Popüler Yayınlar

24 Mart 2024 Pazar

Antik İnançlar

Bu makalemde neler bulacağınıza dair kısa bir video oluşturdum. Videoyu izledikten sonra okumayı tercih edebilirsiniz.



Araştırmalara göre dünya nüfusunun büyük çoğunluğu (yaklaşık %75) bir dine inanmaktadır. Elbette her biri aynı yoğunlukta dinine bağlı değildir. Bir dine inananların yaklaşık %60'ı kendini “dindar” olarak tanımlarken, %74'ü bir ruhun varlığına ve %71'i Tanrı'ya inanmaktadır.

 

Dindarlık oranları coğrafyaya göre değişmekle birlikte, Tayland (%98) ve Nijerya (%97) en dindar ülkeler olarak öne çıkarken, Çin (%9) ve Japonya (%13) en düşük dindarlık oranlarına sahiptir. Elbette bunlar günümüzün oranlarıdır. Bilimsel bilginin ve okur yazarlığın daha düşük olduğu 1900’lü yılların başında dine inananların nüfusa oranı daha çoktu. Eğitim düzeyi ve bilgi birikimi arttıkça insanların dinle olan bağının zayıfladığını görmekteyiz.

 

Günümüzde dünyada pek çok din var. Hepsi birbirinden ilginç ilahi fikirlere ve uygulamalara sahip. Hepsi kendi dininin diğer dinlerden üstün olduğunu, daha gerçek olduğunu iddia ediyor. İnananları da bu görüşte, hem de fena halde. Hatta kendi mensup olduğu dini grubun inancının diğer dindaşlarının inancından bile daha doğru olduğunu düşünüyor. Yani dindarların pek çoğu sadece diğer dinlerin inananlarıyla değil, kendi dinlerindeki diğer inananlarla da görüş ayrılığı içinde.

 

Dinler gerçekten ilginç oluşumlar. İçeriklerine ve uygulamalarına baktığımızda hepsinin birbirinden farklı düzeyde etkilendiği görülüyor. Orijinal bir din yok neredeyse. Hatta bazıları birbirlerinin devamı niteliğinde.

 

Acaba dinler nasıl ortaya çıktı? Bu makalemde bu konuyu ele alacağım. Ama din üzerine biraz daha konuşmak istiyorum.

 

Dinlerin birbirine benzerlikleri nedir diye soracak olursak, benzer noktalarının; tanrıya/tanrılara, ruhlara, ahirete, ilahi yargılamaya, cennet ve cehenneme, sevap ve günaha, kadere, dua ve ibadet etmenin ilahi (ve dünyevi) faydasına ve peygamberleri kutsal önder bellemeleri olduğunu söyleyebiliriz. Ama bunlar genelde şekil itibariyle ortaklıklardır.  

 

İçeriklerindeki ortaklıklarsa; mitolojik öyküler, metafizik (gerçeküstü) anlatılar, ajitatif hikayeler, ütopik vaatler, dogmatik kurallar, ezoterik öğretiler, ontolojik (varoluşsal) teselliler, arınma (katarsis) pratikleri, kıyamet kehanetleri, mucizeler, mazlum ve mağdur edebiyatı, karizmatik figürler (peygamberler, havariler, mesihler, azizler, imamlar..vb) ve törensel ritüellere sahip olmalarıdır.

 

Ama dinlerin asıl ortak yönleri ahlaki öğretilerinin bazılarının benzerliğinde yatar. Hemen hemen tüm dinler aşağıda saydıklarımıza benzer ahlaki öğretilere sahiptir.

·         Neredeyse tüm büyük dinlerde “başkalarına, kendine davranılmasını istediğin gibi davranmak” üzerine bir ilke mutlaka vardır. Bu ilke, empati, karşılıklılık ve saygıyı merkeze alır ve dinler arası en güçlü ortak noktadır.

·         Tüm dinlerin diğer bir ortak noktası; yoksula yardım, ihtiyaç sahibini gözetme, cömertlik ve merhamettir. Yardım etme ilkesi farklı dinlerde farklı uygulamalarla (ör. sadaka, zekât, vb.) yer alsa da ahlaki bir zorunluluk olarak yer alır.

·         Doğruluk, emanete riayet, haksızlıktan kaçınma ve adaletli olma; kutsal metinlerin ve ahlaki öğretilerin temelidir. Toplumsal güvenin korunması için bu değerler tüm dinlerde vurgulanır.

·         Nefsin terbiyesi ve öz disiplin de dinlerin ortak öğretilerinden biridir. Amaç, bireyin iç dünyasını düzenleyip daha erdemli bir yaşam sürmesidir.

·         Barış ve affedicilik temaları dinlerin ortak ilkelerindendir. Kin tutmama, bağışlama ve uzlaşma çağrısı birçok gelenekte merkezî bir erdemdir. Bu, hem bireysel huzuru hem de toplumsal barışı destekler.

·         Dinler; insanın “neden buradayım?” sorusuna cevap verme, acıyla baş etme, ölüm korkusunu yönetme, umut ve yön duygusu sağlama konusunda ortak bir işleve sahiptir. Farklı metafizik anlatılar olsa da anlam arayışı ortaktır.

 

Dinlerdeki bu ortak ahlaki öğretiler aslında toplumsal birliğin ve ilerlemenin önemli harçlarıdır. Ayrıca bireysel güvenliğin de teminatlarıdır. Dinlerin bu ahlaki öğretileri sahiplenmesi ve telkin etmesi, hukuk sistemlerinin gelişmediği ve mülkiyet haklarının korunamadığı dönemlerde doğal olarak insanları dinlere sığınmaya yönlendirmiştir.

 

Toplumun ve bireyin huzur içinde yaşamasını sağlayacak bu ahlaki öğretilere uyulması için dinler önemli bir otorite/dayanak aracıdır. Antik çağların kuralsızlığında dinler olmadan bu ahlaki öğretilerin benimsetilmesi zor olsa gerek.

 

Modern ulus-devlet yapılarında toplumsal barış ve nizam, kurumsallaşmış hukuk sistemleri, kolluk kuvvetleri ve seküler ceza mekanizmaları vasıtasıyla tesis edilir. Birey, suç teşkil eden eylemlerden öncelikli olarak devletin yasal yaptırım gücü ve hürriyeti bağlayıcı cezaları sebebiyle kaçınır. Ancak yazılı kanunların bulunmadığı veya merkezi devlet otoritesinin henüz kurulmadığı antik/ilkel toplumlarda, toplumsal düzeni sağlama ve kitlesel disiplini temin etme görevi aşkın (metafizik) güçler üzerinden yürütülmüştür.

 

Bu tarihsel süreçte aşkın varlıklar (ruhlar, doğaüstü güçler, tanrılar), toplumsal sapmayı önleyen ilk “kolluk kuvveti” ve “yargıç” işlevi görmüştür. Bireyler; bu dünyada uğrayacakları gazap (doğal afetler, hastalıklar, kıtlık) veya öte dünyada çekecekleri ebedi azap korkusuyla disipline edilmişlerdir. Ruhban sınıfı (şamanlar, rahipler, dini otoriteler) ise bu ilahi ceza mekanizmasının dünyevi sözcüleri ve icracıları olarak toplumu sevk ve idare etme yetkisini (meşruiyetini) elinde tutmuştur. Dolayısıyla, modern toplumlarda hukukun üstlendiği “korku ve yaptırım dayalı denetim”, antik dünyada dini-metafizik korku politikaları vasıtasıyla yürütülmüştür. Eskiden tanrının gazabından korkan insan, bugün cezaevine girmekten veya sicilinin bozulmasından korkar. Yaptırımın adresi değişmiş, işlevi aynı kalmıştır.

 

Antik dünyada ceza sadece suçu işleyene değil, tüm kabileye veya şehre (kıtlık, veba, deprem olarak) gelebilirdi. Bu yüzden toplum, sırf tanrıların gazabını kendi üzerine çekmemek için aralarındaki “suçlu/günahkar” bireyi kendi eliyle cezalandırır veya dışlardı. Bu da toplumsal denetimi otokontrol mekanizmasına dönüştürürdü.

 

Eğer dinin bu denetleyici işlevi doğruysa dinler insan zihninin ve evriminin bir ürünüdür diyebiliriz. Din, insan zihninin dil ve sembol üretme kapasitesinin doğal bir ürünü olarak ortaya çıkmış ve gelişmesine yardımcı olmuştur. Dinler evrimsel bir avantaj sağladığı için insanlar tarafından adım adım geliştirilmiş ve bugünlere getirilmiştir.

 

Kanımca insanoğlu komplike bir bilince ulaştığı günden beri (yani 100 ila 70 bin yıl önce) dünyadaki düzenin temelinde neyin yattığını, dünyanın neden böyle olduğunu ve neden var olduğunu anlamak için kendine ve çevresine sorular sormuş ve cevaplar bulmaya çalışmış olmalıdır. O dönemde bilimsel cevaplar olamayacağı (ki olsa da kavranamayacağı) için kendilerince cevaplar “uydurmuş” olmalıdırlar. Bu uyduruk cevapların inanışlara yol açması kuvvetle muhtemeldir.  

 

O zaman tekrar aynı soruyu soralım. Dinler nasıl ortaya çıktı? Tanrı fikri nasıl gelişti? Din ve Tanrı fikirlerine (paradigmalarına) giden yolda hangi taşlar örülüydü? İlkel insanlar neye inanıyorlardı? Antik atalarımızın inançları bugünkü dinlere benziyor muydu? İnançların kökenleri nedir?

 

Günümüz dinlerini iyi anlayabilmek ve sağlam bir inanca sahip olabilmek için bu soruların cevaplarını bilmekte fayda görüyorum. O zaman antik inançlara (proto dinlere) gitmemiz gerekiyor. Antik inançları iyi anlarsanız günümüz dinlerinin nasıl şekillendiğini daha iyi kavrarsınız.

 

Bu yazıda aşağıdaki antik inançlardan bahsedeceğim:

1.       Natürizm

2.       Animatizm

3.       Animizm

4.       Totemizm

5.       Panteizm

6.       Şamanizm

7.       Politeizm

 

Yukarıda saydığım antik inançlar dört başı mamur bir din haline dönüşememelerine rağmen dinlerin alt katmanlarında ve insanlığın bilinç altında yaşayarak çeşitli şekillerde gün yüzüne çıkmaya devam etmişlerdir.

 

Sizlere bahsedeceğim antik inançların öncesinde ise bu inançlara “altlık” olan inanışlardan bahsetmek istiyorum. Yani antik inançlar birden doğmamıştı. Antik inançlara giden yolda “inanışlar” vardı.

 

İnançların başlangıcı, bilişsel devrim yaşadığımızı düşündüğümüz 70 bin yıl öncesine dayanıyorsa, inanışların başlangıcı daha eskiye dayanıyor olmalıdır. Belki 100 bin yıl öncesine, belki de daha eskiye.

 

Antik inanışlara ve antik inançlara dair yazılı kanıtlar yok ama hala günümüzdeki avcı-toplayıcı topluluklarda bu inanışları ve inançları görüyoruz. Onları inceleyerek antik atalarımızın inançlarını kavramaya çalışıyoruz. Ayrıca arkeologların, tarihçilerin ve diğer bilim adamlarının bulguları da bize antik atalarımızın inanışlarına ve inançlarına dair ipuçları veriyor. Böylece son 100 bin yıllık sürece dair yorumlar yapabiliyoruz.

 

İlk inanışlar birbiriyle etkileşerek daha komplike ve daha tanımlı hale gelip inançlara dönüşmüş olmalı. Bu inançlar da on binlerce yıl boyunca dallanmış, evrimleşmiş ve bazı kolları kurumsallaşarak dinlere dönüşmüş olmalı. Kısacası, önce “inanışlar”, sonra “inançlar”, daha sonra da “dinler” ortaya çıkmıştır, diyebiliriz.

 

Peki, bugünün dinlerinde gördüğümüz bu evrensel ahlaki öğretilere ve komplike sistemlere antik atalarımız hangi aşamalardan geçerek ulaştı?

 

Şimdi tarihin en derin sularına dalalım.

 

İlk İnanışlar

Bizim türümüz (Homo Sapiens) yaklaşık 300 bin yıl önce Afrika’nın (muhtemelen) kuzey batı bölümünde evrimleşti. Bizler tarih sahnesine çıktığımızda yer yüzünde en az 6 insan türü daha vardı. Bu türlerin atalarıyla bizim atalarımız kuzendi, bazıları bazı bölgelerde etkileşime de girdiler. Maalesef bu kuzen türler hayatta kalamadı ve sonuncusu (muhtemelen Denisovalılar) bundan 25-30 bin yıl önce tarih sahnesinden silindi, geriye sadece bizler (Sapiens) kaldık. (Neandertaller’in soyu yaklaşık 40 bin yıl önce tükendi.)

 

Diğer insan türlerinin inanç geliştirebildiklerini düşünmüyoruz, çünkü buna dair güçlü bulgular/emareler yok ama inanışlar geliştirmiş olmaları muhtemel. Ama bizim türümüzün (yani Homo Sapiens’in) bundan 100 bin yıl önce inanışlar geliştirmeye başladığını, bazı inanışları proto-inançlara dönüştürdüklerini ve en nihayetinde 70 bin yıl önce de ilk komplike inancı (animizm) meydana getirmiş olabileceklerini düşünüyoruz.

 

Not: İnsanlık (Homo Sapiens) tarihindeki tüm çiftlerin çocuklarına ortalama 20-30 yaşlarında sahip olduklarını varsayarsak, nesil değişiminin 25 yılda bir olduğunu söyleyebiliriz. Yani ebeveynler ve çocukları arasında ortalama 25 yaş fark olduğunu söyleyebiliriz. Bu da 300 bin yıl önceki ilk Homo Sapiens’in geriye doğru 12 bininci atamız (büyükbaba veya büyükanne) olduğu manasına gelir. Yani babamız, büyükbabamız ve onların geriye doğru tüm atalarının toplamı yaklaşık 12 bin kişi eder. 100 bin yıl önce inanışlar geliştirmeye başladığımıza göre ilk 8 binde yer alan atalarımızın inanışlar geliştirmediğini, sonraki 4 binde yer alan atalarımızın ise inanışlar, inançlar ve dinler geliştirdiğini söyleyebiliriz. Yani atalarımızın üçte ikisi her hangi bir inanışa, inanca ve dine sahip olmadan hayatını idame ettirmeyi başarabilmişlerdir.

 

Bundan 300 bin yıl önce evrimleşen Homo Sapiens 230 bin yıl boyunca Afrika’da yaşadı ve sonra bazıları “cesaret” gösterip 70 bin yıl önce Afrika’nın dışına, Ortadoğu’ya çıktı, oradan da dünyaya yayıldı. Küçük gruplar halinde, av hayvanlarının ve daha iyi bitkisel yiyeceklerin peşinden tüm dünyaya yayıldık. 230 bin yıl boyunca Afrika’da nasıl yaşadıysak, Afrika dışında da 60 bin yıl boyunca öyle (avcı ve toplayıcı olarak) yaşadık. Son 10 bin yıldır tarım yapıyoruz. En büyük gelişmeyi de bu son 10 bin yılda gösterdik.

 

Afrika’da yaşadığımız dönemlerde bir Homo Sapiens grubu büyükbaba-babaanne, erkek ve kız evlatlar, onların eşleri ve torunlardan oluşurdu (muhtemelen gelinler diğer ailelerden koparılıyordu, yani aileler arasında kız alışverişi vardı. Kim bilir belki de erkek alışverişi de olmuş olabilir). Yani gruplar geniş bir aileydi, bu yüzden ailece veya sülalece yaşıyorlardı demek daha doğru olabilir. Birlikte hareket eden (yaşayan ve göçen) sülale nüfusu yaklaşık 15-20 kişi olurdu. Kalabalıklaşınca sülale bölünür, ortaya iki sülale çıkardı. Ya da sülaleden bir aile kopar kendi sülalesini oluştururdu. Muhtemelen bazı aileler “evlilik” (üreme) amacıyla bir araya gelip daha sağlıklı klanlar oluşturuyorlardı.

 

Geceleri mağaralarda, kaya diplerinde, ağaç altlarında, çalı diplerinde konaklıyorlardı. Biraz gelişince dallardan, çalılardan, büyük yapraklardan ve hayvan derilerinden çadırımsı (geçici) barınaklar yapmayı da başardılar. Ateş yakabiliyor, taştan ve sopalardan alet yapabiliyorlardı (bunları kendilerinden önce tarih sahnesine çıkmış diğer insan türlerinden öğrenmişlerdi zaten). Görünüş olarak bizlere (özellikle de siyahilere) benziyorlardı. Çeneleri biraz daha genişti, kaş bölgesi biraz öne çıkıktı o kadar. Bizden daha fit ve dayanıklı görünümlüydüler. 250 bin yıl önceki bir Homo Sapiens’in saçını sakalını kesip, takım elbise giydirerek metroya bindirseniz, yanından geçen kimse onun 250 bin yıl öncesinden geldiğini anlamazdı.

 

Not: Açık tenli insanlar 10 bin yıl önce ortaya çıkmıştır. Göçlerle ekvatordan uzaklaşan, kuzeye yaklaşan gruplarda ten rengi yaklaşık 10 bin yıllık süreçte açılmıştır. Özellikle daha az güneş ışığı alan bölgelere yayılan ve oraya yerleşenler, önceki nesillerine kıyasla daha açık ten rengine sahip olmaya başladılar. Yani tarımın başlamasıyla neredeyse eş tarihli olarak Asya ve Avrupa’daki insanların ten renkleri beyaz dönüşmüştür.

 

Daha Afrika’dayken dil vardı ama ilkeldi. Muhtemelen o zamanki atalarımız tüm sesleri çıkaramıyorlardı. Büyük bir ihtimalle tüm gruplar ünlü harfleri çıkarabiliyorlardı ama ünsüz harflerin tamamını çıkaramıyorlardı. Tahminimce 5-10 ünsüz harfi çıkarabiliyorlardı. Mesela M, P, B, T, D, N, H gibi harfleri çıkarabiliyorlardı ama diğer ünsüz harfleri çıkaramıyorlardı. Bu sesleri de çıkarması kolay oldukları için keşfedebilmiştik. (Zamanla ve nesiller ilerledikçe farklı coğrafyalarda farklı gruplar yeni ünsüz harfleri çıkarabilir hale gelmişlerdi. Bu da kelime dağarcığını artırmış olmalıdır.)

 

Dip Notlar:

·         Alfabedeki sesler (ünlü ve ünsüz harfler) bir anda ortaya çıkmadı. Ses çıkarabilmek hem yetenek işiydi hem de keşif işiydi. Doğada duyduğumuz sesleri belki taklit edebiliyorduk ama net seslere dönüştüremiyorduk. On binlere yayılan zaman içinde günümüz alfabelerindeki sesleri tek tek keşfettik.

·         Araştırmalar, F ve V seslerinin avcı-toplayıcı toplumlarda genelde bulunmadığını, tarım ve yumuşak gıdayla birlikte daha kolay üretilebilir hâle geldiğini gösteriyor. Buna sebep olarak tarıma geçişle çene ve diş kapanışının değişmesi gösterilir. Bu, dudak ve diş temasını daha “kolay” hâle getirmiştir.

·         Günümüzde ıslık çalamayan birisi ıslık çalana şaşırır ve gıpta eder. Antik çağlarda daha önce hiç duyulmamış yeni bir harfi ağzından çıkaran kişiye hayranlıkla bakılmış olabilir. Hatta kendisine “seslerin efendisi” gözüyle bakılıp yücelik payesi bile verilmiş olabilir.

·         Pek çok dilde bazı sesler ya geç kazanılmıştır ya da hiç kazanılmamıştır. Örneğin “Ğ” sesi pek çok dilde yoktur. Araplar “P” sesini çok geç kazanmışlardır, bu yüzden Platon ve Perslere geçmişten gelen bir telaffuzla Eflatun ve Farslar demektedirler. Yeni yeni alfabelerine ekledikleri “V” sesi Japonlarda çok yakın zaman kadar olmadığı için Video yerine Bideo demeye alışmışlardır. Koreliler “F” ve “V” seslerini çıkaramadıkları için Coffee yerine Kopi demeyi tercih etmişlerdir. Bir sesin “geç kazanılmış” veya “hiç kullanılmamış” olması, onun biyolojik olarak üretimi zor, algısal getirisi düşük ve tarihsel olarak geç ihtiyaç duyulmuş olmasındandır.

·         Hangi millette doğduğundan bağımsız olarak tüm bebekler ilk önce A, U, İ gibi ünlü sesleri ve sonra da iki dudakla yapılabilen M, B, P gibi ünsüz sesleri çıkarırlar. Çünkü bebekler etraftan duyduğu sesleri taklit etmek isterler ama sadece kendi biyolojilerinin izin verdiği kolay sesleri çıkarabilirler. Bu sesler: en az kas denetimi ister, bebeğin henüz gelişmemiş ağız-yüz motor sistemiyle uyumludur, refleks hareketlere yakındır. Bu yüzden “baba” veya “mama” demeleri çok daha kolaydır.

 

Konuşmanın (dillerin) tarihinde önce tek heceli kelimeler sonra iki heceli kelimeler ortaya çıkmış olmalıdır. Bazı evrimsel dilbilimciler, kelimelerden önce “gösterme/işaret etme” jestinin geldiğini savunur. El ile bir yönü veya nesneyi gösterirken çıkarılan ve “Bak!”, “Şu!”, “Orada!” anlamına gelen “Ta”, “Da” veya “To” gibi kısa, vurgulu hecelerin, insanlığın ilk işaret kelimeleri (zamirleri) olduğu tahmin edilmektedir.

 

Daha sonra antik atalarımız kendilerine, yiyeceklere, tehlikelere ve bazı eylemlere kelime atamış olmalılar. Zamanda geriye gidip ilk insanların kamplarına konuk olabilseydik, duyacağımız ilk kelimeler muhtemelen karmaşık cümleler değil; “Ma” (anne), “Grr” (tehlike/yırtıcı), “Ah!” (acı/korku) ve “Ta!” (bak/orada) gibi kısa, kesik ve hayati sesler olacaktı.

 

İlk cümleler ise gramerli değil, yan yana gelmiş kelimelerden oluşmuş olsa gerek. El, kol ve mimikler eşliğinde kelimeleri yan yana koyarak bir şeyler anlatmaya çalışmış olsalar gerek. (Yeni Türkçe öğrenmiş olan bir yabancının ellerini de kullanarak “ben var gitmek” demesi gibi cümleler kurmuş olabilirler.) Bunlara cümle değil, proto cümle demek daha doğru olur.

 

Bundan yaklaşık 100 bin yıl öncesine kadar hikâye anlatıcılığı muhtemelen henüz ortaya çıkmamıştı. Çünkü dil, geçmiş ve geleceğe ilişkin anlatılar kurabilecek kadar gelişmemişti; soyut düşünce de bugünkü kadar derin değildi. Dil belirli bir olgunluğa ulaştığında ise insan geçmişi anlatabilir, geleceği planlayabilir, gerçekleşmemiş olayları zihninde canlandırabilir ve başkalarının ne düşündüğünü hayal edebilir hâle geldi.

 

O dönemin dillerinde büyük olasılıkla yalnızca “şimdi” vardı. Dile “dün”, “yarın”, “geçmiş” ve “gelecek” gibi zaman kavramları eklendikçe insan zihni de zamanda yolculuk yapmaya başladı. Bu sayede geçmişten ders çıkarma, geleceği planlama ve strateji geliştirme gibi ileri düzey bilişsel beceriler gelişti.

 

Dil ilerledikçe kelimeler yalnızca tekil nesneleri değil; türleri, rolleri, ilişkileri ve soyut kavramları da temsil etmeye başladı. Basit cümleler düşünceyi düzenlerken, karmaşık cümleler neden-sonuç ilişkisi kurmayı, koşullu düşünmeyi ve karşı-olgusal akıl yürütmeyi (“Öyle olmasaydı ne olurdu?”) mümkün kıldı. Böylece insan, anlam veremediği olaylara açıklama aramaya başladı; hayal gücünü kullanarak, doğru ya da yanlış, boşlukları dolduran anlatılar üretti.

 

Dil, düşünceleri kalıcı hâle getiren bir zihinsel işletim sistemi gibidir. İnsan ancak dil sayesinde bir fikri zihninde tutabilir, onu başka fikirlerle ilişkilendirebilir, geliştirebilir ve yeniden değerlendirebilir. Bu nedenle dil geliştikçe zihnin bilgi işleme kapasitesi ve soyutlama yeteneği de büyük ölçüde arttı.

 

Elbette dil ortaya çıkmadan önce de düşünme ve sınırlı düzeyde soyutlama vardı. Ancak dil, düşünceyi paylaşılabilir, katmanlı ve kuşaklar boyunca aktarılabilir hâle getirdi. İnsanı diğer canlılardan ayıran temel özellik yalnızca düşünmesi değil, düşüncelerini semboller aracılığıyla ifade edebilmesi ve ortak bir zihinsel dünyaya dönüştürebilmesidir.

 

Bu gelişim yalnızca iletişimi güçlendirmedi; kültürü, kolektif belleği, sembolizmi, ahlâkı, hayal gücünü ve anlatıları da mümkün kıldı. İnsan artık yalnızca çevresini değil, kendisini de anlatabiliyordu. Dil belirli bir karmaşıklığa ulaştığında hikâyeler doğdu. Geçmiş deneyimler derslere dönüştü, bireysel yaşantılar başkalarına aktarıldı ve grup kimlikleri ortak anlatılar etrafında şekillendi. Aynı süreçte kurgu, yalan ve manipülasyon da dilin doğal yan ürünleri olarak ortaya çıktı.

 

Antik atalarımız duydukları her sesin somut bir nedeni olduğuna inanıyordu: bir aslan, düşen bir kaya ya da başka bir canlı... Ancak nedeni anlaşılamayan olaylar karşısında zihin boşluğu kabul etmiyordu. Bir felaketin, hastalığın ya da beklenmedik bir olayın mutlaka görünmeyen bir faili olmalıydı. Bu eğilim, zamanla metafizik anlatıların ve görünmeyen varlıkların doğmasına zemin hazırladı. Böyle soyut karakterler ve görünmez failler, ancak yeterince gelişmiş bir dil sayesinde tasarlanabilir ve başkalarına aktarılabilirdi.

 

Dilden bu kadar söz etmemin nedeni, ilk inanışların kökenini dilin gelişiminde arıyor olmamdır. Çünkü görünmeyen varlıklardan bahsedebilmek, semboller oluşturabilmek ve kuşaklar boyunca tutarlı anlatılar aktarabilmek ancak belirli bir dilsel gelişim düzeyiyle mümkündür.

 

Benim görüşüme göre dil yaklaşık 100 bin yıl önce ve ardından 70 bin yıl önce olmak üzere iki büyük sıçrama yaşadı. İlk sıçrama, doğaüstü açıklamaların ve ilk inanışların ortaya çıkmasına; ikinci sıçrama ise bu dağınık inanışların daha sistemli inançlara dönüşmesine zemin hazırlamış olabilir.

 

Kanıtlarım neler mi? Aklım erdiğince, dilim döndüğünce, yaptığım araştırmalar üzerinden anlatayım.

 

100 bin yıl öncesine kadar ölülerimizi arkada bırakıyor, cesetleri kaldırma işini leşçi hayvanlara ve doğaya havale ediyorduk. Derken bundan 100 bin yıl önce ölülerimizi gömmeye başladık. Bunu yapmaya iten şey ne olabilirdi? Sevdiğimizin cesedinin leşçilere yem olmasını artık kabullenemiyor muyduk? Etrafta ölü insan kemikleri görmek rahatsız edici mi olmaya başlamıştı? Ölüye saygımız mı buna neden olmuştu? Yoksa topraktan geldiğimizi düşünüyorduk da, bu yüzden mi gömmeye başlamıştık. (Neandertaller de ölülerini bizimle aynı dönemde gömmeye başlamışlardı. Belki biz onlardan, belki de onlar bizden bunu öğrendiler.) Gerçek nedeni bilemiyoruz. Tek tahminimiz insanların vicdan geliştirmeye, inanışlar edinmeye, hikayeler anlatmaya başlamış olabileceğidir. Yoksa 200 bin yıldır doğaya bıraktıkları ölülerini neden gömmeye başlasınlar ki?

 

Ölü gömme işi dilin gelişiminin, dolayısıyla düşüncenin gelişiminin bir sonucu olsa gerek. Elbette dilde ve düşüncede gelişim yerinde saymadı. Daha da geliştiler.

 

Nitekim, bir süre sonra (muhtemelen 80 bin yıl önce) ölülerimizi gömerken şahsi eşyalarını da yanlarında gömmeye başladık. Kullandıkları taşları, taktıkları, sevdikleri giysileri ölünün yanına bırakarak gömdük. Bir zaman sonra da süsleyerek gömdük ölülerimizi. Çiçeklerle, kolyelerle, aşı boyalarıyla süsledik. Ölülerimiz için yapmaya başladığımız bu davranışlar maneviyat kazandığımızı gösteriyor olabilir mi? Kutsallığı icat etmiş olabilir miyiz? Belki de ölenin huzur bulması ve bizleri güzel anmaları/hatırlamaları için de gömme işini daha törensel hale getirmiş olabiliriz.

 

Sanırım “değer vermek”, o dönemde kazandığımız bir yeti. Birine veya bir şeylere daha fazla değer vermeye başlamış olmalıyız. O da kutsallığı doğurmuş olabilir.

 

İletişimdeki (konuşmadaki) gelişme, düşünmedeki gelişmeyi, anlatıda ilerlemeyi, anlam aramadaki gelişimi, değerlilik anlayışını ve kutsallığa ulaşmamızı tetiklemiş olabilir. İlkel insanı modern insana çeviren duygu ve düşünceleri kazanmamıza neden olmuş olabilir.

 

Hatta bir süre sonra mezarların başlarına taşlar koymaya da başlamışız. Mezarın yerini işaretleme manasına gelen bu uygulama göçebe hayatımızda buralardan tekrar geçerken yakınımızın mezarına uğramak istememizden dolayı olabilir. Bir insan yakınının mezarını neden tekrar ziyaret etmek isteyebilir? Sevgisinden, minnetinden, özlemini anlatmaktan, yaşadıklarını paylaşmaktan, saygısını sunmaktan olabilir.

 

Tüm bunlar ilkel insanın 100 bin ila 70 bin yılları arasında inanışlar (soyut kavramlar, doğa üstü anlatılar) geliştirdiğine göstergedir bence. 

 

Elbette ilk inanışlar sadece ölü gömme adetinin başlamasıyla ortaya çıkmış olmayabilir. İnanışlar (metafizik düşünceler) başka nedenlerle de ortaya çıkmış olabilir. Örneğin; seller, yangınlar, volkan patlamaları, depremler, çığlar, toprak kaymaları, taş düşmeleri, vahşi hayvan saldırıları, hatta salgın hastalıklar gibi açıklama getirilmesi zor doğa olayları ve bu afetlerde yaşanan kayıplara açıklama getirmek için de insanoğlu “uydurma cevaplar” vermek zorunda kalmış olabilir. Bu uydurma cevapların birikimi de inanışlara dönüşmüş olabilir. (Eğer öyleyse “hikaye anlatıcılığı” ve “yalan” da bu dönemde çıkmıştır diyebiliriz.)

 

Şöyle hayal edin, o dönemde bir çocuk dedesine soruyor, “babam neden öldü”, dede de “selde boğuldu” diyor. Üzgün olan çocuk hemen akabinde “neden başkası değil de benim babam boğuldu” veya “neden sel başımıza geldi” gibi bir soruyla devam edebilir. Bu sorulara cevap vermek kolay değildir. Dede bir şeyler uydurmalıdır. Dede “babanın bedeni bizimle değil ama o içimizde, aklımızda, hatıralarımızda yaşıyor” demiş olabilir. Bu tür bir cevap ileride “ruh” kavramına kolayca pek ala evrilebilir.

 

Ayrıca bu tür sorular klanı (ve torunları) hizaya getirmek için fırsat da olabilir. Dede de bu fırsatı kullanarak “baban öldü çünkü biz ailecek doğuya gitmek yerine batıya giderek doğayı kızdırdık” demiş olabilir. Bu cevabıyla dede hem doğuya gitme önerisinin kabul görmemesinin intikamını alır, hem de klanını doğuya yönlendirmeyi başarır. Ama bu cümleden çocuk “doğa” adında bir üst varlığa inanmaya başlar. İnsanlık başına gelen talihsiz veya talihli şeyleri “doğa üstü” nedenlere ve güçlere bağlayan metafizik hikayeler biriktirmiş ve bu hikâyelerin içine de metafizik varlıklar yerleştirmiş olabilir. Bu metafizik hikayelerin birikimleri de inanışlara dönüşmüş olabilir.

 

Ölenlerin hep gömüldüğünü gören (bir başka deyişle leşçilere bırakılan hiç ceset görmeyen), dolayısıyla insan bedeninin parçalanıp veya çürüyüp iskelete dönüştüğünü bilmeyen çocuklar bir yakınını kaybettiklerinde “neden toprağın altına gömdük?” sorusunu muhakkak dile getirmiş olmalıdır. Buna elbette “leşçilerden korumak için” cevabı da verilebilir ama çocuğu korkutmamak için pekâlâ “baban artık yaşamına toprağın altında devam edecek” veya “toprağın altında mutlu şekilde yaşayacak, ölünce biz de babana katılacağız, birlikte toprak altında yaşayacağız” benzeri cevaplar vermiş olabilirler. Bu tip cevaplar doğa üstü (metafizik) düşünceler ve inanışlar doğurmuş olmalıdır muhakkak. 

 

İlkel zamanlarda insanlar hastalıklara, zehirlenmelere ve yaralanmalara karşı çaresizdi. Doğal ilaçlar geliştirme ve yaraya/kırığa müdahale etmede bilgisizlerdi. Ufak bir kırık bile insanı öldürebilirdi. Ama bazı insanlar hastalıktan, yaralanmadan, zehirlenmeden, kırıktan ölürken bazıları ölmüyordu. Bu durum hayret verici olduğu kadar ve açıklama gerektiren bir durumdu. Neden aynı hastalığı geçiren veya benzer kırığa sahip olan insanlardan bazıları ölürken bazıları ölmüyordu? Elbette bu duruma açıklık getirecek kişiler de klanın yaşlılarıydı. Biri ölürken diğerinin yaşaması durumuna getirilebilecek açıklama o dönemde metafizik bir cevap olmalıydı. “O öldü çünkü çok yanlışları/kötülükleri vardı, diğeri ölmedi çünkü çok iyilikleri/seveni vardı.” Böyle bir cevap toplum kuralları, ahlak ve vicdan geliştirmeye de ön ayak olurdu. Elbette yan çıktısı da metafizik öğretiler olacaktır. (Elbette hayatta kalanların da daha “güçlü” olduğunu da söylemiş olabilirler. Bu durumda da “neden bazı insanlar güçlü, neden bazı insanlar güçsüz” sorusu kafaları kurcalayacak ve “güç”e kutsallık atfedilebilecektir.)

 

Ölen her canlının, insan dahil, hareketsiz kalması, canlıların içinde bir “güç”, bir “enerji” olduğuna dair fikir geliştirmelerine neden olmuş olabilir. Canlıyı harekete geçiren bu güç veya enerjinin ölümle birlikte bedenden ayrıldığını ya da yok olduğunu düşünmüş olabilirler. Zira ölen her şey aslında ilk aşamada derin bir uykuda gibidir. Ama uyandırmaya çalışsanız uyandıramazsınız. Çünkü gücü/enerjisi çekilmiştir ve bir daha geri gelmeyecektir. Öyleyse insanı canlı kılan güç/enerji ya insanı terk etmiştir, ya da ölmüştür. Bu yüzden beden hareketsizdir. Bu geride kalanlara yapılabilecek güzel ve kabul edilebilir bir açıklamadır. O zaman canlıların içinde onları uyanık kılan ve hareket ettiren bir güç olmalıdır. Bu gücün düşünülmesi, konuşulması metafizik inanışlara yol açmış olabilir.

 

Yıldırımların yangın çıkarması veya ağaçları kül etmesi, fırtınaların ağaçları devirmesi, volkanların lav ve kül püskürterek etrafını yıkıma sürüklemesi, depremlerin yarıklar oluşturması, kayaları yerinden oynatması, tüm bu doğa fenomenlerinin içlerinde (doğalarında) bir güç barındırdığını düşündürtmeye ve bu gücü öfkelendirmenin kötü sonuçlar doğurduğuna dair inanışlar geliştirilmiş olabilir.

 

Bir başka vakada başlarına kötü şeyler gelen bir klanın lideri “büyük oğlum küçük oğlumu dövüp klandan kovmasaydı bunlar başımıza gelmezdi, kötülük kötülük getirir, ölüm getirir” demiş olabilir. Yani vicdanları kanatan bir eylemin doğa (evren) tarafından cezasız bırakılmayacağını söylemiş olabilir. Elbette bunun tam tersi de olabilir. Bir yavru ayının canını bağışladıkları için çokça geyik avlamayı başardıklarını da söyleyebilir. Yani vicdani duygular da metafizik inanışlar geliştirmeye neden olmuş olabilir.

 

Uzun göçlere rağmen av bulamayıp açlıktan kırılan klanların av hayvanlarına rastlamak ve avlanarak bolca yiyeceğe ulaşmak için “şans” getirici ritüeller icat etmiş olmaları da muhtemeldir. Yada kolay av buldukları bir avda yanlarında bulunan eşyaların “uğur” getirdiğine inanmaları da muhtemeldir. Şansı/uğuru bollaştırmak için ritüeller gerçekleştirmiş olmaları ve bu ritüellerin metafizik inanışlara dönüşmüş olması da muhtemeldir.

 

Avlanmak için uzun mesafeler kat eden insanların bir gün kampına en sevdikleri av hayvanlarının kendiliğinden geldiğini düşünün. Kolay bir avlanma ve bolca beslenme. Böyle bir durum muhakkak bir şölenle ve veya ritüelle kutlanmış olmalıdır. Hatta kendi ayaklarına kadar gelen bu hayvanların özel olduğunu, derilerinin ve kemiklerinin de “kutsal” olduğunu düşünmüş olabilirler. Klanın yaşlısı “sözümü dinlediğiniz için gördünüz mü av ayağımıza geldi” bile demiş olabilir. Şansın devamlı olması isteği, şansı artırmaya dönük ritüellere, danslara, şölenlere ve dualara dönüşmüş olabilir. Şans algısı/kavramı metafizik inanışlara giden yolun taşlarından olsa gerek.

 

Ava çıkan erkeklerin bol etle dönmesi için kadınlar ve yaşlılar temennilerde bulunmuşlardır. “Erkeğim bol etle dönsün doğa ana, ona yardımcı ola, av hayvanlarını erkeğimin önüne çıkar” veya “ava çıkan erkeğimi sağ salim bana döndür, gök baba” gibi iç temenniler dua fikrine dönüşmüş olmalı. Hele hele bu temenniler sonrasında kampa bol etle geliniyorsa veya avcılar ölümcül badireler atlattıysa öncesinde temennide bulunan kadının aşkın güçlerin kendi temennisini dikkate aldığını düşünmesi son derece olağan bir çıkarımdır. Bu temennilerin zamanla metafizik inanışların ve ritüellerin dualarına dönüştüğünü söyleyebiliriz.

 

Sürekli göç halindeki antik insanlar yeni hayvanlar, yeni bitkiler, yeni dağlar ve nehirler, muazzam manzaralar gördüklerinde doğanın güzelliği ve çeşitliliği karşısında büyülenmiş olsalar gerek. Gece ve gündüz döngüleri, mevsim döngüleri, güneş, ay ve yıldızların varlığı, yağmur, kar ve sis onları hayrete düşürmüş olmalı. Fırtına, sel, heyelan, deprem gibi doğal afetler karşısındaki çaresizlikleri doğaya olan saygılarını artırmış olmalı. Tüm bunlar doğada bir kutsallık bulmalarına ve doğaya tapınmalarına neden olmuş olabilir.

 

İnsanlar geceleri kafalarını çevirip yıldızlara baktığında, parlak yıldızları hayali bir çizgiyle birleştirdiklerinde zihinlerinde tanıdık canlıların silüetleri belirmiş olabilir. Semanın en parlak 10-15 yıldızı hayali çizgilerle birleştiğinde “balığa” benziyor olabilir. Bu hayli ilginç bir durumdur. Buna mana vermek de metafizik hikayeler doğurmuş olmalıdır.

 

Aynı şekilde bazı kayalardaki veya bazı ağaçlardaki bazı oyuntular ve çıkıntılar, bazı noktalar ve çizgiler insanlara tanıdık gelmiş olabilir. Bunlar bir insan yüzünü veya bir hayvanı andırıyor olabilir. O zaman o kaya veya ağaçta “keramet” görülebilir. Hele hele bu ilginç kaya veya ağacı gördükten sonra başlarına belirgin bir şey (iyi veya kötü) geldiyse, o kayayı veya ağacı tekrar görmek, ondan bir şeyler dilemek veya önünde ritüel gerçekleştirmek ihtiyacı duymuş olabilirler. Bu tür yaşanmışlıklar zamanla abartılı hikayelere ve metafizik inanışlara pek ala dönüşmüş olabilir.

 

Klanını doyuracak olan ava, örneğin geyiğe, yemeden önce teşekkür etmek, şükranlarını sunmak, yedikten sonra kemiklerini kutsal olduğuna inandıkları bir kayaya veya ağaca asmak, avsız kaldıklarında bu kemikli kayayı veya ağacı ziyaret etmek, kemiklerden av dilemek de zamanla metafizik inanışa dönüşmüş olabilir.

