7 Ekim 2016 Cuma

Nereden Geldik, Nereye Gidiyoruz?



Evrenin, dünyanın, canlılığın ve insanlığın nasıl oluştuğunu kronolojik olarak bilmekte fayda var. Bu bilgi bizleri daha kültürlü, daha mantıklı ve daha meraklı yapacaktır. Sizler için, tarihsel sıralamaya göre önemli olayların tek tek özetini çıkardım. Kısa kısa bölümlerden oluşan uzun bir yazı oldu. Ama genel kültürünü (entelektüel bilgi birikimi) artırmak isteyenler için hap gibi bir yazı oldu. İyi okumalar.

13,7 milyar yıl önce evren oluştu. Önce hiçlikte atomdan milyonlarca kat daha küçük bir nokta belirdi. Sıcaklığı yüz milyar derecenin üzerindeydi. Süper bir kuvvet barındıran bu inanılmaz yoğunluktaki tanecik bir saniyede güneş sistemimizin büyüklüğüne ulaştı. Yani ışık hızından daha hızlı bir şekilde genişlemişti. Bilim adamları buna Big Bang dediler. İlk bir saniyesi içinde tanecik genişlerken süper kuvvet dört temel kuvvete dönüştü ve enerji olarak dağılmaya başladı. Genişleme hızı ışık hızının karesine ulaşınca enerjinin bir kısmı maddeye dönüştü (E = m x c2). Ama bu maddeler atom altı parçacıklardı, yani henüz atom bile oluşmamıştı. Birinci saniyesinde güneş sistemimizin büyüklüğüne ulaşan bebek evren hala çok sıcak ve yoğundu. Adeta bir yıldız gibi yoğun idi ama evrendeki en sıcak yıldızdan kat be kat daha sıcaktı. Sıcaklığı 10 milyar derecenin üzerindeydi. Yüz saniye sonra bebek evren Samanyolu galaksisinin büyüklüğüne ulaştı. Bu genişleme sırasında atom altı parçacıklar tek protonlu ve tek elektronlu hidrojen atomunu meydana getirebilmişti. Ama henüz evrende ne bir yıldız, ne bir gezegen, ne de bir göktaşı vardı. Bunların olabilmesi için yoğun olan evren daha da genişlemeli, seyrelmeli ve soğumalıydı.
Not 1: Evrende serbest halde dolaşan atom altı parçacıklar 3 kuvvetin etkisiyle bir araya gelebilmişlerdir. Bu kuvvetlerden biri zayıf çekirdek kuvveti, diğeri güçlü çekirdek kuvveti, en sonuncusu da elektromanyetik kuvvetti. Bu 3 kuvvet sonradan oluşacak atomları da bir arada tutan kuvvetler olacaktı. Atom altı parçacıklar ve atomlar çok küçük olduklarından dördüncü kuvvet olan kütle çekim kuvveti henüz onlara etki etmeyecekti.
Not 2: Büyük patlamadan 380 bin yıl sonra yeterince genişleyen evren maddeler arasında boşluk oluşmasına ve ışımaya (elekromanyetik dalgalar yaymaya, foton yaymaya, radyasyon yaymaya) başladı. Bu ilk ışımanın kalıntıları mikrodalga arka plan ışıması olarak hala tespit edilebilmektedir. Bu antik ışıma sayesinde evrenin yaşının kusursuz bir şekilde tespit edebildik.

13,5 milyar yıl önce ilk yıldız oluştu. Öncesinde evrende uçuşan hidrojen dolu gaz kümeleri ara sıra sıkışıyor, parlıyor ve döteryum ile helyum atomlarını meydana getiriyordu. Bu ilk tür atomlar evrenin bazı yerlerinde kümelenmeye başlamıştı. Bu bulutumsu atom kümelerinden biri daha da yoğunlaşmaya ve kendi ekseni etrafında dönmeye başladı. Bu dönüş hidrojen, döteryum ve helyum atomlarını birbirine daha fazla yaklaşmalarını ve sürtünmelerini sağladı. Bulutumsu küme artık parlayan bir küreydi. Atomların birlikteliğinden oluşan kütle çekim sayesinde merkeze doğru iyice sıkışan atomlar kaynamaya ve bozunmaya başladı. Aşırı basınç ve sıcaklık etkisiyle parçalanan atomlardan etrafa saçılan protonlardan bazıları nötrona, nötronlardan bazıları da protona dönüşüyordu. Elektronlar ve fotonlar delirmişçesine fırlıyordu. Bu sırada kürenin içinde yeni yeni atomlar oluşuyor ve parçalanıyordu.  Hidrojen, döteryum ve helyumdan oluşan, ısı ve ışık yayan bu güneş, evrenin ilk yıldızıydı. Evrenin her yerinde böyle yıldızlar meydana geldi. Bunlar ilk jenerasyon yıldızlardı. Yıldızların hepsinin kütle çekim kuvveti vardı.
Not 1: Döteryum nötrona sahip hidrojen atomudur. Helyum iki protona ve iki nötrona sahip atomdur.
Not 2: Yıldızlardan sıcaklığı ve yoğunluğu hafif olanlar sönerken uzaya hidrojen, döteryum ve helyum atomları ile az miktarda diğer hafif atomları saçarlar. Sıcaklığı ve yoğunluğu yüksek olanlar ise evrene hidrojen ve helyumdan daha ağır olan atomları (örneğin; karbon, oksijen, demir, kükürt, azot, karbon, fosfat…vb) saçarlar.
Not 3: Hafif atomlar hariç, dünyadaki ve evrendeki diğer tüm atomlar yıldızlar tarafından oluşturulmuştur. Sadece hidrojen ve helyum yakan yıldızlar parlarken ve sönerken uzaya adeta bir toz gibi diğer atomları saçarlar. Dünya da, bizler de bu yıldız tozlarından oluştuk. 
Not 4: Bizim güneş sistemimiz bir ilk jenerasyon yıldızının süpernova patlamasından geriye kalan artıklarından oluşmuştur.
Not 5: Evrende devasa bulutsular (atomlardan ve moleküllerden oluşan gaz kümeleri) vardır. Bu bulutsulara boş uzayda ve galaksilerde de rastlanır. Nebula denen bu bulutsuların bazılarında yıldız oluşumları gözlemlenebilmektedir. Yıldızın oluşumu bir dönmeyi tetikler. Yıldızın bu dönüşü nebuladaki her şeyin aynı istikamette dönmesine neden olur. Genç ve ufak yıldız aç bir kurt gibidir. Kendisine yakın gazları kütle çekiminin etkisiyle çeker ve yutar. Bu onun irileşmesine ve daha çok parlamasına neden olur. Onun etrafında dönen atom parçaları birbiriyle kenetlenerek önce molekülleri sonra maddeleri oluşturur. Dönen bir sistemde sert olan maddeler kayalık gezegenleri oluştururken, dönmenin hızıyla savrulan gazlar sistemin dış katmanlarından gaz gezegenleri oluşturur. Su molekülleri ise dönen sistemin her yerinde bir nesneye (gezegene, uyduya, meteora, kuyruklu yıldıza, asteroide…vb) tutunmuş halde bulunabilir.

13,2 milyar yıl önce samanyolu galaksisi oluştu. Samanyolu galaksisinde 200 milyarın üzerinde yıldız ve 1 trilyona yakın gezegen vardır. Güneşimiz ve dünya Samanyolu Galaksisinin bir parçasıdır.
Not 1: Şimdiki gözlemlerimize göre evrende yaklaşık 2 trilyon galaksi bulunmaktadır.
Not 2: Bilim adamları Samanyolu galaksisinin merkezinde kara delik olabileceğini düşünüyor. Ama merak etmeyin, olay ufkundan uzak olduğumuz için dünyamız ve güneş sistemimiz kara deliğin içine düşmeyecek.

4,6 milyar yıl önce güneş, dünya ve ay tahminen 10’ar milyon yıl arayla oluştu. Güneş sisteminin oluşmasına bir nebula (atomlardan ve moleküllerden oluşan gaz kümesi) neden oldu. Bu nebula ise bir ilk jenerasyon yıldızının patlamasından arta kalanlardı. Yani güneş sistemimizin bulunduğu bölgenin yakınlarında güneş sistemimizin oluşmasından daha önce devasa bir yıldız vardı. Bu yıldız samanyolu galaksimiz oluşurken ortaya çıkmıştı. Tahminen 8 milyar yıl yaşındaki bu yıldız yakıtını tüketerek içine çöktü ve en nihayetinde süpernova patlaması yaparak yok oldu. Ama onun artıkları gaz ve toz bulutu olarak etrafa yayıldı. Güneşimiz ve etrafındaki gezegenler bu gaz ve toz bulutundan (nebuladan) oluştu. Bu yüzden güneş siteminin tamamında çok zengin bir atom çeşitliliği vardır. Güneş sisteminin hemen hemen tüm gezegenlerinde ve uydularında periyodik cetveldeki ilk 92 atoma farklı oranlarda rastlamak mümkündür.
Not 1: Deneyler göstermiştir ki, uzay boşluğunda yükleri elverdiği ölçüde atomlar birbirine, moleküller birbirilerine, nesneler birbirlerine yaklaşır. Bunun sebebi önce elekromanyetik kuvvet sonra da kütleçekimi kuvvetidir. Bu yaklaşmalar önce birikintileri, sonra yavaş yavaş kayaları, gaz toplarını ve gezegenleri oluşturur.
Not 2: Dünyanın oluşmasından kısa bir süre sonra ayımızın yaklaşık yarısı kadar olan bir başıboş gezegen (bilim adamları bu gezegene Theia adını vermiş) eriyik haldeki dünyaya çarptı ve içine girdi. Bu çarpışma sonucunda çok büyük kütle uzaya savruldu ve dünyanın etrafında bir disk oluşturdu. Kısa sürede bu diskteki materyaller bir araya gelerek ayı meydana getirdi. (Theia’nın çarpmasından yaklaşık 20 milyon yıl sonra ay oluştu)  1,5 milyar yıl içinde ayın çekirdeği tamamen soğudu ve o günden bu güne ayda hiç jeolojik faaliyet gerçekleşmedi. 
Not 3: Dünya ilk oluştuğunda kendi ekseni etrafında bugünkünden daha hızlı döndüğü için bir gün yaklaşık 15 saat sürüyordu.

