etkili, daha yumuşak, daha barışçıl, daha hoşgörülü, daha sevgi
dolu, daha çevreci, daha demokratik olarak evrimleşecek. Aklı ve bilimi
gölgelemeden, despotik olmadan, insanları korkutmadan ve kullaştırmadan
maneviyat vermeye çalışacak.
Umarım bu uzun makalemde tezimi anlaşılır bir şekilde
sizlere sunabilmişimdir.
Son Söz: Neye, niçin inandığını bilmeden inanma.
Çünkü sen artık “ilkel insan” değilsin.
Son Not: Bu makaleyi okuyup neye, niçin inandığını
daha iyi bilen biri, benim için başarıdır. İnancını bilerek sürdüren insana
saygı duyarım; bilmeden sürdürene ise sadece üzülürüm ve bu üzüntüm
inanmayanlar için de geçerlidir.
Tüm inanışlara, inançlara, dinlere ve inançsızlara
saygılarımla.
Kaynaklar:
·
Tanrı, Reza Aslan
·
Tanrı Anlayışı, John Bowker
·
Tanrı Yanılgısı, Richard Dawkins
·
Din, Thomas A. Tweed
·
Din, Marcus Weeks
·
Mezopotamya ve Mısır Paganizmi, Erhan Altunay
·
Mitoloji 101, Kathleen Sears
·
Dilin Tarihi, Steven Roger Fisher
·
Sapiens, Yuval Noah Harari
·
Zaman Haritaları, David Christian
·
Tüfek, Mikrop ve Çelik, Jared Diamond
·
İnsanlığın Serüveni, Ahmet Taşağıl – Aykut Kar
·
İnternet, Wikipedia, Youtube
·
Yapay Zeka