 

İlkel insanlara hayvanlar, özellikle de yeni karşılaştıkları türler çok ilginç gelmiş olabilir. Hayvanların bazıları yırtıcıyken bazılarının uysal olması, onların etlerinden, derilerinden ve kemiklerinden faydalanabiliyor olmaları, her hayvanın farklı avantajlarının olması, ilken insanların hayvanlara hayranlık duymalarına (hatta özenmelerine) neden olmuş olabilir. Nitekim ilkel atalarımızın mağaralarda çokça hayvan figürü çizmeleri, yarı hayvan insan figürleri çizmeleri ve yontmaları bundan olabilir. Hayvanların güçlü olduğu özelliklerinin kendilerine geçmesini istemiş ve hayal etmiş olabilirler. Hayvanlara olan bu hayranlık zamanla metafizik inanışlar da doğurmuş olmalıdır.

 

Avdan gelen babalar çocuklarına ateş başında avda başlarına gelenleri anlatmış olmalıdırlar. Bu hikayeler sıradanlaştığında abartılı hikayelerin yanı sıra uydurulmuş hayvanlar (kanatlı aslanlar, konuşan yılanlar, dev kertenkeleler, yarı insan geyikler) anlatmış olmaları da muhtemeldir. Zamanla bu anlatılar metafizik hikayelere ve inanışlara dönüşmüş olabilir.

 

Ateşin varlığı da insanı büyülemiş ve düşündürtmüş olmalı. Gündüz ortaya çıkan güneş gibi ısıtan ateşin yakıcılığı da korkutucu olmalı. Ateşle pişen etin lezzetinin artması da şaşırtıcı olmalı. Yıldırımların orman yangınlarına sebep olması, volkanların kızgın lav püskürtmesi de ateşin değerini artırmış olmalı. Ateşin geceyi aydınlatması, vahşi hayvanları kaçırması da minnet duygusu yaratmış olmalı. Tüm bunlar ateşi kutsallaştırmalarını da sağlamış olabilir. Ateşin içinde bir güç görmüş olabilirler. Ateşin nedenine ve etkisine dair mitler uydurmaları da mümkün. Bunlar ateşle ve alevle ilgili inanışlara neden olmuş olabilir. (On binlerce yıl sonra ateş, alev ve ışığı önemseyen inançların ve dinlerin ortaya çıktığını biliyoruz.)

 

Not: Bizden önceki homo türleri ateş yakmayı ve kontrolünü sağlamayı yaklaşık 1 milyon yıl önce başarmışlardı. Muhtemelen ateş yakmayı evrimleştiğimiz tarihten itibaren biliyorduk. Ama önceki ve çağdaş homo türlerinden daha kolay ateş yakabiliyor, daha iyi kontrol edebiliyor ve daha etkin kullanabiliyorduk. Bu da avantaj sağlamış olmalı. Sağladığımız bu avantaja “şükürler olsun” mahiyetinde ateşe kutsallık da atfetmiş olabiliriz.

 

Halüsinojen bitkiler (örneğin sihirli mantar) yedikten sonra edindikleri deneyimler insanları “başka dünyaların” var olduğuna inandırmış olabilir. Beyni uyuştuğunda yaşadığı hisler ve sanrıları ona başka alemleri gördüğünü düşündürtmüş olabilir. Başka alemlerin varlığına inanmak ve bu deneyimleri abartarak anlatmak zamanla metafizik inanışların doğmasına neden olmuş olabilir.

 

Avcı toplayıcı bir kabilenin alfa erkeği olması da muhtemeldir. Bu alfa erkeği sadece avcılıkta değil, klanını diğer klanlardan korumakta maharet ve güç sergilemiş olmalıdır. Ayrıca klanını hep verimli bölgelere taşımış, klan içindeki anlaşmazlıkları adaletle veya diğerlerinin beğenisiyle çözmüş olabilir. Ateş yakmakta, barınak bulmakta (veya yapmakta), tehlikeleri öngörmekte, av izi sürmekte hünerli olabilir. Hikaye anlatmakta, motive etmekte, moral aşılamakta iyi olabilir. Böyle bir reisin ölmesi klan için çok üzücü ve moral yıkıcı olmalıdır. Böyle bir reis klanına “ölsem bile hep yanınızda ve rüyalarınızda olacağım” demiş olabilir veya klan buna inanmaya başlamış olabilir. Bu reis öldükten sonra hakkında epey efsane uydurulmuş olabilir. Bu reisin hikayeleri nesilden nesle aktarılmış olabilir. Sonradan gelen reisler de unutulmamış ve abartıyla anılmış olabilir. Bu efsaneler, ölü ataların ruhlarının yaşadığı inanışına, yani “ata kültüne” dönüşmüş olabilir.  

 

İlk insanlar için rüyalara mana vermek de ilginç olsa gerek. Zira rüyasında ölmüş yakınını gören bir insan bunun nasıl olabildiğini mutlaka sorgulamıştır. Bu sorgulamaya verilebilecek cevaplardan biri ölmüşlerin ruhudur. O dönem için bu açıklama akla da yatkındır. Elbette öldürdüğü geyik, arkalarında bıraktıkları dağ veya nehir de rüyasına giriyorsa, onların da pek ala ruhları olduğuna inanabilirsiniz. Hele hele can düşmanları olan yırtıcı hayvanlar da rüyalarına giriyorsa onların da ruhları olmalıdır, ama tek farkla, onlar kötü ruhlardır. İlkel atalarımız için rüyalar ilginç olmalıdır. Rüyaların açıklaması ve anlamı olmalıdır. Metafizik inanışlar geliştirmede rüyalar katalizör görevi görmüş olabilir. 

 

Klanlarına katılan bir yaşlının yol göstermede başarılı olması, hastaları iyileştirmede bilgili olması, gösterdiği yerde av bulunması, hikaye anlatmada becerikli olması gibi durumlar, o yaşlının bir ayrıcalığa sahip olduğunu, metafizik bir bilgeliğe/güce/uğura sahip olduğu fikrini doğurmuş olabilir.

 

Metafizik inanışlara dair yukarıda verdiğim tüm anlatılar tahmindir. Ama bu tahminler tarihi bulgulara bakılarak yapıldığı gibi günümüzdeki dinlere, inançlara ve inanışlara bakılarak da yapılmıştır.

 

Tahmin ettiğimiz bu inanışlar aşağıdaki inançları doğurmuştur. 

1.       Natürizm

2.       Animatizm

3.       Animizm

4.       Totemizm

5.       Panteizm

6.       Şamanizm

7.       Politeizm

 

Elbette bu inançların hepsi senkretiktir (sentezdir, karışımdır). Yani hepsi birbirinin üzerine inşa edilmiştir. Hem kendilerinden önce gelen inanışlardan ve inançlardan, hem de güncel inanışlardan ve inançlardan etkilenerek füzyona uğramışlardır. Bu yüzden hiçbir inanç (hatta din için) yüzde yüz saf veya orijinal demek doğru değildir.

·         Senkretizm farklı inanışlara, inançlara ve dinlere ait öğelerin bir araya gelerek yeni ve bütüncül bir inanç veya dini yapı oluşturmasıdır.

 

Bu antik inançların tam olarak ne zaman ortaya çıktıkları bilinmemektedir. Bu nedenle, makalede kullandığım tarihler tarihsel bir iddiayı değil, kendi bilişsel modelimi yansıtmaktadır. Bu tarihleri belirlerken her inanç biçiminin gerektirdiğini düşündüğüm soyutlama kapasitesini ölçüt aldım. Başka bir deyişle, daha karmaşık ve sofistike zihinsel süreçler gerektiren inançların daha sonra ortaya çıkmış olabileceği varsayımından hareket ettim.

 

Bu yüzden makale boyunca “Natürizm 90 bin yıl önce, animatizm 80 bin yıl önce, animizm 70 bin yıl önce ortaya çıkmıştır” gibi ifadelerle karşılaşacaksınız. Buradaki tarihler kesin tarihsel tespitler değil, anlatıyı takip etmeyi kolaylaştıran referans noktalarıdır. Benim asıl iddiam, örneğin “Animizm tam olarak 70 bin yıl önce doğmuştur” değildir. Asıl iddiam, animizmin oluşabilmesi için animatizme kıyasla daha yüksek bir soyutlama kapasitesinin gerekli olduğudur.

 

Bu nedenle sunduğum sıralama kronolojik değil, bilişseldir. Elbette yanılıyor olabilirim. Antik inançların gelişimine ilişkin bir model öneriyorum; ancak bu modeli basamak basamak yükselen bir merdiven olarak değil, üst üste eklenen katmanlar olarak görüyorum. Yeni bir katman ortaya çıktığında eskisini ortadan kaldırmaz; onun üzerine yerleşir ve eski katman da varlığını sürdürür. Nitekim bugün hâlâ naturist, animatist ve animist düşünce kalıntılarını farklı biçimlerde gözlemleyebiliyoruz.

 

Bu makaledeki tarihler de işte bu bilişsel sıralamayı görünür kılmak için kullandığım işaretlerdir. Onları “keşfedilmiş tarih” olarak değil, anlatıyı ayakta tutan birer kavramsal çivi olarak değerlendirin. Yarın yapılacak bir arkeolojik keşif animizmin kökenini 120 bin yıl öncesine götürse bile, bu durum tezin özünü çürütmez; yalnızca kullandığım tarihsel işaretlerin yerini değiştirir.

 

Şimdi bu antik inançları tek tek ele alalım ve nasıl ortaya çıkmış olabileceklerine bakalım.

 

1.       NATURİZM

Natürizm (Doğacılık), doğaya ve doğa güçlerine tapınmayı merkezine alan bir inanç sistemidir. Natürizm, evrenin ve doğanın ötesinde, ondan bağımsız bir yaratıcı veya aşkın (transandantal) bir güç aramaz. Her şeyin açıklamasını ve kutsallığını doğanın kendisinde bulur. Natürizm, evrendeki doğa olaylarının (güneşin doğuşu, gök gürültüsü, fırtınalar, mevsimsel döngüler) kendi başlarına kutsal olduğunu savunur.

 

İlahi olan, evrenin dışından dünyaya müdahale eden bir güç değildir; ağaçta, nehirde, fırtınada, güneşte ve insanın ta kendisindedir. Yani tanrısal güç doğaya içkindir.

 

Mucizeler veya doğaüstü olaylar reddedilir. Var olan her şey, evrenin kendi rasyonel ve fiziksel yasaları çerçevesinde gerçekleşir. Doğanın ritmi (gece-gündüz, mevsimler, yaşam ve ölüm döngüsü) en büyük öğretmendir.

 

Bu inancın modern yorumuna göre doğa, bir tanrı tarafından yaratılmış bir “eser” değil; doğanın kendisi tanrıdır veya ilahi gücün doğrudan dışavurumudur (bir nevi panteist görüş).

 

Natürizm, antropoloji ve din sosyolojisinde, özellikle Max Müller (1823-1900) gibi öncü bilim insanları tarafından, dinlerin kökenini açıklamak için kullanılan temel teorilerden biridir.

 

Natürizm’in kökeni de Afrika’daki antik atalarımıza dayanır. Muhtemelen 90 bin yıl önce ortaya çıkmıştır. Antik insanlar Güneş, Ay, Şafak veya Gök Gürültüsü gibi görkemli doğa olayları karşısında muhtemelen büyülenmişlerdir. Bu büyülenme bu doğa olaylarına tapınmaya götürmüş olmalıdır onları. Antik atalarımızın inanışlarını inanca çevirdikleri ilk alan Natürizm olmuştur diyebiliriz.

 

Kanımca Natürizm inanışlar evresindeki insanlığın inanca en yakın metafizik görüşüdür. Bu sebeple, bilişsel devrimden daha önce ortaya çıkmasına rağmen “inanç” kategorisinde ele alıyorum. 

 

Natürizm, doğrudan doğa olayının veya nesnenin kendisinin gücüne odaklanır. Bir ağacın içindeki ruha değil, o ağacın yaşam verme gücüne, ormanın heybetine veya fırtınanın yıkıcılığına tapınır. Bu güçleri anlamlandırmak için onlara insani karakterler veya ruhlar yükler.

 

Antik atalarımızın icadı olan Natürizm on binlerce yıl boyunca devam ettirilmiş ve en nihayetinde doğa tanrılarını ve tanrıçalarını icat etmemize sebep olmuştur. Güneş tanrısı, ay tanrısı, toprak tanrıçası (toprak ana), gök tanrısı, fırtına tanrısı, deniz/su/nehir tanrısı, orman tanrısı …vb. Bu doğa tanrı ve tanrıçaları birbiriyle bağlantısı olmayan kültürlerde farklı adlarla ortaya çıkmışlardır.

 

Kadim çok tanrılı dinlerin pek çoğu doğa merkezlidir. Günümüzde yeniden canlanan Wicca veya Druidizm gibi Neopagan inançlar, tamamen doğanın ritmine, elementlere (toprak, hava, ateş, su) ve mevsim dönümlerine (ekinokslar, gündönümleri) saygı üzerine kuruludur.

 

Doğa tanrıları, insanlığın doğayı anlamlandırma çabasının ürünüdür. En çok tarım ve erken uygarlık dönemlerinde gelişmişlerdir. Modern çağda bu tanrılara tapınma büyük ölçüde sona erse de, mitoloji, edebiyat ve sembolizmde yaşamaya devam ederler.

 

Kızılderili kültürlerinden Şamanizm’e kadar pek çok yerel inançta, doğadan ihtiyacından fazlasını almamak, toprağı “ana”, göğü “baba” olarak görmek naturist felsefenin en saf pratikleridir.

 

Natürizm kavramının akademik dünyadaki en önemli ismi dinler tarihçisi Max Müller'dir. Müller’e göre dinlerin kökeni doğa olaylarına dayanır. Natürizm ilkel insanın inanabileceği ilk inançlardan olmalıdır.

 

Müller’e göre antik insanlar doğa olaylarını anlatmak için dilde “parlak olan”, “ısıtan”, “gürleyen” gibi sıfatlar kullanmışlar; zamanla bu sıfatlar özel isimlere (Örn: Zeus, Thor, Ra) dönüşmüştür. Yani insanlar aslında doğa olaylarını betimlerken, zamanla bu betimlemeleri gerçek kişilermiş (tanrılarmış) gibi algılamaya başlamışlardır.

 

Natürizm bazı dinlerin alt katmanlarında yaşamaya devam etmektedir. Japonların dini Şintoizm’de Natürizm’in izlerine bolca rastlanmaktadır. Şinto’da kami, çoğu zaman kişilikli bir tanrı değil: dağ, şelale, rüzgâr, orman gibi doğal olgularda yoğunlaşan kutsal güçtür. Bu yapı, modern Japon toplumunda da aktif bir ibadet ve ritüel pratiği olarak sürmektedir.

 

Hindular Ganj nehrinin kendine has bir kutsal gücü olduğuna inanırlar. Ganj’ın kendilerini arındıracağına ve kozmik düzene bağlayacağına inanırlar.

 

Bugün Natürizm, geleneksel dinlerin dogmalarından uzaklaşmak isteyen ama hayatında manevi bir tatmin ve aidiyet arayan modern insan için “Ekolojik Maneviyat” veya “Yeşil Din” kavramlarına dönüşmüştür. 

 

Doğaya ve doğa güçlerine tapınma (doğamerkezli inanışlar) günümüz toplumlarında hem geleneksel biçimleriyle hem de modern, yeniden yorumlanmış formlarıyla hâlâ görülmektedir. “Derin Ekoloji” ve “Gaia Hipotezi” gibi kavramlar Natürizm'in modern yansımalarıdır. (Gaia Hipotezi: Dünyanın tek bir canlı organizma olduğu fikridir.)

 

Modern Natürizmde ibadet; doğayı tahrip etmemek, evrendeki entropiye karşı yaşamı ve düzeni savunmak, bir ağacın veya ekosistemin parçası olduğunu bilerek uyum içinde yaşamaktır. Doğanın kendisi bir tapınak olarak kabul edilir.

 

İlk inanç olduğuna inandığım Natürizm 90 bin yıldır insanlığın düşüncelerinde ve maneviyatında farklı boyutlarda da olsa yaşamaya devem etmektedir.

 

2.       ANİMATİZM

Animatizm canlı ve cansız varlıkların içinde bir güç (etki, enerji, kudret, gizem, uğur) olduğuna inanmaktır. Bu inanç pek çok dinin alt katmanlarında, yerel halk inanışlarında, hikaye anlatımlarında, edebiyat, tiyatro ve sinema sanatlarının içinde rastlanılan bir inançtır. Ama bağımsız bir dine dönüşmemiştir. Animatizm, etkisel bir güç inancıdır. Bu güç başkalarını da (olumlu veya olumsuz yönde) etkileyebilir. (Animizm ile karıştırmayın, ondan birazdan bahsedeceğim.)

 

Pek çok uzman Animatizmin antik bir inanç olduğu konusunda hem fikirdir. Animatizm kavramını ilk sistematik olarak tanımlayan kişi, İngiliz antropolog Robert Ranulph Maretttir (1866–1943). Marett, animatizmi “preanimizm (animizmöncesi)” bir inanç düzeyi olarak tanımlar. Ben bu inancın insanlığın inanışlar evresinde, yani yaklaşık 80 bin yıl önce ortaya çıktığını düşünüyorum.

 

Animatizm de Natürizm gibi inanışlar evresindeki insanlığın inanca en yakın metafizik görüşlerinden biridir. Henüz “inanç” kategorisine sokulabilecek sofistikasyona sahip değildir. Bu sebeple, 70 bin yıldan daha eski olmasına rağmen “inanç” kategorisinde ele alıyorum. 

 

O dönemde antik atalarımızı öldürdükleri bir geyiğin içinde, yıldırımın çıktığı bulutların içinde, lavların püskürdüğü volkanların içinde, suyun akmasına, dalganın gelmesine, rüzgarın esmesine neden olan güçler olduğunu düşünürlermiş. İlk zamanlar bu güçlerin ayrı ayrı güçler olduğuna inanılırmış. Bilinci olmayan, ruhlarla alakası olmayan, şeylerin özünde var olan güç.

 

Her şeyin içinde olan ama birbirlerinden bağımsız olan güçler zamanla “bir” güç haline dönüşmüş. Tüm evrene yayılmış, canlı ya da cansız her nesnenin içinde barınabilen, yoğunlaşabilen veya azalan tek bir mistik güç. (İnsan hayal gücü böyledir, mutlaka olaylar arasında bağ kurar. Çünkü örüntü kurma becerimiz sayesinde hayatta kaldık. Bazı örüntülerimiz uydurma da olsa, bundan vazgeçmedik.)

 

Animatizmdeki güç, bir elektrik akımına benzer. Akım nesneye şahsiyet kazandırmaz; sadece onu “yüklü” hale getirir. Güçlü bir şaman, kutsal bir taş ya da uğurlu bir silah, bu mistik enerjiden normalden daha fazla pay almış demektir.

 

Bu gücün bir adı, karakteri, öfkesi, sevgisi veya bilinci yoktur. Nötr bir kuvvettir. Doğru kullanıldığında başarı ve şifa getirir, yanlış yönetildiğinde ise çarpılmaya veya felakete yol açar.

 

Animatizm kavramının dünyadaki en somut ve klasik örneği, Melanezya ve Polinezya kültürlerinde bulunan Mana inancıdır. “Mana” doğal dünyanın ötesinde ama onun içinde işleyen görünmez, fizikötesi bir kuvvettir. Çalışma mekanizması şöyledir; Bir savaşçı çok iyi dövüşüyorsa, bunun sebebi kendi yeteneği veya onu koruyan bir ruh değil, üzerinde taşıdığı “Mana” gücünün yüksek olmasıdır. Eğer savaşçı yenilirse, “Mana”sını kaybettiğine veya gücün onu terk ettiğine inanılır. Benzer şekilde, çok ürün veren bir bahçe veya avı ıskalamayan bir ok “Mana” ile doludur.

 

Kuzey Amerika yerlilerindeki Orenda (İrokeler) veya Manitou (Algonkinler) kavramları da Animatizmin tipik örnekleridir; her şeyi çevreleyen soyut kozmik enerjiyi ifade ederler.

 

Animatizm, “ilkel” ya da tamamen geçmişte kalmış bir inanç biçimi de değildir. Modern toplumlarda adı konmadan, çoğu zaman seküler, psikolojik veya kültürel bir dil içinde yaşamaya devam etmektedir.

 

Modern animatizmin en yaygın ve görünür biçimi, “enerji” dilidir. Günlük hayatta sık duyulan; “buranın enerjisi çok ağır”, “bu evin enerjisi iyi”, “o insanın enerjisi bana uymadı”, “bu taşın enerjisi var” gibi ifadeler zihinlerimizin köşelerine kazınmış animatist inanışın dışa vurumları gibidir.

 

Animatizmin ikinci güçlü modern yansıması “uğur-uğursuzluk” inanışlarıdır. Uğur getirdiğine inanılan nesneler (bazılarımız için kalem veya yüzük veya forma olabilir), uğursuzluk getirdiğine inanılan şeyler (ıslık çalma, kırık ayna, eşiğe basma…vb), “nazarı var” denilen kişiler bunlara örnektir. Burada nesnelerin bilinci yoktur ama olaylar üzerinde etkisi olduğuna inanılır. Bu da animatist yaklaşımdır.

 

Eğer nazar boncuğu taşıyor veya bulunduruyorsanız kem gözlerden korunmaya çalışıyorsunuzdur. Animatist düşüncede “kötü bakış” (nazar), sadece fiziksel bir bakış değil, bir insanın ruhundan çıkan negatif bir enerjidir. Nazar boncuğu, bu negatif enerjiyi üzerine çeken, onu hapseden veya geri yansıtan “canlı/etkili” bir nesne olarak görülür. Mavi rengin ve göz formunun kendiliğinden bir gücü olduğuna inanılması saf Animatizmdir.

 

Uzak Doğu felsefelerindeki Çi (Qi) veya Prana gibi yaşam enerjisi kavramları da evreni kuşatan gayrişahsi güç algısının (Animatist kökenlerin) rafine olmuş halleridir.

 

Yoga, reiki, kristal terapisi gibi modern spiritüel akımların büyük bölümü Animatist öğeler içerir. Evrensel yaşam enerjisi, Enerji blokajı, Enerji temizleme, Frekans, Titreşim gibi kavramlar modern Animatizm olarak yorumlanır.

 

Zaman zaman filmlerde de Animatist öğelerle bilinçli veya bilinçsiz olarak yer verilir.

 

Ünlü bilimkurgu serisi Star Wars filmlerinde Jedi’ların söylediği “Güç seninle olsun” (May the Force be with you) ifadesi, animatist bir söylemdir. Ancak bu söylem saf Animatizmle sınırlı değildir; animatizm merkezli, ama animizme (ruhçuluğa) ve panteizme (doğanın kendisinin Tanrı olduğu inancı) açılan melez bir kurgudur.

 

Mike Myers’in başrolünde oynadığı Austin Powers serisinde baş kahraman “Mojomu kaybettim” der. Buradaki Mojo; karakterin özgüveninin, çekiciliğinin, karizmasının ve cinsel enerjisinin kaynağı olan soyut bir güçtür. Mojo, köken olarak Batı Afrika’dan Amerika’ya taşınan Hoodoo inancındaki şans ve uğur keselerine (mojo bag) dayanır. İnsan güç, şans ve çekicilik getirdiğine inanılan mistik bir tılsımdır. Batı dünyasından pek çok insan formunu veya enerjisini kaybettiğinde “I lost my mojo” demeyi tercih etmektedir. Mojo da apaçık bir şekilde Animatist bir kavramdır.

 

James Cameron’un Avatar filminde Pandora gezegeninin hem dini hem de biyolojik kalbi olan ağaç (Eywa), tüm canlıları birbirine bağlayan enerjiye ve kolektif bilince sahiptir. Senaryodaki Eywa, animatist bir temel üzerine kurulmuştur (her şeyi birbirine bağlayan, kişileştirilmemiş bir enerji/güç ağıdır). Ancak Navi'lerin onunla kurduğu duygusal ve törensel bağ, onu Animist ve Panteist bir yapıya da büründürür.

 

Marvel’ın süper kahramanlar evreninde sık sık bahsi geçen “kozmik güç” için de Animatist bir kavramdır diyebiliriz.

 

Antropolojik açıdan filmlerdeki bu güç anlatıları sekülerleştirilmiş Animatist mitolojiler olarak değerlendirilebilir.

 

Modern birey, Animatizmi çoğu zaman psikolojik sezgi diliyle ifade eder. “Ortam beni boğdu”, “Hava gergindi”, “Orada bir şeyler ters gitti” gibi tanımların öznesi belirsizdir ama etki gücüne sahiptir.  Bu, Animatist düşüncenin bilinçdışı sürümü olarak yorumlanabilir. Bir anlamda Animatizm, modern insanın seküler gizemidir.

 

Aslında animatizm, insan zihninin dünyayı canlı güçler alanı olarak algılama biçiminin en eski ve en kalıcı hâlidir.

 

Bu düşünceye yakın olarak da her şeyin aslında tek şey olduğu, insanlar dahil her şeyin o tek şeyin parçası olduğu düşüncesine ulaşılmış olması da mümkündür. Buna antik Panteizm diyebiliriz. Yani “tanrı” yerine “güç” kavramını kullanan panteizm.

 

Bu “güç” kavramı zamanla sembolleşerek “tanrı” figürüne dönüşmüş olabilir. Ya da tanrı figürüne giden yolda animatizmin “gücü” önemli rol oynamıştır da diyebiliriz. Elbette tanrı figürüne bizleri ulaştıran başka inançlar da var.

 

Not: Bir inanç ve kehanet sistemi olan Astroloji için de Animatizmin altındaki bir inanış türüdür diyebiliriz. Astroloji de referans alınan gök cisimlerinin etkileri olduğuna inanılır. Göksel cisimlerin (özellikle güneş sistemimizde yer alanların) konum ve hareketlerinden yeryüzündeki olaylar ve insan yaşamı hakkında anlam çıkarma girişimi olan Astroloji hiçbir zaman inanç veya din olamamıştır. İlk sistemli (komplike/kurumsal) astroloji MÖ 3 binli yıllarda Mezopotamya’da ortaya çıkmıştır (aslında geçmişi daha eskilere dayanır). Astroloji sayesinde burçları içeren takvim de bulunmuştur. Bu burçları temsil eden semboller de bir nevi “mana” içeren totemlerdir. İnsanlar yeni dinler edinseler de astrolojiden asla kopamamışlardır. Orta çağda astroloji bilimin bir parçası mertebesine dahi yükselmiştir. Günümüzde astrolojinin bilimsellikle bir ilişkisinin olmadığı kanıtlanmış olsa da burçlara bakmak ve burçların söylemlerine göre hareket etmek hala insanlar arasında yaygın bir eylemdir. Bunun temel sebebi belirsizlikle baş etme ihtiyacımız ile kişisel kimlik anlatısı arayışımızın hala doyurulamamasıdır. Astroloji anlam üretir, kaygıyı yatıştırır, gelecekten ve kaderden haber verir, düzenli kozmik çerçeve sunar. Zaten pek çok insanın dinden beklentisi de bu değil midir?

 

3.       ANİMİZM

Animizm, dünyanın en eski inanç biçimlerinden biri olarak kabul edilir; temelinde “doğadaki her varlığın bir ruhu (özü) olduğu” düşüncesi yatar. Bu yüzden “ruhçuluk” ya da “canlıcılık” olarak da çevrilebilir. Kelime, Latince “anima” (ruh, nefes, yaşam ilkesi) sözcüğünden gelir. İnsanlık tarihinin en ilkel, en evrensel ve en köklü inanç katmanlarından biridir.

 

Animizm; canlı ya da cansız her varlığın bir ruhu olduğuna, ruhun kutsal olduğuna, ölenlerin ruhlarının kaybolmayıp bizimle birlikte yaşadığına ve doğaya ruhların hâkim olduğuna, dolayısıyla her varlığa saygı gösterilmesi gerektiğine inanmaktır. Bu inanışa göre hayvanlarda, böceklerde, balıklarda, bitkilerde ve ağaçlarda bir şuur; dağ, taş, kaya, deniz ve göl gibi cansız varlıklarda ise bir can vardır. Ölenlerin ruhları etrafta dolaşır, iyi ruhlar göğe yükselir; yıldızlar, güneş, ay ve takımyıldızlar birer ruhlar diyarıdır. Bu ruhları kızdırmamak, memnun etmek ve onlardan yardım dilemek için ritüeller yapmak gerekir.

 

Bir animist, insan ile insan-olmayan varlıklar arasında ontolojik (varlıksal) bir süreklilik varsayar. Onun için dünya, yalnızca fiziksel nesnelerden oluşan bir yer değil, sürekli etkileşim hâlindeki ruhsal bir topluluklar bütünüdür. Bu yüzden animist bir avcı, öldürdüğü hayvanın ruhundan özür diler; bir ağacı keseceği zaman onun ruhunu sakinleştirmek için ritüel düzenler. Aksi hâlde o varlığın ruhunun kendisinden öç alacağına inanır.

 

Animizmi insanlığın en eski inancı olarak tanımlayan Edward Burnett Tylor (1832–1917), atalarımızı bu inanca götüren iki temel deneyimin rüya ve ölüm olduğunu savunur:

·         Rüya deneyimi: İlk insan, uyurken rüyasında uzak yerlere gittiğini, avlandığını ya da ölmüş atalarını gördüğünü fark etti; oysa uyandığında bedeninin hiç kımıldamadığını görüyordu. Bu durum, insanın içinde bedenden bağımsız, geceleri seyahat edebilen ve ölümden sonra da yaşamaya devam eden ikinci bir varlığın (yani “ruh”un) bulunduğu fikrini doğurdu.

·         Ölüm deneyimi: Yaşayan bir insanla ölmüş bir insan arasındaki farkı gözlemleyen ilk insan, bedeni terk eden şeyin “nefes/ruh” olduğu sonucuna vardı.

 

Öte yandan animizm içgüdüseldir de. Jean Piaget (1896–1980) gibi psikologlar, erken çocukluk döneminde (2-7 yaş) çocukların animist bir düşünce yapısına sahip olduğunu göstermiştir. Bir çocuğun oyuncak ayısıyla konuşması ya da ayağı takılıp düştüğü sehpaya “bana vurdu” diyerek kızması, animizmin insan zihninde ne kadar doğal bir arketipe sahip olduğunu ortaya koyar.

 

Atalar kültü de animizme yol açmış olabilir. Atalar kültü; ölmüş atalara duyulan saygı, bağlılık ve kimi zaman korkuya dayanan bir inanış biçimidir. Ataların ruhlarının yaşamaya devam ettiğine ve yaşayanları izlediğine inanılır; onlara saygı için törenler, adaklar ve anma ritüelleri yapılır. Ataların, yaşayanların hayatına müdahale edebileceği düşünülür. Bu inanış bugün bile pek çok ilkel toplulukta görülür; bazı bilim insanları gömme eylemine başlamamızı doğrudan atalar kültüne bağlar.

 

Animizm insanın içindeki ölüm korkusuna da rahatlatıcı bir cevaptır. Ölümün kaçınılmazlığının bilincinde olan tek canlı türü insandır. “Yaşamak için muazzam bir içgüdüm var ama kesinlikle öleceğimi biliyorum.” Bu bilince erişen insan ölüm gerçeği karşısında yaşadığı dehşeti hafifletmek için “ruhçuluğu” icat etmek zorundadır. Çünkü animizm ölümden sonra bir hayat vaad eder. Bu sayede “ölüm” daha az korkulan bir olgu haline gelir. Sevdiklerimizin kaybına katlanmak kolaylaşır.  

 

Hatırlayacağınız üzere daha önce ele aldığımız Animatizmde kişisiz, soyut, “elektrik akımı gibi” bir “enerji” varken; animizmde kişiselleşmiş, ismi, cismi ve karakteri olan bireysel “ruhlar” vardır. “Bu nehirde mistik bir güç var” demek animatizm, “Bu nehrin öfkeli bir ruhu var” demek animizmdir.

 

Animizmin, 70 bin yıl önce Afrika'daki atalarımız tarafından, önceki inanış ve inançların birikimi üzerine geliştirildiği düşünülmektedir. Bu tarihin, dilin ikinci büyük sıçramasıyla çakışması, animizmin kendinden önceki inanışlardan daha sofistike ve sürdürülebilir olduğunu düşündürür.

 

Peki bu inanç nasıl doğmuş olabilir? Tarih sahnesine çıktığımız ilk 200 bin yıl boyunca ölülerimizi gömmeden arkamızda bırakırdık. Arkada bıraktığımız ölülerin doğaya yem olacağını, böylece ruhunun başka bir hayvanda devam edeceğine inanıyor olmamız muhtemeldir. Aynı şekilde yediğimiz hayvanların ruhlarının da bize geçtiğini düşünüyor olabiliriz. Yani ruh kavramını ve ruh göçünü çok erken dönemlerde icat etmiş olabiliriz.

 

100 bin yıl önce ölülerimizi gömmeye başlamamızın nedeni ise, tam tersine, ruhun başka bir canlıya geçmesini ya da doğaya karışmasını engellemek olabilir; ruhun serbest kalıp toprağa karışmasını veya göğe yükselmesini istemiş olabiliriz. Bu durumda ruh kavramını en az 100 bin yıl önce icat ettiğimizi söyleyebiliriz.

 

“İlk evrimleştiğimizden beri (yani 300 bin yıl önceden beri) animizm vardı” da denebilir; ama bu, dilin gelişimine dair teorimizle uyuşmaz. İnanışlardan, Natürizmden ve Animatizmden daha sofistike olduğuna inandığım animizmin, dilin daha da gelişmesinden sonra ortaya çıktığını düşünüyorum. Bu da bilimin işaret ettiği “bilişsel sıçrama” tarihiyle, yani 70 bin yıl öncesiyle örtüşüyor.

 

Bilişsel devrim

Arkeoloji ve antropoloji, insanlığın 70 bin yıl önce bir tür sıçrama yaşadığını söyler; buna bilişsel devrim de denir. (Bilişsel devrim, Homo Sapiens'in davranışlarındaki büyük değişimi açıklamak için paleoantropolog ve tarihçilerce kullanılan bir kavramdır.) Bu sıçramayla birlikte daha kalabalık yaşama, uzaklara gitme, daha çok beslenme ve daha çok çoğalma yeteneği kazanmışız. En yaygın yorumlardan biri, insanların bu dönemde daha gelişmiş dil ve soyut düşünme yetenekleri edindiğidir; bu sayede Afrika dışına çıkabilmiş, hayatta kalıp çoğalmayı başarmışız. (Bunun gerçekten 70 bin yıl önceki ani bir “devrim” mi, yoksa yüz binlerce yıla yayılan kademeli bir gelişim mi olduğu bugün hâlâ tartışılmaktadır.)

 

Bu gelişimin sebebi ne olabilir? Bence insanlar; inanışlarını inanca çevirdikleri, bu inançlardan güç aldıkları, onlarla kurallar oluşturabildikleri ve toplumu düzene sokan ahlaki öğretiler türetebildikleri için bu sıçramayı yaşadılar. Natürizm ve animatizmden alamadıkları bu etkiyi, daha kapsamlı ve daha kullanışlı bulduğum animizmden aldıklarını düşünüyorum.

 

Elbette bu sıçrama, dilin yeni bir aşamaya geçmesiyle mümkün oldu. Belki de kullanılan sesler, kelimeler ve fiiller arttı, gramerli konuşma başladı; soyut düşünce, varsayım, geçmiş ve gelecek konuşulur oldu. Dili ve düşünceyi geliştiren hikâye anlatma, öğüt verme, tartışma ve dedikodu da bu dönemde başlamış olsa gerek.

 

Dilin gelişimi mi animizmi doğurdu, yoksa animizme ulaşmamız mı dili geliştirdi, bilmiyorum. Ama şunu biliyoruz: 70 bin yıl önce insanlık bilişsel bir devrim yaşadı ve sonucunda Afrika'nın dışına çıkmayı başardı. Bu devrimin başlatıcısı da sonucu da büyük olasılıkla dil ya da inanç gelişimidir.

 

Not 1: Bilim insanları Güney Afrika’daki bir mağaranın içinde bir taş parçası üzerine aşı boyasıyla çizilmiş “çapraz çizgilerden oluşan (# işareti gibi)” soyut bir çizim buldular. 73.000 yıl öncesine ait olan bu parça, insan eliyle yapılmış bilinen en eski soyut çizim olarak kabul edilir.

 

Not 2: Afrika'da evrimleşip Afrika dışına çıkmayı başaran tek insan türü Homo Sapiens değildir. Ondan önce Afrika'da evrimleşen Homo Ergaster, Homo Erectus ve Homo Heidelbergensis'in torunları da Afrika dışına yayılmıştır. Ancak onlarda gömme âdeti, takı üretme becerisi ve benzeri özellikler bulunmadığı için, bilişsel bir devrim geçirmeye yetecek bir dile ve inanışlara ulaşmadıklarını düşünüyoruz. Afrika dışındaki kıtalarda bu türlerden evrimleşen Neandertal, Denisova, Floresiensis, Luzonensis ve Georgicus insanlarında da bilişsel devrimin izlerine rastlanmaz. Yalnızca Neandertallerin, ölülerini bizimle aynı dönemde gömmeye başladığını ve sınırlı sembolik davranışlar geliştirdiğini biliyoruz.

 

Not 3: İngiliz bilişsel arkeolog Steven Mithen (1960-…) 1996 yılında yayımladığı “Aklın Tarih Öncesi” adlı eserinde taş aletler, mağara resimleri, kemik artıkları ve fosiller gibi arkeolojik verileri kullanarak "İnsan zihni bugünkü karmaşık, yaratıcı ve soyut düşünebilen yapısına ne zaman ve nasıl kavuştu?" sorusuna yanıt bulmaya çalışır. İnsan zihninin temel uzmanlık alanları (zeka modülleri) içerdiğinden yola çıkarak Neandertal zihninin muazzam bir teknik zekâya (mükemmel taş alet yapımı) ve doğal tarih zekâsına (avlanma yeteneği) sahip olduğunu ancak bu zekâların birbiriyle konuşmadığını, bu yüzden sosyal semboller içeren takılar üretemediğini veya doğayı sosyal bir gözle yorumlayamadığını iddia eder. Öte yandan Homo Sapiens’in yaklaşık 60 bin yıl önce, zihindeki bu modüller arasındaki izolasyon duvarları yıkıldığını, bilginin uzmanlık alanları arasında serbestçe akmaya başladığını iddia eder.  

·         Mithen'ın tezi; insanı "insan" yapan şeyin beyin hacminin büyümesinden ziyade, beynin farklı uzmanlık alanlarının birbiriyle konuşmaya başlaması (mecaz, sembol ve hayal gücünün doğuşu) olduğunu gösterir.

·         Ayrıca çocuk psikoloğu Jean Piaget ve Annette Karmiloff-Smith'in teorilerine dayanarak, bireyin zihinsel gelişiminin (çocukluktan yetişkinliğe) insan türünün evrimsel zihin geçmişiyle paralellik gösterdiğini savunur.

 

Not 4: Bazı teorilere göre; 70 bin yıl önce yaşanan genetik bir mutasyonun insan beyninde nöron ağlarını yeniden yapılandırması (yazılım güncellemesi 😊) bilişsel sıçramaya neden olmuş olabilir.

 

Not 5: 70 bin yıl önce bilişsel sıçrama yaşadığımızın kanıtlarından biri de kullandığımız araç-gereç çeşidinin artmasıdır. Diğer bir kanıt da grupların kalabalıklaşması 15-20 kişiden 30-40 kişilere ulaşmasıdır.

 

Natürizm ve Animatizmle harmanlanan Animizm, kendisinden sonra gelen tüm inançları ve dinleri etkilemiştir; ama bazılarını daha fazla. İlk etkilenenler Totemizm, Panteizm ve Şamanizm'dir. Hinduizm, Budizm, Şintoizm ve İbrahimî dinler de animizmden izler taşır.

 

Animizm, özellikle de çok tanrıcılığın (politeizm) habercisidir. Zamanla doğadaki o isimsiz nehir, orman ya da fırtına ruhları büyüyüp kurumsallaşarak nehir tanrılarına (Poseidon), aşk tanrıçalarına (Afrodit) veya fırtına tanrılarına (Zeus) dönüşmüştür.

 

70 bin yıl önce ortaya çıktığı düşünülen animizmin kendisi ve izleri bugün hâlâ dünyanın dört bir yanında görülebilir. Sahra Altı Afrika, Güneydoğu Asya, Amazon Havzası ve Arktik bölgelerdeki yerli topluluklarda animizm yaşatılmaktadır.

 

Afrika, animizmin en canlı olduğu kıtadır. Birçok kişi resmî olarak Hristiyan ya da Müslüman olsa da günlük yaşamında ataların ve doğanın ruhlarına inanmayı sürdürür. Batı Afrika'da (Benin, Togo, Nijerya) Vudu ve Yoruba inançları köklü animist temellere sahiptir; Madagaskar'da nüfusun büyük kısmı ataların ruhlarının yaşayanlar üzerinde etkili olduğuna inanır.

 

Asya'nın birçok ücra bölgesinde animizm modern dinlerle iç içedir. Hindistan'ın “yerlileri” sayılan Adivasiler (özellikle Jharkhand, Chhattisgarh ve Odisha'da) nehirleri, dağları ve kutsal koruları tanrılaştırır. Vietnam'da doğa tanrıçalarına ve ruhlara tapınım yaygındır. Japonya'da Şinto inancı özünde animisttir: Japonlar “Kami” denen ruhların nehirlerde, kayalarda ve ağaçlarda yaşadığına inanır ve bu inanç modern, teknolojik toplumda hâlâ güçlüdür. Endonezya (Sulawesi'deki Toraja halkı, Batı Papua kabileleri), Filipinler'in kırsalı (“Anito” denen doğa ruhları) ve Papua Yeni Gine de derin animist geleneklere sahiptir.

 

Kuzey ve Orta Asya (Sibirya), animizm ile Şamanizm'in iç içe geçtiği bölgedir. Sibirya'da Tunguzlar, Yakutlar ve Buryatlar arasında doğadaki nesnelerin ruhu olduğu inancı ve şaman geleneği hâlâ yaşar; Moğolistan'ın göçebe kültüründe “Sonsuz Mavi Gökyüzü” (Tengri) ile yer-su ruhlarına olan inanç varlığını korur.