4,5 milyar yıl önce dünya üzerinde atmosfer, okyanuslar ve karalar (kayalar demek daha doğru olur) oluştu. Öncesinde dünya yüzeyi eriyik maddeler ile kaplıydı ve dünyaya sürekli buzlu göktaşları düşüyordu. Eriyik maddelerden çıkan zehirli gazlar kara bulutlu bir atmosfer oluşturdu. Sonrasında asitli/sulu/çamurlu yağmurlar yağdı, ilkel okyanuslar oluştu. Yağmur döngüsü ve ilkel okyanuslar sayesinde dünyanın eriyik yüzeyi soğudu. Deniz seviyesinin üzerinde kalan yerler karaları oluşturdu. Bu dev kara parçaları adeta yüzer gezerdi. Dünyanın atmosferinde karbon dioksit, nitrojen (azot), hidrojen sülfit, kükürt dioksit, metan ve amonyak benzeri atomlar ve kimyasal moleküller bulunuyordu. 
Not: Dünyaya su (H2O) göktaşları (asteroitler, kuyruklu yıldızlar) aracılığıyla geldi. Hala daha bu tür göktaşları dünyamıza uzaydan su taşımaktadır.

4,2 milyar yıl önce havadaki kimyasal moleküllerin konsantrasyonu yıldırımların ve radyasyonun da etkisiyle organik bir sis tabakası oluşturdu. Yani yaşamın temel yapı taşlarından olan amino asitler ilk atmosferde oluşmuştu. Yağmurların etkisiyle yeryüzüne amino asitler iniyordu.
Not 1: Amino asitler organik bileşiklerdir. Organik bileşikler karbon elementi içerir. Karbon elementi içermeyen kimyasal bileşiklere inorganik bileşikler deriz. Yeryüzündeki tüm canlılar karbon elementi içerir. Karbon atomu olmasaydı yeryüzünde canlılık olmazdı. Karbon canlılığın çöpçatanıdır.
Not 2: En temel organik bileşiklerden olan amino asitler uzayda da oluşabilmektedir. Dünyamıza düşen asteroitlerde 50’den fazla amino asit türü bulunmuştur. Bunların 19 tanesi dünyamızda da mevcuttur.
Not 3: Günümüzde laboratuvarlarda amino asit tipi organik bileşikler kolayca üretilebilmektedir. Bkz: Miller-Urey Deneyi
Not 4: Amino asitler RNA ve DNA’nın yapı taşlarındandır.

4 milyar yıl önce Sığ sularda biriken amino asitler ve diğer moleküllerden bazıları organik oluşuma dönüştü. Bu organik oluşum, çevresinde bulunan ortamla olan yoğunluk farklılığının yüzey gerilimi sayesinde bir arada duruyordu ve dağılmıyordu. Kimyasal moleküllerin kendi kendilerine yapısallaşma özeliklerinin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu organik oluşumun metabolik faaliyeti yoktu. Yani enerjiyi ne üretebilir ne de kullanabilirlerdi, ne büyür ne çoğalabilirlerdi, günümüzdeki tek hücreli canlıların özelliklerinden hiçbiri yoktu onlarda. Ama bir arada olma özelliği gösteriyorlardı. Etrafındaki diğer sıvılara karışmıyorlardı. Bu mikroskobik oluşumlar ileride ilkel tek hücrelilerin evleri olacaklardı.

3,9 milyar yıl önce sığ sularda (çamurlu, balçıklı ortamlarda) bolca bulunan organik oluşumlardan bazıları döngüsel kimyasal tepkimeler vermeye başladı. İçinde bulundukları zengin ortamdan içlerine molekül çekiyor, sentezliyor ve enerji açığa çıkarıyorlardı. Organik oluşum artık protoplazmaya dönüşmüştü. Koyu kıvamlı bu metabolik organizma bir canlıdan çok motora benziyordu. Enerji tüketiyor ve üretiyordu. Enerji alışverişi olmasına rağmen bu mikroskobik protoplazmaya henüz tek hücreli bir canlı denemezdi. Çünkü ne zarı, ne organcıkları (organelleri) ne de DNA’sı vardı. Üstelik ne üreyebiliyor, ne de çoğalabiliyordu. İçinde bulundukları ortam bozulasıya kadar yaşıyorlardı. Bazılarının ömrü saniyelerce, bazılarının ise yıllarca sürüyordu.  

3,8 milyar yıl önce protoplazmadan ibaret metabolik organizmalardan bazılarının içinde karbon, fosfor ve azottan oluşan bir molekül zinciri oluştu. Bu uzun amino asit zincirine sahip molekül protoplazmayı düzenlemeye ve kontrol etmeye başladı. Kendini korumaya eğilimli olan bu molekül protoplazma damlasının etrafının bir zarla örülmesini sağladı. Protoplazmanın kimyasal sentezleme için seçici ve verimli olmasını sağladı. Protoplazmayı yöneten ve hücreye dönüştüren bu molekül zinciri tahmin edeceğiniz gibi DNA idi. Hücre içinde elverişli ortam bulan DNA uzamaya başladı ve sonra büzüşerek kromozoma dönüştü. Ardından kendini kopyalayarak hücrenin içinde iki ayrı uca yerleşti. DNA hücre içinde sıkışmamak için hücreyi bölünmeye zorladı.
Not 1: Bir zara sahip olan, içindeki koyu kıvamlı sıvıda (protoplazmada) DNA, RNA ve az sayıda/türde organcık barındıran, bölünerek çoğalan bu çekirdeksiz tek hücrelilere Prokaryot denir. Günümüzde de Prokaryotlar vardır ve doğada genelde tek hücreli canlı olarak yaşarlar. Prokaryotların çok hücreli yaşam formu oluşturmasına doğada nadiren rastlanır. Tek hücreli prokaryotların günümüz temsilcileri bakteriler ve arkelerdir.
Not 2: Prokaryotlar basit yapılı ilkel hücrelerdir, buna karşılık olarak Ökaryotlar karmaşık hücrelerdir. İnsan, hayvan ve bitki hücreleri Ökaryot hücrelerdir. Ökaryot hücreler, prokaryot hücrelerden çok sonra (yaklaşık 2 milyar yıl sonra) oluşacaktır. Ökaryot hücrelere ileride değineceğiz.  
Not 3: Vücudumuz 100 trilyon çekirdekli hücreden (ökaryot) oluşmuştur ama 1 katrilyon çekirdeksiz hücreye (prokaryot/bakteri) ev sahipliği yapmaktadır.
Not 4: Bazı bilim adamları yaptıkları deneyler ışığında dünyadaki atmosferin oluşmasından sonra havadaki organik sisin içinde DNA ve RNA zincirlerinin oluştuğunu, sığ sularda da kimyasal çorbadan protoplazma taneciklerinin oluştuğunu düşünüyor. Onlara göre; havadan suya düşen DNA ve RNA’lar, sudaki protoplazmaların içine sızarak Prokaryot hücreleri meydana getirmiş olabilirler. Bu hipotezin en büyük kanıtı olarak Virüsler gösterilmektedir.  
Not 5: Virüsler biyolojik varlık olmalarına rağmen canlı kategorisinde değildirler. Yaşamın kıyısında olan organizmalar olarak adlandırılan virüslerin herhangi bir organalleri ve metabolik aktiveteleri yoktur. Ne prokaryot, ne de ökaryot sınıfındadırlar. Ama içlerinde DNA veya RNA bulundururlar. Virüsler bir hücreye tutunduklarında harekete geçerler. Virüsler sahip oldukları DNA veya RNA’larını tutundukları hücreye transfer edip simbiyotik olarak yaşamaya başlarlar. En son yapılan araştırmalardan birinde bir tür prokaryot hücrenin bir virüs türünden evrimleştiği saptanmıştır. 
Not 6: Hayatın devamlılığı için kendini ve içinde bulunduğu hücreyi kopyalayarak çoğalan/üreyen DNA’da yaşanan gelişmeler, hasarlar, kombinasyonlar ve mutasyonlar sonraki kuşaklara geçerek evrimin oluşmasına sebep olur.
Not 7: Günümüzde laboratuvarlarda yapay DNA üretilebilmekte ve doğal hücrenin içindeki DNA ile değiştirilebilmektedir. Yapay DNA hücreyi kontrolü altına alıp mitoz bölünme ile çoğalabilmektedir.

3,6 milyar yıl önce ilk süper kıta ortaya çıktı. (Bildiğiniz gibi dünyanın dış tabakası levhalardan oluşur ve bu levhalar sürekli hareket halindedir.) Okyanuslar oluştuktan sonra levha hareketliliği sayesinde karalar batıyor, çıkıyor, hareket ediyor, bir araya geliyor, süper kıtayı oluşturuyor ve sonra yeniden dağılıyordu. Bu döngü sayesinde günümüze kadar yüz milyonlarca yıl aralıklarla 7 süper kıta meydana gelmiş ve sonra dağılmıştır. (Son süper kıta günümüzden 300 milyon yıl önce oluşmuş ve bugünkü kıtalarımızı oluşturmak üzere 175 milyon yıl önce dağılmaya başlamıştır.)

3,5 milyar yıl önce bir tür siyanobakteri birikimi olan stromatolitler sığ suların olduğu her yeri kapladı. Yunanca taş örtüsü anlamına gelen stromatolitler, mikro organizmaların koloni halinde ve katmanlı olarak yaşama eğiliminden doğmuştu.  

3 milyar yıl önce fotosentez yapabilen (yani oksijen salan) prokaryotlar ortaya çıktı. Bu basit tek hücreli (ama çekirdeksiz) canlılar atmosferdeki zehirli gazları ve karbondioksiti emip, oksijen salıyorlardı.

2 milyar yıl önce atmosferde zehirli gazlar azaldı ve oksijen arttı. Artık uzaydan bakılınca mavi bir gezegendik. Ama henüz yeşil alanlarımız yoktu. 

1,5 milyar yıl önce sığ sularda ilk modern tek hücreli canlı ortaya çıktı. Bu tek hücrelinin dış zarının içinde protoplazma yerine sitoplazma vardı. Sitoplazmanın içinde birçok organcık ve ortasında hücre çekirdeği vardı. DNA sarmalı bu çekirdeğin içindeydi. Yani DNA kendini daha da koruma altına almıştı. Çekirdeğinden dolayı Ökaryot denen bu tek hücrelilerden bazıları kendibeslek (cansız maddelerle beslenen), bazıları da karşıbeslek (canlılarla beslenen) idi.  Bazıları oksijen tüketiyordu, bazıları da oksijen üretiyordu. Ökaryot hücreler mitoz bölünmeyle çoğalıyordu.
Not 1: Ökaryot hücre; birbirini yutan ve simbiyotik (birbirinden faydalanan) bir yaşam formuna dönüşen prokaryot hücrelerin marifeti olabilir. Çünkü ökaryot hücrenin içinde bulunan çekirdek, mitokondri, ribozom, kloraplast gibi organcıkları prokaryot hücrelere benzemektedir.
Not 2: Ökaryot hücreler prokaryot hücrelere göre daha gelişmiş canlılardır. Bu gelişmişlikleri ileride dünyanın çehresini değiştirecektir.

1,4 milyar yıl önce ilk çok hücreli canlılar oluştu. Bazı ökaryot canlılar (çekirdekli tek hücreliler) koloniler oluşturarak beraber yaşamaya, sıkı işbirliği yapmaya ve tek bir canlı gibi davranmaya başladı. Artık dip dibe kenetlenerek yaşıyor ve işbölümü yapıyorlardı. Birbirlerini her anlamda destekliyorlardı. Bazıları görevi/konumu gereği fiziksel özelliklerinden vaz geçerken bazıları da görevi/konumu gereği yeni fiziksel özellikler kazanıyordu. Belli bir süre sonra topyekûn davranan çok hücreli organizmaya dönüştüler. Bu organizmalardaki hücreler DNA’larında bulunan genlerde şifrelenen görev ve konumlarına uygun olarak bölünerek çoğalıyor ve yenileniyordu.
Not 1: Sadece ökaryotlar değil, bazı prokaryotlar da çok hücreli yaşama geçebilmiştir.
Not 2: Ökaryot canlılar henüz mitoz bölünme ile çoğalıyorlar ve/veya ürüyorlardı. Mitoz bölünmede; bir hücrenin kendi içindeki materyalleri kopyalamasıyla başlıyor ve her bir kopya hücre içinde farklı kutuplara doğru ilerliyor, ardından hücre ikiye bölünüyordu. 

1,3 milyar yıl önce ilk su yosunları (algler) ortaya çıktı. Ne hayvan, ne bitki sınıfından olan su yosunlarının bazıları tek hücreliydi, bazıları çok hücreli. Su yosunları kendibeslekti. Yani etrafındaki cansız maddelerden, ısıdan ve ışıktan beslenerek enerji elde ediyordu. Çoğu fotosentez yapıyordu.  
Not: Tek hücreli olan su yosunlarından bazıları zamanla planktonlara evrildi. Bu planktonlardan bazıları hayvanımsı, bazıları da bitkimsi olacaktı. Bugün atmosferimizdeki oksijenin % 80 inden fazlasını okyanuslardaki tek hücreli ökaryot canlılar olan fitoplanktonlar (bitkimsi planktonlar) yapmaktadırlar.

1,2 milyar yıl önce ökaryot canlılar eşey (mayoz) bölünme yapmaya başladılar. Bir bölgede mitoz bölünmeyle var olagelmiş bir ökaryot canlı topluluğunun genlerindeki bozukluk sebebiyle tam bölünme gerçekleşmedi. Ortaya yarım yamalak hücreler çıktı. Bu yarım yamalak hücrelerden ikisi tesadüfen eşleşmeyi başardı ve tek hücre haline geldi. Tek hücreli bu ökaryot canlı artık mitoz değil mayoz bölünme yaparak çoğalmaya başlamıştı. Ortaya çıkaracağı kendi yarım yamalak hücresini en doğru yarım yamalak hücreyle birleştirmek için en doğru ökaryot hücreyi bulmaya çalışıyordu. Bu seçici davranış ileride cinsiyeti oluşturacaktı.
Not 1: Mayoz bölünme sadece Ökaryot hücreli canlılara ait bir özelliktir. Prokaryot canlılar mayoz bölünme yapamazlar, sadece mitoz bölünme ile çoğalırlar.
Not 2: Mayoz bölünmeye kadar bir hücre tek başına üreyebiliyordu. Mayoz bölünme ile birlikte bir hücre üremek için diğer bir hücreye ihtiyaç duyar oldu.

900 milyon yıl önce çok hücreli hayvanımsı canlılar ortaya çıktı. O dönemde tüm canlı hayat hala sudaydı ve deniz dibine tutunan bitkilere benziyorlardı. (Bu hayvanımsı canlılar yumuşak dokulu, peltemsi yapılı ve omurgasız idiler. Bu yapılarından dolayı öldükten hemen sonra çürürler veya diğer canlıların yemi olurlar ve dolayısıyla fosillerine yeryüzü katmanlarında çok ender rastlanır.)  

800 milyon yıl önce dünya soğudu, Her yer kar ve buzla kaplandı. Uzaydan bakınca dünya adeta kartopuna benziyordu. Ama bu durum denizdeki yaşamı olumsuz etkilemedi. Kartopu hali 200 milyon yıl sürdü.

550 milyon yıl önce sudaki hayvanımsı canlı çeşitliliği daha da artmıştı ve bazıları yüzmeye başlamıştı. Bazıları kendibeslekken, bazıları da karşıbeslek idi. Hayatta kalma mücadelesi yüzünden bazlılarının deri hücrelerinin belli kısımlarında ışığa duyarlı hücreler belirdi. Bu hücreler 20 milyon yıl boyunca gelişerek göze dönüştü. Gözün oluşumundan sonraki 10 milyon yıl içerisinde göze bağlı sinir hücrelerinden kafaya yakın olanları ilkel beyne dönüştü. Hayvanımsılardaki evrim ve çeşitlilik arttıkça ortaya kabuklu ve iskeletli canlılar da çıktı. İlkel balık da bu dönemde ortaya çıkmıştı.
Not 1: Salınımlı canlıların ortaya çıktığı, göze, beyne ve iskelete sahip çok farklı türlerin oluştuğu 550 ile 500 milyon yıl öncesindeki 50 milyon yıllık bu döneme Kambriyen dönemi denir. Çeşitliliğin bu kadar artması da Kambriyen Patlaması olarak adlandırılır. Kambriyen döneminden birçok fosil günümüze gelebilmiştir.
Not 2: İlk kabuklu canlılar, eklembacaklılar ve omurgalılar Kambriyen dönemde oluştular ve hepsi de su canlısı idiler.
Not 3. Kambriyen dönemdeki balıkımsı hayvanların ağzı vardı ama çeneleri ve dişleri yoktu. Yutarak avlanıyorlardı ve/veya suyu süzerek besleniyorlardı.

490 milyon yıl önce Kambrien döneminde ortaya çıkan canlıların %80’i bir sebeple yok oldu.

450 milyon yıl önce ilk kara bitkileri ortaya çıktı. Gelgit dalgaları sayesinde oksijenli ortamda yaşayabilecek bazı siyano bakteriler, sular tamamen çekildiğinde karada hayatta kalmayı başarabildi.
Not: Bir teoriye göre; tektonik hareketler sonucu denizin dibi üzerindeki su yosunları ve ilkel su bitkileriyle yükseldi. Bu yükselme oldukça yavaş olduğu için su yosunları ve su bitkileri karasal hayata uyum sağladı. Bir başka teoriye göre de; dalgalarla karaya vuran (belki de bataklıklara sürüklenen) fitoplanktonlar karada da yaşayabilecek şekilde evrimleşebildi.

425 milyon yıl önce bazı balıklarda çene ve dişler oluştu, yüzgeçler meydana geldi. Bu onları daha iyi avcı yapmıştı.

410 milyon yıl önce eklem bacaklı bir deniz hayvanı karaya çıktı ve burada evrimleşerek böceklerin atası oldu. Böceklerin karaya ayak basması bitki türlerinin çoğalmasını ve çeşitlenmesini de sağladı.

365 milyon yıl önce omurgalı canlılardan biri (bir tür balık) ilk defa kafasını sudan dışarı çıkardı ve havayı solumaya başladı. Kafasını sudan çıkarınca, karayı da fark etti. Bol bol yeşilliklerle ve böceklerle dolu olan bu kara parçası yırtıcılarla dolu su ortamından daha güvenliydi. Havayı soluyabilen bu omurgalı canlı ara sıra karaya da çıkacaktı. Zira karnını karada da doyurabilmeye başlamıştı. Karayı ziyaret ettikçe yüzgeçleri ilkel ayaklara dönüşmeye başlayacak ve derisi kalınlaşacaktı. Ortama ayak uydurma zorunluluğu amfibik (hem suda hem karada yaşayabilen) türlerin ortaya çıkmasına neden oldu.
Not: Kurbağa ilk amfibik canlıya güzel bir örnektir. Kurbağalar yumurtalarını suya bırakırlar. Yumurtadan çıkan yavrular minik balıklara benzer ve uzun bir süre su içinde yüzerler ve beslenirler. Asla suyun dışında yaşayamazlar. Belli bir süre sonra solungaçları yok olur, ciğerleri oluşur, bacakları çıkar, kuyrukları yok olur. Kurbağaya dönüştükten sonra hem karada hem suda yaşarlar.

350 milyon yıl önce bazı bitkiler daha fazla fotosentez yapabilmek için yapraklandı. Yaprak sayesinde yüzeyi fazlalaşan bitkiler artık daha fazla büyüyordu. Bunlar ağaçların ataları olacaktı.

340 milyon yıl önce karada doğan bir omurgalı canlı suyla ilişkisini tamamen kesmişti. O artık amfibik değil, kara canlısıydı ve kıtaların içlerine doğru ilerlemeye başlamıştı.

330 milyon yıl önce bazı böcekler kanatlandı.

300 milyon yıl önce son süper kıta Pangea oluştu. Tektonik levha hareketleri sonucu yeryüzündeki tüm kara kütleleri bir araya toplanmıştı.  Sürüngenler de bu dönemde ortaya çıktı.

250 milyon yıl önce volkanik patlamaların sebep olduğu küresel ısınma sebebiyle türlerin %95’i yok oldu.

240 milyon yıl önce ilk kürklü (tüylü) canlılar tarih sahnesine çıktı.

230 milyon yıl önce dinozorlar ortaya çıktı.

200 milyon yıl önce ilk memeli hayvanlar ortaya çıktı. Sürekli dinozorlardan kaçmak ve saklanmak zorunda kalan hayvanlardan birinin genlerinde mutasyon oluştu ve yumurtlayarak bebek edinmek yerine doğurarak bebek edinmeye başladı.

175 milyon yıl önce son süper kıta Pangea dağılmaya ve günümüz kıtalarını oluşturmaya başladı.

150 milyon yıl önce gökyüzünde kuşlar görünmeye başladı. Küçük bir dinozor türü kanatlanmıştı.

130 milyon yıl önce bitkilerden bazıları çiçek açtı. Arı ve diğer uçan böcekleri kendilerine çekmek isteyen bitkiler tohumlarının etrafını renkli yapraklarla sardılar. Tohumlarını böceklere taşıtarak üremeye çalışan bitkiler her geçen gün daha güzel çiçeklere sahip oldular. 

80 milyon yıl önce ağaçlar meyve vermeye başladı. Tohumlarının etrafını lezzetli katmanlarla kaplayan ağaçlar daha fazla hayvanı kendisine çekiyordu. Hayvanlar olmuş meyveleri yiyor ve çekirdeklerini toprağa bırakıyorlardı. Böylece ağaçlar tohumlarını daha uzaklara ekerek üreme şansı buluyorlardı. Tohum olgunlaşasıya kadar etrafındaki katman acımsı ve sert olduğu için hayvanlar koparıp almıyordu. Tohum olgunlaştığında etrafındaki katman da (yani meyve) olgunlaşıyordu.