 

Kuzey Amerika'da Kanada, Alaska ve ABD'deki birçok yerli topluluk (Kızılderililer), doğayla uyum içinde yaşama ve hayvanların/bitkilerin ruhsal gücüne saygı geleneğini sürdürür.

 

Amazon yağmur ormanlarının derinliklerindeki yerli kabileler animizmin en saf biçimlerinden birini yaşar. Yanomami ve Kayapo için orman bir kaynak değil, ruhsal bir varlıktır; şamanlar ruhlar dünyasıyla insanlar arasında aracılık eder. Peru, Brezilya ve Kolombiya'daki birçok yerli grup, bitkilerin (örneğin Ayahuasca) birer ruhu ve öğreticisi olduğuna inanır.

 

Not: Bugün dünyanın bazı köşelerinde hâlâ avcılık ve toplayıcılıkla geçinen, animist inançlara sahip topluluklar yaşıyor. Doğal olarak şu akıl yürütmeyi yapmak istiyoruz: “Onlar avcı-toplayıcı, atalarımız da avcı-toplayıcıydı. Onların inançlarına bakarak atalarımızın inançlarını tahmin edebiliriz.” Bu akıl yürütme kısmen işe yarar. Bir Yanomami, 70 bin yıl önceden kalmış donmuş bir örnek değildir. Onun da 70 bin yıllık bir tarihi var. Onun ataları da göç etti, savaştı, komşularından fikir aldı, inancını değiştirdi, kendi kendini yeniden icat etti. Bugünkü Yanomami animizmi, tıpkı bugünkü İslam veya Hristiyanlık gibi, uzun bir tarihin ürünüdür. Ona bakarak “ilkel insan böyle düşünürdü” demek, bugünkü Vatikan'a bakarak “ilk Hristiyanlar böyleydi” demek gibidir.

 

 

Modern dünyada animizm

Bugün animizm yalnızca “uzak kabilelerin” inancı değildir; modern toplumlarda da farklı biçimlerde karşımıza çıkar. Batı'da ekoloji bilinciyle birleşen modern spiritüalizm, doğayı canlı ve ruhu olan bir organizma olarak görme eğilimindedir; animizmin modern versiyonlarına internette bolca rastlanır.

 

Yeryüzünün farklı bölgelerinde birbirinden bağımsız toplulukların ruh fikrine ulaşması, bu fikrin bir bakıma içgüdüsel olduğunu düşündürür. Animist topluluklar bugün az sayıda olsa ve animizm kitlesel bir inanç hâline gelemese de, insanlığın aklının bir köşesinde hep yaşamaya devam etmiştir. Nitekim çevre krizine karşı çıkan bazı düşünürler, doğayı yalnızca bir ham madde deposu gören batılı rasyonel bakışı eleştirir; doğaya animist bir saygıyla, onun da hakları olan canlı bir özne olduğunu kabul ederek yaklaşmamız gerektiğini savunur.

 

Popüler kültürde animizm

Animizm sinemada da güçlü karşılıklar bulur. Eşkıya filminde Şener Şen'in canlandırdığı karakterin, can çekişen Uğur Yücel'e söylediği o unutulmaz sözler (“Korkma sadece toprağa gideceksin, sonra toprak olacaksın, sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin, oradan özüne ulaşacaksın, çiçeği özüne bir arı konacak, belki belki o arı ben olacağım”) aslında içimizdeki animistin, belki de panteistin sözleridir. James Cameron'ın yazıp yönettiği Avatar ise animizmin her daim geçer akçe bir inanış olacağını gösterir.

 

Gerek ilkel atalarımızın Animizminin, gerek dünyanın ücra köşelerindeki yerel animizmlerin, gerekse metropollerdeki modern animizmin ortak özellikleri şöyle sıralanabilir:

·         Her şeyin bir ruhu vardır. Animizmin en temel kuralıdır. Yalnızca insanların ve hayvanların değil; bitkilerin, taşların, nehirlerin, dağların, rüzgârın, hatta gök gürültüsü gibi doğa olaylarının bile bir “kişiliği” ve “ruhu” olduğuna inanılır.

·         İnsan ile doğa arasında hiyerarşi yoktur. Semavi dinlerin çoğunda insan “yaratılmışların en üstünü” sayılırken, animizmde insan doğanın efendisi değil, yalnızca bir parçasıdır. Hayvanlar “başka türlü giyinmiş insanlar” olarak görülebilir; bir kurt ya da kartal, bir animist için “kardeş” veya “öğretici bir ata” olabilir.

·         Doğaya şükran duyulur. İnsanın sahip olduğu her şeyi doğanın verdiği düşünülür. Animist için orman bir “odun kaynağı” değil bir “komşular topluluğu”, taş bir “madde” değil “bilgelik taşıyan sessiz bir varlık”tır. Bu, insanı doğaya karşı saygılı, dikkatli ve mütevazı olmaya iter. Örneğin bazı animistler yemek için öldürdükleri geyikten önce özür diler, sonra karınlarını doyurduğu için ona teşekkür ederlerdi; teşekkürü, geyiği veren bir tanrıya değil doğrudan geyiğe ederlerdi. Akıllarına, geyiği kendilerine sunan bir tanrı fikri hiç gelmezdi. Geyiği yiyerek onun ruhuyla birleştiklerine ve bu ruhun kendilerine katkıda bulunacağına inanırlardı.

·         Karşılıklılık ve denge esastır. Doğadan bir şey alındığında (avlanmak, meyve toplamak, ağaç kesmek) karşılığında bir şey verilmesi gerekir. Bu denge bozulursa ruhların kızacağına, hastalık ya da kıtlık getireceğine inanılır. Avlanan hayvanın kemiklerinin yeniden doğması için toprağa gömülmesi ya da bir nehre şükran nişanesi olarak tütün veya yiyecek bırakılması bu inancın sonucudur.

·         Atalar kültü yaşar. Ölüm bir yok oluş değil, form değiştirmedir. Ölen ataların ruhları tamamen gitmez; ailelerini izlemeye, korumaya, bazen cezalandırmaya devam eder. Ataların ruhlarıyla bağ kurmak topluluğun refahı için hayatidir; birçok animist toplulukta evlerde atalara ayrılmış küçük köşeler ya da sunaklar bulunur.

·         Şamanlar ve ruhsal aracılar vardır. Ruhlar dünyası ile fiziksel dünya arasında iletişim kurabilen özel yetenekli kişiler (şamanlar, şifacılar, sihirbazlar) bulunur. Bunlar trans hâlinde ruhlar dünyasına seyahat edebilir, bir hastalığın hangi ruhun kırılmasından kaynaklandığını bulup çözüm üretebilir.

·         Kutsal mekânlar ve coğrafi kişilik. Belirli kayalar, mağaralar, şelaleler ya da yaşlı ağaçlar “kutsal” sayılır; buralar ruhların yoğunlaştığı yerlerdir. Bu mekânlar tapınak sayılmaz, çünkü doğanın kendisi zaten bir tapınaktır; bir dağın kendisi bir tanrı ya da ruhsal varlık olarak görülebilir.

·         Zaman döngüseldir. Animizmde zaman bir başlangıçtan sona (cennet/cehennem gibi) akmaz. Mevsimler, ayın evreleri, yaşam ve ölüm bir döngü içindedir. Ruhlar doğar, ölür ve farklı formlarda yeniden dünyaya dönebilir.

·         Tabular ve yasaklar bulunur. Ruhları rahatsız etmemek için konulmuş katı kurallar vardır. “Güneş batarken suya girme”, “Şu hayvanın etini yeme” ya da “Kutsal korudaki hiçbir dala dokunma” gibi yasaklar, aslında toplumsal düzeni ve ekolojik dengeyi koruma işlevi görür. Örneğin; “Güneş batarken suya girme” tabusu, aslında gece nehir kenarına inen yırtıcılardan klan üyelerini korumak için uydurulmuş ilkel bir iş güvenliği kuralıydı.

 

İlkel animizm ile bugünkü animizm arasında farklar vardır. İlkel animizm daha çok bilinmeyene metafizik cevaplar getirmek içindi; bugün gördüğümüz spiritüel (tinsel) animizm ise sanki kurumsallaşmış dinlerden kaçan insanların manevi boşluğunu doldurmak için gündeme gelmiştir.

 

Bu 70 bin yıllık kadim inanç, insanlığın ruhuna işlemiştir.

 

4.       TOTEMİZM

Bundan 70 bin yıl önce insanların bazıları Afrika’dan küçük aile grupları olarak ayrılmaya başladır. Yanlarında Natürizm, Animatizm ve Animizm inancını alarak Ortadoğu’ya geldiler. Nehirlerin kenarından, deniz kıyılarından, yenebilecek hayvanların peşinden göç ediyorlardı. Hem yeni doğa ve canlılarla rekabet halindeydiler, hem diğer homo türü insan gruplarıyla rekabet halindeydiler, hem de diğer Homo Sapiens gruplarıyla rekabet halindeydiler.

 

Daha da uzaklara gitmek için kalabalık olmak avantajlıydı. Bu yüzden gruplar birkaç aileden değil daha fazla aileden oluşmalıydı. Animizm inançları küçük grupları bir arada tutmada yeterliydi ama daha büyük gruplar için daha gelişmiş bir inanca ihtiyaçları vardı.

 

Not: Afrika dışına çıktığımızda, Homo Erectus, Homo Neandertalensis, Homo Denisovansis, Homo Luzonensis ve Homo Florensiensis insanlarıyla da karşılaştık, etkileşime ve rekabete giriştik. Ama onlar muhtemelen bilişsel devrim yaşayacak dile ve inançlara sahip değildi. Yani kapsamlı inanışlara veya inançlara sahip değillerdi.

 

Nitekim Afrika’dan çıktıktan yaklaşık 10 bin yıl sonra (yani 60 bin yıl önce) insanlar 30-40 kişilik büyük aile birimlerinden 80-90 kişilik daha büyük gruplar (aileler birliği) halinde yaşamaya başladıklarında, grubu bir arada tutacak bir sembol ihtiyacı doğmuş olabilir. Bu da totemizmi doğurmuş olabilir.

 

Totemizm, bir insan topluluğunun (genellikle bir klan veya kabile), kendileriyle bir hayvan, bitki veya nadiren doğal bir nesne arasında özel bir akrabalık, ruhsal bağ veya mistik bir ilişki olduğuna inanmasıdır. Bu bağın merkezinde yer alan varlığa “totem” denir.

 

Genellikle sadece bir hayvana veya nesneye tapınma gibi algılansa da totemizm; din, sosyoloji, hukuk ve akrabalık ilişkilerinin iç içe geçtiği muazzam bir yapıdır. Örneğin “eksogami (aileden olmayanla evlenme)” totemizmin en hayati sosyal kuralıdır. Aynı toteme sahip olan klan üyeleri birbirleriyle evlenemez veya cinsel ilişki kuramazlar. Çünkü aynı toteme sahip herkes, aynı atadan gelen öz kardeşler olarak kabul edilir. Dolayısıyla totemizm, insanlık tarihindeki ensest yasağının ve kabileler arası ittifakların (farklı klanlarla evlenerek bağ kurma) temelini atmıştır.

 

Totem, klanın kimliğidir. Bireyler kendilerini isimleriyle değil, totemleriyle tanımlarlar (“Ben Ayı klanındanım” gibi). Totem, topluluğun “amblemi”, “arması” veya “logosu” gibidir. Ama kutsallığı vardır. İnanışa yol açan bir kökeni vardır. Aynı toteme sahip olan kişiler birbirlerini kan bağıyla bağlı akrabalar olarak görürler, bu da toplumsal dayanışmayı artırır.

 

İnsan beyni “biz” ve “onlar” ayrımı yapmaya yatkındır. Semboller karmaşık sosyal ilişkileri basitleştirir. Dili ve kültürü gelişen, inanışlar ve inançlar türeten antik atalarımızın aidiyet duygusunu perçinleyecek totemler icat etmesi şaşırtıcı değil, doğal bir süreçtir.

 

Klan üyeleri, totemleri olan hayvanın veya bitkinin kendi soylarının başlangıcı (ataları) olduğuna inanırlar. Örneğin, totemi “Kurt” olan bir klan, biyolojik ve ruhsal olarak o kurttan geldiklerine inanır. Totem, klanı koruyan, onlara rehberlik eden ruhsal bir güçtür. Klan üyelerinin kendi totemlerine zarar vermesi, onu öldürmesi veya etini yemesi kesinlikle tabudur (yasaktır).

 

Antik atalarımızın mağaza duvarlarına ilk çizdiği resimlerde de hayvanları bolca görürüz.

·         2024 yılında Nature dergisinde yayımlanan keşfe göre, Endonezya’nın Sulawesi adasındaki bu mağarada bir yaban domuzu ile üç insan benzeri (antropomorfik) figürün etkileşimini gösteren bir sahne bulunmuştur. 51.200 yıldan daha eski olan bu resim, insanlık tarihinin bilinen en eski hikaye anlatan ve figüratif mağara resmi unvanına sahiptir. Endonezya'nın bir başka adasındaki (Borneo) bir mağarada yer alan ve yabani bir sığır türünü tasvir eden büyük kırmızı hayvan çizimi de yaklaşık 40.000 ila 52.000 yıl öncesine tarihlenmektedir.

·         Avrupa’da (İspanya, Fransa) 40 ila 30 bin yıl öncesine tarihlenen mağara resimlerinde bizon, yaban öküzü, aslan, gergedan, ayı, mamut ve negatif el izleri (duvarlara konan ellerin etrafına boya püskürtülerek yapılmış el şablonları) bulunmaktadır. Bunların avdan önce şans getirmesi için çizilmiş olma ihtimali olduğu gibi, belki de totem hayvanları olarak kabul edilip onurlandırılmaları amacıyla çizilmiş olmaları da muhtemeldir.

·         Resimlerin mağara girişlerine değil, kilometrelerce içerideki, sürünerek girilen en kuytu köşelere yapılması da inancın mekan algısını gösterir. Mağara derinlikleri insanlığın ilk ibadethaneleriydi. Karanlık mağaralar, yer altı dünyasına, yani ruhların ve ataların yaşadığı yere açılan kapılar olarak görülüyordu. Bazı teorilere göre mağara, yeryüzünün (Doğa Ana'nın) rahmini temsil ediyordu ve oraya girmek kutsal bir ritüeldi.

·         Tarihi 65 bin yıl öncesine dayanan ve negatif el izlerinden oluşan mağara resimlerini (İspanya ve Endonezya’da ki mağaralarda) bizden daha önce tarih sahnesine çıkmış diğer insan türlerinin yaptığını düşünüyoruz.

 

Yaklaşık 11.500 yıl önce (MÖ: 9.500) inşa edilmiş Göbeklitepe’deki yapıların üzerine oyma yöntemiyle oluşturulmuş hayvan kabartmaları, bu yapıları ritüel yeri olarak kullanılan avcı-toplayıcı klanların sembolleri olması ihtimali büyüktür. Yani bu hayvanlar klanların totemi olabilir. Eğer öyleyse totemizmin inancı en az 50 bin yıl etkin bir şekilde var olmuştur diyebiliriz.

 

Kendine bir hayvanı totem edinen ve bu totemin soyundan geldiklerini düşünen, bu totemin her zaman kendilerini koruduğuna ve öte dünyalarda da koruyacağına inanan toplulukların olduğunu mitlerden de biliyoruz.

 

Örneğin Türk mitolojisindeki Bozkurt (Eski Türkçede Börü), Türk kültüründe en belirgin totemik sembol olarak kabul edilir. Ergenekon, Asena ve bazı Uygur türeyiş efsanelerinde Türk soyunun kurttan türediği anlatılır. Oğuz Kağan Destanı’nda bozkurt, orduya yol gösterir. Göktürk bayraklarında kurt başı bulunur; güç, özgürlük ve kut (ilahi meşruiyet) ile ilişkilidir. Elbette bozkurdun klasik manada totem olmadığını, ulusal bir sembol olduğunu iddia eden görüşler de vardır.

 

Türk mitolojisinde totemik diyebileceğimiz diğer sembol hayvanlar da geyik, kartal, at ve yılandır. Ayrıca Ağaç da kutsal sembollerden biridir.

·         Geyik: Kurt kadar eski ve önemli bir motiftir. Yol gösterici, rehber ve kutsal hayvandır. Kahramanları başka dünyalara veya bilgelere götüren bir figür olarak görünür. Ayrıca geyikler şamanların, uluların, ataların avatarı olarak görülür. Özellikle beyaz geyik ve ala geyik motifleri yaygındır. Anadol’unun köy ve ilçelerindeki pek çok evde geyik motifli duvar örtülerinin olma sebebi budur.

·         Kartal: Gökle ve kutsal güçlerle ilişkilidir. Güç, egemenlik ve zafer sembolüdür. Bazı geleneklerde gök ile yer arasında aracı kabul edilir. Şamanizmle de ilişkilendirilir.

·         At: Bozkır kültürünün temel hayvanıdır. Özgürlük, sadakat ve hareket kabiliyetini temsil eder. Sadece binek hayvanı değil, ruhsal yolculukların da simgesidir.

·         Yılan: Daha karmaşık bir semboldür. Bilgelik, dönüşüm ve yeniden doğuşla ilişkilendirilir. Şahmeran anlatıları ile sonraki dönemlerde de yaşamaya devam etmiştir.

 

Antik zamanlarda sadece hayvanlar totem edinilmemiştir. Ağaçlar, nehirler, taşlar, dağlar ve volkanlar gibi varlıklar da totem edinilmiştir. Örneğin ağaç antik Türk kültüründe soy, yaşam ve evrenin sürekliliği ile ilişkilidir. Özellikle kayın, meşe ve çınar kutsaldır. Hayat Ağacı, gök – yer – yeraltı eksenini birleştirir. Ataların ruhlarının hayat ağacında yaşadığına inanılır. Hayat Ağacı pek çok antik toplulukta da tespit edilmiştir. Şamanist dönemde ağaçtan türeme ve ağaçtan doğma motifleri görülür; bu durum totemik düşünceyle doğrudan bağlantılıdır. Kutsal dağlarda avlanmak ve ağaç kesmek yasaktır. Orhun Yazıtları’nda “mavi gök ile yağız yer” birlikte anılır. Yalnız Türklerdeki yapı, Avustralya veya Amerika yerlilerindeki klantotem sistemiyle birebir örtüşmez. Türklerdeki saf bir totemizm değil, totemik unsurlar barındıran Şamanizm ve Gök Tanrı inancıdır.

 

Totemizmin en klasik ve ayrıntılı biçimleri Avustralya Aborjin topluluklarında görülür. Her klan bir hayvan, bitki ya da kozmik unsurla (örneğin kanguru, yılan, yıldız) ilişkilendirilir. Totemler, “Dreamtime (Düş Zamanı)” mitolojisiyle bağlantılıdır ve ataların yeryüzündeki izlerini temsil eder. Aborjinlerde totem, aynı zamanda toprakla ilgili hak ve sorumlulukları da belirler.

 

Kuzey Amerika yerli topluluklarında (Kızılderililerde), özellikle Ojibwe (Anishinaabe), Tlingit, Haida ve Kwakiutl halklarında totemizm yaygındır. Ojibwe toplumunda klan sistemi (“odoodem”), ayı, kurt, kartal gibi hayvanlara dayanır. Pasifik Kuzeybatı kıyısı halklarında görülen totem direkleri, soy, mit ve toplumsal statüyü simgeler. Totem, aynı klan üyeleri arasında evliliği yasaklayan (eksogami) bir işlev de görür.

 

Batı ve Orta Afrika’da bazı topluluklarda (örn. Shona, Bemba) totemler klan kimliğiyle ilişkilidir. Totem hayvanının öldürülmesi veya yenmesi çoğu zaman tabudur. Totemler, atalar kültü ve soy anlatılarıyla bağlantılıdır. (Bu tür örnekler karşılaştırmalı antropoloji literatüründe yer almakla birlikte, ayrıntılar bölgeden bölgeye değişir.)

 

Bazı Türk, Moğol ve Sibirya halklarında kurt, geyik, kartal gibi hayvanlar atayla ilişkilendirilmiştir. Bu yapı çoğu zaman şamanizm ve animizmle iç içe geçmiştir; saf bir “klan totemizmi” her zaman görülmez. Yine de hayvan-ata ilişkisi, totemik düşünceyle büyük benzerlik taşır.

 

Animizm ile totemizm arasındaki farkı kısaca anlatacak olsak, animiz “dünya canlıdır” derken, totemizm “biz şu canlıyla akrabayız” der. Bir başka deyişle animizim ruhsal olanlara eşit bakarken ve tarafsızken, totemizm taraflıdır.

 

Elbette totemizm, animist bir inancın içinde ortaya çıkmış olmalıdır; ancak her animist toplum totemist olmamıştır. Bu yönüyle totemizm özel (siyasi/toplumsal) bir ihtiyaçtan ortaya çıkmıştır diyebiliriz. Bu nedenle bazı kaynaklar totemizmi, animizmin özel bir alt biçimi olarak da değerlendirir.

 

Örneğin; Edward Burnett Tylor (1832–1917), animizmi dinin temeli olarak görür; totemizmi ikincil kabul ederken Emile Durkheim (1858-1917) ise totemizmi, dinin en ilkel ama en toplumsal biçimi sayar; animizmi açıklayıcı bulmaz. Claude LéviStrauss (1908-2009) ise totemizmi bir “din”den çok, insanın dünyayı sınıflandırma biçimi olarak yorumlar.

 

Antropolojik kaynaklar, totemizmin özellikle avcı-toplayıcı veya yarı tarımsal toplumlarda yaygın olduğunu göstermektedir.

 

Modern dünyada totemizm, çoğu yerde bağımsız ve tek başına bir “din” olarak değil; yerli inanç sistemlerinin, kültürel kimliğin ve ekolojik düşüncenin bir parçası olarak yaşamaktadır. Pek çok inanca ve dine sızarak senkretik (melez) kolların doğmasına sebep olmuştur. Modern dünyada saf ve kapalı totemist toplumlar nadirdir; ancak totemik düşünce bütünüyle ortadan kalkmış değildir.

 

Bazı bilim adamları takıların totemik eşyalar olduğunu düşünür. Onlara göre insanların ilk takıları da salt süs değil, sembolik / totemik araçlardır. Takıların ölülerle birlikte gömülmüş olması takıların varlık ve kimlik ötesi anlam taşıdığının göstergesidir. Bu açıdan bakacak olursak totemizmi en eski inanç olarak da adlandırabiliriz. Zira ilk takıların tarihi 100 bin yıl öncesine, ilk takılı gömülerin tarihi 90 bin yıl öncesine dayanmaktadır.

 

Fiziksel bir faydası olmayan takıların dönemin teknolojisinin yetersizliğinden dolayı uzun ve yoğun bir emekle hazırlanmış olduğunu biliyoruz. Enerjinin her damlasının kıymetli olduğu o dönemlerde böyle bir emek ancak yüksek anlam içeriyorsa harcanabilir. Bu bilinçli emek, estetikten çok sembolik amaca işaret ediyor olsa gerek. Belki şans için taşınıyorlardı, belki de kötülükleri uzak tutmak için. Kesin emin değiliz. Ama takı takmanın totemizmin kapsamında olduğunu söyleyebiliriz.

 

Antik zamanlarda boyna asılan bir kurt dişi, ayı pençesi veya kartal tüyü hem animist (o hayvanın ruhunu taşır) hem de totemci bir davranıştır. Çünkü kişi o hayvanı kendi koruyucusu veya atası olarak görür. O parçayı takarak o hayvanın (totemin) gücünü ve cesaretini kendi üzerine transfer ettiğine inanır. (Günümüzde ise böyle takılar sadece havalı oldukları veya estetik durdukları için takılıyor. Ama elbette animist veya totemik duygularla takanlar da olabilir.)

 

Ayrıca bir nesnenin (taş, metal, kemik) içinde koruyucu bir güç barındırdığına inanmak animatizmin bir uzantısıdır. Nesneye “kutsal bir anlam” yüklenmiştir. O nesne artık tılsımlıdır.

 

Mağara duvarlarına çizilen hayvan resimlerinin sadece sanat değil, aynı zamanda totemik inançların bir göstergesi olduğu tahmin edilmektedir.

 

Uğursuz olduğuna inanılan canlı ve cansız nesneler de totemizmin bir parçasıdır. (Totemizm’de tabular da vardır. Gidilmemesi gereken yerler, yapılmaması gereken şeyler, açılmaması gereken konular, yasak olan eylemler vardır. Bu tabular asla yıkılmamalıdır, yoksa tılsım/düzen bozulur.)

 

Örneğin; Antik Mısır’ın kötülükler tanrısı Seth’in simgesi olan domuz tabu görülmüş ve yenmemiştir. Bu tabu sonrasında Yahudiliğe ve İslam’a sirayet etmiştir.

 

Kuzey Amerika’daki Kızılderili kabilelerin bazılarında yüce ruha (belki de Tanrı’ya) ev sahipliği yapan büyük bir totem ve daha alt ruhlara ait olan totemler de bulunurdu. Kabile kendisine özgü totemi (Tanrısı) sayesinde diğer kabilelerden farklılığını ortaya koymaktaydı. Bu totemler aynı zamanda kabilenin (aşiretin) alameti farikası, yani marka işaretiydi.

 

Günümüzde Totemizmin ilkel haline inanan büyük topluluklar yoktur. Ama Kuzey Amerika ve Avustralya’nın yerli kabilelerin bazılarında saf (ilkel) Totemizm hala görülebilmektedir.

 

Hinduizm, Budizm gibi dinlerde totem nesneler, canlılar ve inanışlar bol bol vardır. Büyük tapınaklar yapmak totemik bir davranıştır. Çok Tanrıcılığın (politeizmin) putları da totemizmden kalma bir adet olarak görülebilir.  Haç, Kabe, Kabe’deki Hacerül Esved taşı ve benzeri pek çok İslami uygulama totemiktir. Hatta kandiller için de totemik bir uygulamanın kalıntılarıdır diyebiliriz.

 

Hristiyanların haç işareti, mum yakma, vaftiz uygulamaları ve de meşhur cadılar bayramı da totemizm kaynaklıdır.

 

Saf totemizm bugün çok az toplulukta (örneğin Avustralya Aborjinleri, bazı Kuzey Amerika yerlileri ve Orta Afrika kabileleri arasında) yaşamaktadır. Ancak günümüzde spor takımlarının kendilerine hayvan sembolleri seçmesi (Kartal, Aslan, Kanarya gibi) veya devletlerin ulusal semboller kullanması (Bozkurt, Kartal gibi), totemizmin modern dünyadaki sembolik yansımaları olarak yorumlanabilir.

 

Totemizm, insan doğasına çok yatkın bir inanış biçimidir.  Birçok antropolog ve psikolog insanların buna doğal bir eğilimi olduğunu düşünür. İnanç manasında olmasa da her insanın ufak tefek totemleri vardır. Mesela aşağıdakiler bunlara örnektir.

·         Bir spor takımının amblemi etrafında güçlü aidiyet geliştirmek.

·         Bir ülkenin bayrağına duygusal anlam yüklemek.

·         Bir şirket logosunu veya markasını kimliğin parçası haline getirmek.

·         Bir siyasi hareketin, derneğin veya topluluğun sembollerini sahiplenmek.

·         Aile armaları, soy sembolleri veya lakapları kullanmak.

 

Ayrıca günlük dilde bir işin yolunda gitmesi için belirli bir nesneye, harekete veya uğura sığınma (totem yapma) davranışımız da bu antik inancın psikolojik bir uzantısıdır.

 

Not: Bir başka açıdan Totemizm bir tür fetişizmdir. (Fetişizm bir şeyi kutsallaştırmak, saplantı haline getirmek anlamındadır.)

 

İlk inanışlar, Natürizm, Animatizm, Animizm ve Totemizm içi içe geçerek birbirinin açıklarını kapayarak gelişmiştir, füzyonlaşarak insanlara maneviyat sunmuşlardır. İnsanların nüfusu arttıkça, nesiller geçtikçe, uzaklara gidildikçe, klanlar arası etkileşimler çoğaldıkça inançlar dünyası de evrimleşmiş, dallanmış ve zenginleşmiştir. Nihayetinde 50 bin yıl önce Panteizm ortaya çıkmıştır.

 

5.       PANTEİZM

Panteizm, evreni bilinçli ve ilahi bir bütün olarak gören inanç ve felsefe biçimidir. Kendinden önceki inançlarda birden fazla ilahi güç (ruh, enerji, totem vb.) bulunurken, panteizmde tek bir ilahi varlık vardır; o da evrenin kendisidir. Bu görüşe göre evrenin dışında, ona tepeden bakan, insan suretinde ya da başka bir formda ilahi varlık (ruh, enerji, totem) yoktur. Evrenin kendisi ile evrenin yaratıcısı özdeştir.

 

Antik atalarımız 50 bin yıl önce “Tanrı” kavramına ve inancına henüz ulaşamamışlardı ama evrenin kendisini yaşayan bir ilahi varlık olarak algılama düzeyine gelmişlerdi. Yani antik atalarımız tanrısız bir panteizm kavrayışına ulaşmışlardır. Onların 45 bin yıl sonraki torunları ise Panteizme tanrıyı monte edeceklerdi ve “var olan her şey Tanrı'dır, Tanrı da var olan her şeydir” diyeceklerdi.

 

Panteizm kelime anlamı olarak Yunanca pan (her şey) ve theos (Tanrı) kelimelerinin birleşiminden oluşur; yani kelime anlamıyla “Her şey Tanrı’dır” demektir. Panteizmi özetleyen klasik ifade şudur: “Biz yokuz, Tanrı var. Biz Tanrı değiliz, ama Tanrı bizdir.” Bizler, hayvanlar, bitkiler, dağlar, ay, güneş ve yıldızlar; bedenlerimiz kadar ruhlarımız da hep aynı ilahi bütünün parçalarıyızdır.

 

Panteizm; Tanrı ile evreni (doğayı) iki ayrı olgu olarak görmez, aksine ikisini tek ve aynı gerçeklik olarak kabul eder. Bu yönüyle Natürizmin en entelektüel, en felsefi zirve noktasıdır.

 

Benim tezime göre panteizm 2-3 bin yıllık bir geçmişe değil, 50 bin yıllık geçmişe sahiptir.  Bu tahminin dayanağı şudur: 40 bin yıl önce doğduğu düşünülen Şamanizm panteistik öğelerle doludur; öyleyse panteizm Şamanizm'den önce ortaya çıkmış olmalıdır. Ayrıca kendinden önceki inanışların doğal seyri, antik atalarımızı çok tanrılı ya da tek tanrılı fikirlerden çok daha önce panteist bir sezgiye ulaştırmış olmalıdır.

 

Bu inancın kökeninde sadece Natürizmin değil animatizmin de yattığını düşünüyorum. Daha önce de bahsettiğim gibi animatizm, 80 bin yıl önce Afrika'da ortaya çıkmış, “kutsal güç” temalı bir inançtır. Bu inanışa göre atalarımız her şeyin içinde bir güç olduğuna inanıyordu: avladıkları geyiğin derisini yüzerken çırpınmasını geyiğin içindeki güce, lav püskürmesini volkanın içindeki güce, su taşkınını nehrin içindeki güce bağlıyorlardı. Zamanla bu ayrı ayrı güçlerin aslında tek bir gücün parçaları olduğuna, yani “tek güç” kavramına ulaşmış olmaları muhtemeldir.

 

Bu tek güç, farklı klanlarda farklı biçimler aldı:

·         Bazı klanlar onu güneş ya da ayla eşleştirdi (Natürizm).

·         Bazıları onu gördükleri her şeyin kaynağı, dolayısıyla gördükleri her şeyi o gücün bir parçası olarak gördü (antik panteizm).

·         Bazılarında bu güç ulu bir ruha, zamanla bir tanrıya, kimilerinde ise doğrudan evrenin kendisine dönüştü (modern panteizm).

 

Animatizmden panteizme doğrudan bir geçiş olmamıştır. Aradaki yolu Natürizm, animizm, totemizm ve belki Şamanizm gibi pek çok inanç döşemiştir; animatist sezgi bu inançların içinde evrimleşerek panteizme giden zemini hazırlamış ve panteist düşüncenin duygusal temeli olarak varlığını sürdürmüştür.

 

Geçişteki en kritik adım şu düşüncedir: “Güç her yerdeyse, belki de her şey aynı gücün tezahürüdür.” Bu, animatist sezginin felsefi olarak genelleştirilmesidir. Bu noktada “güç” artık yalnızca bir etki değil, ilahi varlığın kendisi hâline gelir. Başka bir deyişle animatizm, “evrende görünmez ama etkili bir şeyler var” sezgisidir; panteizm ise bu sezginin “o şey her şeyin özüdür” biçiminde soyutlanmış hâlidir. Bu yönüyle panteizm, animatizmin karşıtı değil, onun en ileri ve sistemleşmiş kavramsal biçimidir.

 

Modern anlamda panteizm, en genel tanımıyla Tanrı ile evreni (doğayı) özdeş gören felsefi ve dinî yaklaşımdır. Bu görüşe göre Tanrı; evrenden ayrı, aşkın ve kişisel bir varlık değildir.  Tanrı evrenin dışarısında değil, tam olarak içindedir; evrenin kendisidir. Evrende gördüğümüz her şey (galaksiler, atomlar, ağaçlar, insanlar, fizik yasaları) Tanrı’nın farklı biçimlerde görünüşe çıkmış (tezahür etmiş) parçalarıdır. Klasik teizmdeki yaratan–yaratılan ayrımı burada yoktur. Panteizmin Tanrı’sının insan gibi duyguları, öfkesi, planları, iradesi veya “seçilmiş kavimleri” yoktur. Dua edilerek ikna edilecek bir “baba” figürü değildir. O, evrenin rasyonel, muazzam ve mekanik işleyişidir; kozmik düzendir. Evrenin bütünü (doğa, kozmos ve gerçeklik) kutsaldır; dolayısıyla doğayla kurulan ilişki aynı zamanda tanrısal olanla kurulan ilişkidir.

 

“Panteizm” terimi ilk kez 1697'de matematikçi Joseph Raphson (1668–1715) tarafından Latince “pantheismus” biçiminde kullanılmıştır. John Toland (1670–1722) ise 1705'te kavramı sistematik olarak felsefe literatürüne taşımıştır. Ne var ki terim modern olsa da panteist düşünceler binlerce yıl öncesine uzanır.

 

Panteizm denince akla gelen ilk ve en radikal isim 17. yüzyıl filozofu Baruch Spinoza’dır. Spinoza, felsefesini tek bir meşhur formülle özetler: Tanrı veya Doğa. Spinoza’ya göre evrende sadece tek bir töz vardır ve bu tözün sonsuz sıfatı (niteliği) bulunur. Biz insanlar bu sonsuz sıfatlardan sadece ikisini algılayabiliriz: Düşünce ve Madde (Uzatım). Bir taş da, bir insan düşüncesi de aynı ilahi tözün farklı modifikasyonlarıdır. Spinoza bu radikal fikirleri yüzünden kendi döneminde Yahudi cemaatinden aforoz edilmiş ve ağır bedeller ödemiştir. Ama pek çok insan onun panteist tanrısını sevmiş ve benimsemiştir. Örneğin Albert Einstein, kendisine Tanrı'ya inanıp inanmadığı sorulduğunda şu meşhur cevabı vermiştir: “Ben, insanların kaderi ve amelleriyle ilgilenen bir Tanrı'ya değil, var olan her şeyin süregelen harmonisinde kendini gösteren Spinoza'nın Tanrısı'na inanıyorum.”

 

Panteist bir dünya görüşü, insana muazzam bir sorumluluk ve ahlaki duruş yükler. Eğer doğa Tanrı'nın kendisiyse, bir nehir kirletildiğinde veya bir orman yok edildiğinde doğrudan “kutsal olana” zarar veriliyor demektir. Bu yüzden panteizm, modern çevre bilincinin ve derin ekolojinin felsefi temelidir. Ayrıca insandaki kibri de törpüler. İnsan, doğanın efendisi veya evrenin merkezindeki özel bir yaratık değildir; bir yaprak veya bir dalga ile aynı tözün parçasıdır. Bu da insanda evrensel bir aidiyet ve tevazu duygusu yaratır.

 

Panteizm tek bir kaynaktan değil, çok sayıda felsefi ve dinî geleneğin kesişiminden beslenmiştir.

 

Antik Yunan. Stoacılıkta evrenin, akıl (logos) tarafından yönetilen canlı bir bütün olduğu fikri panteizme temel oluşturur. Pre-Sokratik filozof Herakleitos'un (MÖ 535–475 civarı) kozmik düzen ve birlik vurgusu, ilk panteistik yorumlar arasında sayılır.

 

Hint geleneği. Hindistan’daki birbirine benzer inançların toplamı olan Hinduizm'deki mutlak gerçeklik (Brahman) ile evrenin özdeşliği fikri, panteizme oldukça yakın kabul edilir.

 

Çin geleneği. Taoizm'deki doğayla uyum, bütünlük ve içkin ilke (Tao) anlayışı, panteizme benzeyen bir metafizik sunar.

 

Yahudi mistisizmi. Orta Çağ Yahudi tasavvufu Kabala, Tanrı'nın sonsuzluğu (Ein Sof) ve O'nun evrendeki tecellileri üzerine yoğunlaşır; bazı yorumcular Kabala'nın kimi okumalarını panteizme ya da panenteizme yakın görür. Benzer biçimde Hasidizm'de Tanrı'nın her yerde hazır bulunduğu ve tüm varlığın ilahi kaynağa bağlı olduğu fikri güçlüdür; bu nedenle Hasidik düşünce çoğu zaman panenteist eğilimli sayılır.

 

Hristiyanlık. Hristiyan düşüncesinde de panteizme yakın görüşler üreten isimler çıkmıştır. Johannes Scotus Eriugena (815-877), Neoplatoncu etkilerle bütün varlığın Tanrı'ya dönüşünü anlatır ve panteizme en yakın Hristiyan filozoflardan biri sayılır. Hristiyan mistisizminin en önemli ismi olan Meister Eckhart (1260–1328), insan ruhunda ilahi bir “kıvılcım” bulunduğunu söyler ve Tanrı'yla mistik birliği vurgular; bu yüzden tarih boyunca sık sık panteizmle suçlanmıştır. Nicholas of Cusa (1401–1464), Jakob Böhme (1575–1624) ve Teilhard de Chardin (1881–1955) gibi din adamları da panteistik kokan görüşler dile getirmiştir.

 

İslam ve tasavvuf. İslam'da, özellikle tasavvuf alanında bazı âlimler panteizme benzer görüşler ileri sürmüştür. “Tanrı'nın parçasıyım” anlamındaki “Enel Hak”, varlığın birliğini ifade eden “vahdet-i vücut” ve Tanrı'da yok oluşu anlatan “fenafillah” gibi kavramlar, panteist (ve panenteist) yaklaşımlar taşır. Bu çizgideki başlıca isimler arasında Bâyezîd-i Bistâmî (777–848), Cüneyd-i Bağdâdî (830–909), Hallâc-ı Mansûr (858–922), İbnü'l-Arabî (1165–1240), Sadreddin Konevî (1210–1274), Dâvûd el-Kayserî (1260–1345), Abdülkerîm el-Cîlî (1365–1428), Molla Câmî (1414–1492) ve İsmail Hakkı Bursevî (1653–1725) sayılabilir.

·         Hallâc-ı Mansûr'un “Enel Hak”kı, gerçek hakikatin yalnızca Allah olduğunu; insan benliğinin ilahi aşk içinde eridiğinde “ben”in ortadan kalktığını ve geriye yalnız Hakk'ın kaldığını savunan tasavvufi bir görüştür.

·         İbnü'l-Arabî'nin vahdet-i vücûdu, Allah dışındaki varlıkların bağımsız ve mutlak bir varlığa sahip olmadığını, tüm varlığın ilahi hakikatin tecellileri olarak anlaşılması gerektiğini öne süren kapsamlı bir tasavvuf metafiziğidir.

 

Batı felsefesi. Batı düşüncesinde panteizm, özellikle 17. yüzyılda Baruch Spinoza'nın “Ethica” adlı eseriyle sistematik ve güçlü bir biçimde ifade edilmiştir.

 

Panteizme göre evrenin bir yaratıcısı yoktur; evrenin kendisi Tanrı'dır. Tanrı, evrenle birlikte var olmaya başlamıştır ve evrenin ta kendisidir. Dolayısıyla evrendeki her şey, ruhlarımız da dâhil, Tanrı'nın parçasıdır. Panteizmin, tek tanrı inancını da etkilemiş (hatta tetiklemiş) olması muhtemeldir.

 

Bu yaklaşım, evreni kapsayan ve dolayısıyla evrenin dışında konumlanan aşkın Tanrı kavramını reddeder. Tek tanrılı İbrahimi dinler, tanrılarını evrene aşkın; yani evreni ve diğer âlemleri yaratan bir varlık olarak gördüğü için panteizm bu dinlerce kabul görmez, panteizm de bu dinlerin tanrısını tanımaz.

 

Panteizm, evrendeki hiçbir şeye zarar vermeden yaşamayı öğütler; çünkü zarar verdiğimiz de zarar veren de aslında Tanrı'nın kendisidir. Bu görünüşteki kısır döngü, Tanrı'nın kendisinden meydana getirdiği varlıklara bir süreliğine bağımsız davranma hakkı (yani bilinç) verdiğine delil sayılır. Bir panteist, bu bilincin kıymetini bilerek yaşamalıdır.

 

Panteizm hem çok eski hem de yeni bir inanıştır. Diğer antik inançlar gibi antik panteizm de çok tanrıcılık ve tek tanrıcılıkla binlerce yıl süren mücadelesinde azınlıkta kalmış, çoğunlukla felsefi bir boyutta varlığını sürdürmek zorunda kalmıştır. Yine de pek çok dinin içine (özellikle tasavvufi kanallara) sızarak kendini yaşatmayı başarmış; mevcut dinlere inanamayan insanlar tarafından modern yorumuyla yeniden sahneye çıkmıştır. 19. yüzyılda Batılı filozoflarca âdeta yeniden keşfedilmiş ve yepyeni bir biçimde üretilmiştir.