65 milyon yıl önce dinozorların nesli tükendi. Buna devasa bir asteroidin dünyaya çarpması sebep oldu. Dünyadaki hayvan türlerinin %76’sı dinozorlarla birlikte yok oldu.

56 milyon yıl önce bugünkü sincapların ve farelerin atası olan bir minik memeli hayvan diyetine meyveleri de sokmak için ağaçlara tırmandı ve ağaç tepelerini çok sevdiği için burada yaşamaya başladı.

40 milyon yıl önce ağaçlarda yaşayan minik memeli hayvanların bazıları primatlara (kuyruklu maymun benzeri küçük hayvanlar) dönüştü. Gözler kafatasının önüne kaymış, pençeler de parmaklaşmıştı. Dallarda oturabiliyorlardı. Küçük gruplar halinde yaşamaya, sosyal bir yapı oluşturmaya başlamışlardı. Ama hala minik hayvanlardı.

17 milyon yıl önce gittikçe irileşen primatlardan bazıları dalların üzerinde dört ayakla yürümek ve daldan dala sıçramak yerine, bir ağaçtan inip diğerine tırmanmaya ve elleriyle tutunarak dallarda ilerlemeye başladı. Bu yeni davranış şekli anatomilerinde değişikliğe sebep oldu: kolları uzadı, omuzları genişledi, başparmakları belirginleşti, kuyrukları yok oldu. Bu primatlardan insanların atası olacak kuyruksuz maymunlar ortaya çıktı.

7,5 milyon yıl önce Afrika’nın ortalarında bulunan büyük kuyruksuz maymunlar ataları primatlardan iskeletçe ve davranışca epey farklılaşmıştı. Artık onlar insanımsı bir primat olan Hominid idi. (Bazı bilim adamları bunu hayvanlardan kopuşumuz olduğunu söyler. Bazıları da hayvanlardan kopuşumuzun daha sonraki evrelerde olacağını söyler)

6 milyon yıl önce bir hominid başka ağaca geçmek için yere indiğinde artık ellerini kullanmadan sadece ayakları üzerinde yürüyebiliyordu. Ama yine de eğik bir gövdesi vardı.

5 milyon yıl önce bir hominid türünden üç tür evrildi: şempanze, goril ve insan. (Bu üç türün genlerinin %99’u ortaktır.)  Yani hominidlerin torunlarından bazıları gelişeceklerine geriledi, sonuç olarak şempanzeye ve gorillere dönüştüler. Koşullar ve seçimler kardeşleri/kuzenleri farklı yönde evrimleştirebiliyordu. İnsanı kuzenlerinden ayıran algılama düzeyinin gelişmesiydi. Algısının gelişmesiyle birlikte insan türü, etrafındaki olgular arasında neden-sonuç ilişkileri kurmaya başlamıştır. Bu gelişim ileride beynine bir katman daha (korteks) eklenmesine neden olacaktı. (Pek çok bilim adamı hayvanlardan kopuşumuzun bu dönemde olduğunu söyler.)

4,4 milyon yıl önce hala ağaçlarda yaşayan kıllı insanlar daha verimli ve besleyici bir ağaçlık bölgesine ulaşmak için mevcut bölgesini terk ederek uzun düzlüklerde ilerlemeyi göze almaya ve bunu sık sık yapmaya başladı. Zorlu koşullarda hayatta kalma mücadelesi vermek beyinlerinin büyümesine neden oluyordu. Öte yandan omurgaları da eskisine nazaran daha az eğriydi. (Artık kuzenleri olan şempanze ve gorillerden iyice farklılaşmışlardı.)

3,5 milyon yıl önce düzlüklerde ilerlemede, besin toplamada ve yaşamada uzmanlaşan kıllı insanın zekası artmıştı. Yırtıcı hayvanlardan saklanmayı/kaçmayı kurgulamak, zehirli olan/olmayan bitki ve meyveleri hatırlamak zorunda olmak zeka açıcıydı. Beyinleri 600 grama ulaşmıştı. Omurgaları git gide düzleşen ve boyunları uzayan insanların gırtlaklarında bir değişim oldu ve farklı sesler çıkarabilme yeteneğini kazandılar. Bu sayede göçleri boyunca birbirleriyle daha iyi iletişim kurmaya başladılar. Ama henüz konuşma yetisine ve manası olan kelimelere sahip değildiler. 

2,3 milyon yıl önce kıllı insanların yemek menüsüne balıklar ve leşler de katıldı. Daha fazla et tüketmek hem enerjisini artırmış hem de beyninin daha da büyümesini (1100 grama ulaşmasını) sağlamıştı. Bu dönemde atalarımızın farkındalığı artıyor, sorunlardan kaçmak yerine sorunu bertaraf etmek için çözüm yolları bulmaya çalışıyordu.

2,2 milyon yıl önce kıllı insan taştan (bıçak, balta görevini görecek) aletler yapmaya başladı. Bu araçlar sayesinde hayvan kemiklerinin içindeki besleyici iliğe ulaşmak, kabuklu yemişleri kırmak kolaylaşmıştı. Elbette bu aletler onların silahı da olacaktı. Bazen hayvanları, bazen de birbirlerini öldürmek için kullanacaklardı. Bu keşif milattan önce 5500 yılına kadar sürecek 2,2 milyon yıllık taş devrini de başlatmış oldu.
Not: 2,2 milyon yıl süren taş devri; Kabataş, Yontmataş ve Cilalıtaş olarak 3 evreye ayrılır.

2 milyon yıl önce bugünkü insanlara da çok benzeyen Homo Habilis (yetenekli insan) ortaya çıktı. Bu tür alet kullanmayı, barınacak alan bulmayı daha iyi beceriyordu. Beyni daha büyüktü (yaklaşık 1200 gram). El becerileri daha fazla gelişmişti. Yiyecek bulmada daha yetenekliydi. Leş yerine taze et bulmanın yolunu bulmuştu. Grup halinde tuzak kurarak avlanıyorlardı. Duyguları anlamak ve sorgulamak bu dönemde gelişmeye başladı.  Sevgi, nefret, aşk, öfke, mutluluk, hüzün, üzüntü, sıkkınlık, gerginlik, heyecan, sevinç, korku, rahatlık ve daha nice duyguya karşı farkındalığımız arttı.  1,7 milyon yıl varlığını sürdürebilmiş olan Homo Habilis türü Afrika dışına da çıkmış, ama daha fazla uzaklara gidememiştir.

1,8 milyon yıl önce Homo Erektus (dik duran insan) ortaya çıktı. Omurgası bizim gibi dik olan bu insan türü daha atletikti, daha hızlı ve daha uzun mesafe koşabiliyordu. Avını yoruluncaya kadar kovalıyor, soluksuz kalan hayvan yere çökünce elindeki taşla öldürüp, parçalara ayırıp ailesine taşıyordu.  Zekiydi, plan yapabiliyordu. Sopayı silah olarak kullanabiliyordu ama henüz mızrak haline getirmemişti. 1,5 milyon yıl varlığını sürdürebilmiş olan Homo Erektus türü Afrika dışına da çıkmış, Asya’nın en uzak köşelerine kadar ulaşmayı başarabilmiştir.

1 milyon yıl önce insan türleri doğal yollarla (şimşeklerle, orman yangınlarıyla) oluşan ateşte et, meyve ve sebze pişirmenin daha lezzetli ve faydalı bir beslenme sağladığını fark etti. Böylece ateşten kaçan değil, ateşe doğru yönelen ilk canlılar oldular.

500 bin yıl önce insan türlerinden bazıları mızrakla avlanmaya başladılar. Birkaç bin yıl sonra da odun saplı taş baltayı icat ettiler.

400 bin yıl önce insan türlerinden bazıları ateş yakmayı öğrendi. Artık doğal nedenlerle ateşin çıkmasını beklemiyorlardı. Kuru ağaç dallarını birbirine sürterek ateş yakabiliyor ve ateşi kontrol altına alabiliyorlardı. Artık mağaralarının için ısıtabiliyorlardı. Ateşle vahşi hayvanları kendilerinden uzak tutabiliyor, açık havada gece kampı kurabiliyorlardı. Ateş sayesinde göç kolaylaştı. Ateşin etrafında toplanmak sosyalleşmeyi ve dili geliştirdi. Ama en önemlisi ateş sayesinde pişirme kültürü başladı. Pişirme sayesinde insan önceden tüketemediği şeyleri tüketmeye başladı. Sindirmek için harcadığı enerji azaldı. Çiğneme kolaylaştı. Bu diş yapısını zamanla değiştirdi. Pişirme kültürü zamanla farklı yiyecekleri karıştırarak yemek yapma kültürüne evrimleşti. .

350 bin yıl önce Neandertal insanı ortaya çıktı. Homo Habilis soyundan gelen bu insan türü büyük beyinli (yaklaşık 1800 gr.) olmasına rağmen gelişkin bir konuşma yetisine sahip değildi. Uzun boylu, kaslı yapılı ve dayanıklıydı. Ten renkleri açık koyu idi. Vücutlarında diğer türlere göre daha az kıl vardı. (Her yeni insan türü bir öncekine göre daha az tüyle kaplıydı.) Neandertal insanı kolay avları avlıyor, ateşi yakabiliyor ve komplike aletler yapabiliyordu. Önceki türlere göre daha sosyal ve daha duygusal idiler. Hastaları geride bırakmıyor, bakıyor ve tedavi etmeye çalışıyorlardı.
Not 1: Neandertal insanı Afrika dışına çıkmıştı, Avrupa, Asya ve Ortadoğu’da görülüyordu.
Not 2: Neandertal insanı ile bizler, yani Homo Sapiensler, 450 bin yıl önce ortak ataya sahiptik.

200 bin yıl önce bugünkü insanlar (Homo Sapiens, Akıllı İnsan) Afrika’da ortaya çıktı. Bugünkü insan anatomisine ve koyu tene sahiptiler. Zekiydiler. Beyinleri bizimki gibi 1400 gram civarındaydı. Farkındalıkları yüksekti. Kapsamlı işbirliği ve plan yapma yetenekleri vardı. 10-15 kişilik gruplar halinde avcı ve toplayıcı olarak yaşıyorlardı. Av hayvanlarını ve su kaynaklarını takip ederek göç ediyorlar, mağaralarda ve doğal sığınaklarda yaşıyorlardı. Taş, tahta, kemik ve benzeri malzemelerle komplike aletler ve eşyalar yapabiliyorlardı. Hemen besin zincirinin üzerine geçtiler. Avcı-toplayıcılıkta çok iyi oldukları için diğer insan türlerine göre üstünlük sağladılar. Aralarında çok iyi iletişim kuruyorlardı. Mağara duvarlarına ve kaya üstlerine resimler çizerek anlaşmayı da geliştirmişlerdi. Birtakım seslerle konuşmayı da başlatmışlardı ama dil geliştirmeyi sonra başaracaklardı. Uzun süre (kendi tarihlerinin %95’inde) avcı-toplayıcı olarak yaşadılar. 13 bin yıl önce tarımı keşfettikten sonra medeniyetlerini füze hızıyla geliştirdiler.
Not 1: Anne tarafından geçen X kromozomu üzerinde yapılan genetik ve biyolojik araştırmalara göre ilk Homo Sapiens kadını 200 bin yıl önce ortaya çıkmıştır ve bugünkü insanlığın en eski ananesidir. 
Not 2: Homo Sapiens türü insan ortaya çıktığında Homo Neanderthalis ve Homo Floresiensis türü insanlar da yeryüzündeydi. Yani o dönemlerde aynı anda en az 3 tür insan vardı. Bunların birbiriyle karşılaşmaları çok uzun zaman aldı. Karşılaştıklarında da bazen savaştılar, bazen birlikte yaşadılar. Kız alıp vererek, Homo Sapiens türünün içinde eridiler.
Not 3: Önceki insan türleri avlaması kolay hayvanları yakalarken, Homo Sapiens; yaptığı aletler ve gelişkin avcılık teknikleriyle, avlaması zor (balık ve kuşlar gibi) hayvanlar ile avlaması tehlikeli (domuz ve fil gibi) hayvanları da menülerine eklemiş oldular.

170 bin yıl önce insanlar ilk defa giyindi. Bundan 2,6 milyon yıl önce başlayan ve devam eden son buzul çağı Afrika’nın kuzeyini serinletti. Buralara göç eden insanlar öldürdükleri hayvanların derisinden (posttan) kendilerine giysiler yaptı. Yine de yarı çıplak dolaştıklarını söylemeliyiz. Deri giysileri bir arada tutan ipler yine ince ve uzun kesilmiş hayvan derileriydi. Giysi yapılacak deriye kesik atılıyor ve dikiş yapmak için deri ipler bu kesiklerden geçiriliyordu. Deri ip sayesinde insanlar kemik, taş ve deniz kabuklarından takılar ve süsler yapmaya başladılar. Düğümün icadı da bu dönemde olsa gerek.  
Not 1: Son buzul çağı yüzünden dünyada o kadar çok su dondu ki, deniz seviyesi 90-100 metre düştü ve bugünkü karalar arasında geçitler oluştu. (4.6 milyar yaşındaki dünyanın 5 buzul çağı atlattığı tespit edilmiştir. Bu buzul çağlarının ilk dördü insan türlerinin tarih sahnesine çıkışından önce yaşanmıştır.)
Not 2: İlk ip büyük bir ihtimalle deri ipler değil, kalın şeyleri (örneğin baraka yapmak için ağaç dallarını) birbirine bağlamak amacıyla kullanılan esnek bitki dallarıydı. Sonrasında ot ve saz gibi bitkilerden orta kalınlıkta ipler yapıldı. Soğuk bölgelere göçenler avladıkları hayvanların derisinden ip de yaparak kendilerine kıyafet yaptılar.  
Not 3: İlkel ipler yapıları gereği zamana dayanamamış ve günümüze ulaşamamışlardır. Bu yüzden arkeolojik kazılarda çok eski dönemlere ait ince ip çıkmaz. Ama başka bulgulara bakarak ince iplerin ilk ne zaman ortaya çıkmış olabileceğini kestirebiliriz. Örneğin; arkeologlar 50 bin yıl öncesine ait kuş kemiklerinden yapılmış iğneler buldular. Bu iğnelerde ince ip kullanılabilir, dolayısıyla ince dikiş ipliğinin keşfinin en az 50 bin yıl önce olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ayrıca harmanlanmış bitki liflerini eğirerek ince ipe çevirmeye yarayan fildişinden yapılma delikli bir alet 40 bin önceye tarihleniyor. Dolayısıyla ipin tarihi en az 40-50 bin yıllık olmalıdır. İnce ip ve iğnenin keşfiyle dikişin, dolayısıyla modanın başladığını söylemek yanlış olmaz.
Not 4: Her ne kadar dikiş başlasa da kumaşın keşfi için daha çok bin yıllar geçmesi gerekecekti. Bu süre zarfında insanoğlu hayvan postlarıyla giyindiler ve soğuktan korundular.  

100 bin yıl önce insanlar ölülerini gömmeye başladılar. (Neandarthal insanına ait kazılarda, onların da ölülerini gömdükleri görülmüştür. Belki de gömme işini biz onlardan öğrendik veya tam tersi.)

78 bin yıl önce kurulan bir ailenin babası şu anda dünyada bulunan tüm insanların büyük babasıdır. Genetik araştırmalara göre bu babadan gelen Y kromozomunu taşımaktayız. Bu da; bu adamla aynı dönemde yaşayan diğer ailelerin erkek soyları devam edememiş ama kadın soyları devam edebilmiş demektir. 
Not 1: Elbette o dönemde Afrika’da daha fazla, yaklaşık 2-3 bin kadar Homo Sapiens vardı. Bunlar Afrika’ya dağılmışlardı. Hepsi türedi ve nesiller verdi ama sadece bir sülalenin nesilleri günümüze kadar dayandı.
Not 2: Dünyadaki tüm insanların en büyük büyükbabası bu adamdır. Ama en büyük babaannesi bu adamın eşi değildir. Bu büyükbaba ve babaannenin ve de bizlerin en büyük babaannesi 200 bin yıl önce Homo Sapiens’i doğuran kadındır. Bir başka deyişle en eski kadın atamız 200 bin yıl önce, en eski erkek atamız 78 bin yıl önce yaşamıştır. (Adem ve Havva mı?)

70 bin yıl önce bilişsel devrim oldu. (Bazıları buna “büyük sıçrama” diyor.) Bilişsel devrime sebep olan büyük bir ihtimalle insanların yetkin diller geliştirmeyi başarmalarıydı. Dil ile birlikte soyut düşünme, kavram üretme, kültür birikimi ve inançların gelişimi arttı. Giysi ve takı çeşitliliği ile, süsleme sanatı da arttı. Hayvan derilerinden yapılmış ilk (ilkel) çadırın da bu dönemde yapıldığına inanılmaktadır.   
Not 1: Dil bilimciler, konuşmayı başarabilmiş ilk insan türü olduğu tahmin edilen Homo Sapiens’in tarih boyunca en az 30 bin dil geliştirmiş olabileceğini ve bunlardan sadece 6 bin tanesinin günümüze kadar geldiğini söylüyor. Bu 6 bin dilin %75’i bu yüzyıl tamamlanmadan yok olup gidecek. 23.yüzyıla büyük bir ihtimalle 100-150 dille gireceğiz ve nüfusun %95’i sadece 5 dil konuşuyor olacak.
Not 2: Homo Sapiens’in bu kadar fazla dil geliştirmesi, evrimleşmesinden hemen sonra değil, çok sonra dil geliştirdiği içindir. Evrimleşen ilk soy dil geliştirmiş olsaydı muhtemelen bugün dünyada konuşulan tüm diller birbirine çok yakın olacaktı. Sadece lehçe farklılıkları olacaktı.
Not 3: 70 bin yıl önce dil Afrika’nın farklı bölgelerindeki farklı klanlar kendilerine ait dilleri geliştirdiler. Büyük bir ihtimalle bu yüzden dil bilimciler 5 ana dil ailesi olduğunu, kullanılan ve kullanılmayan tüm dillerin her birinin bu 5 dil ailesinden birinin akrabası olduğunu söyler. (5 Dil Ailesi: Hint-Avrupa, Hami-Sami, Çin-Tibet, Ural-Altay, Bantu)
Not 4: Homo Sapiens’ler arasında hep iletişim vardı. Bu iletişimin dili gramer yapısına sahip değildi ve çok az kelimeden oluşuyordu. 70 bin yıl öncesine kadar çoğunlukla işaret diline benzer hareketlerle birlikte ses çıkararak anlaşıyorlardı. 70 bin yıl önce kelime dağarcıkları arttı ve gramer başladı diyebiliriz. Böylece diller yetkinleşti. Yetkin bir dille konuşma tecrübe aktarımını sağlıyor, böylece hayatta kalmak ve çoğalmak kolaylaşıyordu. Dilin yetkinleşmesiyle birlikte hikâye aktarımları başladı. Konuşmak sorgulamayı beraberinde getirdi. Meraklı bireyler kendilerinden daha tecrübeli olanlara sürekli sorular soruyordu. Öte yandan; yaşadığı duyguların, tanık olduğu doğa olaylarının ve zarar gördüğü doğal afetlerin nedenselliğini çözemeyen insan, beyninin cevap bulma ısrarını dindirmek için hayal gücünün de etkisiyle uydurma cevaplar üretti.  İnsanlar, açıklayamadıkları olguların arkasında, gizemli bir “yapan” olduğu hissine kapıldı. Bu tür konuşmalar antik dinler olan Animizm, Totemizm ve Panteizm’in ayak sesleriydi.  Anlatılan hikayeler abartılarak efsanelere dönüştü ve ilk mitler doğdu.
Not 5: Bazı bilim adamları bilişsel devrimin nedeninin dildeki gelişme değil, beyindeki örgütlenmenin gelişmesi olduğunu iddia eder.
Not 6: Bilişsel devrimle birlikte avcı-toplayıcı olan insanoğlunun göç becerisi de arttı.

60 bin yıl önce Afrika’nın tüm bölgelerine yayılmış olan Homo Sapiens’lerden bazıları iki koldan Ortadoğu’ya göçtü. Bir kol kuzeyden (bugün Süveyş kanalının olduğu bölgeden) yürüyerek Ortadoğu’ya geçti, diğer kol Kızıldeniz’in güneyindeki Babülmendep boğazından Ortadoğu’ya geçti. (Bu boğazdan nasıl geçtikleri muammadır. Yüzerek veya salla geçmiş olabilecekleri gibi, burada o zamanlar boğaz yerine belki de kara parçası vardı. Belki de deniz yarıldı ve karşıya geçtiler. Kızıldeniz’in kuzeyinde gerçekleşen bir mucize (!) neden güneyinde de gerçekleşmiş olmasın ki? 😊) 
Not 1: Homo Sapiens’ten çok önce diğer insan türleri de Afrika’dan yola çıkıp dünyanın çeşitli yerlerine ulaşmıştı. Neandarthal insanı Avrupa’da yaygındı. Homo Habilis ve Homo Erectus insanı Asya’ya, hatta Avustralya’ya kadar ulaşmıştı.
Not 2: Homo Sapiens dünyaya yayılmaya başladığı dönemde dünyada sadece Neandarthal insanı ve Homo Floresiensis vardı.

50 bin yıl önce Ortadoğu’dan çıkan bir grup Homo Sapiens Orta Asya’ya, diğer bir grup da Güney Asya’ya ulaştı.