 

Bugün panteizm; gençler, filozoflar, bilim insanları, edebiyatçılar ve senaristler arasında hayli yaygındır. Evrenden enerji almak, evrene enerji göndermek ya da evrenden bir şey talep etmek gibi inanışlar da panteist öğeler taşır. Panteizm akla yatkın ve içgüdüseldir; varlık, Tanrı, din, ruh ve öteki dünya kavramlarını sorgulayan pek çok kişi, kavramın adını bilmeden panteist fikirlere ulaşmıştır. Nitekim aklı başında olan ve sorgulamaktan çekinmeyen hemen herkes, en az bir kez “belki de Tanrı'nın parçasıyızdır” diye düşünmüştür. Bu nedenle birçok kişi, panteizmi bir dinden çok bir felsefe olarak görmenin daha doğru olduğunu düşünür. Kimileri için ise panteizm, katı kurallar ve zorunluluklarla dolu dinlere karşı, tıpkı deizm ve ateizm gibi bir tür panzehir işlevi görür.

 

Not: Panteizm ile panenteizm aynı şey değildir

Panenteizme göre Tanrı, evreni kendisinden yaratmıştır; evren Tanrı'nın bir parçasıdır, ama panteizmdeki gibi tamamı değildir. Kısaca: panteizmde her şey Tanrı'dır; panenteizmde ise her şey Tanrı'dan çıkmıştır. Somutlaştırmak gerekirse, bilim insanları evrenin tamamını keşfetseydi, panteizme göre Tanrı'yı keşfetmiş olurlardı; panenteizme göreyse Tanrı'nın yalnızca bir kısmını.

 

Antik inanışlar ve ilk inançlar 60 bin yıl boyunca füzyona uğrayarak gelişmişler ve kendi içlerinden yeni inanışlar ve inançlar çıkarmışlardır. Bundan yaklaşık 40 bin yıl önce de Şamanizm ortaya çıkmıştır.

 

6.       ŞAMANİZM

Şamanizm, uzmanlaşmış bir aracı figür (şaman) üzerinden ruhlarla iletişim, trans, vecd, ruh yolculuğu ve iyileştirme içeren bir inanç sistemidir. Özünde Natürizm, Animatizm, Animizm, Totemizm ve Panteizm gibi antik inançların ve bunlara ait ritüellerin, bir uzman eşliğinde yaşanması ve yaşatılmasıdır.

 

Yani Şamanizm; kafasını inanca takmış, inançları anlatan, onlara özel ritüelleri yürüten ve zenginleştiren, ruhlarla iletişimde olduğu düşünülen, “hayvani” güçlere ve yetilere sahipmiş gibi davranan, kendisinde keramet olduğuna inanılan bir rehberin ışığında antik inançlara inanmaktır. Bu yönüyle Şamanizm, inançların dine dönüşmesindeki ara basamaktır.

 

Daha ayrıntılı söylemek gerekirse Şamanizm; başta Animizm (ruhçuluk) olmak üzere Natürizm (doğacılık), Animatizm (kutsal güç), Totemizm (simgecilik) ve Panteizm (evrencilik) inançlarını ve bunlara bağlı mikro inanışları benimseyen; kapsamlı ritüelleri, uğurları, tılsımları, tabuları, kutsalları ve kutsamaları olan; şaman denen rahipleri bulunan bir inanç sistemidir.

 

Şamanizm'in yaklaşık 40 bin yıl önce ortaya çıkmış olabileceğini düşünüyorum. Öncesinde antik inançların klanın büyükleri tarafından idame ettirildiğine; toplulukların, yalnızca inanca odaklanmış bir uzmanı besleyecek bolluğa henüz ulaşamadığına inanıyorum. Zira şamanlar, klandaki diğer insanlar gibi avcı-toplayıcı görevlerini bırakmış, kendini 7 gün 24 saat inanca adamış kişilerdi ve geçimlerini klanlarına sağlatıyorlardı.

 

Almanya'da bir mağarada bulunan ve yaklaşık 40.000 yıl öncesine tarihlenen fildişinden yapılmış Aslan Adam (Löwenmensch) heykelciğinin bir Şamanı sembolize ettiğine inanıyorum. Ayrıca Fransa'daki Trois-Frères mağarasında buluna ve 15 bin yıl öncesine tarihlenen geyik boynuzlu, insan bacaklı “Büyücü” resminin de bir şamanı temsil ettiğine inanıyorum.  Çünkü o zamanlar büyük bir ihtimalle insanlar Şamanların, transa geçerek ruhlar dünyasına yolculuk ettiklerine ve orada kendilerine rehberlik eden hayvanların (aslan, ayı, geyik) formuna büründüklerine inanırlardı.

 

Mağara sanatının en görkemli ve derin örnekleri, topluluğun ortak yaşadığı girişlerde değil, zifiri karanlık, tehlikeli ve tek bir insanın sığabileceği kadar dar galerilerdedir. Bu durum, “öte dünyayla temas kurma” yetkisinin belirli kişilerin (şamanların/ilk din adamlarının) tekelinde tutulduğunu gösterir. Şaman, diğer insanlara kapalı olan “görsel ve mistik bilgiye” erişim sağlayarak toplum üzerinde ruhani ve siyasi bir otorite kurmuştur. Yani inanç, gelişiminin daha en başında siyasi kontrol, sınıf ayrışması ve bilgi tekelinin ana kaldıracı olmuştur.

 

Şamanlar inançları daha da önemli hâle getirdiler; antik atalarımızın hayatına inancı daha çok soktular. (Belki de şamanlar ortaya çıkmadan önce atalarımızın çoğu görece seküler bir zihne sahipti ve inanışlarla fazla meşgul değildi.) Şamanlar sayesinde atalarımız daha fazla metafizik öğeye maruz kaldı ve daha çok ibadet eder hâle geldi. İnanışların önemi artınca şamanların önemi de arttı; bu hem onların yaşamını kolaylaştırdı hem de itibarlarını yükseltti. Aslında şamanlıkla birlikte yeni bir liderlik modeli de doğmuş oldu: dinî lider, inanç önderi.

 

Rehberi (rahibi) olmasına rağmen Şamanizm dinselleşememiş bir inançtır. Standart ritüelleri, genelleşmiş ilahî kuralları yoktur; bir kitabı, peygamberi ve (farz/sünnet tarzı) dinî kuralları bulunmaz. Bildiğimiz dinlere benzemez, inanç düzeyinde kalır.

 

Şamanizm tek bir kökenden çıkıp dünyaya yayılmamıştır; dünyanın pek çok köşesinde kendiliğinden gelişmiştir. Farklı coğrafyalardaki avcı-toplayıcı gruplar, zamanla inançlarını geliştirmiş ve bir dinî rehber (şaman) eşliğinde ritüeller yapmaya başlamıştır. (Örneğin Keltlerde bu dinî liderlere Druid denirdi.) Bu yüzden tek tip bir Şamanizm'den söz edilemez; hem geçmişte hem günümüzde birbirinden farklı Şamanizm uygulamaları vardır. Farklı Şamanizm türlerinin ortak noktası, dinî ayinlerin odağındaki şamanın varlığıdır; şaman dışındaki uygulamalar büyük farklılık gösterir.

 

Şamanizm, kapsadığı antik inançlara göre çeşitlenir:

·         Atalara tapınma. Şamanizm'de ağırlıklı olarak ataların ruhlarına tapınma vardır. Ataların ruhlarının, yaşayan akrabalarını ve topluluğunu terk etmediğine; onlara kurtarıcı ve yol gösterici olacağına inanılır. Bu inancın bir versiyonuna göre insan nesli sonsuza dek sürer: insan atalarının hayatının devamını yaşar, öldüğünde de kendi hayatını torunları ve soyu sürdürür. (Bu fikir, ileride reenkarnasyon inanışını doğuracaktır.)

·         Doğaya tapınma (Natürizm). Bazı türlerde yıldıza, güneşe, aya, dağa, kayaya, ağaca, nehre ve hayvanlara tapınma görülür.

·         Totemizm. Bazı türlerde totemler (simgeler/heykeller) başrol oynar.

·         Panteizm. Bazı türlerde evren, dünya, insan, hayvan ve bitkiler bir bütün olarak düşünülür; insan ile doğanın birliği ve uyumu esastır. Evrenin enerjisine ve ruhuna inanılır, evren içindekilerle birlikte tanrılaştırılır.

·         Tanrıcılık. Bazı türlerde ise, sayılanlara ek olarak tanrılar, iki tanrı ya da tek tanrı inancı bulunur. Tanrı olgusunun Şamanizm'e, tanrılı dinlerin ortaya çıkışından sonra girdiği tahmin edilmektedir.

 

İslamiyet öncesinde Türk boylarından bazıları tek tanrılı bir Şamanizm inancına (Tengricilik) sahipken, bazıları iki tanrılıydı. Tek tanrıcı Şamanistlerin tanrısının adı Gök Tengri'ydi ve “Yüce Tanrı” anlamına geliyordu. İki tanrılı Şamanistlerde iyi ruhların tanrısına Ülgen, kötü ruhların tanrısına Erlik denirdi. Bazı Türk boyları ise çok tanrılıydı; önceleri ulu ruh olarak anılan varlıklar sonradan tanrılaştırılmıştır (bkz. Kayra, Akana, Mergen, Kızagan, Umay, Yayık, Karlık, Suyla, Utkucu, Kayberen, Ayzıt, Ürüng Ayıg Toyon, Semrük, Asena, Albastı, Ötügen, Odana, Gökkurt).

 

İşin içine tanrıcılık girince artık Şamanizm'den söz edilmemesi gerektiğini savunanlar vardır; yani Şamanizm ile Tengricilik aynı kefeye konmamalıdır. Bu görüşe ben de katılabilirim. Türklerin en eski inanışının Şamanizm olduğunu, sonradan Tengrici (tanrıcı) olduklarını, en sonunda da Müslümanlığı benimsediklerini söylemek daha doğru olur. (Elbette Türk kavimleri ve devletleri başka dinlere de girip çıkmıştır; bugün Hristiyan, Yahudi, Budist, Şintoist ve Hindu olan Türk toplulukları da vardır.)

 

Kimi teologlar, Şamanizm'deki tek tanrıcılığın İbrahimî dinlerden önce olduğunu söyler ve bu dinleri başlatan İbrahim'in tek tanrıcılığı, Mezopotamya'ya gelen şaman aşiretlerinden öğrendiğini iddia eder.

 

Günümüzde orta ve kuzey Asya topluluklarında, Sibirya köylerinde, Kuzey Avrupa'nın İskandinav köylerinde, kutba yakın yaşayan Eskimolarda, Kuzey Amerika yerlilerinde (Kızılderililer), orta ve güney Amerika yerlilerinde, Avustralya yerlilerinde (Aborjinler) ve bazı Afrika kabilelerinde Şamanizm denebilecek inançlar görülür. Ancak bu uygulamalar aynı değildir; ortak yönleri azdır.

 

Şamanizm'de yeryüzü, yeraltı ve gök (yerüstü) önemlidir. Yeryüzü hayatı, yeraltı ölümü, gök ise ruhları simgeler. Beden toprağa gömülür ama ruh göğe yükselir. İyi insanların ruhları göğe çıkarken kötü insanların ruhları yeraltında tutsak kalır; kimi kötü ruhlar yeraltından kaçabilir. Hem iyi hem kötü ruhlar, yaşayan insanları etkilemeye çalışır.

·         Gök (Yukarı Dünya): Aydınlık güçlerin, iyilik tanrılarının ve arınmış ruhların bulunduğu yerdir. (Örn: Türk-Moğol mitolojisindeki Ülgen).

·         Yeryüzü (Orta Dünya): İnsanların, hayvanların, bitkilerin ve doğanın koruyucu ruhlarının (Yer-Su ruhları) yaşadığı, bizim de dahil olduğumuz katmandır.

·         Yeraltı (Aşağı Dünya): Karanlık güçlerin, kötü ruhların ve henüz huzura kavuşamamış ölülerin dünyasıdır. (Örn: Erlik Han).

 

Şamanizm'de totem ve batıl inanç hâkimdir. Şu inanç ve uygulamaların pek çoğu Şamanizm kökenlidir: nazar boncuğu, at nalı, muska, uğur, tılsım, sihir, tütsü, fal bakma, rüya yorumlama, kurban süsleme, kurşun dökme, tahtaya vurma, ateşin üstünden atlama, gidenin arkasından su dökme, dilek tutma, dilek ağacına bez bağlama, adak adama, kurban kesme, hilali uğurlu sayma, iksir ve kocakarı ilaçları hazırlama, kırık-çıkıkçılık, ölmeden önce doğayla helalleşme, mezar taşı, yas tutma, ölenin ardından 40. günde tören (mevlit) düzenleme, kutsal sayılan rakamlar (örneğin 7 ve 40), kötü ruhlar (öcü, cin, iblis…), ruhsal reenkarnasyon ve burçlar.

 

Şamanizm adını, din işlerine bakan şamandan alır: şaman varsa Şamanizm vardır. Bir şaman aracılığıyla ilahiyat ihtiyacını gideren insana Şamanist ya da Şamani denir.

 

Şaman, bir avcı-toplayıcı klanın rahibi/imamı gibidir; ancak din yaymaya değil, ibadeti yönetmeye çalışır. Şamanistler için o yalnızca bir “din insanı” ya da “seçilmiş aracı” değildir; aynı zamanda şifacı, büyücü, sihirbaz, kâhin, falcı, medyum, astrolog ve kutsal kişidir. Psişik, paranormal ve doğaüstü güçleri olduğuna; dünya hayatını koruyan kadim tekniklere sahip olduğuna inanılır. Hem saygı görür hem de korkulur. Nitekim pek çok yabancı kaynakta şaman, “dinî sihirbaz” ya da “dinî büyücü” olarak da adlandırılır.

 

Şamanın; ölenlerin ruhlarına yol gösterebildiğine, atalarla ve doğanın ruhlarıyla konuşabildiğine, hayvanları anlayabildiğine, kötü ruhlarla savaştığına, aynı anda birkaç yerde bulunabildiğine, astral seyahat yapabildiğine, geleceği görebildiğine, gaipten haber alabildiğine, havayı değiştirebildiğine, doğal felaketleri önleyebildiğine, hastayı iyileştirebildiğine ve öteki dünyaya girip çıkabildiğine inanılır.

 

Şamana bazı uygarlıklarda Kam, Gam, Gan, Kaman, Kami, Brahman, Burhan, Bur, Bura ya da Böge denir.

 

Şamanizmde hastalıkların temel nedeni, kişinin ruhunun çalınması, kaybolması veya kötü ruhların bedene musallat olmasıdır. Şaman, transa geçerek ruhunu bedeninden ayırır (astral seyahat), yeraltına veya göğe giderek o ruhu geri getirir ve hastayı iyileştirir.

 

Şaman, ölen kişilerin ruhlarının öteki dünyaya güvenle geçmesini sağlar, onların yollarını şaşırmasını engeller.

 

Avcı-toplayıcı toplumlarda doğadan (hayvanlardan veya topraktan) bir şey alındığında, doğanın dengesi bozulur. Şaman, doğanın ruhlarından özür dileyerek veya onlara sunular sunarak topluluk ile doğa arasındaki kozmik dengeyi korur.

 

Şaman, sıradan bir büyücü veya şifacı değildir. O, göğe çıkma, yeraltına inme ve ruhlar âlemiyle doğrudan iletişim kurma kapasitesine sahip olan ve bunu kontrollü bir trans hali sayesinde gerçekleştiren özel bir figürdür. Şaman, iki dünya (bu dünya ile öte dünya) arasındaki tek köprüdür. Trans (ruhun bedenden ayrılması tekniği) dünyanın dört bir yanındaki şamanik toplumların ortak noktasıdır.

 

Davul, Şamanın en kutsal aracıdır. Ritüel esnasında çalınan monoton ve hızlı davul ritmi, beynin alfa ve theta dalgaları yaymasını sağlayarak nörolojik olarak transı kolaylaştırır. Şaman, davulunu öteki dünyaya uçtuğu bir “binek hayvanı” (at veya kuş) olarak görür.

 

Şamanlar genellikle klanın totem hayvanıyla (Kurt, Ayı, Kartal) mistik bir bağ kurarlar. Ritüellerde o hayvanın taklidini yapar, onun sesini çıkarır ve trans esnasında o hayvana (“Arkadaş Ruh” veya “Kılavuz Hayvan”) dönüşerek güç kazanırlar.

 

Şamanistler; doğum, ölüm, hastalık, kıtlık, doğal felaket ve savaş gibi olaylarda şamana ve onun ritüellerine ihtiyaç duyar.

 

Şaman, dinsel törenini yaparken özel kıyafet giyer, özel takılar takar, ilginç malzemeler kullanır; müzik (davul/kopuz) ve dans eşliğinde transa geçerek (kendini kaybederek) iyi ve/veya kötü ruhlarla irtibata geçer. Tören sırasında kafiyeli dualar okur, kimi zaman şarkı mırıldanır. Bazı şamanlar ayinler dışında pek ortalıkta görünmez, inzivada ve genelde ruhsal yolculuktadır.

 

Bazı tapınma biçimlerinin şamanlarca icat edildiği düşünülür; hatta bazı şamanlar kendi dinlerini bile yaratmış olabilir. (Ateşe, volkana, bir hayvana, mumyaya, güneşe, aya, yıldızlara ya da penise tapmak bu biçimlere örnektir.)

 

Şamanlar geçimini insanların hediye ve bağışlarıyla sağlardı. (Geçmişte bazı şamanlar için en makbul hediyeler alkol, tütün, uyuşturucu otlar ve halüsinojen mantarlardı.) Bazı şamanlar ise kabilesinin içinde doğal bir hayat sürer, kendi geçimini kendi sağlar ve bir ayin ihtiyacı doğduğunda makul bir hediye karşılığında ibadeti yönetirdi.

 

Çoğu Şamanizm türünde şamanlık babadan oğula geçer: baba, tüm şaman bilgisini oğluna aktarır, onu ayinlerde yardımcısı yapar ve belli bir süre sonra oğul profesyonel şaman olur.

 

Bazen de usta-çırak ilişkisiyle şaman olunur. Şaman olacak çocuk/genç bir anda tuhaflaşır, kriz geçirir, ateşlenir, kendinden geçer ve sonra ayılır; bu “şovlarından” birinde bir usta şamanın ilgisini çeker ve çıraklığa kabul edilir. Belirsiz süren bir eğitimin ardından, ustasının sırlarına erince şaman olur. (Öte yandan kimi Şamanistlere göre “şaman olunmaz, doğulur”; şaman olacak kişiye şamanlığı daha anne karnındayken ruhlar bağışlar.) Bazı Şamanist topluluklarda kadınlar da şaman olabilir.

 

Her şaman; aldığı eğitime, edindiği tecrübeye, dinlediği hikâyelere ve tanıdığı kültürlere göre topluluğunu (müritlerini) şamanize eder. Bu yüzden her şamanda aynı ritüeli ya da aynı cevapları bulamazsınız. İyi eğitim görmüş şamanlar bilgece davranır, aklını ve kültürünü toplumun yararına kullanır; çıkarcı şamanlarınsa tuhaf inanışlı cemaatler kurup üyelerini sömürdüğü de görülmüştür.

 

Şamanlar yalnızca maneviyat için değil, dünyevi işlerde akıl almak için de başvurulan kişilerdi; sık sık arabulucu ve danışman olarak kullanıldılar. Özellikle ilk zamanlarda şaman, ister istemez klanın ortak noktası hâline geldi: kişiler arasındaki anlaşmazlıkları çözer, insanların emanetlerini saklar, kabilenin çocuklarına eğitim verirdi. Tarım devriminden sonra da bu rolleri köylerde sürdürdüler; hakem, hâkim, ombudsman ve öğretmen gibi işlevleri üstlendiler. Köylerin ortak siloları (tahıl depoları) çoğu zaman şamanlara emanet edilirdi. İlk türbeler de şamanlar için yapılmış, Şamanistler bu türbelere giderek ruhlardan dilekte bulunmuştur.

 

Bugünkü toplulukların birçoğunun ataları da (eski çağlarda) Şamanistti: Moğollar, Çinliler, İskandinavlar, İngilizler ve bugünkü Türkî cumhuriyetlerde yaşayan Türk kökenliler buna örnektir. (Elbette hepsinin Şamanizmi birbirinden farklıydı.)

 

Şamanlar; üzerinde sörf yaptıkları Animizm, Totemizm ve Panteizm gibi inançları başkalaştırmış, içlerine kendi hayallerini katmış ve farklı dinlerin türemesinde katalizör olmuşlardır. (Tüm dinlerin kökeninde bir şamanın yattığına inanıyorum.)

 

Şamanizm, kendisinden sonra doğan pek çok dini etkilemiş ve onların içine sızmayı başarmıştır. Orta ve güney Asya'nın doğacı-felsefeci dinlerine (Hinduizm, Budizm, Konfüçyüsçülük, Taoizm, Jainizm…) etkisi büyük olmuştur. Ortadoğu'da doğan çok tanrılı, iki tanrılı ve tek tanrılı dinlerde de Şamanizm'in izleri görülür.

 

Muhtemelen burçların doğuşuna da şamanlar öncülük etmiştir. Şamanlar, gece gökyüzünde gördükleri yıldızları hayallerinde birleştirerek (çocuk kitaplarındaki noktaları kalemle birleştirir gibi) saygı duydukları varlıklara benzetmiş, bu figürlerden anlam çıkarmıştır. Şamandan şamana aktarılan bu kadim bilgi, Sümerlerde astrolojiye dönüşmüş ve bugünkü burç sistemi doğmuştur.

 

Not: Burçlar ve Zodyak kuşağı ilk kez M.Ö. 3000'li yıllarda Mezopotamya'da, Sümerler ve Babilliler döneminde konuşulmaya ve kayıt altına alınmaya başlandı. Gökyüzünü gözlemleyen Sümerli rahipler, Güneş'in izlediği yolu 12 eşit parçaya bölerek ilk takımyıldızlarını ve burç sistemini oluşturdular.

·         Sümerler (M.Ö. 3000): Gökyüzündeki hareketleri tanrıların iradesi olarak gördüler ve zigguratlardan yıldızları incelediler.

·         Babilliler (M.Ö. 1000'ler): Gökyüzü haritalarını geliştirip bugünkü 12'li Zodyak sisteminin temelini ve ilk burç takvimlerini netleştirdiler.

·         Antik Yunan (M.Ö. 5. Yüzyıl): Babil astrolojisi Yunanistan'a ulaştı; mitolojik hikayelerle harmanlanarak günümüzdeki sembolik altyapısına kavuştu.

·         Helenistik Dönem ve Roma: Burçların kişisel kader ve karakterle ilişkilendirilmesi yaygınlaşarak Akdeniz dünyasına yayıldı.

 

Şaman ve Şamanizm popüler kültürü de etkilemiştir. Örneğin Yüzüklerin Efendisi'ndeki ak büyücü Gandalf ile kara büyücü Saruman'ın, şamanlardan esinlenerek kurgulandığını söyleyebiliriz.

 

Şamanizm avcı-toplayıcı atalarımızın inanç dünyasına uzun yıllar cevap vermiş ve onların yeni bir inanç geliştirmelerine gerek bırakmamıştır. Ama tarım devrimiyle birlikte başlayan yerleşik hayat ve kentleşme sonucunda insanlar şamanizmden daha komplike ve daha görkemli inançlara ihtiyaç duymuştur.

 

Şamanizm; yıllar boyunca kendisinden sonra ortaya çıkan çok tanrılı, iki tanrılı ve tek tanrılı dinlere meydan okumuş ve günümüze dek varlığını sürdürmeyi başarmıştır.

 

Notlar

·         Not 1: “Şaman” kelimesinin “ruhçu”, “ruh adamı”, “ruh sözcüsü” ya da “ruh dostu” gibi anlamlara geldiği söylenebilir. İnsanoğlu, tanrıdan önce ruhu icat etti ve onu ilahlaştırdı. Nitekim bugün pek çok dildeki “tanrı” kelimesi, antik zamanlarda “ruh” anlamına geliyordu. Örneğin Türkçedeki “tanrı” kelimesi, öz Türkçedeki “tengri”den gelir; bu kelime bugün tanrı anlamında kullanılsa da eskiden “yüce ruh” demekti. Bir iddiaya göre; “ruh” anlamındaki “tin” ile yüce anlamındaki “gra” kelimelerinin birleşimi zamanla “tengri” biçiminde okunmaya başlamış, “yüce ruh” anlamındaki tengri de zamanla “tanrı”ya evrilmiştir.

·         Not 2: Dünyanın pek çok bölgesinde yapılan kazılarda Şamanizmin işaretlerinden bir olduğu düşünülen Kader Çarkına rastlanılmıştır. Bu işareti Türkler Kader Çarkı derken, Japonlar Manji, Çinliler Wan, Hintliler Svastika, maalesef Almanlar da “gamalı haç” demişlerdir.  İnsan zihninin soyut sembol üretme ve doğayı anlamlandırma kapasitesinin en evrensel kanıtı şüphesiz “Kader Çarkı” sembolüdür. Günümüzün siyasi bagajlarından uzaklaşıp tarihin derinliklerine bakıldığında; uğur anlamına gelen veya uğur getirdiğine inanılan bu kadim işaretin, avcı-toplayıcı dönemden beri insanlığın ortak mirası olduğu görülür. Naturist bir sezgiyle Güneş'in gökteki hareketini, mevsim döngülerini ve dört elementi simgeleyen Kader Çarkı; Anadolu'dan Sibirya'ya, Mezopotamya'dan Uzak Doğu felsefi inançlarına kadar tüm antik kültürlerde evrensel kozmik düzenin, bereketin ve panteist yaşam çarkının ortak geometrik dili olmuştur. (Bu işarete rastlanılan dünyanın bilinen en eski objesi, Ukrayna'da bulunan “Mezine Kuşu” adlı fildişi bir heykelciktir ve yaklaşık 15 bin yıl öncesine tarihlenmektedir.)

·         Not 3: Atalarının dinine merak salanlar, Neo-Şamanizm adı altında bu inancı yeniden canlandırmaya çalışmaktadır. Günümüzde dünyaya yayılmış 5-6 milyonluk bir Şamanist topluluk olduğu tahmin edilir; yine de Neo-Şamanistlere rağmen 100 yıl sonra dünyada hiç Şamanist kalmayacağı öngörülür.

 

Buraya kadar bahsettiğimiz tüm inançlardan izler taşıyan Göbeklitepe’ye ve diğer taş tepelere değinmeden geçemeyeceğim.

 

Göbeklitepe ve diğer taş tepeler bölgede konar-göçer yaşayan avcı-toplayıcı insanlar tarafından inşa edildi. Henüz tarım devrimi gerçekleşmemişti ama ramak kalmıştı. Bölgedeki klanlar kendilerine kalıcı barınaklar yapmıyordu. Ama yine de birleşip bu devasa yapıları inşa ettiler. Bu yapıların içinde yaşamadıklarını, yani barınak olarak kullanmadıklarını veya gıda saklamak için de kullanmadıklarını biliyoruz (şimdilik). Henüz tarıma ve yerleşik yaşama geçmeyen, sürekli beslenme peşindeki klanların tapınma amacıyla bu yapıları yaptıkları düşünülüyor. Sunak yerleri olduğu için bir şaman eşliğinde ritüel gerçekleştirdiklerine de inanıyoruz.

 

Bu yapılar düşmanlardan, aşırı yağmurlardan ve aşırı soğuklardan korunma, yani sığınma amaçlı da yapılmış olabilir. Belki de avlanmaya çıkamayan, uzun göçlere dayanamayan yaşlılarını, hastalarını, sakatlarını, hamilelerini ve de şamanlarını bu yapılara bırakıp gidiyorlardı. Tapınak olduğuna inandığımız yuvarlak yapılarına etrafında oval yada dikdörtgen benzeri ufak odacılar da keşfedildi. Belki de kendileriyle avlanmaya ve gıda toplamaya gelemeyecek klan üyeleri bu küçük ceplerde kalıyordu. Henüz bilemiyoruz.

 

Üstelik bu taş tepeler birbirinden 30-40 km uzaklıklarda yapılmış. Yani bölgenin klanları diğer taş tepelerin varlığından haberdar olmalı. Kim bilir belki de birbiriyle anlaşan ve anlaşamayan klanlar yüzünden klanlar federasyonu kurulmuş ve her federasyon kendi taş tepesini yapmış da olabilir.

·         Bölgedeki Taş Tepeler: Göbeklitepe, Karahantepe, Sayburç, Sefertepe, Harbetsuvan, Çakmaktepe, Gürcütepe, Kurttepesi, Taşlıtepe, Ayanlar, Yenimahalle ve Yoğunburç’taki yapılar da sanki aynı amaç (tapınma/ritüel) amacıyla yapılmış gibi duruyor.

 

Her halükârda bu yapıların yapılması için bir reis veya şaman türü karizmatik liderlerin yönlendirmesi ve kontrolü söz konusu olsa gerek. Bir lider, önder olmadan böyle yapıların yapılabilmesi bana imkansız geliyor. Bu yapıların yapılması epey kalabalık bir insan gücüne ihtiyaç duyduğu için çevredeki klanların hepsi inşatta çalışması için 5-10 adam vermiş olmalıdır. Muhtemelen ortak inşat süreci, klanlar arasındaki sosyal bağı güçlendiriyordu.

 

Bu durum klanların aynı dili konuştuklarını da gösteriyor olabilir. Belki de aynı dili konuşan klanlar bölgeye başka klanları sokmuyorlardı, yani dayanışma içindeydiler. Bu dayanışmayı daha da ileri götürerek bu yapıları imece usulü inşa ettiler. Yapımda çalışanları beslemek için klanlar dönüşümlü olarak yiyecek ve içecek taşıdılar muhtemelen. Bu örgütlülüğü sağlamak için her klanın şamanından oluşan bir şamanlar konseyi dahi kurulmuş olabilir. Bu yapılardaki hayvan figürleri de bu klanların totemlerini ifade ediyor olabilir.

 

Göbeklitepe’yi dünyaya tanıtan merhum Klaus Schmidt’in de savunduğu bu klasik teoriye göre, bu alanlar insanlığın ilk tapınaklarıdır veya hac merkezleridir. Avcı-toplayıcı gruplar yerleşik hayata geçmeden önce, belirli dönemlerde bu ritüel merkezlerinde bir araya geliyorlardı. T biçimli sütunlar, kolları ve kemerleri olan stilize edilmiş “insan (veya tanrı/ata)” figürleridir. Bu teori, geleneksel “Önce tarım geldi, sonra din ve yerleşik hayat doğdu” tezini tersine çevirerek, “Önce din geldi, sonra şehirler kuruldu” fikrini doğurmuştur.

 

Son yıllarda yapılan kazılar, Taş Tepeler’deki yapıların sadece dini değil, sosyal ve toplumsal işlevleri olduğunu da gösteriyor. Bu teoriye göre, farklı bölgelerde yaşayan avcı-toplayıcı klanlar, mevsimsel olarak bu tepelerde buluşuyordu. Bilgi alışverişi, evlilik bağları kurma, ortak av planlama ve en önemlisi büyük şölenler (ziyafetler) düzenleme. Alanda bulunan devasa taş kaplar, burada toplu ritüelistik yemekler yendiğini veya biralar/içecekler tüketildiğini düşündürüyor.

 

Bir başka teoriye göre de; Taş Tepeler, ölen ataların ruhlarını onurlandırmak veya onlarla iletişim kurmak için tasarlanmış şamanik mekanlardı. Sütunların üzerindeki sembolizm (akrep, yılan, tilki, aslan, turna kuşları) ve dikilitaşların insan biçimli formları bu teoriyi destekler. Yılan ve akrep gibi yeraltı/ölüm sembolleri ile kuş gibi gökyüzü sembolleri, şamanların alemler arası yolculuğunu ve ata kültünü temsil ediyordu. Bu alanlar, yaşayanlar dünyası ile ruhlar dünyası arasındaki geçiş kapılarıydı.

 

Elbette bu anıtsal yapılar, yükselen nüfusla birlikte klanların kendi bölgelerini ilan etme biçimi de olabilir. Klan birlikleri (federasyon) kendilerine daha fazla nüfus çekmek ve diğer klan birliklerine karşı güç gösterisinde bulunmak için de buraları inşa etmiş olabilirler. “Bu topraklar ve buradaki kaynaklar bize ait” mesajını çevre klanlara anıtsal bir mimariyle göstermek istemiş olmaları pek ala mümkün. Zaten onlardan sonra gelen medeniyetler de pek çok devasa yapıyı buna benzer güdülerle (bir nevi prestij ve güç sembolü) yapmamış mıydı?

 

Kişisel bir tahminim de şudur: bu yapılar sağlıklı nesiller doğurmak için yapılmış olabilir. Yakın akrabalardan oluşan klan içindeki birliktelikler sonucunda beden ve zihin sağlığı iyi olmayan çocukların doğduğu, ama başka klanların erkekleri veya kadınlarıyla yapılan cinsel birleşmeler sonucunda sağlıklı çocukların dünyaya geldiğini keşfetmiş olmalılar. Zaten totemik klanlar egzogamiktir, yani klan dışından kişilerle evlenmeli veya çiftleşmelidir. Bu yüzden, cinsel birleşme ritüelleri amacıyla bu yapılar inşa edilmiş olabilir. Her klanın doğurgan kadınları bu karanlık yapıların içine giriyor, başka klanların erkekleriyle çiftleşiyor olabilir. Kimin kimle çiftleştiği belli olmayan bu yapılar sayesinde yakın akraba seksi olmadığı için yeni nesiller daha sağlıklı doğuyor olabilir. Bu sayede klan kendi kızlarını ve erkeklerini diğer klanlara kaybetmeden yeni nesillere kavuşuyor olabilir. Göbeklitepe de ve bölgeye yakın diğer taş tepelerde cinsellik, doğurganlık içeren kabartmalara ve penis figürlerine çokça rastlamamızın sebebi bu olabilir. Eğer bu tezim doğruysa bu “üreme bayramını” şamanlar yönetiyor demektir.

 

7.       POLİTEİZM

Politeizm (çoktanrıcılık), birden fazla tanrıya ya da ilahi varlığa inanma ve onları kutsal kabul etme inancıdır. Bu inanışa göre evrenin yönetimi, varoluşun farklı katmanları ve insan yaşamının değişik alanları; farklı yetki, karakter ve görevlere sahip birçok ilahi güç tarafından yönetilir. Politeist dinlerde tanrıların çoğu zaman ayrı görev ve özellikleri vardır; savaş, bereket, gökyüzü, deniz ya da ölüm gibi alanlarla ilişkilendirilirler. Monoteist dinlerdeki mutlak tek güç algısının aksine, politeizmde güç dağıtılmıştır.

 

Politeizmin kökenini anlamak için insanın yerleşik hayata geçiş sürecine bakmak gerekir. Bundan yaklaşık 12 bin yıl önce tarımın keşfiyle birlikte insanlar yavaş yavaş yerleşik düzene geçmeye başladı; tarımı becerdikçe kendileri için de kalıcı yapılar (evler) inşa ettiler.

 

Not: İngiliz arkeolog Ian Hodder (1948-…) ise farklı bir teze sahiptir. Ona göre yerleşik hayata geçişi ve tarımı tetikleyen şey sembolik ve dini sistemlerdir. İnsanlar bir araya gelmek, devasa ritüeller düzenlemek ve zihinsel/ruhsal bağlar kurmak için yerleşmiş; tarım ve hayvancılık da bu kalabalık ritüel topluluklarını besleme ihtiyacından doğmuştur.

 

Tarımın keşfinden sonra, her biri 70-80 kişilik klanlar ekip biçtikleri yerlerin (tarlalarının) yanına yerleşti. Avcı-toplayıcıların mahsullere dadanmasını önlemek için 4-5 klan birleşerek 300-350 kişilik köyleri, daha büyük birleşmeler de 3-4 bin kişilik kasabaları oluşturdu. Bu yerleşimlerde düzeni sağlamak için inanca daha çok ihtiyaç duyuldu; işi artan şamanlar rahipliğe, silo (tahıl deposu) yöneticiliğine ve toplum üzerinde söz sahipliğine yükseldi.

 

Şamanlar arasındaki teba ve bağış rekabeti giderek cemaatler arası rekabete dönüştü; her cemaat kendi inancını daha kudretli kılmak için yeni mitolojiler üretti. Bu yeni metafizik anlatılar da nihayetinde tanrı ve tanrılar kavramını doğurdu.

 

İnsan beyni, anlamlandıramadığı soyut fenomenleri anlamlandırmak için onlara insan özellikleri yükleme (antropomorfizm) eğilimindedir.

·         Nehir sadece akmıyordur; orada öfkeli bir varlık vardır.

·         Şimşek rastgele çakmıyordur; yukarıda birisi kızgındır ve mızrak fırlatıyordur.

·         Bu doğa güçleri zamanla isimler aldı, karakter özellikleri kazandı ve rüzgarın gücü rüzgar tanrısına (örneğin Yunan'da Aeolus), denizin dalgalanması deniz tanrısına (Poseidon) dönüştü.

 

Zaten önceden doğmuş antik inançlar inandıkları ruhların bazılarını daha fazla önemsemeye (fetişleştirmeye) başlamış, onlara antropomorfik (insanımsı) özellikler atamışlardı. Bu da “tanrı” ve “tanrılar” keşfine giden bir yoldu.

 

İnsanlar avcı-toplayıcı küçük gruplardan (30-50 kişi) çıkıp binlerce kişinin bir arada yaşadığı büyük topluluklara dönüştükçe, herkesin birbirini gözetlemesi imkansız hale geldi. İşte bu noktada, “Beni kimse görmüyor ama yukarıda her şeyi gören, niyetimi bile bilen ve kurallara uymazsam beni/kabilemi cezalandıracak bir güç var” inancı, muazzam bir görünmez sopa (ve toplumsal tutkal) işlevi gördü. Yapılan araştırmalar, ahlaki kuralları denetleyen ve cezalandıran tanrı inançlarının, toplumsal işbirliğini ve büyük medeniyetlerin kurulmasını tetiklediğini gösteriyor.

 

Evreni ve insanları yaratan tanrılar anlatısının, yani politeizmin, bundan yaklaşık 10 bin yıl önce (MÖ 8000'ler) Anadolu, Levant ve Mezopotamya'yı kapsayan Ortadoğu'da doğduğunu söyleyebilirim.

 

Not: İlginçtir, tanrıdan önce tanrıça vardı. Antik insanlar yaratıcıyı önce dişi olarak kavramsallaştırdı; çünkü doğuran dişiydi, öyleyse yaratan da dişi olmalıydı. İlk büyük ilah bu yüzden Toprak Ana'ydı belki de.

·         Zaten pek çok yerde bulunan ve tarihi 30 bin yıl önceye kadar giden tombul ve büyük memeli kadın heykelciklerinden (Venüs Heykelcikleri) antik insanların doğurgan kadınları kutsal gördüklerinin işaretidir.

·         Tarihin ilk kent yerleşimlerinden biri olan Çatalhöyük’te bulunan ve 8 bin yıl öncesine tarihlenen “oturan kadın heykeli” de muhtemelen bir tanrıçayı simgeliyor. Gerçi arkeolog James Mellaart’ın bu yorumuna bir başka arkeolog Ian Hodder tarafından karşı çıkılır. Ona göre bu tür heykelcikler sadece bir "tanrıça"yı değil; yaşlılığı, bereketi, gücü, sosyal statüyü veya ata ruhlarını temsil ediyor olabilir.

·         Spekülatif bir tez: Dinler tarihinde Ktonik (toprağa, rahme, yeraltına, karanlığa ve berekete ait olan dişil inançlar) ile Uranik (göğe, güneşe, fırtınaya, yasaya ve güce ait olan eril inançlar) ayrımı vardır. Avcı-toplayıcılık ve erken tarım döneminde insan toprağa bağımlıydı (Ktonik/Tanrıça dönemi). Ancak kentler kurulup, mülkiyet savaşları başlayıp, surlar inşa edildikçe toplumlar askerileşti. Toplum askerileştikçe gücü elinde tutan eril krallar, gökyüzünün fırtına ve savaş tanrılarını (Zeus, Marduk, Yahve) panteonun başına geçirdi veya tek tanrı yaptı (Uranik/Tanrı dönemi). Dişil yaratıcılığın yerini, güce ve yasaya dayalı eril otoritenin alması, inanç evriminin en dramatik kırılmasıdır.

 

Tanrılara kurban verme de Politeizm zamanında çıkmış bir uygulama gibi görünüyor. Kurban verme geleneğinin tam olarak ilk ne zaman başladığını kesin olarak bilmiyoruz, çünkü yazının ortaya çıkışından çok daha önceki dönemlere uzanıyor. Ancak arkeolojik bulgular, hayvanların ritüel amaçlarla gömülmesi ve sunulmasının en az MÖ 5. binyılda (yaklaşık 6.000-7.000 yıl önce) var olduğunu gösteriyor. Eski Mısır'daki Badari kültürüne ait mezarlarda kurban edilmiş olabileceği düşünülen hayvan kalıntıları bulunmuştur. Ayrıca Neolitik dönemde, insanların avcı-toplayıcılıktan tarıma ve hayvan yetiştiriciliğine geçmesiyle kurban ritüellerinin yaygınlaştığı düşünülmektedir.

 

Antropologlara göre kurbanın mantığı, “değerli bir şeyi vererek kutsal güçlerle ilişki kurmak” fikrine dayanıyordu. Kurban edilen şey ne kadar değerliyse, sununun da o kadar anlamlı olduğuna inanılıyordu. Bazı toplumlarda bu bir hayvan, bazılarında ürünler ve yiyecekler, daha nadir durumlarda ise insan kurbanları olabiliyordu.

 

Politeizmin en güçlü, en yaygın ve en kurumsal olduğu dönem ise MÖ 3000'ler olsa gerek. Bu çağda, birbirinden 2-3 bin km uzaktaki İndus, Sümer ve Mısır uygarlıklarında çok güçlü çoktanrılı mitolojilere rastlıyoruz. Sonrasında Yunan'da, Roma'da, İskandinavya'da, Arabistan'da ve Uzak Doğu'da da politeist inançlar görülür.

 

Politeist inançların yükseldiği ve kurumsallaştığı yerler nüfusu 20 binleri aşan kalabalık kasabalar (kentler) olurken kaldıraç noktaları da tapınaklarıydı. Örneğin Sümerlerde tapınaklar sadece ibadet yeri değil; vergilerin (tahılların) toplandığı, kıtlık zamanı dağıtıldığı, muhasebenin tutulduğu (ve dolayısıyla yazının icat edildiği) ilk bankalar ve idari merkezlerdi. İnsanlar tanrılardan korktukları için tapınağa ürün teslim ediyorlardı. Yani inanç, merkezi otoritenin hukuku ve ekonomiyi organize etmek için kullandığı en verici operasyonel araçtı.

 

Tarımla birlikte nüfus patlaması yaşandı, şehirler kuruldu. Artık “ormanın ruhu kızar” sopası yetersiz kalmaya başladı; çünkü şehirde orman yoktu ve binlerce yabancı bir aradaydı. “Eğer kralın koyduğu yasalara uymazsan, vergini çalarsan, komşunun malına göz dikersen; her şeyi gören fırtına tanrısı / adalet tanrısı seni hem bu dünyada (kıtlıkla, hastalıkla) hem de öldükten sonra cezalandırır” demek insanları disipline ediyor ve şehirde düzen sağlıyordu.

 

Politeizm, erken kent devletleri ve krallıklar için toplumsal düzeni tesis etmenin, halkın idareye gönüllü katılımını sağlamanın ve askeri gücü organize etmenin en etkili ideolojik aracı haline gelmiştir. Çok tanrılı panteonların ürettiği, mitolojik ve ajitatif anlatılarla beslenen bu yeni maneviyat, bireyde kabile bağlarının ötesinde bir 'kent aidiyeti' yaratmıştır. Böylece, tanrılarının koruduğu kutsal kent uğruna canını feda etmeyi ve savaşmayı göze alan, dini motivasyonla donatılmış organize orduların ve adanmış askerlerin tarih sahnesine çıkışı mümkün olmuştur.

 

Politeist tanrıların özellikleri

Politeist tanrılar genellikle insan formundadır ve insani duygulara (öfke, kıskançlık, aşk, entrika, hırs) sahiptir. Evlenir, savaşır, çocuk sahibi olurlar. Onları insanlardan ayıran en büyük fark ölümsüzlükleri ve muazzam güçleridir.

 

Tanrılar bir hiyerarşi içinde yaşar. Genellikle başlarında bir “baştanrı” bulunur (Yunan'da Zeus, İskandinav'da Odin, Sümer'de Enlil). Ancak bu baştanrı mutlak ve her şeye gücü yeten bir varlık değildir; diğer tanrılarca kandırılabilir, engellenebilir ya da konsey kararlarına uymak zorunda kalabilir.

 

Pek çok politeist sistemde tanrıların bile üstünde, onların dahi değiştiremeyeceği mutlak bir Kader (kozmik yasa) vardır. Örneğin Zeus bile, bir insanın ne zaman öleceğini belirleyen kader ipliklerini kesen tanrıçalara (Moiralar) müdahale edemez.

 

Politeist dinlerde genellikle “benim tanrım gerçek, seninki sahte” kavgası olmaz. Bir kabile ya da devlet bir diğerini fethettiğinde, karşı tarafın tanrısına saygı gösterir, hatta onu kendi sistemine katardı. Örneğin Romalılar Yunan tanrılarını kendi tanrılarıyla eşleştirmiştir (Zeus = Jüpiter, Ares = Mars). İnanç savaşları ya da dogmatik engizisyonlar politeist dünyada pek görülmez.

 

Antik atalarımız neden birden fazla tanrıya ihtiyaç duydu? Bunun temel nedeni, dünyadaki olayları sınıflandırma ihtiyacıdır:

·         Olayları farklı güçlere bağlamak. Güneş doğup batıyor, yağmur yağıyor ya da kuraklık oluyor, şimşek çakıyor, hastalık çıkıyor, insanlar doğup ölüyordu. Bugün bunları fizik, biyoloji ve meteorolojiyle açıklıyoruz; eski insanlar ise her olayı ayrı bir gücün yönettiğini düşünüyordu. Bu yüzden yağmur için bir tanrı, deniz için bir tanrı, savaş için bir tanrı bulunması onlara doğal görünüyordu.

·         Toplumun gökyüzüne yansıtılması. İnsanlar avcı-toplayıcılıktan tarım toplumuna geçtiğinde toplumda uzmanlaşma başladı: Çiftçiler, demirciler, askerler, yöneticiler... Bir krallıkta kral, komutanlar, valiler ve zanaatkârlar nasıl varsa, gökyüzünde de benzer bir düzen hayal edildi. Yunanlar tanrıları büyük bir aile ve devlet gibi düşünüyordu: Zeus kraldı, Poseidon denizlerden, Ares savaştan, Athena bilgelikten sorumluydu. Yani panteonlar çoğu zaman toplumun göğe yansımasıydı.

·         Pratiklik. Tek bir evrensel tanrı yerine farklı ihtiyaçlar için farklı ilahlara yönelmek pratikti: denizci deniz tanrısına, çiftçi bereket tanrısına, asker savaş tanrısına dua ederdi. Bu da dini günlük hayatla doğrudan ilişkilendiriyordu.

 

Ayrıca hemen her panteonda ortak bir model görülür: bir gökyüzü tanrısı, bir güneş tanrısı, bir ay tanrısı, bir bereket/tarım tanrısı, bir savaş tanrısı ve bir ölüler dünyası tanrısı. Bu ortak örüntü tümüyle tesadüf değildir. Karşılaştırmalı mitoloji, özellikle Hint-Avrupa halklarının baştanrılarının ortak bir kökene dayandığını gösterir: Yunan Zeus, Roma Jüpiter, Hint Dyaus ve Cermen Tyr adlarının hepsi, yeniden kurulan Proto-Hint-Avrupa gök tanrısı “Dyeus Phater (Gök Ata)” sözcüğünden türemiştir. Yani farklı halkların gök tanrıları çoğu zaman aynı kadim kavramın birbirinden uzaklaşmış biçimleridir.

 

Politeist inanca sahip antik uygarlıkların belli başlı tanrıları şunlardı:

·         Sümerler

o   An (Anu) – Gökyüzü tanrısı, tanrıların atası.

o   Enlil – Hava, rüzgâr ve krallık gücü.

o   Enki (Ea) – Bilgelik, su, zanaat ve büyü.

o   Ninhursag – Toprak ve bereket ana tanrıçası.

o   Utu (Şamaş) – Güneş ve adalet.

o   İnanna (İştar) – Aşk, bereket ve savaş.

·         Akadlar, Asurlular ve Babilliler

o   Marduk – Babil'in baş tanrısı.

o   Aşur – Asurların ulusal baş tanrısı.

o   İştar – Aşk ve savaş tanrıçası.

o   Şamaş – Güneş ve adalet.

o   Sin (Nanna) – Ay tanrısı.

·         Antik Mısır

o   Ra (Re) – Güneş tanrısı.

o   Osiris – Ölüm ve öteki dünya.

o   İsis – Annelik, büyü ve koruyuculuk.

o   Horus – Krallık ve gökyüzü.

o   Set – Çöl, fırtına ve kaos.

o   Anubis – Mumyalama ve ölülerin rehberliği.

o   Thoth – Bilgelik ve yazı.

·         İndus ve Hindu Geleneği

o   İndra – Fırtına ve savaş.

o   Agni – Ateş.

o   Varuna – Kozmik düzen ve sular.

o   Brahma – Yaratıcı.

o   Vişnu – Koruyucu.

o   Şiva – Dönüştürücü/yokedici.

o   Lakşmi – Zenginlik.

o   Sarasvati – Bilgelik.

o   Durga/Kali – Güç ve koruma.

·         İskandinav (Norse)

o   Odin – Bilgelik, savaş ve şiir.

o   Thor – Gök gürültüsü.

o   Freyja – Aşk, bereket ve büyü.

o   Freyr – Bereket ve refah.

o   Tyr – Adalet ve savaş.

o   Loki – Hile ve değişim.

o   Hel – Ölüler diyarı.

·         Antik Yunan

o   Zeus – Gökyüzü ve tanrıların kralı.

o   Hera – Evlilik.

o   Poseidon – Denizler.

o   Hades – Yeraltı dünyası.

o   Athena – Bilgelik ve strateji.

o   Ares – Savaş.

o   Apollo – Güneş, sanat ve kehanet.

o   Artemis – Avcılık.

o   Aphrodite – Aşk ve güzellik.

o   Hermes – Ticaret ve haberci.

o   Demeter – Tarım.

o   Dionysos – Şarap ve coşku.

·         Antik Roma

o   Jupiter (Zeus)

o   Juno (Hera)

o   Neptune (Poseidon)

o   Mars (Ares)

o   Venus (Aphrodite)

o   Mercury (Hermes)

o   Minerva (Athena)

o   Diana (Artemis)

o   Vulcan (Hephaistos)

·         İslam Öncesi Araplar

o   Hubel – Mekke'deki önemli putlardan biri.

o   El-Lât – Bereket ve koruyuculukla ilişkilendirilen tanrıça.

o   El-Uzzâ – Güç ve koruma tanrıçası.

o   Menât – Kader ve talih tanrıçası.

·         Keltler

o   Lugh – Beceri ve savaş.

o   Dagda – Bilgelik ve bereket.

o   Brigid – Şifa ve şiir.

·         Şinto (Japonya)

o   Amaterasu – Güneş tanrıçası.

o   Susanoo – Fırtınalar.

o   Tsukuyomi – Ay.

·         Aztekler

o   Quetzalcoatl – Bilgelik ve uygarlık.

o   Huitzilopochtli – Güneş ve savaş.

o   Tlaloc – Yağmur

 

Her kent, her krallık kendi tanrılar kulübüne sahipti. Tanrılara atfedilen güçler ve işlevsellik hemen hemen benzerdi. Yaratıcı topluluklar daha fazla tanrı icat ediyordu.

 

Farklı kabileler veya şehir devletleri savaşlar ya da anlaşmalar yoluyla birleştiğinde, her birinin taptığı yerel koruyucu ruhlar/tanrılar yok edilmedi. Bunun yerine, barışı sağlamak adına bu tanrılar ortak bir panteonda (tanrılar meclisinde) bir araya getirildi. Örneğin Babil İmparatorluğu yükseldiğinde, fethettiği şehirlerin tanrılarını kendi baş tanrısı Marduk'un altına yerleştirerek devasa bir politeist sistem inşa etti.

 

Politeist toplumların ortak özelliklerin biri de tanrılarına dair anlattıkları insansı, masalsı, abartılı, gerçeküstü, dersler içeren hikayeler, yani mitler (mythos) idi. Mitoloji, bir toplumun evreni, doğayı, insanı, ölümü, tanrıları ve yaşamın anlamını açıklamak için oluşturduğu kutsal hikâyeler bütünüdür. Bu hikâyeler yalnızca masal değildir; aynı zamanda toplumların inançlarını, değerlerini, korkularını ve dünya görüşlerini yansıtır. Mitolojiye bazen “efsane bilimi” de denir. Mitoloji, antik insanın hem bilimi hem felsefesi hem de psikolojisiydi.

 

“Dünya nasıl var oldu? İnsan neden yaratıldı? Gece ve gündüz neden birbirini takip ediyor?” Mitoloji, bu devasa sorulara öyküsel yanıtlar verdi. Kaostan düzenin nasıl çıktığını tanrıların savaşları üzerinden anlattı. Bu nedenle farklı kentlerin, krallıkların ve uygarlıkların mitolojilerinde yaratılış, tufan, tanrılar, kahramanlar ve iyilik-kötülük mücadelesi gibi ortak temalar sıkça görülür. Bu benzerlikler hem kültürel etkileşimin hem de insanlığın ortak deneyimlerinin bir yansımasıdır.

 

Antik dünyada kurallar ve yasalar soyut hukuk felsefesine dayandırılamazdı; ilahi bir kaynağa ihtiyaç vardı. Mitler, toplumsal normları, evlilik ritüellerini, tarım takvimini ve kralların otoritesini meşrulaştırmak için uyduruldu. “Kral, Tanrı'nın soyundan gelmektedir” miti, toplumsal düzeni korumanın en kolay yoluydu.

 

Doğal afetler, hastalıklar ve ölüm karşısında çaresiz olan antik insan için mitler birer terapi aracıydı. Dünyanın başıboş olmadığını, yaşanan acıların tanrıların bir planı (veya cezası) olduğunu bilmek, anlamsızlık boşluğundan daha katlanılabilirdi. Kurbanlar ve ritüeller aracılığıyla tanrılarla pazarlık edebileceklerini düşünmek onlara sahte de olsa bir kontrol hissi veriyordu.

 

Politeizm atalarımızdan bazılarına yanlış gelmiş; ya da toplumsal ve varoluşsal sorunları gidermede, bireysel huzuru sağlamada yetersiz kalmış olmalı ki, tanrıları azaltma ve bazılarının önemini artırma eğilimi doğdu. Ne var ki bu geçiş birdenbire olmadı; arada köprü kavramlar yer aldı:

·         Henoteizm (baştanrıcılık): Birden çok tanrının varlığını kabul etmekle birlikte, içlerinden birine ötekilerden üstün olarak tapınmak. (“Başka tanrılar da var, ama kabilemizin en büyük koruyucusu Marduk'tur.”)

·         Monolatri (özel tanrıcılık): Başka tanrıların varlığına inanmakla birlikte yalnızca tek bir tanrıya ibadet etmeyi emreden sistem. Erken dönem İsrailoğulları inancının ve bazı antik Ortadoğu dinlerinin bu evreden geçtiği kabul edilir.

 

Politeizmden tek tanrıcılığa geçişin en erken ve en çarpıcı örneklerinden biri Antik Mısır'da yaşandı. MÖ 14. yüzyılda firavun Akhenaten (IV. Amenhotep), Mısır'ın kalabalık tanrı panteonunu bir kenara bırakıp yalnızca güneş tanrısı Aten’e tapınmayı dayattı. Tarihin bilinen ilk tek tanrıcılık (ya da monolatri) denemelerinden sayılan bu reform, Akhenaten'in ölümünden sonra terk edildi ve eski çoktanrılı düzen geri geldi; yine de tek tanrı fikrinin, çoktanrıcılığın tam içinden nasıl doğabildiğini göstermesi bakımından önemlidir.

 

Düalist dinler

Düalist (ikici) dinler de çok tanrılı dinler kapsamındadır. Düalizm, evrenin temelinde birbirine karşıt iki ilke ya da gücün bulunduğunu savunur; bu güçler genellikle iyi-kötü, ışık-karanlık, düzen-kaos, ruh-madde gibi zıtlıklarla ifade edilir. Başlıca düalist dinler Zerdüştlük ve Maniheizm'dir.

·         Zerdüştlük: Ahura Mazda iyiliği, doğruluğu ve ışığı; Angra Mainyu (Ahriman) ise kötülüğü ve yıkımı temsil eder.

·         Maniheizm: Zerdüştlüğün içinden çıkan, Hristiyanlık, Yahudilik ve Budizm'den de etkilenen Maniheizm'in merkezinde ışık ile karanlık, iyi ile kötü arasındaki kozmik mücadele vardır. Bu ikiliklerin de ilahi hamileri bulunur (bunları iki ayrı tanrı olarak düşünebiliriz).

 

İbrahimi Dinlerde Politeizmin İzleri

Monoteist İbrahimi dinler, doğdukları coğrafyaların köklü çoktanrılı (pagan) gelenekleri, mitolojileri ve hukuk normlarıyla derin etkileşimler yaşamıştır. Eski pratikleri tamamen yok etmek yerine, onları teolojik potalarında eritip dönüştürerek bünyelerine katmışlardır.

 

Tek tanrılı dinler, çok tanrılı dinlerin içinden çıkmıştır. Bu yüzden İbrahimî dinlerin anlatıları ile çoktanrılı dinlerin mitolojileri arasında benzerlikler vardır; hatta ibadet biçimleri, ilahi kurallar ve görevler, dinî bayramlar arasında da benzerlikler görülür. Bu benzerliklere ister araklama deyin, ister kültürel etkileşim deyin, isterseniz hiç kabul etmeyin; ama bunlar “üstü örtülemeyecek” bir gerçektir.

 

Yahudilik; Mezopotamya, Kenan (Levant) ve Mısır çoktanrılı dinlerinin kültür kavşağında şekillenmiştir:

·         Mezopotamya: Tevrat’taki Nuh Tufanı anlatısı, Sümer-Babil kökenli Gılgamış ve Atrahasis destanlarıyla büyük benzerlik taşır. Musa Şeriatı'ndaki “kısas” gibi kurallar Hammurabi Kanunları’ndan, kutsal Şabat (Cumartesi) günü ise Babil takvimindeki uğursuz/kutsal “Sapattu” dinlenme günlerinden devralındığı ileri sürülür.

·         Kenan (Levant): Kenan panteonunun baş tanrısı “El” ve çoğul formu “Elohim”, Yahudilikte tek tanrıyı isimlendirmek için alınmıştır. Kudüs Tapınağı’nın üç bölümlü mimari şeması ve kurban ritüelleri de Kenan tapınak kültürüyle birebir örtüşür.

·         Mısır: Firavun Akhenaten’in tek tanrılı (Atenist) reformu Yahudi monoteizmini felsefi olarak etkilediği düşünülmektedir. Nitekim Mezmur 104, Mısır'ın “Büyük Aten İlahisi” ile aynı metaforları içerir. Ahit Sandığı tasarımı Mısır kutsal sandıklarından, sünnet pratiği ise Mısır soylu/rahip sınıfının temizlik geleneğinden kutsal bir ahit işaretine dönüştürülmüştür.

·         Bazı arkeolojik yazıtlarda “Yahve ve onun Aşerası” ifadesi bulunmuştur; kimi bilim insanı bunu, Yahve'nin bir tanrıçayla ilişkilendirilmiş olabileceğine dair kanıt olarak yorumlar.

·         İbranice Kutsal Kitap'ta Baal gibi başka tanrılara tapınmanın eleştiriliş biçimi, sanki Baal'in varlığını kabul eder; ama Baal'in İbranilerle ilgilenmediğini ve ilgilenmeyeceğini, dolayısıyla ona tapınmanın gereksiz olduğunu, İbranilerin tanrısının Yahve, diğer tanrılarınsa başka kavimlerin tanrıları olduğunu ima eder gibidir.

 

Amerikalı ünlü İbranice, Kitab-ı Mukaddes ve Ugarit dili uzmanı Mark S. Smith’in 1990 yılında yayımlanan “Tanrı'nın Erken Tarihi” adlı eserinde, Yahudiliğin (ve dolayısıyla Hristiyanlık ile İslam'ın) temelini oluşturan İsrail monoteizminin (Tek Tanrıcılığının) gökten aniden düşmediğini; Aksine Antik Kenan panteonunun ve çok tanrılı inançlarının içinden aşamalı olarak evrildiğini filolojik ve arkeolojik kanıtlarla ortaya koyar. Geleneksel kabul gören anlatı, İsrailoğulları'nın en başından beri tek tanrılı olduğu ve Kenan'ın çok tanrılı uygulamalarının sadece bir “sapma” olduğu yönündedir. Smith ise Kitab-ı Mukaddes metinlerini, Ugarit tabletlerini ve arkeolojik bulguları analiz ederek, İsrailoğulları'nın başlangıçta Kenan panteonundaki Tanrılara (El, Baal, Aşera vb.) tapındığını ve Tanrı Yahveh'in bu tanrıların niteliklerini zamanla bünyesinde toplayarak “Tek Tanrı” haline geldiğini savunur.

 

Hristiyanlık, Roma ve Helenistik dünyada yayıldıkça pagan kitlelerin adaptasyonunu kolaylaştırmak için birçok eski inanış ve ritüeli bünyesine dahil etmiştir:

·         Teslis ve Azizler: Üçleme (Teslis) inancı, antik çoktanrılı dünyadaki üçlü tanrı grupları (Mısır'da Osiris-İsis-Horus) ile yapısal bir süreklilik taşır. Paganizmdeki yerel ve işlevsel tanrıların yerini zamanla Azizler almıştır (Deniz tanrısı Poseidon'un Aziz Nikolaos'a dönüşmesi gibi). Eski “Ana Tanrıça” (İsis, Kibele) kültü ve ikonografisi ise Meryem'e “Theotokos” (Tanrı Doğuran) unvanı verilerek ona aktarılmıştır.

·         Bayramlar ve Semboller: Noel (25 Aralık), Roma'nın Güneş Tanrısı Sol Invictus'un doğumu ve Mitraizm'in kış gündönümü festivalidir. Bahar tanrıçası Eostre'den adını alan Paskalya'daki tavşan/yumurta sembolleri pagan bereket ritüelleridir. Sanattaki hale (ışık çemberi) güneş tanrılarından, pazar ibadeti Roma'nın güneşe tapınma gününden (Dies Solis), adak mumu ve tütsü kullanımı ise pagan tapınaklarından mirastır.

 

İslamiyet, İslam öncesi (Cahiliye dönemi) Arap toplumunun çoktanrılı örfi yapısını tamamen reddetmek yerine putperest unsurlardan temizleyip adalet ekseninde muhafaza etmiştir:

·         Hac ve Kabe: Pagan dönemde putlar merkezi olan Kabe'nin kutsallığı korunmuş; putperestlerin yaptığı tavaf, Safa ve Merve tepeleri arasındaki Sa'y yürüyüşü, ihram, Arafat ve Müzdelife vakfeleri tevhidi bir anlam yüklenerek İslam ibadet sistemine aynen aktarılmıştır.

·         Haram Aylar ve Harem: Savaşmanın yasak olduğu dört kutsal ay (Zilkade, Zilhicce, Muharrem, Recep) ve Mekke çevresinin (Harem) bitki ve hayvanlara dahi zarar verilmez bir “sit alanı” kabul edilmesi kuralı pagan gelenekten onaylanmıştır.

·         Hukuk ve Toplum: Evlilikte kadına verilen mehir, kadının bekleme süresi olan iddet ve bir temizlik/erginlenme alameti olan sünnet Cahiliye örfünden devam ettirilmiştir. Ceza hukukundaki kan davalarını sınırlayan kısas, 100 deve olarak belirlenen kan bedeli (diyet) ve faili meçhul cinayetlerdeki toplu yemin usulü (kaseme) rafine edilerek İslam hukukuna entegre edilmiştir.

 

İbrahimi dinlerdeki melek ve şeytan kavramları, politeizmden monoteizme erozyonla transfer olan alt tanrıların yansımalarıdır. Baş tanrı dışındaki tüm alt tanrılar, fonksiyonlarına göre ya “kanatlı uysal hizmetkarlara” (meleklere) dönüştürülmüş ya da rakip inançları kötülemek adına “şer odakları” (şeytanlar/iblisler/cinler) olarak yeniden etiketlenmiştir.

 

Öte yandan İbrahimî dinler, kendilerinden önceki antik inançların döngüsel evren algısını kırarak tarih sahnesine çizgisel zamanı ve aşkın tek Tanrı modelini çıkarmıştır. Doğanın içindeki kutsal ruhları (animizmi) temizleyerek doğayı insanın hizmetine sunmuş; hakikati insanın içsel arayışından (Doğu bilgeliğinden) alıp göksel vahyin ve peygamberlerin mutlak otoritesine teslim etmiştir. Sundukları “tek mutlak doğru” iddiası ve çizgisel zamanın yarattığı “kurtuluş aciliyeti”, bu dinleri tarihin en dinamik, fetihçi ve dönüştürücü sosyal güçleri haline getirmiştir.

 

Günümüze ulaşan politeist inançlar

Dünyanın pek çok yerinde ortaya çıkan politeist inançların çoğu gücünü kaybedip yok olurken, bazıları günümüze ulaşabilmiştir: Hinduizm, Şintoizm, Taoizm, Çin'deki yerel halk inançları ve Afrika'daki yerel kabile inançları buna örnektir.

·         Hinduizm, dışarıdan bakıldığında çok tanrılı özellikler gösterir; ama onu yalnızca “çok tanrılı bir din” olarak tanımlamak eksik kalır. Hinduizmde Vişnu, Şiva, Devi (Tanrıça), Ganeşa ve daha pek çok tanrı ve tanrıçaya ibadet edilir. Bu nedenle birçok kişi Hinduizmi politeist sayar. Ancak Hindu felsefesinin önemli akımlarında, bu farklı tanrıların aslında Brahman denen tek ve nihai ilahi gerçeğin farklı tezahürleri olduğu düşünülür. Bu yüzden akademisyenler Hinduizmi tanımlarken kimi zaman politeist (çok tanrılı), kimi zaman henoteist (bir tanrıyı yüceltip diğerlerini inkâr etmeyen), kimi zaman monolatrik (bir tanrıya ibadet edip diğerlerinin varlığını kabul eden), kimi zaman da monoteist (her şeyin tek bir nihai gerçekliğe dayandığını savunan) olarak nitelendirir. Bugün Hindistan'da birçok Hindu pratikte birden çok tanrıya ibadet eder; ama bu tanrıların çoğu, birbirinden bağımsız varlıklar değil, daha yüksek bir ilahi gerçekliğin farklı görünümleri kabul edilir. Bu yönüyle Hinduizm, Antik Yunan ya da Antik Mısır çoktanrıcılığından daha karmaşık bir yapıdadır.

o   Hinduizm, burada bahsettiğimiz tüm antik inançlardan sadece etkilenmemiş; bu inançların neredeyse tamamını bünyesinde eritip, onları binlerce yıl boyunca koruyarak günümüze taşımış yaşayan bir “inanç müzesi” gibidir. O, naturist bir doğa tapınımından animist bir ruh göçüne, totemik hayvan kutsallığından panteist bir evren bütünlüğüne kadar makalemizde saydığımız tüm antik katmanları yok etmeden bünyesinde barındıran, proto-inançların modern dünyada yaşayan en büyük teolojik kalesidir. Dünyanın en eski yaşayan büyük dinlerinden biri olan Hinduizm, İbrahimî dinlerin aksine geçmişteki proto-inançları “batıl” veya “sahte” ilan edip yok etmemiş; tam tersine, onları kendi devasa teolojik çatısının altına birer katman olarak yerleştirmiştir.

·         Şintoizm (Japonya): Doğada, atalarda ve kutsal mekânlarda bulunan çok sayıdaki kami’ye (kutsal varlık) inanılır. Şinto bugün de Japonya'da yaygın biçimde uygulanır.

·         Taoizm ve Çin halk inançları: Çin'de yaygın olan Taoizmin bazı halk uygulamalarında çeşitli tanrı ve ilahi varlıklar yer alır. Yerel Çin inanışları da çok sayıda tanrı, ruh ve ata kültünü barındırır; bu uygulamaların bir kısmı Taoizmle iç içe geçmiştir.

·         Afrika: Kıtanın çeşitli bölgelerinde çok sayıda tanrı, ruh ve ata varlığına dayanan inanç sistemleri hâlâ yaşamaktadır.

 

Politeizmin diğer dinlere en büyük etkisi, insanlığın ilk büyük dinî ve mitolojik mirasını oluşturmuş olmasıdır. Sonraki dinler bu mirastan bazen fikir almış, bazen onu dönüştürmüş, bazen de ona karşı çıkarak kendi kimliğini kurmuştur. Bu nedenle dinler tarihi, dinleri birbirinden kopuk yapılar olarak değil, uzun bir kültürel etkileşim zincirinin halkaları olarak inceler.

 

………………………………………..

 

Buraya kadar Antik İnançlar’dan ayrıntılı olarak bahsettik.

 

Özetle ne demiştik; Natürizm doğayı kutsadı. Animatizm doğanın içine bir güç yerleştirdi. Animizm o güce isim, karakter ve irade verdi. Totemizm o ruhlardan birini “bizim” ilan etti. Panteizm hepsini tek bir bütünde topladı. Şamanizm arada bir aracı yarattı. Politeizm ise ruhları tanrılaştırıp gökyüzüne bir saray kurdu.

 

Şimdi antik inançları “Paganizm” perspektifinden ele alalım.

 

PAGANİZM

Paganizm bir inanç değildir, bir yaftalamadır. Paganizm, günümüzde sıklıkla yanlış anlaşılan, genellikle tek tanrılı dinlerin perspektifinden “putperestlik” veya “ilkel inançlar” olarak yaftalanmış, ancak aslen insanlığın doğayla kurduğu en derin, en estetik ve organik bağı temsil eden geniş bir şemsiye kavramdır.

 

Pek çok kişi Paganizmi Şamanizm veya Politeizm zanneder ve böyle ahkam keser. Bazıları antik inançlara bazıları İbrahimi olmayan tüm dinlere paganizm dendiğini zanneder. Bazıları da İslam öncesi putperest dinlerden bahsederken paganizm terimini kullanır. Bazıları da ilkel antik dinleri pagan olarak addeder.

 

Paganizm tek Tanrı inancına sahip batı dünyası tarafından bölgelerindeki eski dinlere, inançlara ve inanışlara verdikleri genel bir addır. Bir başka deyişle; kendi dinlerinin ilahi olduğuna inananların dünyevi gördükleri başkalarının dinlerine taktığı isimdir. Küçültücü bir ifadedir.

 

Paganizm, köken olarak latince “paganus”, yani “kırsal” sözcüğünden türemiştir. Sadece köylerde görülen, unutulmaya yüz tutmuş dinleri anlatır. Elbette bu “köylü” dinleri: Naturist, Animatist, Animist, Totemist, Panteist, Şamanist ve Politeisttir. Roma İmparatorluğu’nda Hristiyanlık resmi din haline gelip şehirlerde hızla yayılırken, eski doğa inançlarına sadık kalan, değişime direnen taşra ve köy halkını tanımlamak için (biraz da küçümseyici bir edayla) bu terim kullanılmıştır.

 

Paganizm tek bir kurucusu, kutsal kitabı veya merkezi otoritesi olan bir “din” değildir. Aksine, doğa merkezli, antik inanışları ve inançları içeren, çok tanrılı veya panteist bir dünya görüşünü paylaşan kadim inançların bütünüdür.

 

Paganizm tek bir inancı değil, tek Tanrıcılık dışındaki tüm inançları, hatta İbrahimi dinlerin dışladığı dinleri de ifade eder. Biri pagan inançlardan bahsediyorsa hangi pagan inanç olduğunu sormak gerekir. Çünkü “pagan inançlar” kavramı çok genel kapsamlıdır ve birbiriyle kel alakalı dinleri aynı potaya sokmaktır.

 

İbrahimi dinler diğer monoteist dinleri de pagan kabul eder. Örneğin; panteizm, Sabiilik, Bahailik pagan dindir. Hatta önceki İbrahimi din sonraki İbrahimi dini de pagan kabul eder.

 

İslam alimleri Pagan inançlar yerine “batıl inançlar”, “sapkın dinler”, “putperstler”, “müşrikler” diyerek bu sınıflandırmayı (ötekileştirmeyi) yapar. Onlar da kendisinden başka (hatta kendi mezhebinden başka) hiçbir dini inancı sevmezler ve yanına dahi yaklaşmazlar.

 

Arkeolojik ve etimolojik kalıntılara bakacak olursak tüm dinler bu makalede bahsettiğimiz inanışlar ve inançlar üzerinde yükselmiştir. Ama maalesef “pagan”, “sapkın” veya “kafir” yaftasıyla bu inanışları ve inançları ötekileştirirler. Bir tek felsefi inançlar bu antik inançlara çamur atmaz. Ama elbette tek Tanrıcı dinler felsefi inançları da ötekileştirirler.

 

Bundan yüz yıl sonra çoğunluğu ele geçirecek bambaşka bir inanış (deizm, agnostizim veya ateizm olabilir bu) Yahudiliği, Hristiyanlığı ve İslam’ı da pagan sınıfına sokabilir.  

 

Toparlayacak olursak paganizm diye bir din veya inanç yoktur, tek Tanrıcılar tarafından pagan olarak sınıflandırılan dinler ve inançlar vardır. 

 

Not 1: Bazı tarihçiler ve antropologlar pagan inançlarda kadınların daha özgür olduğunu iddia etmişlerdir ama bu iddialarına yönelik yeterli somut kanıtlar ortaya koyamamışlardır. İddialarındaki “daha” kelimesi ilahi dinlerle kıyasla kullanılmıştır. Gerçekten de ilahi dinlerde kadınların özgürlüklerinin erkeklere kıyasla daha az olduğu aşikardır ama pagan kadınlara kıyasla daha az özgür olduklarını iddia edebilir miyiz, bilemiyorum. Ama son 200 yıldaki aydınlanma hareketi sayesinde dünyanın pek çok ülkesinde kadınlar daha özgür hale gelmişlerdir. İlahi dinler de bu kadın özgürleşmesine sesleri pek çıkaramamışlardır.

 

Not 2: Paganlar için ibadet binalara sıkışmaz; açık havada, ormanlarda veya kutsal alanlarda (Örn: Stonehenge) yapılır.

 

Not 3: Pagan inanca sahip olmakla yaftalanan Keltler çok tanrılı bir inanca sahipti. Keltler güneş, ay, yıldızlar gibi tabiatın unsurlarını kutsal kabul ederlerdi ve meşe, dağların zirveleri, nehirler hatta bazı bitkilere saygı gösterirlerdi. Ateş bazı uluhiyetlerin bir sembolü addedilirdi ve güneş ile ilişkiliydi. Ateş temizlenme ve arınma ile ilişkiliydi. Kelt takvimi ay, güneş ve bitkisel döngülerle işlerdi. Arkeolojik kalıntılar her yıl iki ekinoks ve gün dönümünün kutlandığını göstermektedir. Bu festivaller Güneşin konumu ile yapılmaktaydı. Kelt inancının rahiplerine Druid denirdi. MÖ 2000’li yıllarda Orta Avrupa’da ortaya çıkan Keltler ikibin yıl süreyle tüm Avrupaya, Britanya adalarına ve hatta Anadoluya yayılarak kültürlerini, dillerini ve dinlerini yaymışlardır. (Galler, Galya, Galatya, Galata gibi kelimeler Keltleri ifade etmektedir)

 

Paganizmden de bahsederek antik inançlar bölümünü “şimdilik” kapamış olduk. Ama makalenin tezine ulaşabilmek için Felsefi İnançlar ile Monoteizm’den de bahsetmemiz şart.

 

FELSEFİ İNANÇLAR

İlahiyatçıların ve teologların din olarak görmediği, zaten kendilerini de din olarak görmeyen ama milyonlarca takipçisi olan felsefi diyebileceğimi inançlardan da bahsetmek istiyorum. Bunlar; Budizm, Konfüçyüsçülük, Taoizm, Jainizim ve benzeri inançlardır. Bunlar yalnızca “inanç” değil, aynı zamanda hayat felsefesi, ahlak sistemi ve dünya görüşü olarak da görülürler. Ancak en doğru tanımla bunlar, “Bir Yaşam Sanatı ve Varoluş Bilgeliği”dir.

 

Bu inançlarda İbrahimi dinlerdeki gibi Tanrı, vahiy, peygamberler yoktur. Daha çok insan davranışı, ahlak, bilgelik, zihnin eğitimi, evrenle uyum gibi kavramlar vardır. Bu nedenle bazı akademisyenler bunları “din” olarak görse de bunları “felsefi inançlar” olarak kategorize etmemiz daha doğru olur. Zaten bunların dinlerle değil, daha çok antik inanış ve antik inançlarla bağı vardır. Dinlere özenmezler ama dinlerin onlara özenmeye çalıştığı görülür. Nitekim dinlerin içinde heterodoks oluşumlara sebebiyet verdikleri görülmüştür.

 

Din olmamalarına rağmen bildiğimiz dinler gibi inananları için kültürel bir tutkal görevi görmektedirler. Bu felsefi inançları kısaca ele alırsak neden din olmadıklarını ama din görevi gördüklerini anlayabiliriz.  Özellikle Asya kıtasında filizlenen ve insan zihnini muazzam şekilde şekillendiren bu felsefi inanç sistemlerini ana hatlarıyla aşağıda görebilirsiniz:

 

Budizm, MÖ 6. yüzyılda Kuzey Hindistan'da yaşamış olan Siddhartha Gautama (Buda) tarafından başlatılmıştır. Temel amacı insanın acı çekmesinin nedenini anlamak ve bundan kurtulmanın yolunu göstermektir. Budizmin merkezinde Dört Yüce Gerçek bulunur: (1) Hayatta acı ve tatminsizlik vardır. (2) Bunun nedeni arzu ve bağlanmadır. (3) Acının sona ermesi mümkündür. (4) Bunun yolu Sekiz Aşamalı Yol'dur. Acıdan kurtulmak ve doğum-ölüm döngüsünden (Samsara) çıkıp mutlak huzura (Nirvana) ulaşmak için doğru inanç, doğru eylem, doğru meditasyon ve doğru yaşam biçimi gerekir. Budizm’e göre her eylemin bir sonucu vardır. Ne ekersen onu biçersin mantığı, ahlaki sorumluluğu tamamen bireyin omzuna yükler. Budizm’de yaratıcı bir Tanrı inancı zorunlu değildir. Bu nedenle birçok akademisyen Budizm’i teist olmayan (nontheistic) bir din veya felsefi din olarak niteler.

 

Jainizm Budizm ile aynı dönemde (MÖ 6. yy) Mahavira tarafından Hindistan'da sistemleştirilen, ahlaki disiplin ve çileciliğin sınırlarını zorlayan radikal bir felsefi inançtır. Temel ilkeleri: Hiçbir canlıya zarar vermemek, Şiddetsizlik, Öz disiplin ve Manevi arınmadır. Jainizm dünyevi olan her şeyden (mülkiyet, giysiler, arzular) arınarak ruhu maddiyatın bağlarından kurtarmayı amaçlar. Jainizmde de yaratıcı bir Tanrı fikri merkezi değildir.

 

Konfüçyüsçülük, MÖ 6. yüzyılda Çinli düşünür Konfüçyüs (Kong Fuzi) tarafından sistemleştirildi. Konfüçyüsçülük esas olarak; İyi insan olmak, Aileye saygı, Toplumsal düzen, Adalet, Eğitim ve Erdemli yönetim ile ilgilenir. Metafizik veya ölüm sonrasıyla neredeyse hiç ilgilenmez. Konfüçyüsçülükteki temel soru: “Evreni kim yarattı?” değil, “İnsan nasıl yaşamalıdır?” sorusudur. Bu yüzden birçok kişi Konfüçyüsçülüğü bir din değil, ahlak ve siyaset felsefesi olarak görür. Konfüçyüsçülüğe göre; toplumun huzuru, bireyin ahlaklı olmasına ve hiyerarşik ilişkilere saygı duymasına bağlıdır (Evladın babaya, halkın yöneticiye saygısı). Konfüçyüsçülük, yöneticilerin soylu doğdukları için değil, bilge ve ahlaklı oldukları için başta olması gerektiğini savunur. Çin bürokrasisini ve devlet aklını 2000 yılı aşkın süre ayakta tutan omurga bu felsefedir.

 

Taoizm de Çin kökenlidir. Kurucu figür olarak genellikle MÖ 6. yüzyılda Çin'de yaşadığı kabul edilen Laozi (Lao Tzu) gösterilir. Taoizmin temel kavramı “Tao (Yol)” dur. Tao: Evrenin doğal düzeni, her şeyin kaynağı olan ilke olarak anlaşılır. Taoizm insanın doğayla uyum içinde yaşamasını öğütler. Ünlü yin-yang düşüncesi bu gelenekle ilişkilidir: gece-gündüz, kadın-erkek, karanlık-aydınlık gibi karşıtlıkların aslında birbirini tamamladığını savunur. Eylemsizlik ilkesine (Wu Wei) göre; akıntıya karşı yüzmemek, doğanın ve evrenin doğal akışına müdahale etmeden, onunla uyum içinde yaşamaktır. Taoist bilge için en büyük erdem, su gibi esnek ve iddiasız olmaktır. Felsefi boyutuyla, daha önce bahsettiğim Natürizm ve panteizm akımlarının doğu mistisizmiyle birleşmiş en estetik halidir.

 

Gördüğünüz gibi bu felsefi inançlar İbrahimi dinlere benzememekle birlikte antik inanışları ve inançları seküler bir formatta ele alan kutsal sistemler gibidir.

 

Bu sistemleri, daha önce konuştuğumuz antik ve teolojik inançlardan ayıran ve ortaklaştıran çok net çizgiler vardır:

·         İnsanın Merkezde Olması: Semavi dinlerde yukarıdan aşağıya (Tanrı'dan insana) bir mesaj akışı varken; bu felsefi inançlarda aşağıdan yukarıya veya içten dışa (İnsanın evreni ve kendini keşfetmesi) bir süreç işler.

·         Doğa ile Entegrasyon: Özellikle Taoizm ve Budizm, insanın doğanın hakimi değil, onun bir parçası olduğunu söyleyerek paganizm ve Natürizm ile çok derin felsefi bağlar kurar.

·         Kozmik Adalet: Kişiselleşmiş bir tanrının ödül veya ceza vermesine ihtiyaç duymazlar. Evrenin kendi iç mekanizması (Karma veya Tao'nun dengesi) adaleti zekice ve kendiliğinden sağlar.

 

Bu felsefi inançlar; insanın metafizik korkularını (ölüm, cehennem vb.) sakinleştirmekten ziyade, “Şimdi ve burada nasıl doğru, dengeli ve huzurlu bir yaşam sürülebilir?” sorusuna rasyonel ve derin yanıtlar arar.