45 bin yıl önce Güney Asya’daki bir grup Homo Sapiens Okyanusya kıtasına (Avustralya, Yeni Zelanda, Yeni Gine ve diğer adalara) ulaştı. (Bu ulaşım ilkel sallarla olmalı, çünkü son buzul çağından dolayı sular ne kadar çekilse de Okyanusya kıtasına bir deniz taşıtı olmadan ulaşmak imkansızdır.)

40 bin yıl önce Orta Asya’daki Homo Sapiens’lerin bir kısmı Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa’ya, bir kısmı da Sibirya-Bering-Alaska üzerinden Kuzey Amerika’ya ulaştı. Kuzey Amerika’dakilerin Güney Amerika’ya ulaşmaları ise 10 bin yıl sürdü. Homo Sapiens artık dünyanın her yerindeydi.
Not 1: 40 bin yıl önce orta Asya’dan ters yönde yola çıkan göçmenler hemen hemen aynı anda (35 ila 30 bin yıl önce) Avrupa ve Kuzey Amerika’ya ulaştılar. Bu göçmenlerden batıya gidenler Avrupalıların atası olacak, doğuya gidenler Amerikan yerlilerinin atası olacaktı. Avrupa’ya ulaşan orta Asyalı göçmenler tarımı keşfedecek, şehirleşecek, dinler türetecek, modernleşecek, icatlar ve keşifler yapacaktı. Amerika’ya ulaşan orta Asyalı göçmenler ise hemen hemen hiç gelişim göstermeyip avcı-toplayıcı olarak kalacaklardı. Avrupalı olanlar günümüzden 624 yıl önce Amerika kıtasını keşfedecek, Amerika’daki yerlilerin uzak akrabaları olduğunu bilmeden, çoğunu katledecekti.
Not 2: Bazı bilim adamlarına göre orta Asya’dan Bering boğazı üzerinden kuzay Amerika’ya geçiş 35 ila 14 bin yıl arasındadır.
Not 3: Bazı bilim adamları 26 ila 19 bin yıl önce Avrupa’da yaşayan insanların da donmuş deniz (kesintisiz bu tabakası) ve Grönland üzerinden Kuzey Amerika’ya ulaştıklarını da iddia eder. Yani onlara göre Amerikan yerlilerinin ataları hem orta Asyalı hem de Avrupalıdır.
Not 4: 200 bin yıl önce Afrika’da ortaya çıkan Homo Sapiens türü insanlardan bazıları 60 bin yıl önce Afrika’dan ayrılacak ve 40 bin yıl içinde (Antartika hariç) tüm dünyaya yayılacaklardı. 40 bin yıla yaklaşık 2000 nesil sığar. Dünyanın çevresi yaklaşık 40 bin km’dir. Teorik olarak; her yeni nesilden bir klan (boy) 20 km öteye göçmüş olsa, 40 bin yılda insanoğlu dünyanın etrafını dolaşmış olur. Yani demem o ki, göçmen atalarımız her yıl 1 km öteye göçseler, dünyadaki tüm kara parçalarına ulaşmak için 40 bin yıl yeter de artar bile. 40 bin yıllık süreçte kökeni Afrika olan insanlar farklı coğrafyaların, farklı iklimlerine, farklı çevrelerine, farklı doğalarına ve farklı yüksekliklerine uyum sağladılar. (Antartika kıtasına ayak basmamız ise son 200 yılda gerçekleşmiştir. Bu kıtada yaşamış veya yaşayan insan topluluğu yoktur. Sadece kaşifler ve bilim adamları bulunmaktadır.)

35 bin yıl önce insanlar oku icat ettiler. Artık avlanmak daha da kolaylaşmıştı. Yalnız bu silah terör ve yağmayı da başlatmıştı. İyi oka sahip olanlar diğer klanların yiyeceklerini ve mallarını almak veya onları kendi bölgelerinden kovmak için ok ve mızraklarla saldırıya geçiyorlardı. Ok sayesinde köleleştirme de başlamış oldu.

32 bin yıl önce insanlar ilk müzik aletlerini yaptılar. Demek ki, şarkı söylemeye ve dans etmeye daha önce başladılar.

30 bin yıl önce Homo Neanderthalis insanının nesli tükendi. Homo Habilis türünden 350 bin yıl önce evrimleşen Neandarthal insanı yoğunlukla Avrupa’da bulunuyordu. Bu tür Homo Sapiens ile yaklaşık 170 bin yıl boyunca sürekli karşılaştı ama en yoğun karşılaşması bundan 60 bin yıl önce başladı ve 30 bin yıl sürdü. Neandarthal insanının neden tarih sahnesinden silindiği bilinmiyor ama Homo Sapiens tarafından soykırıma uğramış olma ihtimalleri var.

25 bin yıl önce insanlar daha sistematik inançlar kurgulamaya başladılar. Artık tapınıyorlardı ve rutin ritüeller düzenliyorlardı. Komplike bir inanca sahip olan topluluklar daha sıkı işbirliği yapıyor ve gelişiyordu. (Şamanlar görülmeye başlandı)

15 bin yıl önce Homo Floresiensis insanının nesli tükendi. Bu tür Endonezya’ya 1 milyon yıl önce yerleşen Homo Erektus türünden evrimleşmişti ve sadece Endenozya adalarında yaşıyorlardı. Bu adaların kıt kaynaklarından dolayı bedenleri küçük olan bu tür Yüzüklerin Efendisi filmindeki Hobit boyutlarındaydı.   
Not 1: İlk insanımsı primat olan Hominid’den günümüze (7,5 milyon yıl boyunca) yeryüzünde 100’den fazla insan türü yaşadı ve sadece Homo Sapiens olan bizler hayatta kalmayı başarabildik. Son 15 bin yıldır dünyayı sadece Homo Sapiens türü yönetiyor ve şekillendiriyor.
Not 2: Birbirimize ne kadar farklı gelsek de; koyu derililer, kızıl derililer, sarı derililer, koyu mor derililer, çekik gözlüler, sarı saçlılar, kızıl saçlılar, kıvırcık saçlılar, düz saçlılar, iri kemikliler, mavi gözlüler, uzunlar, kısalar, cüceler aynı türün (Homo Sapiens) insanıdırlar. Yani hepimizin atası aynıdır. En eski erkek atamız 78 bin yıl önce, en eski kadın atamız 200 bin yıl önce yaşamıştır.

14 bin yıl önce insanlar başıboş dolaşan kurt yavrularına rastladı. Henüz tehlikesiz olan bu sevimli yavruları barınaklarına getirdiler. (Sanırım o zamanın çocuklarının oyuncaklarıydı bu yavru kurtlar) İçlerinden bazıları insanlara alıştı. İnsanların elinden beslenmeyi, insanlarla yaşamayı sevdiler. Evcil kurta sahip olmak ayrıcalık halini almıştı. İnsanlar evlerine alışabilecek yavrular bulmak için kurtların yavrularını çaldılar. O dönemde evcilleşen bu kurtlar günümüz köpeklerinin ataları oldu. Artık kurt yavrusu aramaya gerek kalmamıştı. İyi koşullarda yetişen köpekler insanları terk etmiyor ve hızla çoğalıyorlardı.

13 bin yıl önce bazı insanlar tarımı başlatarak yerleşik düzene geçti. Avcı/toplayıcı topluluklar büyük bir ihtimalle bir önceki yıl terk ettikleri kamp yerlerinde tükettikleri bitkilerin ve meyvelerin artıklarından/çekirdeklerinden bir yıl sonra bitki ve meyve ağacı yeşerdiğini daha önce biliyorlardı. Ama bu kendiliğinden yeşermenin onlara yetecek yiyeceği vermeyeceği aşikardı. Kabiledeki yaşlıların ise göçe dayanması zorlaştığı için yaşlıları kamp yerlerinde yiyecekle bırakıyor ve onların etrafında yeşerecek bitkilere güveniyorlardı. Böylece yaşlılar da yiyecekleri bittiğinde etraflarında yeşeren bitkilerle idare ediyorlardı. Her kamp bölgesinde bu ekme biçme döngüsü gelişti ve genişledi. Yaşlılar yerlerinden hiç göçmeden kendi kendilerine beslenebiliyorlardı. Zamanla avcı ve toplayıcı kabilelerin erkekleri eşlerini ve çocuklarını da elverişli araziye sahip kamp yerinde yaşlılarıyla birlikte bırakmaya başladılar. Yaşılar ve kadınlar tarımı avcılığa gerek duyulmayacak şekilde geliştirmiş oldu. Arada sırada önlerinden geçen hayvanları avlayıp yemek de bonus idi. Erkekler de avcılığı ve toplayıcılığı bırakarak tarıma girişti. Artık tarım için bekleme aylarında avcılık yapılıyordu. Böylece tarım devrimi başlamış oldu. İnsanların diyetine tahıl ürünleri daha fazla girdi. (ilk mahsuller buğday ve arpa idi) Çiftçilikle uğraşmak yüzünden avcılığa az vakit kalıyordu, dolayısıyla insanların et tüketimi azaldı ama besin çeşitliliği arttı. Üstelik avcılığın getirdiği ölümler azaldı. Tarım ve yerleşik yaşam nüfusun hızla artmasını sağladı. Yerleşik düzen; köylerin, kentlerin, dinlerin, siyasetin, icatların ve medeniyete dair pek çok şeyin başlangıcı olacaktı.  
Not 1: İnsanoğlu bundan önce avcılık ve toplayıcılıkla beslendiği için sürekli göç etmek veya gezinmek zorundaydı. Yenebilecek hayvanların peşinde olmak ve yenilebilir bitki ve meyveleri toplamak zahmetli ve tehlikeli olduğu kadar göçü de zorunlu kılıyordu. Bu da nüfusu az tutuyordu. İnsanlar yaşlılarını terk ediyor, göçü engellediği için az çocuk yapıyordu.
Not 2: Tarım devrimi Bereketli Hilal denen bölgede gerçekleşti. Bu bölgede günümüzde şu ülkeler bulunmaktadır; İsrail, Filistin, Suriye, Türkiye, Irak.
Not 3: Tarım devrimi sayesinde insanlar pek çok bitkiyi ıslah etti ve tarlalaştırdı (evcilleştirmek demek bana göre doğru olmayacaktı, ben de bu kelimeyi uydurdum) İlk tarlalaştırılan bitkiler buğday, bezelye, fasulye ve nohut idi.
Not 4: Pek çok insan tarım devriminin 11 bin yıl önce başladığını sanır. Ama Göbeklitepe kazıları da gösterdi ki, tarım devrimi bundan en az 2 bin yıl daha önce başlamıştır.
Not 5: Tarım devrimi insanlara tahıl ve meyve yetiştirmeyi öğretmişti ama hayvancılığı henüz öğretememişti. Bu yüzden sadece tarımla uğraşan çiftçiler avlanmaya devam ettiler.