 

Peki felsefenin beşiği olan Antik Yunanda felsefi inanç gelişti mi? İnanç değil ama inanış diyebileceğimiz bazı hareketler oldu.

·         Pisagorculuk: Batı düşüncesinde felsefi inançların ilk ve en radikal örneği Pisagor (Pythagoras, MÖ 570-495) ve onun gizemli okuludur. Pisagorculuk; matematiği mistisizmle birleştiren, ruh göçüne (reenkarnasyon) inanan, evrendeki matematiksel harmoniyi panteist bir sezgiyle kutsayan ezoterik bir felsefi inanıştır. Bu yönüyle Doğu'daki Budizm ve Jainizm gibi, tanrısız ama derin dogmaları ve arınma ritüelleri olan bir yaşam sanatı sunmuştur.

·         Sokratçılık: MÖ 470-399 yılları arasında yaşamış ünlü Yunanlı filozof Sokrates, kirlenen, bireyi ve toplumu sömüren politeizme karşı alternatif bir inanç anlayışı önermiştir. Atina'nın çok tanrılı panteonunu, mitolojik anlatılarını ve dışsal ritüellerini sorgulayan Sokrates, ahlakı tanrıların tekelinden alıp insan aklına ve vicdanına teslim etmiştir. Onun 'Daimon' (iç ses) adını verdiği içsel rehber, insanın metafizik hakikati ve doğru yaşamı kendi içinde aramaya başlamasının, yani teolojik dinlerden felsefi ve etik inançlara geçişin en büyük Batı modelidir. Bu görüşlerinden dolayı ölüme cezasına çarptırılmıştır. Sokrates Batı felsefesinin babası sayılsa da, zihniyet ve ruh olarak Doğu’nun din çıkaran bilge filozoflarıyla (Buddha, Mahavira, Konfüçyüs, Laozi,) aynı frekansta vaazlar vermiştir.

 

Not 1: Grekçe “içsel, içeriye ait olan” anlamına gelen esoterikos kelimesinden türeyen ezoterizm (içrekçilik), derin ve evrensel sırların, herkesin erişimine açık olmadığını savunan bir öğreti sistemidir. Ezoterizme göre hakikat; semboller, alegoriler ve gizli ayinler arkasında saklıdır. Bu bilgi kitlelere (avama) değil, sadece belirli aşamalardan geçerek “hazırlanmış ve hak etmiş” seçilmiş kişilere (inisye olanlara) aşamalı olarak aktarılır. Sadece dinde değil siyasette, sanatta, ticarette ve daha pek çok alanda da görülür. Çünkü ezoterizm temelde bir yöntem, örgütlenme modeli ve bilgi aktarım biçimidir. “Ezoterizm” terimi modern felsefe ve sosyolojiye kavramsal olarak ilk kez 1828 yılında Fransız düşünür Jacques Matter tarafından kazandırılmıştır. Bence dindeki ezoterizm; ortodoks (çoğunluk olan) dini görüşten farklı (aykırı) dini görüşlere ve ritüellere sahip olan heterodoks (azınlık) inançların yer altına inmesi ve inançlarını gizli yaşamalarının metodolojisidir. Bu yüzden hemen her din ilk evrelerinde ezoterik takılmıştır.

 

Not 2: Alman varoluşçu filozof Karl Jaspers (1883-1969) ikinci dünya savaşı sonrasında yayımlanan “Tarihin Kökeni ve Amacı” adlı eserinde MÖ 800 ile MÖ 200 yılları arasını Eksen Çağı olarak niteler. Jaspers’a  göre bu dönem insanlığın en radikal ve belirleyici zihinsel/ruhsal dönüşüm dönemidir. Jaspers, "Bugün bildiğimiz anlamda insan, işte bu dönemde doğmuştur" der. Bu tarihten itibaren insanlık, mitsel çağdan çıkıp öz-farkındalık, eleştirel akıl ve evrensel ahlak çağına adım atmıştır.  Jaspers’a göre İsa’nın doğumu Hristiyan dünyası için bir eksen kabul edilse de, bu yaklaşım evrensel değildir (Çinliler veya Hintliler için geçerli değildir). Ancak MÖ 500 civarındaki bu dönüşüm, tüm insanlığı kapsayan gerçek ve tarafsız bir tarihsel eksendir.

 

Jaspers’a göre Eksen Çağı, birbirleriyle hiçbir doğrudan iletişim, etkileşim veya coğrafi bağ bulunmayan üç büyük uygarlık merkezinde aynı tarihsel zaman diliminde eş zamanlı olarak gerçekleşen devasa bir "zihinsel ve ruhsal patlama"dır. Bu üç ana merkez ve orada ortaya çıkan figürler şunlardır:

·         Çin: Konfüçyüs, Laozi (Lao Tzu), Mozi ve Çin felsefesinin yüz düşünce okulu.

·         Hindistan: Gautama Buddha (Budizm), Mahavira (Caynizm), Upanişadlar’ın yazarları ve Hinduizmin felsefi temelleri.

·         İran & Yakındoğu: Zerdüşt (Zerdüştlük) ve İsrailoğulları Peygamberleri (İlya, İşaya, Yirmaya vb. - Tek tanrılı dinlerin kökleri).

·         Yunanistan: Parmenides, Herakleitos, Sokrates, Platon, Aristoteles, Aiskhylos ve Thukydides gibi filozof, trajedisyen ve tarihçiler.

 

Jaspers’a göre Eksen Çağı ile birlikte insan kendi varlığı üzerine, ölüm üzerine ve evrenin doğası üzerine bireysel olarak düşünmeye başladı. Geleneksel mitleri, efsaneleri ve tanrısal anlatıları sorgulayarak mantıksal (rasyonel) ve felsefi açıklamalar aradı.

 

Eksen Çağı öncesinde dinler ve ritüeller tamamen "faydacı" (avın iyi geçmesi, yağmur yağması, kabilenin korunması) nitelikteydi. Eksen Çağı düşünürleri ve peygamberleri ise Tanrı'yı veya evrensel ilkeyi (Yunan'da Logos, Çin'de Tao, Hindistan'da Dharma) yerel çıkarların ötesine taşıyarak evrensel/aşkın bir boyuta oturttular. Dini ritüel ve kurbanlardan ziyade içsel ahlakı, vicdanı, merhameti, adaleti ve nefis terbiyesini öne çıkardılar.

 

MONOTEİZM

Monoteizm, tek tanrıya inanmaktır” tanımı doğrudur ama yetersizdir. Bu tanımla bakarsanız monoteizm, politeizmin sadeleştirilmiş hâli gibi görünür, sanki on iki tanrılı bir panteondan on birini silmişsiniz gibi.

 

Oysa olan bu değildir. Buraya kadar anlattığım bütün inançlarda kutsal olan, evrenin içindedir. Natürizmde kutsal olan; dağın ve güneşin kendisidir. Animizmde kutsal olan; nehrin içindeki ruhtur. Panteizmde kutsal olan; evrenin toplamıdır. Politeizmde tanrılar Olimpos'ta, yani haritada bir yerde otururlar; evlenirler, kavga ederler, yaralanırlar. Onlar evrenin sakinleridir.

 

Monoteizmde ise tanrı, evrenin dışına çıkar. Evreni yaratmıştır, dolayısıyla ondan öncedir ve ondan bağımsızdır. Buna aşkınlık diyoruz ve bence inanç tarihindeki en büyük kavramsal sıçrama budur. Bu tek hamle, arkasından her şeyi değiştirdi:

·         Tanrının bir yeri olmadığı için, artık bir toprağa bağlı değildir. Yanınızda taşıyabilirsiniz.

·         Tanrının bir rakibi olmadığı için, artık bir konseye danışmaz. Kararı nihaidir.

·         Tanrının bir bedeni olmadığı için, artık heykeli yapılamaz (put yasağı buradan çıkar).

·         Ve en önemlisi: Doğa artık kutsal değildir. Dağ sadece dağdır, nehir sadece nehirdir. Tanrı oradan çekilmiş, yukarı taşınmıştır.

 

Monoteizm, insanlığın yazıyı icat ettikten sonra doğan ilk büyük inanç biçimidir. Antik inançlara dair elimizde kanıtlar çok azken, monoteist inançlara dair elimizde tabletler, yazıtlar, kanun metinleri ve kutsal kitaplar vardır. Bunlardan yola çıkarak monoteizmin köşe taşlarını aşağıdaki gibi sıralayabiliriz.

·         MÖ 14. Yüzyıl: İlk deneme ve ilk başarısızlık. Firavun Akhenaten, Mısır'ın kalabalık panteonunu bir kenara bırakıp yalnızca güneş diski Aten'e tapınmayı dayattı. Ölümünden sonra reform çöktü, adı anıtlardan silindi, eski düzen geri geldi. Yaklaşık 20 yıl sürdü.

·         MÖ 12.-6. Yüzyıllar: Asıl kuluçka dönemi. İsrailoğullarının Yahve inancı, Kenan panteonunun içinden yavaş yavaş sıyrıldı. Bu bir anda olmadı; yüzyıllar sürdü. (Yahudiler dinlerini başlatan peygamberleri İbrahim’i MÖ 2000 ile MÖ 1800 yılları arasına tarihlerler)

·         MÖ 6. Yüzyıl: Kırılma noktası. Babil Sürgünü. Bence monoteizmin gerçek doğum tarihi budur ve nedenini birazdan anlatacağım.

·         MÖ 6. yüzyıl civarı: Zerdüştlük. İran'da Ahura Mazda merkezli, düalist ögeler taşıyan bir sistem. Monoteizme giden yolda hem rakip hem besleyici oldu.

·         MS 1. Yüzyıl: Hristiyanlık, Yahudiliğin içinden çıktı.

·         MS 7. Yüzyıl: İslam, aynı damarın en katı monoteist yorumu olarak sahneye çıktı.

 

Yani insanlık 300 bin yıllık tarihinin son %1'lik diliminde monoteizmle tanıştı. Buraya kadar anlattığım inançların yanında monoteizm son derece taze bir fikirdir. Bugün dünya nüfusunun yarısından fazlasının bağlı olduğu bu inanç biçimi, insanlığın toplam serüveninin neredeyse tamamında yoktu.

 

Monoteizmi tek bir nedene bağlamak, buraya kadar kurduğum bütün mantığa aykırı olur. Diğer bütün inançlar gibi bu da birden çok damardan beslendi. Bence beş damar var.

 

1.       İmparatorluk mantığı: Tek kral, tek tanrı

Politeizm bölümünde şunu söylemiştim: Panteonlar, toplumun gökyüzüne yansımasıdır. Şehir devletlerinde kral, komutanlar, valiler ve zanaatkârlar varsa; gökyüzünde de baştanrı, savaş tanrısı, bereket tanrıçası vardır. Bu mantık tersine de işler. Yeryüzündeki siyasi yapı değişirse, gökyüzü de değişir.

MÖ 1. binyılda Ortadoğu'da olan tam olarak buydu. Asur, Babil ve Pers imparatorlukları, birbirinden bağımsız yüzlerce şehir devletini tek bir merkezi otoritenin altında topladı. Artık her şehrin kendi kralı yoktu; her şeye hükmeden tek bir kral vardı, valileri onun memuruydu, kararına itiraz edilmezdi.

Böyle bir dünyada, kavga eden ve birbirini kandıran bir tanrılar konseyi fikri eskimeye başladı. Yeni siyasi tecrübe, yeni bir ilahi model öneriyordu: mutlak, tek, itirazsız bir iktidar.

Not: Bu gözlemi ilk yapan ben değilim; din sosyolojisinde epey eski bir tespittir. Ama ben burada bir adım daha atıyorum: Monoteizm bir imparatorluk fikridir. Nitekim tarihte kabile dinleri neredeyse hep çoktanrılıdır; imparatorluk dinleri ise tek tanrıya doğru kayar. Tanrının sayısı, iktidarın biçimini takip eder.

 

2.       Sürgün: Taşınabilir tanrının icadı

Antik dünyada tanrılar toprağa bağlıydı. Bir tanrı, bir şehrin, bir dağın, bir nehrin tanrısıydı. Nitekim savaşta yenilen halkın tanrısı da yenilmiş sayılırdı; galip taraf yenilenin tapınağındaki heykeli alıp kendi tapınağına götürür, böylece o tanrıyı da esir alırdı.

Bu mantığa göre, MÖ 586'da Babil Kudüs'ü yıkıp halkı sürgüne götürdüğünde Yahve inancının bitmesi gerekirdi. Tapınak yıkılmıştı, toprak elden gitmişti, kral esirdi. Kural gereği Marduk kazanmış, Yahve kaybetmişti.

Olan bu olmadı. Sürgündeki topluluk, yenilgiyi tanrılarının zayıflığı olarak değil, kendi günahlarının cezası olarak yorumladı. Yani Yahve yenilmemişti; Yahve, kendi halkını cezalandırmak için Babil'i kullanmıştı. Böylece Babil'in zaferi bile Yahve'nin gücünün kanıtına dönüştü.

Bence monoteizmin gerçek doğum anı budur. Çünkü bu yorum, tanrıyı toprağın esaretinden kurtarır. Toprağı olmayan bir tanrı, her yerdedir. Tapınağı olmayan bir tanrı, her yerde ibadet edilebilendir. Ve düşmanın tanrılarını bile kullanabilen bir tanrının yanında, o düşman tanrılar zaten yoktur.

Bir travma, bir teolojiye dönüştü.

 

3.       Yazı: Donan inanç

Daha önce anlattığım bütün antik inançlar sözlüydü. Sözlü inanç akışkandır: her şaman kendi yorumunu katar, her klan komşusundan bir şey alır, her nesil biraz değiştirir. Bu yüzden antik inançların hepsi senkretiktir; kaçınılmaz olarak birbirine karışırlar.

Yazı bunu durdurdu. Bir inanç kitaba geçtiği anda, o inancın bir standart metni oluşur. Artık “böyle mi demişti, şöyle mi demişti” tartışması bitmiştir; metne bakılır. Bu, iki devasa sonuç doğurdu:

·         Ortodoksi mümkün hâle geldi. Yani “doğru inanç” diye bir şey tanımlanabilir oldu (ve dolayısıyla “sapkınlık” da). Şamanist bir dünyada kimse kimseyi sapkınlıkla suçlayamazdı, çünkü karşılaştırılacak bir metin yoktu.

·         İnanç, taşıyıcısından bağımsızlaştı. Şaman ölünce bilgisinin bir kısmı onunla giderdi. Kitap ölmez. Böylece din, kurucusunu aşan bir kuruma dönüştü.

Bu makalenin en başında dilin gelişiminin inanışları doğurduğunu savunmuştum. Şimdi aynı şeyin ikinci perdesini söylüyorum: Dil inanışı doğurdu, yazı ise dini kurumsallaştırdı.

 

4.       Felsefi soyutlama: Tek ilke arayışı

Aynı yüzyıllarda, Ortadoğu'nun batısında bambaşka bir damardan benzer bir sonuca varılıyordu.

Antik Yunan filozofları, evreni tek bir ilkeyle açıklamaya çalışıyorlardı. Thales suyu, Anaksimenes havayı, Herakleitos logosu önerdi. Ve daha önce andığım Ksenofanes, tanrıların insan tarafından insana benzetilerek uydurulduğunu söyledikten sonra bir adım daha attı: Ona göre tek, hareketsiz, insana hiç benzemeyen bir tanrı vardı.

Aristoteles ise bunu “İlk Hareket Ettirici”ye bağladı: Her hareketin bir nedeni varsa, en başta kendisi hareket etmeyen bir neden olmalıdır.

Buradaki tanrı, kimseye kızmaz, kimseyi kayırmaz, dua almaz. Felsefi bir zorunluluktur. Ama şu çok önemlidir: Bu felsefi tek tanrı, yüzyıllar sonra Yahudi, Hristiyan ve İslam düşünürlerinin (Filon, Augustinus, Farabi, İbn Sina, Maimonides, Aquinas) elinde, vahiy kaynaklı tek tanrıyla birleştirildi. Bugün camide, kilisede ve sinagogda anlatılan “her şeyi bilen, her yerde olan, zamanın ve mekânın ötesindeki” tanrı tarifi, büyük ölçüde Yunan felsefesinin dilidir.

Yani monoteizmin bir ayağı sürgündeki bir halkta, diğer ayağı Ege kıyısındaki filozoflardadır.

 

5.       Rahiplerin rekabeti

Politeizm bölümünde tapınakların birer banka, ambar ve idari merkez olduğunu anlatmıştım. Tapınak ekonomisi demek, tapınak rekabeti demektir.

Onlarca tanrının onlarca tapınağı ve onlarca rahip sınıfı varken, gelir de bölünür. Tek bir tanrı ve tek bir tapınak ise geliri, otoriteyi ve meşruiyeti tek elde toplar. Nitekim İsrail tarihinde monoteizme geçiş, aynı zamanda taşradaki yerel sunakların kapatılıp ibadetin Kudüs'te tekelleştirildiği bir sürecin adıdır.

Bunu bir komplo olarak anlatmıyorum. Sadece şunu söylüyorum: Teolojik bir fikir, aynı zamanda birilerinin işine yarıyorsa, yayılma şansı artar.

 

Monoteizm bir sabah aniden icat edilmedi. Politeizmden monoteizme geçiş, aradaki köprü kavramlar üzerinden yürüdü:

·         Politeizm: Birçok tanrı var, hepsine tapınılır.

·         Henoteizm: Birçok tanrı var, ama bizimki en büyüğü. (“Başka tanrılar da var, ama kabilemizin koruyucusu Marduk'tur.”)

·         Monolatri: Başka tanrılar var ama biz sadece kendimizinkine taparız. Diğerlerinin varlığı reddedilmez, sadece ilgi alanımız dışındadır.

·         Monoteizm: Başka tanrı yoktur. Diğerleri hiç var olmadı.

 

Bu son adım göründüğünden çok daha büyüktür. Çünkü monolatriye kadar herkes birbirinin tanrısına saygı gösterebilirdi; komşunun tanrısı sahte değil, sadece bizim işimiz değildi. Monoteizmle birlikte komşunun tanrısı sahte ilan edildi. İnanç tarihinde “yanlış din” kavramı bu adımda doğdu.

 

İbranice metinlerin kendisi bu geçişin izlerini taşır. Metinlerde başka tanrılara tapınmak yasaklanırken, çoğu zaman o tanrıların var olmadığı değil, onlara tapılmaması gerektiği söylenir. Kenan panteonunun baş tanrısının adı olan “El” ve çoğul biçimi “Elohim”, Yahve'yi adlandırmak için devralınmıştır. Bazı arkeolojik yazıtlarda geçen “Yahve ve onun Aşerası” ifadesi, kimi araştırmacılarca Yahve'nin bir zamanlar bir tanrıçayla eşleştirilmiş olabileceğine yorulur.

 

Yani metnin kendisi, kendinden önceki katmanı tam silememiştir. Tıpkı üzerine yeniden yazılmış bir parşömen gibi, altta eski yazı hâlâ okunmaktadır.

 

Antik inançlarda zaman döngüseldi. Mevsimler döner, ay büyür küçülür, ruhlar doğar ölür ve yeniden doğar. Reenkarnasyon fikri bu döngüsel zamanın çocuğudur. Monoteizm zamanı bir doğruya çevirdi: bir yaratılış, bir tarih, bir kıyamet, bir nihai hüküm. Zamanın başı ve sonu vardır; bir daha dönmez.

 

Bu, sanıldığından çok daha ciddi bir sonuç doğurdu. Döngüsel zamanda acele etmeye gerek yoktur; kaçırdığınız fırsat bir sonraki turda karşınıza çıkar. Çizgisel zamanda ise tek bir hayatınız vardır ve o hayatta verdiğiniz karar sonsuza kadar bağlayıcıdır. Bu, insana muazzam bir aciliyet duygusu yükledi. Monoteist dinlerin tarihin en dinamik, en fetihçi ve en dönüştürücü sosyal güçleri hâline gelmesinde bence bu aciliyetin payı büyüktür.

 

Politeist dünyada “benim tanrım gerçek, seninki sahte” kavgası pek görülmezdi. Bir halk diğerini fethettiğinde karşı tarafın tanrısını sisteme dahil ederdi; Romalılar Yunan tanrılarını kendi tanrılarıyla eşleştirdi. Monoteizmde bu mümkün değildir. Tek tanrı varsa, diğerlerine tapan yanılıyordur. Ve eğer bu, kişinin ebedi kaderini belirliyorsa, onu yanlıştan döndürmek bir merhamet görevi hâline gelir.

 

Buradan iki şey birden doğdu: misyonerlik ve din savaşı. Dünya tarihindeki büyük din savaşlarının, engizisyonların, mezhep kırımlarının neredeyse tamamı monoteist coğrafyalarda yaşandı. Bu bir tesadüf değil, yapısal bir sonuçtur.

 

Not: Bunu bir suçlama olarak yazmıyorum. Aynı yapısal özellik, monoteist dinlerin evrensel ahlak fikrini (bütün insanlar tek tanrının kuludur, dolayısıyla eşittir) üretmesini de sağladı. Kabile dinleri ahlakı kabileyle sınırlar; monoteizm ahlakı insanlığa genişletti. Aynı kökten hem evrensel kardeşlik hem evrensel düşmanlık çıktı.

 

Monoteizm ile birlikte doğa kutsallıktan arındı. Bu, bence monoteizmin en az konuşulan ama en büyük etkisidir.

 

Animist bir insan için ormanı kesmek, bir komşuyu öldürmektir. Nehri kirletmek, bir ruhu incitmektir. Doğa özneydi; onunla pazarlık edilir, ondan izin istenir, ona teşekkür edilirdi.

 

Monoteizm tanrıyı doğadan çekip yukarı taşıdığında, geriye ruhsuz bir madde kaldı. Dağ artık bir tanrı değil, taş yığınıdır. Nehir artık bir ruh değil, akan sudur. Üstelik bu maddi dünya, insanın hizmetine verilmiştir.

 

Bunun iki zıt sonucu oldu:

·         Bilim kolaylaştı. İçinde ruh olan bir nehri deneye tabi tutamazsınız; ondan izin istemeniz gerekir. Ama sadece “su” olan bir nehri ölçebilir, kanunlarını arayabilirsiniz. Doğanın büyüsünün bozulması, doğanın incelenebilmesinin önünü açtı. Modern bilimin monoteist coğrafyalarda filizlenmesi ilginç bir tesadüf değildir.

·         Sömürü kolaylaştı. Ruhu olmayan bir doğa, sınırsızca alınabilecek bir hammadde deposudur. Bugünkü çevre krizinin felsefi kökünü bu kopuşta arayan düşünürler haksız değildir. Nitekim modern ekolojik hareketin, panteizme ve animizme geri dönmeye çalışmasının nedeni de budur.

 

Alman Mısırbilimci, kültür tarihçisi ve din bilimci Jan Assmann (1938–2024) “Tektanrıcılığın Bedeli” adlı eserinde, insanlığın polytheism’den (çoktanrıcılık) monotheism’e (tektanrıcılık) geçişini sıradan bir “gelişme” veya “ilerleme” olarak görmez; bu geçişin kültürel, zihinsel ve toplumsal maliyetlerini sorgular. Tektanrıcılık, insanlık tarihine “doğru” ile “yanlış” (veya hakikat ile hurafe) arasındaki radikal ayrımı sokmuştur. Bu zihinsel devrim, hoşgörülü ve kapsayıcı olan politeist dünyayı yıkmış; beraberinde dini intoleransı, şiddeti ve dünyayı “biz ve onlar” olarak bölen ikilikçi bir yapıyı getirmiştir.

 

Politeist dinlerde savaşlar siyasi veya toprağa dayalı nedenlerle yapılırdı; “ötekinin tanrısını yok etmek” gibi bir amaç yoktu. Tektanrıcılık ise sahte tanrıları ve putperestliği bir “günah” ve “düşmanlık” olarak tanımladığı için, tarihte ilk kez “Dini Şiddet” ve “Kutsal Savaş” kavramlarını üretti. Tektanrıcılığın ödediği veya ödettiği ana “bedel” budur.

 

Assmann bir Mısırbilimci olarak, Kitab-ı Mukaddes'teki Mısır imgesini inceler. Tektanrıcılık (özellikle Yahudilik), kendisini Mısır’ın çoktanrılı ve görsel/putperest kültürünün “zıttı” olarak inşa etmiştir. Mısır, tektanrılı bellekte “kölelik, karanlık ve putperestlik” diyarı olarak kodlanırken; İsrail “özgürlük ve hakikat” diyarı yapılmıştır. Bu durum, tektanrıcılığın kendi kimliğini kurmak için sürekli bir “öteki/düşman” imgesine ihtiyaç duyduğunu gösterir.

 

Monoteizm “kötülük” problemini de doğurdu. Politeizmde kötülüğü açıklamak kolaydır: Tanrılar çoktur, kavga ederler, biri sizi sever öteki sevmez. Deprem olduysa deniz tanrısı kızmıştır, hepsi bu.

 

Monoteizm bu kolaylığı kaybetti. Eğer tanrı tek, her şeye gücü yeten ve mutlak iyi ise, dünyadaki acı nereden geliyor? Üçünden biri doğru değilse cevap kolaydır; ama üçü de doğruysa soru cevapsız kalır.

 

Bu soruna felsefede teodise denir ve monoteizmin ürettiği en zor problemdir. İki bin yıldır cevap aranmaktadır: imtihan, özgür irade, ahiretteki telafi, insanın anlayışının sınırlılığı. Hiçbiri herkesi tatmin etmemiştir.

 

İlginçtir: Modern dönemde insanları inançtan uzaklaştıran en güçlü etkenlerden biri de tam olarak bu sorudur. Yani monoteizm, kendi krizini kendi doğurmuştur.

 

Antik inançlar monoteizmin neresinde?

Bu makalede en baştan beri “yeni katman, eskisini silmez; üstüne biner ve eski katman altta yaşamaya devam eder” diyorum. Monoteizm, bu kuralın en güçlü kanıtıdır. Çünkü hiçbir inanç biçimi kendinden öncekini bu kadar sert reddetmemiş, ama hiçbiri de onları bu kadar çok içine almamıştır:

·         Natürizm: Kutsal sayılan dağlar, kutsal sayılan sular, gündönümüne denk düşen bayramlar, ayın hareketine bağlı takvimler.

·         Animatizm: Nazar, muska, tılsım, kutsanmış su, türbe toprağı. Nesnenin bilinci yoktur ama etkisi vardır.

·         Animizm: Melekler ve cinler. Baştanrı dışındaki bütün alt tanrılar ve ruhlar yok edilmedi; fonksiyonlarına göre ya kanatlı hizmetkârlara (melekler) ya da şer odaklarına (şeytanlar, iblisler, cinler) dönüştürüldü. Yani monoteizm ruhları kovmadı, rütbelerini indirdi.

·         Totemizm: Kâbe, Hacerü'l-Esved, haç, tapınak, kutsal sancak. Grubun kimliğini taşıyan, dokunulmaz, etrafında dönülen sembol.

·         Ata kültü: Mezar ziyareti, mevlit, kırkıncı gün, ölünün ardından yapılan törenler, “ruhuna Fatiha”.

·         Panteizm: Tasavvuf, Kabala, Hristiyan mistisizmi. “Vahdet-i vücut”, “Enel Hak”, “fenafillah”… hepsi tek tanrılı bir dinin kalbinde atan panteist nabızlardır.

·         Şamanizm: Cinci hocalar, üfürükçüler, rüya yorumcuları, kurşun dökenler, muskacılar. Rahip sınıfının resmî olarak reddettiği ama halkın hiç bırakmadığı aracı figürü.

·         Politeizm: Azizler, veliler, imamlar, şefaat. Yerel ve işlevsel tanrıların yerini, yerel ve işlevsel kutsal kişiler aldı. Denizcinin duacısı bir deniz tanrısı değil, bir aziz oldu, ama işlevi aynı kaldı.

 

Yani monoteizm, kendinden öncekini kapıdan kovdu; onlar pencereden girdi. Bu bir zaaf değil, bir hayatta kalma stratejisidir bence. Hiçbir din, insanların on binlerce yıllık zihinsel alışkanlıklarını bir emirle silemez. Silmeye çalışan dinler tutmadı; bünyesine katanlar yayıldı.

 

Monoteizm, bu makalede anlattığım en genç, en soyut ve en iddialı inanç biçimidir. Kendinden öncekilerin hepsini reddederek doğdu, ama hepsini içine alarak yaşadı. Tanrıyı evrenin dışına taşıyarak insana hem eşi görülmemiş bir evrensellik hem de eşi görülmemiş bir kesinlik duygusu verdi. Doğayı kutsallıktan arındırarak hem bilimin hem sömürünün önünü açtı. Kötülüğü açıklamayı kolaylaştıracağına, iki bin yıldır cevaplanamayan bir soruya dönüştürdü. Ve bugün, insanlığın yaklaşık üçte biri hâlâ bu dört bin yıllık fikrin bir versiyonuna bağlı.

 

Ama unutmayın: Bir Müslüman nazar boncuğu taşıdığında animatist, türbede dilek tuttuğunda animist, kırkıncı gün mevlit okuttuğunda ata kültünün mensubu, Kâbe'nin etrafında döndüğünde totemist, “Enel Hak” diyen bir dervişi dinlediğinde panteisttir.

 

Katmanlar hiçbir yere gitmedi. Sadece üstlerine bir tane daha eklendi.

 

………………………………………..

 

Karşı tez: Ya sıralama tersse?

Buraya kadar anlattığım her şey, “basitten karmaşığa, çoktan teke” doğru akan bir hikâyeydi. Bu hikâyeye ciddi bir itiraz var ve onu es geçersem haksızlık etmiş olurum.

 

Urmonoteizm (ilksel tektanrıcılık) adı verilen bu görüş, özellikle Avusturyalı din tarihçisi Wilhelm Schmidt (1868-1954) tarafından savunuldu. Öncesinde İskoç yazar Andrew Lang (1844-1912), saha kayıtlarında ilginç bir şey fark etmişti: Dünyanın birbirinden çok uzak ve “en ilkel” sayılan avcı-toplayıcı halklarının pek çoğunda (Avustralya Aborjinlerinde, Afrika'daki Pigmelerde, Ateş Ülkesi yerlilerinde) gökte oturan, dünyayı yaratmış, ahlakı gözeten, heykeli yapılmayan ve genelde uzak duran tek bir yüce varlık fikri vardı.

 

Lang ve Schmidt'in çıkarımı şuydu: Eğer bu fikir en izole, en küçük ve en “gelişmemiş” topluluklarda bulunuyorsa, o hâlde tek tanrı fikri karmaşıklığın sonucu değil, en eski katmanın kendisi olabilir. Yani insanlık tek tanrıyla başlamış, sonra ruhlar, totemler ve tanrılar bu saf fikri kirletmiş olabilir.

 

Aynı görüşün teolojik karşılığı İslam düşüncesindeki fıtrat kavramında vardır: İnsan tevhide yatkın doğar; şirk sonradan öğrenilen bir sapmadır. Yahudi ve Hristiyan geleneklerinde de benzer bir ilksel saflık anlatısı bulunur.

 

Bu itirazı ciddiye almak gerekir. Çünkü Lang'in dayandığı etnografik gözlem gerçektir — “yüce gök varlığı” (high god) fikri hakikaten çok yaygındır ve bunu görmezden gelmek dürüst olmaz.

 

Lang ve Schmidt'in iddialarına benim cevaplarım şunlardır:

1.       Yüce gök varlığı, monoteizm değildir. Bu figürlerin neredeyse hepsi bir nevi deist tanrı tanımıdır, yani “işten el çekmiş tanrı”dır: dünyayı yaratmış, sonra çekilmiş, gündelik hayata karışmayan, kendisine pek dua bile edilmeyen uzak bir varlık. Aynı topluluklar günlük ihtiyaçları için ruhlara, atalara ve totemlere yönelir. Yani orada tek tanrı inancı değil, tek tanrı fikri vardır, ve o fikrin yanında düzinelerce ruh yaşamaktadır. Bu, monoteizm değil henoteizme yakın bir tablodur.

2.       Saha kayıtları bakir değildir. Lang ve Schmidt'in dayandığı gözlemlerin büyük kısmı, misyonerlerin ve sömürge memurlarının kayıtlarıdır. Bu toplulukların çoğu, kaydedilmeden önce yüzyıllarca Hristiyan veya Müslüman komşularla temas etmişti. ”Bunlarda da tek tanrı var” diyen kişinin, aradığı şeyi bulmaya güçlü bir eğilimi olduğunu hesaba katmak gerekir.

 

………………………………………..

 

Antik inanışlar ve antik inançlar, monoteizmin (İbrahimi dinlerin) ortaya çıkmasıyla güçlerini kaybetmiş olsalar da insanlığın benliğinde yaşamaya devam etmekte ve zaman zaman boy vermektedir. İslam’ın içindeki tasavvufi akımlar aslında antik inanışların ve antik inançların kripto tezahürleridir. Alevilik, Nusayrilik bu tip dini akımlardır. Bu akımların bazıları Ezidilik gibi, Dürzilik gibi kendi ayakları üzerinde duran dinlere dönüşmüşlerdir.  Hristiyanlığın içindeki Mormonluk, Rastafaryanizm ile Yahudiliğin içindeki Samirilik de antik inanışların ve antik inançların etkisiyle ortodoks görüşten ayrılarak boy vermiş heterodoks inançlardır.

 

Yani antik inanışlar ve inançlar kaybolmamış, gündelik hayatımızda ve inandığımız dinlerin içinde yaşamaya devam etmektedirler.

 

Bu uzun makalenin ilk yarısını özetleyecek olursak;

·         300 bin yıl önce Afrika’da evrimleşen insanoğlu 200 bin yıl boyunca inanış geliştirmemiş gibi görünüyor. Çünkü dili henüz inanış geliştirecek kadar gelişmemişti.

·         100 bin yıl önce insanoğlu ölülerini gömmeye başladı. Bu inanış geliştirmeye başladığını göstergesidir. Öyleyse dili de gelişmiştir. Yada dili geliştiği için inanış geliştirmiştir, bu da onları ölülerini gömmeye yöneltmiştir.

·         90 bin yıl önce doğadaki bazı nesnelere tapınım başladı (Natürizm).

·         80 bin yıl önce doğadaki bazı şeylerin içinde güç (etki/mana) olduğu inancına ulaşıldı (Animatizm)

·         70 bin yıl önce Afrika’daki atalarımız ruh kavramını geliştirdiler ve bazı ruhların kutsal olduğuna inandılar (Animizm). Animizm inancı daha komplikeydi ve güç vericiydi. Böylece cesareti artan insanoğlu daha uzun mesafeler kat ettiler ve Afrika dışına adım attılar.

·         Afrika dışında hayatta kalmak için daha kalabalık gruplar halinde yaşamaları gerekiyordu, bunu sağlamanın yolu Totemizm idi. 60 bin yıl önce icat edilen totemizm insanları birleştirici telkine sahipti. (Veya bazı ruhlar öylesine klana ait kabul edildi ki, fetişleştirildi ve toteme dönüştü, bu sayede klan daha fazla insan barındırabildi. Kalabalık gruplar da hayatta kalmada ve ilerlemede daha başarılı oldu.)

·         50 bin yıl önce Ortadoğu’daki atalarımızdan bazıları orta Asya’ya, bazıları da güney Asya’ya göç etti. Asya’ya göçenlerin bir kısmı burada Panteizm’i icat ettiler. Artık kendilerini tanrının bir parçası görüyorlardı.

·         40 bin yıl önce bu dini inanışları kabilesine anlatan, bu inanışlara özel ritüeller yaptıran insanlar ortaya çıktı. Şaman dediğimiz bu insanlar metafizik fikirleri daha da geliştirdiler. Ortaya Şamanizm denen bir inanç uygulaması çıktı.

·         12 bin yıl önce tarıma başlamış ve yerleşik yaşama geçmiş olan insanlar komplikeleşen hayatlarını düzen sokabilmek için 10 bin yıl önce Politeizm inancını geliştirdiler.

·         3-4 bin yıl önce (yazının icadından hemen sonra) tek tanrı inancı (Monoteizm) ortaya çıktı. Monoteizm ile birlikte antik inançların bazıları kurumsallaşmaya ve “dinlere” dönüşmeye başladılar.

·         Günümüz inançları ve dinleri bu antik inançlardan doğdu. Hala daha yeni inançlar ve dinler doğuyor. Bazıları taraftar topluyor, bazıları yok olup gidiyor. Ama inançların ve dinlerin insanların yaşamındaki ağırlığı her geçen gün azalıyor. Bilimsel keşifler ve gerçekler ile gelişmiş yaşam olanakları insanların inançlara ve dinlere olan ihtiyacını azaltıyor. Seküler düşünce ve laiklik insanların daha fazla talep ettiği anlayış haline geliyor. 

 

Not: Burada kronolojik olarak sıraladığım antik inançlar halef-selef misali ardışık evreler olarak değil, iç içe geçmeye başlamış inançlardır. Her yeni inanç öncekinden daha sofistike metafizik cevaplar üretmekle birlikte topluma öncekinden daha fazla nüfuz etme yeteneğine de sahipti. Önceki inanç da kendini modifiye etmeye devam ediyordu. Tarihin farklı dönemlerinde aynı veya farklı topluluklarda bu inançlara o veya bu yüzdelerde (veya füzyonlarına) rastlayabilirsiniz. Hatta günümüzde dünyanın bakir kalmış bölgelerindeki yerel halklarda bu antik inançlara rastlıyoruz. Hatta modernitenin stresinden kurtulmak için içine doğduğu dini yeterli görmeyenlerin bu antik inançları canlandırmaya çalıştıklarını görüyoruz. Anlayacağınız bu antik inançlar geride kalmadı, hala farklı boyutlarla da olsa yaşanıyor ve yaşatılıyor.

 

Buraya kadar araştırmalardan edindiğim görüşlerimi yazdım. Şimdi de inançların ortaya çıkışına dair filozoflar, sosyologlar, antropologlar, psikologlar ve bilim insanları neler demiş onlara bakalım.

 

FİLOZOFLAR NE DİYOR?

İnanışların ve inançların ortaya çıkışına dair pek çok filozof da açıklama bulmaya çalışmış, tezler ileri sürmüşlerdir. Örneğin, antik dönem filozofları, dinin doğuşunu büyük ölçüde doğa olayları karşısındaki cehalet, korku ve insanın kendi niteliklerini evrene yansıtması ile açıklamıştır.

 

Antik Yunan filozofu Ksenofanes (Xenophanes, MÖ 570-480) dinin doğuşundaki insanbiçimci (antropomorfik) eğilimi ilk eleştirenlerdendir. Ksenofanes’e göre insanlar tanrıları kendi imgelerinde yaratmıştır. Onun şu tespiti günümüzde de hala geçerliliğini korumaktadır: “Etiyopyalılar tanrılarını kara ve basık burunlu, Traklar ise mavi gözlü ve kızıl saçlı çizerler. Atların ve aslanların elleri olsa ve resim yapabilselerdi, tanrılarını at ve aslan şeklinde çizerlerdi.

 

Anti Yunan filozofu Platon'un yazdığına göre hocası Sokrates (MÖ 470 – 399) “ahlak, tanrılardan veya dinî inançlardan önce gelir” dermiş. Sokrates Politeizmi sorgulayan vaazlar verirdi. Tanrıların insansı olmasını ve hatta çok olmasını doğru bulmazdı. Vaazlarında monoteizmin izleri vardır. Sokrates içsel vicdan sesini "Daimonion" (ilahi ses/ruh) olarak tanımlar. İnancın dışsal ritüellerden ziyade bireysel, rasyonel ve vicdani bir tecrübe olması gerektiğini savunur. Sokrates, Atina dinine ve tanrılarına inanmamakla ve yeni tanrılar uydurmakla suçlanmış ve ölüm cezasına çaptırılmıştır.

 

Platon (MÖ 427 – 347) “Devlet” adlı eserinde halk tabakasının mantıkla değil, mitler ve korkularla hareket ettiğini savunur. Bu yüzden dini inançların bir kısmının toplumsal düzeni sağlamak amacıyla yöneticiler tarafından kurgulandığını söyler. Platon, toplumda sınıf ayrımını ve düzeni korumak için bir "yaratılış miti/inancı" uydurulması gerektiğini belirtir. İnsanlara, Tanrı'nın onları topraktan yarattığı ve kiminin ruhuna altın (yöneticiler), kimine gümüş (savaşçılar), kimine de demir/tunc (işçiler) kattığı inancı aşılanmalıdır.

 

Platon, Homeros'un tanrıları savaşan, hırsızlık yapan, aldatan varlıklar olarak gösteren mitlerini yasaklamak ister. Ona göre tanrı evrensel iyidir, kötülüğün kaynağı olamaz. Ona göre; halkın inandığı mitolojik tanrılar, insanın kendi kusurlarını tanrılara yansıtmasından doğmuştur.

 

Platon evrenin tesadüfen değil, akıllı bir zanaatkar olan "Demiourgos" tarafından kaostan bir düzen (kosmos) çıkarılarak yaratıldığını savunur. Burada tanrı inancı, evrendeki düzenin, matematiğin ve geometrinin gözlemlenmesinden doğar. Platon'a göre tanrı inancının kökeni, ruhun maddeden önce geldiği ve gök cisimlerinin kusursuz hareketlerinin yaratıcı bir zekayı gösterdiği gerçeğidir.

 

Platon ateizme dair de görüş bildirmiştir. Ona göre; (1) Tanrıların var olmadığını düşünmek, (2) Tanrıların var olduğunu ama insanlarla ilgilenmediğini düşünmek, (3) Tanrıların kurbanlar ve hediyelerle kandırılabileceğini düşünmek. Bunların üçü de ateist fikirlerdir.