12 bin yıl önce farklı bölgelerdeki insanlar birbirinden habersizce kil ve çamurdan elle çanak çömlek yapmaya başladılar. Başlarda güneşte kurutarak sağlamlaştırdıkları bu eşyaları sonradan ısıtarak sağlamlaştırmaya başladılar.
Not 1: Bu icat sayesinde ilkel tuğla yapmayı da akıl ettiler. Artık çalıdan ve çadırdan evlerde kalmak zorunda değildiler. Kendilerine kerpiçten ev de yapabilirlerdi. İlk kerpiçten evler Filistin’de bulunan Eriha antik şehridir. 2000’e yakın nüfusu olduğu sanılan bu şehir MÖ 8000’li yıllarda kurulmuştur.
Not 2: Yaklaşık 7500 yıl sonra (MÖ 3500’lü yıllarda) pürüzsüz çömlekler yapabilmelerini sağlayacak tepsi biçimli çarkı icat ettiler. Bu icat onları tekerleği bulmaya da yaklaştıracaktı.

11 bin yıl önce son buzul çağı sona erdi. 18 bin yıl önce zirvesine erişen ve neredeyse Avrupa’nın tamamını 4 mevsim kaplayan buz ve kar ger çekildi. Artık Avrupa toprakları da Bereketli Hilal bölgesi kadar verimli hale geldi. Tarım devrimi Avrupa’ya da sıçradı.
Not 1: Tarım devrimi 13 ila 10 bin yıl öncesinde üç bin yıllık bir zaman diliminde dünyanın pek çok bölgesinde başladı. Dolayısıyla farklı bitki türleri de ıslah edilmiş ve tarlalaştırılmış oldu. Bu bölgeler; Bereketli Hilal, Çin, Meksika, Peru, Yeni Gine ve Avrupa’nın güney bölgesi idi.
Not 2: Tarım devrimi sayesinde insanlar kalıcı yerleşkeler (köyler) kurmaya başladılar. Tarım aletleri ve sistemleri keşfedildi, bu da mekaniği ve teknolojiyi başlattı. Gelişmeler bununla da kalmayacaktı; inançlar komplikeleşecek ve kurumsallaşacak, merkezi idare sistemi doğacak, devletler ve ordular kurulacak, yazı icat edilecekti. Kısacası modern hayatın tetikleyicisi tarım devrimi olmuştu.
Not 3: Bugün yaşadığımız halklar ve sınıflar arasındaki eşitsizliğin ilk başlama zamanı da tarım devrimiyle olmuştur. 

10 bin yıl önce insanlar kendir bitkisinden yaptıkları ipliklerle ilk kumaşı ördüler. Bugünün keten kumaşının atası olan bu kumaş sayesinde insanlar giyim çeşitlerini artırdılar, 4 mevsim çalışabildiler ve daha soğuk yerlere göç edebildiler. Sonraki bin yıllarda insanoğlu sırasıyla yünden, pamuktan, ipekten, bambudan ve plastikten kumaş yapmayı da başaracaktı.
Not: Kumaşın atası ot ve sazlardan yapılan hazır örgülerdir. Hasır sepet ve zemin döşemeleri avcı-toplayıcı zamanlardan kalma göçebe eşyalarıydı.

9500 yıl önce insanlar artan et ihtiyacını karşılamak için yabani domuz ve keçileri yakalayarak tutsak ettiler, beslediler, çoğalttılar, büyüttüler ve ihtiyaç duyduklarında bazılarını kesip yediler. Zamanla bu hayvanlar evcilleşti. İnsanlar bu yöntemle diyetlerine daha çok protein katabildiklerini gördükten sonra etinden, sütünden, yumurtasından, yününden, gücünden ve sevimliliğinden yararlanabilecekleri hayvanları da evcilleştirmeye çalıştılar. 8 bin yıl önce koyun ve inek, 7 bin yıl önce tavuk, 6 bin yıl önce kedi, 5 bin yıl önce at, eşek ve deve evcilleştirildi. Evcilleşen hayvanlar artık doğal seçilimle değil, insan seçimiyle evrimleşiyordu. Günümüzdeki evcil hayvanlar ilk evcilleştiklerinde bugünkü kadar verimli ve faydalı değildi. Hayvan evcilleştirme de ilk Bereketli Hilal bölgesinde oldu.
Not 1: Hayvancılığın başlamasıyla tarım devrimi tamamlanmış oldu. Artık doğa insana değil, insan doğaya hükmediyordu.
Not 2: Tarım devriminden faydalanan yerleşik insanların refahını gören avcı-toplayıcı insanlar çiftçiliğe yönelmeye başladılar. Yönelmeyenleri de çiftçiler dışladı, kovdu veya katletti. Bazı avcı-toplayıcı klanlar çiftçiliğin sadece hayvancılık kısmını benimseyip göçebe hayatı yaşamaya devam ettiler. Tarım devriminden haberi olmayan başka coğrafyadaki avcı-toplayıcı toplulukların çoğu 11 bin yıl boyunca bundan habersiz yaşadı ve modern insanlar yurtlarını istila edince tarım devrimin farkına vardılar. Dünyanın kıyısında köşesinde, dağında ormanında tecrit edilmiş gibi yaşayan kabileler ise hala avcı-toplayıcı olarak yaşamlarını idame ettirmektedirler.

9000 yıl önce Bereketli Hilal bölgesinde yaşayanlar Hint-Avrupa dillerinin doğmasına neden oldu. Tarım ve hayvancılık sayesinde refahı ve kültürü artan Bereketli Hilal’de yaşayan insanların dilleri hemen hemen ortaktı. Bu bölgedeki çiftçilerden bazıları daha verimli topraklar bulmak için Avrupa’ya, Kuzey Afrika’ya, Ortadoğu’ya, İndus Vadisi ve ötesindeki Hindistan’a göç ettiler. Gittikleri her yere zenginliklerini, hem tarım ve hayvancılık bilgilerini, hem kültürlerini, hem de dillerini taşıdılar. Ekonomik ve kültürel güçlerinden dolayı taşındıkları bölgelerin dillerini de etkilediler ve böylece Hint-Avrupa dilleri doğmuş oldu.
Not 1: Bir başka deyişle Hint-Avrupa dilinin kökeni Anadolu’dur.
Not 2: Hint -Avrupa dilleri; İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Portekizce, Hintçe, Bengalce, Rencepca, Urduca, Rusça ve benzerleridir.
Not 3: Anadolu’nun eski medeniyetlerinden olan Etilerin dili Hititçe bir Hint-Avrupa dilidir.
Not 4: Türkçe bir Hint-Avrupa dili değildir, çünkü Türkler Bereketli Hilal’in en verimli toprakları olan Anadolu’ya günümüzden yaklaşık bin yıl önce gelmişlerdir. Türkçe Ural-Altay dil ailesine mensuptur. Türkçe’nin anavatanı orta Asya’dır.

7500 yıl önce insanlar madenleri keşfetti. Madenleri eritip eşya yapmaya başlamalarıyla taş devri sona erdi, maden devri başladı. 2300 yıl sürecek maden devri; bakır, tunç ve demir çağları olarak üçe ayrıldı. Maden devrine girildiğinde dünya nüfusu 5 milyon civarındaydı.
Not: 7500 yıl kadar önce bakır keşfedildi ve bakır aletler yapılmaya başlandı. 5000 yıl kadar önce bronz keşfedildi ve bronz aletler yapılmaya başlandı. (Tunç olarak da bilinen bronz, o zamanlar bakır ve kalay karışımıyla yapılırdı) 3500 yıl kadar önce demir keşfedildi ve demir aletler yapılmaya başlandı.

6500 yıl önce insanlar su üzerinde taşıma yaptıkları kayık tipi araçları icat ettiler. (Salları ise daha önce de kullanıyorlardı.)

6200 yıl önce insanlar tarımda daha verimli olmak için güneş takvimini geliştirdiler. Böylece ekim ve dikim zamanlarını kollayabiliyor, nehirlerin ne zaman yükseleceğini ve böylece tarla sulamasını ne zaman yapabileceklerini hesap edebiliyorlardı. Yalnız bu takvim sadece yıllık döngüleri takip etmelerine yarıyordu.
Not: Aylar için ay hareketlerine bakarak icat ettikleri ay takvimini kullanıyorlardı. Dolayısıyla bir ayları 29 gün idi.   

6000 yıl önce (MÖ 4000’li yıllarda) insanlar kentler (büyük köyler) ve krallıklar (uluslar) oluşturmaya başladılar. Kentlerini büyütmek ve halkı bir arada tutmak için dinden faydalanmayı icat ettiler. Büyük tapınaklar modası başladı.  

5500 yıl önce (MÖ 3500’lü yıllarda) insanlar tekerleği ve camı icat etti.

5200 yıl önce (MÖ 3200’lü yıllarda) insanlar yazıyı keşfetti. Yazının keşfiyle tarih öncesi çağlar kapandı.
Not: Tarih öncesi çağlar ikiye ayrılır; birincisi 2,2 milyon yıl süren taş çağı, ikincisi 2300 yıl süren maden çağıdır.

4400 yıl önce (MÖ 2400’lü yıllarda) Babilliler yılı 12 eşit parçaya ve günü de 24 saat ayırmışlardır.

4300 yıl önce (MÖ 2300’lü yıllarda) ilk çok şehirli devlet olan Akad İmparatorluğu kuruldu. Bundan önceki devletler şehir krallıklarıydı.

3750 yıl önce (MÖ 1750’li yıllarda) devletleri kurumsallaştıracak hamlelerden ilki atıldı. Babil’de Hammurabi Kanunları yayınlandı.

2700 yıl önce (MÖ 700’lü yıllarda) insanlar alışverişte ödeme aracı olan değiş-tokuşa (barter) alternatif olarak parayı icad etti.   

2500 yıl önce (MÖ 500’lü yıllarda) insanlar ilk demokrasi uygulamasını hayata geçirerek politik oylama yaptılar.  

2200 yıl önce (MÖ 200’lü yıllarda) insanlar kağıdı keşfetti.

2016 yıl önce, Milad’ın başında dünya nüfusu 300 milyon civarındaydı. Bu nüfus yaklaşık 100 yıl boyunca hemen hemen hiç değişmedi. Savaşlar ve hastalıklar insanoğlunun nüfus artışını engelledi.
Not 1: Milattan sonraki ilk bin yılda insanlığın hayrına hemen hemen hiç birşey olmadı. İnsanlar sürekli birbirleriyle savaştılar, birbirlerini yağmaladılar ve katlettiler. İnsanoğlu hep güç peşinde koştu. Bu bin yıllık dönemde icatlar ve keşifler adına kayda değer bir gelişme olmadı. 
Not 2: Dünya nüfusu 500 milyona 1650’li yıllarda, 1 milyara 1802 yılında, 2 milyara 1927 yılında, 3 milyara 1961 yılında, 4 milyara 1971 yılında, 5 milyara 1987 yılında, 6 milyara 1999 yılında, 7 milyara 2011 yılında ulaşılmıştır. 8 milyara 2020 yılında ulaşması beklenmektedir. Bu tarihten sonra dünya nüfusunun artış hızının azalması beklenmektedir. 10 milyara 2050 yılında ulaşılacağı tahmin edilmektedir.