 

Aristoteles (MÖ 384 – 322), hocası Platon'un mitsel anlatılarını bir kenara bırakarak tanrı ve inanç kavramına tamamen mantıksal, doğa bilimci ve psikolojik bir açıyla yaklaşmıştır. “Metafizik” adı eserinde evrendeki her hareketin bir nedeni olması gerektiği zincirinden yola çıkar. Sonsuz bir geri gidişi engellemek için, kendisi hareket etmeyen ama diğer her şeyi hareket ettiren nihai bir ilk ilke olmalıdır: "Hareketsiz Hareket ettirici" (Tanrı). Aristoteles'in Tanrısı kişisel bir tanrı değildir; duaları duymaz, kurban istemez. O, saf düşüncedir ve kendi kendini düşünür (Düşüncenin Düşüncesi).

 

Aristoteles, antik mitlerin ve geleneksel dinlerin aslında eski insanların doğayı ve evreni anlama çabasının bir kalıntısı olduğunu söyler. İlk insanlar gök cisimlerine ve doğa güçlerine tanrısal nitelikler vermişlerdir. Ancak zamanla bu doğa gözlemleri, kitleleri yönetmek, yasaları benimsetmek ve siyasi düzeni korumak amacıyla insansı şekillere (mitolojik tanrılara) büründürülmüş ve efsaneleştirilmiştir.

 

Aristoteles, insanlarda tanrı fikrinin iki ana kaynaktan doğduğunu belirtir:

·         Ruhun Deneyimleri (Psikolojik): Rüyalar, trans/esrime halleri ve ölüm anındaki sezgiler sırasında insanın beden dışı bir gerçekliği hissetmesi.

·         Gökyüzünün Düzeni (Gözlemsel): Gece ve gündüzün, mevsimlerin ve yıldızların şaşmaz düzenini gören insanın, bu muazzam yapının arkasında akıllı bir mimar olması gerektiğini düşünmesi.

 

Aristoteles “Politika” adlı eserinde, bir hükümdarın veya tiranın iktidarını koruyabilmesi için dindar görünmesinin son derece etkili bir yöntem olduğunu yazar. İnsanlar, yöneticinin tanrılardan korktuğuna inanırlarsa ona karşı haksızlık yapılmayacağını düşünürler ve kolay kolay isyan etmezler.

 

Romalı filozof Lucretius (MÖ 95-55), dinin ve tanrı inancının temelinde korku ve doğa olaylarının bilinemezliği olduğunu savunur. İnsanlar şimşek, deprem gibi doğa olaylarını açıklayamadıkları ve ölümden korktukları için doğaüstü güçler kurgulamışlardır.

 

İngiliz filozof ve siyaset kuramcısı Thomas Hobbes (1588-1679), kanunların olmadığı antik zamanlarda gruptaki (toplumdaki) kargaşayı engellemenin tek yolunun, insanlara ölümden ve bilinmezden duydukları dehşet (korku) üzerinden düzen vermek olduğunu söyler. Bunu da dinlerin sağlayabileceğini savunur.

 

Ünlü İskoç filozof, tarihçi ve ekonomist David Hume (1711 – 1776), “Din Üstüne” adlı eserinde dinin ilk biçimlerinin akıldan veya evrendeki düzenden değil, insan duygularından doğduğunu öne sürer. Çünkü Hume’a göre; insan geleceği kontrol edemez; hastalık, açlık, ölüm gibi felaketler karşısında sürekli kaygı duyar. İnsan, sebebini bilmediği doğa güçlerini kişiselleştirerek (görünmeyen ruhlar/tanrılar ilan ederek) onlarla pazarlık yapma veya onları yumuşatma yoluna gitmiştir.

 

Modern felsefenin en etkili düşünürlerinden, Alman filozof Immanuel Kant (1724 – 1804), dinin doğuşunu rasyonel bir mantık veya korku ile değil, ahlak yasası ile açıklar. Kant’a göre insan zihni Tanrı’nın varlığını teorik olarak kanıtlayamaz. Ancak insan ahlaklı yaşama sorumluluğuna sahiptir. İyiliğin en yüksek ödüle (mutluluğa) ulaşabilmesi için adil bir düzenleyiciye (Tanrı) ve ruhun ölümsüzlüğüne ihtiyaç vardır. Yani Kant’ta “Tanrı var olduğu için ahlaklı olmayız; ahlaklı olmamız gerektiği için Tanrı’ya inanırız” düşüncesi hakimdir.

 

Alman filozof, yazar ve eğitmen Arthur Schopenhauer (1788–1860) dinleri “halkın felsefesi” olarak tanımlar. İnsanın ölüm bilincine sahip tek canlı olmasının yarattığı varoluşsal dehşet ve hayatın anlamsızlığı hissi, insanı metafizik bir anlam arayışına (yani dinlere) zorlamıştır.

 

Alman filozof Ludwig Feuerbach (1804 – 1872), dinin doğuşuna dair en etkili kuramlardan birini geliştirmiştir: Ona göre Tanrı insanın yansımasıdır: İnsan; kendi özünü, ideal niteliklerini (sonsuz sevgi, bilgi, güç) kendi dışına çıkarıp gökyüzüne yansıtmış ve buna “Tanrı” demiştir. İnsan Tanrı’yı yücelttikçe kendini küçültmüş, kendi niteliklerine yabancılaşmıştır. Feuerbach’a göre “Dinin sırrı antropolojidir.”

 

Danimarkalı filozof ve teolog Kierkegaard’a (1813 – 1855) göre, dinin veya inancın doğuşunu insanın varoluşsal bulantısı, yalnızlığı ve ölüm karşısındaki çaresizliği ile açıklar. Ona göre; aklın ve mantığın bittiği yerde inanç başlar. İnsan, sonsuzluk ile fani olma arasındaki gerilimden kurtulmak için akla aykırı da görünse bir “inanç sıçraması” yapmak zorundadır.

 

Amerikalı pragmatist felsefeci ve psikolog William James (1842 – 1910), dinin teorik doktrinlerden değil, doğrudan bireysel iç deneyimlerden doğduğunu söyler. İnsan psikolojisi bütünleşmeye, şifalanmaya ve anlam bulmaya ihtiyaç duyar. Din, insanın kaotik dünyada anlam bulma, içsel bütünlüğe ulaşma ve ruhsal krizleri aşma çabasının pragmatik bir sonucudur. Dinsel inanışlar, insana dünyada hareket etme gücü, huzur ve yaşam enerjisi sağladığı sürece “gerçektir” ve din insanın bu pragmatik/psikolojik ihtiyacından doğar.

 

Alman filozof Friedrich Nietzsche (1844 – 1900), dinlerin (özellikle semavi dinlerin) doğuşunu psikolojik bir hınç (baskılanmış öfke) ve zayıflık psikolojisiyle açıklar. Ona göre; zayıf, hasta ve güçsüz olan topluluklar; güçlü, sağlıklı ve dünya odaklı olanlara karşı bir üstünlük kurabilmek için dünyevi arzuları günah ilan eden bir değerler sistemi (köle ahlakı) yaratmışlardır. Ona göre din, zayıf insanın yaşam karşısındaki acziyetini örtme çabasından doğmuştur.

 

Alman ilahiyatçı ve din filozofu Rudolf Otto (1869-1937) Kutsala Dair adlı eserinde dinin kökenini ahlaka, akla veya sosyolojiye indirgeyen rasyonel dönemin yaklaşımlarına karşı çıkarak, dinin özünün tamamen kendine has, rasyonel olmayan (akıl dışı/akıl ötesi) ve doğrudan tecrübe edilen duygusal bir duygu/sezgi olduğunu savunur. Ona göre dinin doğuşu, insanın kendisini aşan, hem dehşet verici hem de büyüleyici olan "Tamamen Başka" (Kutsal) bir gerçeklikle kurduğu doğrudan ve sezgisel temasa dayanır. Ona göre; insanlığın en erken dönemlerinde “ilahi kudret” tecrübesi; fırtınalarda, derin karanlıkta, devasa dağlarda, ölümde veya ruh inançlarında ham, şekilsiz ve saf bir "korku/ürperti" olarak belirdi. İnsan zihni ve toplumsal yapı geliştikçe, bu saf “ilahi kudret” duygusu akıl ve ahlak ilkeleriyle sentezlendi. İlahi kudrete adalet, iyilik, merhamet ve düzen gibi "rasyonel" nitelikler yüklendi. Doğuştan gelen ilahi kudret duygusu ile akılcı/ahlaki kavramlar birleştiğinde ortaya bildiğimiz anlamda gelişmiş ve ahlaki "dinler" (Hristiyanlık, İslam, Yahudilik, Budizm vb.) çıktı.

 

Romen filozof (din tarihçisi ve antropolog) Mircea Eliade (1907 - 1986) “Kutsal ve Dindışı” adlı eserinde, insanın dünyayı anlamlandırabilmek için mekanı ve zamanı “kutsal” ve “kutsal-dışı” olarak ikiye böldüğünü anlatır. Homo Religiosus (Dindar İnsan) kavramıyla, insanın kaostan bir “düzen” (kozmos) ve anlam çıkarma ihtiyacının dini doğurduğunu savunur.

 

Fransız filozof, düşünce tarihçisi ve toplum kuramcısı Michel Foucault’a (1926-1984) göre; antik çağlarda birey, kimse görmese bile tanrıların veya ruhların kendisini 7/24 izlediğine ve suç işlediğinde cezalandırılacağına inanır. Bu durum, sürekli bir gözetilme ve korku atmosferi yaratarak öz-disiplini sağlar. Böylece dinlere götüren taşlar döşenmiş olur.

 

SOSYOLOGLAR NE DİYOR?

İnancın ve dinin kökeni, toplumsal işlevi ve insan zihnindeki yeri; sosyolojinin kuruluşundan itibaren en temel araştırma alanlarından biri olmuştur. Sosyologlar dini, “ilahi bir hakikat” penceresinden ziyade “toplumsal bir olgu” ve “insan eylemlerini şekillendiren bir yapı” olarak ele almışlardır.

 

Sosyolojinin kurucularından kabul edilen Fransız filozof Auguste Comte (1798-1857), insan düşüncesinin evrimsel gelişimini 3 aşamaya ayırır. Din, insanlığın ilk aşaması olan Teolojik Evre'nin (doğa olaylarının doğaüstü güçlerle açıklandığı dönem) bir ürünüdür.

 

Sosyal kuramcı Karl Marx (1818 – 1883), Feuerbach’ın yansıtma fikrini alıp sosyo-ekonomik tabana oturtmuştur. Ona göre din, insanların yarattığı haksız toplumsal ve ekonomik koşullara karşı geliştirdiği bir sığınma mekanizmasıdır. Marx’a göre insan, kendi yarattığı nitelikleri (güç, adalet, sevgi) hayali bir varlığa (Tanrı'ya) atfeder ve sonra ona boyun eğer. Bu, insanın kendi özüne yabancılaşmasıdır. Dinin ortaya çıkışı ve yaygınlaşması, ezilen sınıfların yaşadığı maddi sefaleti katlanılabilir kılma ihtiyacından kaynaklanır. Din, adaletsizliği “ilahi bir imtihan” olarak sunarak gerçek dünyadaki sömürüyü perdeler. Marx’ın ünlü ifadesiyle din, “baskı altında ezilen insanın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi ve ruhsuz koşulların ruhudur. Din, halkın afyonudur.” Yani inançlar ve dinler var olan acıları uyuşturma ve meşrulaştırma ihtiyacından doğmuştur.

 

Fransız sosyolog Emile Durkheim’a (1858-1917) göre din, toplumun kolektif bilincini ayakta tutan ana çimentodur. İnsanlar aslında tanrılara veya ruhlara tapınırken, farkında olmadan toplumun kendisine ve onun gücüne taparlar. İnsanlar dünyayı ikiye ayırır. Günlük, sıradan şeyler “kutsal dışı”dır; grup tarafından olağanüstü anlam yüklenen şeyler ise “kutsal”dır. Durkheim, ilkel toplumlarda dinin temel işlevinin “toplumsal entegrasyon ve denetim” olduğunu savunur. Yazılı kanunların olmadığı yerde “kutsal” olan, yasakları (tabuları) belirler. Tabuyu ihlal eden kişinin tanrılar tarafından cezalandırılacağı inancı, toplumun kendi kendini polise gerek kalmadan denetlemesini sağlar. Durkheim’a göre din; insanları bir araya getiren, moral değerler üreten ve toplumun dağılmasını önleyen kolektif bir ritüeller bütünü olarak doğmuştur. Avustralya yerlilerini inceleyen Durkheim, en ilkel inanç biçiminin totemizm olduğunu söyler. Totem (bir hayvan veya bitki), kabilenin sembolüdür. Kabile klan sembolüne taparken aslında kabilenin birliğine tapmaktadır.

 

Alman sosyolog, ekonomist ve siyaset düşünürü Max Weber (1864-1920) dinin ortaya çıkışını insanlığın “dünyaya ve acılara bir anlam verme” ihtiyacına bağlar. Durkheim gibi dini sadece toplumun çimentosu olarak görmez; dinin aynı zamanda toplumu dönüştüren bir güç olduğunu savunur. İlkel dönemlerde doğa olayları ve belirsizlikler mistik/büyüsel güçlerle açıklanırken, zamanla sistemli dini doktrinler ortaya çıkmıştır. İnsanlar neden acı çektiklerini, adaletsizliği ve ölümü anlamlandırmak istemişlerdir. İnançlar, dünyevi adaletsizliklere öte dünyada veya kader fikriyle anlam kazandırır. Weber’e göre antik toplumlarda otorite “Karizmatik” ve “Geleneksel” niteliktedir. Ruhban sınıfı, ilahi güçlerle iletişim kurabilme karizması sayesinde toplumu sevk ve idare etme meşruiyeti kazanır. Weber bunu, modern “Yasal-Rasyonel Otorite”nin (hukuk devletinin) tarihsel öncülü olarak görür.

 

Amerikalı ünlü din sosyoloğu Robert N. Bellah (1927-2013) “İnsan Evriminde Din” adlı kitabında dinin, biyolojik evrimle temelleri atılan ancak esas olarak kültürel evrimle biçimlenen ve aşamalı olarak gelişen bir kapasite olduğunu söyler. Dinin sadece beyindeki bir “yan ürün” veya “mekanik aksaklık” olmadığını; insanlığın anlam arayışının, toplumsal yaşantısının ve kültürel evriminin merkezinde yer alan dinamik bir süreç olduğunu savunur.

 

Bellah'nın “hiçbir şey kaybolmaz” ilkesine göre, insanlık evrimleştikçe dinsel düşüncenin yeni ve daha karmaşık biçimlerini (mitler, teoriler, ahlaki eleştiriler) geliştirmiştir; ancak eski biçimleri (bedensel ritüelleri, taklitleri) terk etmemiş, yenilerin bünyesine katmıştır. Ona göre günümüzdeki modern bir ayinde bile Paleolitik dönemden kalma ritüelistik unsurlar varlığını sürdürmektedir.

 

Bellah’a göre; hayatta kalma baskısının hafiflediği anlarda hayvanların yaptığı “oyun”, gündelik gerçekliğin dışına çıkabilme kapasitesidir. İnsanlarda bu durum, sözsüz ve bedensel mimetik (taklide dayalı) ritüellere dönüşmüştür. Avcı-toplayıcı Paleolitik toplumlarda dans, müzik ve ritüel; toplumsal bağları kuran ilk dinsel kapasitedir. Dilin gelişmesiyle birlikte mimik ve ritüellere anlatı (mit) eklenmiştir. İnsanlar artık kozmosu, dünyayı ve kendi varlıklarını hikayeler üzerinden anlamlandırmaya başlar. Eşitlikçi kabile toplumlarında din, doğa ve topluluk arasındaki uyumu mitler aracılığıyla korur.

 

Bellah’a göre; tarım devrimi ve kabilelerden devletlere geçişle birlikte toplumsal hiyerarşi doğar. İlk devletlerde (örneğin Sümerler veya Antik Mısır) din ile siyasi iktidar birleşir. Kral veya firavun, tanrıların yeryüzündeki temsilcisi ya da bizzat kendisi olarak görülür. Bu aşamada din, kurulu düzeni ve hiyerarşiyi meşrulaştıran kozmik bir araçtır.

 

Bellah’a göre; Karl Jaspers'in tanımladığı Eksen Çağı’nda (MÖ 800 ile MÖ 200 arası) ilk kez din ve felsefe; kralların, iktidarların ve mevcut toplumsal düzenin üzerine çıkarak onu eleştirme kapasitesi kazanmıştır. “Mevcut düzen böyle ama adalete/Tanrı'ya göre nasıl olmalı?” sorusu sorulmuş; evrensel etik, bireysel vicdan ve iktidardan bağımsız din adamı/filozof figürü doğmuştur. (Eksen Çağı’nda Asya’da felsefi inançlar doğmuş, Antik Yunan’da Pisagor, Sokrates, Platon gibi din eleştirisi ve teorisi üreten filozoflar doğmuş, İbraniler içinde peygamberler hareketi başlamış ve monoteizm doğmuştur.)

 

Modern din sosyolojisinin en önemli isimlerinden Peter L. Berger (1929-2017) , “Kutsal Kanopi” adlı çalışmasında dinin ortaya çıkışını psiko-sosyal düzen kurma ihtiyacı ile açıklar. İnsan zihni ve toplumu kaos hissinin yarattığı dehşete dayanamaz. İnsanlar anlama, düzene ve öngörülebilirliğe ihtiyaç duyar. Din, insanların inşa ettiği toplumsal düzeni (yasalar, evlilik, ahlak) “kutsal ve değişmez” kılarak onu kaostan koruyan koruyucu bir çatı (kanopi) görevi görür. Din olmasaydı, toplumsal düzenin yapaylığı ortaya çıkar ve çökebilirdi.

 

ANTROPOLOGLAR NE DİYOR?

Antropoloji, insanı bütün yönleriyle inceleyen bilim dalıdır. İnsanların biyolojik özelliklerini, kültürlerini, toplumsal yaşamlarını, geçmişlerini ve zaman içinde nasıl değiştiklerini araştırır. Antropologlar insanların yaşamlarını ve davranışlarını anlamaya çalışırlar. Bunun için: Toplumlarda gözlem ve saha araştırmaları yaparlar. İnsanlarla görüşmeler gerçekleştirirler. Kültürel gelenekleri ve sosyal ilişkileri incelerler. Tarihi eserleri, kemikleri veya arkeolojik buluntuları analiz edebilirler. Topladıkları verileri yorumlayarak raporlar ve araştırmalar yayımlarlar. Pek çok antropolog dinlerin kökenlerini anlayabilmek için dünyanın ücra köşelerinde yaşayan avcı-toplayıcı kabilelerin içinde gözlemler yapmışlardır.

 

İlkel dinler üzerine çalışan ilk büyük antropologlardan biri İngiliz Edward Burnett Tylor (1832-1917) Amerika yerlileri, Afrika kabileleri, Avustralya Aborjinleri ve Polinezya yerlilerini yerinde gözlemlemiştir. Ona göre antik atalarımız rüyalarında ölmüş atalarını gördükleri için ruhların varlığına inanmaya başlamış, o ruhlar da zamanla tanrılara dönüşmüştür.

 

İskoçyalı sosyal antropolog James George Frazer (1854-1941) pek çok ilkel kabilede gözlem yapmış ve inançlara giden yolda ilk önce büyünün var olduğunu dile getirmiştir. Ona göre insanlar önce dine değil, büyüye inanıyordu. İlk insan (antik atalarımız) yağmur yağdırmak istiyordu; büyü yapıyordu, avlanmak istiyordu; büyü yapıyordu, hasta iyileştirmek istiyordu; yine büyü yapıyordu. Fakat zamanla büyü çoğu zaman işe yaramıyordu. İşte bu noktada insanlar şöyle düşündüler: “Demek ki doğayı yöneten biz değiliz, o halde görünmeyen güçlü varlıklar var.” İşte din böyle doğdu.

 

Sosyal antropolojinin en etkin bilim adamlarından Polonyalı Bronisław Malinowski’ye (1884-1942) göre din ilkel toplumlarda inanç ve büyü, insanın kontrol edemediği durumlar karşısındaki kaygısını azaltmak için ortaya çıkmıştır. Örneğin balıkçılar sakin lagünde avlanırken büyü yapmazken, tehlikeli açık denize çıkarken dini/büyüsel ritüeller yaparlar. Din, belirsizlik karşısında psikolojik ve toplumsal güven sağlar.

 

İngiliz sosyal antropolog Edward Evan Evans-Pritchard (1902-1973) “İlkel Din Teorileri” adlı kitabında insanlığın ilk dininin ne olduğunu veya inancın tam olarak hangi tarihte/nasıl başladığını aramanın spekülasyondan ibaret olduğunu söyler. Ona göre, yazılı belgenin olmadığı Paleolitik dönemlere dair “İnsanlar ilk önce animistti” veya “İlk önce büyü vardı” demek bilimsel değil, kurgusaldır. İnancın ortaya çıkışının tek bir biyolojik veya psikolojik nedene indirgenemeyeceğini söyler. Ona göre inanç, insan toplumlarının varoluşsal belirsizlikleri yönetmek, ahlaki düzeni sağlamak ve hayata anlam katmak için geliştirdiği, kendi içinde son derece rasyonel olan karmaşık bir toplumsal/kültürel sistemdir.

 

Fransız antropolog Claude Lévi-Strauss (1908-2009) “Yaban Düşün” adlı eserinde ilkel insanın zihninin modern insanın zihninden daha az gelişmiş veya daha az mantıklı olmadığını söyler. Her iki zihin de aynı temel biyolojik yapıya ve mantığa sahiptir. Modern Zihin kavramlar, mühendislik ve soyut teoriler aracılığıyla düşünür. İlkel Zihin çevresindeki somut nesneler (hayvanlar, bitkiler, taşlar, renkler) aracılığıyla düşünür. Lévi-Strauss’un yapısalcılığına göre insan beyni, dünyayı ancak zıtlıklar ve ikilikler kurarak kategorize edebilir. İnançların ve mitolojilerin temeli de zihnin bu doğuştan gelen çalışma mekanizmasıdır. Zihin evreni kavramak için sürekli karşıtlıklar üretir: Doğa / Kültür, Pişmiş / Çiğ, Yaşam / Ölüm, Erkek / Kadın, Yeryüzü / Gökyüzü, Biz / Öteki. İnsan zihni bu radikal karşıtlıkları (özellikle Yaşam ve Ölüm veya Doğa ve Kültür arasındaki aşılmaz uçurumu) hissettiğinde bir "bilişsel gerilim" yaşar. İnançlar, ayinler ve mitler; bu iki uzlaşmaz zıtlık arasında arabuluculuk yapacak üçüncü bir kavram, figür veya simge üretmek için doğar. (Örneğin: İnsan ile Tanrı, Yaşam ile Ölüm arasında aracı olan Kurban, Şaman veya İnsan-Hayvan karışımı mitsel varlıklar).

 

Claude Lévi-Strauss’a göre din, inanç ve mitoloji duygusal veya korku kaynaklı bir cehalet ürünü değildir, zihnin evrendeki kaosu düzenli bir bilgi sistemine ve kategorilere dönüştürme çabasıdır.

 

Güney Afrikalı arkeolog ve nöro-antropolog David Lewis-Williams (1934-…) “Mağaradaki Zihin” adlı eserinde inancın kökenini biyolojik ve nörolojik bir zorunluluğa bağlar. İnsan beyni, yapısı gereği “Değiştirilmiş Bilinç Halleri” (halüsinasyon, trans, rüya, oksijensizlik, duyusal yoksunluk) üretmeye yatkındır. İnsanoğlu ilk doğaüstü varlıkları, ruhları ve öte dünyayı “hayal etmemiş”, beyninin nörolojik yapısı nedeniyle bizzat görmüş, duymuş ve hissetmiştir. Dolayısıyla inanç, zihnin soyut bir kurgusu değil, bedensel ve algısal bir tecrübenin sonucudur.

 

Lewis-Williams’a göre; transın derinleşme aşamasında insan zihni kendisini bir “tünelden geçiyor” veya “derine çekiliyor” gibi algılar. Tünelin sonu ise ışıklı ve imge dolu bir alemdir. Bu nörolojik duyum, fiziksel mağaraların derinliğiyle birleştiğinde, insanoğlu duvarların arkasında veya yerin altında başka bir gerçeklik boyutu (ruhlar alemi) olduğuna ikna olmuştur. Mağara duvarı, iki dünya arasındaki fiziksel bir zara dönüşmüştür.

 

Lewis-Williams’ın modeli: Nörolojik Deneyim (Trans/Rüya) Sembolleşme (Mağara Sanatı) Kurumsallaşma (Mitoloji/Ritüel) Doktrin (Eksen Çağı Dini)

 

Amerikalı antropolog Stewart Elliott Guthrie “Bulutlardaki Yüzler” adlı eserinde, insanlığın tarih boyunca geliştirdiği tüm dini inançların, tanrı tasavvurlarının ve doğaüstü varlıkların kökenini tek bir temel biyolojik/evrimsel eğilime bağlar: İnsanın çevresindeki dünyayı insanlaştırma (antropomorfizm) ve her yerde bir insan/zihin izi arama güdüsü. Ona göre din, doğanın insanlaştırılmasından (antropomorfizm) ibarettir. Animizm’den teizme, Şamanizm’den mitolojiye kadar tüm dini biçimler, antropomorfizmin farklı ölçeklerdeki tezahürleridir. Bu insanlaştırma ise zihinsel bir kusur veya rastgele bir hata değil, evrimsel süreçte atalarımızın hayatta kalmasını sağlayan “kumar benzeri” (ya çalıyı titreten bir aslansa) bir algı stratejisinin sonucudur. İnsanoğlu hayatta kalmak için her çalılığın arkasında bir düşman, gökyüzündeki her bulutta bir yüz, doğadaki her felaketin arkasında ise bir “Tanrı” görmeye evrimsel olarak programlanmıştır.

·         Kitabın ismi (Bulutlardaki Yüzler), insan zihninin rastgele biçimlerde (bulutlarda, kayalarda, çay yapraklarında) insan yüzleri veya figürleri görme eğiliminden (günümüzdeki adıyla pareidolia) gelir.

 

Amerikalı arkeolog ve antropolog Brian Hayden (1946-…) “Dinin Tarih Öncesi” adlı eserinde dinin soyut fikirlerden değil; insan biyolojisindeki duygusal ihtiyaçlar, çevresel zorunluluklar ve toplumsal hiyerarşilerin kurulma çabasından doğduğunu savunur. Hayden’a göre din, insan evriminde tesadüfen ortaya çıkmış rastgele bir inançlar bütünü değildir. Din; hayatta kalmayı sağlayan, toplumsal dayanışmayı artıran ve zamanla toplumsal gücü pekiştiren sosyo-biyolojik bir araçtır.

 

Hayden, dinin biyolojik temelini insanın "değişik bilinç hallerine" (trans, esrime, halüsinasyon) geçebilme kapasitesine bağlar. Şamanik ritüellerde (dans, davul, acı, açlık, uyuşturucu maddeler) yaşanan bu trans halleri, bireyler arasında yüksek seviyede duygusal bağlar ve güven oluşturmuştur. Ona göre din, insan biyolojisindeki nörolojik/duygusal kapıları kullanarak; önce avcı-toplayıcı grubun hayatta kalma şansını artırmış, daha sonra ise güç tutkunu elitlerin elinde toplumsal hiyerarşiyi, mülkiyeti ve devleti inşa etmenin en etkili aracına dönüşmüştür.

 

Fransız antropolog Philippe Descola (1949-…) “Doğa ve Kültürün Ötesinde” adlı eserinde inancın, dinin veya dinî ritüellerin ortaya çıkışına dair kronolojik, evrimsel veya psikolojik bir “doğuş öyküsü” sunmaz. Aksine, evrimsel antropolojinin veya din sosyolojisinin “İnanç nasıl ve neden ortaya çıktı?” sorusunu sorma biçiminin kendisini "Batı merkezci bir yanılsama" olarak görerek kökten reddeder. Antik atalarımızın bir ağaçla, ruhla veya hayvanla kurduğu ilişki, "dini bir ayin" değil, sosyal bir iletişimdir. Antik atalarımız ruhlarla "ibadet etmek" için değil; tıpkı komşu kabileyle yaptıkları gibi pazarlık etmek, akrabalık kurmak, avlanmak veya diplomasi yürütmek için ilişki kurmuşlardır. Ona göre Natürizm, animatizm, animizm, totemizm, panteizm ve Şamanizm inanç değildir. Bunlar antik insanların “olağan gördükleri” aşkın varlıklarla iletişim yöntemleridir.

 

Fransız-Amerikalı antropolog ve bilişsel bilimci Scott Atran (1952-…) “In Gods We Trust” adlı eserinde “Eğer dinler mantık dışı inançlar, ağır yük getiren ritüeller ve büyük fedakarlıklar içeriyorsa, neden tarihteki tüm insan topluluklarında evrensel olarak varlığını sürdürdü?” sorusuna yanıt arar. Atran’a göre; bir gruba dürüstçe bağlı olduğunuzu kanıtlamak zordur. Bencil insanlar sözle kolayca yalan söyleyebilir. Ancak zaman, enerji, mal ve hatta can kaybı gerektiren ağır ritüeller (oruç, kurban, sünnet, fiziksel acı içeren törenler), bireyin gruba olan bağlılığının “sahtesi yapılamaz” bir kanıtıdır. Bu “bedeli yüksek işaretler”, grup üyeleri arasında sarsılmaz bir güven yaratır ve gruptaki bedavacıları (ibadetten kaçınanları) eler.

 

Atran, dinin mantıksız olmasının onun bir kusuru değil, en büyük gücü olduğunu savunur. Rasyonel ve mantıklı sözleşmeler her an yeniden pazarlık konusu edilebilir veya bozulabilir. Ancak doğaüstü, mantıkla sınanamayan ve kutsal sayılan bir inanca verilen sözler (yeminler), rasyonel hesapların ötesine geçtiği için toplumsal düzeni çok daha dayanıklı kılar.

 

Dinler, ölüm korkusu, felaketler ve varoluşsal belirsizlikler karşısında insana psikolojik bir dayanak sunar. Atran, dini duyguların “utancın, suçluluğun ve ölüm korkusunun” evrimsel olarak işlenmiş hali olduğunu ve bu duyguların rasyonel akıl yürütmeyle ortadan kaldırılamayacağını belirtir.

 

Atran’a göre din, evrimsel süreçte sırf dini inanç üretmek için gelişmiş özel bir biyolojik adaptasyon değildir; beynimizin hayatta kalmak için geliştirdiği bilişsel modüllerin kaçınılmaz bir “yan ürünüdür”. Ancak aynı zamanda din, evrimsel süreçte gruplar arası dayanışmayı ve güveni sağlayan paha biçilmez bir toplumsal işlev kazanmıştır.

 

İngiliz bilişsel arkeolog ve antropolog Steven Mithen (1960-…) “Aklın Tarih Öncesi” adlı eserinde insan zihninin evriminde öne çıkan temel uzmanlık alanlarını (zekâ modülleri) aşağıdaki gibi tanımlar.

·         Genel Zekâ: Tüm canlılarda bulunan temel öğrenme, deneme-yanılma ve problem çözme yetisi. 

·         Sosyal Zekâ: Grup içi ilişkileri, ittifakları, kandırmayı ve "ötekinin zihnini okuma" (Theory of Mind) becerilerini yönetir (Primat geçmişimizden mirastır).

·         Doğal Tarih Zekâsı: Çevreyi, bitkileri, hayvan davranışlarını ve iz sürmeyi anlama yeteneği.

·         Teknik Zekâ: Taş alet yapımı, nesne işleme ve fiziksel dünya üzerine düşünme becerisi. 

·         Dilsel Zekâ: Sosyal ilişkileri düzenlemek için gelişen dil yeteneği.

 

Mithen’e göre doğal tarih zekası (hayvanlar) ile teknik zekanın (oymacılık) ve sosyal zekanın (sembolizm) birleşmesiyle mağara resimleri ve insan-hayvan karışımı heykeller (örneğin Aslan-Adam) ortaya çıkmıştır. Sosyal zekanın doğaya uygulanmasıyla, insan dışı varlıklara (hayvanlar, fırtına, dağlar) insani niyetler ve ruhlar atfedilmeye başlanmıştır (Totemizm ve Animizm). Av hayvanlarının anatomik bilgisi (doğal tarih zekası) ile taş işleme tekniklerinin (teknik zekâ) birleşmesi, kemikten ve zıpkından yapılan özelleşmiş av aletlerini doğurmuştur.

 

Bugün antropologların çoğu, dinin tek bir nedenden doğduğunu savunmaz. Bunun yerine dinin ortaya çıkışında birden fazla etkenin rol oynadığını düşünürler:

·         Bilişsel etkenler: İnsan zihni neden-sonuç ilişkileri kurar, görünmeyen etkenleri varsaymaya eğilimlidir.

·         Duygusal etkenler: Ölüm, hastalık, korku ve belirsizlik karşısında anlam ve güven arayışı.

·         Toplumsal etkenler: Ortak kimlik oluşturma, iş birliğini güçlendirme ve toplumsal düzeni sürdürme.

·         Kültürel etkenler: Mitler, ritüeller ve semboller aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarılan anlam sistemleri.

·         Çevresel etkenler: Yaşanılan coğrafyanın ve geçim biçiminin (avcılık, tarım, denizcilik vb.) inanç pratiklerini şekillendirmesi.

 

Not: Fark ettiğiniz gibi yukarıda andığım antropologlardan ikisi, aslında doğrudan bana ateş ediyor. Evans-Pritchard, bu makalenin yöntemini reddediyor. “İnsanlar ilk önce animistti” demenin bilimsel değil kurgusal olduğunu söylüyor. Ben ise tam olarak bunu yapıyorum: 90 bin yıl önce naturizm, 80 bin yıl önce animatizm, 70 bin yıl önce animizm diyorum. Descola ise bu makalenin sınıflandırmasını reddediyor. Ona göre naturizm, animizm, totemizm diye bir “inanç” yok; bunlar Batılı zihnin sonradan icat ettiği raflar. Antik atalarımız ibadet etmiyordu, iletişim kuruyordu. İkisine de cevap vermem gerekiyor.

·         Evans-Pritchard'a cevabım: Gerçekten haklı. Yazının olmadığı bir çağ hakkında “şu tarihte şu inanç doğdu” demek bir keşif değil, bir kurgudur. Bunu inkâr etmiyorum; zaten makalenin başında, tarihleri anlatırken açıkça yazdım: Bunlar keşfedilmiş tarihler değil, anlatıyı ayakta tutan kavramsal çivilerdir. Ama şunu da eklemek isterim: Kötü bir modelin alternatifi, modelsizlik değildir. Eğer 90 bin yıl öncesi hakkında hiçbir çıkarım yapmayacaksak, elimizde birkaç yüz kemik parçası, boyanmış deniz kabukları ve mağara duvarlarındaki hayvan resimlerinden ibaret bir envanter listesi kalır. O liste hiçbir soruya cevap vermez. “Bilmiyoruz” demek dürüsttür ama aynı zamanda kısırdır.Bence doğru tutum şudur: Model kur, ama modeli kanıt gibi sunma. Nerede bilgi verdiğini, nerede tahmin yürüttüğünü okurdan saklama. Ben bu makalede bunu yapmaya çalıştım. Yanılıyor olabilirim; ama yanıldığım yerlerin nerede olduğunu okuyucuya söyledim. Evans-Pritchard'ın asıl itirazı zaten spekülasyona değil, spekülasyonun bilgi diye satılmasınadır. O satışı yapmıyorum.

·         Descola'ya cevabım: Yarı yarıya haklı. Haklı olduğu kısım şu: “İbadet”, “tapınma”, “kutsal”, “din”, bunların hepsi bizim kelimelerimiz. 70 bin yıl önceki bir insanın kafasında bu kategorilerin karşılığı olduğunu varsayamayız. Bir animist geyikten özür dilerken bir “ayin” yapmıyordu; komşusuyla konuşur gibi konuşuyordu. Descola bu noktada bana “sen bugünün gözlüğüyle bakıyorsun” diyor ve bunda haksız değil. Ama katılmadığım kısım şu: Descola benim kurduğum katmanların var olmadığını değil, onlara din denemeyeceğini söylüyor. Bu bir olgu tartışması değil, bir adlandırma tartışmasıdır. Ben zaten bunlara “din” demiyorum; makalenin en başında inanış–inanç–din ayrımını tam da bu yüzden yaptım. Benim “animizm” dediğim şey ile onun “insan-olmayan kişilerle kurulan iletişim” dediği şey, büyük ölçüde aynı olguyu tarif ediyor. Aramızdaki fark, olgunun kendisinde değil, ona taktığımız etikettedir. Üstelik Descola bir yerde tezimi zayıflatmıyor, güçlendiriyor. Çünkü o da bu davranışların egzotik, tuhaf veya “ilkel” olmadığını; son derece olağan, işlevsel ve mantıklı olduğunu söylüyor. Ben de bu makalede baştan beri bunu savunuyorum: Atalarımız saçmalamıyordu. Ellerindeki bilgiyle, ellerindeki dille, en makul açıklamayı üretiyorlardı. Bugün onlara “batıl” diyenler, o açıklamaların üzerine kurulmuş binalarda oturuyorlar.

 

PSİKOLOGLAR NE DİYOR?

Psikoloji biliminin doğuşuyla birlikte din ve inanç olgusu, insanın zihinsel süreçleri, savunma mekanizmaları, bilinçdışı arzuları ve gelişimsel ihtiyaçları çerçevesinde ele alınmıştır. Filozofların daha çok ontolojik ve mantıksal sorgulamalarına karşılık psikologlar, “Zihin neden inanmaya ihtiyaç duyar?” sorusuna odaklanmışlardır.

 

Psikanalizin kurucusu Avusturyalı Sigmund Freud (1856 – 1939), dinin doğuşunu psikanaliz, çocukluk çağı travmaları ve nöroz üzerinden açıklar (Bir İllüzyonun Geleceği, Musa ve Tek Tanrıcılık). Çocuk, doğanın tehlikelerine ve hayatın acımasızlığına karşı babasının koruyuculuğuna sığınır. Büyüdüğünde de doğanın gücü, hastalık ve ölüm karşısında aynı çaresizliği hisseder. Zihin, bu çaresizlikle baş etmek için gökyüzünde görünmez, yüce bir “Baba” (Tanrı) kurgular. Freud’a göre din bir yanılsamadır (illusion). Yanılsama, mantıksız olmasından ziyade insanın en derin arzularının dışa vurumu olmasından kaynaklanır: Adalet arzusu, ölümden sonra yaşama arzusu ve korunma arzusu. Ona göre dinsel ritüeller (abdest, dua formülleri, belirli kurallar), takıntılı (obsesif) hastaların kaygılarını bastırmak için geliştirdikleri yineleyici davranışlara benzemektedir. Freud, antik insan için tanrıların bir “süperego” (içselleştirilmiş vicdan/yargıç) işlevi gördüğünü belirtir. İnsanoğlu doğa karşısındaki çaresizliğini ve içsel dürtülerini (saldırganlık, hırsızlık vb.) bastırmak için cezalandırıcı bir “Baba/Tanrı” figürü kurgulamıştır. Bu ceza korkusu, ilkel insanın toplum içinde yaşayabilmesi için dürtülerini bastırmasını sağlamıştır.

 

İsviçreli psikiyatrist Carl Gustav Jung (1875 – 1961), Freud’un aksine dini bir “hastalık” veya “yanılsama” olarak görmez; inancın insan psikolojisinin doğal, sağlıklı ve kaçınılmaz bir parçası olduğunu savunur (Psikoloji ve Din). İnsan zihni boş bir levha değildir; insanlık tarihinin ortak hafızasını (kolektif bilinçdışı) taşır. Bu hafızada “Tanrı”, “Kahraman”, “Kötü” gibi evrensel semboller ve kalıplar (arketipler) hazır bulunur. Dinler ve mitler, insanın zihinsel dengesini kurmasını sağlar. Tanrı fikri, insanın kendi içindeki en yüksek potansiyeli ve bütünlüğü simgeler. Dini semboller, insanın ruhsal olgunlaşma sürecinin doğal bir ürünü olarak doğmuştur.

 

Alman doğumlu Amerikalı psikanalist ve sosyolog Erich Fromm (1900 – 1980), dinin doğuşunu insanın doğadan kopuşu ve yaşadığı yabancılaşma/yalnızlık duygusuyla açıklar (Psikanaliz ve Din). İnsan, zihinsel kapasitesi nedeniyle evrendeki yalnızlığının farkındadır. Bu durum büyük bir kaygı yaratır. İnsan zihni, dünyayı anlamlandırmak için bir “yöneliş haritasına” (oryantasyon) ve bir “bağlılık nesnesine” ihtiyaç duyar. Dinler bu temel psikolojik ihtiyacı karşılamak için doğmuştur. Fromm dinleri ikiye ayırır:

·         Otoriter Dinler: İnsanı küçülten, bir güce boyun eğdiren dinler (Freud'un eleştirdiği yapı).

·         İnsancıl Dinler: İnsanın potansiyelini geliştiren, sevgi ve özgürlüğü merkeze alan yapılar (Buddha veya Spinoza'nın anlayışı gibi).

 

Davranışçılık akımının öncülerinden Amerikalı psikolog Burrhus Frederic Skinner (1904-1990) insanın kendi dahlinin olamayacağı süreçlerde (doğal afetler, hastalıklar, sınav sonuçları, ölüm kalım durumları) çaresiz kaldığı için metafizik yapılara yöneldiğini, dualar ettiğini veya ritüeller gerçekleştirdiğini söyler. İnsan zihni, kurgusal düşünmeye ve geleceği simüle etmeye yatkındır. Bu kurgular temelde iki zıt kutupta şekillenir: Umudun beslediği iyimserlik ve endişenin doğurduğu kötümserlik. İnsan, arzuladığı geleceğin gerçekleşmesi için umut ederken, kaçındığı senaryoların gerçekleşmesinden korkar. Kendini çaresiz hissettiği ve kendi etki alanının dışında kalan bu belirsizlik anlarında ise metafizik yapılara (doğaya, ruhlara, evrene veya Tanrı’ya) yönelir. Tıpkı atalarından devraldığı miras gibi, iyiliğin de kötülüğün de kaynağı olarak gördüğü bu aşkın güce, umutları için dua eder, korkuları için yalvarır. Oğlunun sınavı kazanması beklentisiyle kaza geçiren oğlunun hayatta kalma çabası aynı kökenden beslenir: İnsanın kendi çaresizliği karşısında sığınacağı son liman, elinden gelenin bittiği yerde başvurduğu aşkın güçtür. Skinner’e göre, belirsizlikle dolu antik dünyada “öte dünya azabı” veya “ilahi gazap” tehdidi, en güçlü negatif pekiştireçtir. İnsanlar negatif bir sonuçtan (tanrının gazabından) kaçınmak için ruhbanın koyduğu kurallara uymaya koşullanmışlardır.