1766 yıl önce (yıl 250) insanlar barutu icat etti.

1423 yıl önce (yıl 593) insanlar ağaç oyma tekniğini kullanarak insanlar ilk seri baskıyı (ilkel matbaa) icat etti.

834 yıl önce (yıl 1182) insanlar manyetik pusulayı icat etti.

741 yıl önce (yıl 1275) insanlar büyüteci ve gözlüğü icat etti. Optikteki gelişmeler sonraki yıllarda mikroskopu ve teleskopu armağan edecekti.

736 yıl önce (yıl 1280) insanlar mekanik saati icat etti.

726 yıl önce (yıl 1290) insanlar yel değirmenlerini icat etti.

566 yıl önce (yıl 1450) insanlar modern matbaayı icat etti.

407 yıl önce (yıl 1609) ilk teleskop yapıldı.

360 yıl önce (yıl 1656) ilk taşınabilir mekanik saat icat edildi.

318 yıl önce (yıl 1698) ilk ticari buhar makinesi icat edildi.

216 yıl önce (yıl 1800) pilin icat edilmesiyle yüzyıllardır bilinen elektrik kullanılabilir hale geldi.

202 yıl önce (yıl 1814) ilk fotoğraf çekildi, ilk buharlı lokomotif yola çıktı.

170 yıl önce (yıl 1846) insanlar telgrafı buldu.

154 yıl önce (yıl 1862) insanlar plastiği icat etti.

151 yıl önce (yıl 1865) insanlar dinamiti icat etti.

140 yıl önce (yıl 1876) insanlar telefonu icat etti.

139 yıl önce (yıl 1877) insanlar ses kayıt cihazını icat etti.

138 yıl önce (yıl 1878) insanlar hareketli görüntüyü (videoyu) ve elektrik ampulünü icat etti.

115 yıl önce (yıl 1901) ilk radyo yayını yapıldı.

113 yıl önce (yıl 1903) insanlar uçmayı başardı.

90 yıl önce (yıl 1926) ilk televizyon yayını başladı.

88 yıl önce (yıl 1928) ilk antibiyotik olan Penisilin pazara sunuldu.

78 yıl önce (yıl 1938) ilk bilgisayar (ilkel) yapıldı.

69 yıl önce (yıl 1947) transistor icat edildi.

63 yıl önce (yıl 1953) laboratuvarda hücre benzeri organik oluşum elde edildi. (Miller-Urey Deneyi)

59 yıl önce (yıl 1957) ilk uydu yörüngeye yerleştirildi.

56 yıl önce (yıl 1960) lazer bulundu.

55 yıl önce (yıl 1961) insanoğlu atmosferin dışına, uzaya çıktı.

47 yıl önce (yıl 1969) insanoğlu aya ayakbastı.

44 yıl önce (yıl 1972) ilk defa bir canlının (bitkinin) genetiği (DNA’sı) değiştirilmiştir.

35 yıl önce (1980’li yılların başlarında) insanlar evlerine/kendilerine bilgisayar almaya başladı.

25 yıl önce (1990’lı yılların başlarında) internet ve cep telefonları sıradan insanların da hayatına girdi.

20 yıl önce (yıl 1996) insanın genetik haritası çıkarıldı. Yani DNA’mızda yer alan 25 bin genin şifreleri tek tek çözüldü ve ne işe yaradıkları anlaşıldı. (Gen, ebeveynden çocuklarına geçen belirli bir karakteristiği taşıyan biyolojik kalıtım birimidir. DNA sarmalında farklı uzunluklarda bulunan genlerin her birinin işlevi farklıdır.)

10 yıl önce (yıl 2006) akıllı telefonlar insanlığın kullanımına sunuldu.

6 yıl önce (yıl 2010) laboratuvarda yapay DNA elde edildi ve normal hücrenin DNA’sıyla yer değiştirilebildi.

Bugün (7 Ekim 2016) yeryüzünde ökaryot hücreli 8,7 milyon tür canlı var olduğu tahmin ediliyor. Bunların 1,2 milyonu keşfedilebilmiş ve sınıflandırılabilmiş durumdadır. Ökaryot hücreli bu canlı türlerinin %88,9’u hayvanlara, %3,4’u bitkilere, %7’si mantarlara, %0,3’ü yosunlara, %0,4’ü tek hücrelilere aittir.  Yani tüm canlı türleri arasında hayvan türü çeşitliliği ezici çoğunluktadır.
Not 1: Yeryüzünde bulunan hayvan türlerinden sadece %12,3’ü (7,7 milyon hayvan türünden sadece 953 bini) keşfedilebilmiş ve sınıflandırılabilmiştir.
Not 2: Kambriyen dönemi başlangıcından (550 milyon yıl önceden) itibaren dünyada yaşamış ama evrimleşmeyle veya doğal felaketlerle veya kıtlıkla ortadan kaybolmuş hayvan türlerinin toplam sayısı uzmanlara göre bugün yaşayan hayvan türlerinin bin katı, yani 7,7 milyar adettir.
Not 3: Dünyada bulunan bakteri benzeri prokaryot hücreli canlıların toplam ağırlığı ökaryot hücreli canlıların ağırlığının 2 katıdır.
Not 4: Homo Sapiens’in ortaya çıkmasından sonra geçen 200 bin yılda yer yüzünde 110 milyar insanın yaşadığı tahmin ediliyor. (Cennet veya cehennem epey kalabalık olacak anlayacağınız 😊 ) Şu anda dünyanın nüfusu yaklaşık 7,5 milyardır.

10 yıl sonra insanlar gen tedavisi görerek birçok hastalıktan kurtulacak, yaşlılar daha genç gözükecek ve ortalama ömür sıçramalı bir şekilde artacak.

25 yıl sonra doğanların ortalama ömrü 150 yılı geçecek.

40 yıl sonra dünya mini buzul çağına girecek. Bugün sebep olduğumuz küresel ısınmaya dünyanın tepkisi olarak 40 yıl sonra dünya soğumaya başlayacak, kutuplardaki buzul ve karlı bölgeler genişleyecek. Mini buzul çağı yaklaşık 150-200 yıl sürecek. Yüz yıl içinde Kuzey Afrika ve Ortadoğu toprakları bugünden daha verimli hale gelecek.

75 yıl sonra dünyada konuşulan dillerin sayısı 100’e düşecek. (Bugün konuşulmakta olan 6 bin dil var.)

100 yıl sonra evrende dünyaya benzer her gezegene uzay gemileriyle yaşam formları taşıyacağız. Uzay gemilerimizin taşıdıkları bakteriler, arkeler, algler, planktonlar, virüsler, bitkiler ve benzeri ilkel yaşam formları vardıkları gezegenleri 100 ila 500 yıl arasında insan ağırlayabilecek düzeye getirecekler.

200 yıl sonra daha önce yaşam formu gönderdiğimiz gezegenlere bu sefer devasa uzay gemileriyle insanlar göndereceğiz. Nesiller boyu sürecek bu yolculuğa yanımızda hayvanları da götüreceğiz.

13 bin yıl sonra dünya yörüngesinden çıkacak ve tersine dönmeye başlayacak. Bu sayede mevsimler yer değiştirecek. Avustralya yılbaşına kışın girecek.

500 bin yıl sonra dünya büyük buzul çağına girecek ve dünya kartopuna dönüşecek.

200 milyon yıl sonra tüm kıtalar birleşerek süper kıta oluşturacaklar.

2 milyar yıl sonra giderek ısınan ve genleşen güneş nedeniyle Dünya'da sıcaklık müthiş artacak ve okyanuslar buharlaşıp yok olacak. Yeryüzünde çok ender yerlerde ve yer altında bir miktar su kalacak ama onlar da milyonlarca yıl sonra uzaya uçup gidecek. Bu süreçte bitkileri hayatta tutan karbondioksit git gide azalacak. Karbondioksitin azalması bitkilerin azalmasına ve yok olmasına yol açacak. Bitkilerle birlikte hayvanlar ve insanlar da azalacak ve yok olacak. Mikropların çoğu yok olacak, hayatta kalanları yer altındaki nemli havzalara çekilecek. (Büyük bir ihtimalle bunlar başımıza gelmeden önce başka gezegenlere göç etmiş olacağız.)

2,8 milyar yıl sonra dünyada hiçbir yaşam formu kalmayacak. Gezegenimiz bugünkü Venüs’e benzeyecek.

4 milyar yıl sonra Samanyolu ve Andromeda birleşerek çok büyük yeni bir galaksi meydana getirecekler.

8 milyar yıl sonra dünya yok olacak. Katili, son 4 milyar yıldır sürekli büyüyen güneş olacak. Dünyayı yutarak veya buharlaştırarak öldürecek.

15 milyar yıl sonra güneş küçülecek ve tamamen sönecek. Maalesef karadelik de olamayacak. Kara bir kömür (belki de elmas) topu olacak.

100 trilyon yıl sonra evrende parlayan yıldız kalmayacak. En son yıldız da sönmüş olacak. Yine de insanlar gezegenlerinin etrafında dönen yapay yıldız yapıp gece ve gündüzü yaşamak isteyecekler.

100 katrilyon yıl sonra evren belki çökerek, belki donarak, belki yırtılarak, belki de parçalanarak yok olacak. Belki de bu yok olma çok daha sonra olacak. Belki de evren hiç yok olmayacak.


Evrenin, dünyanın, canlıların ve insanın varoluşuna dair kilometre taşları bilim adamlarınca şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya konuyor. Bugünlere nasıl geldiğimiz yüzde yüze yakın bir oranda biliniyor. Dünya ve insanoğlu kendi kaderini çizdi ve çizmeye devam edecek. Yaşam piyangosu bize çıkmışken yaşamımızı anlamlı kılmak için araştırmaya, öğrenmeye ve beynimizi geliştirmeye devam etmek en doğrusu.

Kaynakça: Bu yazıyı yazmak için internetten faydalandım. Yanlış anlaşılmasın, makalemin her satırı orijinaldir, hiç copy-paste yoktur. Bu makaleyi hazırlamak 3 ayımı aldı. İşten eve geldikten sonra her akşam 1-2 saatimi ayırarak okuduğunuz bilgilere eriştim ve sizler için özetlerini çıkardım.


Bu yazıdan öğrendikleriniz hoşunuza gittiyse bunları da okuyun:









1 yorum:

  1. Bu guzel yazin icin sagol dostum . burda yazilarini okuyorum .

    YanıtlaSil