 

Logoterapi ekolünün kurucusu olan Viktor Frankl’a (1905–1997) göre insan, hayatına anlam katamadığında “varoluşsal bir boşluğa” düşer. Frankl, insandaki en temel dürtünün “Haz Arzusu” (Freud) veya “Güç Arzusu” (Adler) değil, “Anlam Arzusu” (Will to Meaning) olduğunu savunur. Ona göre; Tanrı ve din olgusu, insanın acıyı, ölümü ve varoluşu en üst düzeyde anlamlandırmasını sağlayan “Bilinçdışı Tanrı” veya nihai anlam kurgusudur.

 

Hümanist psikolojinin kurucusu Maslow (1908 – 1970), dinlerin doğuşunu bireylerin yaşadığı olağanüstü zihinsel/duygusal deneyimlere bağlar. Bazı insanlar evrenle bütünleşme, derin bir huzur, aşkınlık ve kozmik bir birleşme hissi yaşarlar. Maslow buna “zirve deneyim” der. Maslow'a göre dinlerin kökeninde, geçmişteki peygamberlerin, mistiklerin veya bilgelerin yaşadığı bu özgün “zirve deneyimler” vardır. Zamanla bu kişisel deneyimler kurumsallaşarak ritüellere ve doktrinlere dönüşmüştür.

 

Kanadalı sosyal psikolog Ara Norenzayan (1970-…) “Büyük Tanrılar” adlı eserindeki tezi; insanlığın küçük kabilelerden devasa medeniyetlere geçişini sağlayan şey, “Büyük Tanrılar” adını verdiği zihinsel ve kültürel inanç sistemidir. Norenzayan’a göre; insanların ne düşündüğünü bilen, ahlaki kurallar koyan, gizli eylemleri gözetleyen ve kurallara uymayanları cezalandıran (ya da ödüllendiren) “Omniscient” (Her şeyi bilen) ve “Ahlakçı” (Moralizing) Tanrı inancı, insanlar arasında güveni ve işbirliğini mümkün kılmıştır.

 

İnsanlık tarihinin çoğunda (Paleolitik ve Neolitik dönem kabilelerinde) inanılan ruhlar veya yerel tanrılar “Ahlakçı” değildi. Küçük kabilelerde insanların ahlaklı davranmasını sağlayan şey, herkesin birbirini tanıması ve dedikodu/itibar kaygısı idi (küçük grupta hile yapamazsınız, dışlanırsınız). Ancak nüfus artıp kentler kurulduğunda insanlar anonim hale geldi. Birbirini tanımayan binlerce insanın bir arada yaşaması “hilekarlığı” ve bedavacılığı artıracaktı. İşte bu noktada “Gökyüzündeki Gözlemci” (Büyük Tanrı) devreye girdi: Yanınızda kimse olmasa bile sizi sürekli izleyen, ahlaksızlık yaptığınızda sizi cezalandıracak bir Tanrı imgesi anonim insanları dizginledi.

 

Norenzayan, laboratuvar ve saha deneyleriyle desteklediği şu psikolojik gerçeği vurgular: İzlendiği veya gözetlendiği hissi verilen insanlar daha cömert, dürüst ve işbirlikçi olurlar. “Büyük Tanrı” inancı, insan zihninde “sürekli gözetlenme” hissi yaratır. Bu durum bireysel bencil dürtüleri baskılar ve toplumsal kurallara uyumu otomatikleştirir.

 

Kitabın en dikkat çekici kısımlarından biri de modern seküler toplumların (örneğin İskandinav ülkelerinin) nasıl var olabildiğini açıklamasıdır. Norenzayan’a göre: “Büyük Tanrılar”, yüksek düzeyde işbirliği yapan, hukukun üstünlüğüne dayalı, polis ve yargı mekanizmaları güçlü modern devletlerin kurulmasını sağlamıştır. Ancak bu güçlü ve adil seküler kurumlar bir kez kurulup işler hale geldiğinde, “Büyük Tanrılar”ın sunduğu gözetleme ve cezalandırma işlevini devlet ve hukuk üstlenir. Böylece insanlar Tanrı korkusu olmadan da dürüst ve işbirlikçi yaşayabilir hale gelir. Yani Büyük Tanrılar, kendi seküler varislerini yaratarak gerilemiştir.

 

Büyük Tanrılar bir yandan grup içi dayanışmayı artırırken, diğer yandan kendi tanrısına inanmayan “öteki” gruplara karşı çatışma ve fanatizmi de körüklemiştir. Dinler, grup içi güveni tavan yaptırırken gruplar arası gerilimi tırmandıran çifte kılıçlı bir evrimsel araçtır.

 

Son yıllarda gelişen Bilişsel Din Bilimi, inancın doğuşunu insan beyninin evrimsel ve bilişsel çalışma mimarisine bağlar. İnsan beyni evrimsel süreçte hayatta kalmak için her belirsizliğin arkasında “canlı/niyetli bir varlık” (ajan) aramaya programlanmıştır. Çalıların arasından gelen sesi “rüzgar” yerine “yırtıcı bir hayvan” olarak yorumlamak hayatta kalma şansını artırmıştır. Bu aşırı aktif mekanizma, doğa olaylarının arkasında da görünmez niyetli güçler (tanrılar, ruhlar) arama eğilimini doğurmuştur. İnsanlar başkalarının zihnini, niyetlerini ve duygularını okuma yeteneğine sahiptir. Zihin bu yeteneği fiziksel vücudu olmayan hayali varlıklara (tanrılara) da uyarlar.

 

Amerikalı deneysel psikolog Justin L. Barrett (1971-…) Bilişsel Din Bilimi’nin öncülerindendir. İnsan zihninde “Çok Aşırı Fail Algılama Cihazı” olduğunu savunur. Ona göre; insanlar rastlantısal doğa olaylarına anlam ve bilinçli bir niyet yüklemeye evrimsel olarak yatkındır.  “Neden Biri Tanrı'ya İnanır ki?” adlı kitabında, “Tanrı'ya inanmanın, sahip olduğumuz zihin türünün neredeyse kaçınılmaz bir sonucu olduğunu” ve “İnandığımız şeylerin çoğunun bilinçli farkındalığımızın altında çalışan zihinsel araçlardan kaynaklandığını” ve “Tanrılara olan inançların bu otomatik varsayımlarla iyi örtüştüğünü; her şeyi bilen, her şeye gücü yeten bir Tanrı'ya olan inançların ise daha da iyi örtüştüğünü” öne sürüyor.

 

Amerikalı filozof bilişsel din bilimci Daniel C. Dennett (1942-2024) “Büyüyü Bozmak” adlı eserinde dinin ilahi bir kökeni olmadığını, aksine biyolojik ve kültürel evrimin ürettiği doğal bir olgu olduğunu savunur. Toplumda “din o kadar kutsal ve özeldir ki bilimsel olarak incelenmemelidir, incelenirse tadı/kutsallığı kaçar” şeklinde tabu haline gelmiş bir büyü/dokunulmazlık vardır. Dennett’ın amacı bu büyüyü bozmak; dini, tıpkı karıncaların yuva yapması veya tatlı krizine girmemiz gibi, bilimin ve evrim teorisinin konusu haline getirmektir.

 

Dennett, dinin dünya üzerinde (savaşlar, radikalleşme, eğitim politikaları) devasa etkileri olduğunu, bu yüzden onu incelemenin tıpkı tıbbi bir salgını incelemek gibi bir kamu sağlığı görevi olduğunu belirtir. Dinin biyolojik ve psikolojik mekanizmaları çözülmeden, yarattığı olumsuz sonuçlarla mücadele edilemez.

 

Dennett, dinin iyi mi yoksa kötü mü olduğunu peşinen söylemekten ziyade, “Dinin ne olduğunu, nasıl evrildiğini ve insan zihninde nasıl bir yer kapladığını tam olarak anlamak için onu laboratuvara sokmalıyız” der. Dennett, dinsel fikirleri açıklarken Richard Dawkins’in “Mem” (kültürel gen) kavramını merkeze koyar. Dini inançlar, ritüeller ve dogmalar birer “mem”dir (kültürel bilgi birimi). Bir memin hayatta kalması veya yayılması, onun “doğru” veya “insana faydalı” olmasına bağlı değildir. Bir virüs gibi, zihinden zihne kopyalanma becerisine bağlıdır. Dini memler, insan zihninin zaaflarından faydalanarak kendilerini binlerce yıl boyunca başarıyla kopyalayan zihinsel parazitler veya symbiote'lardır (ortak yaşarlar).

 

Dennett'ın kitaptaki en özgün tespitlerinden biri şudur: Modern dünyada birçok insan aslında “Tanrı'ya” inanmamaktadır; “Tanrı'ya inanmanın iyi, ahlaki ve gerekli bir şey olduğuna” (inanca inanmak) inanmaktadır. Ona göre; insanlar dinin toplumsal faydasına, moral verici gücüne ve ahlaki düzeni koruduğuna inandıkları için, kendi zihinlerinde şüphe olsa bile dini yapıyı korumaya ve savunmaya devam ederler.

 

Fransa ve ABD kökenli bilişsel antropolog ve evrimsel psikolog Pascal Boyer (1957-…) Din Nasıl Doğdu? (Religion Explained) kitabında, insan beyninin çevrede anlam ve niyet arama eğilimine odaklanır. Boyer, geleneksel “Din neden vardır?” sorularına verilen klasik yanıtları (ölüm korkusunu yatıştırmak, doğa olaylarını açıklamak veya toplumsal düzeni sağlamak gibi) yetersiz bulur ve dinin kökenini doğrudan insan beyninin çalışma mimarisinde arar. Din, evrimsel süreçte sırf “dini inanç üretmek için” gelişmiş özel bir adaptasyon veya organ değildir. Aksine din; avlanma, yırtıcılardan kaçma, sosyal ilişkileri yönetme ve tehlikeleri öngörme amacıyla gelişmiş olan zihinsel modüllerimizin bir yan ürünüdür. İnsan beyni, atalarımızın hayatta kalmasını sağlayan belirli bilişsel mekanizmalarla donatılmıştır. Beynimiz, belirsiz durumlarda bir “fail” var kabul etmeye programlanmıştır. Atalarımız için çalılar arasından gelen bir hışırtıyı “rüzgar” yerine “bir yırtıcı/düşman” (bir fail) olarak yorumlamak hayatta kalma şansını artırıyordu. Yanlış alarm vermenin maliyeti düşük, ancak bir tehdidi kaçırmanın maliyeti ölümcüldü. Bu durum, evrende anlam ve niyet arayan zihnin Tanrı/Ruh kavramlarını üretmesini kolaylaştırmıştır.

 

İnsan sosyal bir canlıdır ve sürekli kimin ne bildiğini takib eder. Boyer’e göre dini sistemlerdeki tanrılar ve ruhlar sıradan varlıklar değildir; “stratejik bilgiye tam erişimi olan” varlıklar olarak kurgulanır. Yani bu varlıklar sizin ne düşündüğünüzü, ahlaki kurallara uyup uymadığınızı ve gizli eylemlerinizi bilir. Bu durum, zihnimizdeki sosyal uyum ve ahlak modüllerini doğrudan devreye sokar.

 

Not: Burada bir şeyi netleştirmem gerekiyor. Bilişsel din biliminin iki büyük kampı var. Birinciye göre din bir uyarlanmadır: Evrim onu seçti, çünkü işe yaradı. İkinciye göre din bir yan üründür: Evrim başka amaçlarla (fail algılama, örüntü kurma, zihin okuma) verdiği araçların istenmeyen bir kazasıdır; kimse onu seçmedi, sadece engellenmedi. Barrett ve Boyer ise ikinci kampa yakındırlar. Bu makalede ben ağırlıklı olarak birinci kampa yakın duruyorum. Bunu bir çelişki olarak değil, bilinçli bir tercih olarak okuyun: Bence din bir yan ürün olarak doğmuş, ama bir uyarlanma olarak kalmıştır.

 

Beyin ve sinir sisteminin yapısını, işlevini, gelişimini ve hastalıklarını inceleyen Nörobilim dalında çalışan bilim adamlarının çıkarımına göre; beyinde bizi inanmaya zorlayan tek bir bölge yoktur; inanç, çok sayıda beyin ağının birlikte çalışmasıyla ortaya çıkan karmaşık bir bilişsel olgudur. İnsan beyni, evrimsel süreçte çevresindeki dünyaya anlam vermek, görünmeyen nedenleri çıkarımlamak, toplumsal ilişkileri yönetmek ve belirsizlikle başa çıkmak üzere gelişmiş çok sayıda bilişsel mekanizmaya sahiptir. Dinî inançlar da büyük olasılıkla bu mekanizmaların kültürel ve tarihsel süreçlerle birleşmesinden doğmuştur.

 

Not: 1990’lı yıllarda bazı nörobilimciler tarafından beyinde “inanma bölgeleri”, genlerde “inanç geni” olduğuna dair iddialar gündeme getirildi. Ama bilimsel literatürde artık büyük ölçüde terk edilmiş durumdadır.

 

Ruh, güç, melek, şeytan, tanrı gibi aşkın (metafizik) varlıklara inanmayı psikolojik bir rahatsızlık olarak gören bilim insanları da vardır. Onların problematiği şudur: “Eğer bir kişi görünmeyen varlıklarla konuştuğunu söylediğinde buna sanrı diyorsak, aynı tür görünmeyen varlıklara toplumca inanıldığında neden buna sanrı demiyoruz?” Örneğin Evrimsel biyolog İngiliz Richard Dawkins (1941-…) “Tanrı Yanılgısı” adlı popüler kitabında tanrının bir “sanrı” olduğunu uzun uzadıya anlatır. Öte yandan Amerikalı nörobilimci Sam Harris (1967-…) “kanıt olmadan olağanüstü iddialara kesin biçimde inanmak, bilişsel açıdan sorunlu bir tutumdur” der.

 

Ana akım psikiyatri ve nörobilim ise, dinî inancı tek başına bir psikolojik hastalık veya sanrı olarak kabul etmez. Ancak her türlü inanç, dinî ya da din dışı, gerçeklikle bağını ciddi biçimde koparıyor, kültürel bağlamın dışına taşıyor ve kişinin işlevselliğini bozuyorsa, o zaman klinik değerlendirme konusu olabilir.

 

İsrailli tarihçi Yuval Noah Harari (1976-…) Sapiens adlı eserinde, dinleri ve Tanrı fikrini “Kurgusal Gerçeklikler” (Imagined Realities) olarak tanımlar. Harari'ye göre Homo Sapiens'i diğer türlerden ayıran en büyük özellik, fiziki varlığı olmayan şeylere inanabilmesidir. Ona göre; dinler, binlerce yabancı insanın ortak bir anlam etrafında birleşip büyük ölçekli iş birliği yapabilmesi için ortaya çıkmış en güçlü kurgulardır.

 

İnançlar ve dinler tarihinin; insan biyolojisinden, dilin gelişiminden, bilişsel sıçramalardan ve toplumsal hayatta kalma (evrimsel avantaj) mekanizmalarından bağımsız düşünülemeyecek evrimsel ve sosyo-kültürel bir süreçtir.

 

Dinler ve inanç sistemleri aniden ortaya çıkmış ilahi veya kopuk yapılar değildir; insan zihninin dil ve sembol üretme kapasitesinin genişlemesine paralel olarak, “inanışlardan inançlara, inançlardan ise kurumsallaşmış dinlere” doğru kademeli olarak evrimleşmiştir. Bu evrimsel süreç, tarih boyunca toplulukları bir arada tutarak evrimsel bir avantaj (sosyal harç) sağlamıştır; ancak bilimsel bilgi ve sekülerleşme arttıkça insanın bu uydurulmuş metafizik cevaplara olan pratik ihtiyacı yapısal olarak azalmaktadır.

 

Not: Sekülerleşme, dinin toplum, siyaset, hukuk, eğitim ve kültür gibi alanlar üzerindeki etkisinin zamanla azalması ve bu alanların daha çok akıl, bilim ve dünyevi ilkelere göre düzenlenmesi sürecidir. Sekülerleşme toplumda zaman içinde meydana gelen sosyolojik bir süreçtir. Laiklik ise devletin din karşısında tarafsız olmasını ve din ile devlet işlerinin ayrılmasını ifade eden hukuki ve siyasi bir ilkedir. Dolayısıyla bir ülkede laiklik olabilir ama toplum çok dindar olabilir; ya da laiklik tam olarak uygulanmasa bile toplum sekülerleşmiş olabilir.

 

Kanadalı filozof Charles Taylor’ın (1931-…) “Seküler Bir Çağ” adlı eserinde sekülerizmin; dinden “kurtuluş” veya dinin “ölümü” olmadığı, aksine insanın anlam arama yolculuğunda inanç ile inançsızlığın yan yana durduğu, birbirini sürekli sorguladığı ve dönüştürdüğü yeni, son derece karmaşık bir zihinsel ekosistem olduğunu söyler. Taylor’a göre tarihte ilk kez, aşkın bir Tanrı'ya veya öte dünyaya hiç gönderme yapmayan, tamamen bu dünyaya ait bir ahlak ve insanlık ideali doğmuştur. Yine de modern insan iki ateş arasındadır. Bir yanda tamamen rasyonel ve içkin bir dünyada yaşamanın getirdiği varoluşsal “anlam arayışı ve manevi açlık”, diğer yanda ise eski dini dogmalara geri dönmeyi imkansız kılan modern “zihinsel zırh”.

·         Taylor’a göre; Modern öncesi insan dış dünyaya, ruhlara, şeytanlara ve büyülü güçlere açıktı. İnsanın zihni ile dünya arasında net bir sınır yoktu; dışarıdaki kutsal veya şeytani güçler insana doğrudan nüfuz edebilirdi. Modern insan, zihni ile dünya arasına mesafe koymuştur. Anlam ve duygular dünyada değil, sadece insanın kendi zihnindedir. İnsan artık kendisini dışsal görünmez güçlerden yalıtmış, “zırhlanmıştır”.

 

Geleneksel ve muhafazakâr anlayış, "Din yoksa ahlak, toplumsal düzen ve mutluluk da yok olur" (Dostoyevski'nin "Tanrı yoksa her şey mübahtır" tezi) önermesini savunur. Sekülerleşme bu yüzden dindarlar için ahlaktan uzaklaşma, dolayısıyla Tanrı’nın gazabını çekme tehlikesi barındıran “sapkın” bir düzendir.

 

Amerikalı sosyolog Phil Zuckerman’ın 2008 yılında yayımlanan “Tanrısız Toplum” adlı eseri sekülerlikte epey yol almış olan İskandinav toplumlarının Tanrı’ya inanç, cehennem korkusu veya dinsel ayinler olmadan da son derece ahlaklı, yardımsever, dürüst ve düzenli bir toplum kurabildiklerini ampirik olarak gösterir. Bu toplumlarda cinayet, hırsızlık, yolsuzluk ve kadına şiddet gibi suçlar, dünyadaki en dindar ülkelere kıyasla kayda değer ölçüde düşüktür (Tanrı asıl Sekülerleri seviyor olabilir mi 😊).

·         İskandinavlar Tanrı inancına şiddetle karşı çıkan militan ateistler değillerdir. Onlar için Tanrı, din veya kilise gündelik hayatta tamamen "önemsiz" ve "ilgisiz" bir konudur. İnsanlar kiliseye genellikle sadece geleneksel törenler (vaftiz, düğün, cenaze) veya tarihi mimariye olan saygıları nedeniyle giderler. İnanç bir dogma değil, kültürel bir fondan ibarettir.

·         Zuckerman’ın tespitlerine göre; Sağlık, eğitim, işsizlik ve yaşlılık güvencesinin devlet tarafından eksiksiz sağlandığı bu ülkelerde insanlar varoluşsal bir korku duymazlar. Hastalık, yoksulluk ve ölüm karşısında çaresiz hissetmedikleri için Tanrı’ya veya dine sığınma ihtiyacı hissetmezler. Ayrıca Lüteriyen Devlet Kiliseleri yüzyıllar boyunca rekabetten uzak ve devlet memuru statüsünde kaldığı için dini heyecanını yitirmiş, insanları dinden soğutmadan "yavaşça ve çabasızca" sekülerleşmelerine izin vermiştir.

·         Kitabın en dikkat çekici kısımlarından biri, İskandinavların ölüm karşısındaki tutumudur. İnsanlar cennet, cehennem veya reenkarnasyon gibi ahiret inançları olmadan da ölümü yaşamın doğal bir parçası olarak kabul edebilmekte ve yas süreçlerini rasyonel biçimde yönetebilmektedir.

 

Siyaset bilimci Ronald Inglehart (1934-2021) küresel ölçekte yaşanan hızlı sekülerleşmeyi ve dini inançlardaki ani düşüşü incelediği kitabında (Dinin Ani Gerilemesi), dünya genelinde yapılmış araştırmalardan yola çıkarak 1981-2007 yılları arasında dünya genelinde dindarlık artış gösterirken, 2007-2020 yılları arasında incelenen 49 ülkenin 43'ünde dini inanç ve uygulamalarda radikal bir gerileme yaşandığını göstermiştir. Inglehart'a göre dinlerin gerilemesindeki ana faktör, tıp, teknoloji ve ekonomik kaynak bolluğu sayesinde toplumların kazandığı varoluşsal güvenlik duygusudur. Hayatta kalma riski azalan yüksek gelirli toplumlarda dinin sunduğu geleneksel güvenlik ve üreme odaklı normların yerini; bireysel özerklik, cinsiyet eşitliği ve hoşgörü gibi seküler değerler almıştır. Inglehart, güvenliğin arttığı modern dünyada dinin toplumsal işlevini yitirdiğini ve sekülerleşmenin hızlandığını ampirik verilerle savunur.

 

Bundan sonra neler olacaktır? Günümüzde nüfuz sahibi dinleri görüyoruz, yaşıyoruz. İnsanlara eskisi kadar huzur, heyecan ve inandırıcılık veremiyorlar. Bugünün bireysel özgürlük ve bilgi ortamıyla dinlerin klasik yorumları arasında giderek büyüyen bir gerilim var. Bu yüzden dindar insanların sayısı git gide azalıyor ve azalmaya da devam edecek. Ta ki, insanlığın bu yeni dönemine daha uygun/uyumlu yeni dinler ortaya çıkasıya kadar. Ya da mevcut dinler kendilerini güncelleyene kadar. Bunlar olsa bile korkarım ki insanların dinlere olan ihtiyacı azalmaya devam edecek. Bilişsel sıçramanın bir yan etkisi olduğuna inandığım dinlerin insanlar zihinsel olarak geliştikçe gündemlerinden düşeceğini düşünüyorum.

 

İlk 200 bin yıldaki gibi herhangi bir inanışa veya inanca ihtiyaç duymadan yaşayacağımızı iddia etmiyorum. İnanışlar ve inançlar form değiştirerek devam edecek. İnançsız tutumlar daha da artacak.

 

Nitekim günümüzde pek çok insan inançsızdır. Kimisi içine doğduğu dine inanmamaktadır, kimisi dinine ilgisizdir, kimisi tanrının varlığına inanmamaktadır, kimisi tanrının din gönderdiğine inanmamaktadır, kimisi dinlerin gerçekliğine veya tanrının varlığına (veya yokluğuna) kesin olarak inanılamayacağını düşünür. Dinsizlerden, Apateistlerden, Deistlerden, Ateistlerden ve Agnostiklerden bahsediyorum.

 

Bunlar inanç sistemi değildir. Bunlar inanç hakkındaki tutumlardır. Peki bu tutumlar da bir katman mı? Yoksa katman yığınından çıkış mı? Şimdi de biraz bu tutumları (inançsızlıkları) irdeleyelim.

 

İNANÇSIZLIK TUTUMLARI

İnançsızlık tutumları aslında yeni düşünceler (son 200-300 yılın fikirleri) değildir. İnsanlar, tanrılar icat edildikten çok kısa süre sonra o tanrılardan şüphe etmeye başlamıştır. Kalabalığın inandığı her şeye, en az bir kişi “acaba?” demiştir. Zaten buna dair tarihi kanıtlar da vardır.

·         Hindistan, MÖ 600 civarı. Çarvaka (Lokayata) okulu, ruhun, ahiretin ve karmanın varlığını reddetti. Onlara göre bilginin tek kaynağı duyulardı; rahiplerin ritüelleri ise geçim yoluydu. Bu, kayda geçmiş en eski sistematik materyalizmdir ve dikkat edin; Hindistan gibi son derece dindar bir coğrafyanın içinden çıkmıştır.

·         Budizm ve Caynacılık, aynı yüzyıllarda, evreni yaratan ve yöneten kişisel bir tanrı fikri olmadan işleyen sistemler kurdu. Bugün bile bazı din bilimciler Budizm'i “tanrısız din” olarak tanımlar. Bu, dinin tanrı olmadan da mümkün olduğunu gösteren en güçlü örnektir.

·         Antik Yunan, MÖ 5. yüzyıl. Sofist Protagoras'ın şu sözü, tarihin ilk açık agnostik ifadesi sayılır: “Tanrılar hakkında, var olduklarını da olmadıklarını da bilemem; konu karanlık, hayat ise kısa.” Aynı dönemde Meloslu Diagoras, tanrıları açıkça reddettiği için “ateist” lakabıyla anılmıştır.

·         Epikuros (MÖ 341-270) tanrıların varlığını reddetmedi ama onları insan işlerinden tamamen çıkardı. Ona göre tanrılar vardı, mutluydular ve bizimle hiç ilgilenmiyorlardı; dolayısıyla onlardan korkmak anlamsızdı. Öğrencisi Lucretius, “Şeylerin Doğası Üzerine” adlı şiirinde evrenin atomlardan oluştuğunu ve tanrısal müdahaleye ihtiyaç duymadığını anlattı.

 

Yani şüphe, dinlerle yaşıttır. Değişen şey şüphenin varlığı değil, şüpheyi yüksek sesle söyleyebilme imkânıdır. Antik dünyada Sokrates'in idam gerekçelerinden biri “şehrin tanrılarını tanımamaktı”. Şüphe hep vardı; sadece bedeli ağırdı.

 

Şimdi bilmeyenler için bu inançsızlık tutumlarının üzerinden tek tek geçelim.

 

AGNOSTİSİZM

Agnostisizm en çok yanlış anlaşılan tutumdur. Çoğu insan onu “kararsız ateizm” veya “yarı inançlı” bir konum sanır. Değildir.

 

Terimi 1869'da İngiliz biyolog Thomas Henry Huxley (1825-1895) türetmiştir. Yunanca gnosis (bilgi) kelimesinin başına olumsuzluk eki getirerek: “bilgisizlik” (agnostizim) kavramını ortaya koymuştur.  Huxley'nin derdi bir inanç beyan etmek değil, bir yöntem ilan etmekti: Kanıtın yetmediği yerde hüküm verme der Huxley ve aşağıdaki iki ayrıma dikkat çeker.

·         Teizm/ateizm bir İNANÇ sorusudur: Tanrıya inanıyor musun?

·         Gnostisizm/agnostisizm bir BİLGİ sorusudur: Bunu bildiğini iddia ediyor musun?

 

Bu ikisi ayrı eksenlerdir. Dolayısıyla dört kombinasyon mümkündür:

·         Gnostik teist:Tanrı vardır ve bunu biliyorum.” (Çoğu dindarın konumu.)

·         Agnostik teist:İnanıyorum ama kesin olarak bildiğimi iddia etmiyorum.” (Sanılandan çok daha yaygın bir konum.)

·         Agnostik ateist:İnanmıyorum ama olmadığını kanıtlayabileceğimi de iddia etmiyorum.” (Bugün ateistlerin büyük çoğunluğu buradadır.)

·         Gnostik ateist:Tanrı yoktur ve bunu biliyorum.

 

Yani agnostisizm ateizmin zayıf hâli değildir; başka bir soruya verilen cevaptır. Bir kişi aynı anda hem agnostik hem ateist olabilir ve çoğu zaman öyledir.

 

Not: Buna yakın ama farklı bir konum daha var: İgnostisizm. İgnostik der ki: “Tanrıya inanıyor musun? sorusuna cevap veremem, çünkü önce bana tanrı ile tam olarak neyi kastettiğini tanımlaman gerekir.” Tanım olmadan soru anlamsızdır. Bu, sorunun kendisini reddeden bir konumdur.

 

Agnostisizmin en dürüst tarafı şudur: Bilimsel yöntemin sınırlarını kabul eder. Evrenin dışındaki bir varlık, tanımı gereği evrenin içinden gözlemlenemez. Dolayısıyla ne kanıtlanabilir ne çürütülebilir. Bu durumda “bilmiyorum” demek, bir kaçamak değil; olabilecek en tutarlı cevaptır.

 

APATEİZM

Modern dünyada dinden uzaklaşan insanların büyük çoğunluğu ateist değildir. Ateizm entelektüel bir konumdur ve emek ister: Okumak, düşünmek, tartışmak gerekir. Oysa gerçek kitlesel eğilim çok daha sessizdir.

 

Apateizm (ilgisizlik): Tanrının var olup olmadığı sorusunu önemsiz bulmaktır. Apateist “vardır” veya “yoktur” demez; “ne fark eder?” der. Ona göre bu soru, cevabı ne olursa olsun günlük hayatını değiştirmemektedir. Bu, bir inanç değil bir kayıtsızlıktır ve bence dinlerin karşılaştığı en büyük tehdit ateizm değil, tam olarak budur. Bir dinle veya inançsızla tartışabilirsiniz; ilgisizlikle tartışamazsınız.

 

İnançlı ama dinsiz: Anketlerde en hızlı büyüyen kategori budur. Bu insanlar aşkın bir şeye inanır (“evren”, “enerji”, “bir güç”, bazen doğrudan tanrı) ama hiçbir dinin mensubu değildir. Kendi ritüellerini kendileri kurarlar: meditasyon, yoga, doğa yürüyüşü, kristal, astroloji, farkındalık pratikleri.

 

Bu kategori, makalemin tezine hem destek hem meydan okumadır ve ikisini de kabul etmek zorundayım. Destektir: Kurumsal din gerçekten çözülüyor. Meydan okumadır: Çünkü çözülen kurum, inancın kendisi değil.

 

DEİZM

Deizm, monoteizmin içinden çıkan ilk büyük sapmadır ve bence en zarif olanıdır. Deist der ki: “Evet, bir yaratıcı vardır. Ama o evreni yarattıktan sonra ona karışmamaktadır.

 

Klasik benzetme saattir. Usta saati yapmış, kurmuş ve masaya bırakmıştır. Saat kendi yasalarıyla, kendiliğinden çalışır. Ustanın her saniye müdahale etmesine gerek yoktur; zaten iyi bir usta, sürekli müdahale gerektiren bir saat yapmaz.

 

Bu kabulün sonuçları şunlardır:

·         Vahiy yoktur. Tanrı kimseyle konuşmamıştır. Kutsal kitaplar insan ürünüdür.

·         Mucize yoktur. Doğa yasaları istisnasızdır.

·         Peygamber ve ruhban sınıfı yoktur. Aracıya gerek yoktur.

·         Dua işlemez, daha doğrusu, dua tanrıyı etkilemez; olsa olsa duayı edeni etkiler.

·         Tanrıyı bulmanın yolu kitap değil, akıl ve doğadır. Deist için evreni incelemek, tanrıyı incelemektir.

 

Deistler tanrıyla konuşur, ona yalvarır, ona dua eder. Tanrıyı bırakmazlar, dinleri bırakırlar. İnançlarını bırakmazlar, “sözde” aracıyı bırakırlar.

 

Deizm 17.-18. yüzyıl Avrupa'sında, tam da bilim devriminin ortasında yükseldi. Bu bir tesadüf değildir. Newton fiziği, gök cisimlerinin hareketini birkaç denklemle açıklayınca, gökyüzünü sürekli çeviren bir el fikri gereksizleşti. Tanrı işten çıkarılmadı ama emekliye ayrıldı.

 

İngiliz düşünür Lord Herbert of Cherbury (1583-1648) genellikle deizmin babası sayılır. Voltaire (1694-1778) hem kiliseyi acımasızca eleştirdi hem tanrı fikrini korudu. Thomas Paine (1737-1809), “Akıl Çağı” adlı eserinde deizmi halka anlatan en berrak metni yazdı. Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucularından Thomas Jefferson deist eğilimliydi ve İncil'den mucizeleri makasla keserek yalnızca ahlaki öğretileri bıraktığı kendi versiyonunu hazırlamıştır.

 

Deizm neden önemli? Çünkü monoteizmden kopuşun ilk adımıdır ve en az sancılı olanıdır. Deist, tanrıyı bırakmaz; sadece dini bırakır. Anlam ihtiyacını karşılamaya devam eder ama kurumun otoritesini reddeder.

 

Not: Türkiye'de son yıllarda en çok konuşulan başlıklardan biri, özellikle genç kuşakta deizme yönelim olduğudur. Bu tartışmanın bir tarafı bunu bir kriz olarak görüyor, diğer tarafı bir olgunlaşma olarak. Bence her ikisi de değil; bu, dinî otoritenin zayıfladığı her toplumda görülen tipik ilk duraktır. İnsanlar tanrıdan değil, tanrı adına konuşanlardan uzaklaşır. Deizm, inancını kaybetmeden dinini bırakmak isteyenlerin sığınağıdır.

 

ATEİZM

Ateizm, Yunanca atheos (tanrısız) kelimesinden gelir ve uzun süre bir hakaret olarak kullanılmıştır. İlginçtir, ilk Hristiyanlara Romalılar tarafından “ateist” denmiştir; çünkü Hristiyanlar Roma'nın tanrılarını reddediyorlardı. Yani ateizm suçlaması, çoğu zaman “benim tanrılarımı kabul etmeyen” anlamına gelmiştir.

 

Bugün iki temel biçimden söz ediyoruz:

·         Zayıf (negatif) ateizm: Tanrıya inanmamak. Bir iddiada bulunmaz, sadece sunulan iddiayı ikna edici bulmaz. “İnanmıyorum” der.

·         Güçlü (pozitif) ateizm: Tanrının var olmadığını öne sürmek. Bu bir iddiadır ve iddia sahibinin kanıt yükü vardır. “Yoktur” der.

 

Bir de bunlardan ayrı tutulması gereken Antiteizm vardır: Tanrının olmadığını düşünmenin ötesinde, din olgusunun insanlığa zararlı olduğunu savunmak. Her ateist antiteist değildir; pek çok ateist dinin kültürel ve psikolojik faydaları olduğunu kabul eder.

 

Ateizmin örgütlü ve görünür hâle gelmesi Aydınlanma'yla başladı, 19. yüzyılda Feuerbach, Marx, Nietzsche ve Darwin sonrası düşünceyle hızlandı. 20. yüzyılda bazı devletlerin resmî politikası hâline geldi. 21. yüzyılın başında ise Richard Dawkins, Christopher Hitchens, Sam Harris ve Daniel Dennett'in öncülük ettiği, medyada “Yeni Ateizm” diye anılan sert ve polemikçi bir dalga yaşandı.

 

Not: Ateizmin karşılaştığı en yaygın itiraz şudur: “Ateizm de bir inançtır.” Ateistlerin cevabı genellikle şudur: “İnanmamak bir inanç ise, koleksiyon yapmamak da bir hobidir.” Ama itirazın haklı bir tarafı yok değildir: Güçlü ateizm, yani “Tanrı kesinlikle yoktur” demek, kanıtlanamayacak bir iddiadır ve bu haliyle inanca yaklaşır. Zayıf ateizm bu eleştiriden muaftır. Bu ayrımı gözetmeden yapılan tartışmalar genellikle taraflar farklı şeyleri savunduğu için sonuçsuz kalır.

 

Makalenin başında bir kural koymuştum: Yeni katman eskisini silmez, üstüne biner. Peki başta ateizm olmak üzere, deizm, apateizm ve agnostizim antik inançların ve modern dinlerin üstüne binen bir katman mıdır, yoksa bu katmanlar yığınından tamamen çıkış mıdır?

 

Aşağıdakileri gördükçe bu soruya cevabım tam olarak “çıkıştır” olamıyor.

·         Kendini ateist tanımlayan pek çok insan, sevdiği bir yakınını kaybettiğinde bir tür tören ihtiyacı duyar. Ritüel, inanç gitse de kalır.

·         Tanrıya inanmayan insanların önemli bir kısmı astrolojiye, “evrenin gönderdiği işaretlere” veya “enerjiye” bir yer açar. Bunların hepsi, bu makalede anlattığım animatizmin modern dilidir.

·         Uçak şiddetli türbülansa girip de irtifa kaybettiğinde veya şiddetli depremde evde bir şeyler devrilmeye başladığında ateistlerin bazılarının çaresizlikten bir Tanrının müdahalesini (kurtarıcılığını) beklemesi.

·         Uğurlu forma, sahaya çıkarken ayak sırası, sınava aynı kalemle girmek, tahtaya vurmak ve daha pek çok uğrulu olduğuna inanılan davranış, bunları yapan insanların çoğu bunlara “inanmadığını” söyler, ama yine de yapar.

·         Doğaya kutsallık atfeden çevreci söylem, panteizmin ve Natürizmin seküler kelimelerle yeniden yazılmış hâlidir.

·         İnsanlar hâlâ takımlara, bayraklara, markalara ve ideolojilere totemik bağlılıklar kurar. Amblem hâlâ amblemdir.

 

Yani ateizm, tanrı inancını çıkarmayı başarmıştır ama antik inançlardan (veya daha da eski olan antik inanışlardan) kurtulamamıştır. Zaten tanrı inancı, bu makalede anlattığım katmanların yalnızca son 10 bin yılda ortaya çıkanlarıydı hatırlarsanız. Daha eski olan katmanlar (fail arama, örüntü kurma, nesneye güç atfetme, gruba kutsallık yükleme, ritüel ihtiyacı, anlam arayışı) inançsız tutumların içinde yaşamaya devam ediyor.

 

Anlam ihtiyacı dinle birlikte gitmiyor. Doğa karşısındaki huşu, ölünün ardından duyulan tören ihtiyacı, minnettarlık, fail arama, örüntü kurma bağ kurma ve benzerleri, bunların hepsi 90 bin yıllık ve hiçbiri bildiğiniz dine ait değil, dinden çok daha eski bilişsel eğilimlerdir. Dinler onları icat etmedi; hazır bulup kullandı.

 

Bu yüzden apateizm, deizm, agnostisizm ve ateizm gibi tutumlar modern dünyanın ürünüdür ama kökleri antik dünyadadır. Protagoras agnostikti, Çarvaka materyalistti, Epikuros deizme çok yakındı. Bu tutumlar birer katman değil, katmanların en üstündeki kata çıkmayı reddetmektir. Binadan çıkmak değil; en üst kata çıkmamaktır. Alt katlarda ise herkes oturmaya devam ediyor.

 

Bu makalede inanışların psikolojik kökenlerine ve nedenlerine değindim, inanışların nasıl inançlara, inançların da nasıl dinlere evrildiğini göstermeye çalıştım. Bunların hepsi doğuş hikayeleriydi. Sonra da nasıl ve neden çözülmeye başladıkları anlattım. İnançların nasıl kurumsal dinlere dönüştüğünü göstermeye çalıştım. Bu makalede 90 bin yıllık bir yapının hem inşat aşamasının izleri hem de sökülme aşamasının canlı yayını var.

 

Daha önce de söylediğim gibi dinlerin gündemden düşeceğine inanıyorum. Ama antik inanışlar ve antik inançlar yani dinleri mümkün kılan zihinsel altyapı muhtemelen düşmeyecek. O altyapı yeni biçimler bulmaya devam edecek. Daha az etkili, daha yumuşak, daha barışçıl, daha hoşgörülü, daha sevgi dolu, daha çevreci, daha demokratik olarak evrimleşecek. Aklı ve bilimi gölgelemeden, despotik olmadan, insanları korkutmadan ve kullaştırmadan maneviyat vermeye çalışacak. 

 

Umarım bu uzun makalemde tezimi anlaşılır bir şekilde sizlere sunabilmişimdir. 

 

Son Söz: Neye, niçin inandığını bilmeden inanma. Çünkü sen artık “ilkel insan” değilsin.

Son Not: Bu makaleyi okuyup neye, niçin inandığını daha iyi bilen biri, benim için başarıdır. İnancını bilerek sürdüren insana saygı duyarım; bilmeden sürdürene ise sadece üzülürüm ve bu üzüntüm inanmayanlar için de geçerlidir.

 

Tüm inanışlara, inançlara, dinlere ve inançsızlara saygılarımla.

 

 

Kaynaklar:

·         Tanrı, Reza Aslan

·         Tanrı Anlayışı, John Bowker

·         Tanrı Yanılgısı, Richard Dawkins

·         Din, Thomas A. Tweed

·         Din, Marcus Weeks

·         Mezopotamya ve Mısır Paganizmi, Erhan Altunay

·         Mitoloji 101, Kathleen Sears

·         Dilin Tarihi, Steven Roger Fisher

·         Sapiens, Yuval Noah Harari

·         Zaman Haritaları, David Christian

·         Tüfek, Mikrop ve Çelik, Jared Diamond

·         İnsanlığın Serüveni, Ahmet Taşağıl – Aykut Kar

·         İnternet, Wikipedia, Youtube

·         Yapay Zeka